Dosya: Novella etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Novella etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Yaz Allahın Belası, Yaz” (Murat ÖZBEK)

Novella eserlerin etkileyiciliği ilk satırdan başlayarak okuyucunun o yaşına dek hayatına etki etmiş tüm kitapları, olayları çağrıştırmasında yatar. Bunun nedeni de salt bir olayı ya da durumu az sözcükle alabildiğine geniş bir yelpazede sunma çabasından kaynaklanıyor olsa gerek. Bu çaba okuyucuya sınırsız bir hayal dünyası sunar. James Joyce’un Giacomo Joyce isimli romanı da böyle bir etkiyle okuyucuyu kuşatıyor.

Giacomo’nun kendinden yaşça genç bir kadınla karşılaşmalarını konu edinen kitap, bu karşılaşmaları belirli bir uzaklık üzerinden sürdürürken bir süre sonra karşılaşmaların zamansız ve uzamsız -sadece sözcükler aracılığıyla- gerçekleşmesini dramatik bir şekilde anlatır. Joyce’un, Giacomo için yer yer Jamesy ya da Jim gibi ifadelerini kullanması kendi hayatından ipuçları vermektedir. Joyce, kitapta Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve Ulysses eserlerine değinir. Buradan belki de şu sonucu çıkarmalıyız: Joyce, Giacomo Joyce’u yazarken Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve Ulysses’in hazırlıklarını yapmaktaydı. Bunu, spekülasyondan ve yazarın niyetinden bağımsız ele alırsak; Giacomo Joyce bu iki kitapla birlikte düşünüldüğünde on altı sayfalık metnin aslında çok şey barındırdığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Giacomo Joyce’un karşılaşmalar üzerinden ilerlediğini söylemiştim. Bu karşılaşmalar erotik çağrışımlar da içerir. Edip Cansever, Ben Ruhi Bey Nasılım isimli kitabının başlarında, Ruhi Bey’in erotik duygularıyla arasındaki mesafesini şöyle ifade eder: “O ben ki / Bir kadında bir çocuk hayaleti mi / Bir çocukta bir kadın hayaleti mi / Yalnızca bir hayalet mi yoksa.” Ruhi Bey üvey annesi ile birlikte olmuştur. O andan sonra Ruhi Bey’in üvey annesi bir hayalete dönüşür onun için. Ama Ruhi Bey hayaletin gelmesi için oturup beklemez, sürekli bir çaba içerisindedir. Lakin bu çaba beyhude bir çabadır çünkü hayaletin nereden geleceği belli değildir. Shakespeare’in Hamlet oyunundan sonra  “nereden?” sorusunun hem mekanı hem zamanı kapsadığından eminiz. Hayalet geçmişten mi gelecek yoksa gelecekten mi gelecek? Ama her halükarda geleceği an “şimdi” olacaktır. Giacomo, Ruhi Bey’den farklı olarak bu belirsizliğin bilincindedir. Kitabın cezbedici özelliği ise Joyce’un bu belirsizliği zamansız ve uzamsız bir düzlemde alt edebileceğinin farkında olmasıdır.
Giacomo Joyce, “Kim?” sorusuyla başlar. Kitap boyunca söylenecek her söz bu soru adına bir cevap içerir. Elbette bu cevaplar karşılaşmalar neticesinde elde edilir. Joyce, karşılaşmaları sürekli tasvir eder. Bu tasvirleri de somut biçimlerde sunar ama daha önemlisi sürekli bir mistisizm vurgusunun kendini hissettirmesidir. Örneğin, yüksek topuklardan, solgun çehreden, el yazısından, gözlerin renginden söz edilirken araya Swedenborg, Areopagos, Molinos’lu Miguel, Aziz İgnatius, Juggernaut gibi mistik çağrışımlarda bulunun isimlerin serpiştirilmesi, Giacomo’nun aşık olduğu genç kadınla arasındaki mesafenin bir türlü kapanmayışını bir sarsıntının ötesine taşır. Bu bir sarsıntı olsaydı eğer, muhtemelen erotik bir sarsıntı olurdu. Çünkü Joyce, sürekli bir beden tasavvuru yapmaktadır ve bir noktadan sonra kıyafetlerine dokunduğunu söyler ve “portakal rengi iç gömleğin sardığı kıvrak gövdeyi görüyorum” ifadesini kullanarak mistik çağrışımların sağladığı olanaklar sayesinde mesafenin erotizme engel olmadığını çağrıştırır.

