Aslankara ve Ömürdeğer Üstüne (Cahit ARMAĞAN)

Sevgili Sadık, mektuplar unutuldu mu gerçekten. Gençlik yıllarımızın mektuplarının, hani şu “edebi mektup” türü içine sokulup yayımlanmış mektupların, düş ve düşünce dünyamıza bıraktıkları tadı bugün de duyumsarım. “Tadı damağımda” denir ya, o tadı özlerim, o tat, insan içtenliğini, kıskançlıktan, toplumsal oluşumda yer edinme, orada görünür olma şeytanlıklarından uzaklığı, dostluğu simgeler.

Kaç yıl geçti sevgili Sadık, yarı insan ömründen biraz fazla diyelim; çok mu? Buncacık kısa bir zamanda ne çok çürütmüşler bizi.

Ömürdeğer’i (1) okurken, roman boyunca bu çürütülmüşlük izleğinden çıkamadım bir türlü. Şunu demek istiyorum sevgili Sadık, Ömürdeğer benimle ilişki kurdu. Anlatmak istediğim ilişkinin olay izlemek, söz sanatları yakalamak gibi yüzeysel bir ilişki olmadığını bilirsin.

Onunla ilişkim, ona koyduğun adla başladı. “Ömürdeğer”, hemen “ömre değer”e götürdü beni, ama böylesi kolay anlam bağlanımından çabuk kurtuldum. “Ömür”deki yönelme eki (-e), yönelmenin, eklendiği sözcüğe doğru olduğunu anımsattı. Birleşik bir sözcük olmakla birlikte Ömürdeğer, “ömre değer” gibi bir tümceydi de. Ama bu tümcede ömür, “ömre değer”de olduğu gibi yönelinen değil, yönelendi, özneydi, Mutlu Varlık Tunçoku’ydu. Dilin, önce kendinde görünürleşmesinin (anlamlaşmasının -rasyonelleşmesinin-), dış yaşamdaki görünümüydü bu. (2) Romanı okudukça, Mutlu Varlık Tunçoku’nun, beğenilmeye, ünlü olmaya yöneldiğini gördüm. Yönelinen, “Beğenilmek”, “ünlü olmak”tı; güzel bir ömür değildi örneğin. Ömür, başka deyişle canlının canlı kalış sınırları içindeki yaşamı, bir başka deyişle Mutlu Varlık’ı oluşturan dirimsel dil ve insan dili, dışa yönelim duruşu sergilerken, kendiliğine (içe) yöneliyordu aslında. Oysa dil, sanat yapıtı üretmekte olduğu sırada bile, kendi üstünde işlerken (çalışırken), kendinde görünürleşme edimi dışında, dışa (yapmaya) yönelmek durumundadır. Dilin içe yönelimi, “olmaya” yönelimdir. Günümüz insan gerçekliğiyle kapitalizmin desteklediği “olma” yönelimi buluşturulduğunda, “ömre değer” değil, “ömürdeğer” çıkıyor karşımıza. Bu ömür, başlangıçta kendi olmaktan başka değeri olmayan, yaşam boyunca yavaş yavaş değerler oluşturup dolan bir ömürdür; ama oluşan değerler günümüzde, kendi dilini kendine özgü kurallılığı içinde oluşturan kapitalizm ve onun dizginsiz öne çıkışını temsil eden emperyalizmdir. Bu açıdan bakınca romanın adının, romanın başkişisini, “Günümüz Türkiyesi’nin toplumsal ve bireysel yapılarına uygun olarak sarıp sarmalamış olduğunu görüyoruz.

Yaşanıp geçilenleri deneyimleyerek geçmekle, deneyimlemeden geçmek, başka deyişle, gerçekten yaşamadan sürüklenmekten söz etmeliyiz. Başkişinin, sapkınlığa dönüşmüş bir “var olma istencinin” ardı sıra, yaşamın ne olduğunu çözümleme girişimleriyle karşılaşıyoruz roman boyunca. Bu sürüklenmelere yapışık buruklukların, acıların üstünde yürüyoruz. Hiç de kutsanamayacak, temelleri birilerinin çıkarları üstüne kurulmuş “insanın sözde değerlenişi”nde oluşmuş dizgesel burukluklar, dizgesel acılar bunlar. Mutlu Varlık Tunçoku’yu, bu sinsice çürütülmüş ve çürütülmekte olan insan serüvenini izler gibi izliyoruz sürekli. İşte bu izlekteki ilişki sevgili Sadık, okurla roman arasındaki derin ilişki bence bu tür bir ilişki.

Kapitalist kurallanışlar dizgesi içinde eğitilmiş olduğu çok belirgin olan başkişi (Tunçoku), değer verdiği kişilerle, kendince yarış halinde; “olmak” için çaba göstermek değil de “yapmak” için çaba göstermek gerektiğini anlar gibi olduğunda bir umarsızlığa düşüyor. “Ah Haldun Bey, ne yaptınız siz öyle, hiçbirimizin bir türlü altından kalkamadığı bir ağırlık yıkıp üstümüze; hem öykünün hem tiyatronun ta yüreğine girdiniz, ah siz yok musunuz, siz…” (S:18) Böyle işte, içindeki eziklik, bir kurda, daha çok çocukluk ve ilk gençlik edinimleri olan değerleri tırtıklayan, düpedüz kapitalist bir kurda dönüşüyor. “Ben başaramamıştım da onlar mı başarmış, öykü roman yazmanın ustaları arasına katılmıştı, yoksa yazar yazmaz onların kitapları, metinleri öne çıkarılıp kutsanmıştı da, benimkiler cami duvarı yıkıntısına bırakılmış kundakta bebelerin yazgısını mı paylaşmıştı…” (S.18)
Besbelli şunu öğrenmişti yaşamının olgunluk (!) denilen döneminde; öne çıkmak, öne çıkarılmaktır ya da öne çıkarılmayı başarmak; birçokları gibi değil, “hepsi”ne yakın çokları gibi. Burada “öğrenme” sözcüğünü yanlış kullandığımı bile düşünüyorum sevgili Sadık, başarmanın “öne çıkarılmak” olduğu, anadili gibi soğuruluyor sanki. Gene de kapitalist dizgelenişin, Tunçoku’da, onun çocukluk ve ilk gençliğini sağa sola iteleyerek ancak kıçın kıçın yerleşikleşmeye çalıştığı zaman zaman belli oluyor. Öyküde romanda kendini kanıtlamak gerektiği inancı, ustaların, hem öykünün hem tiyatronun yüreğine girdikleri inancıyla buluşuveriyor. “Başarma”nın bir şey olmakla değil, bir şey yapmakla gerçekleşmesi gerektiği bilgisi, büsbütün silinip atılmamış sanki içinden. Buna karşın, başarı bir öç almaksa içinde yaşadığı dizgeden, “niçin başarmak” sorusunun yanıtı, Mutlu Varlık’ın içindeki yıllanmış kireci söndürmekse, “bir şey yapma”nın ölüme yattığını, “bir şey olma”nın dirilip kalktığını görürüz ve bu görüntü, kapitalist gerçekliğin insanı hangi derinliklerine dek çürüttüğünün görüntüsüdür.

Hangi “yapma”, örneğin en güzel, en sağlam yapılı öykülerse yapılacak olan, onları yazmayı başarma, bir öç olarak değerlendirilebilir? Bütün yapımların gerçekleştirilişindeki başarı, bir sevinç, bir coşku, bir özgüven doğurabilir ama onların bir öç alma duygusu yaşatabilecekleri asla düşünülemez. Bu nedenle, başarıyı öç alma çabası olarak değerlendirir duruma gelen Mutlu Varlık’ın çabası “yapma” değil “olma” çabasıdır kuşkusuz. O, gerçekten “yapma”ya çalışmakta ama “yapma”nın kesinlikle bir olmayla, değer verilen olmayla taçlandırılmasını istemektedir. Ne ki, “olma”nın birilerinin çıkarları doğrultusunda “öne çıkarılma” olduğu ve o birileri için, “yapma”nın ikincil olduğu bilgisi güncel gerçeklik olarak yerleşmiştir kendisine.

Evet, tüketim ekonomisinde birincil olan, büyük olanı, elli yılda, yüz yılda bir yapılma olasılığı olanı öne çıkarmak değil, bir yazar ormanı yaratmaktır. Kapitalist yapılanışta sanat yapımcıları fabrika, sanat yapıtları mal (meta) olarak değerlendirilir ve onlardan çok üretilmesi gerekir. Bu yüzden, yazarların, akademisyenlerin boylarınca sıralanmış kitapları vardır; çoğu gereksiz ve saçma, analar günü, babalar günü, benzeri ödül günleri türetilmiştir. Orman, bu olguyu içselleştirmiştir, Tunçoku da. Artık O, ormanda bir orman ağacı olmanın sıradanlığını kabul etmiş olduğunun bile ayrımında olmadan, oldum olamadım kaygılarıyla kendi dramasını yaşar. Kapitalist dizgelenişte oluşmuş bir Türkiye yazarıdır Başkişi. “Türkiye yazarıdır” söylemini özellikle koyuyorum, kadın hakları gibi lâiklik konusunda da, sanat yapma konusunda da dişe dokunur bir emeği olmayan, bütün bunların, müslüman bir kapalı ekonomi imparatorluğu toplumunun üstüne yapıştırılıverdiği bir lâik cumhuriyet toplumunun çocuğudur o.

Kadınlarına, erkek egemenliğinin kutsatıldığı bir toplumda, erkeğin “yapma”yı değil “olma”yı öncülleme eğiliminde olması doğaldır kuşkusuz. Tunçoku’nun üstben’inde, müslüman bir imparatorluğun temsilciliğini yapan bu doğallıkla, Tunçoku’nun, yüzyılların kurumlaşımlarını devirmeye yönelmiş bir cumhuriyetin çocuğu olması olgusu arasında bir çatışma doğması da doğaldır.

Sevgili Sadık, bu çatışmanın bir hastalık olup olmadığının belirlenmesini psikiyatrlara bırakıyorum. Benim gözlemlediğim, Emperyalist atların sürekli kişnediği günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin “yazar ormanı”nında, ne yazık ki bu çatışma bir gerçeklik. İşte bu nedenle, uçarı bir anlatı izlenimi veren romanını -Ömürdeğer’i- gerçekçi bir roman olarak değerlendiriyorum. Eline, diline sağlık.
(1) M. Sadık Aslankara, ÖMÜRDEĞER, Can Sanat Yayınları.
(2) Cahit Armağan, ÇİZGİNİN DIŞI (bir sanat felsefesi ve şiir), Afrodisyas Sanat Yayınları.

ÖMÜRDEĞER, M. Sadık Aslankara, Can Sanat Yayınları

Glug İle Okumaya Dalmak (Melisa UNAT)


Online çocuk kitapçısı olarak 2007’den beri hizmet veren ve 2013 yazında yayıncılık hayatına başlayan Kipitap Yayınları; okuyucuları tarafından çok sevilen ilk projesi Broca Sokağı Hikayeleri’nden sonra ikinci kitabıyla, üstelik bu sefer orijinal bir hikayeyle, yine karşınızda.
 
“Acemi Köpek Balığı Glug” ismini taşıyan ve ana okulu çağındaki çocuklara seslenen kitap; su altının renkli dünyasını eğlenceli çizimler ve matrak bir öyküyle sayfalarına taşıyor.  Glug isimli küçük, tropik bir balığın köpek balığı olmak için çabalamasının dayanışma, takım çalışması gibi vurgularla anlatıldığı kitap; ilhamını da gerçek bir olaydan alıyor! Bir dalış gezisi sırasında yazarın yanağını ısırmaya çalışan minik ve sevimli balık, Glug’un arkasındaki gerçek esin kaynağı.

