149. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
149. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

‘Bilim Tarihi’nin Tarihi Üzerine (Umut MORKOÇ)

Tarih söz konusu olduğunda, bir anlatı olarak karşımızda duran şey ile bu anlatının aktardığı şey arasında, dinleyici olarak bizlerin aşamayacağı bir bariyer bulunur. Bu bariyerin en önemli ayağı akıp gitmiş olan zamandır; ancak karşımızdaki yegâne engel geri döndürülemez olan zaman değil, geçen zamana dair her bir anlatının bu zamanı yeniden kurmasıdır. Bu sebeple tarih sürekli yazılmaya devam eder. Bu etkinlik sırasında başvurulan kaynaklar, bu kaynaklardan yapılan seçkiyle oluşturulan kompozisyon, bu seçkinin ortaya çıkmasına yol açan kaygılar ve bu kaygıları şekillendiren koşulların çeşitliliği tarihin tükenmeyen bir etkinlik olmasının sebebidir. Ancak bu söylenenler, tarihin güvenilmez ve dolayısıyla başvurulmaması gereken bir etkinlik olduğu manasına gelmemektedir; bilakis, tarihin bu niteliği kazanmasının nedeni, aktarıcısı olduğu deneyimin bilgi açısından kurucu nitelikte olmasıdır. Başka bir ifadeyle, bilgiyi tesis etmek için, dağınık geçmişten düzenli ve örgütlü bir tarih çıkarmak zorunludur. Tarih bu niteliklerinden ötürü, hem mecbur olduğumuz hem de kendisine karşı temkini elden bırakmamamız gereken bir disiplindir.

Son dönemde, tarih yazımının kabaca saydığımız bu niteliklerini ve tarihe nasıl yaklaşılması gerektiğini merkeze alan birçok eser üretildi; ancak Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek bu eserler içerisinden ayrı bir yerde duruyor. Esere bu özel konumu veren öncelikle, bilim tarihini tarihe ilişkin bir metodoloji problemiyle beraber ele alıyor olmasıdır. Bu açıdan, Alexandre Koyré’nin bu alanda çalışanlar açısından artık bir klasik niteliği kazanmış önemli eseri Bilim Tarihi Yazıları’yla birçok ortak özelliğe sahip. Eserin ikinci önemli özelliği ise bilim tarihinin tarihi gibi oldukça orijinal ve pek örneği olmayan bir konuya sahip olması.

Eserin bu çok boyutlu yapısı, hitap ettiği okuyucu yelpazesinin geniş olmasını da beraberinde getiriyor. Öncelikle tarihe dair merak taşıyan her türlü okuyucu için önemli bir kitap niteliğinde, ayrıca tarih yazımına dair yürüttüğü soruşturma, tarihçiler için oldukça verimli bir perspektif sunuyor. Bilim felsefesi ve tarihi ile meşgul okur için ise—biraz iddialı olacak belki ama—temel bir eser olduğu kanaatindeyim. Bir disiplin olarak oldukça genç olan  “bilim tarihi”nin tarihini inceleyen eser, ele alınan dönemin ruhuyla o dönemin bilim tarihi yazımı arasında nasıl bir paralellik olduğunu görebilmek açısından oldukça verimli bir kaynak. Bir disiplin olarak bilim tarihi bu açıdan üç döneme ayrılarak inceleniyor: 1800’lerin ortasından 1900’lerin başına kadar olan ve bilim tarihçiliğini olgu ve olayların aktarımı olarak gören 1. dönem, 1930-1960 yılları arasında hakim olan ve bilim tarihine sosyolojik açıdan yaklaşan 2. dönem, 1960 sonrasına denk düşen ve bilim tarihinin bağımsız bir disiplin olarak karakterinin şekillendiği dönem. Ancak tam da tarihleri zikretmeye başladığım şu noktada, eğitim hayatı boyunca tarihle olabildiğince kuru, cansız, tek boyutlu, sıkıcı bir şekilde karşılaşmış olan okuyucu için belirtmeliyim ki, eser baştan sona, olabildiğince canlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor. Bu canlılığın temel kaynağı, eserin derdini aktarırken sıklıkla bilim tarihinden ve bilim yazımının tarihinden örneklere başvuruyor olması. Bu örnekler kimi zaman okuyucunun yerleşik ilgi ve kanaatlerini sarsarak merakı diri tutmayı başarıyor.

Galileo, Pisa Kulesi’nde filozofların, bilimcilerin ve halkın önünde o efsanevi deneyini yaparak Aristotelesçi bilim anlayışı karşısında zafer kazanan bir bilimci miydi? Ya da Newton’un yer çekimi yasasıyla ilgili söylediklerini, kafasına düşen bir elmaya mı borçluyuz? Bu soruların naif sorular olduğu oldukça açık; ancak bu soruların altında yatan anlatılara ilişkin bir soruşturma, bilim tarihi yazımı etkinliğinin, çağının aklıyla olan ilişkisine dair önemli ipuçları barındırıyor. Yazar kitabın son bölümünde tarih yazımının nasıl olması gerektiğinden bahsederken, ele alınacak kaynağın yazarının ve yazıldığı dönemin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiğinden söz ederek, bu ilişkiselliğin ne şekilde sağlanabileceğine dair de ipucu veriyor.

Eserin sunduğu bu çok boyutlu bilim tarihi okuması, sadece Pisa Kulesi ve elma örneğindeki gibi zararsız mitleri deşifre etmekle sınırlı değil. Aynı zamanda Ortaçağ’ın bilimsel açıdan hiçbir gelişmenin yaşanmadığı karanlık bir dönem olduğu ya da pozitivizmin, bilimi kuram ve gözlem ilişkisine indirgediği gibi zararlı mitlerle de uğraşılmakta. Bu bakımdan kitap, yazarın kendi ifadesiyle “geçmişin sezgisel bir anlayışla yargılanmasından kaynaklanan çarpıklıkları” ortaya çıkarıyor. Eser bir yandan geçmişe ilişkin bu çarpıklıları hedef alırken, bir yandan da bilimlerin geçmişinden ne şekilde tarih üretildiğini tarihsel örneklerle ortaya koyarak her türlü bilim felsefesi ve tarihi incelemesinde aklımızın bir kenarında tutmamız gereken şu fikri ortaya koyuyor: “Doğanın yapısı ve işleyişine ilişkin düşüncelerinin doğruluğuna inanmaları için, insanların yüzyıllar boyunca, her döneme özgü farklı ve güçlü kanıtları vardı” .

Atina Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Kostas Gavroğlu birçok dilde yayınlanmış sayısız bilim tarihi çalışmasına imza atmış bir akademisyen. İstanbul doğumlu olan Gavroğlu’nun “Türkiye’de yayınlanmış olmasının kendisi için akademik tatminden daha fazlasını ifade ettiği” kitabı, kendisinin de mezun olduğu lisede öğretmenlik yapan Ari Çokona tarafından Yunancadan çevrilmiş. Çevirmen ve yazarın iletişim halinde olması, çeviri sürecinde konuyla ilgili yetkin isimlerden destek alınmış olması çevirinin başarısına fazlasıyla yansımış. 2006 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm bu değerli kitap, yalnız tarihçiler, bilim tarihçileri ve felsefeciler için değil, her türlü disiplinle ilgili geniş bir okur kitlesi için ufuk açıcı bir potansiyel taşıyor.
 
BİLİMLERİN GEÇMİŞİNDEN TARİH ÜRETMEK, Kostas Gavroğlu, Çev. Ari Çokona, İletişim Yayınları, 2006.

Thomas Kuhn: Bilimsel Devrimlerin Yapısı ve Sonrası (Erkan BOZKURT)

Bilim tarihi, kanıksanmış birçok bilimsel inancın veya kuramın terk edilip yerlerine yeni ve kimi zaman öncekilerle taban tabana zıt olanların kabul gördüğü dönemlere şahitlik etmiştir. Bu tür değişim dönemleri, bilim tarihçileri tarafından sıklıkla “devrim” olarak nitelendirilir. Örneğin, astronomide Batlamyus’un dünya-merkezli evren kuramının terk edilerek, Kopernik’in güneş-merkezli evren kuramının kabul edilmesi bu minvalde “Kopernik Devrimi” olarak anılır. Bilim tarihinde bu türden olayların çokluğu ve sıklığı nedeniyle bilimsel değişim konusu bilim felsefecilerinin temel sorunlarından biri olmuştur.

Thomas Kuhn (1922-1996), 1962 yılında yayınlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) adlı kitabında tam da bu konuyu ele alır. Aslen fizikçi olan Kuhn’un, bilim tarihine ve sonrasında felsefeye yönelmesi, 1949 yılında Harvard Üniversitesi’nin rektörü James B. Conant’ın herhangi bir bilim eğitimi almamış üniversite öğrencilerine bilimle ilgili bir kavrayış kazandırmak amacıyla açmış olduğu bilim tarihi dersine asistan olarak atanmasıyla başlar. Kuhn, Conant’ın kendisinden istediği onyedinci yüzyıl mekaniğinin kaynakları üzerine çalıştığı sırada Aristoteles’in Physica’sı ile karşılaşır. Başta Physica’yı anlamakta oldukça zorlanan Kuhn, Aristoteles’in mekanik hakkında çok az şey söylemesi ve söylediklerinin çoğunun yanlış olması karşısında şaşkınlığa düşer. Bu bakımdan, Aristoteles’in Galileo ve takipçilerine olan etkisi Kuhn için büyük bir bulmacadır. Kuhn, bu bulmacayı bir tür Eureka! deneyimi sonrası çözer ve tarihteki bilimsel metinleri nasıl okumak ve anlamak gerektiği ile ilgili sezgisel bir yöntem geliştirir. Bu yönteme göre, bilim tarihindeki bir çalışmayı anlamanın yolu, onun yer aldığı tarihsel dönemdeki kavramların ve araçların ne anlama geldiğini öğrenmekten geçmektedir. Bu yöntem, Kuhn’un daha sonraları da belirteceği üzere bir tür hermenötiktir.

Bu deneyim sonrası Kuhn, bilim tarihi çalışmayı kendisine amaç edinir ve yaklaşık on yıllık bir çalışma süreci sonunda Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda kendi özgün bilimsel gelişim açıklamasını ortaya koyar. Kuhn, bu eserinde bilimsel gelişimle ilgili daha önceki birçok yaygın kanaati hedef alır. Bu kanaatlerden en önemlisi, bilim tarihindeki gelişimin doğrusal ve birikimsel bir karaktere sahip olduğudur. Buna karşın Kuhn, bilimlerin tarihsel gelişim sürecinde zaman zaman tekrar eden bir döngüye veya yapıya sahip olduğunu iddia eder. Kuhn’un, Kopernik, Newton ve Einstein gibi kişiler sayesinde gerçekleşen bilimsel kuram değişimlerinin yanında X-ışınlarının, oksijenin keşfi ve leyden kavanozunun icadı gibi olgu ve araç yeniliklerinde tespit ettiği bu yapı, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”dır.

Kuhn, bu yapıyı, “normal bilim”, “kriz”, “olağanüstü bilim” ve “devrim” adını verdiği dönemler aracılığıyla açıklar. Buna göre, normal bilimde ortaya çıkan krizle olağanüstü bilimsel etkinliğine giren bilimsel alan, devrimle beraber tekrar normal bilimsel etkinliğe döner. Bu gelişim modelinde esas olan, normal bilim dönemindeki bir bilimsel alanı yöneten tek bir “paradigma”nın bulunmasıdır. Paradigma, Kuhn’un sihirli kavramı olarak, normal bilimsel dönemdeki araştırma etkinliğini belirleyen unsurların tümüne işaret etmektedir. Bilimsel devrim dönemleri, mevcut paradigmanın değişmesi ve yerine yenisinin geçmesi ile sonuçlanır. Paradigma değişimi ile önceki birçok bilimsel problem rafa kalkar, bilimsel çözüm yolları ve kullanılan bazı kavramların ve araçların anlamı değişir. Böylece bilimsel alan, devrim ile birlikte öncesine göre bir tür kopuş yaşar. Kuhn’a göre, devrim sonrası bilimciler adeta farklı bir dünyada yaşamaktadırlar. Kuhn’un devrim süreci ile ilgili tespitlerinden tartışma yaratan en önemli iddiası ise, paradigma değişimlerinin nesnel veya tarafsız ölçütlere göre yapılamayacağıdır. Kuhn bu durumu rakip paradigmaların “eş-ölçülemezliği” olarak tanımlar.

BDY’nin basımı sonrası, dönemin birçok bilim felsefecisi, Kuhn’un bilimsel gelişim açıklamasını akıl-dışı ve görelilikçi olmakla eleştirir. Kuhn, kendisine yönelik bu tür eleştirileri reddederken, bu eleştirilerden kısmen kendi muğlak anlatımını sorumlu tutar. Kuhn, kendi anlatımındaki bu muğlaklığı ortadan kaldırmak için kariyeri boyunca uğraşmıştır. Bu süre boyunca, BDY’deki birçok düşüncesinden vazgeçtiğini veya onları yeniden formüle ettiğini belirtir. Kuhn’un özellikle, 1980 sonrası yazılarında bilimsel etkinliği dil üzerinden yeniden açıklamaya çalıştığı ve eş-ölçülemezlik tezini kısmi ve yerel bir biçime dönüştürerek bilimsel değişimi tedrici ve sürekli bir halde açıkladığı gözlenmektedir.

