Dosya: Kapitalizmin Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Kapitalizmin Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Marx’ın kriz teorisi, sınıf mücadelesi teorisidir” (Metin Özuğurlu ile Söyleşi: Ebubekir AYKUT)

Ebubekir AYKUT: Kapitalizmin “Altın Çağı”nın bitişinden beri her beş on yılda bir kriz yaşanıyor. Bu durum ister istemez Marx’ın kriz teorisini akla getiriyor. Marx’ın kriz teorisi hala geçerli mi? Yoksa Marx kapitalizmin kendini yenileyebilme kapasitesini ve karşı eğilimleri hafife mi aldı?

Metin ÖZUĞURLU: Neoliberalizm, içinde yaşadığımız dünyayı, Marx’ın çözümlemelerine; hem yaslandığı önkabuller hem de öngörüler bakımından, daha uygun bir dünya haline getirdi. Marx’ın kriz teorisinin açıklayıcı gücü, düne (20. yüzyıla) göre bugün çok daha fazladır. Kriz teması, Marksist teorinin en canlı tartışma alanlarındandır. Bu alandaki çağdaş katkılar, Marx’ın kuramının esasını teşkil eden “sınıflar mücadelesinin analitik önceliği” kavrayışını kriz literatürüne de zerk etmiştir. Böylece Marksist kriz kavrayışı, Marx’daki orijine daha çok yaklaşırken zamanımızı açıklama gücü de hayli artmıştır.

Marx’ın kriz teorisi, sermaye birikiminin genişleyen yeniden üretimine içkin çelişkili eğilimlerin teorisidir. Kar oranlarının azalması, eksik tüketim ve aşırı üretim, üretici güç ve üretim ilişkileri arasında derinleşen çelişki şeklindeki yapısal eğilimler, kapitalist krizin açıklayıcı parametreleridir. Soruda yer alan “kapitalizmin kendini yenileme kapasitesi”, Marx için sermayenin genişleyen yeniden üretimini, kriz eğilimlerini alt ederek gerçekleştirebilme meselesidir. Bu ise sermayenin emek üzerindeki hâkimiyetinin derinleşerek genişlemesi demektir. Tam da bu nedenle Marksist kriz teorisi, sınıflar mücadelesi teorisi olarak da görülmelidir.

Bugün için 1970lerde merkezde başlayan krizin finansal krizler yoluyla Güney’i dolaşarak merkeze geri döndüğünü söyleyebilir miyiz? Kapitalizm krizlerini erteleyemez bir durumda diyebilir miyiz?

Bir dış gözlem olarak tabi ki söyleyebiliriz. Bir koşulla: Kapitalist merkezdeki krizin nedenlerini petrol fiyatlarındaki dramatik artışa sıkıştırmamak kaydıyla. Kapitalist merkezlerde 1960’lardan itibaren neo-korporatist endüstri ilişkileri kalıbına üretim noktasında sığmayan, firma içi işbölümüne ve üretimin teknolojik tabanına sürekli müdahale eden bir işçi sınıfı örgütlülüğünü hesaba katmak durumundayız. Dolayısıyla insanlığın son 30-35 yılına damgasını vuran ve de sermayenin anti-kriz programı olarak işlev gören neoliberal gündemi, İngiliz madencilerinin yenilgisini bilmeden anlamamız olanaksız olmasa bile eksik olacaktır. Sistemin finanslaşması eğiliminden önce analize dâhil etmemiz gereken husus, uluslararası işbölümündeki yeni eğilimler ile üretimin alt sözleşmeler yoluyla küresel düzeyde örgütlenmiş olmasıdır.

Kapitalizmin üç asırdır Güney coğrafyaya yapamadığını, sözü edilen iki eğilim 30 yılda misliyle yapmış, işçileşme, metalaşma ve varlıkların sermayeleşmesi eğilimleri coğrafyayı boydan boya kasıp kavurmuştur. 1990’da 1.46 milyar olan ücretli çalışan sayısı, sadece 15 yıl sonra, 2005’de 2.93 milyara çıkmıştır. Bu dünyada ne olmaktaysa ve de ne olacaksa, işte bu büyük olgunun belirlenimi altında olacaktır. Yukarıdaki rakamlar bize şunu söylüyor: Neredeyse dünya nüfusunun tamamı bakımından, emeğin yeniden üretim koşulları dolaysız bir biçimde kapitalizme tabi hale gelmiştir. Sistemin finanslaşma eğilimini burada sözü edilen olgularla birlikte ele almakta fayda vardır. Aksi takdirde, “kar-yatırım bağı kopmuş, asli özelliklerini terk eden kapitalizm finanslaşmıştır” şeklindeki değerlendirmeleri paylaşmak durumunda kalırız ki bu da bizi sermayenin para biçimine karşı üretken biçiminin taraftarı kılar.

Krizlerin en belirgin özelliklerinden birisi de kapitalizmin kendini yeniden düzenlemesi için imkânlar yaratmasının yanında alternatif dönüşümler için olanaklar sağlamasıdır. Dünya’da ve Türkiye özelinde kapitalizmin içinde ya da dışında neoliberalizme alternatiflerin ortaya çıktığına/çıkabileceğine dair ipuçları var mıdır?