Reklam yazarı Deniz Tan tarafından yazılan ve sanat yönetmeni Didem Kotas’ın capcanlı çizimleriyle hayat bulan “Acemi Köpek Balığı Glug” beraber çalıştıkları yıllar boyunca bir çocuk kitabı yapmanın hayalini kuran ikilinin ilk kitabı. Ekip, yeni projeler ve çocuk kitapları için kolları sıvamış bile!

Kitapta en önem verdikleri konunun hikaye ve çizimlerin kendilerini ve tabii çocukları eğlendirmesi olduğunu söyleyen yazar ve çizer; zoraki mesajlar vermek yerine sevimli ve güldüren bir hikaye aracılığıyla çocuğun mesajı kendiliğinden almasını tercih ettiklerini belirtiyorlar.  İkilinin bu yaklaşımı; gerek öyküde gerek çizimlerde miniklerin yanı sıra yetişkinleri de gülümsetecek detaylarla da kendini hissettiriyor.

Glug’un eğlenceli dünyası, hikaye kitabının yanı sıra çocuklar için bir de Sudoku kitabıyla destekleniyor. Sevimli su altı karakterleriyle harmanlanan Sudoku bulmacaları;  hem çocukların zihin becerilerinin gelişmesine destek oluyor, hem de onlara eğlenceli bir hobi sunuyor.


ACEMİ KÖPEK BALIĞI GLUG, Didem Kotas, Kipitap Yayınları, 2014.

Hiçbir Yere Gitmez Babalar… (Funda DEMİR)

Aslında çok şey istemezdik biz de dünyadan… Okula girerken ağlamamak,  kışın bile dondurma yiyebilmek, annemizi öpmek ve oyuncaklarımızla oynayıp çizgi film izlemek dışında... İlk kez yedi yaşında tanıştım savaşla. Şimdi ki gibi çocukları koruyan aileler yoktu 90’lı yıllarda. Gözümüzün önünde kurban kesilip kanı alnımıza sürüleli birkaç ay olmuştu ki; televizyon da Bağdat’a düşen bombaları gördük. Gaz maskemiz olmadığı için korkardım. Savaş çocuklarının korkmayı vakti olur mu bilmiyorum oysa. Büyürken çok acıttı dünya. Ayağımızı sıkan küçük gelen bir ayakkabıya dönüştü hayallerimiz. Hayal ettikçe sıktık dişimizi, acıyan ayağımız değildi sadece. Hapsolmuştuk bir kere sınırları belli köşeli hayatlara, o yüzden ne istediysek o hapishaneyi yıkmak içindi… Şimdi sorarsanız o duvarlara çarpıp düşmekten yorulmuş bir bedenin ruhuna işleyen kanatlarına güveniyorum bir tek. Uçabiliriz, “göğe bakıp sevinebiliriz…”   Çünkü; her yeni düşüş yeni bir ayaklanmayı öğretiyor insana.

Savaşlar korkutuyor beni hâlâ… Güneş aynı güneş, ay aynı, yıldızlar gökyüzü hep aynı. Ama neden başka doğar gün Kobané’ye? Yıllar sonra tarih kitaplarında yer alacak bir zamanı yaşamanın ağırlığı var üzerimde. Duysun ve bilsin istiyorum bütün çocuklar; bir dili yok dünyanın, bir ırkı, bir kimliği yok toprağın. Ağaçlar hangi milletindir, denizin tapusu, bulutun sınırı, yağmurun kilidi olur mu? İnsanın kötüsü olur. Kötünün savaşı. Bitmeyen hıncı.
Validebağ’a, korumuza bakamıyorum korkumdan. Onlar öldürür, ölmekten değil korkum. Bir çocuğun daha ölümüne şahit olmaktan. Düşünmeden edemiyorum, onlarca kez sırtımı dayadığım, nefes almak için kaçtığım, sırlarımı paylaştığım, anılar biriktirdiğim, çocuklar koşturduğum koruyu, korumuza yapılan hukuksuzluğu. Dünya kimseye kalmazdı hani Süleyman? Bak nasıl da söküyorlar tek tek hayatlarımızı. Daha kaç gencin katline ferman vereceği belli olmayan katillerin ülkesi değildi buralar, hatırlar mısın? Dut ağaçlarıyla dolu mahalleler, deftere yazdırılan ekmeklerle büyüyen çocuklar, akşam ezanıyla eve dönen yorgun babalar, kolalı yakalarla başı dertte olan anneler vardı bir zamanlar. En çok anılarımızı çaldığı için kızgınım zamana. Yoksa büyümek ne ki, çocukken biriktirip havaya attığımz  bir avuç misketin savrularak üstümüze yağmasından başka?
Çocukluk anılarına dair kötüleri saklamayı iyi becerir beyin, geriye kalan güzel günlerdir çoğunlukla. O günlerden kalma sıcacık bir öykü karşıladı beni bugün kitapçıda. “Babam ve Ben” Orijinal dili Fransızca olan bu kitap; annesinden uzakta babasıyla beraber Paris’te yaşayan küçük bir kızın anılarına değiniyor. Catherine Gerçeklik, bir taraftan hayatındaki değişimi kabul etmeye çalışırken, bir taraftan babasının ne iş yaptığı ile ilgili gizemi çözmeye çalışıyor. Okulun ilk günü baban ne iş yapar çocuğum sorusu Fransa’da sorulmuyor olsa gerek  Catherine bu sorunun cevabını ararken kafası iyice karışıyor. Bazen biz yetişkinler için küçücük detaylar olan açıklamaların, beden dilinin, ya da hissettiklerimizin çocuklara nasıl yansıdığının çok güzel örneklerinden biri bu hikâye. “Babam ve Ben” dilindeki sürükleyici sadelikle de dikkat çekiyor. Aylardır gözlüklerini takmayı bir şekilde atlayan biri olarak kitabın bu bölümünden çok etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim; “Madame Dismailova’yla çalıştığım dönemde, hiç gözlük takmamaya çalıştığımı hatırlıyorum. İnsanlar ve nesneler keskinliklerini kaybediyordu; sesler bile gittikçe daha boğuk bir hal alıyordu sanki. Gözlüksüz gördüğüm dünyanın girinti ve çıkıntıları yoktu; yanağımı dayadığım ve sonunda üzerinde uyuyakaldığım büyük bir yastık kadar yumuşaktı. Neyin hayalini kuruyorsun Catherine? Diye sorardı babam. Gözlüklerini takmalısın. Sözünü dinlerdim, böylece her şey alışılmış ciddiyetine yeniden kavuşurdu. Gözlüklerimle dünyayı olduğu gibi görürdüm. Hayal kurmak güçleşirdi…”

İçinden çocukluğa dair sevinç ve hüznü harmanlayarak geçiren ve bunu oldukça naif bir dille anlatan bu güzel hikâye, 91 sayfadan oluşuyor ama anı anlatımlarıyla ilerlediği için su gibi okuyan çocukların sayfa sayısına takılmadan severek okuyacaklarını umuyorum. Az, öz, sade karakterle yere sağlam basan bir hikaye oluşturan Patrick Modiano’ya 2014 yılının Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Babam ve Ben” bize fısıldıyor; çıkarın o gözlükleri, dünya güzel bir yer aslında!

“Hep aynı kaldığımızı düşünsek de geçmişimiz sanki sonsuzluğa uzanıyor. Catherine Gerçeklik adındaki küçük bir kız, Paris’in 10. Bölgesindeki sokaklarda babasıyla dolaşmaya her zaman devam ediyor, biliyorum…”

BABAM VE BEN, Patrick Modiano, Resimleyen : Jean-Jacques Sempe, Çeviri: Sibel Çekmen
Tudem Yayınları, 2014.

Meryem Ana Bizi Putin’den Kurtar! (Tuğba KAZANCI)

Güldünya Yayınları, Yoko Ono’nun Meşe Palamudu’nun ardından kadınlardan oluşan Rus punk grubu Pussy Riot’la ilgili bir derlemeyle yayın hayatına devam etti. Grubun mahkeme savunmalarının, şarkı sözlerinin, haklarında yazılanların yer aldığı derlemeyi ABD’nin önemli feminist yayınevlerinden Feminist Press yapmış. Kitabı elimde gören bir arkadaşım, “Acaba politik kitaplar da basacaklar mı?” dedi. “Orada dur,” dedim. Putin’in canına okumuş bu kadınları anlatan kitaptan daha politik iş olur mu?” Ona da söylediğim gibi, Pussy Riot’ı sadece bir müzik grubu olarak görmek feminist politika yapma biçimlerinin zenginliğini göz ardı etmek olur.

Bilindiği üzere Pussy Riot farklı mekânlarda korsan performanslar yapan ve kadınlardan oluşan bir punk grubu. Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali’nde Meryem Ana Putin’i Defet adlı bir dua da içeren korsan bir performans yapınca, tutuklandılar. Putin bu üç genç kadına fena öfkelenmişti. Rus Ortodoks Kilisesi’nin iktidarla yaptığı işbirliğini gözler önüne seren kilise performansı, aynı zamanda Rusya’nın nasıl bir siyasal baskı rejimi olduğunu da dünyanın gözleri önüne seren bir süreci tetikledi.

Dinin, siyasal iktidarlara payanda olduğu bir coğrafyada yaşayan bizler için -yaşananların İslam’a mahsus olmadığını göstermesi açısından bile- bu kitabın önemli olduğunu düşünüyorum.
Pussy Riot başka performanslarında da baskı ve şiddet görüyordu, Rus polisinin, grup elemanlarını sokakta kamçıyla dövecek kadar ileri gitmişliği vardı. Ama bu kez hapis cezasıyla tehdit edilmeleri, kiliseyi mekânsal anlamda da içerden eleştirmiş olması.

Kitapta yer alan savunmalar aracılığıyla takip edebildiğimiz dava süreci, SSCB’nin dağılması sonrasında büyük bir özgürleşme sürecinden geçtiği iddia edilen Rusya’nın nasıl acımasız bir hukuk sistemine sahip olduğunu gözlemlememize yardımcı oluyor. Sovyet dönemine yapılan atıflar da o dönemin baskı ortamı hakkında fikir veriyor.

Buna karşılık, Pussy Riot elemanlarının gerek mahkeme savunmaları gerekse şarkı sözleri güçlü itirazlar içeriyor. Bu çelişki son derece şaşırtıcı ve yanı başımızda olmasına rağmen bu kadar az tanıdığımız Rusya’yı daha farklı bir açıdan görmemizi sağlıyor.

Pussy Riot’in bir sanat kolektifi olarak eyleme, örgütlenme hatta giyinme biçimleri her ayrıntısı irdelenmiş simgeler içeriyor ve dünyanın başka yerlerinde. alışıldık politika biçimlerinin dışına çıkmanın yollarını arayan herkese yardımcı olacağına kuşku yok.

Güldünya Yayınları’nın ilk kitabı, bir başka sanatçı kadının, Yoko Ono’nun çizim ve şiirlerinden oluşuyordu. Çoğunlukla, Beatles’ı dağıtan kadın ya da en iyi ihtimalle John Lenon’ın karısı olarak tanınan Yoko Ono aslında başta resim ve müzik olmak üzere sanatın farklı dallarında önemli ürünler vermiş bir sanatçı. Pussy Riot, Özgürlük için Bir Punk Duası adlı derlemede, onun da Rus grubuyla ilgili sözleri yer alıyor.

