Mehmet ÖZÇATALOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet ÖZÇATALOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Küçük Prens: Hiç Eskimeyen Bir Kitap/Her Daim Arkadaşımız” ( Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Bazı kitapları vardır. Yıllar geçer, yayıncılar değişir ama o kitaplar hiç değişmez. Çocukluk döneminizde okumuşsunuzdur. Hem de birçok defa okumuşsunuzdur. Yetişkinlikte de okumuşsunuzdur. Sonra belki çocuklarınıza da okutmuşsunuzdur. Bazı kitaplar böyledir işte, hiç eskimezler. Ve o kitaplardan biri hatta birincisi Exupery’nin Küçük Prens’idir. Her dönemde ve her defasında başka bir tat bırakır okurunda. Her defasında başka bir görünmeyeni gösterir.

Hikâyeyi bilenler bilir. Bu kitapta yazar kendi yaşadığı bir olayı anlatır. Aynı zamanda bir pilot olan yazar, Afrika üzerinde uçarken uçağının motoru bozulur ve zorunlu iniş yapar. Çölün üzerinde yalnız başına kalmıştır. Gün doğarken uykusunun arasında garip, incecik bir ses duyar. Karşısındaki göz alıcı bir güzellikte olan Küçük Prens’tir. Gezegeninde tek başına yaşamaktadır. Ve eşsiz güzellikte bir tek çiçeği vardır. Bundan sonrasında yazar ile Küçük Prens arasında müthiş bir felsefe, derinlikli, anlam yüklü konuşmalar geçer.

Küçük Prens’in, “Bana bir koyun çizer misin?” sorusuna, pilot/yazar şöyle yanıt verir: “Şimdiye kadar yalnız tarih, coğrafya, aritmetik ve dilbilgisiyle uğraştığım için resim yapmayı beceremiyorum.” Büyüklerin küçükken söyledikleri sözler yüzünden kendisini resim konusunda geliştirememiş ve bunu da Küçük Prens’e itiraf etmiştir. Bu itirafta ve daha birçok bölümde, çocuğundan kendisi gibi bir tane daha yaratmaya çalışan, çocuğun başka bir birey olduğunu unutan ebeveynlere sıkı bir eleştiri var aslında. Bununla birlikte çok farklı bir yerde yazılmış olsa da bugünkü eğitim sistemimize de bir eleştiri getiriyor bu kitap. Büyük bir eksiği/hatayı gözler önüne seriyor. Malum sınav başarılarına odaklı eğitim sistemimizde, yetenek ve sanat dersleri programdan ya çıkarıldı ya da en aza indirgendi!

Küçük Prens bir çocuk kitabı olarak bilinse de klasik çocuk kitabı tanımından çok daha fazlasını içeriyor. Derin bir felsefesi var bu kitabın. Küçük bir çocuğun gözünden büyüklerin tuhaflıklarını gösteriyor her yaştan okuruna. Yetişkinlerin sorgulanması da diyebiliriz! Bu sorgulama esnasında çocuk dünyasına, o dünyanın kendine özgülüğüne, saflığına, temizliğine de bir övgü var. Her okuyuşta farklı bir anlam kazanıyor kitap. Bundan dolayı defalarca okunmalı, okutulmalı.
Son bölümde ise Küçük Prens’siz bir resim var. Küçük Prens’in yeryüzüne indiği yerin resmi. Hikâyenin hüzünlü sonunun ardından bu resmi görmek okuru daha da hüzünlendiriyor, ötesinde kedere sürüklüyor. Anlatıma öyle kapılıyorsunuz ki bunu yaşamamak elde değil. Anlatım demişken, Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirmiş kitabı. Ustaların çevirisi için söz söylenemez, önünde saygıyla eğilinir sadece. Su gibi akıp giden bir anlatımdan söz ediyoruz ne de olsa.

Böylesi bir anlatıma da yazarın kendi resimlerinin eşlik etmesi büyük zenginlik. Çünkü Küçük Prens bir tane ve kitapta onu görmek, görebilmek okurunu mutlu ediyor. Can Yayınları’nın kitabın özüne sadık kalarak çizimleri değiştirmemiş/ yenilememiş olması da yerinde bir karar olmuş. Kaçıncı defa okuduğunu bilmeyenler eski bir dostla kucaklaşma hissini yaşayacaklardır.