İlk olarak, dönemin mantıkçı pozitivistlerinden Charles Morris’in editörlüğünü üstlendiği International Encyclopedia of Unified Science adlı ansiklopedi için hazırlanan BDY, The Times Literary Supplement tarafından, İkinci Dünya Savaşından sonra yayınlanan en etkili 100 kitaptan biri olarak gösterilmiştir. Kuhn, BDY’nin önsözünde, ansiklopedideki yer kısıtları nedeniyle birçok konuyu eksik bıraktığından şikayetle okuyucuya kitabın daha uzun bir versiyonu için söz verir. Fakat Kuhn, vefatından iki yıl öncesine kadar üzerinde çalışmakta olduğu bu kitabı bitirememiştir.

Bugün “bilim tarihi ve felsefesi” adıyla anılan alanın doğuşuna da öncülük eden Kuhn’un, BDY sonrası yayınladığı makalelerin büyük bir kısmı, The Essential Tension (1977) ve The Road Since Structure (2000) adlı derlemelerde yayınlanmıştır. Kuhn’un, The Essential Tension kitabı Asal Gerilim adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Fakat Kuhn’un özellikle 1980 sonrası yazılarının yer aldığı The Road Since Structure kitabı henüz çevrilmemiştir. Bu bakımdan, Türkiye akademi çevresinde Kuhn’un BDY sonrasında geliştirdiği pozisyonu yaygın olarak bilinmemekte ve bu konudaki tartışmalar eksik kalmaktadır. Dilerim bu kitap yakın zamanda Türkçe’ye çevrilir ve ülkemizde bu konuda olan tartışmalara yeniden ışık tutar.

BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI, Thomas S. Kuhn, çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları, 2006.

Bilimin Uzun ve Dolambaçlı Yolu (Erdem TANER)

İnsanlığın gördüğü en büyük düşünür ve bilim adamlarını anlatan, onların kurduğu sistemleri işleyen bir bilim tarihi kitabının adı ne olabilir diye sorulduğunda, pek az insanın aklına “Uyurgezerler” gibi bir isim gelir. Ancak elbette Arthur Koestler bu ismi seçerken, kitabını yazarken gösterdiğine benzer bir titizlikle hareket etmiş, işlediği ana temayı kısa yoldan, açık bir benzetmeyle ortaya koymuş. Koestler’e göre deney ve aklın katı kurallarına göre neredeyse kurulmuş bir saat gibi iş gören bilim adamı karikatürü, bilim tarihine kendi önyargılarıyla yaklaşan tarihçilerin, felsefecilerin ve hatta kendi yaptığı işi bile tam anlamamış bilimcilerin kurguladığı bir mit, o kadar. Gözlem verileri ve akıl, bilimin neredeyse üç bin yıllık macerasında elbette vazgeçilemez bir rol oynuyor. Ancak tesadüfler, kişisel hırs ve önyargılar, dahası ve en önemlisi, bir hayalin peşinden el yordamıyla giden uyurgezerin adımlarına benzer sezgiler, düşünüldüğünden çok fazla yer tutuyor bilimsel sistemlerin kuruluşunda, ve elbette yıkılışında. Uyurgezerlerimiz, yani bilim tarihinin tanıdık dâhileri, çoğunlukla ulaştıkları sonuçların öneminin ve dünyayı nasıl değiştireceğinin farkında bile olmuyor. İlk basımı 1959’da yapılmış olan Uyurgezerler (The Sleepwalkers), 20. yüzyılın ilk yarısında egemen olmuş ve akılcı yöntemi bilimsel gelişmenin biricik motoru olarak gören bilim tarihi anlayışına bir itiraz olarak okunabilir. Bu itirazını gerekçeler ve tarihsel verilerle ortaya koyuyor yazar. Kitap boyunca da en çok, “mistik ve bilimsel deneyim tarzlarının bölünmez kaynağını ve bunların birbirlerinden ayrılmasının yol açtığı feci sonuçları” hissettiriyor okuyucusuna.

Koestler, uzun yüzyıllar boyunca astronomi etrafında şekillenen bilimin yolculuğunu, Babillilerin çocuksu sayılabilecek dünya kavrayışlarından başlatıyor. Bayrağı onlardan devralan ve mitolojiyle iç içe geçmiş bir astronomi dünyası kuran Antik Yunan ile devam ediyor. Bu dönemde özellikle Pisagorcuların ve antik dönemin iki büyük filozofunun, Platon ve Aristoteles’in üzerinde duruyor. Daha sonra, bin yıldan uzun bir süre astronomiye egemen olmuş dünya-merkezli Batlamyus evreninin kuruluşunu anlatıyor bize, ardından ise onun uzun hükümdarlığına son verecek olan güneş-merkezli Kopernik evrenini. Bu iki büyük sistemi anlatırken, işin çekirdeğindeki bilimsel ayrıntıları es geçmiyor, ama astronomiye veya matematiğe uzak okurları sıkmamayı da başarıyor, tıpkı kitabın geri kalanında yaptığı gibi. Hikâyesini Newton ile sonlandıran yazar, bu uzun yolculuğun odağına ise, Newton’dan hemen önce yaşayan ve günümüz bilimini mümkün kılan iki büyük bilimciyi yerleştiriyor: Johannes Kepler ve Galileo Galilei.

Aynı dönemde yaşamış bu iki bilimcinin bilimi kavrayış biçimleri arasındaki keskin farklılığı durmaksızın vurgulayan Koestler, bu farklılık üzerinden medeniyetin 17. yüzyılda geldiği yol ayrımını anlatıyor aslında bize. İki ayrı âlemi temsil eden bu dâhileri karşılaştırırken, Kepler’e duyduğu yakınlığı gizlemiyor. Galileo’nun bilimsel düşünceye verdiği pırlanta değerindeki katkıları da elbette inkâr etmiyor. Ancak onu, bilimle dünyanın geri kalanı arasında modern dönemde açılacak olan uçurumun baş mimarı olarak gördüğünü de açıkça söylüyor. Dünyayı her yönüyle kavrayacak, geometri, astronomi, müzik, astroloji (yani, insanın bu dünyadaki yazgısı) ve insan aklı arasındaki bozulmaz ahengi arayan, aramakla da kalmayıp bu ahengi hücrelerinde hissettiği izlenimini veren Kepler, Koestler’e göre, Pisagorcularla başlayan dünyayı ve insan deneyimini bir bütün olarak kavrama çabasının son temsilcisi. Galileo ise ihtiraslı, kuşkusuz son derece zeki, ancak öne sürdüğü bilimsel iddiaların büyük resim içindeki önemini ve sonuçlarını görecek ilham ve basiretten yoksun bir figür.

Yaşamında mistisizme duyduğu merakı elden hiç bırakmamış bir yazar Koestler. Kepler’in madde ile anlam dünyasını, fizik yasaları ile yaşamın amacını kaynaştıran anlayışını geride bıraktığımızda, sınırsız bir teknolojiye ve doğa üzerinde mutlak denetime doğru önümüzde bir yol açılmış olduğunu kabul etse de, bu yolun hayatın büyüsünü yok eden dağınık bir varoluşa yöneldiğini görüyor.

Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Koestler, son derece akıcı ve keyifli bir dille Galileo’yu yukarıda çizdiğim çerçevede yerden yere vururken, bir yandan da bilim tarihine dair genelde doğru kabul edilen birçok hikâyenin aslında birer şehir efsanesinden ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Galileo’nun Pisa Kulesi’nin tepesinden farklı ağırlıkta gülleler bırakarak kuramını temellendiren bir deneyci olmadığını, Engizisyon tarafından işkence altında sorgulanmadığını, “ama o yine de dönüyor” gibi bir sözü de hiç söylemediğini öğreniyoruz örneğin. Dar kafalı din adamlarına karşı her şeyi sorgulayan açık fikirli Galileo klişesi de gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. O dönemindeki bazı Hıristiyan düşünürler, göklere dair yerleşik inançlarına aykırı bir şeyler görecekleri endişesiyle, yeni icat edilmiş olan teleskopla gökyüzüne bakmayı bile reddedecek kadar sabit fikirliydiler, doğru. Ancak görüyoruz ki onları teleskoptan bakmaya ikna etmeye çalışan Galileo da, birkaç defa mektuplaştığı ve kitaplarından haberdar olduğu Kepler’in eliptik yörünge fikrini, bütün matematiksel ve gözleme dayalı kanıtlara rağmen, benzer bir sabit fikirle ömrünün sonuna kadar kabul etmeye yanaşmamıştı. Ne de olsa bağlı olduğu dünya görüşü ona bütün gök cisimlerinin mükemmel daireler üzerinde yol alması gerektiğini söylüyordu! Yine de yazarın bütün bunları Galileo’ya duyduğu kuru bir antipatiyle, ona giydirilmiş “bilim şehidi” kostümünü yırtarak “kral çıplak” diye bağırma çabasıyla yazmadığını vurgulamak gerekir. Veya piyasada son zamanlarda yaygınlaşan “doğru bildiğimiz yanlışlar” türü derlemelerin bir benzeri de yok elbette karşımızda. Zira bütün bu tarihsel veriler kitap boyunca çizilen derinlikli bir dünya görüşü çerçevesine oturtuluyor. Kitabın önümüze serdiği ayrıntılarda bilimin, dolayısıyla aklın, medeniyetin ve insanın ne olduğuna dair kurgularımız gizli ve bu kurguda, Kepler ve Galileo’nun kesiştiği ve ayrıştığı dönemeçten günümüze uzanan yolda, bir şeylerin ters gittiğini söylüyor Koestler.


BİR BİLİM TARİHİ KİTABI: UYURGEZERLER (İNSANIN DEĞİŞEN EVREN GÖRÜŞÜNÜN BİR TARİHİ), Arthur Koestler, Çev.: Ekram Berkay Ersöz, Phoenix Yayınevi, 2013.

Çağcıl Bilimin Doğuşunun Öyküsü (Cem KAYALIGİL)

Bilimsel düşüncenin tarih içindeki seyrinin çoğunlukla bir gelişme içerdiği kabul edilir. Bu kanı, insanın doğa hakkındaki bilgisinin antik Mısır veya Yunan uygarlıklarından bugüne artmış olduğu gerçeğine yaslanır. Bununla birlikte bundaki doğruluk payının saptanması, bilim tarihçisinin çalışmasında olsa olsa bir başlangıçtır. Bu tarihçinin asıl işi, doğaya dair bilgideki artışın hangi yolu kat ettiğini yorumlamaktır. Bu noktada yaygın görüş; bilim ile teknoloji arasında çift yönlü bir alışverişin olduğu, birindeki ilerlemenin bir zaman sonra ötekinde de gelişme sağladığı olabilir. Ancak başka birçok yaygın görüş gibi bu da, tamamen yanlış değilse bile olgulara zayıf bir ışık tutar. Koyré'nin bu kitapta biraraya getirilen makalelerindeki temel fikir; işte bu yaygın görüşün bilimin seyrini açıklamakta yetersiz kaldığı, yer yer de düpedüz yanlış yorumlara kapı araladığı.

Bu derlemede özellikle, Koyré'nin bilimin ortaçağdan yeniçağa geçişte nasıl bir dönüşüm geçirmiş olduğu sorusunu merkeze alan makalelerine yer verilmiş. Koyré'ye göre buradaki dönüşümde, örneğin Avustralyalı bilim tarihçisi A. C. Crombie'nin öne sürdüğü türden bir süreklilik yoktur. Crombie bilimin 17. yy.'da yaptığı atılımın köklerini; teorinin deney ile doğrulanması-yanlışlanması temelinde şekillenen “bilimsel yöntemin” doğduğuna inandığı ortaçağda bulur (13. yy.'da; Grosseteste ve R. Bacon'da). Koyré ise ortaçağın deneysel yöntem tartışmalarının, çağcıl anlamıyla “bilimsel” bir içerik taşımadığını düşünür. Ona göre çağcıl bilimin göbek bağı asıl, Aristoteles metafiziği bırakılınca kesilmiştir. Pratik alanda (gerek bilim ve deney pratiğinde gerekse teknikte ve teknolojide) görülebilecek süreklilikler aldatıcıdır; bilim tarihindeki kritik dönüşüm, teori-pratik bağdaşıklığı zemininde olmamıştır. Şöyle diyor: “Doğrusu kılgın [pratik] ilgi deneysel bilimin... gelişmesinin gerekli ve yeterli koşulu olsaydı, bu bilim Robert Grosseteste'den -en az- bin yıl önce Roma İmparatorluğunun, daha olmazsa Roma Cumhuriyetinin mühendislerince yaratılırdı” (“Çağcıl Bilimin Kaynakları”). Zira Koyré'ye göre pratiğin alanında, doğa karşısında yaklaşık tutum alınarak yetinilebilir. Burada duyuların ortaya koyduğu gerçeklikle bir uzlaşıya gidilebilir, doğaya egemen olunabilir, hatta matematik de bunun yardımına koşulabilir; iş ki iş görsün. Oysa çağcıl bilim bunu yapmaz, görünenin ötesindeki bir kesinliği dert edinir. Bu yüzden çağcıl bilim için matematik doğaya yaklaşmanın aracı değildir; o, doğanın kesinliğinin dilidir. Yeniçağın bilimini ayrı kılan, Galileo veya Newton'un deneyleri değildir; bu deneylerin, Platoncu anlamıyla ideaların yansıması olarak görülebilmesidir. Eş deyişle, doğadaki kesinliğe ülküsellik atfedilmesine olanak tanıyan Platoncu metafiziğin benimsenmesidir.