Pussy Riot Özgürlük İçin Bir Punk Duası, Tolstoy’dan Gorki’ye birçok yazarını tanıdığımız, Çaykovski, Prokofyev gibi kompozitörlerininin müziğini dinlediğimiz, Ayzınştayn, Tarkovski gibi sinemacılarının filmlerini izlediğimiz, düşünürleri ve pek tabii büyük devrimiyle üzerimizde önemli etkisi olmuş bu yakın komşumuzda feminizmin özel bir yüzünü görmemizi sağlıyor.

Güldünya Yayınları’nın bir sonraki kitabı, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka gibi ülkelerde feminizmin güncel sorunlarını tartışan makalelerden oluşuyor. Türkiye’de, en azından feminizm bağlamında çok tanınmayan bu ülkelerdeki kadınların deneyimlerini aktaran ve tartışan kitabı da merakla bekliyoruz.

PUSSY RIOT! ÖZGÜRLÜĞE ADANAN BİR PUNK DUASI, Kolektif, Güldünya Yayınları, 2014.

Adım Adım Beyoğlu (Başak BAYSALLI)

Kitap, Yelda Türedi’nin şu cümleleriyle karşılıyor okuru:  “Yitip gitmiş bir kültürün kitabı değil bu; daha ziyade bugün yaşadığımız hoşgörü ve özgürlükle yoğrulmuş Beyoğlu kültürünün köklerini, nasıl geliştiğini ve buraya nasıl vardığımızı anlatıyor. Pera artık yok, Grand Rue de Pera da. Ama İstiklal Caddesi var, Beyoğlulu olmak var. Ne balo salonları, ne barlar, ne de birbirinden güzel taş binalar işin özü, bundan fazlasından bahsediyoruz; birbirini kabul etmekten, birbirinin alışkanlıklarına, yaşam biçimine, inançlarına, söz hakkına ve diline saygı duymaktan. Yeni fikirlere, yeni akımlara, sanata açık olmaktan, farklı olanı dışlamamaktan… Bütün bunlar pek çok acı dolu deneyimle bize ulaşmış. İstiklal Caddesi’nin çevresi hep değişimle yoğrulmuş, şimdi de hızla değişiyor. Ama ne kadar değişirse değişsin kendi olmaktan vazgeçmiyor.”
         
Düşünüyorum: Yitip gitmiş bir kültür? Pera? Beyoğlu? İstiklal Caddesi? Günbegün değiştirilen sokak ve cadde isimleri? Yaşam biçimine, söz hakkına ve dile saygı? Farklı olanı dışlamamak? Umutla yaklaşamıyorum bugüne ve yarına. Gün geçtikçe yitirdiğimizi düşünüyorum bu şehrin dokusuna, sesine ait olanları. Her sabah, daha da yabancılaştığım bir şehre uyanıyorum. Bu düşüncelerle çeviriyorum kitabın sayfalarını. “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi”; John Freely ve Brendan Freely’nin kaleminden Beyoğlu’na dair bir anlatı. Okuru, bugünden uzaklaştırıp geçmişe götüren, yıllar öncesinin sokaklarında dolaştıran, sonra geçmişe tanıklık etmiş bir sokağın ortasına ya da bir pasajın önüne bırakıveren bir kitap. Hüzün, merak ve heyecan duygularını yaşatan, İstanbul’un sokaklarını dolaşırken hissettiklerimize odaklanan, mekân-insan ilişkisi üzerine düşünmemizi sağlayan cümleler eşliğinde bir yolculuk…
         
Kitap, Haliç ve Karaköy’den Taksim Meydanı’na kadar olan bölgeyi anlatıyor. İstanbul’a dair kitaplar genellikle tarihi yarımadayı ele alır; ama “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” Konstantinapolis yarımadasının karşısına yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve toplumsal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Taksim ve çevresindeki son yerleşimlere kadar, sadece mimarisiyle değil, katillerinden mafyasına, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar, bütün sakinlerini inceleyerek sokak sokak takip ediyor.
         
Yüzyıllardır farklı kültürleri bir arada tutan, her gün biraz daha değişen, özünü yitirmemek için direnen caddeler, mahalleler, hanlar, pasajlar, geçitler… Evet, Yelda Türedi’nin söylediği gibi bütün bunlar acı dolu deneyimle bize ulaştı. Kitap, bölgeyi ele alırken bu “acı dolu deneyim”lere, Hıristiyan ve Yahudi nüfusun Beyoğlu’nu terk etmek zorunda kaldığı günlere de yer veriyor. Ve biz bir kez daha gerçek sahipleri tarafından terk edilen bir apartmanın önünde öylece durup yaşananları zihnimize kazımaya ve unutmamaya çalışıyoruz. Yok edilen kültürlerin üzerine kurulmaya çalışılan yeni bir yaşam biçiminin bir gün yerle bir olacağını düşünerek kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Ve biliyoruz ki İstanbul, yıllar önce çok sesli ve çok renkli bir şehirdi. Yalnızca Beyoğlu’nda değil, şehrin birçok semtinde farklı kültürler, diller, inançlar bir arada yaşıyordu. Herkesin aynılaştırılmaya çalışıldığı günlerden geçtik, bu süreç hâlâ devam ediyor. Her zihniyet, kendinden öncekini yok etmeye çalışıyor. Belki de bugün, bir arada yaşayabildiğimiz eski günleri bize hatırlatacak kitaplara daha çok ihtiyacımız var. Önünden geçip gittiğimiz bir mekânın hikâyesine odaklanarak geçmişle daha çok yüzleşmemiz gerekiyor. “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” sırf bu nedenle bile okunması ve üzerine düşünülmesi gereken bir kitap.  

GALATA, PERA, BEYOĞLU: BİR BİYOGRAFİ, Brendan Freely-John Freely, Çeviren: Yelda Türedi, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2014          

“Hayal Gücü İktidara” ve Sinema (Hakan TANITTIRAN)

Nejat Suphi Ağırnaslı’yı İŞİD gericiliğinin saldırısı altındaki Kobani’nin savunulması sırasında kaybedişimizin üzerinden sadece haftalar geçti. Onu tanımayanlar Nejat’ı ölümünün ardından bıraktığı mektubuyla tanımaya çalışıyor. Aslında Nejat tercih ettiği yaşam ve tercih ettiği ölüm ile kendini tanıttı herkese.

Bir devrimci militan olarak ölüme yürüyüşünün arkasında kendini geliştirme çabası, sanat ve edebiyattan siyasete kadar pek çok konuya ilgisi vardı. Bu çaba o kısa yaşamında, uzun yaşayan pek çok insandan daha birikimli hale getirdi Nejat’ı. O, zamanı hızlı yaşayan biri oldu. Kimse onun için genç öldü dememeli! Bir çoğumuzun uzun hayatına sığdıramayacağı kadar yaşam sığdırdı ömrüne.

“Söke'de kaçak doğmuş, Türkiyeli bir Duisburglu, Claubergli; Türkiye'deyse her neysem işte o…”

Onunla ilk tanışmamız, onun ilgiyle takip ettiğini söylediği Monthly Rewiev Türkçe dergisine makale çevirmeye talip olmasıyla gerçekleşti. O çevirileri yaparken yayımladığımız sinema kitaplarına ilgi gösterdi ve ben bunları da çeviririm deyince iş üzerine kaldı. 

“Ben bir hayat yaşadım ve hayatıma giren herkesten çok şey öğrendim; öğrendiklerimle bir tercih yaptım, hakikate veya hakikatlere şahit oldum ve hayatın diyalektiğinde öbür kutba geçtim...”

İki sinema kitabını bu süreçte Türkçeye kazandırdı. Elbette Nejat bu işi geçimini sağlamak için yapıyordu ama o durumda bile tercih yapıyordu.

Lafı fazla uzatmamak gerek. Nejat bize Kadıköy ile Kobani’nin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösterdi. O, yanıbaşımızda bir halkın yaşadıklarına Kadıköy’den kulak kabartmanın “Büyük İnsanlık” olduğunu hatırlattı hepimize. Güle güle çocuk!

“Tek derdim asla büyümemek, büyüklerin dünyasının bir parçası olmamaktı, hep çocuk kalmak yani... Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland'a gidiyorum, asla büyümemek üzere. Bundan daha çok beni mutlu eden bir şey olamazdı.”

Sıra, Nejat’ın kendi dilinden, kendi çevirisinden bölümlerle, Türkçeye kazandırdığı kitapların tanıtımına geldi.

DOĞU ASYA SİNEMASI, David Carter, Kalkedon Yayınları.

“Bölgedeki bütün ülkelerden pek çok film, kendi ortak Budist ve Konfüçyanist miraslarının izlerini yansıtır. Çin toprakları ve Kuzey Kore filmleri de Komünist ideoloji ile şekillenmiştir. Bazı büyük yönetmenlerin yapıtlarında Doğu Asya'ya özgü görsel sanatlardaki geleneksel çizgilerin etkisini izlemek de mümkündür: imgelem, çerçeve içindeki kompozisyon, boşluk algısı gibi. Dövüş sanatlarının biçimleri de, en popüler eğlence ürünlerinden en başarılı sanatsal kazanımlara, filmlerin başarısına büyük oranda katkıda bulunmuştur. Her ülke, filmleri aracılığıyla kendi özgün dövüş sanatları formunu popülerleştirebilmiştir. Çince konuşan bölgelerde Kung-Fu ve Tai-chi, Japonya'da Kendo ve Karate, Kore'de (özellikle Güney Kore'de) Tekvando ve Taekgyeon öne çıkmıştır.

Güney ve Kuzey Kore sinemalarının ortak başlangıçları olduğu ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasına kadar ortak bir tarihi paylaştıkları için bu kitaptaki tarihsel dökümde bunlar süreğen bir anlatının parçası olarak Japon hakimiyeti altındaki dönem, Güney Kore ve Kuzey Kore başlıklarında üç parçaya bölünerek sunulmuşlardır. Tayvan örneğinde Anakara Çin'den mülteciler tarafından kurulan yeni bir ülke olduğu ve Japon hakimiyeti boyunca çok az sayıda film üretildiği için bu ülkenin sinema tarihini Çin sinemasından bağımsız olarak sunmak mümkün olmuştur.

Bu kitap, Doğu Asya sinemasında başlangıcından günümüze kadar olan gelişmelere geniş bir bakış getirmeye çalışıyor. Seçilen yönetmenlere ve onların filmlerine sağlanan özet bilgilerin bu yönetmenlerin filmlerinin bütününü daha derinlikli incelemeleri için okuyucuları teşvik edeceği düşünüldü. Yazarın seçkisinde tarihsel önem, sanatsal başarı, yenilikçilik, tanrının önemli örneği olma, bir açıdan özgünlük, bir akımı temsil etme, kendi ülkelerindeki sosyal ya da kültürel bir temayı yansıtma ya da bir yönetmenin kariyerindeki dönüm noktalarını yansıtmak gibi kriterlerin bir ya da daha fazlasını sağlayan filmlere yer vermiştir.”


DÜŞÜK BÜTÇELİ FİLMLER (...Nasıl Yapılır ...Nasıl Dağıtılır), Paul Hardy, Kalkedon Yayınları, 2011.

“Bu kitapta, mümkün olan en az parayla film yapmak için bilmeniz gereken neredeyse her şeyi bulacaksınız. Şimdiye kadar karşılaştığım her düşük bütçeli film yapımcısının sahip olduğu en temel özellik "imkansız" diye bir kelime tanımamalarıydı. Bu insanlar sahip oldukları bütün kaynakları sonuna kadar kullanırlar ve illa ki istedikleri şeyi yapmanın özgün bir yolunu bulurlar. Beceri, bağlantılar ve kararlılığın doğru birleşimiyle çok pahalıymış gibi görünen ama aslında mütevazı bir cüzdana sığdırılabilecek bir bütçeye mal olmuş filmler yapabilirsiniz.