Küçük Prens 71. yılında Can Çocuk etiketiyle çocuklarla, hep çocuk kalanlarla buluşuyor. Çocukları anlayamayan, anlamakta güçlük çeken ve hâlâ Küçük Prens’i okumamış olan yetişkinler de çocukları ile birlikte okusunlar bu kitabı.
Küçük Prens,  eskimeyen ve hiç büyümeyen dost. Tekrar merhaba!

KÜÇÜK PRENS, Antoine de Saint-Exupery, Çev.: Tomris Uyar & Cemal Süreya, Can Çocuk Yayınları, 2015.


“Bir Film Güncesinden Daha Fazlası” (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Doktor, yazar, sinemacı… Kimlikleri çoğaltılabilir fakat bu üçü bile onu anlatmaya yeter sanırım. Bilenler tahmin etmiştir, sözünü ettiğimiz kişinin Ercan Kesal olduğunu.  Geçtiğimiz yıl Peri Gazozu ile yazar kimliğinden uzunca bir süre söz ettiren Kesal, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin güncesi ile okurlarını selamlıyor. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan “Evvel Zaman” bir film güncesinden de öte aslında. Bir filmden daha fazlası. Sunuş ve ekleri ile yedi bölümden oluşan kitap yazarın 1984 yılında henüz genç bir doktor iken zorunlu hizmet için gittiği “Keskin” ilçesinde aynı başlıkla yazdığı şiiri ile başlıyor. Kitabın henüz başında okuduğumuz bu dizeler hikâyedeki yoğunluğu da sezdiriyor aslında.

Ercan Kesal’ın ilk yazıları tıp fakültesi öğrencisiyken, İzmir’de çıkan Dönem dergisinde yayımlanıyor. Sonrasında doktor kimliğini de alıyor üzerine. Sinema oyunculuğu serüveni ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filmiyle başlıyor. 3 Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerinde senarist ve oyuncu; Vavien, Derin, Saç, Küf, Yozgat Blues, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Hükümet Kadın ve Ben O Değilim filmlerinde de oyuncu olarak devam etmiştir.

Kitabın sunuşunda, “Filmin hikâyesinin konuşulduğu ilk günden itibaren, senaryoyu çalıştığımız her günü, senaryodaki dönüşüm evrelerini, tüm film çekme sürecini bir günce halinde günbegün yazdım. Bir filmin yaratım sürecindeki tüm aşamaları, ilk elden, samimi ve öznel duygularını da katarak anlatmaya çalıştım” diyor.

Birinci bölümde filmin oluşum sürecini, sinema ve bellek kavramlarına yer vermiş. Doktorluğa başladığı günlerdeki Anadolu’nun zorlu/sert coğrafyasına çekiyor okurunu bu bölümde. Yaşanmışlıklarından yola çıkarak yazdığı hikâyeleri ile okurunu büyüleyen Kesal, bu bölümde de sarıyor okurunu. Kitaba dâhil ediyor!
Daha sonraki bölümlerde ise hikâyenin oluşumuna, oyuncu seçimi günlerine, mekân seçimindeki sancılara yer veriyor yazar. (Popüler kültürün unsuru olan televizyon dizilerinin sinemayı nasıl baltaladığına da tanık oluyoruz!) Son bölüm ise çekimlerin gerçekleştiği günleri kapsayan “setteyiz” başlıklı bölüm. Bölüm başlıkları bir filmi kapsayan mekanik başlıklar olsa da içerik çok daha başka ve insana dair. Bir baba olmanın, eş olmanın, oğlu olmanın doğası gereği zaman zaman keyifli zaman zaman da sorumlulukların getirdiği zorlukları okuyoruz.

“Evvel Zaman” bir film güncesi olarak görülse de, değil. İnsana dair ne varsa bu kitapta da o var. Tüm bunların arasında bir film güncesi var, diyebiliriz aslında.

Ercan Kesal’ın okumaya doyulmayan kaleminden dökülenlerle “Evvel Zaman” keyifle okunacak bir kitap. İçten, samimi, duru bir anlatım. “Bir Zamanlar Anadolu’da” ne olmuş merak ediyorsanız, “Evvel Zaman” size anlatsın.

EVVEL ZAMAN, Ercan Kesal, İthaki Yayınları, 2014.

“Yemekte Ne Var?” (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Charlie’nin Çikolata Fabrikası dediğimizde hemen herkesin aklına gelecektir Roald Dahl ismi. Birçok kişi bu kitapla tanımıştır yazarı. Sonrasında Charlie’nin Büyük Cam Asansörü, Dev Şeftali, Cadılar ve diğer kitapları. Çağdaş dünya edebiyatının en iyi isimlerinden biridir o. Şimdi de “İrikıyım Timsah” ile selamlıyor Türkiyeli çocukları.