Öyleyse burada sözü edilecek olan, düşünsel ve sosyal bir dönüşümdür.  Bilimsel gelişme, pratik dünyanın soru ve dertlerinden sıyrılarak hakikati aramaya zaman ayırabilecek lükse sahip bireylerin bulunduğu ve de onaylandığı toplumlara gerek duyar. Koyré, “Bilim Tarihine Yaklaşımlar” makalesinde çarpıcı biçimde bunun çok seyrek gerçekleşmiş olduğunu söylüyor: “ancak iki kez” (antik Yunan ve yeniçağ Avrupasını kast ediyor). Büyük bilimsel dönüşümler tarihte, özgünlükleri taklit edilemez parlamalara karşılık gelirler; bu yüzden bütünlüklü olarak açıklanmaları da imkansızdır. Ama o halde bilim tarihine ne gerek vardır, veya bu tarih neyi anlatır? Koyré için cevap, dönüşüm zamanlarında değil dönüşüm yolundaki başarısız girişimlerden öğreneceklerimizde saklıdır: “İnsanlık hep yaşayan, hep öğrenen tek bir insan ise, onu incelerken kendi tarihimizle, dahası, kendi düşünsel yaşamöykümüzle uğraşıyoruz demektir. [Bilim tarihinin] Böylesine sürükleyici, böylesine öğretici olması da bundan ötürüdür; bilimsel düşünce insan aklını bize en yüce yanlarıyla, kendisine hep uzak kalan bir amacı hiç durmadan, hep yetersiz, hep yinelenen arayışı içerisinde, hakikati arayışı içerisinde gösterir.”

Buradaki yazılar, Koyré'nin ölümünden (1964) sonra Fransız yayıncı Gallimard'ın yaptığı daha büyük bir derlemeden yapılan bir seçki. Türkçe kitabın oluşturulmasında tematik bütünlüğün gözetildiği anlaşılıyor. Çevirmen Kurtuluş Dinçer kitabın kısa tanıtım yazısında Koyré'nin “en karmaşık konuları bile yalın, kolay anlaşılır bir üslupla ele aldığı” yorumunda bulunuyor. Bu yoruma katılmakla birlikte kitaptaki kimi yazıları hakkını vererek anlamak için temel bir felsefe bilgisinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Belki altı çizilmesi gereken bir şey de bunun kesinlikle bilim tarihini öğretme amaçlı bir kitap olmadığı. Koyré'yi okumamız için esas gerekçemiz; onun bilim tarihine dair özgün ve etkili yorumunu görmek olmalı: Bu yorumun bizi taşıyacağı tartışmaların felsefe düzleminde yapıldığını bilerek ve önemseyerek.

Bilim Tarihi Yazıları 1'in yarım kalmış bir çeviri projesinin parçası olduğunu da vurgulayalım. Dinçer'in, Gallimard derlemesindeki öteki yazıları ikinci bir ciltte toplama niyetini henüz (hâlâ) gerçekleştiremediğini anlıyoruz. Tahminimiz, bunda, projenin yayıncı ayağının—deyim yerindeyse—sahipsiz bırakılmış olmasının rol oynadığı. Elimizdeki 2000 tarihli ve TÜBİTAK amblemli baskının, çevirmenin elden geçirip onay verdiği son versiyon olduğunu biliyoruz. İşin okuru yanıltıcı ve canımızı sıkıcı yanı şu: Kitabın şimdi çok daha rahat erişilir olan Yeniçağ Biliminin Doğuşu adlı bir 2010 baskısı da var (e-kitap olarak da satılıyor). Ancak bunun yayıncısı, aslında, derlemeyi TÜBİTAK’tan önce yayınlamış olan yayınevi; kullandığı versiyon ise kitabın çevirmence elden geçirilmemiş olan eski baskısı. Türkiye yayıncılığında sık karşılaştığımız bu başıboşluğun karşısında okura önerimiz tabii ki, TÜBİTAK’ın bastığı Bilim Tarihi Yazıları 1'i bulup edinmeleri olacak. Esas dileğimiz ise, bu kitabın örneklediği ve popüler bilim yayıncılığında artık TÜBİTAK’ın kendisinin de erişemediği kaliteye bir gün yeniden kavuşabilmek.

BİLİM TARİHİ YAZILARI 1, Alexandre Koyré, Çev. Kurtuluş Dinçer, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2000.


Bilim Felsefesinin Yükselişi ve Düşüşü (Mehmet Cem KAMÖZÜT)


“Ne biliyoruz?” ya da “bilgi edinmenin yöntemi nedir?” gibi soruların yanıtları, okullarda neyin öğretilmesi gerektiğinden, nasıl bir emeklilik sistemi tasarlanması gerektiğine kadar pek çok yaşamsal kararımızda önemli rol oynar. Bu anlamda bilgi iddiaları oldukça politiktir; yalnızca olguları betimlemezler, nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin içerimleri de vardır. On yedinci yüzyılda yeni bilgiler edinilirken bilginin tek kaynağının kilise olmaktan çıkması ve yeni bilgilerin edinilmesi bu nedenle toplumsal bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Örneğin doktor olmak için eğitim alanlara hastalarının horoskoplarını çıkarabilmeleri için geometri ve astroloji öğreten eğitim kurumları, bu devrimden sonra doktor adaylarına anatomi öğretmeye başlamıştır. Bu salt bir ders programı değişikliğinden çok daha kapsamlı bir dönüşüme işaret eder. Fakat Galileo gibi bu devrimin kahramanları çalışmalarının nasıl bir toplumsal dönüşüme yol açacağının farkında değildi.

Onların çalışmalarının ışığında ilerleyenlerle bilim, öyle etkileyici başarılar elde etmiştir ki, insanlar bu yeni yöntemin bilgi verip veremeyeceğini tartışmayı bırakmışlardır. “Nasıl bilgi edinebiliriz?” gibi sorular uğraşmaya değer görülmediğinden bilim felsefesi de bir disiplin olarak gelişememiştir. Çünkü yanıt açıktır: bilimciler her ne yapıyorsa iyi yapıyordur!

Ancak Newton kuramının başarılarıyla oluşan bilime yönelik tartışılmaz güven, yirminci yüzyıl başında bir daha onarılamayacak biçimde sarsıldı. Gerek kuantum kuramı, gerekse görelilik kuramları yalnızca Newton kuramının sorunlu olduğunu göstermekle kalmadı. Aynı zamanda şimdi doğru olduğunu düşündüğümüz kuramlarımızın da gelecekte yanlış olduğunun ortaya çıkabileceğini düşünmemize yol açtı.
İnsanın sınırlılığının altını çizen bu koşullarda bilime ilişkin sorularımız daha çok, zaten var olan bir etkinliği anlama çabasına dönüştü. Yanılabilirlik bu kez bilgiyi yeniden tanımlamamızı ve kesinlik fikrinden vazgeçmemizi gerektiren bir insanlık durumu olarak kabul edildi. Bu koşullar altında karar verme süreçlerimizi “kesin” bilgilere değil de gelecekte sorunları olduğunu fark edebileceğimizi kabul ettiğimiz eldeki en iyi verilere dayandırmamız gerektiğini fark ettik. Bu ise yine önemli bir toplumsal dönüşüme yol açma potansiyeli taşıyordu.

Bu kez bilimsel çalışmalarla iç içe olan bir grup düşünür söz konusu toplumsal dönüşümü etkin biçimde yönlendirmek gerektiğini düşündüler. Ne olacağını bekleyip görmek yerine kesinlik fikrinin kaybedildiği bir dünyada ne tür toplumsal düzenlemelere gereksinim duyduğumuzu tartışıp belirlemek gerektiğini savundular. Bu amaçla başlattıkları harekete “Bilimlerin Birliği” adını verdiler. Hareketin amacı Avrupa’nın yirminci yüzyıl başındaki kötü durumundan kurtulmanın yolunun insanlığın tüm bilgi birikimini bir araya getirip, sonra da bunun daha güzel bir dünya için nasıl kullanılabileceğini bilinçli bir biçimde çalışmaktı. Bilgi ne fizikle sınırlıydı ne de yalnızca bir grup akademisyenin ezoterik çalışması olarak kalabilirdi.

Üstelik eğer bilim tartışılmaz kesin bilgiler sunmuyorsa, önemli kararları yalnızca küçük bir teknokrat grubunun alıp sonra da tüm dünyaya dayatması kabul edilemezdi. Yani bilginin herkese ulaştırılması ve kararların demokratik süreçlerle alınması gerekliydi. Aydınlanma, aklın yolunun bir olduğunu söyleyerek tek değişmez doğruyu arıyor ve bulunca da herkese ezberletmeye çalışıyordu. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren karşılaştığımız durum, bilginin sanıldığı kadar insandan bağımsız olmadığına işaret etmekteydi. Eğitim sistemimizi de baştan tasarlamamızı gerektiren bu anlayışa göre, artık doğruları değil de bilimsel araştırmanın nasıl yapılacağını öğretmek daha önemliydi. Üstelik bilginin gerek üretiminde gerek kullanımında insanla ilişkisi daha görünür hale getirilmeliydi.

Tüm bunların Viyana Çevresi’nin çabası olduğunu duymak bizi şaşırtabilir. Ne de olsa günümüzde Viyana Çevresi’yle özdeşleşmiş mantıkçı pozitivizm akımının, liberalizmin felsefi alt yapısını sunduğu kabul edilir; onu, en kibar ifadeyle yanlış ve apolitik bir felsefi akım olarak tanırız. Viyana Çevresi’nin, aslında bu tür bir toplumsal proje olarak başladığını öğrenmenin belki de en ikna edici yolu George A. Reisch’ın Soğuk Savaş Bilim Felsefesini Nasıl Dönüştürdü başlıklı kitabını okumaktır.

Reisch bu kitabında akademik bir disiplin olarak bilim felsefesinin ortaya çıkışını soğuk savaş bağlamında ele alıyor. Kitap bilim felsefesinin yirminci yüzyıl başında yeniden ve bu kez bilinçli bir toplumsal proje olarak ortaya çıktığını göstermeye çalışıyor. Soğuk savaşın Amerikan üniversitelerinde yarattığı her tür sol görüşü marjinalleştirici etkiyi ve bunun sonuçlarından biri olarak bilim felsefesinin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan apolitik, değer alanından kopuk, teknik bir disiplin olarak bilim felsefesinin başlangıçtaki devrimci toplumsal projeden ne derece farklı olduğunu görmek oldukça şaşırtıcı.

Hitler’in güçlenmesiyle Amerika’ya kaçmak zorunda kalan mantıkçı pozitivistlerin düzenledikleri konferansların ve çıkardıkları yayınların içeriklerini aktaran kitabın en önemli tarafı bunu içinde yer aldıkları toplumsal bağlamda sunuyor olması. Kuşkusuz Bütünleşik Bilimlerin Enternasyonel Ansiklopedisi adlı bir yayın çıkarıyor olmaları bugün için çok devrimci görünmeyebilir. Ancak gelen itirazlara rağmen “Enternasyonel” sözcüğünü kullanmakta ısrar etmeleri, aynı dönemde Robin Hood anlattığı için hakkında FBI tarafından soruşturma açılan İngiliz edebiyatı profesörleri olduğunu öğrendiğimizde daha ilginç oluyor. Irk yasaları yüzünden Berlin Üniversitesi’ndeki işinden atılmış ve Almanya'dan kaçmak zorunda kalmış Hans Reichenbach'ın da Alman casusu olabileceği şüphesiyle seyahat sınırlamaları altında yaşadığını öğrenmek şaşırtıcı. Üstelik Reisch bize Rosenberg’lerin idamının öyküsünü de hatırlatarak, casusluk şüphesinin yalnızca itibar ya da iş kaybetmekten çok daha tehlikeli olduğunu fark ettirmekte.

Kitap örneğin katıldıkları imza kampanyalarına ya da yazdıkları politik yazılara dayanarak mantıkçı pozitivistlerin sanılandan çok daha sol bir çizgide ve politik olarak aktif insanlar olduklarını tartışılamayacak açıklıkta gösteriyor. Ancak kanımca kitabın en büyük başarısı, politik duruşlarının felsefi görüşlerinin bir sonucu olduğuna okuyucuyu ikna edebilmesi.

Kitap dönemin bilim felsefesi alanında çalışan diğer figürleri ve bu alanlara kaynak aktaran kurumlarını da ele alıyor. Bugün de bilim felsefesi disiplininin en geniş örgütü olan Bilim Felsefesi Birliği’nin (Philosophy of Science Association) ve bu birliğin dergisinin William Malisoff tarafından kurulduğunu ve Malisoff’un Sovyetler’le iletişimde olduğunu anlatmakta. Her ne kadar bazı görüş ayrılıkları olsa da mantıkçı pozitivistlerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve dergide sıklıkla onların çalışmalarına yer verildiğini de öğreniyoruz. FBI’ın dokümanlarına da dayanılarak yazılmış bu kitaptan bu kurumun ve genel olarak bilim felsefesi adı altında yapılan çalışmaların anti-Amerikan faaliyetler olarak görüldüğünü anlamaktayız. Reisch bütün bunları sunarak mantıkçı pozitivizme ilişkin yanlış bir izlenimi düzeltmeye çalışırken bir yandan da onları olduklarından daha solda göstermekten de kaçınıyor. Örneğin metafizik tartışmalara getirdikleri eleştirilerden yola çıkarak materyalist olmadıklarını ve Lenin’in pozitivizm eleştirisini anımsatıyor.

Reisch şu isimleri özellikle inceliyor: Charles Morris, Philip Frank, Rudolf Carnap ve Otto Neurath. Bunun nedeni mantıkçı pozitivistlerin aralarında da önemli farklılıklar olması. Örneğin Carnap’la, Neurath arasında zaman zaman gerginlikler yaşandığını öğreniyoruz. Anlaşmazlıklarının çıkış noktası Carnap’ın çalışmalarının fazla teknik, dolayısıyla da ancak az sayıda mantıkçı tarafından anlaşılabilecek uzmanlaşmayı özendiren işler olması. Neurath bu tür işlerin politik amaçlarına uygun olmadığını düşünmekte. Bununla birlikte hakkında FBI soruşturması da yürütülen Carnap’ın, Neurath’ın devrimci amaçlarını paylaştığını gerek mektupları, gerekse McCarthy döneminde başını derde sokabilecek eylemlere katılmasından anlıyoruz.

