126. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
126. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Felaketler Yüzyılının Romanı (Doğuş SARPKAYA)

Bütün bir sınıflı toplum tarihi örgütlü felaketler tarihidir. Yirminci yüzyıl ise bu felaketlerin daha bilimsel ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği bir dönem olarak anılabilir. Bosnalı yazar Aleksandar Hemon’un, Lazarus Projesi kitabı, yirminci yüzyılın başı ve sonundaki iki felaketi ve bunların yarattığı toplumsal travmaları ele alarak, insan kötülüğünün sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Roman yüzyıl başında Rusya’daki pogromdan kurtulmayı başarmış Lazarus ile yüzyıl sonunda Bosna Hersek’te gerçekleşen soykırımdan önce ülkeden ayrılarak kurtulan Brik’in yaşamları üzerinden savaş, ırkçı nefret, önyargıların kurumsallaşması gibi konulara değiniyor.

Romanı Kısaca özetlersek: Bosna Hersek’teki savaş çıkmadan önce ABD’ye göçmüş olan genç yazar Brik, 2 Mart 1908’de meydana gelmiş bir olayın peşine düşmeye karar verir: Ukrayna’da yaşanan pogromdan kaçmayı başararak ABD’ye göçen Lazarus Averbuch, Chicago polis müdürünün evinde öldürülür. Olay Lazarus’un anarşist bir suikastçı olduğu iddia edilerek kapatılır. Brik, olayın iç yüzünün farklı olduğunu düşünmektedir ve bu olayı anlatacağı bir çalışma yapmak için bir ödenekten yararlanır. Bu planları yaparken, çocukluk arkadaşı Rora ile karşılaşır. Çoğu zaman kendi uydurduğu hikâyeleri gerçekmiş gibi yutturmayı seven bu yaşam dolu adam ile birlikte, hem Lazarus’un hem kendi kişisel tarihinin peşine düşen Brik, ABD’den Ukrayna’ya, Ukrayna’dan Bosna Hersek’e uzanan bir yolculuğa çıkacaktır.

Keşmekeş ve Kronotop 

Hemon, Lazarus Projesi’nde altından kalkması zor bir yükün altına girmiş. Çünkü anlatılması oldukça güç olan insan trajedilerini gevşek kurguya dayanan bir üslup ve mizahi bir dille yazmaya çalışmış. Lazarus olayının anlatıldığı bölümlerde daha çok bir tarihçinin devreye girdiğini hissediyorsunuz. Ama roman bir anda şimdiki zamana dönüp, Rora’nın bir hikâyesi sayesinde mizahi bir boyuta taşınabiliyor. Aynı anda pek çok konuya değinen kitaplarda bir keşmekeş oluşmasını bekleyebiliriz. Farklı zaman ve uzamların bu kaos ortamını körüklediğini eklemeliyiz. Genelde ilk romanlarda görülen bir yazar hastalığıdır bu. Romanı bir bütün olarak kurgulayamamanın yarattığı gerilim, yan öykülerin bağımsızlığını ilan etmesine sebep olur. Bu durum Lazarus Projesi için geçerli değil ama. Sürgünlüğün insan ruhunda açtığı yaralardan savaşın anlamsızlığına, ırkçılıktan ahlaki düşüşe, anarşizmden “gücün ahlaksızca kullanılmasına hizmet eden” kanunlara, pek çok tema romanın omurgası içinde kendine yer bulmuş. Hemon, bu keşmekeşi özellikle besleyerek, gevşek kurgu ile ironiyi birleştirerek kendi derdinin etrafından dolaşmayan, tam da anlatmak istediğini dillendiren bir roman yazmayı başarmış.

Lazarus Projesi’ni okurken, Mikhail Bakhtin’in kronotop üzerine söyledikleri çınlıyor kulağınızda. Bakhtin’e göre kronotop “edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağlantılılığına” işaret eder. Sanatsal zaman ve uzam, kendi bulunduğu çağın değer ve duygularını yansıtır. Zamanı ya da uzamı ayrı bütünlükler olarak düşünüp ele almak bilimsel düşünce açısından mümkün olsa da sanatsal açıdan mümkün değildir. Bakhtin, bunu açıklamak için karşılaşma ve yol kronotopunu örnek gösterir. Karşılaşma duygu ve değerlerin yoğun olarak yaşandığı zamansallığın ağır basmasıyla karakterize edilir. Lakin yol uzamsallık ile açıklanır. Romanlarda çoğu karşılaşmanın yol ile karakterize olması ise uzam ve zamanın birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Böylece uzam ve zamanı birbirinden ayrı düşünmeye alışık olan bilimsel dogmatizm aşılır ve rastlantısalın evreni gerçeğin açığa çıkarılmasında yeni bir işlev görür.

Hemon romanı yazarken Bakhtin’in sözlerini dinledi mi bilmiyoruz ama iki farklı zaman ile uzamı tek bir hikâye içinde eritmeyi başardığı ve anlatı içerisinde rastlantısal karşılaşmalar ile yol eğretilemelerini dengeli bir şekilde bir araya getirebildiği için iyi bir roman yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Brik’in Rora ile bir toplantıda karşılaşması, birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verişleri, bu yolculuk esnasında karşılaştıkları insanlar ile birlikte iç dünyalarında oluşan değişimler, rastlantısalın, gerçeğin açığa çıkmasında oynadığı rolü işaret etmesi açısından önemli.

Felaketi Anlatabilmek 

“Felaketin anlatılabilmesi mümkün mü?” sorusu edebiyatçılar arasında sıklıkla sorulur. Diğer taraftan felaketler, katliamlar, soykırımlar son iki yüz yıldır edebiyatın, özellikle de romanın ana konularından biri olmuş durumda. Mark Nishanian “Felaket edebiyatı’ türünün örnekleri, sadece gaddarlığı sömürüyorlar” diyerek, felaket anlatılarının, yaşananları edebiyatın boyunduruğu altına alarak bir kurgu öğesine çevirmesi tehlikesini vurgulamıştı. Nishaian’ın edebiyat ve felaket üzerine yazdıklarının tümüne – özellikle felaketin anlatılamazlığı varsayımına- katılmasak da gaddarlığın sömürüsü üstüne söylediklerini rahatlıkla iyi edebiyatın turnusol kâğıdı olarak kullanabiliriz. Aleksandar Hemon, Lazarus Projesi’nde insan gaddarlığını basit bir kurgu öğesine indirgemediği için önemli bir yazar. Özgürlüğü “otoritelerin elinde kullanışlı bir düşman olarak” görmeyen, “serbestçe gezen havadan ürken” bir ülkenin çocuğu olduğu için üzülen ve cephede uçan halı gören insanların hikâyelerini anlatan Hemon’un, Nishanian’ın sınavından geçebileceğini söyleyebiliriz.

LAZARUS PROJESİ, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Everest Yayınları, 2013.

12 Eylül’ün Savurduğu Hayatlar (Birgül CAN)

Emrah Polat’ın yeni romanı Yüzler, İlk bölümden itibaren ironik ve politik bir anlatı olacağını fısıldıyor bize.

Peki bu anlatının olay örgüsü ne? Aslında klasik bir dille yazılmasına rağmen romanda klasik bir olay örgüsü bulunmuyor. Sıkça başvurulan geri dönüşlerle 12 Eylül’ün karakterler üzerindeki etkisi işlense de asıl olarak olay bir gün içinde başlayıp bitiyor. Bu anlamda çizgisel bir roman diyebiliriz Yüzler için.