Teknoloji sizden yana! Mini-DV formatı ile makul bir görüntü kalitesi elde etmek çok kolaylaştı, video kurgulama artık oldukça sıradan bilgisayarlarda yapılabiliyor, ülke genelindeki atölyelerden ve medya merkezlerinden indirimli fiyatlara daha iyi donanım elde edilebiliyor.

Teknoloji ile geliştiremeyeceğiniz tek bir şey var, o da sizsiniz, yani filmi yapan kişi. Başlangıç için, hikâyesi olan bir dizi görüntüyü hayal edebilme yeteneğiniz olmalı. Bundan sonra sizi geliştirebilecek tek şey deneyimdir. Eleştirel bir gözle izleyebileceğiniz kadar çok film ve televizyon izlemelisiniz (özellikle de etkili birer kısa film olan reklâmları). Tabii ki öylesine dışarı çıkıp, bir kurgu çalışmasında kullanmak için görüntü çekiyor olsanız bile film çekmelisiniz.”


Her yürek devrimci bir hücredir!!! Hayalgücü iktidara!!!





Seyirci Filme Nasıl Dâhil Olur? (Hasan AKBULUT*)

Film araştırmaları alanında Türkçede yayımlanan kitaplara, geçtiğimiz aylarda bir yenisi daha eklendi. Başlığındaki Film Kuramı adı, okura sıradan ve de didaktik görünebilir. Oysa, Duyular Yoluyla Bir Giriş alt başlığı, meraklı okuru çekmeyi başarıyor. Hakkını teslim etmek gerekir ki, son yıllarda sinemayı, filmi felsefi, politik, toplumsal kavramlarla ilişkilendiren nitelikli kitaplar yayımlandı ya da dilimize çevrildi. Film Kuramı: Duyular Yoluyla Bir Giriş ise, film olgusunu, gerçekçi ve biçimci kuramcılardan başlayarak, günümüz medya ortamı içinde anlamlandırmaya çalışıyor. Bunu yaparken, film kuramlarına dair bildiklerimizi, deyim yerindeyse, bozarak yeni bir kavramsallaştırma öneriyor. Kitabın yazarlarından Thomas Elsaesser, emekli oluncaya dek çalıştığı Amsterdam Üniversitesi’ne ek olarak Avrupa ve Amerika’da çok sayıda üniversitede ders vermiş, Avrupa sineması, Alman sineması, sinema tarihi, film kuramı ve melodram konularında üretim yapmış bir film araştırmacısı. Malte Hagener ise, Philips Marburg Üniversitesi’nde ders veren, Avrupa avangart film kültürü üzerine çalışan bir araştırmacı.

Yazarlar, kitapta temel olarak “sinema, algı ve beden arasındaki ilişki nedir?” diye yola çıkıyorlar ve filmlerin, film ile izleyicinin, sinema ile bedenin birbirleriyle karşılaştıkları, hem fiziksel hem de söylemsel bir sinema mekânı varsaydıklarını belirtiyorlar. Seyircinin, filme nasıl, nereden girdikleri, dâhil olduğu sorusuna karşılık geliştirdikleri modelde yazarlar, “filmde gösterilen bedenler ve nesneler ile film ve izleyici arasındaki uzamsal-zamansal ilişkileri kuramsal açıdan açıklamaya” çalışırlar. Kitapta seyircinin filme çeşitli yol ve süreçlerle dahil olma biçimleri, beden üzerinden bir dizi metafor ya da kavram şifti ile ifade edilir: Bedenin yüzeyi, duyular ve algı biçimleri, dokunma, duygulanım ve duyusal-motor yetiler. Yazarların bu süreçleri anlama yolunda “dışarıdan içeriye doğru” önerdikleri yedi kavram çifti ise şöyledir:  Pencere/ çerçeve, kapı/ ekran, ayna/ yüz, göz/ bakış, ten/ dokunma, kulak/ mekân ve beyin/zihin. Bu kavram çiftleri, Arka Pencere, Çöl Aslanı, Çarpışma, Sil Baştan gibi sinema tarihinde yer etmiş film örneğiyle açıklanır. Her bir kavram çiftinin yer aldığı yedi bölümde çeşitli kuramlar birbiriyle ilişkilendirilir. Kitabın ilk bölümünde pencere/ çerçeve kavram çifti, gerçekçi ve biçimci yaklaşımlarla; ikinci bölümde kapı/ ekran kavram çifti odaklanma, özdeşleşme, bağlanma, çevrelenme gibi kavramlarla, analatıbilim, biçimci ve post-yapısalcı yaklaşımların yanı sıra Mikhail Bakhtin’den esinle diyalojik yaklaşımla açıklanıyor. Üçüncü bölümde ayna/ yüz kavram çifti yansıtmacı, düşünümsel potansiyel, Avrupa sanat sineması, özgöndergesellik kavramları ve psikanalitik yaklaşımlarla; ele alınıyor. Göz/ bakış kavram çiftinin yer aldığı dördüncü bölümde psikanalitik, Lacan’ın Freudcu postyapısalcı analizi ile görme ve denetime dayalı toplumsal ilişkilerin modeli olarak Foucault’nun panoptikon kavramına yer veriliyor. Beşinci bölümde ten/ dokunma kavram çifti, fiziksel yakınlık kavramı ve fenomenolojik yaklaşımlarla; altıncı bölümde kulak/ mekân kavram çifti ise, bedenin algıdaki rolü ile üç boyutlu yönseme yaklaşımlarıyla değerlendirilirken son bölümde beyin/zihin kavram çifti, “beyin ekrandır” diyen Deleuze’ün görüşleri, konstrüktüvizm ve epistemik kuşkuculuğun radikal versiyonları ile filmi felsefi bulmacalar olarak gören epistemolojik yaklaşımlar ve bilişselcilik eşliğinde açımlanıyor. Film ve sinemanın, beden ve duyularla ilişkisine dair bu kapsamlı kavrayış, film kuramında yeni sorular sorarken, yeni bilme yollarına işaret ederek yeni bir epistemoloji ve ontoloji talep etmiş oluyor.

Kitabı ilginç kılan birkaç noktaya da değinmekte yarar var. Bunlarından ilki günümüzde hareket halinde film izleme, DVD’lerde yer alan film ekstralarını izlemek gibi yeni deneyimlerin de hesaba katılarak filme dâhil olma sürecinin açıklaması. Bir başka nokta ise, film kuramlarının birbirinden kopuk, bağlamından kopartılmış, tamamlanmış sabit bilgiler deposu olarak değil, birbirileriyle ilişkili, birbirlerini çağıran, unutulan, yeri geldiğinde tekrar anımsanan canlı, değişken ve bağlamsal olduğunun vurgulanması. Bazin’in gerçekçi kuramının 1970’lerde unutulmasına karşın, 1990’larda tekrar analogdan dijital medyaya geçişle sürpriz biçimde canlanması, bu dinamizmin ve bağlamsallığın kanıtı olarak sunuluyor kitapta. Bu yönüyle, film kuramlarının, geçmişe ve geleceğe uzandığının, değişime açık olduğunun, tıpkı bir mod/ tarz/ kip gibi tarihsel, toplumsal, teknolojik bir dizi bağlamda yeni anlamlar kazandığının altı çizilmiş oluyor. Bu vurgu, filmi ve sinema olgusunu anlamaya/ açıklamaya dair geliştirilen kuramlardaki değişimlerin o dönemde geçerli sinema tarzlarıyla birlikte açıklanabileceğini, bunun da film yapma ve izleme alışkanlıklarındaki değişimleri etkileyen faktörler olduğunu ortaya koyuyor. Bugüne dek unutulmuş ya da görmezden gelinmiş seyircinin bedeninin film kuramlarının merkezinde tarihse bir değişken olarak görülmesi, böylece film kuramını da tarihselliğe açarak incelemek anlamına geliyor. Okura ve araştırmacılara düşen ise, film kuramını kendi seyir deneyimlerini de hesaba katarak yeniden değerlendirmek oluyor.

FİLM KURAMI: DUYULAR YOLUYLA BİR GİRİŞ, Thomas Elsaesser-Malte Hagener, Çeviri: Barış Yıldırım, Berhan Soner, Dipnot Yayınları, 2014.

* Prof. Dr. İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi


“Bir Film Güncesinden Daha Fazlası” (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Doktor, yazar, sinemacı… Kimlikleri çoğaltılabilir fakat bu üçü bile onu anlatmaya yeter sanırım. Bilenler tahmin etmiştir, sözünü ettiğimiz kişinin Ercan Kesal olduğunu.  Geçtiğimiz yıl Peri Gazozu ile yazar kimliğinden uzunca bir süre söz ettiren Kesal, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin güncesi ile okurlarını selamlıyor. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan “Evvel Zaman” bir film güncesinden de öte aslında. Bir filmden daha fazlası. Sunuş ve ekleri ile yedi bölümden oluşan kitap yazarın 1984 yılında henüz genç bir doktor iken zorunlu hizmet için gittiği “Keskin” ilçesinde aynı başlıkla yazdığı şiiri ile başlıyor. Kitabın henüz başında okuduğumuz bu dizeler hikâyedeki yoğunluğu da sezdiriyor aslında.

Ercan Kesal’ın ilk yazıları tıp fakültesi öğrencisiyken, İzmir’de çıkan Dönem dergisinde yayımlanıyor. Sonrasında doktor kimliğini de alıyor üzerine. Sinema oyunculuğu serüveni ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filmiyle başlıyor. 3 Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerinde senarist ve oyuncu; Vavien, Derin, Saç, Küf, Yozgat Blues, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Hükümet Kadın ve Ben O Değilim filmlerinde de oyuncu olarak devam etmiştir.

Kitabın sunuşunda, “Filmin hikâyesinin konuşulduğu ilk günden itibaren, senaryoyu çalıştığımız her günü, senaryodaki dönüşüm evrelerini, tüm film çekme sürecini bir günce halinde günbegün yazdım. Bir filmin yaratım sürecindeki tüm aşamaları, ilk elden, samimi ve öznel duygularını da katarak anlatmaya çalıştım” diyor.

Birinci bölümde filmin oluşum sürecini, sinema ve bellek kavramlarına yer vermiş. Doktorluğa başladığı günlerdeki Anadolu’nun zorlu/sert coğrafyasına çekiyor okurunu bu bölümde. Yaşanmışlıklarından yola çıkarak yazdığı hikâyeleri ile okurunu büyüleyen Kesal, bu bölümde de sarıyor okurunu. Kitaba dâhil ediyor!
Daha sonraki bölümlerde ise hikâyenin oluşumuna, oyuncu seçimi günlerine, mekân seçimindeki sancılara yer veriyor yazar. (Popüler kültürün unsuru olan televizyon dizilerinin sinemayı nasıl baltaladığına da tanık oluyoruz!) Son bölüm ise çekimlerin gerçekleştiği günleri kapsayan “setteyiz” başlıklı bölüm. Bölüm başlıkları bir filmi kapsayan mekanik başlıklar olsa da içerik çok daha başka ve insana dair. Bir baba olmanın, eş olmanın, oğlu olmanın doğası gereği zaman zaman keyifli zaman zaman da sorumlulukların getirdiği zorlukları okuyoruz.

“Evvel Zaman” bir film güncesi olarak görülse de, değil. İnsana dair ne varsa bu kitapta da o var. Tüm bunların arasında bir film güncesi var, diyebiliriz aslında.