Bugünden bakınca Neurath’ın kaygılarının yerinde olduğunu görmekteyiz. Reisch’ın hareketin lideri olarak anlattığı Neurath’ın adı pek bilinmezken bizler, mantıkçı pozitivizmi Carnap’la özdeşleştirmekteyiz. Üstelik onu da katıldığı protesto eylemleri ya da imzaladığı bildirilerle değil, okumadığımız zahmetli kitaplarından tanıyoruz.

Kitap soğuk savaş döneminde Amerikan üniversitelerindeki sol eğilimlere yönelik baskıyı, milliyetçi ve anti-demokratik uygulamaları ve yaratılan korkuyu sergileyerek, sol hareketlerin nasıl bastırıldığını gösteriyor. Merkezinde mantıkçı pozitivizm olsa da onların ilişkide olduğu pragmatizmden, içinde yer aldıkları McCarthy döneminden, Hitler ve Stalin’in antlaşmasının yarattığı etkiden ve Troçki davasından da söz etmekte. Bilim felsefesini toplumsal bir hareket olarak inşa etmek isteyenlerin uğradığı baskıyı sergilerken, bu alanın aslında neden doğası gereği politik bir alan olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ancak bu baskılar sonunda bilim felsefesi her türlü politik içeriminden arınıp teknik bir akademik disipline dönüştürülmüş. Her ne kadar mantıkçı pozitivistler baskılara kolayca boyun eğmemişse de, kendi projelerinin peşinden gidecek öğrenciler yetiştirememiş, çalışmaları için fon bulamaz olmuşlar ve etkilerini yitirmişler.

Reisch’ın kitabı belgelere dayalı, çarpıcı örneklerle dolu ve pozitivizm hakkındaki pek çok yanlış anlamayı değiştiren, üstelik kolay okunan bir kitap. Bilimsel çalışmaların birbirlerinden kopuk, aşırı uzmanlaşmış skolastik alanlara dönüşmesi ve toplumsal kaygılardan uzak yürütülmesine yönelik eleştirilerle kurulan bilim felsefesinin kendisinin, böyle aşırı uzmanlaşmış ve üniversite koridorlarına sıkışmış bir disipline dönüşmesinin ironik öyküsü, eğlenceli bir okuma. Umarız bu ve benzeri çalışmalar bilim felsefesini ortaya çıkışındaki kaygılarla yeniden yeşertecek, herkes için gerekli bir alana dönüştürecek bir motivasyon olur.

HOW THE COLD WAR TRANSFORMED PHILOSOPHY OF SCIENCE: TO THE ICY SLOPES OF LOGIC, George A. Reisch, Cambridge U.P., 2005.

Aynanın İçinden Bakmak (Esra ERTAN)

      “ Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman, gözünü bile kırpmadan
       Ve bilirsin ki güvenecektir sana
       Çünkü zihnin dokunmuştur onun kusursuz vücuduna”
                                                     Suzanne, Leonard Cohen

     
Kendimizle karşılaşmak, kendimizi bilmek için zihnin dokunduğu bir başkasına ihtiyacımız var her zaman. Onun bakışında, sembolik düzenin sürekli tekrarladığı kodlarla varlığımızı yine yeniden inşa edebileceğimiz aynalara…
    
Gerçekliğin yarattığı gerilim, başka unsurlara angaje olmaya ihtiyaç duymaksızın kendi  katmanlı dilini ve atmosferini yaratıyor Hakan Bıçakcı’nın metinlerinde. Doğa Tarihi adlı yeni romanı, belirsiz bir zamanın  Dünyevî Zevkler Bahçesi illüzyonunu yaratan şimdinin, tam burada olmanın hikayesini resmediyor. Ve bu haz bahçesinin izleğine, şu anın vaatlerinin sentetik kokusunu duyumsatmayı yerleştiriyor. Bu anlamda roman, diğer Hakan Bıçakcı metinlerinin çizdiği eksen üzerinde, derdine tutarlı biçimde sahip çıkmaya devam ediyor.

“Buğu yüzünden net görünmüyordu. Kadınsı, pembemsi, hareketli bir leke vardı aynada. Meyveli vücut şampuanının ılık kokusu banyoyu doldurmuştu. Bozuk çilek reçeli…”
   
Koku hafızamızı yoklayıp harekete geçiren ayinsel bir sahne ile ilk eşikten geçirir metin okuyucuyu. Üç bölümden oluşan kitabın kahramanı Doğa, plaza-site-alışveriş merkezi arasında geçen gündelik rutiniyle, ilk darlık duygusunu okuyucunun içine yerleştirir. Genç bir kadınla beraber olup, evden ayrılan babasının gidişiyle yalnız kalan annesini de yanına alarak, İngilizce isimli sitedeki hayatı, plazadaki işi, sevgilisi Onur ile beraberliği üzerinden bir varlık şeması çizer. Bu şema, metni ören taşların harcını da oluşturacak ana malzeme.
 
Dört kez yinelenen doğum günü seremonisi,  güzellik  merkezi ritüelleri, alışveriş merkezi ve spor salonu, Facebook profil sayfası, yassı göğüsler ve ille de beyaz şarap… Bir durumu anlayabilmemiz ve o durumun tanıklığını yapabilmemiz için kuşkusuz bu göstergeler zihnimizi aydınlatmakta. Üstelik sosyolojik okumalar yapmak için de geçerliliği olan referanslar. Ancak Bıçakcı’nın yapmaya çalıştığı şey, bu saiklerin rehberliğinde bir durum yaratırken, kahramanın en habis ya da en insani yanlarını yine bu durumun anlatmasına imkân tanımasıdır. İlk iki bölümde, Doğa’nın “endüstriyel nesne” leşmiş halinin sessizliği, mekanik bir ritmin içinde devindiği geçişlerle birbirine bağlanır.

Üçüncü bölüm ise metinde bir çözülmenin yaşandığı, kahramanın sıkışmışlığının, özlemlerinin ve hezeyanlarının derdest edildiği, bu sayede de onu görünür kılan şeylerin anlamsızlığını yakınımızda bir yerlerde hissedebildiğimiz muğlak anların toplamı gibidir…
   
Otuzlu yaşlarının ortasında, güzelliği, kariyeri ve yatırımları olan Doğa, bedenini ve o bedenin kazanca dönüştüreceği başarı (!) olgusunu, cam ofisinde daldığı fallik biçimde göğe tırmanan plaza ve sitelerin gölgelerinde formüle eder. Bununla da yetinmez, zamanın efendilerinin “keyfini çıkar” telkinlerine biat ederek, hepimizin hapishanesini yeniden üretir. Biz, kendi yalnızlığımızı bu esaretten tanırız. Üstelik bu fantazmagorinin tadını da çıkaramaz. O kadar görmeden görülmeyi, o kadar skoru, o kadar diğer kadının mutsuzluğunu dert edinir ki, bir türlü gerçek anlamda var olamaz. Şu hayatta, kabahati kadar dahi yer kapladığına inanmaz. O sebeple Doğa ne başka insanları, ıstırabın pusu kurma olasılığına rağmen sevebilmeyi gözetebilecek kadar erotik yapıdadır, ne kendi zamanını yarattığı entelektüel bir yeterliliği yüceltecek narsistik donanıma sahiptir. Ne de kendi cümlelerini kurabildiği dünyaları sınayabilecek bir sokak insanıdır. Dahası o, bu zenginliklerden hangisi veya hangilerine sahip olduğunu arama çabasında bulunmayandır. Çıkışsızlığı çaresizliğinden değil; hareket kabiliyeti geliştiremeyişindendir. Geçmişe sığınış değil belki ama, tanıdığı ve kaybettiği bir şeyi hatırlar, eski sevgilisi Ulaş ile karşılaştığı bir an, tüm düşlerinin kurtarıcı kahramanına evrilir. Kendisine anlatamadığı şeydir bu an, hem zaten “hatırlamak gibi değilmiş yaşamak…” 

Dünyanın takdir etmesini beklediği bir güzelliği elde etmek ister Doğa. Plaza kadını olmak,  ya da yaşam gurusu gibi popüler etiketlerin altını eşelersek, üretilebilir bir mutluluk, üretilebilir bir beden ve imaj kaygısının ve bu kaygıyla görülen kişi olmanın deneysel  haz merakı olmayacağını iddia edebilir miyiz? Ancak bu “yaşam sanatı” tam da yaşamı sentetik bir biçimde taklit ettiği için olgunlaşamaz. Metinde bir yıl arayla iki doğum gününe tanıklık ettiğimiz Doğa, otuz altı yaşında olmasına rağmen, kaygı ve kriz dışında başka hiçbir duygusunu deneyimleyemediğimiz  için, kâmil olma yolunda bir adım boyu ilerleyemez.  Ama ne de olsa “her şey yolunda, mimik yapma Doğa…”

Öte yandan dış dünyanın uyaranlarına yaptığı duygusal yatırım, onun sağlıklı bir kendilik geliştirmesine olanak tanımaz. Metin boyunca kendi sıkıntılarıyla meşgul görünen annenin, vakti zamanında sinir krizlerine gark olmuş, hırçın, mutsuz ve sürekli yazıklanan bir mağdur (!) olduğunu öğreniriz. Bu, metinde bir aydınlanma anıdır. Doğa’nın krizlerinin de alt metnidir. Kendi benlik tarifi zayıfladığı bir anda, kızından birkaç yaş büyük bir kadınla evi terk eden baba da farklı şema çizmez. Annenin kurban rolüyle kalınlaşan, babanın gidişiyle de vazgeçilen Doğa’nın  onaylanma arzusu, imkânsız bir özleme dönüşür. O sebeple boşalamaz da Doğa. Kendi adına atıfta bulunabileceğimiz tabiatın verimliliği ona sirayet etmez. Ne sosyal bir boşalmadan ne de cinsel bir doyumdan nasiplenemez. Sürekli sahneler dünyayı. Her sahne bir önceki anı tekrarlar.

Doğa,  adına atfen tabiatın dişil enerjisine ve  bereketine bir gönderme de taşıyor.  Bıçakcı bu çift anlamlılığı düşünmüş olmalı. Zira High Project’in içindeki yapay Cafe Jungle, bu içkin özlemin tezahürü olabilir. Bununla birlikte Doğa’nın tırnaklarına sürdüğü yeşil oje de bu özlemin rengi olarak düşünülebilir. Romanın temas ettiği, ayağı hiç toprağa değmeden ciple siteden plazaya, oradan da alışveriş merkezine giden her kadın için, bir şekilde eko feminist  okumaya da açık.

Doğa Tarihi, Hakan Bıçakcı okurlarının ve onun metinleriyle henüz yeni tanışacak olanların, kahramanını “burlesk”leştirmeden, kara mizahı satır aralarından tanıyacağınız, mekân yaratımı, dili ve atmosferi  ile, yanında başka okumalar da yapma isteğinizi çoğaltacak doygun bir metin.
 
DOĞA TARİHİ, Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları, 2014.

Medya’ya Marx İle Bakmak (Doğan Emrah ZIRAMAN)

Marx metayı “ister mideden, ister zihinden çıkmış” olan bir insan ihtiyacı ve kapitalist toplumun temel hücresi olarak tanımlar. Marx’ın meta tanımı kapitalist toplumun her şeyi metalaştırabilme gücünü ve becerisini göstermesi bakımından önemli. Ancak her şeyin meta olabilmesi şeylerin meta ilişkisi içindeki yerlerini analiz edebilmeyi her zaman kolaylaştırmaz. Özellikle “mideden” çıkmış, somut denebilecek, metaların kapitalist ilişkiler içindeki yerini görmek, algılamak daha kolayken; “zihinden” çıkmış, soyut denebilecek, metaların kapitalist ilişki içindeki yerini saptamak daha zahmetlidir.

Bu zahmetin öncelikli nedeni soyut metaların somut meta ilişkisine dönüştüğü halkaların da soyut ilişkiler zinciri içinde olmasıdır. Örneğin kültüre ait metalar P(ara)-M(eta)-P(ara) ilişkisinde çoğunlukla bir yanı ile para olarak somutlanabilirken, meta olarak kolay somutlanamazlar. Marx’ın terimi olan “zihinsel”, genel terim olarak “kültürel” metalara dair bu zahmet o kadar güçlüdür ki, onu analiz etme zahmetine girmeyenlerin ilk söylediği türkü “Marx yanıldı” ifadelerinden oluşan bir uzun hava girişidir. Özellikle önlerine post eki takan akımlar mide ile ilgili metalarda Marx’ın başarısının hakkını teslim etseler de, zihinsel metalarda aynı başarıyı gör(e)medikleri için ilk işleri Marx’ı mahkum etmek olmuştur.

Hele ki Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve emperyalizmin yeni biçimi olan küreselleşme ve onun da getirdiği küresel teknolojileşme sonrasında Marx’ı mahkum etmek yeterli kalmamış, “Marx’ı yok sayma” temel bir anlayışa dönüşmüştü.

Ancak kapitalizmin küresel hakimiyetini ilanı bizzat kapitalizm tarafından hem ekonomik hem de toplumsal şiddetli krizlerle yadsındığı vakit, özellikle Batılı entelektüeller Marx’ı yeniden hatırladılar. Son yıllarda Avrupa ve ABD’de Marx’ın eserlerine, hem okuyucu hem de akademik olarak, artan “ani ilgi” basit bir entelektüel çaba değil, kapitalizmin krizini anlama ve çözme çabasından başka bir şey değildir.