İsminden de anlaşılacağı gibi çok sayıda kişinin bulunduğu romanda temel olarak üç karakterin işlendiğini ve yoğrulduğunu öne sürebiliriz. Her bölüm bir karaktere ayrılıyor ve bölümlerin sayfa sayıları neredeyse birbirine eşit. Buna rağmen Arif’in diğer karakterler arasında öne çıktığını görüyoruz; zira çalışanı Nazım’ı ve cezaevi arkadaşı Laz Orhan’ı –kurgusal anlamda- birbirine bağlayan o.

Argonun önemli bir yer tutuğu Yüzler’de geri dönüşler, hem karakterleri çeşitli yönleriyle daha yakından tanımamıza, hem de gerçeklik hissinin artmasına yol açıyor. Yazarın gerçeklik hissini artırmak için bölüm başlarında olayın geçtiği mekânla birlikte tarih, hatta saat vermesi de ayrıca dikkat çekici.

Savrulan hayatlar

Umut adlı yetişkin kızları olan Arif ve eşi Zeynep’in yaşamları belli bir rutine binmiştir. Yaşadığı dünyadan kaçışı hayat kadınlarında bulan Arif’in ALKON adlı bir insan kaynakları şirketi vardır. Orta halli sayılabilecek bu şirketin büyümesini isteyen Arif, içten içe bunun gerçekleşmeyeceğini de bilmektedir. Zaten romanda, ikiyüzlülüğün de kaynağını oluşturan bilmekle itiraf edememek arasındaki gerilim sıkça yer tutar.

Arif, romanın neredeyse merkezi mekânı olan Seyranbağları’ndan bir grup arkadaşıyla 1979 yılında girdiği Mamak Cezaevi’nde geçen yılları unutmak ister, fakat çok kolay olmayacaktır bu. Cezaevi arkadaşı Laz Orhan politik olmamasına rağmen sola yakınlığı nedeniyle tutuklanmış, alkolizm sınırında, deli dolu biridir. Nazan’a ölesiye bir düşkünlüğü vardır. Zaten –sürüp sürmediği belli olmayan- bu ilişki de dramatik bir hal almıştır.

Arif, cezaevinden çıkınca ODTÜ’yü kazanır. Hala politik olan Arif’in YÖK’ün kuruluşunun protesto edildiği bir 6 Kasım günü okula ormandan girerken hissettikleri adeta bugün yaşadıklarının habercisidir:

“Karşıda gözüken yola kendini atmak için ormanın kenarındaki ağaçların arasına sindiği o an; bütünüyle farkında olmasa da yaşamında yeni bir yol açacaktı. Artık düşünceleri ve yaptıkları eskisi gibi olmayacaktı. Elbette bu dönüşüm zaman alacaktı ancak eski kabuk yerini yenisine bırakıyordu ve bundan dönüş yoktu.” (s. 59)

Arif’in işyerinde çalışan ’80 doğumlu Nazım da 12 Eylül’ün etkisini hayatında fazlasıyla yaşamış biridir: Annesinin karnındayken darbe olmuş, ileri gelen sol bir siyasete mensup babası yurtdışına çıkmış ve babasından bir daha haber alınamamıştır. Annesiyle de çeşitli sorunlar yaşayan Nazım hep geçici işlerde çalışmaktadır. Özetle onun da pek dikiş tutturamadığını iddia etmek abartılı olmayacaktır.

Ankara, değerlerin bilerek ya da bilmeyerek erozyona uğradığı bir dünyada insandaki ikiyüzlülüğün açığa çıkmasının kaçınılmaz olduğu tezini çeşitli tonlarda işleyen Yüzler için önemli bir yere sahip. Yalnızca fon olarak kalmıyor, aynı zamanda romandaki işlenişiyle insanda pütürlü ve eski bir taşa dokunulduğu hissi veriyor: Seyranbağları, Türközü, Esat…

Bir balık restoranında açılan, bölüm başlarındaki epigraflarla boyutlanan roman beklenmedik ve biraz trajik bir sona doğru ilerliyor. Kısacası, Sel Yayıncılık tarafından basılan Yüzler okunmaya değer.

YÜZLER, Emrah Polat, Sel Yayıncılık, Mart 2013

Aile Albümü (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

"Bir daha piç olmayacaktım. Çocuk, hiç."

Hakkı İnanç, gerek dergilerde yayımlanan öyküleriyle gerekse de yarışmalardan kazandığı ödüllerle son dönemin dikkat çeken yazarları arasına girmeyi başarmıştı. Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda dosyasıyla kazandığı ödül adeta kitabın habercisi gibiydi. Nitekim bu dosyası Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü de kazanarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Bozuk adıyla yayımlandı ve beklentileri boşa çıkartmadı.

Hakkı İnanç’ın ödülünü elinden aldığı İnci Aral’ın deyimiyle Selçuk Baran, ‘bir yazma kırgını’dır. Kitaplarında da, Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın, -Bir Solgun Kadın: Selçuk Baran yazısında- belirttikleri gibi “…şimdiyle geçmiş arasından doğan çatışmaları, kaybedilen, biten sevgileri, hayatın yorduğu umutsuz insanların iç sıkıntılarını, geçmişle hesaplaşmalarını anlatmayı tercih etmektedir.” Aslında Bozuk’ta da benzer şeyler anlatılmış, ancak Hakkı İnanç’ın alaycı, dik başlı ve erkeksi dili aralarındaki farkı oluşturmaktadır. Bu vesileyle yazıya küsecek denli kırılan Selçuk Baran’ın gönlünü düzenlediği öykü ödülüyle alan kadirşinas Galapera Kültür ve Sanat Derneği’ne de tüm kalemlerini kıranlar adına teşekkür etmeliyiz.

Bozuk iki bölümden oluşuyor, birbiriyle bağlantılı dört öykünün yer aldığı ilk bölüm, Böyle ile açılıyor. Üniversiteyi bitirdiği, askerliğini yaptığı halde hiçbir işte dikiş tutturamamış ailesi tarafından sürekli “Sen niye böylesin?” diye sorgulanan Mehmet’in sıkıntılarını anlatan öykü aktarda son buluyor. “Bayram namazına gitmedim diye anneannem bana “Senden adam olmaz” dediği için böyleyim. Askerde emrime verilen erlere söz geçiremediğim için böyleyim ben. Geceleri annemin ölümünü düşünüp ağladığım için böyleyim. İki yıldır işsiz olduğum, babam bile beni yanında çalıştırmak istemediği için böyleyim. Gökyüzünün niçin mavi olduğunu düşündüğüm için böyleyim. Pantolonlarımın paçalarını kıvırdığım için böyleyim.” Mehmet, yaşadığı yeri fiziken terk edemeyince ruhen terk etmek amacıyla farklı bir kokunun peşine düşünce, karşımıza üç kapı üç kilit çıkıyor.