Kitabın, Joyce’un kendi numaralandırış biçimiyle, onuncu sayfasında yazar bir eşiğe varmıştır. Joyce eşikte iyi yürekli Hamlet’in Polonius’a karşı kaba olduğunu söyler. Kadının bedeninin silikleştiği yerde –eşikte- Joyce’un hayal gücü devreye girer. Burası eşiğin geçildiği yerdir. Dolayısıyla artık mevcut olan tek şey sınırsızlıktır. Yazar, tam eşikteyken okuyucuya Hamlet aracılığıyla iki uyarıda bulunur. Uyarılardan biri yazarın niyetiyle ve biyografisiyle ilgilenen okuyucu kitlesinedir ki, bunlar Polonius ile temsil edilir. Zira Polonius, Hamlet oyununda tek başına silik bir karakterdir. Onun önemi Ophelia’nın babası olmasından gelir. Kendi varlığıyla ortada yoktur. O, ancak ve ancak bir başkası aracılığıyla mevcutlar içinde mevcut olabilen bir karakterdir. Peki, Polonius’un durumunun Joyce’ın eseriyle ne ilgisi var? Bu soruyu cevaplayacak olan, Joyce’u endişelendiren bir başka sorudur: Giacomo Joyce’un okuyucusu, James Joyce olmadan kendi başına var olabilecek mi? Eşikte Joyce’u endişelendiren şey, eşiğin geçilip geçilmemesi değildir. Yazar için endişe verici olan okuyucunun eşikte ne yapacağıdır. Dolayısıyla burada Hamlet üzerinden ikinci bir uyarı devreye girer. Bu ikinci uyarının yaptığı çağrışım baba Hamlet’in hayaletidir. Çünkü eşik aşıldıktan sonra Joyce’un hayal gücü devreye girecektir. Burada hem zaman hem uzam sınırsızdır. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri isimli kitabını hatırlayalım. Hayalet geçmişten mi gelir yoksa gelecekten mi gelir? Derrida şöyle der; “Geçmiş-şimdiki zaman, şimdiki-şimdiki zaman, gelecek-şimdiki zaman...(s. 69)” Tüm bunların arasında gerçek bir şimdiki zaman var mıdır? Eğer ortada bir hayal gücü varsa, şimdiki zamanın varlığından şüphe edilmelidir. Anlaşılan, Giacomo Joyce, “şimdi”nin bir sonlu olduğunun farkındadır. Yazı denilen mefhum, Giacomo Joyce’un aşkı ile arasındaki mesafenin ölçütüdür. Mesafenin bir sınırsızlığa dönüşmesi Giacomo için o mefhumu vazgeçilmez kılar. Onu vazgeçilmez kılarken zamanı vazgeçilir kılar.
“Gençliğin de sonu vardır: işte son geldi. Asla olmayacak. İyi biliyorsun bunu. Ee, o zaman? Yaz Allahın belası, yaz şunları! Başka ne işe yararsın?
    ‘Niçin?’
    ‘Çünkü başka türlü sizi göremezdim.(s.44)’”
GİACOMO JOYCE, James Joyce, Çev. Zeynep Avcı, Sel Yayınları, 2011.

Sansüre Karşı Karamizah (Barışcan DEMİR)