“İrikıyım Timsah” o gün ormanda çok acıkmıştır ve bir çocuğu çıtır çıtır mideye indirmek istiyordur. Bu isteğini ormanda gördüğü diğer hayvanlara da anlatmaktadır. Ormanın diğer sakinleri bu istek karşısında irikıyıma tepki göstererek yanından uzaklaşırlar. Ama irikıyım bu! Ve karnı da çok aç. Haince planlar yaparak mideye indireceği çocuğu beklemeye başlamıştır bile.

İrikıyım’ın hesaba katmadığı şeyse ormanda iyi kalpli çocuk sever hayvanların varlığıdır. Ve bu iyi kalpli çocuk sever hayvanlar her defasında çocukların yardımına koşacaklardır.

Gerçek dünyanın aksine kötünün amacına ulaşamadığı, iyinin kazandığı bir hikâye anlatmış yazar. Çocuklara, “başka bir dünyanın mümkün olabileceğini” göstermiş.

Quentin Blake’in çizimleri kitaba can vermiş. Hain planları olan İrikıyım bile çok sevimli görünüyor. Yazarın diğer kitaplarından da bildiğimiz bir isim olan Blake’in çizimleri ile Dahl’ın yazdıkları arasında organik bir bağ oluşmuş gibi görünüyor. Celal Üster’in titiz çevirisi ise çocuklara nitelikli bir kitap okumanın hazzını yaşatacaktır.

Kitapla birlikte, çağdaş dünya edebiyatının bu önemli yazarıyla ilgili şu bilgileri de paylaşalım isterim.  Rolad Dahl iyi bir yazar olduğu gibi, iyi bir insandır ve çocuklar için sadece eğlenceli kitaplar yazmamıştır. Kitapları için kendisine ödenen telif ücretinin %10’unu Roald Dahl yardım kurumlarının çalışmalarına katkı için harcamıştır/harcamaktadır. Roald Dahl Vakfı, Birleşik Krallık çapında epilepsi, kan bozuklukları ve sonradan olma beyin hasarlarından mustarip çocukların bakımından sorumlu uzman pediatrik Roald Dahl hemşirelerine destek olmaktadır. Ayrıca beyin özrü, okuma-yazma sorunları olan gençlere ve çocuklara Birleşik Krallık hastaneleri ve hayır kurumlarının yanı sıra bizzat bu çocuklara ve ailelerine yaptığı bağışlar yoluyla fiili yardımlarda bulunmaktadır.

Rolad Dahl yazdıkları ve yaptıklarıyla başka bir dünyanın mümkün olacağını gösteren örnek bir insandır.

İRİKIYIM TİMSAH, Roald Dahl, Can Çocuk Yayınları, 2014.

Bir Efsanedir Rıfat Ilgaz! (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Rıfat Ilgaz yaşamı boyunca toplumsal sorunlara kafa yormuş bir aydındı. Bu kafa yormalarının, sesini yükseltmelerinin bedelini de fazlasıyla ödedi. Ama bugün hâlâ anılıyorsa, toplumsal sorunları kendisine dert etmesindendir.

O, sınıfın efsanesiydi. Yazmış olduğu “Hababam Sınıfı” dizisinin filmleri yapıldı. Ve üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen defalarca (belki yüzlerce kez) izlenmiş olmasına rağmen hâlâ kahkahalarla izleniyor. O günlerde bu filmleri izleyen çocuklar, gençler bugün kendi çocukları, torunları ile izliyorlar Hababam Sınıflarını.

Filmler aracılığı ile insanlara ulaşmasından olsa gerek “Hababam Sınıfı” Rıfat Ilgaz adıyla özdeştir. Ama bir o kadar önemli ve değerli eserleri de vardır. Bunlardan biri de, daha doğru bir ifadeyle beşi de “Bacaksız” dizisidir. Bacaksız Kamyon Sürücüsü, Paralı Atlet, Sigara Kaçakçısı, Okulda ve Tatil Köyünde.