Şimdi siz meta-dışı yaşam olanaklarını geleneksel ve modern biçimleriyle tarumar ediyorsunuz, insanları köksüzleştirerek işgücü piyasasına fırlatıyor ve yaşamını sürdürebilmeyi tümüyle nakit para teminine tabi hale getiriyorsunuz… İşgücü piyasasında iş yok, iş olsa da güvence yok. Ücretlere gelince, onu da “ben bilmem kürsel piyasa bilir” diyorsunuz. Emeği ya da aynı anlama gelecek şekilde insanı salt emek gücünden ibaret görüyorsunuz, onun yeniden üretim koşullarının da piyasa tabiiyeti ile çözüme kavuşacağını beyan ediyorsunuz. Her şeyi ve herkesi kapitalist firmanın rekabet edebilirlik ve karlılık isteklerine göre hizaya geçmeye çağırıyorsunuz. Böyle bir nizamın kalıcı ve sürekli olacağına kanaat getirilebilir mi? Bizim liberallerden değilseniz, böyle bir kanaat beslemeniz olası değildir; zira insanın emek gücünden ibaret kılınamayacağı, işgücü piyasasındaki konumunun türevinden ibaret bir yaşama mahkûm edilemeyeceği, bilinir. Korkut (Boratav) Hocamızın vurguladığı gibi, siyasetin sarkacı dünya çapında sola doğru dönmüş durumdadır. İşçi sınıfı sosyalizminin geliştirdiği bütün değerler ve modeller bugün sokaktaki insan bakımından en makul ve en akla yatkın siyaset öğeleri haline gelmiştir. Dolaysıyla ortada ipucundan fazlası vardır.

Türkiye’de 2001 krizi sonrası AKP döneminde ekonominin iyiye gittiği yolunda bir algı oluşturuldu; oysaki ekonomik göstergeler ekonominin hala kırılgan olduğuna işaret ediyor. Ekonominin bu durumu ne kadar sürdürülebilir, Türkiye yeni krizlere gebe midir?

AKP açısından algı her şey, olgu ise hiçbir şey. Diyanet İşleri Başkanı ifade etmişti: Çağımız olgu değil, algı çağıdır, diye. Türkiye ekonomisinin iyiye gittiği, hatta orta-sınıflara yeni büyük katmanların ilave olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmıyor değil. Emekçi sınıfların bulunduğu zaviyeden bakıldığında ülkemizde azgın bir sömürü, yağma ve talan düzeni mevcuttur. Türkiye işçi sınıfı öz-saygı yitimi bandındaki bir sınıftır. Türkiye’de gündelik yaşam dibine kadar sömürü ilişkilerinin belirlenimi altındadır; olmayan şey, maddi yaşam pratiklerinin sınıf temelli siyasallaşması, meselesidir. Bu bakımdan kısa bir mesafe bile kaydedilecek olsa, o koşullarda yapacağınız mülakatın ana temasının devrimci durum olacağı kanısındayım.


Küreselleşme, Kriz ve Türkiye'de Neoliberal Dönüşüm, Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez (der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009.

Kriz deyip geçmeyin, bu defa farklı! (Kurtar TANYILMAZ)

Dünya Sağlık Örgütü’nün bir araştırmasına göre depresyon, küresel bir sağlık sorunu. İnsanların depresyon altında olmalarının elbette psikolojik nedenleri vardır, ancak bir sorun küresel çapta yaygınlık kazanmışsa bu durumda toplumsal nedenleri göz ardı etmemek gerekir. Günümüz koşullarında bu toplumsal nedenlerin başında dünya ekonomisinin “sona ermeyen kriz”i geliyor.

Kapitalizme yön veren ideologların yıllardır “bu kriz gelip geçici”, çoğu sol aydının ise “doğru iktisat politikalarıyla düzelebilir” iddiaları ve krizin sorumlusunun kim olduğu konusunda herkesin topu birbirine atması karşısında kitlelerin kafası karışık. İnsanlar depresyonda, öfkeli, işsiz, korku içinde, belirsiz bir geleceğe bakıyorlar. Bazen yılgın ama bazen de isyankâr bir ruh hali içinde oluyorlar. Nitekim Arap Baharı’ndan, “Wall Street’i İşgal Et” hareketine ve Türkiye’deki Gezi olaylarının tetiklediği Halk İsyanı’na kadar bu öfkenin ve ruh halinin izlerini görmek mümkün.

İnsan ancak sorunun kökenlerini, altta yatan gerçek nedenlerini kavrarsa, sorumluluk alabilir, sorunu çözmek için müdahalede bulunabilir. Sungur Savran’ın Üçüncü Büyük Depresyon adlı kitabı bu bakımdan günümüz “çapulcu”ları için bulunmaz bir kapitalizmi ve krizini anlama kılavuzu niteliğinde. Savran, kitap boyunca kapitalizmde krizlerin sorumlusu kim, krizin gerçek nedeni ne, reformcu çözümlerin günümüz koşullarında gerçekleşme olanakları var mıdır, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durumun özellikleri nelerdir ve Türkiye kapitalizminin “sona ermeyen kriz” içindeki yeri nedir sorularına ayrıntılı ve doyurucu cevaplar veriyor.

“Büyük Resesyon” değil, Depresyon!

Kısa süre önce yitirdiğimiz değerli Marksist Nail Satlıgan’a ithaf ettiği kitabında Savran’ın temel amacı krizi nasıl anlamamız gerektiğini ortaya koymak. Bu doğrultuda yazar kapitalizmin tarihinin krizlerle örülü olduğunu, sermaye birikiminin canlılık ve durgunluğun birbirinin yerini aldığı bir köşe kapmaca biçiminde geliştiğine işaret ettikten sonra yaşadığımız krizi en iyi depresyon kavramına başvurarak anlayacağımızı ileri sürüyor. Depresyon geçici, bir-iki yıllık, hatta daha kısa durgunluk ve resesyonlardan (yani ekonominin daralmasından) farklı olarak, uzun yıllar süren, ekonomide ve insanların hayatında büyük sarsıntılar yaratan ekonomik krizleri ifade etmektedir.