Sansürün içinde, sansüre rağmen açığa çıkan bir edebiyattır Bulgakov’unki. Hatta tıpkı Zamyatin’in edebiyatı gibi Bulgakov’un özgün dilininin de sansür sayesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Sovyet sansürü Walter Benjamin’in Moskova Günlüğü’nde değindiği gibi, devrimci olduğu için “yeni” olarak ortaya çıkan kültürün, yeni olmasından dolayı tarihsiz oluşu ile, kendi tarihini barındıran burjuva kültürünü kapsamaya çalışması sırasında açığa çıkan çelişkiyi örtbas etmek için kullanılmaktadır. Moskova Günlüğü’nde bunun en açık örnekleri, devrim sonrası Moskova’da sahnelenen tiyatro oyunlarıyla verilir: Gogol’ün Müfettiş isimli oyunu Sovyet yönetmeninin tasarladığı reji ile dar bir mekâna sıkıştırılarak verilmeye çalışılmaktadır. Benjamin’e göre, tabi olunan ideoloji oyunu ne kadar daraltıyorsa, Sovyet rejimi de tabi olduğu ideolojiyle birlikte Moskova’yı bir o kadar daraltmaktadır. Benjamin’in, tiyatro sahnelerini devrim sonrası Moskova’sının minör örneği olarak ele aldığı diğer örneği ise Aiskhylos’un Oresteia’sı üzerinedir. Moskova’da sahnelenen Oresteia Benjamin’in sözleriyle, adamakıllı örümceklenmiş bir saray tiyatrosu tarzında sahnelenmiştir; yönetmen, en temel mesleki beceriden yoksun olduğu gibi, Aiskhylos sahnelemek için mutlaka gereken en temel bilgi birikiminden de yoksundur. Bu daraltmaya ve yoksunluğa ilaç olarak ortaya konan şey ise pek tabii sansürdür. Sansür, geçmiş kültürün taşıdığı sanat objesini paketlemeyi hedeflemektedir; fakat bu paketleme sırasında gözden kaçan şey geçmiş kültürün tarihinin de görünmez kılındığıdır. Bulgakov’un edebiyatı da, tam olarak bu görünmez kılma çabasından kaçınmak uğruna geliştirilmiş manevralarla özgünleşmiştir. Bulgakov’un Kader Yumurtaları isimli eseri bu kuşatıcı sansürün içinde, sansüre rağmen onu betimleyerek ve aşmaya çalışarak ortaya çıkmış bir novelladır. Belki novella oluşunun nedeni bile bir çeşit manevradır.

Anlamak ve fayda sağlamak çabalarının körlüğü
Bulgakov’un eseri iki ana eleştiri barındırıyor. Bunlardan ilki, bilim dışındaki her şeye nötrleşmiş bilim insanının sahip olduğu duyarsızlığa karşı geliştirilmişken, diğeri ise keşfedileni “anlamak” yerine, henüz ne idüğü belirsiz olan bu keşiften “fayda sağlamak” isteyen ideolojik yaklaşıma karşı geliştirilmiştir. Novellanın kahramanı Persikov, zooloji, embriyoloji, anatomi, botanik ve coğrafya konularında otorite olan bir profesördür. Bu konularda konuşurken tam bir canavar kesilen Persikov, bunlar dışındaki şeylere karşı sonsuz bir ilgisizlik içindedir; örneğin gazete okumaz, tiyatroya gitmez ya da içine gömüldüğü çalışmalarından dolayı karısının ondan ayrıldığını bile fark etmez. Persikov çalışmalarına devam ederken şans eseri bir kızıl ışın keşfeder. Bu ışın, Persikov’un üzerinde çalışmalar yaptığı embriyolarına, bilinen gelişim kurallarını yıkan bir çoşkunluk vermektedir. Kızıl ışına maruz kalan embriyolar akıl almaz bir hızla gelişerek, güneş ışığı altında gelişmeye çalışan güçsüz embriyoları yok edip, iki gün içerisinde kurbağaya dönüşmektedirler. Persikov’un amacı, keşfettiği bu ışının ne olduğunu anlayana kadar üzerinde çalışmalar yapmaktır. Bu sırada onun yaşam veren kızıl ışınının haberleri bütün Moskova’ya yayılmıştır, fakat elbette medyayı takip etmeyen Persikov’un bütün bu olan bitenden hiç haberi olmamıştır. Onunla buluşu hakkında röportaj yapmak isteyen gazeteciler, evlenmek isteyen yedi odalı dullar, ona ödül vermek ve onun çalışmalarını sahiplenmek isteyen kızıllar birbiri ardına Persikov’un peşine düşerler. Bulgakov’un vurgusu da, üstte bahsettiğimiz haliyle Benjamin’in Aishylos oyununu sahneye taşımayı amaçlayan Sovyet yönetmeni örneğiyle vermeye çalıştığı gibi, ele alınan konuların henüz ne olduğunu bile anlamadan ondan bir fayda sağlamaya çalışan ideolojinin anlamsız çabasına işaret etmektedir. Yalnız bilim üzerine çalışma yapmak isteyen insan bilimi etkileyen dış etmenlere körleşirken, özel konularla ilgili iç etmenleri bilmeyen ideoloji ise keşiften sağlamaya çalıştığı fayda ile keşfin kendine ve keşfi anlamaya çalışan kişiye körleşmektedir.