Böyle’nin satır arasında öldüğünü öğrendiğimiz komşu Sadıka Hanım’ın hayatı kızına anlattıkları üzerinden kuruluyor, Baban Gelecek’te. Uzak yol kaptanı kocasının yokluğunu kızı Derya’ya hissettirmemeye çalışırken, geliştirdiği, ‘Baban Gelecek’ oyununun ölümüyle ‘Annem Gelecek’e dönüşmesi anlatılıyor. Sevgili Azrail, aktarda gördüğümüz Lütfü’nün Azrail’e mektubu ve ailesiyle diyaloglarından oluşan trajikomik bir öykü. Üçüncü kapıyı açan kilit ise Annem Gelecek. Dünyayı dolaşıp sıfırı tükettikten sonra, mecburen kürkçü dükkânına dönen Kaptan ve kızı Derya’nın karşılaşmaları anlatılıyor bu öyküde.

Oyunbaz, bağlantılı öykülerden oluşan bölümün ardından, on bağımsız öyküden mürekkep ikinci bölüme geçiyoruz. Kapakta da adı yazan Bozuk, bence hayli iyi öykülerden kurulmuş olan kitabın en iyisi. Rıza’nın piçlikten kurtulmak için tek yol olarak gördüğü katilliğe ‘terfi’ etmesi anlatılıyor. Okuyanın uzun süre etkisinden kurtulamayacağı yoğunlukta, sokak argosuyla bezeli, sert bir metin, Bozuk. “Öldürmeye bir enikle başladım. En az benimki kadar düzüşgen anasının, sıçar gibi kunladığı, düzinelerce itten biriydi. Yolu ilk kez bizim sokağa düşenler, karı değil de it pazarlanıyor sanırlardı. Halbuki it beleşti! Annemi bile karşılayamayacak denli kokozlar, kaçmaya feri olmayan hayvanları koltukladıkları gibi sokağın dibindeki hurdalıkta alırlardı soluğu. Eğer şanslıysak!”

Ülfer Hanım, gencecik erkek yazarın, yaşlı bir kadının ağzından anlattığı ters köşe bir hikâye. Cami avlusuna bırakılan bebeklere inat, bu sefer avluda bulunan geçmişini unutmuş bir kadındır. Annesinin boşluğunu bu ‘kayıp’ kadını evine getirerek gidermeye çalışan kahramanın, Ülfer Hanım’ın gidişinin ardından kendini cami avlusuna terk etmesiyle öykü son buluyor.

Hakkı İnanç diyalogları çok fazla kullanan bir yazar. Atmosferini konuşmalar üzerinden kurmakta oldukça başarılı. Yargılar Önden de benzer teknikle yazılmış eserlerden biri. Hastanede muayene sırasını beklerken gerçekleşen konuşmalar ve anneannesinin yanında refakatçi olarak gelen işsiz gencin kafasından geçenler, öykü kitaplarında artık neredeyse görmez olduğumuz mizahi bir dille anlatılıyor.

Tolstoy, Anna Karenina’nın meşhur başlangıç cümlesinde, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür,” der. Büyüklerin İşi’nde o mutsuz ailelerden biri anlatılmakta, oysa -kendileri dâhil- herkes onların mutlu olduğunu sanmaktadır. “Mutlu gibiyiz. Mutluyuz ya da. Annemle babam konuşup gülüşüyorlar. Bir dürüm daha yemek istiyorum. Şişkoyum ya. Babam kızıyor. (Yemeğin suyuna ekmek basınca da kızıyor.) Annem dayanamayıp alıyor. Babam fena bakıyor. Önce kendi göbeğine baksa ya… Dürümün yarısını yiyememiş gibi yapıyorum. Sarıp çantama koyuyor annem. Yürüdükçe sırtımda soğan tütüyor. Gene acıkıyorum.”

Güvercinboyun, Bulancak’tan İstanbul’un işçi odalarına uzanan sonu mutsuz biten bir aşk hikâyesi. Sinematografik kurgusu ve anlatımıyla dikkat çekiyor. Yazarın senaryo konusunda aldığı eğitimlerin ve sinema sevgisinin etkisi kitaba sinmiş durumda; bol diyaloglar, yalın anlatım, görsellik taşıyan metinler hemen fark ediliyor. Ancak yazar sinemasal dilini kurarken has edebiyattan da asla ödün vermiyor.

Sade ama etkileyici kapakta Egon Schiele’nin bir resmi kullanılmış. Kitabın tamamına işsizlik sıkıntıları, taşra kentlerinin herkesin birbirinin yanlışını gözleyen baskısı ama en çok anne, baba, anneanne, dayı vs. uzak - yakın akrabalar sinmiş durumunda. Buna rağmen boğucu kasvetli bir kitap değil; yazar kahramanlarıyla, kahramanlar kendileriyle dalga geçiyor, ironik, alaycı bir dil hâkim. Hakkı İnanç, gözlem gücü yüksek, okuruna samimiyetini aktaran, güçlü karakterler yaratan bir yazar. Kitabı tek kelime ile özetlememi isterseniz, bakmaya (okumaya) doyamayacağınız bir ‘Aile Albümü’ derim.

Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın yukarıda anılan yazılarında belirttikleri üzere, “Selçuk Baran edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmış ve ödüller almıştı ama o, okuyucularına yakın duramamanın mutsuzluğunu yaşıyordu. Yazdıklarını edebiyat çevrelerinin ve ödüllerin değil okuyucuların tartmasını istiyordu.” Pek çok ödül kazandıktan sonra Selçuk Baran Öykü Ödülü’yle taçlanan ve öyküleri kitaplaşan Hakkı İnanç’a, okuyucuların kayıtsız kalmayacağına ve bu iyi yazara sahip çıkacağına inanıyorum.

BOZUK, Hakkı İnanç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

Burak Cop'un Kumarı: AKP'nin Düşüşü (Canberk BEYGOVA)

Mart ortasında “AKP’nin Yükselişi ve Düşüşü” adında bir kitap, raflarda yerini aldı. Şüphesiz ki adında “ve Düşüşü” olmasa on kat fazla basılıp tüm kitabevlerinde zorunlu olarak “çok satanlar” kısmına konarak fazladan reklamı yapılacak olan kitap, siyaset bilimci Burak Cop’un imzasını taşıyor.

Kitap, bir yaşını doldurur doldurmaz katıldığı ilk genel seçimden tek başına iktidar olarak çıkan ve üst üste üç genel seçimde de oylarını arttıran AKP’nin istisnai başarısının kodlarını, 2002’den günümüze sosyoekonomik, kurumsal ve siyasal olmak üzere üç alanda hegemonyanın nasıl kurulup pekiştirildiğini, detayları da kaçırmayarak çözüyor. Ancak doğal olarak en çok ilgi çeken kısım, basında yer alan her seçim anketinde %50’nin altına düşmeyen bir partinin düşmeye başladığı iddiası.

Gerek AKP yöneticilerinin, gerek embedded kalem erbabının sürekli dillendirdikleri “AKP’nin zirvede, muhalefetin perişan olduğu” söyleminin gözden kaçırdığı çok önemli iki nokta var. Birincisi, zirve tektir. İkincisi ve görülmek istenilmeyeni, zirveye çıktıktan sonra aşağıya iniş kaçınılmazdır: Bir gün mutlaka. Sürekli zirvede kalınamayacağını ve bir hareketin zirveye ulaştıktan sonra inişe geçeceğini bildikten sonra karşılaşacağımız sorun, Kadri Gürsel’in kitaba yazdığı önsözde de belirttiği üzere, zirvenin neresi olduğu sorunudur. Zirvenin tespiti yapıldıktan sonra, oraya nasıl çıkıldığı ve nasıl inileceği soruları kolaylıkla cevaplanabilir. Amma velâkin süreğen bir olayda zirvenin tespiti zordur.