“Bacaksız” dizisinde konu edilen olaylar bugünün gerisinde kalmış olsa da bir dönemin aynası niteliğindedir. Ve dönemi için keskin bir sistem eleştirisidir bu kitaplar. Tek tek ele aldığımızda “Sigara Kaçakçısı”nda kapalı ekonomi bir Türkiye manzarasını okuruz. Mahalle aralarında kaçak sigara satan küçük çocuklar. Çocuk emeğini sömüren, küçük bedenlerin üzerinden para kazanan kaçakçılar! Dönemin meşhur sloganı “Kent var, Marlboro var” bugünün çocuklarına çok yabancı gelse de o günleri yaşayan babaları için tatlı bir anı niteliğindedir.

“Kamyon Sürücüsü”nde mahalle çeşmesi, çeşme başındaki kuyruklar, kovalar, bidonlar, annelerin tüm gün çamaşır yıkaması, yoksulluk, sefalet… Yine bugünlere yabancı; o günlere, o sıcak, samimi mahalle ortamlarına bir özlem…

“Okulda” Hababam Sınıfı” gibi sıkı bir eğitim sistemi eleştirisini barındırıyor. Diğerlerinden farklı olarak bugün de tazeliğini, güncelliğini koruyor diyebiliriz.

“Tatil Köyünde” ve “Paralı Atlet” de diğer üç kitap gibi mizahi bir eleştiri barındırıyor. Okurken kahkahalarla gülüp derin düşüncelere dalıyorsunuz.

Tüm kitapların kahramanı “Bacaksız Bahri”ye gelince… Bahri karikatür bir tip. Bunun yanında “Mendilini soran olmadığı için kızan okul müdürüne, ‘senin var mı, mendilin?’ diye soracak kadar cesur. Fırsatını yakaladığında, sol eliyle tutması gereken tahta silgisini sağ eliyle tutarak öğretmenini çaktırmadan kızdıracak kadar cin fikirli. Küçük mü küçük, sevimli mi, sevimli Bacaksız Bahri.

Kitaplar; Kirpi Dursun’la, Taşkafa Orhan’la, Ferit Derler’le, Paytak Yılmaz’la tam bir cümbüş havasında. Dizinin beş kitabı da keyifle okunuyor. Bacaksız Bahri’nin peşine takılıp zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Rıfat Ilgaz, yaşadığı toplumun damarından beslenerek, çocukları eğlendirecek, eğlendirirken de eğitecek bir arkadaş armağan etmiş. Bacaksız Bahri, bugünün çocukları için yakın tarihin mizahi belgeselidir.

*Bacaksız Dizisi, 5 Kitap, Rıfat Ilgaz, İş Kültür Yayınları,Eylül 2013.

Şiddet’e Çözüme Katkı Sunacak Bir Kitap (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Farkında mıydınız bilemiyorum fakat değilseniz de ben söylemiş olayım 25 Kasım, “Kadına Karşı Şiddete Hayır” günüydü. Her yıl bir çok ülkede ve de ülkemizde şiddete karşı, yaşanan şiddete dikkat çekmeye yönelik etkinlikler gerçekleştirilir. Ve genel olarak, ülkemizde tam da bugün şiddete maruz kalan kadın sayısı diğer günlere oranla artış gösterir. (En azından televizyon kanalları, gazeteler o gün daha dikkatli davranarak şiddeti haberleştirdikleri için sayıda artış varmış gibi de görünebilir!) Ve her yıl “Güldünya” hatırlanır bir kere daha… Hikayesi Bitlis’ten Türkiye’ye yayılan Güldünya… Adına şarkılar yapılan, şiddet gören kadınların simgesi Güldünya…

Güldünya’yı bana hatırlatansa Gülseren Engström’ün hazırlamış olduğu “Aile İçi Şiddet/Çaresi Ne?” isimli kitap oldu. Kitap, üç yıl boyunca yürütülen aile içi şiddet ile namus adına yapılan şiddeti önlemeye yönelik proje çalışmaları çerçevesinde elde edilen teorik bilgi ve deneyimleri içermekte. Şiddetin önlenmesine yönelik çözüm önerisi ise hemen kitabın başında Hüseyin Ergün’den alıntılanarak söylenmiş: “… Bu cehennemi hayatın ateşinin azalmaya başlaması için devasa ve artsız-aralıksız bir demokratik ve eşitlikçi eğitim şarttır. Kanunlarda değişiklik, cezai önlemler vb. bu kültür devriminin yanında ancak ikincil üçüncül önlemlerdir.”