Kapitalizmin Krizlerinde Üretim Alanının Belirleyiciliği

Yazar öncelikle kapitalist üretim tarzının doğası, çelişkileri ve krizin gerçek nedeni üzerinde duruyor. Olan bitende kapitalist üretim tarzının bir suçu olmadığını, suçun, olanaklı sistemlerin en iyisi olan kapitalizmi rayından çıkaran açgözlü yatırımcılar ve onları doğru dürüst denetleyemeyen devletlerden kaynaklandığı görüşlerine Savran şu soruyla cevap veriyor: “Bir olgu iki yüz yıl boyunca sürekli ve düzenli olarak tekrarlanırsa, burada ‘hata’lardan ya da ‘sapmalar’dan söz edilebilir mi?”

İlerleyen bölümde yazar krizi ele alırken temel olarak ekonomi politikalarının yanlışlığı üzerinde duran, bundan dolayı da krizin çözümünü yanlış iktisat siyasetlerinin yerine doğrularının benimsenmesine bağlayan burjuva düşüncesini sorguluyor. Yazara göre devletle ekonominin ilişkisinin odak noktası olarak alınan ekonomi politikası, bu ilişkinin tek yönünü (devletin ekonomi üzerindeki eylemini) ele aldığı için, burjuva iktisadının, yoksullaştırıcı ve devleti fetiş biçimleriyle mutlaklaştıran bir kavramıdır. Oysa devletin ekonomiye ne yaptığı, ancak, ekonominin devlete ne yaptığını anladıktan sonra kavranabilir.

Savran bu bakış açısından hareketle on yıllardır kapitalist dünyada etkisini sürdüren ve neoliberalizm karşısında da halen alternatif olarak önerilen Keynesçiliği kıyasıya eleştiriyor. Keynesçi düşünce, kapitalist ekonominin tahlilinin merkezine dolaşım alanını yerleştirdiği için üretim sürecinin çelişkilerinden kaynaklanan uzun krizin doğasını anlayabilmek için yeterli gereçlerle donanmış değildir Savran’a göre; anlayamadığı bir krize de etkili çözümler önermesi beklenemez.

Yazara göre 2008 finansal çöküşü, basit bir “küresel finans krizi” değildir. Günümüz krizi, dünya kapitalizminin 1974-75’ten beri içine girdiği depresif uzun dalganın içinde bir evredir. Savran içinden geçmekte olduğumuz krizin derinliği itibariyle ancak 19. yüzyılın sonunda bir çeyrek yüzyıl boyunca yaşanan ve öteki ise 1930’lu yıllarda başlayıp ta 1940’lı yılların ikinci yarısına kadar devam eden Büyük Depresyonlar’la karşılaştırılabileceğini belirtiyor. Türkiye’deki 2008-2009 krizi de, yazara göre, Üçüncü Büyük Depresyonu’nun dolaysız yansıması.

Yol Ayrımındaki Kapitalizme Karşı İşçi Sınıfının Bağımsız Politikası

Savran son bölümde Büyük Depresyon’un nasıl bir çözüm ile sonuçlanacağını doğrudan doğruya sınıf mücadelelerinin ve politik gelişmelerin belirleyeceğini belirterek öngörülerde bulunuyor. Savran’ın geleceğe dönük öngörüleri, milliyetçiliğin ve faşist hareketlerin yükseleceği; “refah devleti”nin değil, işçi sınıfına saldırıyı artıran devlet politikalarının önem kazanacağı; buna mukabil işçi sınıfının sınıf mücadelesini yükselteceği, hatta devrimin yoluna girebileceği.

Kapitalizmin görünüşteki bütün parlaklığına ve başarılarına rağmen, günümüzde kendi geliştirdiği üretici güçleri yönetemediği, 30 yıl krizinin depresyonsuz geçirilmesinin nedeni tam da sorunların sürekli ertelenmesi olduğu için, krizin muhtemelen öncekilerden de daha ağır geçeceği, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kıran kırana bir mücadelenin yaşanacağı, bu bakımdan bir ara yol olmadığı, dolayısıyla sınıf uzlaşmacı politikaların gerçekleşme şanslarının olmadığı ve nihayet günümüz Büyük Depresyon’unun ikinci özgüllüğü olarak, işçi sınıfının bu büyük sertleşme dönemine genel olarak örgütsüz ve önderliksiz yakalanmış olduğu yazarın kitapta ortaya koyduğu çarpıcı sonuçlar.

Bu kitabın kanımızca en önemli katkısı, kapitalizmin tarihsel gelişme eğilimleri ve krizleri konusundaki Marksizmin içgörülerini, günümüz kapitalizminin son 30 yılına damgasını vuran “uzun kriz” temelindeki somut gelişme dinamiklerine uygulama ve sınamada gösterdiği başarısıdır. Sabırlı ve dikkatli bir okuma çabasının karşılığında okuyucuyu bu kitapta Marksist temelde sağlam çözümlemeler ve kanıtlar, olguların sınavından geçmiş isabetli öngörüler ve hayati önemde sonuçlar bekliyor. Kitaba asıl değerini kazandıran bu katkıyı yazarın kapitalist üretim tarzının doğasını ve gelişme eğilimlerini ele alırken bir usta titizliği ile diyalektik yöntemi uygulayış becerisine borçluyuz.