Ercan Kesal’ın okumaya doyulmayan kaleminden dökülenlerle “Evvel Zaman” keyifle okunacak bir kitap. İçten, samimi, duru bir anlatım. “Bir Zamanlar Anadolu’da” ne olmuş merak ediyorsanız, “Evvel Zaman” size anlatsın.

EVVEL ZAMAN, Ercan Kesal, İthaki Yayınları, 2014.

Sinema Kadın Mekan (Gül YAŞARTÜRK)

Serazer Pakerman’ın St Andrews Üniversitesi’nde yazdığı doktora tezinin kitaplaştırılmış hali olan Film Dilinde Mahrem, Deleuzeyen kavramların anlaşılamama derdini ortadan kaldırıyor, bunu da kuram ve analizi birleştirdiği film örnekleriyle yapıyor. Yazar farklı ülke ve dönem filmleri arasında akrabalık kurmasının yanında hafıza, hareket ve sınırlar başlıkları altında ele aldığı kadın karakterleri de adeta tek bir öykü çatısı altında birleştiriyor. Ancak kitapta gündelik konuşma dilinde kullandığımız kimi kelimeler / ifadelerle (‘adam kadına zorla sahip olur’, ‘aynen’, ‘takılmak’, ‘gariban’…)  karşılaşmak akademik dile zaman zaman gölge düşürüyor.

Kitabın yapısı

Kitabın giriş bölümü analizlerde kullanılan kavramların açıklamalarını içeriyor genel olarak. Yazar analizlerinde şizoanalizn açıklamasının ardından feminist kuramla şizoanalizi birleştiriyor. Şizoanalizi anlamak için önemli olan temel kavramlardan oluş ve çoğunluksal güç tanımlarını yaparken, çoğunluksal politikanın yerleşik öznesinin erkek olduğunu, bize direniş alanı açacak olanınsa azınlıksal kadın olduğunu (azınlık ve azınlıksal arasındaki farkın altını çizerek) belirtiyor.

Deleuze ve Guattariye göre ötekiliği, öteki oluşu; kadın oluş yoluyla anlayabiliriz. Bu bağlamda bakıldığında Deleuze ve Guattari’ye feminist demek çok da yanlış olmayacaktır!! Erkek çoğunluksal (hükmeden olumsuz yıkıcı güç / başka güçlerle karşılaşıp dönüşmesi mümkün olmayan güç) varlık olduğuna göre erkek oluştan söz edemeyiz. Oluş mutlaka azınlıksaldır, yani kadınların deneysel bilgisi çerçevesinde gerçekleşmesi mümkündür. Kadına ait yeni bir dil bulunması gerektiğini söyleyen üçüncü dalga feministlerden özellikle Luce Irgaray’ın fikirleri Deleuze ve Guattari’ye yakındır. Irgaray,  adın bedenini akışkana benzetir ve bedenin ve cinselliğin ne olduğuyla değil neler yapabileceği ile ilgilenir. Buna göre akışkan bir madde olarak kadın bedeni ataerkil düzenin duvarlarına baskı uygular. Deleuze ve Guattari için ise cinsellik kadın ve erkek cinselliği ile sınırlandırılamaz, cinsellik kontrol edilemez binlerce cinsiyet üretmektir.

Pakerman yaptığı analizlerde her iki görüşten de yararlanıyor. Oluş ve azınlıksalı destekleyen bir diğer kavram da Yurtsuzlaşma – yerleşikleşme olarak çıkıyor karşımıza kitapta. Yazar yerleşikleşmeyi Lacan’a referansla açıklıyor önce. Lacan’da yerleşikleşme, bebek vücudunda belli organların anne baba sevgisi ve bakımı sırasında erotik değer kazanması ve enerjiyle yüklenmesidir. Yurtsuzlaşma ise arzunun bu bölgelerden kurtulmasıdır. Yurtsuzlaşmayı çoğunlukla yeniden yerleşikleşme izler ancak yeniden yerleşikleşme azınlıksal bir eylem değildir. Yurtsuzlaşma, azınlıksal kadını çoğunluğun etrafına ördüğü duvarlardan kurtarabilir. Bu kavramın, çoğunluksal olana direniş mekânı ve potansiyeli yaratmak gibi özellikleri vardır. Yurtsuzlaşma bireyleri onları kısıtlayan mekânlardan kurtarır.

Şizoanaliz


Şizoanaliz için evde olmak açılması ihtimali olan kapalı bir kutuda olmaktır. Şizoanaliz, kutunun fiilen açılması ve içindekilerin elle tutulur biçimde ortalığa saçılmasından yanadır. Oluş, fiziksel bir evden (ülke ya da çete bile olabilir) fiziksel olarak ayrılmayı gerektirir. Ataerkil yükleri taşımak ya da fırlatıp atmak yerine o alandan ayrılmak yani evsiz kalmayı önerir.

Pakerman’ın kitaptaki ilk ayrıntılı şizoanalitik film okuması (ve aynı zamanda en çok akılda kalanı) Serdar Akar’ın Gemide filmi üzerine. Gemide (1998) filminin kadın düşmanı olduğunu düşünen benim gibi okuyucuları oldukça şaşırtan yorumları var yazarın. Filmde tecavüzcülerin sevimli çizilmiş olmalarından mütevellit ikiliklere ait bilgilerin bir faydası olmayacağını belirtiyor. Geminin izleyicinin zihninde dişil bir film mekânı halini aldığını, dört adamın yuvası olmaktan çıkıp onlar için travmatik bir mekân, kadın içinse azınlıksal bir direniş mekânı olmaya başladığını belirtiyor. Kadın eylemsiz olsa da erkekler arasındaki güç dengesini değiştiriyor. Başta sıcak bir yuva olan gemi ters yüz olarak tekinsiz bir mekâna dönüşüyor ve kadın oluşun deneyimlendiği bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. Burada kilit noktayı yurtsuzlaşma – bütünlük – oluş ve organsız bedenin birbirlerini tamamlayan kavramlar olduğunu hatırlamak. Bütünlük ilk aşamadır ve organsız beden yaratır. Bir kılıf gibi mekandaki kişi ve nesneleri sarar ve görünmez bağlarla bağlar. Bütünlüğün parçası olan kişi ve nesneler hareket ettikçe alan dönüşür ve adeta çorap gibi ters yüz olur.

Çoğunluksal hafıza ve film

Kitabın birinci bölümü “hafıza” adını taşıyor ve Allegro (Christoffer Boe 2005), Others (Alejandro Amenábar 2001), ve Kader’i (Zeki Demirkubuz 2006)  ortak zeminde buluşturuyor. Sıralanan filmlerde kadın karakterlerin tekinsiz mekânlarla kurdukları bütünlükler sayesinde çoğunluksal hafızanın mutlak doğruluğunu ve dokunulmazlığını ortadan kaldırarak ataerkil ideali yurtsuzlaştırdıklarını söylüyor yazar. Bu kadınlar sayesinde azınlıksal hafızaya ulaşmak mümkün olmaktadır. “Hareket” başlıklı ikinci bölüm ise, Talk To Her (Pedro Almodovar 2002), 10 (Abbas Kiyarüstemi 2002), İki Genç Kız (Kutluğ Ataman 2005) filmleri üzerinden; hafıza başlıklı bölümde kutudan kurtulan kadınların, harekete geçip sokağa çıktığını söylüyor okuyucuya. İki Genç Kız’da Handan ve Behiye’nin azınlıksal, akışkanın- suyun gücüyle ataerkinin duvarını zorlayan karakterler olduklarına ancak Handan’ın çoğunluğun yıkıcı gücüne teslim olduğuna dikkat çekiyor. Kitabın “sınırlar” başlıklı son bölümü ise İklimler (Nuri Bilge Ceylan 2006), Dogville (Lars Von Trier 2003) ve Offside (Cafer Panahi 2006) filmleri üzerinden kadınların yeniden yerleşikleşmeden yurt kurmayı öğrenmeleri temasını odak noktası olarak alıyor. Bu bölümde Dogville’deki tiyatro sahnesi (Dogville kasabası) ile Luis Bunuel’in Exterminating Angel (1962) filmindeki ev arasında “kaynak dünya” kavramına dayanarak kurduğu benzerlik oldukça dikkat çekiyor. Yazar bu tür mekânların hem gerçek bir fiziki mekâna tekabül ettiğini (böyle bir yer vardır manasında) hem de izleyicinin kendisi anlam yükleyebilmesini sağlayacak denli soyut olduğunu söylüyor. Filmde Grice İki Genç Kız’ın Handan’ı gibi çoğunluksal düzene teslim olan bir karakterdir.

Pakerman, kitabın sonu yolun başı başlıklı sonuç bölümünde kurduğu  “huzurlu bir evin olmadığı bu hikâyelerde kadınların kendi bedenlerinin etrafında onlarla birlikte hareket eden bir yaşam alanı oluşturduklarını gördük (…) eninde sonunda ataerkil düzenin ideal evimizmiş gibi sunduğu hapisten kaçmayı başardık” cümleleriyle çalışmasını güçlü biçimde özetliyor.

FİLM DİLİNDE MAHREM, Serazer Pakerman, Metis Yayınları, 2012.



Tüm Filmler İdeolojik Sosyokültürel Anlamlar İçeriyor (Aysel SAĞIR)

Sadece film izleyicisi olmak, sinemaya dair birçok anlamı da dışarıda bırakıyor. Belki de sadece izleyici olmaktan kaynaklanıyor bütün sorun. Yani sinemanın izleyici tarafından sadece tüketimi, sinemanın da çoraklaşmasına neden olma riskini de beraberinde getirebiliyor. Bir yedinci sanat olan sinema, tıpkı bir kitap gibi tüketicisi/izleyicisi tarafından yeniden üretilerek, boyutları genişleyen bir yapıya sahip. Bu yüzden sinema, -her ne kadar kolay tüketilmeye açık olsa da- üzerinde sıkı düşünülen, çalışılan, yaratıcılık ve yetenek gerektiren önemli bir sanat dalı olarak yaşadığımız yüzyılda daha bir öne çıkıyor.

İletişim teknolojisinin vardığı son aşama göz önünde bulundurulursa, kitlesel bir hitap gücü olan sinema, günümüz insanı için ne ifade ediyor? Aslında sinema tek başına bir şey ifade etmiyor. Taa ki, felsefe, bilim, edebiyat, şiir, dil, psikoloji, sosyoloji, siyaset, feminizm… gibi hayatsal durumlara karşılık gelen disiplinlerle ilişkiye geçene kadar. Yani sinema, izleyicisine yalnızca edilgen bir tüketici olmak gibi tek bir seçenek sunmuyor. Elbette ki, bu da geniş bir özgürlük alanı çerçevesinden seslenildiği anlamına geliyor. İşin içinde ‘pazara çıkmak’ gibi sektörel bir terminolojinin olduğu gerçeği düşünülürse, sinemanın insan ve hayatla buluşmasının önünde de birçok engel bulunuyor. Ama sinema yine de bunu alt etmeyi başarıyor. Üstelik çabuk/hızlı ve kolay bir şekilde geliyor bunun üstesinden.

Filmlerle, izleyiciler arasındaki yol

Bir film -yaratım süreci meşakkatli ve uzun olsa da- sinema salonlarında yerini bulduğu andan itibaren tüm algıyla çok çabuk bir buluşma yaşıyor. Ancak, sirkülasyonu yoğun olan bir buluşma. Dolayısıyla, bir film hakkında düşünüp, ondan gelen mesajları süzmek için seçici olmak gerekiyor. Bir de tabii, edilgen bir izleyici olmamak. Tam da burada, bir film izleyicisinin -aynı zamanda- iyi bir film okuyucusu olmasının yolu nereden geçer diye sormak gerekiyor.