Yazar da kitaba bu zorluktan hareketle “Bu kitabı yazarak risk alıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın, ‘başa iş almak’ tarzında bir risk değil bu. Öngörüde yanılma riski” diyerek başlıyor ve AKP’nin zirvesinin 2012 olduğunu ve iktidarın mevcut haliyle sonun başında olduğunu iddia ediyor. AKP’nin neden ve nasıl zayıflayacağına dair tezlerin anlatıldığı bölümde Cop, düşüşten ne anlaşılması gerektiğini de açıklıyor: “Burada AKP’nin gerilemesi veya düşüşüyle kastedilen, gelecek seçimleri kaybetmesi değil elbet. İktidarın şu ana kadarki koalisyon görünümlü kompozisyonuyla ve hareketi 10 yıldan uzun bir süre taşıyan lider kadrosuyla artık devam edemeyeceği, iç çatışmaların, ayrışmaların, hatta bölünmenin ufukta bir siluet olarak belirdiği kastediliyor.”

Yazar kitabın son kısmında, geçtiğimiz yıla kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekonomi danışmanlığını da üstlenen Chicago Loyola Üniversitesi’nden Prof. Vefa Tarhan ve periferi ülkelerinde kapitalist üretim biçiminin nasıl geliştiğini ve etkilerini Meksika ve Türkiye üzerinden okuyan çalışmasıyla Nottingham Üniversitesi’nden doktorasını alan akademisyen Ertan Erol’la yaptığı söyleşileri sunuyor. Özellikle ikinci söyleşinin “TSK kendinden menkul bir aktör değil, Türk kapitalizminin bir ürünüdür.” önermesinin kışkırtıcılığını da not edelim.

Erdoğan’ın, Abdülmecid’in kendisinin dedesi olduğunu söylemesi gibi kahkaha attıracak ifadelerin dahi altını kazıyan kitap, Osman Ulagay’a Başbakan’ın yazdırdığı “Türkiye Kime Kalacak?”tan tam bir yıl sonra yayınlandı. Bu yönde yayınların artmasının da, yazarın iddiasını desteklediği söylenebilir. Son olarak, siz alıp okumasanız da AKP yöneticileri tarafından notlar çıkarıla çıkarıla okunacak bir çalışma olduğunu belirtelim.

AKP'nin Yükselişi ve Düşüşü, Burak COP, Destek Yayınevi

Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmak (Selim ÖZBEN)

2000’li yılların başından bu yana küreselleşme karşıtı hareket çeşitli eylemler ve protestolarla önemli ölçüde gündem yarattı. Bu eylemlerin doğrudan ve dolaylı etkileri halen devam ediyor. Çeşitli ülkelerdeki kriz karşıtı eylemler, başka ülkelerdeki eylemciler tarafından destekleniyor. Sermayenin küreselleşmesine karşı direniş ve mücadeleler de küreselleşiyor. Keza İşgal Et eylemleriyle ekonomik işleyişe karşı toplumsal öfkenin yayıldığını gözler önüne serdi. Yakın bir tarihte de 26-30 Mart arası düzenlenen Dünya Sosyal Forumu ile dünyanı farklı yerlerinden küreselleşme karşıtları bir araya geldi. Bu sürecin sınıfsal boyutu tartışmalı olsa da toplumsal hareketin 21. Yüzyılda önemini koruduğunu söylemek mümkün.

Bu alandaki gelişmeleri özetleyen ve toplumsal hareketlerin gelişimini inceleyen bir kitap süreci anlamak açısından yararlı olabilir: Sosyal ‘Forum’dan Öfkeliler’e adıyla İletişim Yayınları’ndan çıkan çalışmanın yazarı Yavuz Yıldırım. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki doktora tezini çeşitli değişikliklerle kitaplaştıran Yıldırım’ın bu çalışması Türkçe’de bu alandaki en kapsayıcı çalışmalardan biri.

Kitap, toplumsal hareket kavramının analizi ile başlıyor ve öncelikle bu alandaki teorik ayrımlar inceleniyor. Amerikan ve Avrupa ekollerinin hareketleri yorumlamadaki farklarından yola çıkarak 1968’in yarattığı kırılma ele alınıyor. Avrupa kanadındaki reform-devrim tartışmalarının 20. Yüzyılın ilk yarısında hakim olduğunu Ancak 68 sonrasında sürecin yeni toplumsal hareketler adıyla devam ettiğini belirten yazar, 2000’li yılları küreselleşme karşıtlığı ve Sosyal Forum’un gelişmesi üzerinden aktarıyor. Sosyal Forum’lar ekonomik, kültürel, çevresel boyutlarda eyleyen çeşitli hareketleri bir araya getirerek önemli bir işi başarmıştı. Çeşitli düşünürlerin yeni bir Enternasyonel’in doğuşu olarak müjdelediği Sosyal Forum’lar özellikle sınıfsal boyutunu eksik kalmasıyla da eleştirilmişti. İvme kaybetse de halen devam eden bu süreç, yakın zamanda Tunus’ta hayata geçen Forum ile 13. Yılına girdi. Hakeza Avrupalı muhalifler de Kasım ayında ortak bir grev düzenlemişlerdi.

Sosyal forum’dan Öfkeliler’e kitabı, özellikle Avrupalı hareketlerin başka bir Avrupa yaratma çabasına odaklanıyor. Neoliberal Avrupa’ya karşı tabandan ve sosyal bir Avrupa arayışı, Avrupa sosyal Forum’undaki işbirliğinde kendini göstermişti. Burada da Forum’un devrimci rolünün artırılmasını isteyenlerle reformistler arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Forum 10. Yılını doldururken sendikalar, partiler ve taban hareketleri arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Kitapta bu gerginliğin nedenleri özetlenmiş ve Avrupa Sosyal Forum’unun bileşenleri arasındaki farklar ortaya konmuş.

Kitap güncel bir mesele, Öfkeliler hareketinin gelişimi ile tamamlanıyor. Çalışmanın yazarı, Öfkeliler hareketinin alternatif küreselleşmecilerin devamı olduğunu vurgularken, yarattıkları demokratik hedeflerin desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Bu noktada hareketin devrimci bir güce yöneltilmesi gerektiği ön plana çıkarılabilirdi ancak çalışmanın bu konuya çekimser kaldığını söylemek mümkün. Hareketlerin Berlin Duvarı sonrasında genellikle sınıfsal boyutla değil kültürel alanla ilişkilendirilmesi sonucu bu alana ait literatürün sınıfsal analizlerden eksik kaldığını söylemek mümkün.

Sosyal Forum’dan Öfkeliler’e kitabı, bu alanda yazılmış birincil kaynaklara ulaşması açısından değerli. Son dönem gelişmeler anlamak, yorumlamak ve eksiklilerini tamamlamak adına önemli bir çalışma.

SOSYAL FORUM’DAN ÖFKELİLER’E, Yavuz Yıldırım, İletişim Yayınları, 2013.