Bir gazete haberine göre, ABD’li uzmanlar, ekonomik krizin psikolojik etkilerini atlatmak için “çikolata yiyin” diye tavsiyede bulunuyormuş: Beynin para sahibi olunduğunda harekete geçen yerleri çikolata yendiğinde de harekete geçiyormuş! Biz de bir tavsiyede bulunalım. Sungur Savran’ın bu kitabını okuyun. Beyninizin hemen her bölgesi harekete geçecek, dünyaya daha farklı bakacaksınız. Size sorumluluk alma ve mücadele gücü verecek.

Üçüncü Büyük Depresyon: Kapitalizmin Alacakaranlığı, Sungur Savran, Yordam Kitap, 2014.

Dünya Krizi Derinleşirken Türkiye Ekonomisi (Ümit AKÇAY)

21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, 2008 yılında kapitalist sistemin merkezinde, ABD’de patlak verdi. Ekonomik büyüme oranlarındaki gelişime bakıldığında günümüzde dünya ekonomisinin krizin etkilerini atlatmaktan uzak olduğu, hatta 2013’teki gibi 2014’te de ekonomik büyüme temposunun azalmaya devam edebileceği görülüyor. Böyle bir konjonktürden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdır. Ancak bu etkinin boyutunu, Türkiye ekonomisinin yapısal dinamikleri ve mevcut devlet krizinin ne yönde gelişeceği belirleyecektir. Bu yazıda meselenin ekonomik yönüne odaklanacağız.

Dünya Ekonomisinde Yaklaşan Ekonomik Durgunluk

Krizin patlak verdiği ABD ekonomisi, 2008 ve 2009 yıllarında sert bir daralma yaşadıktan sonra 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmişti. Ancak 2013’e geldiğimizde ekonomik büyüme temposu yavaşladı ve 2013 büyümesinin 2010’un da gerisine düşeceği tahmin ediliyor. Euro Bölgesi 2010 ve 2011’de yüzde 2’nin altında büyüse de, ABD’den farklı olarak 2012’den itibaren ekonomik daralma yaşıyor. Japon ekonomisi, diğerlerinin aksine 2011’de yeniden ekonomik daralma yaşadı ve 2013 için beklenen büyümesi yüzde 2’ler düzeyinde. İlgilenen okuyucu, ekonomik büyüme temposunun yavaşlaması dahil olmak üzere küresel krizin özellikle ABD ve AB bağlamında yaratması muhtemel sonuçları etraflıca değerlendirdiğimiz, Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığımız ve yakında Notabene Yayınları’ndan “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” başlığıyla çıkacak olan kitabımıza bakabilir.

Erken kapitalistleşmiş ülkeler 2008 krizinden önemli ölçüde etkilenirken, bu dönemde dünya büyüme ortalamasını krize rağmen yüzde 8’in üzerinde büyüyen Çin ve Hindistan gibi geç kapitalistleşen ülkeler yükseltiyordu. Ancak özellikle 2011’den itibaren “yükselen piyasalar” olarak kodlanan ülkelerin de ekonomik büyüme tempolarında yavaşlama söz konusu. Kısacası, her iki gruptaki ülkeyi birlikte değerlendirdiğimizde, son iki yıldır ekonomik büyüme temposunun dünya genelinde yavaşladığını ve bu eğilimin önümüzdeki yılda da devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye Ekonomisinde Yavaşlama

Ucuz döviz, 2002-2008 arasındaki “Türkiye mucizesinin” alamet-i farikası idi. Bu yolla ithalat artsa bile enflasyonu artırmıyor, ihracatın üretkenlik artışıyla sağlanacağı bir yapı teşvik ediliyor ve bu yollarla da enflasyonsuz büyüme ortamının sağlanması mümkün oluyordu. Bu dönemdeki IMF programı ve AB’ye üyelik süreci, “mucizenin” dış garantörü olarak görülüyordu. 2008 krizine kadar, dövizin ucuzlamasını mümkün kılan, ABD’deki gevşek para politikasının yanında, Türkiye’deki faiz oranlarının yüksek tutulmasıydı. Bu dönemde ekonomik büyüme ortalama yüzde 6 düzeyinde gerçekleşti. Yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı ise “mucizenin” defoları idi.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu. İlki başta FED’in, ardından da G-7 ülkeleri merkez bankalarının krizden çıkış için eşzamanlı olarak parasal genişlemeye gitmeleriydi. Bunun sonucunda, önemli merkez bankalarının faizleri neredeyse sıfırlanmış oldu ve Türkiye gibi ülkeler için borçlanma maliyetleri azaldı. Dolayısıyla, küresel kriz, ironik olarak, Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

İkincisi de, erken kapitalistleşmiş ülkelerdeki şok ekonomik daralma, takip eden yıllar için de ekonomik büyümenin toparlanamaması ve potansiyelin altında kalmasıydı. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin ihracat pazarlarının daralmasıydı. Hükümet ve sermaye çevreleri, bu etkilere iç pazara ağırlık vererek ve ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye çalışarak cevap verdi.

İç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. İhraç pazarlarını çeşitlendirme politikası, hükümetin uyguladığı bölgesel dış politika hamleleriyle desteklendi. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi. Kriz sonrasında ortada “mucize”lik bir durum kalmamasına rağmen yüksek cari açık düzeyi ve yüksek işsizlik oranı “defolar” olarak mevcudiyetini sürdürdü.