Gülseren Engström, İsveç’te yaşamasından dolayı oradaki durumla ülkemizdeki durumu da kıyaslamış zaman zaman. Ve kitaptan öğreniyoruz ki İsveç, 1982 yılında kadına yönelik şiddeti, kamu davası kapsamına almış. Böylece, bir kadın başvuruda bulunduktan sonra başvurusunu geri alsa bile durum değişmiyormuş. Savcı davayı kamu adına yürütüyormuş. Bizde tecavüzcüsü ile evlenmeye zorlanan kadınları düşününce…

Kitap “Şiddet Nedir?” büyük başlığı ile şiddeti tanımladıktan ve şiddet türlerini işledikten sonra yine büyük bir başlıkla şiddete maruz kalan bir kadına verilebilecek “İlkyardım” konusunu ele almış. “Şiddetin Nedenleri”, “Şiddete Karşı Gösterilen Tepki” yine dikkat çekici başlıklar. “Değişim Süreci” başlığı altında da rehber olabilecek ayrıntılara yer vererek yaşanmış örneklerle desteklemiş yazar: “Şiddet uygulayan erkeği anlamaya çalışmak, şiddeti günlük yaşamın bir parçası olarak kabul etmek anlamına gelir. Bu nedenle onu anlamak yerine, ben kendime neden bu tür muameleyi layık görüyorum sorusunu sormak gerekir. Soru, değişim sürecinin başlaması anlamına gelmektedir.”

Ülkemizde kadın hareketinde etkin bir isim olan, “Kadından Sakıncalı” isimli kitabın da hazırlayıcısı Ayşe Kilimci’nin üç kısa öyküsü de kitaba can katmış. Ne anlatılmak istendiğini edebiyatın büyülü diliyle kısa yoldan gözler önüne sermiş.

“Aile İçi Şiddet/Çaresi Ne?” isimli bu kitap kadına karşı işlenen suçun azaltılmasına mutlaka bir katkı sağlayacaktır. Yeter ki Engström’ün anlattıklarına, çözüm önerilerine kulak verilsin. Bu noktada verilerin İsveç ile karşılaştırılmış olmasının da yararlı olduğunu söyleyebiliriz. “Böyle yapsak ne değişecek?” sorusunun yanıtı hemen verilmiş bu sayede.

Ve ben bu kitabı incelediğim günlerde Erzurum’dan bir şiddet haberi daha düştü ekranlarımıza. Kocasından tekme tokat dayak yiyen kadın üç küçük çocuğunun gözü önünde belinden bıçaklanmış! Bu olay ilk değil, ne yazık ki son da olmayacak… Daha önce onlarcasını, yüzlercesini okuduğumuz, izlediğimiz ve sonrasında unuttuğumuz olaylardan sadece biri.

Tam da bugünlerde, kadına karşı uygulanan şiddete karşı mücadelenin konuşulduğu bugünlerde Gülseren Engström’ün yazdıklarına bir göz atmakta yarar var diye düşünüyorum. Yeni Güldünyalar simge olmasın diye…

Aile İçi Şiddet/Çaresi Ne?, Gülseren Engström, Dönence Yayınları, Eylül 2013.

Ot var, çiçek var, sevdalığa çare var…(Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Yıllar yıllar önceydi, 80’lerin sonlarına doğru… Çocukluğumun ilk yıllarına ait anılarımı bıraktığım evde bıraktım onu da. Her cumartesi öğlene doğru gelirdi mutlaka. Gelmezse meraklanırdık çünkü. İzmir’in Selçuk ilçesinin bir köyünden gelirdi. Çeşit çeşit otlarla tıka basa dolu bohçasını dairemizin giriş kapısında indirirdi yere. Karnını doyurur, çayını içer, bir soluklanır giderdi. Sonrasında biz oradan ayrıldığımız için mi, yoksa ona bir şey mi oldu da gelmez oldu, hatırlayamıyorum.

Üzerinden 25 yılı aşkın bir zaman geçmiş. Ve bu süre içerisinde onu hiç hatırıma düşürmediğimi fark ettim. Ta ki Ayşe Kilimci’nin “Ot var, çiçek var, sevdalığa çare var…” adlı kitabını elime alana kadar. Her ne kadar yazar şimdi birçokları bilmez dese de o günleri yaşamış olmaktan farklı bir mutluluk duyuyorum.