Sansürden sıyrılan karamizah
Tam Persikov’un ışını Moskova’nın gündemine oturmuşken, bir kıran neredeyse şehirdeki tüm tavukların sonunu getirecektir. Tavuk kıtlığıyla baş etmek isteyen SSCB yönetimi Kadert isimli bir memuru Kızıl Işık Örnek Üretim Çiftliği’nin başına getirerek, Persikov’un ışını ile tavuk yumurtalarının gelişimini hızlandırıp, şehri tavuk kıtlığından kurtulmaya niyetlenir. Kadert Persikov’un yanına gelir ve ona yönetimin bu niyetinden bahseder. Persikov neredeyse çıldıracak noktaya gelmiştir, çünkü kendi bile bu ışının nelere yol açabileceğini test etmemişken, bu işlerden hiç anlamayan birilerinin ortaya çıkıp da kızıl ışını hayvan üretimini hızlandıracak bir alet olarak kullanmayı düşünüyor olmaları delicedir. Birkaç gün sonra korkunç bir felaket baş gösterir: Yumurtalardan çıkanlar Kadert’in ve SSCB’nin beklendiği gibi tavuklar değil, on metrelik sürüngenlerdir ve bunlar korkunç bir hızla bütün şehre yayılmaktadırlar. Işını bulduğu için göklere çıkarılan Persikov, şimdide şehre bu korkunç sürüngenleri yayan ışını keşfetmiş olması dolayısıyla nefret edilen birine dönüşecektir. Kızıl Ordu sürüngenleri yok etmek için harekete geçerken halk da Persikov’dan intikam almak için harekete geçecektir. Persikov’un ise yine bütün bu olan bitenlerden haberi yoktur, çünkü onu ilgilendiren tek şey ışının anlamıdır. Bulgakov’un, okura bir çıkmaz gibi sunduğu bu ikilikte parıldayan şey ise hem kendini hem de edebiyatını kurtaran karamizahıdır.
KADER YUMURTALARI, Mihail Bulgakov Çev. Erdem Erinç, Everest Yayınları, 2014. 

Kitaplarla Örülen Kaderler (Merve TOKGÖZ)

Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez’in dünya çapında yirmi dile çevrilen novellası Kâğıt Ev, Türkiyeli okurlarla henüz buluştu. Jaguar Kitap sayesinde ve Seda Ersavcı’nın çevirisi ile Ocak ayından itibaren raflardaki yerini aldı.

E-kitapların, PDF’lerin, sanal kütüphane ve kitap depolama programlarının hızla yaygınlaştığı böylesi bir zamanda Kâğıt Ev matbunun, mürekkebin, sert ciltlerin, kütüphanelerin ve bunlara değer veren tutkulu insanların kıymet-i harbiyesini gözler önüne seriyor. Hacimce küçük olan kitap, sayfalarında akıp giden kurgusuyla oldukça uzun bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Kimi zaman kıtalararası kimi zaman ise kitap düşkünü insanların kaderleri arasında olan bu uzun yolculuk sarsıcı bir cümleyle başlıyor: “1998 ilkbaharında Bluma Lennon, Soho’daki bir kitapçıdan Emily Dickinson’ın Şiirler’inin eski bir baskısını aldı ve ilk köşe başında, tam da ikinci şiiri okumaya başladığında bir arabanın altında kaldı.” Akabindeki cümlede ise, “Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.” diyen yazar esasen, her sayfaya kitaplar ve insan kaderi arasındaki bu güçlü ilişkiyi işlemiş.