Hükümetin İkilemi: Kur Mu Faiz Mi?

Önümüzdeki dönem için hükümetin en önemli hedefi, seçim sathı mahallîni bir krizle karşılaşmadan geçebilmek ve büyümenin ılımlı da olsa sürmesini sağlamak. Ancak bu iki hedef, uluslararası ekonomik konjonktürün Türkiye gibi ülkeler lehine olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmeye çalışılacak. Daha açık bir ifadeyle hükümet, 2008 küresel krizinden sonra ekonomik daralma yönlü etkilere rağmen hem faizlerin düşürülebildiği hem de dövizin ucuz olduğu bir konjonktür sayesinde, temposu düşse de ekonomik büyümeyi sürdürebildi. Ancak 2014 ile birlikte bu dönemin sonuna gelinmiş oldu. Hükümetin bugünkü ikilemi, muhtemel sermaye çıkışlarının olumsuz etkilerini faizleri artırarak mı yoksa döviz satarak mı karşılayacağıdır. Her iki yol da çelişkilerle doludur ve bunların belirlenmesi teknik değil siyasi kararlara dayanacaktır.

2013 uygulamasında hükümetin bu ikilemde faizleri mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çabaladığını ve kur artışlarına genellikle faiz dışı araçlarla müdahale ettiğini gözlemledik. Ancak Mayıs 2013’ten bugüne merkez bankası, oynaklıkların aşırı olmamasında kısmi bir şekilde etkili olabildiyse de, genel trend üzerinde etkili olamadı ve TL 2013 içinde aşamalı olarak devalüe oldu.

Hükümetin faizlerin düşük tutmaya çabalamasının temel nedeni, dünyada ve Türkiye’de ekonomik büyüme temposunun azaldığı bir ortamda iç talebi canlı tutmak istemesidir. Ancak bunun yan etkisi, yabancı yatırımcı gözünde Türkiye’nin yeteri kadar çekici olmaması ihtimalidir. Buna ek olarak sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, yeterli sermaye girişi yoksa döviz satarak kuru belli bir düzeyde tutmak mümkün değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası sermayeyi cezbetmek için faizlerin yükseltilmesi yönünde baskı artarak devam edecektir.

2013’ten 2014’e Türkiye: Kırılganlaşan “İstikrar”

Bu çerçevede 2013 başında Türkiye, cari açığı yüksek olan, dolayısıyla olası FED kararlarından olumsuz etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olarak görülüyordu. Haziran 2013’de patlak veren Gezi Direnişi, bir yandan hükümetin toplumu yönlendirebilme kapasitesinin, diğer yandan da neoliberal muhafazakâr modelin sınırlarını gösterdi ve iktidar bloğu içerisinde var olan çatlakları belirginleştirdi. 17 Aralık ile başlayan süreç ise, hükümetin farklı kesimler arasında koalisyon kurma kapasitesinin iyice daraldığını ortaya koydu ve 25 Aralık’tan sonra süreç bir devlet krizi halini aldı. Dolayısıyla 2013 başında, zaten yüksek cari açığı nedeniyle FED kararlarından olumsuz etkilenebilecek olan ülkeler arasında gösterilen Türkiye, 2014 başında yatırım için “riskli ülkeler” arasında gösterilmeye başlandı.

Bu çerçevede 2014’ün çalışanla iyi bir gelecek vaat etmediği açık. Hükümetin devlet krizi koşullarında seçimlere giderken muhtemel sermaye çıkışlarına karşı faizleri ya da döviz satışını kullanarak yapacağı müdahaleler, günü kurtarma çabasının ötesine geçemeyecek. Her iki durumda da, eğer emekçiler yaşanan tüm bu kargaşaya karşı kendi cephelerinden bütünlüklü bir cevap üretemezlerse, krizin de ekonomik daralmanın da faturası yine onlara kesilmeye çalışılacak.

Devlet, Bankalar ve Kriz: Meksika ve Türkiye'de Yükselen Mali Kapitalizm, Thomas Marois, Çeviri: Beyza Sümer Aydaş, Notabene Yayınları, 2013.

24 Ocak Kararlarının Anatomisi (Kansu YILDIRIM)

James O’Connor gibi iktisatçılara göre krizler ve onları izleyen genişleme dönemleri kapitalizmin yeniden yapılanmasını sağlar. Çelişkilerle malul olan kapitalist üretim tarzı için krizler aynı zamanda sermaye birikiminin ve siyasetinin restorasyonu için birer “imkândır”. Pek çok ülkede yaşanmış krizlerin en önemlilerinden birisi, “finans hegemonyasına yol açan” ve neoliberalizmi tarih sahnesine çıkartan 1970’lerin sonundaki krizdir. 1977 krizi, sadece ekonomik tedbirlerle sınırlı kalmamış, toplumları siyasi, ideolojik ve kültürel olarak yeniden düzenleyen geniş ölçekli hegemonya projelerini ve birikim modellerini gündeme getirmiştir. Türkiye’de bu durumun hem askeri zoru hem de piyasa zorunu içeren yansımaları 24 Ocak Kararları ile başlamıştır diyebiliriz. Öncelikle 24 Ocak Kararlarına yol açan atmosferi kısaca inceleyelim.