“Ot var, çiçek var, sevdalığa çare var…” adından da anlaşılacağı üzere “otlar” üzerine yazılmış bir kitap. Ayşe Kilimci’nin harikulade anlatımıyla otların dünyasında çıkacağınız bu gezintide, bildiğinizi sandığınız otları, “böyle de mi yapılırmış” diyerek, bilmediklerinizi de merak ederek okuyorsunuz. Sadece otları mı? Tabi ki değil. Otların mitolojik hikâyeleri de bu kitapta. “Karıkoca barıştıran otu” neden bu adı taşır bilir misiniz? Kitabı okuyana kadar otu da adını da bilmezdim. Hazır sözü açılmışken Ayşe Kilimci’den bir dinleyelim hikâyeyi: “Zeytin arasında biter bir ottur, diken dibinde olduğu da olur ama daha ziyade zeytin arasındadır. Yeşili hindibayı andırır, tıpkı onun gibi bıçakla çıkartılır topraktan. Adamın biri, ağzı kokuyor diye karısını boşamak üzere kadıya gidiyormuş. Yolda kadıncağız iki zeytin arasından kopardığı bu otu, -hünerini bilmeden elbet, bilseydi daha evvel kullanırdı- atmış ağzına, sıkıntısından çiğnemiş durmuş… Kadı’nın yanına varıp dertlerini demişler. “Yaklaş” demiş Kadı kadına, “hohla yüzüme.” Hoh etmiş kadın ki, nefesi misler gibi. Kadı çıkışmış adama, huzurundan kovmuş bunları. Kadın da artık ebedi, bu “karıkoca barıştıran”ı çiğnemiş, mutlu mesut yaşamışlar.

Bu anlatılan keyifli hikâyelerden sadece biri. Daha bunun gibi nicesi var kitapta. A’dan Z’ye akla gelebilecek ya da gelemeyecek envaı çeşit otun bilgisi verilmiş. Nerede yetişir, nasıl pişirilir, nasıl servis edilir. Hepsi bu kitapta. Birbirinden güzel, bakmaya doyum olmayan resimleri de bu kitapta. Yazar, “otları hikâye etmeye çalıştık, halleri hikâye etmeye… Hayalleri sizin yerinize kurduk, bir yeşil ibrişime dolandık, yeşil kanatlar takındık, uçtuk, çakıldık, çoğaldık. Kimileyin çöktüğümüz de oldu, kanatlar düştü, biçareydik… O vakit de gene bir yeşil tütsü yetişti imdadımıza… Yeşilin ve kişinin kıymetini bilin, bilenlere komşu olun.” diye de öğütlüyor.

Sadece otlar değil fasulye de burada, bakla da, dikenler sultanı enginar da, havuç da... Okurken gülmekten kendinizi alamayacağınız, zaman zaman yerlere yatacağınız “çıngıl çıngıl pazarlarımız”ın hikâyeleri de var bu kitapta.

Masalcı Abla Ayşe Kilimci otları anlatmış bu defa bize. İzmir’de sokak sokak gezen otçu kadınların seslendiği gibi sesleniyor kitabında: “Ot var, çiçek var, sevdalığa çare var…”

İzmirli olanlar bu kitabı mutlaka okusunlar. Geçmişlerine keyifli bir yolculuk yapacaklar. İzmirli olmayanlar da okusunlar. Çünkü ot var, çiçek var, sevdalığa çare var…

Ot var, çiçek var, sevdalığa çare var, Ayşe Kilimci, Oğlak Yayınları, 2013.

Özgürlüğe Kanat Çırpan Şiirler (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Çocuklara yönelik şiir nasıl yazılır, çocuklara nasıl seslenilir, gösterircesine yazılmış bir kitap. Küçüklere şiir yazanlara yönelik bir ders kitabı adeta…

Nerede okuduğumu, kim tarafından söylendiğini hatırlayamadığım alıntılar yapmışım defterime. Fakat söylemi Dağlarca’ya yakıştırdığım için onun olduğunu varsayıyorum. Şöyle diyor üstad: “Çocuk şiirler aracılığı ile aktif eleştiri yapabilme, önyargısız olabilmeyi başarma, duygu denetimi sağlayabilme, düş kurarak yanıtlara farklı yollardan gitme, esnek düşünebilme, araştırma sırasında duygularını denetleyerek paylaşabilme gibi pek çok yetisini de geliştirebilme olanağı bulabilmeli. Bütün bunları yaparken de kendini tanıma sürecinden geçmeli.”

Bu alıntıdan yola çıkarak, çocukları tektipleştiren eğitim sisteminin karşısında bu şiirleri okumak içimdeki kasveti yok etti, umutsuzluğumu dağıttı. Ruhuma coşku kattı.