Kitabın başkarakteri olan yazarın kaderinin değişmesine müsebbip olan ilk adım; Bluma Lennon’ın ölümünün ardından yazarın eline geçen bir postadır. Posta, merhum meslektaşına aittir ve kuma çakıla bulanmış, eski, toz içinde bir kitaptır. Kitap, Joseph Conrad’ın Gölge Hattı isimli eski baskı bir kitabıdır ve bu da Bluma’ya aittir zira 8 Haziran 1996 tarihli kendi imzasıyla Carlos isimli birisine ithafta bulunmuştur. Bluma’nın aynı zamanda eski sevgilisi olan ve onunla ilgili pek çok şeyi bildiğini sanan yazar, kitabın neden bir sene sonra döndüğü, eskiden nerede olduğu ve neden çimentoya bulanmış şekilde yollandığına anlam veremez. Yazar, aklındaki bu sorularla beraber kitabın peşine düşer. Öncelikle, Bluma’nın eski klasörlerini karıştırmakla işe başlar ve Carlos’un bir kitap koleksiyoneri olduğu, Bluma ile bir konferansta tanıştığı bilgisi ile yaşadığı ülke olan İngiltere’den, memleketi Arjantin’e ve sonunda sorularına cevap bulabileceği Uruguay’a kadar uzanan bir yolculuğa çıkar. Yolculuğu sırasında bol bol gözlem yapma imkânı bulan yazar, kapitalizmin yozlaştırdığı toplumsal hayat ve edebiyatta popülerleşme aşkının geldiği noktaya da değinmeden geçmez. Buenos Aires’te insanların kulaklarından cep telefonunu hiç ayırmadıklarından; arabada, markette, toplu taşımada durmaksızın cep telefonu ile konuştuklarından yakınır. Yazara göre edebiyat “piyasası”nın içine düştüğü durum da hiç iç açıcı değildir: Yayınevlerinin pazarlama taktikleri ile bir gecede yıldızı parlayan, edebiyat ödülleri ile pohpohlanan, romanları kepaze filmlere uyarlanan rezil kitaplar; editörlerin iyi kitap yokluğundan, yazarların büyük yayınevlerinin yayımladığı kötü kitaplardan şikâyetçi olduğu bir edebiyat ortamı… Şimdilerde de kitaplarla haşır neşir olan iyi okurların genelde rahatsız oldukları ortak bir derttir bu. Edebiyat ürünü bile sayılamayacak olan kitapların “bestseller” olması, çarpıcı kapaklarla edebi nizamdan uzak bir şekilde yalnızca görsel olarak bir değer taşıması ya da yazarların AVM süsü olup imza günleri düzenlemeleri… vb. edebiyatı gerçek anlamda seven kimin hoşuna gider bu durum?

Kitabın en önemli bölümünde yazar, Carlos’a direkt olarak ulaşamasa da nihayetinde onu oldukça iyi tanıyan yakın bir arkadaşına ulaşır. Delgado isimli bu kişinin, Carlos ile ilgili anlattığı pek çok şey hayret vericidir yazar için. Carlos ve Delgado; ikisi de kitap koleksiyoneri ve aynı zamanda yakın dostturlar. Carlos’un salonundan yatak odasına ve hatta banyosuna kadar evinin her yerini kitaplar doldurduğu için bir şifreleme sistemi üzerinde çalıştığından ve bu sürecin Carlos üzerindeki, deliliğe varan etkilerinden söz açar Delgado. Örneğin, Carlos’un arkadaşına, Don Quijote’un eski bir baskısı ile karşılıklı şarap içerken yakalanması ya da yatak odasında yatağının üzerine kitapları insan bedenine benzeterek dizmesi gibi… Delgado, Carlos’un kitaplarla arasındaki rutin ilişkiden de bahseder yazara; yalnızca 19.y.y. romanlarını mum ışığında okuması ya da okuduğu her kitapta muhakkak bir iz bırakması ve bunu insanın kitapla sevişmesi olarak nitelemesi bu rutinin bir parçasıdır. Günümüzde artık format değiştiren ve tabletlerden okunabilen kitaplar ile Carlos’un kitaplarla kurduğu ve uç bir noktada bulunan bu ilişkiyi kıyaslamak mümkün değildir. Zira Kâğıt Ev okunduğunda görülecektir ki, Carlos gibi bir kitap tutkunu için kitaplar yalnızca okumak için yokturlar. Kitaplar, okumanın çok ötesinde çok daha aşkın anlamlar barındırır.

Kitabın ilk bölümünde yer alan “Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir” cümlesi gene aynı yazar tarafından son bölümde “İnsanlar kitapların kaderlerini de değiştirir” cümlesine evrilir. Zira haklıdır da, Carlos’un kitaplardan ibaret hayatı Delgado’nun aktardığına göre bir yangınla altüst olur. Haftalardır üzerinde çalıştığı ve artık kitaplarını büyük ölçüde belli bir düzene sokan şifreleme sistemi kül olur. Yangında kitaplar zarar görmese de hangi kitabın nerede olduğu bilgisini yitiren Carlos büyük bir yıkım yaşar ve evini satıp bir sahil kasabasına taşınır. Yazarın esas derdi olan Gölge Hattı’nın akıbeti de artık ortaya çıkmaya başlar. Yine Delgado’nun aktardıklarına göre sahilde kendine küçük bir ev yaptırır Carlos. Görüldüğünde bir kitapseveri kedere boğacak cinstendir ev; çimentoyla birlikte tuğla niyetine eski evindeki kitapları dizdirir Carlos duvarları ören işçiye. Kâğıttan bir evdir artık inşa ettirdiği ev. Okunan ve kütüphanelerde titizce saklanan kitaplardan, duvar örülen tuğla kitaplara… İşte Carlos’un yaşadığı bu durum, kitapların kaderinin yalnızca okunmaktan ibaret olmadığının ve aksini düşünmenin naiflik olduğunun göstergesidir. Yazarın da hatırlattığı gibi, Arjantin’de askerî diktatörlük döneminde rejim için tehlike unsuru olan pek çok kitap sahipleri tarafından yakılmak zorunda kaldı. Türkiye’de de darbe dönemlerinde insanlar kitaplarının cellatları ve kitaplar da sahipleri tarafından maktul oldular. Bunlar da insanlar tarafından kaderleri değiştirilen kitaplara acı birer örnektir.