Şiirsel Yoğunlukta Öyküler (Mustafa EMRE)

Şair – yazar Özcan Öztürk’ün ‘Davetsiz Misafir’ adlı ‘ minimal öykü’ kitabı ‘bencekitap’ yayınları arasından çıktı. Öztürk, daha önce yayımladığı Çocuk su ve Hüzünlü Kadınlar Sokağı adlı şiir kitapları ile ilgi çekmişti. Gerçekte şiir ve öyküler arasında önemli bir ayrım olmadığını hemen belirtmek gerek. Çünkü şair, öykücülerinde de şair; ince bir kanaldan akıp gidiyor. Öztürk’ün başarısı, yaşamın ve insanın kimi ayrımlarını bularak lirik bir biçimde dile getirmesi. Bir şair-yazar için en önemli öğeler bunlar olmalı. Üstelik doğal, yalın ve içten bir bakış ve yaklaşım okurla buluşuyor.

Öztürk, kendini yazmaya adamış bir genç şair-yazar olarak görüyor. Yazmaya yüreğini ve beynini vermiş. Sanırım, başka türlü olmuyor ya da yetmiyor. Sivas gibi kültür-sanat kaynağı bir kentin Divriği gibi çekici bir ilçesinden gelen şair, yaşamını başkentte sürdürüyor. Bir yandan yaşam uğraşı verirken öte yandan da yazıya eğiliyor. Bu çabası ödüllendirilmiş, altı yarışmada değerlendirilmiş.

Bu ödüllerden biri 2004 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Adnan Yücel Şiir Yarışması üçüncülük ödülü. O yarışmada seçici kurul üyesiydim. Öztürk, yayımlanmamış beş şiiri ile dikkatimi çekmişti. Ondan sonra izlediğim şairler arasında yer aldı. Gönderdiği iki şiir kitabını tat alarak okumuştum. Çünkü kendine özgü bir şiir eğilimi geliştiriyordu.

Şairin ‘Davetsiz Misafir’ adlı minimal öyküleri de yaşamdan besleniyor, insanın derinliklerine iniyor; kısa olduğunca çarpıcı bir biçimde karşılığını buluyor. Mini öyküler, kimi zaman bir dize, kimi zaman bir özdeyiş, kimi zaman çelişkileri, ayrımları belirleyen bir çizgide anlam ve değer kazanıyor. Ne yazdığını, nasıl yazdığını bilen bir yazarla karşı karşıya geliyoruz: Yazar, hem tiyatro hem de sinemaya götürüyor okurları.

Minimal, çok kısa, kısacık, minicik de denilen bu tür öykü anlayışında ‘şiirsel dil, yoğunluk, sürpriz’ler zamanın sıkıştırıldığı’ değil de zamanın ve yaşamın özleştirildiği bu yapıtları döne, döne okuyoruz.

Yazarın Acilen aradığını ‘soylu’ her yazar aramaz mı?

‘‘- söylenecek sözüm var, insan arıyorum.’’

DAVETSİZ MİSAFİR, Özcan Öztürk, Bence Kitap, 2012.

GİO’lar Sahibini Buldu (Utku ÖZMAKAS)

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından, fantastik edebiyatın duayen yazarlarından Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO ödülleri sahiplerini buldu. Murathan Mungan “Şairin Romanı” ile En İyi Roman Ödülü’nün sahibi oldu. GİO Ödülleri ismini, elli yılın üzerindeki gazetecilik, sinema yazarlığı ve araştırmacı yazarlık hayatında eserlerinin büyük bölümünü fantastik edebiyat, korku ve bilimkurgu gibi türlerin gelişimine adamış Giovanni Scognamillo’dan alıyor. Bu yıl ilki düzenlenen GİO Ödülleri roman, öykü ve illüstrasyon dallarında verildi. Öykü dalında birinciliğe “Balanka Olmak” öyküsüyle Gülbike Berkkam layık görülürken, illüstrasyon dalındaki ödülünün sahibi, Yıldıray Çınar'ın “Karabasan” çizgi-romanından esinlendiği çizimiyle Mehmet Özen oldu.

Mayıs ayında her gün bir öykü (Balca CELENER)

Nisan ayının Amerika’da Ulusal Şiir ayı olarak tanınmasından ilham alarak, öykülerin de unutuldukları köşeden kurtulma zamanının geldiğine karar veren öyküseverler, Mayıs ayının da öykü ve kısa hikâye ayı olarak kutlanmasını sağlamayı başardılar. İletişimin de hızlanarak kısaldığı (yüz kırk karaktere kadar inebildiğini unutmayalım) bu dönem kısa hikâyelerin altın çağı olacak mı, hep beraber göreceğiz. Fakat Mayıs ayında her gün bir hikâye yazma davetiyle genç ve amatör yazarları destekleyen storyaday.org, e-kitap okuyucuları ve akıllı telefonların yarattığı ortamın öykülerin muhteşem geri dönüşüne katkı sağlayacağını ileri sürmekte. Mayıs ayı etkinliklerinin takip edilmesi, daha da önemlisi her gün güzel bir öyküye ulaşılabilmesin için twitter’da “#ShortReads” başlığının takip edilmesini tavsiye ediyorlar.

Mayıs ayının öykü ve kısa hikâye ayı olarak tanınması eski kıtada, en azından Fransa’da henüz fazla taraftar bulmasa da kısa hikâyelerin babalarından sayılan Maupassant’nın vatanında bütünüyle unutulmuş oldukları da söylenemez. Her ne kadar edebiyat alanında romanlara verilen desteğe yetişemese de her yıl dağıtılan Goncourt Ödülleri öykü kategorisini de sahipsiz bırakmıyor. Geçtiğimiz yıl bu ödülün sahibi Fransa’nın kara romanlarıyla ünlü yazarı Didier Daeninckx oldu. Yazar, bol toplum eleştirisi yaptığı eserleri kadar sol politik kimliği ile de tanınıyor. Eserleri yirmiye yakın dile çevrilen yazarı Türkiyeli okurlar da “Geçmişin Ayak Sesleri” adıyla dilimize çevrilen kitabıyla hatırlayacaktır. (Fransa – Balca Celener)

Yunus Nadi Ödülleri Verildi (Utku ÖZMAKAS)

2013 Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlendi. Böylece roman, öykü, fotoğraf, şiir, karikatür ve sosyal bilimler olmak üzere altı dalda on bir ödülün verildiği yarışmanın altmış yedincisi sonuçlandı. “Roman” dalında Sibel K. Türker “Hayatı Sevme Hastalığı”; “öykü” dalında Bora Abdo “Öteki Kışın Kitabı”; “şiir” dalında Hulki Aktunç ve Gültekin Emre’nin birlikte yazdıkları “Opus” adlı kitap ile Arzu K. Ayçiçek’in “Talidomit” adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.

“Karikatür” dalında ödül Hicabi Demirci ve Halit Kurtulmuş’un karikatürleri arasında paylaştırdı.“Fotoğraf” dalında ise ödül Hasan Hulki Muradi ve Ömer Yağlıdere’nin yapıtları arasında paylaştırdı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında ödül Doç. Dr. Hüner Tuncer’in “Metternich’in Osmanlı Politikası (1815-1848)” adlı kitabı ile Mustafa Solak’ın “Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya ve Cumhuriyet Devrimi” adlı kitap dosyası arasında paylaştırıldı.