Krizin Artalanı

1971 yılında Bretton Woods sisteminin çökmesinin ardından gelişmiş kapitalist ülkelerde ve önemli piyasalarda stagflasyon belirmiştir. Stagflasyon yani enflasyonist durgunluk dönemlerinde hammadde fiyatları hızla artmış, ham petrolün fiyatı önceki yıllara göre (1973-1976 yılları arasında) dört katına çıkmıştır. Jan Toporoswki’ye göre bu gelişmelerin sonucunda petrol gibi pahalı metaları ihraç eden devletler (OPEC) çok fazla ihracat fazlası vermeye başlamıştır. 1974 yılında OPEC’in petrol fiyatlarını arttırması üye devletlerin kasalarında çok büyük miktarlarda birikime yol açmıştır. Bu süreçte petrol ihracatçısı devletler artan ihracat gelirleriyle piyasalara yönelmiş, kasalarındaki paraları Kuzey ülkelerinin uluslararası bankalarına mevduat olarak yatırmıştır. Bankalar ise büyük miktardaki paraları Üçüncü Dünyanın “kalkınma” gibi taleplerini karşılamak üzere krediler formuna büründürmüş, yüksek faizlerle kredi vermeye başlamıştır. Ne var ki ekonomik büyüme balonu çok kısa sürede patlamış, borç alan ülkeler faizlerin artışı karşısında çaresiz bırakılmıştır. Devlet ve özel sektör harcamalarındaki azalma, borç verilen Üçüncü Dünyanın ihraç ürünlerine olan talebin ve ürünlerinin fiyatlarının düşüşünü tetiklemiş, bu ülkelerin ekonomileri gerilemiş, borçların geri ödenmesinde ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Kredileri tahsil etmek üzere Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) gibi ulusüstü kurumlar görevlendirilmiştir.

IMF, DB gibi kapitalist kurumlar, kredi verme yahut kredileri taksitlendirme gibi ekonomik işlevlerin dışında sermayenin toplumsal yeniden üretimi ve birikim süreçlerinin akıbeti için siyasal stratejiler ve planlar hazırlamıştır. Suzanne de Brunhoff’a göre kriz ortamı, hem merkez hem de çevre ülkelerde siyasi dönüşümlere yol açmıştır. 1979-1980 yıllarında ABD’de Reagan ekonomisi, İngiltere’de Thatcherizm ve Batı Avrupa’da enflasyona karşı planlamalar söz konusu dönüşümün en belli başlı olanlarıdır. İlaveten, IMF ve DB gibi kurumlar aracılığıyla da “uyum”lulaştırma siyaseti için çeşitli “formüller” üretilmiştir. Bütün formüllerin ortak amacı, kabaca özetlersek, az gelişmiş ve gelişmekte olan ulusal piyasaları uluslararası piyasalara eklemlemek ve sermayenin normlarına toplumsal düzeyde (silahla veya yasalarla) meşruluk kazandırmaktadır.

Türkiye’de Kriz

1977 yılında patlak veren ekonomik kriz, siyasal ve toplumsal çalkantıları zirveye taşımıştır. Sungur Savran’ın belirttiği üzere, krizin Türkiye bağlamındaki başlıca nedeni iç pazara dönük sermaye birikiminin çelişkileridir. Bu birikim tarzının asli çelişkisi, ulusal ekonominin dünya ekonomisiyle bütünleşmesinde ortaya çıkmaktadır: Dünya pazarında rekabet gücü ulusal kapitalist ekonomi için gereklidir. Ancak iç pazarın sınırlılığı, büyük ölçekli üretim birimlerinin kurulmasını engelleyerek emek üretkenliğinin yükselişini sınırlandırır. Bu da uluslararası ölçekte ulusal ekonominin rekabetini zayıflatır. Savran krizi kronolojik olarak şöyle sıralar: İç pazara dönük sermaye birikiminin krizinin ön göstergelerinin 1970 yılında belirdiğini; 12 Mart sürecinde buna herhangi bir çıkar yol bulunamadığını; 1972-1973 yılları arasındaki dünya ekonomisinin büyümesinin göreli yansımaları nedeniyle bu sorunların geri plana itildiğini; 1975-1977 yılları arası dönemde büyük çapta kısa vadeli borçlanmayla geçici tedbirler alındığını; 1977 yılındaki krizle eski birikim tarzının çelişkilerinin ortaya döküldüğünü belirtir.

Sınıfsal açıdan değerlendirdiğimizde, “altın çağ” olarak adlandırılan Keynesyen refah devleti döneminde işçi sınıfının siyasi ve ekonomik olarak örgütlenerek sermayenin oyun alanını daralttığını görürüz. Ücretler, sosyal yardımlar, sosyal güvence gibi kazanılmış hakların daha da artması ideolojik bakımdan alternatif fikrini kuvvetlendirmiştir. Sermaye sınıfları hegemon konumlarını korumak için kriz ortamında müdahale kanallarını tartışmaya başlamıştır. Öncelikli ve ilk müdahale, sermaye ilişkilerini yeniden düzenleyen, Türkiye’nin uluslararası piyasalara eklemlenme mekanizmalarını inşa edecek hukuksal ve siyasi müdahaledir: Bu da yapısal uyum programlarıdır.