4+4+4 eğitim sistemi le daha da daraltılan bir kalıba sokulan çocukların böyle şiirlere gereksinimleri var çünkü.

“Bir Sabah” başlıklı şiirinde seslendiği gibi özgürlüğe çağıran şiirler var kitapta: “… Okula gitmekten bu sabah vazgeç/ Bak ağaçlar çiçek açmış/ Dolaş keyfince/ Tadını çıkar yaşamanın/ Herkese selam ver/ Hele kuşları sakın unutma/ Korkma söylemez Sabahattin Amca babana.”

“Ressam” şiirinde çocuklara dayatılan kalıpları yıkmış atmış, böyle de olur mu? sorusuna karşılık çok da güzel olur yanıtını vererek, belki de hep görmek istedikleri tabloyu yazmış değerli Hoca: “Ben hep ağaçlar çizdim/ Kırmızı yapraklı dalları olan/ Yeşil kanatlı kuşlar kondurdum üstüne/ Kimi uçan kimi cıvıldayan/ Ben hep bahçeler çizdim/ Rengarenk çiçeklerle bezeli/ Çocuklar çiçeklerden neşeli/ Ben hep çeşmeler çizdim/ Su akan, bal akan, süt akan/ Kuzular, kuşlar, çocuklar/ Her birinden mutluluk tadan.”

Yitirdiğimiz değerlere de dikkat çekilmiş kitapta. Özellikle, paylaşımsız yaşamamıza acı bir gönderme yapmış Necdet Hoca. İliklerimize kadar işleyen kapitalist sistemin acımasızlığını, çocuklar üzerindeki göze görünmeyen etkisini gözler önüne sermiş. Yalnızlığımızı hatırlatmış: “Kızma bana öğretmenim/ Yeniden bir deprem diliyorum ben/ Karşı çadırdaki çocuk gibi/ Televizyonlar benden söz etsin/ kızma bana öğretmenim/ Yeniden bir deprem diliyorum ben/ Yan çadırdaki çocuk gibi/ Mektup arkadaşlarım olsun/…/ Kızma bana öğretmenim/ Dileğim deprem değildi/ Dileğim/ Sen bilirsin ya/ Birazcık sevilmekti/ Dileğim varlığımın bilinmesiydi/ Dileğim azıcık sevinebilmekti/ Bedelinin bu kadar ağır olduğunu/ Nereden bilirdim ki.”

İnsan, hayal ettiği sürece yaşar. Hayallerinin büyüklüğü kadar umutla bağlanır hayata. Biz eğitimciler de hayallerini genişletmeye çalışırız öğrencilerimizin. Sınırları olmayan hayaller kurmalarını isteriz onların. “Pabuçlarım” şiiri de hayallerin sonsuzluğuna yelken açtıran bir şiir: “Bir beşiğe benzerdi/ Pabuçlarım/ Onları giyip/ Uykuya yelken açardım/ Bir kayığa benzerdi/ Pabuçlarım/ Onları giyip/ Uzaklara kaçardım/ Bir kızağa benzerdi/ Pabuçlarım/ Onları giyip/ Arkadaşlarıma koşardım.”

Prof. Dr. Sedat Sever’in “Çocuk ve Edebiyat” adlı eserinde belirttiği gibi “Çocuk edebiyatının temel amacı öğretmek değil çocuklara duyarlılık kazandırmaksa, onların güzele yönelik duygularını geliştirmekse, çocukların duygu ve düşünce evrenini genişletmekse, onlara dilin ve çizginin olanaklarıyla yaşam ve insan gerçeğini tanıtmaksa,” bu kitap tüm bunları fazlasıyla yerine getiriyor.

“İki Gözüm Üzümüm” sayesinde, daha önce bu sayfada sözettiğim çocuklara yönelik yazılmış şiirlerin de şiir olmadığını tescil etmiş oluyoruz.

Çizimlerden dolayı Suzan Aral’ı; renkli, kaliteli ve göz alıcı baskıdan dolayı da Günışığı Kitaplığı’nı kutlamak gerekir.

“İki Gözüm Üzümüm” gerçek şiirlerden oluşan müthiş bir kitap.

İKİ GÖZÜM ÜZÜMÜM, Necdet Neydim, Günışığı Kitaplığı, 2012.