M@rx’a Geri Dönmek

Marx’a yönelen bu ilgi kendisini özellikle, kapitalizmin dönüşüme uğramasının bir sonucu olarak ağırlığı artan hizmet sektörünün analizlerinden, yaşam alanlarının (kentler gibi) kapitalist biçimde uğradıkları tahribata ve bu tahribata karşı yükselen toplumsal hareketlerin incelemesine kadar geniş bir alanda göstermekte. Bu geniş inceleme alanları içinde, özellikle internetin dünyadaki kapsamı ile birlikte, medya ve yeni medya da Marx’ın kavramları ile düşünülen, kritik edilen alanların başında geliyor.

M@rx Geri Döndü kitabı “iletişimin eleştirel ekonomi politiği” çalışmalarını kapsayan makalelerden oluşmuş bir çalışma. Ancak kitabın ismindeki Marx’ın geri döndüğü iddiası pek de doğru bir iddia değil. Asıl olan şey kitabın çeviri editörü olan ve kitaba kısa bir giriş yazısı ile katkı sunan Funda Başaran’ın dediği gibi “iletişim alanında” çalışanların “Marx’a geri dönmesidir.”

“İletişim ağları kapitalist ekonominin gelişerek sürmesinin enformasyonunu taşıdığı denli, kapitalizmin yıkılmasının enformasyonunu da taşır” argümanı kitabın sadece Marx’ın düşüncelerini “yorumlama” aracı olarak değil, aynı zamanda “değiştirme” aracı olarak da kullanıldığının göstergelerinden birisi.

Kitap Christian Fuchs ve Vincent Mosco editörlüğünde iletişim endüstrisi ve buna bağlı olası tüm ilişkileri Marx’ın temel kuramları aracılığı ile ele alan makalelerden oluşmakta.

Nicole Cohen güvencesiz kültürel emek; Mattias Ekman ilkel birikim sürecinde medya ve iletişim; Eran Fisher Facebook’ta kullanıcı özgür birey midir, meta mıdır; Richard Hall ve Bernd Stahl sayısal teknoloji ile metalaşan üniversiteler; Willaim Hebblewhite üretim ve iletişim aracı olarak internet; Vincent Manzerolle ve Ate Mikolla Kjosen sermaye birikimi ve sayısallaştırma ilişkisi; Robert Prey ağ toplumunda iktidar çözümlemesi; Jernej Prodnik eleştirel medya ve iletişim çalışmalarında metanın rolü; Jens Schröter internet ve kapitalist kriz; Andreas Wittel özgür yazılım emeğine karşılık denetlenebilir yazılım emeği karşılaştırdığı makaleleri ile kitaba katkı sağlamışlar. Ayrıca kitabın editörleri olan Fuchs ve Mosco’nun  eleştirel iletişim çalışmalarında Marksizmin ne tür olanaklar sağladığını tartışan giriş makalesi ile, söz konusu bilişim alanını Marx, Medya, Meta, Sermaye Birikimi başlığıyla ekonomi politiğin perspektifinden tartışan Funda Başaran’ın metni alanla ve sınıf siyaseti ile ilgilenenler için kaçırılmayacak metinler.   

Çalışma Marx’ın ve de Marksizm’in çağımızda “işe yaramadığı” argümanını hala ısıtarak insanların önüne koyan liberal, gerici safsatalara karşı çok ciddi ve güncel argümanlar ortaya koyuyor.

Kitap özellikle akademisyenler başta olmak üzere internet ve yeni medyanın kapitalizmle ilişkisine odaklanmış okuyucular için güçlü argümanlara sahip bir çalışma olarak karşımızda duruyor.

NotaBene-Bilişim Janus’un Çehresi Dizisi

M@rx Geri Döndü kitabı NotaBene Yayınlarının “iki yüzlü Yunan tanrısına” atfen adlandırılan Janus’un Çehresi Dizisi’nden çıktı. Yayınevi Janus’un artık iki yüzü olmadığını, “çehresi ele geçirilmez ve kolay kolay tanınmaz biçimde kaotik” bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Bu nedenle “çehrenin kaotik yapısını Marksizmin perspektifinden incelemek, alanın ekonomi politiğine öncelik vererek belirlenim kazandırmaya buradan başlamak ve ‘yeni dünya’nın nasıl döndüğünü bilişim tartışmaları eşliğinde açıklamayı” Janus’un Çehresi Dizisi’nin temel amacı olarak belirlenmiş.

M@rx Geri Döndü, kitabın kolektifliğine uygun olarak Funda Başaran editörlüğünde Gökçe Baydar, Zafer Kıyan, Hakan Yüksel, Banu Durdağ, Zeynep Saygın Sarbay, Aylin Aydoğan ve Özgün Dinçer tarafından çevrilmiş. ‘Janus’un Çehresi Dizisi’nin ilk kitabı olan M@rx Geri Döndü, Funda Başaran ve Diyar Saraçoğlu editörlüğünde, Ümit Akıncı, Aylin Aydoğan, Cansu Başak, Necati Duran, Banu Durdağ, Ersin Vedat Elgür, Seda Gönül, İzlem Gözükeleş, Serhan Gül, İlker Kalaycı, Tahir Emre Kalaycı, Elem Güzel Kalaycı, Zafer Kıyan, Özgür Narin, Murat Naroğlu, Senem Oğuz, Hakan Yüksel’den oluşan yayın kolektifinin yakın gelecekteki çalışmaları için de güven sunuyor.

Ekip Janus’un Çehresi Dizisi’nin amaçlarına da uygun çevirileri ile Türkçedeki Marksist literatüre kayda değer çalışmaları kazandırmayı amaç edinmiş durumda. Hali hazırda çevirileri devam eden Christian Fuchs’un Social Media ve Digital Labour kitaplarının yanı sıra 2014 Eylül’üne yetişecek Ergin Bulut ve Michael A. Peters’ın editörlüğünde derlenen Cognitive Capitalism ve Notabene-Bilişim Janus’un Çehresi ekibinin bitirmek üzere olduğu Marksist Bilişim temalı derleme de yakında ilgili okurların değerlendirmelerine sunulacak.  

M@RX GERİ DÖNDÜ,
Der: Chiristian Fuchs, Vincent Mosco, Çev. Kolektif, NotaBene Yayınları, 2014.

Polisiye Çizgiromanda Sürpriz Bir Karakter: Seyfettin Efendi (Yigilante KOCAGÖZ)

Popüler kültürümüzde çizgiromanhep tartışmalı bir mesele oldu. Dokuzuncu sanata bir yandan göbekten bağlı, öte yandan tamamiyle yabancı bir toplum olabilmek sadece bize özgü olsa gerek. Tommiks, Zagor, Çelikblek gibi nice İtalyan çizgiromanının (fumetti) ya da  Tenten ya da Red Kit gibi Belçika ekolünün en popüler örneklerinin seneler boyu gazetelerle promosyon olarak dağıtıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bizim pek haberimiz olmadı, ama çizgiroman dünyasının en rafine örnekleri özellikle seksenlerin sonunda düzenli olarak gündelik diyetimizde yer alıyordu. Buna rağmen iş yerli üretime geldiğinde Türkiye’de çizgiroman hep bodur kaldı. Mizah dergilerinde basılan tefrika hikayelerin albümleştirilmesini ya da bazı bireysel çabaları ayrı tutarsak, üretimde profesyonelleşmiş bir yerli çizgiromancılıktan bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. Çizgiroman üretimindeki yavaşlık; konu fantastik, korku ya da polisiye gibi tür edebiyatı üretmeye geldiğinde daha da vahim bir hal alıyor. Bu tarz hikayelerin sıcak yuvası olan Geek kültürü, Türkiye’de özellikle son yıllarda oldukça geniş kitlelere ulaşmakta, ancak bu durum da büyük oranda yabancı eserlerin takibi ile gerçekleşmekte. Yerli sanatçıların izleyecekleri net bir rota daha çizilmiş değil, bu durum da çoğu hevesli projenin birer başarısızlık hikayesine dönmesini zorunlu kılıyor.

Devrim Kunter’in Seyfettin Efendi serisi bu çok da umut vaadetmeyen, çorak topraklarda bir şekilde yeşermeyi başarabilmiş, dikkate değer çalışmalardan. Seri, 1911-1935 yılları arasında Anadolu’nun farklı bölgelerinde gerçekleşen gizemli olayları çözmeye çalışan hayali kahraman Seyfettin Efendi ve ekibinin maceralarını anlatıyor. Kunter’in ilk kitabı “Yeditepe Canavarı” İstanbul sokaklarında gerçekleşen vahşi cinayetleri konu alırken, ikinci kitap “Esrarengiz Hikayeler” dokuz yazarın katkılarıyla hazırlanmış bir polisiye hikayeler seçkisi.

Sanatçıların izleyecekleri eskiden kalma bir rota yok belki, ama bunu çizmek için gene de bir uğraş mevcut. Geç Osmanlı/Erken Türkiye Cumhuriyeti döneminde geçen alternatif bir Karanlık Anadolu’nun hikayeciliği, yerli çizgiromancılıkta bir süredir izlenmeye başlanmış, dikkate değer birkaç eseri de okurlara kazandırmış bir alan. Karanlık Anadolu konsepti üzerinden gelişen ilk ciddi proje, Levent Cantek’in editörüğünde hazırlanan Deli Gücük albümleri olmuştu. Deli Gücük’ün yerli çizgiromandaki korku ve fantezi boşluğunu kapatmayı çabaladığını söyleyebiliriz. Seyfettin Efendi Serisi de benzer bir çabayı polisiye üzerinden göstermekte. Hikayeler çok özgün olamasa da okuru başından sonuna kadar kendine bağlayacak bir sürükleyiciliğe ve çeşitliliğe sahip. Bazı maceralar seri katil avcılığı ya da taşra gizemlerini çözmek üzerine kurulu iken bazısı da savaş dönemi casusluğunu konu alıyor.

Tasarımı ilk bakışta bunu yansıtmıyor olabilir, ancak Kunter’in karakteri aslında polisiye edebiyatının meşhur kahramanı Sherlock Holmes’un Anadolu’da ikamet eden bir varyasyonu. Seyfettin Efendi’nin hikayelerdeki vakalara yaklaşımı ve çevresindeki diğer karakterlerle olan ilişkisi, daha ilk sayfalardan insanın aklına Arthur Conan Doyle’nin hikayeciliğini getiriyor. Bu durum şüphesiz çeşitli okur tepkilerine neden olacaktır. Karakterlerin ve hikaye mimarisinin, zaten sayısız İngiliz polisiyesinden aşina olduğumuz bir yapıyı tekrar etmesi orijinallik arayışındaki okurları üzebilir. Öte yandan bu tarz hikayeleri tutarlı bir şekilde Anadolu’ya uyarlayabilmek de az rastlanır cinsten bir başarı ve Seyfettin Efendi bu işi kotarabilen örneklerden. Hikayeler inandırıcılıktan uzak değil ve en klişe sayılabilecek öykü bile okurda bir merak duygusu doğurmayı başarabiliyor. 

Devrim Kunter’in bu genç çizgi serisi, yer yer göze çarpan teknik ya da anlatım eksikliklerine rağmen her macerada kendini geliştiren bir proje. Seyfettin Efendi, ilerleyen sayılarında kendini daha da geliştirirse çizgiromancılığımızda adından sıkça söz ettirebilir. İlk iki albüm bunun potansiyelini göstermekte.

SEYFETTİN EFENDİ VE ESRARENGİZ HİKAYELERİ, Devrim Kunter, Arka Bahçe Yayıncılık, 2014.
SEYFETTİN EFENDİ VE OLAĞANÜSTÜ MACERALARI, Devrim Kunter, Arka Bahçe Yayıncılık, 2013.

Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri Üzerine... (Sırma KÖKSAL)

Sevgi Soysal’ın 1972, 1973 ve 1976 yıllarında Yeni Ortam, Yenigün ve  Politika’da yer almış yazılarından İpek Şahbenderoğlu tarafından derlenmiş olan Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri adlı kitabı geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İyi de oldu. Her şeyden önce, günün peşinde koşmaktan sevdiği yazarlara yeniden dönmeye zaman bulamayanların yeniden Sevgi Soysal’ı ele alması için zorunlu bir izin belgesi. Öte yandan, ismini duymuş ama kitaplarını henüz okumamış, belki biraz “klasik” kalacağını düşünüp elini korkak tutan genç kuşaklar için de iyi bir tanışma olanağı. Gazete yazılarının bunun için en uygun adım olmayacağını düşünenler varsa eğer, onlarla aynı görüşte olmadığımı baştan söyleyeyim. Öncelikle yıllar sonra derlenmiş bu yazıların yazıldığı günlerin ikliminin ne olduğuna ilişkin Aksu Bora ile Tanıl Bora’nın ortak kaleme aldıkları önsöz son derece açıklayıcı ve yazıları yerli yerine oturtuyor. Ayrıca günümüzde 140 karakterle derdini anlatma ekonomisini kazanmış genç kuşaklara da akraba bir duygu taşıyor. Özellikle Hatice Hanım karakteriyle örülmüş olan yazıların her biri birer kısa öykü duygusunda.

Belki bu derlemede esas üzerinde durulması gereken Hatice Hanım karakteridir ama yine de ben bu yazıya, kitabın da ilk yazısı olan “İnanın, Turist Değilim” ile başlamak istiyorum. Tante Rosa’dan başlayarak hep buralı olup olmadığı tartışılmış olan Sevgi Soysal’ın asla “turist” olmadığını anlamak önemli çünkü.