Lale Kabadayı, Film Eleştirisi’nde, başka sorulara da giden çoklu yanıtlarla karşılıyor bu durumu. Zira filmlerin, önemli birer ideolojik birer alan olduğunu unutmamak gerekiyor. Şöyle diyor Kabadayı; “Filmler seyircileri ile ilişki kurmasında, okuyucuların ideolojilerinin, dünyayı algılayışlarının nasıl işlediği ile filmlerin onlara taşıdığı anlamlar arasında kurulan bağlantıda eleştirinin üstlendiği rol son derece önemlidir. Olabildiğince tarafsız yapılması gereken ve filmlerin birden çok anlamını ortaya koymaya çalışan eleştiri etkinliği, eleştirmenin, filmi bir materyal olarak değerlendirmesine, kendi zihninde oluşan soruları çözümlemek amacıyla metne taşımasına ve izleyiciyle/okuyucuyla paylaşmasına olanak sağlar...”

İşin özü; herhangi bir film, hakkında yazılıp, çizilenlerle belli bir yere ya da yersizliğe oturuyor. Yani bir filmin, izleyici/tüketici öznelerin biçimlendirilmesi söz konusu olduğundan- stratejik bir öneme sahip olduğunu belirtmek zorundayız. Yani filmleri film yapanın biraz da –hatta daha fazla- film eleştiri yazıları olduğunun altını kalınca çizmek de yarar var. Ancak, herkes filmleri eleştirme hakkına sahipken, bu eleştirme hakkının, “tüm filmlerde ideolojik, psikolojik, sosyokültürel anlamların bulunacağının göz ardı edilmesine zemin oluşturmak için” kullanılmaması gerekiyor. Zira eleştiri yapma hakkına sahip olmak, “filmlere gidilmesini sadece davet etmeye ya da filmi beğenmemeye dayalı reddetmeye yönelik bir ‘kötüye kullanma’yı” zorunlu kılmıyor.
Böylelikle de, “iyi bir eleştiri, filmin yaratıcısı, film ve izleyici arasındaki ilişkinin kurulmasında bilmeye önem vererek, filmin ‘okundukça’ zenginleşmesiyle duyulan keyfin yaygınlığını artıran bir unsur”a dönüşmesinin önü de açılmış oluyor. Zaten istenen de bu. Yani tam da burada, filmler gerçek anlamlarının gelişebileceği bir zemin de bulmuş oluyor. Aksi takdirde, öylesine izlenip geçilen bir şeye dönüşüyor.

Sıradan film izleyicisi…

Kabadayı’nın Film Eleştirisi, tıpkı konunun kendisi gibi kapsamı ve referansları oldukça geniş, başvuru kitabı niteliğinde. İki bölüm altında toplanan onlarca başlıktan oluşuyor. Her bir başlık altında anlatılanlar ve çözümlenenler ise bilgilendirmenin de ötesine geçen bir niteliğe sahip. Sıradan bir film izleyicisi olmakta ısrar edenlerin dışındakilere çok geniş, düşünsel olanaklar sunuyor. Kabadayı çalışmasında, oldukça titiz araştırma yaparak, sinemayla ilgili –neredeyse- tüm kaynakları değerlendirmiş. Sinema tekniğinin de bu araştırma içine –tabii içeriği zayıflatması ya da güçlendirmesi açısından- dahil edildiğini de ekleyelim bu arada.

Sinematografi üzerine düşünmek

Peki, sinemanın teknik olanakları ya da olanaksızlıklarının yanı sıra, biçim nasıl bir önem teşkil ediyor? Bu durumda kurgu, filmin ana çerçevesi, olmazsa olmazı olarak nerede duruyor? Tekniği de kapsayan kurgu/biçim bir film içeriğinin ana mekanını oluşturuyor; bu yüzden de önemli bir yerde duruyor.

Sinematografi Üzerine Düşünceler’de Zaur Mükerrem, “görsel sanatlarda gösterilen eylem, karakter ve nesne me kadar önemli olursa olsun, dikkatlerin eser boyunca onun üzerinde tutunabilmesi, büyük ölçüde nasıl gösterildiğine bağlıdır” diyor. Dolayısıyla, bir filmi anlamak için onun nasıl bir çerçeveye sahip olduğunu da bilmek gerekiyor. Bu da, yönetmenin, görsel yönetmenin, senaristin çabasına biraz da olsa yakınlaşmayı, onlarla benzeri kaygıları duyumsuyor olmak anlamına geliyor. Zira sinema, “içerik ve anafikir, kesinlikle, üzerine düşünülmüş bir biçim içinde” var olabiliyor ancak. Tam da burada biçim öne fırlıyor, zira “belli bir içeriği olan herhangi bir karakter ya da nesne önce dış görünüşüyle” fark edildiğinden, “burada ilk algılanan ve birincil olan şey” de biçim oluyor. Anlama ve özümseme ise bunun ardından geliyor.

Görüntü yönetmenin önemi

Mükerrem, sinemanın biçimi üzerine kafa yorduğu metninde, görüntü yönetmeninin rolünü öne çıkarıyor. Zira senarist öyküyü yazıp, yönetmen de “bu öyküyü zaman ve makan koordinatlarına” aktarırken, “görüntü yönetmeni ise bu mekânın çekimini” yapıyor. İşte burada görüntü yönetmeninin önemli rolü giriyor devreye ki, Mükerrem de bunu şöyle özetliyor: “Görüntü yönetmeninin sorumluluğu çok büyüktür, çünkü o, kalabalık bir yaratıcı ekibin çileli çalışmalar sonucunda kurduğu eylemlerin son şeklinin çekimini yapar ve çekim süreci, film yapım-yönetim serüveninin en pahalıya mal olan aşamasıdır. Aslında en sinematografik görev görüntü yönetmeninindir.”

Sinemanın oluşum tarihinin ve hikâyesinin -arka planda bilgisinin- bilgisinin verildiği metinde, Rembrandt ya da Caravaggio’nun resimleri de gözüküyor. Sinematografi Üzerine Düşünceler; Sacayağın Küresi-Sinema. Çerçeve-Kompozisyon. Aydınlatma. Çekim Ölçekleri ve Çekim Tarzları şeklinde dört ana bölümden oluşuyor. Ancak, sinema için geçerli olan tüm bu gereklilikler izleyicisini de dışarıda bırakmıyor. Bir film yola çıkarken, oldukça sesli ve kalabalık bir serüveni de başlatmış oluyor. Geriye ise filmi izleme sürecinde, -eylem, karakter, nesne üzerinde- dikkatin kesilmesi kalıyor ki, bu da filmin nasıl gösterildiğiyle ilgilenenlere, bunu üstlenenlere –tabii izleyenlere de- kaçınılmaz gereklilikler yüklüyor.

SİNEMATOGRAFİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, Zaur Mükerrem, Ayrıntı Yayınları

FİLM ELEŞTİRİSİ, Lale Kabadayı, Ayrıntı Yayınları



Bir Sezonun Anıları (Tezcan TOPAL)

Baştan söylemek gerekirse bu kitapta futboldan çok gezi yazıları, yemekler ve anılar okuyacaksınız. Aslında böyle olması kitabın okunabilirliği açısından belki de daha iyi olmuş.

Koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak Alp Eralp’in Fenerbahçe Seyahatnamesi 34’te 34’ü okumak, benim de izlediğim ortak maçları Eralp’in gözünden tekrar hatırlamak güzel bir deneyim oldu.

Alp Eralp ile bundan 1-2 ay önce, Kadıköy’de tanışmıştım. Yitik Ülke Yayınları’nın kurucusu Kadir Aydemir ile kitabının ikinci baskısını kutluyorlardı. 10 dakika sonra yazar yanımızdan ayrılınca bizde Mephisto’ya girdik. Kadir ağbi ile yeni çıkan kitapların kritiğini –aslında ‘dedikodu’ yerinde bir kelime olurdu- yapıyorduk. Genç bir kadın kapıdan girip doğruca Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan bir kitabı alınca mutlu olduk. O kasaya ilerlerken bizi de bir güç Moda’ya kadar sürüklemişti…

Kitaba geri dönersek Alp Eralp’in deplasman maceraları bir hayli ilginç. Cezalı maçlara bile girmeyi başaran Eralp, bir sezonun tüm maçlarına gitmeyi başarmış. Kitabın kapağını çevirdiğimde yazarın Fenerbahçe sevgisi beni duygulandırdı. Şöyle diyordu; “Önce ben daha 13 yaşındayken doyamadan kaybettiğim anneme… Onun kalbimdeki boşluğunu belki de Fenerbahçe sevgisiyle doldurmaya çalıştım çocuk aklımla. Anne sevgisinden yoksun kaldım ben de gittim Fenerbahçe’ye tutundum farkında olmadan.”

“Bordo Mavi Rize”

Her haftanın maç öyküsünü anlatıyor Eralp. İlk haftaları hızla okuyorum çünkü 14. haftadaki Rize deplasmanında bende Erzurum’dan maçı izlemeye gelmiştim stada… Tarih 7 Aralık 2013. Günlerden cumartesi. Üniversite arkadaşım Hüseyin Ceylan’ın ısrarı üzerine yollara düşüyoruz. Rize’ye yaklaştıkça hıncahınç dolu otobüs sabırsızlanıyor, marşlara eşlik etmeye başlıyoruz. Rize’ye az bir yolumuz kaldığında otobüsteki herkes ayakta... Şehir merkezine girerken bir grup Trabzonsporlu karşılıyor bizi. Tahmin edeceğiniz üzere hoş bir karşılama değil bu! Güç bela içeri girdiğimizde biraz olsun rahatlayacağımızı düşünüyoruz ancak Rize taraftarının arasında oldukça Trabzonspor taraftarı var. Çakmaklar, pet şişeler havada uçuşuyor. 1-0 yenik düştüğümüzde arka taraflara dalıyor gözüm, herkes yeneceğimize o kadar inanmış ki yediğimiz golü kimse umursamıyor. Beraberliği yakaladığımız esnada kimse Trabzonspor taraftarını umursamıyor; onlar küfürler ediyor, biz golün sevincini yaşıyoruz… Tabii tüm bu olayları Alp Eralp’in nasıl anlattığını merak ediyorum. Okurken bizi de -Erzurum’dan gelen öğrencileri- fark edip yazdığını görüyorum, şöyle diyor; “Artık maça girme vakti. İstanbul’dan gelen hatırı sayılır Fenerli var. Çevre illerden gelenlerde ise Erzurum’dan üniversiteli taraftarlarımız göze çarpıyor. Renkli ve coşkulu bir deplasman tribünü olacak belli ki. Rize şehri aslında Fener’e sempatik bakar, hatta bu yüzden Trabzon ile takıştıkları da çok olmuştur. Ancak bu sefer alışılmadık bir durum var. Rize tribünlerine çokça Trabzonsporlu girmiş. Yeşil-mavi kadar bordo-mavi göze çarpıyor neredeyse. Atmosfer de beklenmedik şekilde geriliyor hem maç öncesi hem de maç sırasında.” 

İkinci baskısı çıkan Fenerbahçe Seyahatnamesi 34’te 34 hem bir sezonu hatırlamak için, hem de eski maçları yâd etmek için iyi bir kitap.


FENERBAHÇE SEYAHATNAMESİ 34’TE 34, Alp Eralp, Portal Kitap, 2014.