Nefrete Karşı Şiirsel Bir Anlatım (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Toplumsal olarak öyle bir savaş psikolojisi içerisine girdik ki, hepimiz kendimizi sanki topyekûn bir operasyonun parçasıymış gibi hissederek, televizyonlarımızın başında bu farklı havaya her gün biraz daha fazla, her gün biraz daha şiddetle girmeye devam ediyoruz. Geçmişte olduğu gibi acılar ve sevinçler ortak değil artık.

Öyle ki, Van’da bir deprem oldu. Van yıkıldığıyla kalmadı. Ülke ikiye bölündü. Bir anda saflaştı herkes ve saflar sıklaştırıldı.

“Şimdi mi hatırladınız devletin varlığını” diyen de oldu; “Deprem Van’da da olsa içimizi acıttı” diyen de… Futbol maçlarında “Acımız ta van’a kadar” diye pankart açıp Van’ın plaka kodu olan 65. Dakikada üstünü soyunan da… Yardım kolilerinin içinde taş ve bayrak gönderen de…

2011 Ekim ayında Van-Erciş’te yaşanan büyük depremde bine yakın insan yaşamını yitirdi. Binlerce insan yaralandı. Ev ve işyerleri kullanılamaz hale geldi. On binlerce insan sokakta kaldı. Ağır kış koşullarında çadırlarda yaşamak zorunda kaldılar. Hâlâ da yaşayanlar var.

Tevfik Taş, depremin yıldönümünde, depremin ardından televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada zirve yapan ırkçılığı “Deprem 7,2 Irkçılık 77,2” adlı kitabında gözler önüne sermiş.

Kitabın kapağında araştırma-inceleme yazsa da kullanılan dil, kitaba edebi bir nitelik kazandırmış. Anlatılanların şiirlerle bezenmesi de bu niteliği kuvvetlendirmiş.

Yazar çalışmasının amacını; “Bu çalışma, Van-Erciş’te meydana gelen depremden sonra, Türkiye’de açılıp saçılan nefreti, ötekileştirmeyi, düşmanlıktan medet ummacılığı, akan kanı zafer sanmayı, aşağılamayı, horlamayı, bütün bir halk için fenalıklar istemeyi, ırkçılığı, irili ufaklı vargı biçimleriyle sorgulamayı amaçlıyor” diyerek açıklıyor.

Ve depremden sonra nefret söylemiyle konuşanların aslında dillerinin sürçmediğini, yıllar önce kullandıkları ifadeleri hatırlatarak gösteriyor.

Roland Barthes, College de France’da profesör olarak işe başlarken “Burjuvazi bizim değerlerimizden bazılarını sahiplenebilir. Böyle bir durumda bizim yapmamız gereken bir adım daha ileri gitmektir” diyerek bir konuşma yapmıştır. Barış süreci olarak değerlendirilen bu süreçte sanırım yapılması gereken de budur. Yıllar yılı bu uğurda mücadele verenler bugün bir adım daha ileri gitmek durumundadırlar.

İşte bu kitap o adımları attırmak istemeyenlere katkı sağlayacaktır, barışı engelleyen fikirlerinden arınmalarına yardımcı olacaktır.

Zehra İpşiroğlu, Aralık 2009’da Evrensel Kültür’de “Ötekileşme hoşgörüsüz bir ortam yaratarak kutuplaşmaya, kutuplaşma gerilime, gerilim şiddete, şiddet savaşlara, savaş soykırımlara yol açabiliyor. İnsan haklarına saygılı barışçıl bir dünyada yaşayabilmek için ötekileştirmeyi ilke olarak benimseyen ve kendi gibi düşünmeyenlere düşman olan her tür ideolojiye, milliyetçiliğe, ırkçılığa, kadın haklarını hiçe sayan dinsel bağnazlık ve köktendinciliğe, feodal ve ataerkil geleneklere, yoksul zengin ayrımcılığını körükleyen kapitalizme karşı durmamız gerektiğine inanıyorum” diye yazmış.

Tevfik Taş da buna inananlardan. Kitabının sonunda barış istemini bir manifesto şeklinde sıralamış yazar.

Duru bir anlatım, örneklerle, şiirlerle desteklenmiş güzel bir sunum.

Deprem ve Irkçılık, nefret söyleminden vazgeçirir mi bilemem fakat belki biraz utandırabilir kötü söz sahiplerini!

Deprem ve Irkçılık, Tevfik Taş, Evrensel Yayınları, Ekim 2012.