Yapısal Uyum ve 24 Ocak 1980


24 Ocak (1980) Kararlarını değerlendirirken Tülin Öngen, DB’nin yapısal uyum programlarına angaje olan Süleyman Demirel hükümetinin temel maksadının serbest piyasa düzeni uyarınca ekonomiyi yeniden yapılandırma olduğunu belirtir. Bu programların siyasi maksatlarından birisi ise uluslararası konjonktürde Türkiye’nin ABD’nin ve Avrupa’nın Ortadoğu’daki güvenilir bir üssü olmaya zorlanmasıdır. Bu bağlamda 24 Ocak Kararları diye bilinen, mimarları arasında dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın yer aldığı paket hazırlanmıştır. Bu paket, basit bir “ekonomik istikrar paketinin” ötesindedir.

48,6’lık devalüasyonu, günlük kur uygulamasını, dış ticaretin serbestleştirilmesini, kar transferlerine kolaylığı, yabancı sermaye yatırımları için teşvikleri, devletin ekonomideki rolünün azaltılmasını, gümrük muafiyetini, enerji, ulaştırma gibi alanlarda sübvansiyonların kaldırılmasını öngören 24 Ocak Kararları, bazı dolaylı ve doğrudan sonuçlar hedeflemekteydi. Öngen’e göre yabancı sermayenin hacminin büyütülmesi, yerli sermayenin emek hareketi karşısında güçlendirilmesi gibi hedefleri olan Kararlar, siyaset ve ekonomini karşılıklı ilişkilerini yeniden şekillendiriyordu. Ne var ki toplumsal sınıfsal muhalefetin Kararların pratikte tatbikine karşı engel teşkil etmesi, sermaye için piyasa-dışı zoru seçenek haline getiriyordu. Türkiye’de sınıf hareketini bastıracak, siyasi önderlik sorununu otoriter ve baskıcı bir siyasal rejimle çözebilecek tüm seçenekler, 24 Ocak Kararlarına hizmet etmekteydi. Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durum dünyada farklı ülkelerde de yaşandı. Kriz, siyaseti ve hukuku askıya alan silahlı devlet aygıtlarının müdahil olmasıyla çözüme kavuşturulmaya çalışıldı. Nicos Poulantzas’ın tabiriyle “burjuvazinin de facto siyasal partisi” olan ordu veya polis gibi iç ve dış güvenlik aygıtları 24 Ocak’ın hayata geçirilmesi için 12 Eylül 1980’de gülme sırasını sermayeye verdi!


Sürekli Kriz Politikaları Türkiye’de Sınıf, İdeoloji ve Devlet, Neşecan Balkan, Sungur Savran (Haz.), Metis Yayınları, İstanbul, 2004.

Dönüm Noktası Olarak 2001 Finansal Krizi (Ebubekir AYKUT)

Kasım 2000’de emarelerini gösteren, Şubat 2001’de doruğuna ulaşan finansal krizin Türkiye’de iktisadi, siyasal ve toplumsal sonuçları oldu. Kriz sonrasında büyüme neredeyse durdu, ekonomi çöktü ve işsizlik yükseldi. Krizden çıkış amacıyla ülkenin yabancı sermayeye bağımlılığını arttıran reformlar eşliğinde 2002 sonrasında ekonomi büyüme trendine girdi. Bu süreçte esnaf kesimi krizin sorumlusu olarak gördüğü Uluslararası Para Fonu (IMF) karşı büyük gösteriler düzenledi. İşçi sınıfının önemli bir kesimi ise işlerini kaybetti, ücretleri azaldı ve yoksullaşma toplumun tüm çalışan kesimlerini etkiledi. 2002 seçimlerinde ise kriz öncesinde koalisyonu oluşturan partiler DSP, MHP ve ANAP yüzde onluk barajın altında kaldı, yine 1990’lı yıllarda siyasetin aktörleri olan CHP, MHP ve Kürt Hareketinin siyasal temsilcileri dışındaki partiler siyasal hayattan silindiler.

Peki, bu kadar belirgin iktisadi, siyasal ve toplumsal dönüşümlere yol açan 2000/2001 krizinin ekonomik doğası neydi? Krizin nedenleri, varsa krizin dışsal faktörleri nelerdi? Siyasal sonuçları ne oldu? Bu soruları cevaplamadan önce 1980 sonrası yaşanan neoliberalizme geçiş sürecine krizin ortaya çıktığı koşullara bakalım.

2001 Öncesi

Artık herkesin de bildiği bir gerçeğe göre 1980 darbesinin yarattığı siyasal ve toplumsal koşullarda Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’nın (DB) hazırladığı neoliberal yapısal uyum programlarını ANAP hükümeti yoluyla uygulamaya koymaya çalıştı. Ekonomi paradigmasında bir dönüşümün işareti olan, ithal ikameci sanayileşmeden ithalat yönelimli sanayileşmeye geçişi hedefleyen 24 Ocak Kararları uluslararası finans kuruluşlarının ekonomik darboğaz yaşayan kalkınmakta olan ülkelere önerdiği neoliberal reformların ruhunu taşımaktaydı. Sonrasında “Washington Uzlaşması” olarak adlandırılacak bu reformlar uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, kamuya ait kaynakların özelleştirilmesi, mali disiplin, kamu harcamalarının azaltılması, finansal reform ve emek piyasasını esnekleştirilmesini hedefliyordu. Türkiye’de 1980 sonrasında dış ticarette koruma önlemlerinin giderek azalması ve ihracata yönelik teşviklerle birlikte ticaretin serbestleştirilmesi, 1988 yılında neredeyse tamamlanmıştı. 1989 yılında çıkarılan 32 Sayılı Karar ile sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlar kaldırılmış ve TL için konvertibiliteye geçilmişti.

Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009 kitabında belirttiği üzere “sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı bir ortamda para (faiz) ve döviz kuru politikaları birbirine bağlanır ve Merkez Bankası bu iki politika aracından sadece birini uygulayabilme durumunda kalır” (s. 179). Böylelikle devletin sermaye üzerindeki kontrolünün en önemli araçlarından biri ve özellikle finansal krizlere yanıt üretebilme kapasitesini haiz olan Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı hale gelir. Türkiye de sermaye hareketleri üzerindeki kısıtları kaldırarak finansal krizlere karşı kırılgan hale gelmiştir. Bu bağlamda özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi genel olarak 1994, 1998/1999 ve 2001’deki krizlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Boratav’a göre, üç krizin de belirleyici nedeni, sermaye hareketlerinden kaynaklanan bir çevrimin (dalgalanmanın) sert bir ‘iniş’ içermesidir” (s.180). Finans ve üretim kaynaklı kar ve rant beklentisi ile ülkeye giriş yapan yabancı sermaye; büyüyen cari açıklar, banka sisteminde artan riskler ve siyasi belirsizlikler nedeniyle önce sıcak para formundaki türleri sonrasında ise diğer biçimleri ile ülkeden çıkışa yönelir ve döviz ve bankacılık sisteminde çöküşler ve şoklar meydana gelir.

1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin en önemli ekonomik problemi enflasyon olarak belirlenmiş ve hükümetler IMF’nin önerdiği reçeteler çerçevesinde enflasyonu aşağı çekmeye uğraşmıştı. Yükse faizli iç borçlanma nedeniyle artan kamu kesimi finansman açığı ve dış borçlanmanın paralel artışı, borçların ödenmesi için ek borçlanmaya gidilmesi “Ponzi finansmanı” diye adlandırılan borç tuzağının ortaya çıkmasına neden oldu. 1996-1999 yılları arasında Merkez Bankası (TCMB) döviz fiyatlarını geçmiş enflasyona bağlayarak spekülatif para hareketlerini kontrol etmeye çalıştı ve 2000 yılında ise nominal döviz kurunu ve böylelikle enflasyonu aşağı çekmeyi hedefledi. 1999 yılında IMF ile yüksek enflasyonu hedefleyen döviz kuru temelli, kamu harcamalarını azaltılması amacını içeren bir istikrar anlaşması imzaladı. Ancak artan kamu kesimi borçlanması ve cari açıklar nedeniyle 2000/2001’de kriz kaçınılmaz hale geldi.

2000/2001 Krizi

2000/2001 finansal krizi sermaye hareketleri kalemindeki büyük çapta sermaye kaçışlarının tetiklediği ödemeler dengesi krizi olarak tanımlanabilir. Kriz öncesi dönemde (Ocak 2000-Ekim 2000) net yabancı sermaye girişi 15.2 milyar dolar civarında iken, kriz döneminde (Kasım 2000-Haziran 2001) net sermaye çıkışı 10.5 milyar dolardır. 2001 yılında ülkenin Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) %9.4 oranında küçülmüştür. İmalat sanayi ise 67.8 oranında küçülmüştür. Bu rakamlar Türkiye’de bazı fabrikaların kapandığı, iflasların yaşandığı, Türk parasının değer yitirdiği, vatandaşların yoksullaştığı, birçok insanın işsiz kaldığı ve borçlarını ödeyemediği anlamına gelmektedir.

2000/2001 krizi Kasım 2000’de gecelik faizlerin üç kat artarak %110 civarına çıkması ile beliren bankacılık sektöründeki oynaklık sayesinde belirgin hale geldi. 2000 yılının son döneminde TCMB döviz rezervleri yaklaşık beşte biri 5.5 milyar dolar eridi. Yaşananlar bankacılık sektöründe bir soruna, döviz darboğazına ve döviz rezervi yoluyla enflasyonu düşürmeyi hedefleyen TCMB’nin güçsüzlüğüne ve mali dengesizliklere işaret ediyordu. 2000 sonrasında Türkiye ekonomisi giderek güven kaybediyordu ve sıcak para hareketliliği artmıştı.

2001’deki krize “neden” olan şey, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa fırlatmasıydı. Ancak krizin gerçek nedeni bu değildi tabii ki. Artan sıcak para hareketleri, IMF gözetiminde uygulanan istikrar programının başarısızlığı, bankacılık sektöründeki artan oynaklık ve bu koşulları sermaye lehine düzeltecek siyasi iradenin oluşamayacağı öngörüsü ile ülkeden çıkışa yönelmiş ve diğer yabancı sermaye türleri de sıcak parayı izlemiştir. Böylelikle Türkiye ekonomisi (para) likidite(si) krizi ile karşı karşıya kalmıştır.

Sonuç

Kriz sonrası DB’da çalışmış Kemal Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atandı ve Nisan 2001’de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” Türkiye’yi ekonomik krizden çıkaracak yeni bir program olma iddiası ile topluma sunuldu. Program büyüme hızı, enflasyon, kamu kesimi finansmanı gereği ve faiz dışı fazlası, iç ve dış borç yükleri ile faiz hadleri ve döviz kurlarının seyrine ilişkin bir dizi sayısal hedef veya öngörüyü içeriyordu. Ancak uygulandığı süre içersinde program krizlere neden olan kamu finansmanı açıklarına ve ekonominin yabancı finansal sermayeye özellikle sıcak para girişine dayanan kırılgan yapısal sorununa çözüm üretemedi.

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ 1908-2009, Korkut Boratav, İmge Yayınları, 2012.