Uyumun ve Asiliğin Birlikteliği (Tolga ARAS)

Geçtiğimiz yaz, şirin bir Ege köyünde, sabahın köründe fotoğrafını çekmek için karşısına dikildiğim keçi beni epey uğraştırınca önce kızmış sonra da bu tavrın nereden geldiğini düşünmeye başlamıştım.
Aslında bu anlattığım, onlarla ilk yakınlaşmam değildi. Daha evvel, bir kış vakti Dalyan'da, kaya mezarlarının hemen etrafında gördüğüm iki tanesi beni peşinden sürüklemiş, kralları da antik kenti de unutup fotoğraf makineme davranmıştım. Neyse ki onlar beni fazla yormadı ve güzel kareler yakaladım. Üstelik gelip yanıbaşımda gezinmeleri de işin kremasıydı.

Bu yüzden yaklaşık on, on beş senedir, dönem dönem keçileri ve onların davranışlarını, insanlarla ilişkisinin tarihçesini merak ederim. Bereket son zamanlarda bu özel dostlarımızla ilgili art arda kitaplar yayımlandı. Onlardan biri de Cemal Ün'ün Keçi Medeniyeti isimli çalışması.

"Yüce Varlık"


Cemal Ün, Keçi Medeniyeti'ni öylesine kaleme almamış. Konunun uzmanı oluşu bir tarafa, yıllardır zootekni ve hayvan genetiği üzerine yazdığı akademik makaleler için epey malzeme biriktirmiş. Keçi Medeniyeti de bu birikimin sonucu. Benim için özel olansa keçilerle ilgili hem eğlenceli hem de tarihsel büyük bir bilgi yığını barındırması.

Ün, keçinin kendisinden faydalanılan bir hayvan olmasının ötesinde insana neden yakın durduğunu açıklayarak yola koyulmuş. Ün, "asi, uyumlu ve özgür" keçinin diğer pek çok hayvandan önce evcilleştirilmesinin sosyalliğinde etkili olduğunu söylüyor. Bundan sonra insanoğlunun yanında yöresinde ona her anlamda yoldaş haline gelen keçi sanata konu olmuş, önemli bir dini figüre dönüşüp kendisine Tanrısal bir anlam yüklenmiş. Keçinin evcilleştirilmesinin ardından, o da bir anlamda medeniyetini kurup yoluna devam etmiş. O medeniyetin doğduğu mekân ise Mezopotamya.   

Bir bakıma kültünü yayan keçiye bu konuda en çok yardımcı olan, Ün'ün de belirttiği gibi ilk yazılı belgeler ve sözlü edebiyatta keçiden "yüce varlık" diye bahsedilmesi. Birçok Tanrı da keçiyle ilişkilendirilmiş; Pan ve Osiris bunların en bilinenleri. Anne sütüne en yakın hayvan sütünün keçininki olduğunu hatırlatan Ün, Hippokrates'in "dağlara gidin ve keçi sütü için" sözünü de kitaba yerleştirmiş. Bugün bile dikkate alınan bu söz sayesinde bazı rahatsızlıkların tedavisi mümkün oluyor.

Evcilleştirilmesi ve insana yakınlığı, keçinin beslenip korunmasını da beraberinde getirmiş. Ün, bu noktada bir bilgi sunuyor: "Bir görüşe göre, insanoğlunun keçiyi evcilleştirmek istemesinin kökeninde, kadın ve çocukların hayvan yavrularını koruma ve besleme eğilimi var." Bu eğilim günlük yaşamdan sanata dek uzanan bir etkileşimi de tetikliyor. Mozaikler, sikkeler, edebiyat ürünleri, mağara duvarları keçi figürleriyle süslenirken kimi entrümanlarda keçi derisi ve kılı kullanılıyor. Keçiyle ilgili sözler, deyişler ve kalıplar tarihin sayfalarına ve dile yerleşiyor.

Sıradan insanın yanı sıra mitolojinin hatırı sayılır Tanrısı keçiyle anılıyor, tarihteki hükümdar ve önemli kişilerden bir bölümü de keçi derisinden yapılma eşyalarla hatırlanıyor. Ün, bulunduğunda Buz Adam Ötzi'nin üstündeki keçi derisi kıyafetlerin varlığını anımsatıyor.

Din, Mitoloji, Keçi

Ün, keçiye dair bir ordu bilgi sıralarken elbette onun çeşitlerini ve yaşadığı (simgelediği) coğrafyaları da unutmuyor. Keçi, medeniyetini her yana serpmiş eski bir dost. Bu serpiliş tragedyalar, romanlar, şarkılar, tiyatro oyunları ve filmlerle de destekleniyor. Bir bakıma insanoğlu, keçiye saygısını sunuyor, onu ölümsüzleştiriyor.

Fakat "günah keçisi" gerçeği, bu saygıya biraz gölge düşürür cinsten. Ün, bunun tarihsel kökenini incelerken çeşitli kültürlerin "günah keçisi" kavramına bakışını örnekliyor. Böylece ritüeller, dini gelenekler ve mitoloji yeniden gündeme geliyor. Keçiye yönelik bu haksızlığın sonradan nasıl psikolojik, sosyolojik ve politik bir boyuta geçtiğine dair kimi çıkmalar da yine kitapta mevcut.

Çeşitli yerlere adının verilmesiyle keçinin itibarı da iade ediliyor. Ün'ün verdiği bilgilere göre Yunan kültürünün etkisiyle Ege Bölgesi bu anlamda zirvede.

Keçinin değerini ortaya koyan bir başka şey ise onunla ilgili çok sayıda deyimin varlığı. Mesela kıymetli bir varlık oluşundan hareketle türetilen "keçileri kaçırmak." Ama Ün'ün bu bağlamda verdiği en ilginç örneklerden biri "kapris yapmak." Latince keçi demek olan "caprine"den gelen kapris, keçinin davranışına atıf yapıyor. Yine "panik olmak" da Pan'ın aniden çıkıp ormanda dolaşanları korkutuşundan bugünlere ulaşmış bir deyim.
Kitapta keçiye dair anlatılan bir sürü öykü ve sunulan dolu dolu bilgileri, başka keçi araştırmalarıyla birleştirince her şey aydınlanıyor. Kendi adıma söylersem düz arazide beni uğraştıran, dağın tepesinde ve onca engebede sakince poz verip bana sokulan keçileri anlıyorum şimdi. Onlardaki, uyumun ve asiliğin şaşırtıcı birlikteliği...   

KEÇİ MEDENİYETİ, Cemal Ün, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Bir Medya Polisiyesi (Cem DERİNDERE)

“Boruotu Cinayeti”, Ayvalık’ta işlenen faili meçhul bir cinayeti anlatıyor. Bir polisiye olduğu kadar bir medya romanı. Kahramanı bir gazeteci: Editör “Ufuk Lodos.” Yazarı Barış Soydan, Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığı Sabah gazetesinden bu yılın başında atılmıştı. “Boruotu Cinayeti”nin, yazarın medya serüveninden izler taşıdığı açık. Roman, KCK ve Ergenekon operasyonlarının gerçekleştiği günlerde geçiyor ve editör “Ufuk Lodos”un gözünden kamuoyunun bu operasyonlarda medya tarafından nasıl manipüle edildiğini anlatıyor:

“Polis muhabirleri, kendilerine sızdırılan bilgileri genellikle hiçbir süzgeçten geçirmeden, ellerine geldiği gibi gazeteye gönderirler. Polisten gelen haberi okuyan editör eğer ‘Sıcak aşım, ağrısız başım’ ekolündense harfine bile dokunmaz. Böylece, poliste pişirilip muhabirin eline tutuşturulan ‘haber’, Terörle Mücadele’den çıktığı şekliyle yazı işlerine ulaşmıştır. İddialıdır, bıraksan manşete çıkacak gibidir. Emniyet’ten gazetenin manşetine uzanan yolda tek engel kalmıştır artık önünde: Yazı işleri.”

Sadece polis muhabirleri değil, köşe yazarlarından genel yayın yönetmenlerine kadar medyanın belli başlı tüm figürleri “Boruotu Cinayeti”nde resmigeçit yapıyorlar. “Ufuk Lodos” genel yayın yönetmenlerini şöyle anlatıyor: “Malevich’i Bayern Münih’in yeni santroforu, Kızıl Kmerler’i Kızılderili kabilesi sansan da genel yayın müdürü olabilirsin ama dünyanın senin çevrende döndüğünü düşünmüyorsan, düşünemiyorsan olamazsın. Çünkü reyting rekortmeni dizinin yönetmeni arar, şampiyon takımın teknik direktörü arar, başbakan arar, cumhurbaşkanı arar… Eğer tepeden tırnağa egoyla kaplı değilsen ilk günün sonunda koltuğu bırakıp kaçarsın.”

Her ne kadar eleşirel bir göze sahip olsa da medyaya “Ufuk Lodos”un perspektifinden bakarken dikkatli olmakta fayda var. Plazalara uyum sağlamayı ‘başarmış’, konformist bir gazeteci, “Boruotu Cinayeti”nin kahramanı. Bunu itiraf etmekten de çekinmiyor:

“Ne zaman değişmiştim sahiden? Büyük medyada çalışmaya başlayınca mı? Bir ev ve araba sahibi olunca mı? Bir an gelmiş, toplumsal kuralları emniyet şeridinden giden sürücülerle kavga edecek kadar sahiplenmeye başlamış, Nietzsche’nin efendi ahlakı dediği şeyi terk etmiş, köle ahlakına geçmiştim. Liberalizmin tanrısı Bentham’ın basit ilkesine: Çoğunluğu mutlu eden şey iyidir.”

Gerçeküstü Polisiye

“Boruotu Cinayeti”, politik bir polisiye olmasının yanı sıra aynı zamanda gerçeküstü bir roman. Bu niteliği, polisiye edebiyatımız için önemli bir yenilik. Ama gerçeküstü dil beraberinde bir risk getiriyor. Polisiyede gerçeküstü ile saçma arasında çok ince bir çizgi var. Barış Soydan, bu riski bertaraf etmek için romana adını veren boruotundan yararlanmış. Boruotu, Anadolu florasında sık rastlanan bir bitki. Mide, bağırsak, astım, kalp, sinir ve beyin hastalıklarının tedavisi için yapılan ilaçlarda kullanılıyor. Ama boruotunun uyuşturucu özelliği de var. Barış Soydan, romandaki gerçeküstü sahneleri boruotunun halüsinatif özelliğine bağlıyor. Ünlü polisiye yazarı Van Dine, bundan hoşlanmayabilirdi. Van Dine, “Dedektif öykülerinin 20 kuralı”nda şöyle der: “Cinayet, doğal yollarla çözülmelidir.” “Boruotu Cinayeti” gerçeküstü bir kurgu kullanarak Van Dine’in altın kurallarını çiğniyor ve klasik polisiyenin sınırlarının dışına çıkıyor. Ama Van Dine’in polisiyenin kurallarını yazmasından bu yana yüz yıla yakın zaman geçti, bu süre içinde her şey gibi polisiye edebiyat da değişti. Bugün artık “postmodern polisiye” olarak tanımlanan yeni bir edebiyat türü var. “Boruotu Cinayeti”nin postmodern polisiyenin birçok özelliğini taşıdığı söylenebilir. Bu açıdan hiç kuşkusuz edebiyatımızda ilginç bir deneyi temsil ediyor.

Yeni Maceralara

Romanın daha sonuna gelmeden “Ufuk Lodos”un tek seferlik bir kahraman olmadığını öğreniyoruz. Yeni macerasının iç savaşın pençesindeki Ukrayna’da geçeceğini ve adının da “Hotel Ukrayna” olacağını haber veriyor, romanın sonunda yazmaya başladığı romanda. “Hotel Ukrayna”nın “Boruotu Cinayeti” gibi gerçeküstü olup olmayacağı bilmiyoruz ama “Ufuk Lodos” ile polisiye edebiyatın gerçeğe çok yakın bir gazeteci kahraman kazandığını söyleyebiliriz.