Bu yazıda Sevgi Soysal Adana’da sürgün olduğu dönemde kaldığı oteldeki ve Adana’daki günlerini anlatırken, siyasi sürgünlüğün sıradan insanların gözündeki yabancılığının ve anlaşılmaz durumunun yarattığı yalnızlığı kırabilmek için neredeyse bir çığlık gibi, “İnanın, Turist Değilim” diyor. Herhalde epey “Avrupai”, otuzlu yaşların ortalarındaki bu sarışın ve yalnız kadın epey bir turist muamelesi görmüştür o yılların Adana'sında. Gelin görün ki bu coğrafyanın tüm sorunlarına gözünü dikmiş, pamuk tüccarlarının şaşaalı pavyon maceralarıyla anılan bu kentin en yoksul mahallelerinin çocuklarını, yoksulluğunun neredeyse fantastik sonsuzluğunu ve bütün bunları yaratan temel adaletsizliği en yalın haliyle gören ve aktaran bu kadın, yabancı ellerden gelmiş ve gördüklerinden şaşkın, hassas bir insan evladı olmaktan çok uzaktır. O bu dünyayı ne sevecen bir “Ah bu koşulların gözü kör olsun!” duyarlılığıyla ne de “Her işin başı eğitim şekerim,” böbürlenişiyle izler. O sadece, ne olduğunu hiç gizlemediği, uğruna da ağır bedeller ödediği siyasi görüşlerinin çerçevesinden mesafesini koruyarak bakar. Sevgi Soysal'ın okurlarına geçirdiği en temel duygu budur: Bir kamera! Fotoğrafı çekmek için elimize aldığımız kameranın vizörü. Bak ve gör, der, önce gör.


Ama onun hep buralı olup olmadığına ilişkin tartışmalara karşı da bir çığlık gibidir “İnanın, Turist Değilim” demesi.

Buralı olup olmaması tartışmasını ateşleyen Tante Rosa’dır elbette, ismiyle de yaşamıyla da bu coğrafyanın kadını olmayan ama düştüğü tuzaklarla her yere ait olan bir kadındır o ama gelin görün ki bazıları için “yerli” olmak çok önemlidir. Bazı açılardan haksız da sayılmazlar, buralı olmayan çok şey vardır onun edebiyatında.

Her şeyden önce Türk edebiyatı ana eğilimleriyle geleneksel olarak duygusal bir edebiyattır. Başlangıçlarında ya neredeyse “acıklı” öyküler ya da yine neredeyse bir dedikoducunun acımasız mizah duygusuyla verdiği ürünler ağırlığını koyar. Bir yanda, Siyah Gözler’den Halit Ziya’ya ve oradan daha nicelerine toplumsalın aileyle sınırlı kaldığı, sınıfsal bakışın karakterin kaderine ilişkin bir dram olarak yansıtıldığı, duygulara ve vicdana seslenen bir edebiyat;  diğer yandaysa Araba Sevdası’ndan Hüseyin Rahmi’ye karakterin fark edilen her ayrıntısının kendisinin aleyhine bir delil olarak kullanıldığı hiciv ağırlıklı bir edebiyatı. Toplumsal olan ise –her ne kadar batılılaşma sorunuyla alttan alta hep var olmuş olsa da–  milli edebiyatla ancak bir tema olarak girmiştir Türk edebiyatına. Toplumsal olanın edebiyatta bir tema değil de edebiyatın kendisine ilişkin bir mesele olmasının en önemli romancısı Orhan Kemal ise, geçmişin mirasıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Orhan Kemal karakterlerini sever. Onları kader mahkûmları olarak görür. Toplumsal eşitsizliğin, yaşamın bu kurgulanışıyla haksızlıklarının farklı da kurgulanabileceğinin bilincindedir ama bu eşitsizlik birçoklarını kurban olarak görmesine yol açar ve onları özne olarak görüşünü zayıflatır. Bu eğilim birçok toplumcu gerçekçi yazarda da izlerini uzun zaman koruyacaktır. Bu eğilimi kıran, karakterini öncelikle özne olarak gören yazarlardır ki, edebiyatımızı temelli değiştirip geleneklerini yıkmış, onu özgürleştirmişlerdir. İşte ana akımın dışında bırakılmış birkaç öncül dışında bu değişimi en güçlü biçimde yansıtan yazarlardan biridir Sevgi Soysal. Türk edebiyatında onu özel yapan unsurlardan biri onun kötülükle kurduğu ilişkidir. Ne Orhan Kemal’deki gibi toplumsalın insana bulaştırdığı bir şeydir ne de Leyla Erbil’deki gibi yaşamın içine genişleyerek onu kapsamaya çalışan bir oluştur. Kötülük Sevgi Soysal’da herkesin içinde var olan, fırsat bulunca ortaya çıkan ve öncesinde de sonrasında da orada kalarak yaşamın sürekliliğinde yerini alan bir durumdur. Doğrudan doğruya sıradan kötülüktür onun anlattığı. Bu nedenle bireyin toplumsalla bağını kurarken iyi insanların lekelerinden temizlenmelerini, ya da kötünün tehdidini görmez, insanın önce kendisinde başlayacak olan mücadelesini işaret eder. Bu açılardan bakıldığında toplum-birey sorununa en batılı yaklaşan yazarların başında gelir. Eğer kastedilen buysa gerçekten pek buralı değildir. Kitaptaki yazıların birçoğuna konu olan Hatice Hanım’a olan yaklaşımı da bunu çok iyi anlatır. Hatice Hanım’ın kötülüğü yüzeysel bakışındaki bencillik, çıkarcılık ve hadi açık söyleyelim, sığ sağcılık değildir. Onun kötülüğü sıkıştığında “Aman ben bilmem!”, “Ay bana ne!” deyip omuz silkip arkasını dönüvermesi, ama hiç kendini sorgulamadan aynı kalmasıdır. Car car konuşabilmesi ama iletişim –kuramaması değil– kurmamasıdır. Bundan daha buralı olan kaç şey tanımlayabilirsiniz? Peki ya bunu bu kadar net, bir fotoğraf çeker gibi göstermiş kaç yazar bulabilirsiniz? İş buranın meselelerine gelince,  ödediği bedeller göz önüne alınınca da Sevgi Soysal sonuna kadar buralı bir yazar olarak çıkar karşımıza – ki bu kitaptaki yazılar da bunun en iyi belgeleri.

Sözü bitirmeden... Hani okurluk metinler arasında kendi bildiğince gezinmek keyfidir ya... Sizce de Hatice Hanım, Vüsat O. Bener’in “Havva” öyküsündeki anneyle aynı kadın gibi durmuyor mu?


TÜRKİYE'NİN KALBİ KABUL GÜNLERİ, Sevgi Soysal, İletişim Yayınları, 2014.

“Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar.” (Ute Wegmann ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Alman yazar Ute Wegmann ile İstanbul’da katıldığı, Kelime Yayınları’nın çocuk edebiyatı üzerine düzenlediği uluslararası konferansı ve ilk kez Türk okurlarla buluşacak olan “En İyi Arkadaşım” adlı romanını konuştuk. Edebiyatımızın Almanya’dan nasıl göründüğüne de değindik, çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğine de.

Çocuk kitaplarının mutlaka bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Her sene Almanya’da gençler ve minik okuyucular için yaklaşık 8.000 kitap yayımlanır. Bu kitapların büyük çoğunluğunun edebi düzeyi yüksek seviyede değildir. Edebi düzey ile ilgili konuşmak gerekirse, bu kitapları yayımlayanlar “mesaj vermek” ile ilgili bir şey duymak istemezler, çünkü mesaj kelimesi eğitimi çağrıştırmaktadır. Alman yazarlar ve uluslararası yazarlar burada mesaj yerine “tema” kelimesini kullanmayı tercih ederler. Tabii ki güzel bir hikayede arkadaşlık, paylaşım, sevgi, yardımlaşma gibi eylemleri eğitici şeklin dışında bir yolla okuyucuya sunarlar.
Gençler için eğitici olmayan temaya sahip kitaplar daha ilgi çekici kitaplardır. Okuduğum kitabın eğlendirici olması hoşuma gider fakat bu tek başına yeterli değildir. Bir kitabı okuduktan sonra kitabın beni hayatla, ölümle veya krizlerle ilgili yeni düşünce ve fikirlere yönlendirmesini isterim. Ya da diğer kültürlerle ilgili bir şeyler öğrenip gençlerin ve çocukların o kültür içindeki yaşayışlarını öğrenmek isterim.

Türkiye’de, “Gençler kitap okumuyor”, diye bir yakınma vardır. Oysa ben daha çok gençler için yazan bir yazar olarak bunun doğru olmadığını gözlemleyenlerdenim. Almanya’da da okurlar için böyle genellemeler yapılıyor mu? Mesela sizin radyodaki  programınızı daha çok kimler dinliyor?

Almanya’da da herkes bu durumdan yakınmaktadır ve ben de burada sizin Türkiye’de gözlemlediğiniz şeyi gözlemliyorum ve sizinle aynı fikre sahibim. Burada da okuyan ve okumayan insanlar var ve bu durum hayatın akışı içinde son derece normal. Buradaki okuyucuların çoğunluğunu kızlar oluşturuyor, hatta her zaman da böyleydi. Birçok genç kız erkekleri futbol ile Süpermen kitaplarıyla veya diğer çizgi romanlar ile yakalamaya çalışıyor, bu bazen işe yarıyor bazen yaramıyor. Bazen Süpermen veya diğer bir çizgi roman kitaplarla temasa geçmek için bir başlangıç olabiliyor. Ben çocukken çok fazla kitap okumadım, ama fizikle felsefeyle ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmekteydim, bundan dolayı 15 yaşıma geldiğimde yetişkin kitapları okumaya başlamıştım. Önemli bir noktada küçük bir kasabada ve çocuklar için hiçbir kitabın olmadığı bir yerde büyümüş olmamdır. Enid Blyton kitaplarının ve Astrid Lindgren’in “Uzun Çoraplı Pippi” romanının kabul edilmesiyle bu kitaplar benim incilim olmuştu. Ama bir sandalyeye oturup kitap okumak büyükanneme göre hiçbir şey yapmamaktı, bu durumdan hoşlanmazdı, benim ev ve bahçe işlerine yardımcı olmamı isterdi. Bu yüzden okumak benim için zor bir işti. Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar. Radyo programımla ilgili olarak, yetişkinler, öğretmenler, ebeveynler için yayın yapıyorum, ancak yayınım çocuklar için değil.

Türk çocuk-gençlik edebiyatının Almanya’ya yansıması nasıl? İki ülkenin karşılıklı çevirilerinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Geçtiğimiz yıllarda birkaç kitap tercüme edildi. Ama Almanya’da eserleri yayımlanan Türk yazarların çoğu burada doğup büyüyen ve burada yaşayan, eserlerini Almanca olarak yazan kişiler. Çocuk kitapları yazan Türk yazarlar Almanya’da pek bilinmiyor. Türkçeye çevrilmiş alman kitaplarının listesini gördüm, Helme Heine, Janosch, Mirjam Pressler, Andreas Steinhöfel, Jutta Richter gibi tanınmış yazarların hikayelerinden oluşan kitaplar, bu gerçekten çok güzel bir durum. Sanırım kalite, seçim yapma konusunda karar vermeyi sağlıyor ve bu yazarlar birçok ülkede birbirine yakın olan çocuk temasını işliyor.

İlk kez bir kitabınız Türk okuruyla buluşacak. Öncelikle bu buluşmanın öncesinden söz edelim? Kelime Yayınları ile çalışmanız nasıl başladı? Kitabınızın kimlerle buluşmasını arzuluyorsunuz?

Kelime Yayınları’nın romanımı tercüme etmeye karar vermesi beni memnun etti. Benim romanımı okudular ve beğendiler. Benim romandaki başkarakterler olan iki oğlanın hayatının ve arkadaşlığının Türk çocukları tarafından okunacak olması harika bir şey ve çocuklar yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu da romanda görebilecekler.

Türkçeye çevrilen kitabınız “En İyi Arkadaşım” herkesin güçlü ve zayıf yanlarının farklı olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce çocuklar bu konuda kendilerini keşfetmek için neler yapabilirler? Özellikle bizim gibi eğitim sistemi henüz oturmamış ülkelerde?

Sizin de değiniz gibi, herkes birbirinden farklı zayıf ve güçlü yönlere sahip. Bu durumda olabilecek en iyi şey hayattaki her durumda yanınızda olacak bir arkadaşa sahip olmak… Ve sevilmenin verdiği his size problemleri çözmede veya zor şeyleri gerçekleştirmekte özel bir güç verecek.
“Son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız.”

Çocuk ve Gençlik edebiyatını gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler açısından değerlendirdiğinizde okur ve yazar açısından ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bunu cevaplamak benim için zor çünkü Türkiye veya Ortadoğu edebiyatını bilmiyorum. Türk yazarlarla ilgili bildiğim şey, ülkelerindeki duruşları, onun dışında ne kadar sattıklarını ne kadar takip edildiklerini, pazardaki paylarını bilmiyorum, Türk okuyucuları da bilmiyorum, Alman gazetelerinden okuduğum kadarıyla öğrendiğim şey Türkiye’de kitap satmanın zor bir iş olduğu.
Belki Avrupa’da ödüllerden ve sponsorluklardan para kazanmak için daha fazla olasılık mevcut, ancak burada bile eğer çok satan bir yazar değilseniz yaşamak kolay değil. Burada genç okurlar için yazanlar genelde okullardaki okumalardan para kazanıyorlar. Hepimizin hikaye anlatımı konusunda farklı tarzları var, son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız. Bu politik durum yazarların duruşunu nasıl etkiler bilmiyorum, Avrupa’da istediğiniz her konu hakkında yazabilir ve resmedebilirsiniz. ABD’de durum farklıdır (Çıplak ve sigara içen insan resmi yasaktır.) Genç okurlarla ilgili olarak, Türk çocuk edebiyatının daha eğitici ve fantastik öğelerle süslü olması doğrusu beni etkiledi. Aynı zamanda Bologna’daki kitap fuarında İstanbul’daki yayın evleri tarafından basılmış kaliteli kitapların olduğunu fark ettim.