Kitap Okumak İçin Ne Yapmalı? (Utku ÖZMAKAS)

Bir kitapçıya gitmek, internetten sipariş etmek, bir dosttan ödünç almak, kütüphaneye gitmek? Peki bunların hiçbiri kâr etmiyorsa? İşte Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde olup biten tam da bu. Tutuklular diledikleri kadar kitap okuyabilme haklarına yeniden kavuşabilmek için açlık grevine başladılar. Hücrelerinde on kitapta fazlasını bulundurmaları yasaklandı ve “Deli Dalgalar” bunun için bir kampanya başlattı. http://www.delidalgalar.com sitesinden su kadar, hava kadar doğal bir ihtiyaç olan kitapları tutuklulara ulaştırmak için gereken bilgiler var. Hepinizi bir kitap da armağan etmek için almaya davet ediyoruz.

Kocaeli Kitap Fuarı Başlıyor (Utku ÖZMAKAS)

Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı “Kâğıttan Dünyaların Keşfi” temasıyla 11-19 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek ve Türkiye’nin en büyük ikinci fuarı olma özelliğini taşıyan fuara pek çok isim konuşmacı olarak ya da imza günüyle katılacak.

11-19 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ve sadece Kocaeli değil, Doğu Marmara ve İstanbul’un Anadolu yakasından da ziyaretçi bekleyen Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı, İstanbul’un Anadolu yakasından fuara servis hizmeti verecek.

Her yıl bir konuk ülke belirlenen fuarda bu yıl konuk ülke Kırgızistan. Bu bağlamda Türk sinemasının efsanevi filmi Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yazarı Cengiz Aytmatov’un kızı Şirin Aytmatova ile Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ı buluşturacak olan fuar, sayısız etkinliğe de ev sahipliği yapacak.

Ayrıca 2012’deki fuarda gerçekleştirilen “Bir Bana Bir Van’a” kitap bağış kampanyasının benzer bir uygulaması bu yıl görme engelliler için düzenlenecek. Kitap bağış kampanyası şeklinde organize edilecek projenin amacı, engellilerle ilgili duyarlılık oluşturmak. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde toplumsal dayanışmanın güzel bir örneğini sergileyerek toplanacak kitaplar Van/Merkez Abdurrahman Gazi İşitme Engelliler İlkokulu’nda bağışlanacak.

Öteki, Düşman, Olay

Levinas, Schmitt ve Badiou… Duygu Türk, her biri çok çetrefil yazabilen bu üç düşünürün temel argümanlarını inanılmaz bir berraklıkla ve kendi özgün argümantasyon hattını oluşturup kendi meselesini kurarak anlatabilmeyi başarıyor. Etiğin “ilk felsefe” olduğunda ısrar eden “Öteki’nin filozofu” Levinas ile önceliği “siyasal”a veren ve bu kavramı da “dost-düşman” ayrımı üzerinden tanımlayan Carl Schmitt’in bu öncelikleri koruyabilmek adına girdikleri çıkmazlara işaret eden Türk, Badiou’nun “olay” kavramı etrafında geliştirdiği ontoloji sayesinde bu çıkmazlardan kurtulunabildiğini ileri sürüyor.

Öteki, Düşman, Olay
Yazar: Duygu TÜRK
Yayınevi: Metis Yayınevi

Sivil Toplumu Yönetmek

Bu kitap, devlet kuramına dönük önemli çalışmalarıyla uluslararası planda tanınan ve İngiltere’de Brunel Üniversitesi Siyaset ve Tarih bölümünde ders veren Marc Neocleous’un devlet kuramıyla ilgili en derinlikli çalışması olarak göze çarpıyor. Neocleous kitabında Hegel’i yeniden yorumlamakta; Gramsci’nin olumlu katkılarını eleştirel bir süzgeçten geçirmekte; Foucault, ve Althusser’e yönelik önemli eleştiriler yöneltmekte ve konuya ilişkin pek çok düşünürü ele alarak, onları yeniden anlamlı bir çerçeveye oturtmaktadır.

Sivil Toplumu Yönetmek
Yazar: Mark NEOCLEOUS
Çeviri: Bahadır AHISKA
Yayınevi: Nota Bene Yayınları

Hıristiyanlıktaki Ateizm

1968 yılında yayınlanan “Hıristiyanlıktaki Ateizm” Umut İlkesi’nin 3. cildinin yanında, Ernst Bloch’un din felsefesine en önemli katkısı olarak kabul edilmektedir. Marksist teori ile reel sosyalizm(ler) arasına kalın duvarların çekildiği geçen yüzyılın ortasında teoloji, özellikle Batı’dan başlayarak “ortada kalmış çocuğu”, “devrimi”, “kurtuluş teolojisi” içine almış, Marx ile İsa arasındaki “karşıtlık” yerini “dayanışmaya” bırakmıştır. Bloch’un özellikle Yahudilik ile Hıristiyanlık alanındaki derin bilgisi, onun Marksizminin fonunda kaynaşıp özgün, örneksiz bir eleştiri ve değerlendirmenin aracına dönüşür.

Hıristiyanlıktaki Ateizm
Yazar: Ernst BLOCH
Çeviri: Veysel ATAYMAN
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları


Son İnsan

Son İnsan, bugün sıradan sayılacak kadar yaygınlaşmış bir konuyu, insanlığın yok oluşunu ele alan ilk büyük romandır. Yazar, bir salgının batı dünyasındaki etkilerini Romantik dönemin akıcı biçemiyle dramatize eder ve gerçek kişilerin yansıması olan zıt karakterler eksenindeki bir kurguyla aktarır. Romandaki başlıca karakterler kısmen ya da tamamen Shelley’in çevresindeki kişilerden esinlenmiştir. Roman, yazarın kendi deyimiyle “seçkinler” diye adlandırdığı çevresini kaybetmekten duyduğu acıyı ve dünyanın anlamsızlığını, bireyin tarihi yönlendirme gücünden yoksun oluşunu da dile getirir.

Son İnsan
Yazar: Mary Shelley
Çeviren: Belkıs Korkmaz
Yayınevi: Can Yayınları

Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü

Merrifield, Büyülü Marksizmde, Marksistlerle ütopik sosyalistler arasındaki tartışmaya, güncel, canlı örnekler üzerinden yeni sözler söyleyerek katılıyor. Büyü, Sartre’ın tanımıyla, hayal etme eylemidir. Marksizm, devrimci özgörevini yerine getirmek istiyorsa hayal gücüne daha çok başvurmalı, ütopyayı bugünün maddi gerçek dünyasındaki devrimci gizil olanaklara dayanarak yeniden kurmalıdır. Merrifield, Marksizmin bilişim teknolojisinin yarattığı günümüz dünyasında, yeni işbirliği ve dayanışma biçimleri tasarlamak için gereken program ve donanıma sahip olduğunu savunurken, özgür yazılım, hacker etiği, özyönetim hareket ve kavramlarına gönderme yapıyor. Sosyal gelir, kent hakkı türünden yeni mücadele hedeflerini açıyor.

Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü
Yazar: Andy MERRİFİELD
Çeviri: Murat Sabri ŞAŞZADE
Yayınevi: Doruk Yayıncılık

Devrimin Yorumu: Fransız Devrimi’ne Üç Yaklaşım Biçimi

Fransa'daki Annales dergisi etrafında toplanan tarihçiler arasında yer alan François Furet'nin yapıtları, ülkesinde çok canlı tartışmalara neden oldu. Furet, sorunsal tarih yaklaşımının en iyi çözümleyici ve kuramcılarından sayılıyor. Furet'nin kavramsal tarih de dediği bu yaklaşımın en büyük özelliği, tarihçinin olaylarla çağdaş olan bilinçlerden uzaklaşıp, üzerinde çalıştığı döneme özgü söylemlerin yineleyicisi olmaktan kurtulma çabasıdır...