BORUOTU CİNAYETİ, Barış Soydan, Labirent Yayınları, 2014.

‘Götürülmeyi’ Beklemek (Ersoy SOYDAN)

Edebiyat camiası dediğimizde akla ilk olarak büyükşehirler, hatta şimdilerde yalnızca İstanbul gelir. Taşrada yazıp, çizmeye devam eden; üstelik düzenli bir şekilde eser vermeyi sürdüren yazarların sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez. İşte bunlardan birisi de Batmanlı yazar Yavuz Ekinci. Ekinci Batman'da yaşayarak, Batman'ı yazıyor, o yüzden romanlarının kahramanları da, örgüsü de son derece sahici oluyor.

Batman deyince oturup bin kere düşünmek lazım. Yirmi yıl öncesine kadar faili meçhullerin zirveye ulaştığı, insanların korkudan ikindi vakti dükkanlarını kapatıp evlerine gittiği akşamları kimsenin sokağa çıkamadığı ve bu kirli savaşta kayıp vermeyen neredeyse tek bir ailenin bile bulunmadığı bir yer burası. Ekinci ilk iki romanında olduğu gibi, Rüyası Bölünenler’de yine Batman’ı anlatıyor.  Romanda anlatılanlar Batman’ı bilenler için çok tanıdık, hangi kapıyı çalsanız size anlatacakları anılar aslında. Ama iş kaleme dökmeye geldiğinde herkes “lal” oluyor, herkesin bildiği gerçeği yazmak da Ekinci’ye düşüyor. Ajitasyon yapmadan son derece gerçekçi bir dille yazdığı romanları hem hafızalarımızı tazeliyor, hem de antik dönemin tragedyaları gibi tarihe not düşerek kalıcı oluyor.

Ekinci'nin yeni romanı Rüyası Bölünenler'deki kahraman, dağa çıkan kardeşi Yusuf'un peşine düşüyor. Yazar, Mezopotamya’nın kadim topraklarından Almanya’ya, oradan Kandil’e dek uzanan sürgün, ölüm ve acıyla yoğrulmuş masalsı bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. Evlatlarını izini kaybetmiş yaşayıp, yaşamadığını bilmeden duvarlarla konuşan anaların dramını, evlatlarının peşine düşüp küçük bir iz bulabilmek için oradan oraya koşuşturan babaların çilesini anlatıyor. Genç insanlara mezar olmuş bir coğrafyada acılara sabretmeyi çaresizce öğrenmiş aileleri yani. Coğrafyanın kader olduğunu bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Her yerin mezarlık olduğu, ölümün soğuk yüzünün her an hissedildiği bir coğrafya bizimkisi; öyle ki hapse düşmek öpüp başımıza konacak bir ödül adeta. Herkes elbiseleriyle uyuyarak “götürülmeyi” bekliyor işte bu yüzden insanların rüyaları hep bölünüyor.

Romanın kahramanı İsmail 90 kuşağından. Babası küçük oğlu, Yusuf’un dağa gitmesini ondan bilmiş, evden kovmuş, evlatlıktan reddetmiş. Oysa O kardeşi Yusuf gibi dağa gitmeyi beceremeyip, kalmış. İsmail babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alınca onu son bir kez görebilmek için on sekiz  yıl sonra faili meçhul bir cinayete kurban gitmemek için terk etmek zorunda kaldığı memleketi Batman’a dönmüş. Yıllar sonra kovulduğu cenneti yada kaçtığı cehennemi Batman’a dönünce babasına söz veriyor; kardeşinin dirisini olmasa bile ölüsünü getirmeye. Bu kez kardeşinin izini bulabilmek için Batman’dan Kandil Dağı'na uzanan bir yolculuğa çıkıyor.

İsmail Yusuf’un izini bulmuş ama tadında bırakmakta fayda var okurlara bu kadar ipucu yeter. Tabii bu ne de olsa roman. Hala evlatlarından bir haber bekleyen binlerce anne-baba-kardeş var. İşin kötüsü her an yenilerini kaybetme korkumuz var, şahsen ben artık genç insanlarımızın ölümlerini değil sevdalarını, aşklarını, mutluluklarını okumak yaşama dair umutlarımı yitirmemek istiyorum. Rüyalarımız Bölünmesi Allahın emri olmaktan çıksın artık.

RÜYASI BÖLÜNENLER, Yavuz Ekinci, Doğan Kitap, 2014.

“Okudum, olmuş mu?” (Özlem AKINCI)

Acımasız, hoyrat dünyanın karşısında, apayrı bir yerde edebiyatın iplerine tutunmuş birileri var ve bizler düş gibi görünenin, yoksa gerçeğin daha gerçeğinin mi demeliyim, peşinde dolaşanlarız. Llosa’nın söylediği gibi, yazarak ve okuyarak hayatın yetersizliklerine karşı duran protestocularız. Yalnızca okur kimliğiyle yeni anlamlar katabilme çabası içinde ufkumuzu genişletiyoruz, ya da yaratıcı yazıyı kovalayanlardanız, hangi kümeden olduğumuz fark etmez. Sözcüklerin zihnimizde kurduğu başka bir gerçeğe inanıyoruz. Değil mi ki edebiyat yakınına sokuldukça büyüyen bir evren, her kitap ayrı bir mikrokozmos, o zaman yolculuk için ışık tutacak fikirlere, zihnimizde şimşekler çaktıran farklı bakış açılarına daima ihtiyacımız var. Öğrenmek için gerekli olduğu kadar, önceden karşılaşmışsak bile henüz içselleşmemiş olanı hatırlamak için, ya da yapma alışkanlığına dönüşerek sıradanlaşmış eylemlerin adını koyup açığa çıkarmak, böylece zaman ayırıp üstüne düşünmek için de gerekli. Bu yüzden Semih Gümüş’ün Notos Kitap’ta yayımlanan son kitabı Okumak ve Yazmak ortaya koyduğu sorularla ve irdelemeleriyle pek çoğumuzu derinlere çekecek bir kılavuz.
   
Okumanın esas araç olduğu bir yolculuksa söz konusu olan, “Bir metnin bütün sırlarını dökecek sihirli değnek, gene okumak, sürekli nasıl okuduğunu düşünerek okumaktır.” Semih Gümüş’ün sıklıkla yinelediğidir. Başka bir deyişle, öncelikle bir göze ihtiyacımız var. “Bir kitabı hem sindirmek hem de onun tarafından sindirilmek için okuyan bir göz” de ancak nitelikli kitapları bolca okuyarak edinilen bir kazanım. Okullarda derin okumayı öğrenebilenler şanslı, ancak ne yazık ki çoğunluğun böyle bir eğitime ihtiyacı var. Yalnızca genç yazarlar için değil, yetinmeyen okurlar için de. Kaldı ki, yazarlar da öteki yazarları okurken okur kimliğini taşır, okuma alışkanlıklarını sürdürür. Okumanın geniş kapsamını düşününce, “aslında hep yaptığımız; kendi hayatlarımızı ve başkalarınınkini, içinde yaşadığımız toplumu ve öteki toplumları, resimleri ve binaları, iki insan arasındaki ilişkiyi, mutlulukları ve acıları, iki kapak arasında kalan sayfaları”, okuyan gözlerle dolu bir dünya olabilseydi, kim bilir ne göz alıcı olurdu diyerek, hayıflanmamak işten değil.
   
Her kitap ayrı bir mikrokozmos olduğuna göre yalnızca kurgusal açıdan bakarak derinleşmek olanaksızdır. Farklı bakışları kuşanmak gerekir. Okunan metin cümlelerden, dahası harflerden oluşur. Gözün söylenen dışında söylenmemiş sözcüklerin kapladığı büyük hacmi görmeyi, kulakların da metnin sesini, ritmi duymayı öğrenmesi gerekir. “Yorumun Sınırları”na ilişkin denemede, “Yazınsal metnin farklı uzamlar içindeki yorumlanma biçimlerinin birbirine eklenerek yukarı eğrilen bir ivmeyle sürdürdüğü okuma serüvenine anlam zinciri” adının verilmesini öneriyor Semih Gümüş. Yorum genellikle kaygan bir zemindir. Metnin en iyi okunma biçimine ulaşabilmek de serüvenin farklı tatlarından biri. Başlangıçta eksik kalan yorum, ileri okumalarla aşırı yoruma kayma tehlikesi altındadır genellikle. Ötesinde duran eleştiriye uzanan upuzun tırmanışsa herkesin harcı değildir belki ama, yaklaşımlar hakkında da bilgi edinmeyi sever edebiyat okuru. Eco’nun deyişiyle metnin niyeti ile yazarın niyeti de zaman içinde ayrı düşebilir. Metnin doğasınca gelişen, yazarın kendisinin bile düşünmediği anlamların üretildiği de olur. Bir kitap salt anlamdan oluşmuş da değildir, öteki ayrıntıları da görmeyi göze öğretmek gerekir. Ortada görünmeyen bir yazar vardır ki, kılı kırk yarar, zanaatçının sabrıyla sözcükleri bir araya getirirken yaratıcılıkla mühendisliği birleştirir. Görülmeli midir, tanınmalı mıdır tartışılır. Kitapsa fiziksel katılığıyla dokunduğumuz estetik bir nesnedir aynı zamanda. Editöründen yayıncısına, kapak tasarımcısına katkılarla yaratılan bir eser vardır ki, okumanın kapsamına girer. Okumak ve Yazmak üstüne denemeler okuma etiği, yazının ahlakı ya da yazarlık ahlakı gibi farklı kavramları da tartışıyor. Madem sözcüklerle kurulan soyut dünyadan söz ediyoruz, var olduğundan niyeyse hiç şüphe duymadığımız, kitabı rafa kaldırsak da değişmeyen giysileri, yaşlanmayan bedenleriyle yaşadıklarından emin olduğumuz karakterlere inananlardansak küçük evrenlerden dışarı çıkmaya ne gerek var, bizler için daldıkça derinlere dalmak yaşamanın en güzel yolu.
   
Bavula sığdırılacak kırk kitaplık bir okuma listesinin dışında, iki yüz sayfa boyunca neredeyse hemen her sayfada notunu almayı, dönüp tekrar incelemeyi gerektiren kaynaklar listesi de ayrıca yararlı. Semih Gümüş ortaya koyduğu kavramlar, sorular ve önerilerine yaklaşırken Eco’dan Proust’a, Llosa’dan Manguel’e edebiyata kafa yoran öbür yazarların yazdıklarını, söylediklerini denemelerinin içine taşıyor, irdeliyor.
   
“Okumakla yazmayı özdeşleştirmekle yetinmeyip bu özdeşliğin anlamını gerçekten kavrayan yazarın, kendisinden başkalarına gereksinimi kalmaz.” Yaratıcı yazarlık yolunun başındakilerin sıklıkla sordukları, “Yazdım, olmuş mu?” sorusuna yanıt verildikten sonra, Okumak ve Yazmak’ın ikinci yarısı yazmanın inceliklerine dair. Anlatım sorunlarına ilişkin teknik bilgiler oldukça yeterli ve yararlı. Yazılanları dikkate alacak bir genç yazara sonrasında okumak ve çalışmak kalıyor. Yaratıcı yazarlıkta belli bir mesafe kat etmiş olanlarsa yazarlık tutumu, ödüller, yazının yalnızlığı ve ümit kırıcılığına ilişkin denemeleri ilgi çekici bulacaktır.





OKUMAK VE YAZMAK, Semih Gümüş, Notos Kitap, Eylül 2014.