E-kitaplar çocukların daha iyi birer okur olmasını sağlayacak mı sizce ve edebiyatın önümüzdeki on yılında kitaplar tamamen e-kitap’a dönüşebilir mi?

İnanıyorum ki, kitap okumak, parmakların arasında sayfaları hissetmek, sayfaları çevirerek ileri geri gitmek, resimlerin renklerini görmek, çocuklar için çok önemlidir ve ümit ediyorum ki önümüzdeki yıllarda bu şekilde olacak ve devam edecek. E-kitaplar seyahat edenler için ve çok kitap okuyup taşımak istemeyenler için uygun. Çocuk ve genç okurlar kitabın sayfasının kağıdını hissetmeli ve kokusunu bilmeli. Ama en önemli şey bir okurun kalbinde yarattığınız, sizin başkahramanınızla birlikte hissettiği sevinç ve hüzün gibi duygular, bu şekilde kahramanlarınız kitabın kapağı kapandığında da okuyucularla birlikte yaşamaya devam eder.


Gülşah ELİKBANK
gulsahelikbank@gmail.com

Sessizlik Mektupları (Erdem TEZBAŞARAN)

Yusuf Atılgan söz konusu olunca yazmaya nasıl cüret eder insan? Bir vebaymışcasına tiksindiği “eli poşetliler”in kalıpları kullanılmaksızın ortak bir zeminden nasıl hitap edilebilir kamuya, hele böyle bir “sloganlar” çağında? İşte başkişisinin dert edindiği bu çekinceler gereği böyle bir zorluktan seslenen “Sevgili Halil Kardeş: Köye Mektuplar”, edebiyattaki önemi tartışılmaz bir yazarımızın mektuplarından derlenmiş bir kitaptan -ortalama- beklentimizi tersyüz edecek denli sıra dışı bir toplam. Asıl şaşırtıcı olan, bunu, Yusuf Atılgan’ın en mahrem sırlarını ifşa ederek değil, onu tüm sıradanlığıyla, olduğu gibi sunarak başarması. Ne eksik ne fazla! Kaldı ki bu mektuplar; her yazı pratiğinde soyut bir okur kitlesine de bilinçli ya da bilinçsiz konuşmayı alışkanlık haline getirmiş yazar mektuplaşmalarında çoğunlukla rastlananın aksine, yalnızca ve yalnızca köyden güvenilir bir dost, Halil Şahan’a konuşuyor. Haliyle, işinin olmadığı bir yere davet edilmek biz okurları daha da heyecanlandırıyor.

Edebi Şeyler’den Mart ayında çıkan kitap, birçok köylünün şahsen tanışmamayı salık verdiği “bizim deli” ile mektuplaşma ayrıcalığına erişecek kadar ahbap, edebiyat düşkünü bir öğretmen Halil Şahan’ın son derece sade, içten ve temkinli sunuş yazısıyla açılıyor. Nitekim ondan öğrendiği en önemli değerler arasında “insan olabilmek için ikiyüzlülükten uzak durmayı ve doğal davranmayı” sayan Halil Hoca, kimin hakkında ne yazıyor olduğunun tamamıyla bilincinde. Dolayısıyla kendi Yusuf Atılgan algısını bu anlayış doğrultusunda, ne gereksiz övgülere başvurarak ne de tatlı yergilerden kaçınarak, yerinde ve samimi anekdotlarla çatıyor. Bu açıdan, bizim için bir sır küpü görünümündeki Yusuf Atılgan imgesini netleştirmek adına, bir edebiyat tarihçisinin incelemesinden daha insani ve sahici duruyor elimizdeki kitap.

Mektuplar, haber alma-verme işlevlerinin fazla dışına taşmadan yazılmışlar gibi görünmelerine karşın yakalamak isteyenlere yazarın derin karakter özelliklerinin ipuçlarını kolayca sezdiriyor. Gerçekten de içerikler, Yusuf Atılgan’ın, en zayıf noktalarıymışcasına herkesten saklamaya çalıştığı olağan davranışları hakkında kilit bilgilerle dolu ama üslup o kadar doğal ki, eserleri hakkında hayli doğurgan bir ikincil edebiyat kurulmuş yazar bu mu diye sormadan edemiyoruz. Aslında birçok şaşmaz alışkanlığa saplandığını da görüyoruz: Düzenli şekilde annesini sorması; tarlalardaki durumu, hasadı, havayı merak etmesi; oğlunun büyüyüşünü haber vermesi… Ama asıl sıra dışılık, bu denli konuşulan bir yazar iken böylesine basit mektupları kaleme almak değil mi? Yine de basit deyip öylece geçemiyoruz, çünkü okumalarını yazarın şahsı ve eserleri arasındaki organik bağlar üzerinden yapmayı sevenler için çok ince ayrıntılar sunuyor kitap, gören gözlere.

Öncelikle ısrarcı bir pedagog niteliği gözümüze çarpıyor. Muazzam entelektüelliğine (misal Joyce’u aslından okuyabilmesine…) karşın tumturaklı söz ve davranışlara, yapaylığa düşman bu adam, asla bilgisini satmaya çalışmıyor, fakat beslendiği kaynakları paylaşma bakımından fazlasıyla cömert. (Daha da önemlisi tahakkümden uzak.) Neredeyse her mektupta, Halil Hoca’nın da gayet hevesli olduğunu düşünürsek, aralarındaki yoğun kitap trafiğine şahit oluyoruz. Bu kararlı tutumu, hacmen küçük fakat içerik açısından kolayca tüketilemez külliyatı ile birlikte ele alındığında Borges’in “Okumak, yazmaktan daha medenidir” düsturuyla yaşayan bir insan söz konusu.

Eserlerinde dünyanın zar zor fark edebildiği insanları başkahramanı yapmasına rağmen tüm insanlığı kuşatabilen anlatılar yaratarak parçadan bütüne ulaşmaya çalışan Yusuf Atılgan’ın, üst tondan konuşan yazarlık kimliğinden ziyade günlük hayatının ilişkilerine ve sıradan dertlere önem vermesi de mektuplarda belirgin. Uğraştığı tüm entelektüel edimlerini “ekmek parası” mütevaziliğiyle sunan biri var önümüzde. Halil Şahan’dan öğrendiğimize göre Heidegger’in hocası Husserl’i de okumuş olan Atılgan, dil konusunda da benzer bir fenomonolojik tutumluluğa sahip. Wittgenstein’ın deyişiyle “üzerine konuşulacak şeye dair boş laflar etmek yerine susuyor.” Bu bir pasiflik hali değil. Fazladan konuşmayıp kısmen sessiz kalması (böyle bir şeyi mektup formunda nasıl anlarız, ama açıkça anlıyoruz), esasen sayfalarca yazı döşemesinden daha kıymetli.

Bu noktada, durgun politik tutumunu da Halil Şahan’ın aktardıklarından öğreniyoruz, kesinlikle ölümüne kadar “sol” bir görüşte. Fakat gerek bulunduğu köyün dedikoducu müzevirliği gerek 45 yılında girdiği hapiste ihtimalle yaşadığı ya da tanık olduğu işkenceler sebebiyle (Canistan’ın ilk adı İşkence’dir) susmayı da katlanılması gereken bir alışkanlık haline getirmiş. Öyle ki 15 Eylül 1980 tarihli bir mektupta, bünyesinde çalıştığı ve muhtemelen sıkıyönetim sebebiyle bir ay geç çıkacak “Sanat Olayı” dergisinden söz ederken dahi darbenin d’si zikredilmiyor, bunu ancak tarih sayesinde sezebiliyoruz. Fakat Kafka’nın, günlüğüne “Almanya Rusya’ya savaş ilan etti. Öğleden sonra yüzme okulu” yazması gibi umutsuz bir küskünlük değil, sert bir suskunluk göze çarpıyor tüm yazıları boyunca. Durmadan beylik söylemler üretmeye çok yatkın siyasal yaşamımızda böylesi keskin bir duruş, her düşünürün harcı değil, hele ki anlatacakları şiddet dolu olabilecek potansiyelde iken. Kısacası mektuplarda sustuğu, silikleştiği, sakladığı kadarıyla büyüyor Atılgan.
Kitap, bu denli ayrıksı bir derlemeyi hazırlamaya karar vermiş olan Burak Fidan ve Ahmet Güntan’ın Halil Şahan ile yaptıkları samimi bir söyleşiyi de içeriyor. Bu kısımda özellikle Yusuf Atılgan’ın günlük yaşamına, yazma pratiğine, köylülerle ilişkilerine ve köyünün çehresini ne kadar etkilemiş olabileceğine dair özgün gözlemlerle karşılaşıyoruz.

Edebiyat eserlerine salt yaratıcılarının yaşamları doğrultusunda yaklaşmak, okumalarımızı sınırlar. Fakat biz Yusuf Atılgan’ın hayatına bu şekilde teğet geçmişken Aylak Adam’ı, Zebercet’i daha farklı gözlerle yorumlayacağımız kesin. Çünkü artık biliyoruz ki görünüşte susan o karakterlerin ardında bir başkası daha var, onun da ardında olasılıklarla açılabilecek gürültülü bir sessizlik.

SEVGİLİ HALİL KARDEŞ: KÖYE MEKTUPLAR, Yusuf Atılgan, Edebi Şeyler Yayınları, 2014.

Çalışmanın Reddi (Onur KOÇYİĞİT)

Kapital’in Karl Marx öldükten sonra yapılan üçüncü basımı için yazdığı önsözde Friedrich Engels, bir açıklamada bulunma ihtiyacı hisseder ve şöyle yazar:

“[...] başka insanların, para karşılığında emeklerini (arbeit) kendisine vermelerini sağlayan kişiye “Arbeitgeber” (iş veren) ve ücret karşılığında emeği (arbeit) alınan kişiye “Arbeitnehmer” (iş alan) deniyor. Fransızcada da “travail” sözcüğü, günlük hayatta “iş” (beschaftigung) anlamında kullanılır. Ne var ki, bundan ötürü kapitaliste iş veren, işçiye iş alan diyen bir iktisatçıya Fransızlar, haklı olarak, deli muamelesi yaparlar.” (1)

Bugüne gelindiğinde ise Fransız olsun olmasın, işçi ve işveren arasındaki bağı bu şekilde kuran herkese “deli” diyebiliriz. Bu öngörü, Engels’in 1883’te kaleme aldığı bu metinden 131 yıl sonra dahi önümüzde durmaktadır. Elbette sorunun güncelliği tartışmaya açık ve muhtaçtır. Ne ki, buna ve hatta her şeye rağmen Marksizmin bu denli kavramsal sorunları, vahşi kapitalizmin dünyaya yayılması aşamasında çokça tartışıldı.

Duke Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü öğretim görevlisi olan Kathi Weeks, bu sorunları yeniden masaya yaratan ve sorunları aşıp yeni tahayyüller ortaya koyma çabasında bir kitap “daha” yazdı. Antonio Negri, kitap için “Kathi Weeks’in muhteşem kitabı bize, bir çalışma-sonrası toplumu kurmanın, emeğin gerçek özgürleşmesinin emekten özgürleşme olması gerektiğini kavrayan feminist bir proje olduğunu gösteriyor” derken, Weeks’i neden ciddiye almamızı yeterince açık bir dille ifade etmiş.

Kathi Weeks, Çalışma Sorunu’na  21. yüzyılın belki de en mühim sorularından birisiyle, bu soruyla başlamış: “Niçin bu kadar uzun ve bu kadar sıkı çalışıyoruz?”

Elbette bu sorunun muhtelif cevapları mevcut. “Çalışma”nın toplumsal araçsallığı ve bağlamına yaraşır şekilde yarattığı ortam, bir tür kutsallığa dönüşmüş durumda. Ücretli çalışmaya adanan hayatların gölgesinde, çalışma karşıtı politikalar yaratmanın mümkün kılınması gerektiğini savunuyor Weeks:

“Daha net olayım: [...] geleneksel çalışma değerlerini sorgulamak çalışmanın değerden azade olduğunu iddia etmek değildir. Üretken faaliyetin gerekliliğini inkâr etmek ya da William Morris’in tanımladığı gibi bütün canlılar için ‘enerjilerinin kullanılmasındaki bir zevk’ (1999, 129) olabileceği olasılığını yok saymak değildir. Tersine, o faaliyetin organize edilmesi ve paylaşımında başka yollar olduğunda ısrar eder ve çalışmanın sınırları dışında da yaratıcı olmanın mümkün olduğunu bize hatırlatır.”