Devrimin Yorumu: Fransız Devrimi’ne Üç Yaklaşım Biçimi
Yazar: François FURET
Çeviri: Ahmet KUYAŞ
Yayınevi: Doğu Batı Yayınları

Thomas Hobbes'un Siyaset Felsefesi

Thomas Hobbes’un yaşadığı dönemde Britanya’da iç savaş yaşanmakta, gelişmekte olan ticaret burjuvazisi parçalı iktidar yapısından rahatsız olmakta, pazarın bütünleştirilmesi y.nünde talepler dile getirmekteydi. Feodal aristokrasinin dağıttığı ve yerelleştirdiği iktidarın tek elde toplanması bu dönemde gündeme gelmişti. Siyaset teorisi alanında ülkemizde çeviri ve telif olarak sınırlı sayıda çalışma olduğu, çoğu kez bilinen kalıpların yinelendiği, bunların da bizi yüzeyselliğe mahkûm ettiği bilinen bir gerçek. De Cive’yi de dilimize kazandırmış olan Deniz Zarakolu’nun imza attığı bu çalışma, Hobbes üstüne Türkiye’de yapılan en kapsamlı araştırmalardan biri…

Thomas Hobbes'un Siyaset Felsefesi
Yazar: Cihan Deniz ZARAKOLU
Yayınevi: Belge Yayınevi 

Zincirleme Bir Gün (Raife Polat)

Çoğu zaman ilgisiz gibi görünen olaylar birbiriyle bağlantılı olabilir. Minik tesadüfler ya da anlık olaylar zincirleme reaksiyonlara, bir şeyin nedeni hiç aklımıza gelmeyen başka bir olayın sonucuna neden olabilir. Bu olaylar silsilesi ile ilgili bir dolu film yapılmış, bir dolu kitap yazılmıştır. Elimdeki kitap da bunlardan biri; “Zincir”. İnsanlar ve hayvanlar, hayvanlar ve hayvanlar, anneler ve çocuklar arasındaki ilişkiler zincirini anlatıyor bize.

Her evde yaşanan olaylar aslında kitapta yaşananlar. Sabahın köründe sıcacık yatağından kalkmak istemeyen çocuk, onu kalkmaya ve hızlı olmaya çağıran, bu süreçte de sürekli dırdırlanan anne, her sabah onların arasında geçen bu anlamsız didişmeden sıkılan ve bir an önce çocuğun sıcak yatağına yayılmayı bekleyen huysuz kedi evin kahramanları. (Bir de gizli kahraman var aslında; pire!) Merakına yenilip kedinin eline düşen kara kızılkuyruk kuşu, onun arkadaşı yavru karga Korki ve babası Gorgor, yaşlı ve zayıf köpek kemik torbası ile okulun müdürü Müdüraanım ise evin çevresindeki kahramanlar. Her biri olayları kendi cephesinden anlatıyor, samimiyetle içlerini döküyorlar bize. Başladıkları herhangi bir günün birbirine zincirin halkaları gibi bağlanmış kahramanları olduklarının farkında bile değiller. Şimdi diyeceksiniz ki, “Hadi kuşları anladık diyelim; ama bir pirenin olayların akışında nasıl bir etkisi olabilir ki? Olmaz olmaz demeyin oluyor işte! Ama tüm bu olaylar silsilesinde en ilginç karakterin evin kedisi Zombi olduğunu söylemeliyim. Tipik bir bencil, huysuz kedi Zombi. Kediler genelde sevimlidir, ama bu az biraz sevimsiz. Dünya kendi etrafında dönüyor sanıyor ve her konuda haklı. Evcil tüm hayvanlar gibi biraz insanlaşmış çünkü. Kendine daha iyi bakabilmeleri için bir kılavuz yazacak kadar şişmiş egosu. Kılavuzun alt başlığı durumunu gayet iyi özetliyor; “Hayat dediğin uzun bir zincir diktim ocağınıza incir.” Çocuk bu ‘ağır abi’nin evin içindeki özgür, rahat, kimseyi umursamaz hallerini görünce “Bu dünyaya Zombi olarak gelmek varmış,” demekte haklı, ama öte yandan kimse bu kadar sevimsiz olmak istemez sanırım.

Yazar Şiirsel Taş kendi yaşamının izinde basit bir günü inceden inceye örerken Gökçe Akgül’ün çizimleri de bu örgüyü farklı kılan motifleri oluşturuyor. Her kahramanın iç sesine kulak verdiğimiz için çizimlerle neredeyse çizgi roman tadında bir okuma çıkıyor karşımıza. Ama herkes kendi dünyasına dalmış görünse de zincirin halkalarını tamamlayan her bir karakter, tam da olması gerektiği gibi, tipik özelliklerini son derece çarpıcı bir şekilde dışa yansıtıyor. Okurken kendi yaşamınızın bir yansımasını okur gibi oluyorsunuz. Çocuklar hep böyle ağır ve kaytarmaya çalışan, anneler hep böyle aceleci ve dırdırcı, kediler hep böyle tembel ve rahatına düşkün olmak zorunda mı diye düşünüyorsunuz. Galiba evet. Peki okul müdürleri? Kargalar? Merak etmeyin onlar da tam da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yoksa zincirin halkaları tamamlanamazdı ki! Yazar kendisi ile de yaşamını tamamlayan diğer varlıklar ile de hınzır hınzır dalga geçiyor sanki.

“Zincir”, basit bir günün ilginç ve eğlenceli bir kurgu ile okuyucuya sunulması gibi gözükse de, yazar ince ince insanların neye inanacaklarını şaşırdıkları beslenme alışkanlıkları, bir türlü hazırlanamadığımız deprem, oyuncak haline gelen eğitim sistemi gibi yaşamımızın çetrefilli alanlarına da girip çıkıyor. Ağaçlara dayanamayan kentlilerin kentlerini sokaktaki hayvanlar ve elbetteki ağaçlarla paylaşması gerektiğini söylemiyor, ama anlattığı bu basit hikâyeyle bal gibi de hepimize “bu böyle” diye alttan alttan fısıldıyor.

Zincir Şiirsel Taş
Resimleyen: Gökçe Akgül
Hayykitap, 2012

Edebiyatın Arka Bahçesi (Cemil KAVUKÇU)

Cumhuriyet sonrası öykücülüğümüzün yelpazesini genişleterek büyümesi 1980 yılına kadar düzgün doğrusal bir çizgide olurken, 80 sonrasından günümüze durgunluklar ve niteliksel sıçramalarla inişli-çıkışlı bir yol izlemeye başlamıştır. Bu dalgalanmalar biraz da, öykünün roman gibi popülizme kapılarını açmayıp bu alanın tamamen dışında kalmasından kaynaklanır. Sanatın değişik alanlarda ünlenmiş birçok kişi bir de roman yazmaya kalkışırken genellikle öyküden uzak durmuşlardır. Çünkü öykü ile moda konulara yoğunlaşamayacaklarını ve gündeme gelemeyeceklerini bilirler. Okurunu belirleyen değil, seçen bir türdür öykü. Süslü, gösterişli ama içi boş, gelip geçici moda akımlarla işi olamaz. Frank O’Connor: “Romanla karşılaştırıldığında tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır kısa öykü; insanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır. Roman sanatının gereklerini yerine getirip tiplerle, güncel sorunlarla ilgilenmez. Yaşamın derin ortak çıkarlarıyla ilgilenir,” der.