Bu bağlam ütopik görünebilir, hatta reel ve süregiden mevcut “sistem” için pek olası ihtimaller içinde dahi görülmeyebilir; doğrudur. Ancak unutmamalıyız ki, sistem, varlığını tam da buradan inşa ederek yükselir. Ücretli çalışmanın, kadının evden çıkış bileti olarak görülmesi, feminizmin kendi ücretli çalışma idealini daha da parlatmasıyla sonuçlanmadan hemen önce bunu vurgulamanın önemli olduğunu söylüyor Weeks de zaten.
Yine bu bağlamda Marksizmin çalışma etiği ve değerleri üzerinden düşüncelerine başvurmak gerekir. Çalışma alanında toplumsal cinsiyet üzerinden biçimlenen bir çalışma karşıtlığı, ironik de olsa, yine kendi çalışma alanını yaratma talebiyle mağlup olacaktır. Otonom Marksist gelenekten devşirilmiş olan “çalışmanın reddi”, çalışmanın anlamı ve değeri üzerinden yapılacak bir tartışmaya ışık tutabilir. Weeks bu konuda, emeğin Marksist gelenek içinde “daha geniş bir kategori” ve “değerli bir pratik” ile yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyor; elbette feminizmi de işin içine katarak.

“[Ç]alışmanın reddinin bugün çalışma gerçekliğine oluşturduğu tehditlerin feminist ilgi ve gündemlerle en azından alakalı olduğudur. Kadınlar için daha iyi çalışma feminist çağrıları, bugüne dek önemli olduğu kadar, genel olarak kadınlar için daha fazla çalışmayla sonuçlandı.”

Bu son kısım ciddi bir önem arzediyor. Yukarıda bahsettiğim ironiye, bir yenisini daha eklemiş olduk: (feminist) daha iyi çalışma, (kadınlar için) daha fazla çalışmayla sonuçlandı. Açıkçası, bu yazı Weeks’in bakış açısını incelemek üzerine değil de kendi görüşlerimi anlatmak üzerine olsaydı, ben Otonom Marksist bakış açısının parçalanması gerektiğini söyleyebilirdim. Bugünün STK’ları üzerinden kadın çalışma şartlarını olgunlaştırma ve geliştirmenin yöntemi, onları daha ağır koşullara, daha büyük hız(lar)la itiyor ve bu da açıkça görülüyor. Toplumsal cinsiyet, çalışma alanının çeperlerine kanser hücreleri gibi sıkıca tutulmuş ve kadının toplumsal rolünü cinsiyet üzerinden en kötü şekilde biçimlendirmiştir.

Weeks’in çalışma sorununa Marksist/feminist yaklaşımları ve sorun üzerinden ürettiği çözümler bu yüzden çok değerli. Yazının başında yaptığım Kapital alıntısını Weeks’in aktardığı bir alıntıyla ilişkilendirerek yazıyı sonlandırabilirim.

“İşçi planlı bir şekilde diğerleriyle işbirliği yaptığında bireyselliğinin prangalarını söker ve türünün [vurgu bana ait] yeteneklerini geliştirir.”



(1) Karl Marx, Kapital, çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan, Yordam Kitap, Cilt I, 2011.


ÇALIŞMA SORUNU, Kathi Weeks, (Çev.) Tamer Tosun, Ayrıntı Yayınları, 2014.


Yeşilkaya Savcısı (Mahmut ŞENOL)

Adını asla öğrenemiyeceğimiz Roman Kahramanları vardır; sadece anlatıcıdırlar.
İlhan Tarus'un 1954'de yayımladığı Yeşilkaya kasabasında savcılığa atanmış genç hukukçunun hikâyesidir.
Epi topu bir yıl görev yapıp kasabanın mütegallibesi tarafından şikâyet ve şekvâ ile makamından edilen Yeşilkaya Savcısı,  aslında Şekspiryen karakterdir.
Görevden alınıp kasabayı terk ederken, uğurlamaya gelmiş sevenlerinden Kuyumcu Sarraf, bir insan sarrafı gibi sâbık savcının elinde not defteri görüp sorar; merak bu ya!
¨Nedir bu?¨
¨Hikâye!¨

¨Hikâye mi, hikâyeci mi olacaksın bundan kelli?¨
¨Niyetim öyle!¨

Roman burada sonlanır...
Anladığımız şu:
Romancımızın taşrada savcı olarak uzun yıllar görev yaptığını bildiğimizden kanaât getirip deriz ki, İ.Tarus bu işten hikâyeci, romancı çıkmıştır.
Yeşilkaya Savcısı hık demiş burnundan düşmüş misali, aslında roman yazarıdır.




Yeşilkaya, çivisi hepten çıkmış bir kasabadır.
Pimpirik kaymakamına, emekli olmaya gün sayan Ceza Hâkimine, cebine çalışan Mal Müdürüyle tapucusuna, siyasî havaya göre çalım atan avukatlarına, Gogol hikâyelerinden çıkıp gelmiş gibi minder eskiten silik ruhlu memurlardan kasabanın mütegallibesine, Ali Ağa adlı  köy ceberrutuna, Ali Ağa'nın beslediği  başıbozuklarına, hasılı Cumhuriyet'in Erken Döneminde devlete çelme takan kasaba eşrafı, faizci, zorbasına kalmış bir kasaba...
Baraj inşaatına gelmiş İsveçli mühendis karılarına göz koyan Ali Ağa'nın aşk mektupları yazıp, üstelik bunu Türkçe yazdırıp göndermesi pek acaiptir, fakat iş görür; paranın ve zorbalığın gücüyle bir İsveçli kadın Ali Ağa'ya misafir gider.
Zaten Ali Ağa, günâhı anlatanların boynuna olsun, güyâ evlenecek genç kızların ilk gece hakkını da ister; alır mıydı, alamaz mıydı, orası romanda açıklanmaz. Ortaçağın derebeyliğinde âdet olan bakirelik hakkına bir gönderme-âtıf yapılmış sayabiliriz.
İşte böylesi karanlık, sağı solu belli olmayan kasabaya, roman boyunca bir günlüğü okuduğumuz için Yeşilkaya Savcısı-Y.S diye adlandırılan hukuk mezunu bir genç atanır.
Y.S'nin acemiliğine karşın dişli çıkması, romanın gidişâtıdır.
Y.S, ilk gün, usulen kaymakamı ziyaret eder.
Notlarında yazıyor,¨Tuhaf bir adam bu bizim kaymakam. Kasabanın üstünden bir kuş uçsa, acep zarar verir mi diyerek kafayı gökyüzünden indirmez. Onun için en iyi idare ve en iyi hükümet, hiçbir taraftan hiçbir ses çıkmaması, her şeyin sükût içinde gömülü kalmasıdır.¨[s.101]
Orada, Kaymakam gibi düşünen çoktur. Evvela bunlarla didişir; fakat kibarlığını memur töreleri, devlet teâmülleri, vesaireleri dikkate alıp elden bırakmaz.
Y.S'nin idealist, halkçı, devletçi, milletçi, hasılı dönemin Tek Parti Yönetimine ait 6 Ok İlkelerine bağlı kişiliği halkı sevindirecek, ama özellikle Ali Ağa'nın tepkisine yol açacaktır.
Ali Ağa'nın rahat rahat at sırtında 7-8 saat çeken bir dağ köyündeki malikâne misali evinde Savcı şerefine verdiği davet, aslına bakılırsa göz korkutma, en azından göz boyama, ihtar çekip ihsas etmektir.
Ağa, Savcıyı ele geçirip geçiremiyeceğini o davette sınamaya kalkışır. İstese,  Y.S'nin koynuna kadın sokacak, paraya boğacak, elinden tutup zenginler arasına katacaktır.
Fakat, ¨... takma cesaretle gittiğini,¨ [s.71] belli etmemeye çalışan Savcının yürek tıpırtısı Kurt Ağanın steteskobundan kaçmaz!
Savcının çekincesi boşuna değildir. ¨Bilmem kaç yıl evvel, Ali Ağa, zamanın kaymakamını böyle davet etmiş köyüne. Yolda bir ırmak var, söğüt ağacı dibinden kaymakam sürmüş atını suya... Bir iki adım atınca hayvan zıngadak kaymış batağa, boğazına kadar gömülmüş, bir iki dakika içinde at da kaymakam da kaybolup gitmişler.¨ [s.68] 
Aslı astarı aranırsa, bu anlatı bir parça anonimdir; birçok farklı kurgusal, ama hakiki karşılığı vardır. Mesela, Türk Köycülüğü'nün sembolik-idol ismi olan Köy Enstitülü öğretmen Selahattin Şimşek'in Hakkâri'de, Zap Suyu'nda benzer biçimde sele kapılıp hayatını yitirmesi, köy romancılığını etkilemiş gerçek hikâyedir.
Herkesle hukuk adına didişmeye kalkışır Savcımız, ama sonuç daha başından bellidir; sürüden ayrılanı kurt kapar. Halk önce onu bağrına basar, ama halka pek güvenmemek gerektiğini unutmuştur, bizimki!
Nitekim, Kasabalı bir kısa süre sonra, evine temizliğe gelen, kocadan dul yirmilik Gülsüm'le ilişkisi var dedikodusuyla çalkalanır. Dedikodu, sonra gerçek olur.
Gülsüm'le Savcının sonu nereye varacağı belli olmayan ilişkisi başlar.
Cinsel beraberlikleri sanki bir olup bitti, kaza eseridir; bir daha olmasın, tarzında...
Gülsüm genç adamın yakasına 'Yaparken iyiydi, oh ne alâ beyimize!' diye yapışmaz. Beklentisi yoktur, hatta hamile kalınca kocakarı işleri elinden gelen bir Kürt kadına gider, bebeği düşürür.
O kadının kocası Kürt Zeynel ise, Savcı geldiğinden beri arkasına takılmış, Don Quijote'nin Sanço'su gibi gölge misalidir. Zeynel, ansızın ölen karısının ardından Gülsüm'ü nikâha razı eder.  Gülsüm'ün fedakârlığıysa başkadır: O, Savcının kendisini nikâhlamıyacağını bilir, olmayacak duaya âmin demez!
Zeynel pişkin adamdır, gelip Savcıya durumu açıklar.
¨Hiçbir keder beni bu kadar sarsamazdı! Bütün gün ne yapacağımı bilmeden ortalıkta dolaştım!¨ [ s.205] diye yazdığına bakılırsa, galiba Savcı, Gülsüm'le evlenmeyi aklından geçirmiştir.
Bu, nihayetinde, erkeklerin zaman zaman aklından geçen hikâyedir. Düşmüş bir kadını alıp adam etmek, namuslu yaptıktan sonra eve koyup beslemek güdüsü...
Cophetua Kompleksi diye bilinip edebiyat dünyasına girmiş olgu, zavallı kadını kurtarmak, onu eğitip insan içine çıkartmak, sonra karısı yapmak tutkusudur. Birçok adamın gündüz hülyâsı, bazen de gece rüyasıdır.
Savcı, Kürt Zeynel'e içinden demediğini bırakmaz.¨O ne Kürttür o!¨ [s.206]
Kürt ve diğer etnik gruplara ait değer yargıları romanın yazıldığı dönem dikkate alınırsa anlaşılır şeydir. Ulusalcı-Kemalizme bağlı, pozitivist-modernite yanlısı İ.Tarus'un, mesela,¨Ermenilerin adam öldürmekte ne kadar usta olduğunu pek iyi bilen...¨ [ s.195] gibi sözleriyle karşılaşacak bugünün okuru, şaşmamalı, bana kalırsa, dönemin siyasî tablosu eşliğinde okumasına devam etmelidir.
Romanın temel hikâyesinde Kıyameti kopartan bir yan bulunamaz. Sonuçta kasaba-köy romanlarında karşılaştığımız şeylerdir. Roman, hukuk mesleğini bir an evvel bırakıp yazarlığa başlamak için gün sayan bir aydınımızın feryâdını gösterir.
Savcı Beyin binbir katakulli ile görevden alınıp elinde perçinli valizi, bir de romana mevzu olmuş güncesiyle geldiği yere, İstanbul'a gerisin geri dönmesi hikâyenin sonudur.
Daha ne olsun? Üstelik, her seferinde kaza eseri oldu diye geçiştirilen harâretli birleşmelerin kadını Gülsüm, bir  gönül kırıklığıdır ki, bu bile tek başına bir roman mevzusudur.
¨Kadrocu¨ yazarımız, siyasî tarihçi, eski komünist Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam ve Toprak Uyanırsa başlıklı iki ayrı özyaşam-romanı gibi Anadolu gerçeğini ortaya koyan Savcı Beyin güncesi için Batı Edebiyatından birçok karşılık bulunabilir.
Bana göre Cevat Fehmi Başkut'un Buzlar Çözülmeden başlıklı oyunu- ki sonradan sinema filmi çekilmiştir-  romanı anlamak için şart oluyor.
Yolu 8 ay kapalı Doğu'daki kasabaya yeni kaymakam beklenirken tımarhanesinden kaçmış iki azılı deliye kapılarını açan kasabalının onları kaymakam ve doktor diye baştacı etmesiyle, romandaki mevzu arasında fark yoktur.
Sahte deli kaymakamın buzların çözülüp, asıl kaymakam ve doktorun geleceği güne dek yapılacak delice işleri vardır. Yanlış bulduğu, akıllıların düzeltemediği şeylerle karşılaşınca, deli kaymakam ¨İlga ettim, mülgaaa!¨ diye bağırır.
Yeşilkaya Savcısı oradan ayrılana kadar, elinden geldiğince yürürlükten kaldırdım anlamına gelen  mülga lafını etmiştir.
O hâlde Savcımız, az biraz delidir!
Lakin sahtekâr değildir, ama mesela Gogol'ün müfettişi hilebâzdır.
Gogol'un Müfettiş'i, sahtekâr Hilastakov'u Türk aydınlanması, Batılılaşma sürecinin idealist Savcısıyla bir tutamayız, ancak bütün bütün ayıramayız da...
          
senolasenola@gmail.com

YEŞILKAYA SAVCISI, İlhan Tarus, Varlık Yayınları, 1954.