80’li yılların başından 90’ların ortalarına kadarki dönemde kendi yatağına çekilip gündemden düşmüştü öykü. Bir gerileme değildi o suskunluk. 1995-2005 arasında yaşanan öykü coşkusu (bazı romancı ve şairlerin de öyküler kaleme aldığı bir süreçti bu) on beş yıllık bir hazırlık döneminin ardından gelmişti. İlk Ankara’da başlatılan “öykü günleri” kısa sürede başka illere de yayıldı. Adam Öykü, Düşler Öyküler, İmge Öyküler gibi dergilerin ortaya çıkması bir arz-talep sonucuydu. Öykü masaya yatırılıp coşkulu bir biçimde tartışılıp irdeleniyordu. Bu on yıllık dönemin ikinci yarısında ivme düşmeye başlamış, parlak çıkışlar yaparak edebiyat dünyamızın dikkatini çeken birçok genç öykücü romana yönelmiş, sessiz sedasız öykü bahçesinden çekilmişlerdi. Bu da yeni bir suskunluk döneminin başlangıcı olmuştu. Durağanlığı yaratan, genç öykücülerin çekilmesi değildi kuşkusuz. Önceki kuşağın yazarları da o dönemde yazıyorlardı. Benim için durağanlığın ölçütü, önceki kuşak yazarlara yeni katılımların olup olmadığı, öykücülüğümüzü bir adım daha ileri götürecek yeni solukların edebiyat dünyasına katılıp katılmadığıydı. Üç-dört yıl öncesine kadar öykü edebiyatımızda bir yorgunluk gözlüyordum. Aralarında pek ton farkı bulunmayan, aynı kalemden çıkmış izlenimi veren öyküler çoğalmaya başlamıştı. Okunarak edinilen birikim sağlanmadan, özensiz bir dille ve aceleyle yazılmış, birçoğu öyküleşememiş içsel metinler kişisel çabalarla kitaplaşma yolunu da buluyordu. Bir başka sorun da –ki bu gerçek yeteneklere bile zarar vermiştir- zoraki özgünlüktü. Isaac Singer bunu şöyle açıklıyor: “Başkalarına benzememek, kendine özgü olmak için biçem, biçim, kurgu ve söylem yönünden zorlanmadır. Çoğu kez, anlatım cafcaflı, tumturaklı, içi boş sözlerle doldurulur. Yani, sözü köpürtmektir, sıfatların albenisine, sözün şehvetine kapılmaktır, kendi sesine vurgun olmaktır.” Mehmet Fuat da Özgünlük Avı’nda (YKY 1996) “Saltık bir özgünlük yoktur. Ama belli bir çerçevede ‘özgün’ görünülebilir.” der (s.168) ve şu çok önemli saptamayı yapar: “Son yıllarda yeni yetişen yazarların değişik, aykırı, alışılmamış şeyler yazma özlemleri, özgün olmak için çırpınmaları, ille de patlama yaparak ortaya çıkmak istemeleri bence, büyük yanılgı. Sanatta köklü, sürekli başarılar, gerçek özgünlükler, sanatın gerekleri dışındaki kaygıları en aza indirmeden sağlanamaz kanısındayım.” Genç öykücülerin bir bölümünde de bu tehlikeli “özgünlük” arayışını görüyorum.

Son yıllarda öyküye ilginin gittikçe arttığını görüyorum. Bu, okumaktan çok yazmaya yönelik bir ilgi. Başta İstanbul ve Ankara’da olmak üzere çok sayıda yaratıcı yazarlık atölyeleri, öykü atölyeleri ve yazma seminerleri var. Bursa’da Nilüfer Belediyesi bünyesinde yıllardır sürdürülen bir öykü atölyesi olduğunu biliyorum. Aynı biçimde İzmir’i de sayabilirim. Dergilere, yarışmalara gönderilen, internet ortamındaki edebiyat sitelerinde yayımlanan, Can Yayınlarına gelen dosyalardan bu ilginin boyutlarını az çok kestirebiliyorum. Değişik kanallar aracılığıyla okurla buluşanların dışında henüz bu olanağı bulamamış binlerce öykü var. Bulunduğum seçici kurullardan, 7 yıldır um:ag’da sürdürdüğüm yazma seminerinden, üniversiteler ve liseler arası düzenlenen öykü yarışmalarından öykünün arka bahçesini, henüz gün yüzüne çıkmamış ürünleri ve güçlü kalemleri de tanıma olanağım oluyor. Bence öykücülüğümüzün geleceği de arka bahçelerde filizleniyor. Bu süreçte tanıdığım, o an için kendi gücünün farkında olmayan ama bugün edebiyat dünyasının dikkatini çekmiş, kabul görmüş, kendi yolunu açmış, ödüller almış birçok genç yazar var. Onların gücü de, iyi öykü yazabilmek için iyi bir öykü okuru olmak gerektiğini bilmelerinden geliyor. Ama ne yazık ki, yazıldığı oranda okunmuyor öykü. Her zaman roman okuru büyük farklarla önde olmuştur. Örneğin Sabahattin Ali öykücülüğü; öbürünü Sait Faik’in çizdiği iki ana damardan biridir. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanı aylardır en çok satanlar listesinde yerini korurken (bu çok sevindirici bir durum kuşkusuz) aynı yazarın öykü kitapları gündemde değildir. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Memduh Şevket Esendal, Vüs’at O. Bener ve öykücülüğümüzün kilometre taşı birçok yazar bugün yeterince okunmuyorsa ilk kitabı yayımlanan genç öykücü nasıl bir beklenti içinde olabilir ki? Semih Gümüş de, Radikal Kitap’ın 10 Haziran 2011 tarihli “On Yılın Öyküsü” başlıklı yazısında haklı olarak şunu soruyor: “Bu arada özellikle yeni yazarları yeterince okumamak gibi önemli bir eksiğimiz olduğunu da belirtebilir miyiz?” Belirtebiliriz. Böyle bir eksiğimiz var çünkü. Seyrek de olsa, yazarların, edebiyatçıların bir araya geldiği ortamlara katılırım. Okuyup beğendiğim yeni bir yazardan söz ettiğimde boş boş bakan gözlerle karşılaştığım çok olmuştur.

Öykünün arka bahçesinin de arkasında bir bahçe var: Liseli gençler. Beş yıldır AB Liselerarası Öykü Yarışması’nın ulusal seçici kurulundayım. Ayrıca, bu yarışmaya katılabilecek illerde de “öykü semineri” başlığı altında buluşma, onları tanıma olanağı buluyorum. Öyküde yeni bir yükselme sürecine girdiğimizin muştusu bir de arka bahçenin arkasındaki bahçeden geldi. İçlerinde çok yetenekli öğrenciler var. Edebiyat dergilerinde kendilerine rahatlıkla yer açacak olgunlukta öyküler okudum.

Truman Capote lisede bir öykü yarışmasına katılır ve eyaletinde birinci olur. Kısa süre sonra da önemli bir yayınevinin yetkilisi kapısını çalıp kendisini kutlar ve bundan sonra yazacağı her şey için bir sözleşme yapmak istediğini söyler.

Arka bahçeler bu açıdan çok önemlidir, çünkü edebiyatımızın geleceği oralarda biçimlenir.