Aklındaki soruların cevabını bulmuştur artık yazar. Bluma’ya yollanan Conrad’ın Gölge Hattı’nın kaderi de nihayet ortaya çıkmıştır. Bluma bir bahane ile kitabı Carlos’tan geri istemiştir ve Carlos sırf bu sebepten balyoz ile evin duvarlarını yıkıp Bluma’nın isteğini yerine getirmiştir. Yazar da son olarak delice bir kitap tutkunu olan Carlos ile iyi bir edebiyat okuru olan Bluma’yı, Bluma’nın mezarına Gölge Hattı’nı bırakarak ikisinin kaderini bir kitapta buluşturur.

KÂĞIT EV,Carlos Maria Dominguez, Jaguar Kitap, (Çev.) Seda Ersavcı, 2015.

Hukuk ve İşlemezlik: Yazmayan Yazman (Abdurrahman AYDIN)

Milan Kundera, Kafka’nın edebiyatında, suçunu arayan cezanın söz konusu edildiği görüşündedir. Kısmi bir doğruluk payı içermekle birlikte, fazlasıyla basitleştirici bir yaklaşımdır bu. Birey merkezcilikle, neredeyse her öznenin kendisini etkin evrenselliğin biricik ölçütü olarak sunması biçimindeki modernist ideolojiyle malûl okumalar, son demde, birer söylem olarak kendi biricikliklerinin peşinde koşacak ve her şeyin merkezine taşralı adamı koyarak ve bir nevrozu sözcüğün Lacancı anlamında metne de bulaştırarak, bir takım eşitsizlik momentlerinin peşine düşeceklerdir. Oysa başka bir şey söz konusu olamaz mı? Soruyu Sivas’a ve Roboski’ye sorunca, bizzat kendi dilsel evrenimiz içerisinden yanıtını buluyor soru. Josef K. gerçekte cezasının kendisine tebliğ edilmesinin değil, cezayı verenlerin (kimse artık onlar, tıpkı Sivas’ta ve Roboski’de olduğu gibi, kimse artık onlar) bu işin sorumluluğunu üstlenmelerinin arayışındadır. Kafka, edebiyatıyla modern siyasetin biyo-siyasal doğasının tam da gizemine dokunmuştur (bu özellikle de “Yasanın Önünde” meselinde görünür olmaktadır). Bu durum, dönemin ruhuna içkin bir görüngü olarak da ele alınabilir. Robert Musil’in Genç Törleβ’in Karmaşaları adlı kitabı 1906’da, Kafka’nın “Yasanın Önünde” başlıklı meseli 1915’te ve Melville’in de Kâtip Bartleby’i 1856’da yayınlamış oldukları hatırlanırsa, modern hukukun ortaya çıkışı ve dönüşümünün üçünün de ufuklarını nasıl kaplamış olduğu görünürlük kazanacaktır.

Robert Musil, sözü edilen küçük kitabında, henüz faşizm –güya– hayata bu kadar egemen olmamışken, savaş sonrasında “bugünkü diktatörlerin tohumları” olarak tarif edeceği Reiting ile Beineberg’in Basini adlı bir başka öğrenciye yönelik vahşetlerini betimlemektedir. Son derece nitelikli bir yatılı burjuva okulunda, Reiting ile Beineberg, kız gibi güzel bir çocuk olan Basini’yi hırsızlık yaparken yakalamışlardır. Yine bu okulda, yerini Reiting, Beineberg ve Törleβ dışında kimsenin bilmediği küçük bir oda vardır. Reiting ile Beineberg, bu odada Basini’yi ilk önce istedikleri gibi yönlendirebilecekleri birine, ardından bir bilgi nesnesine ve en son olarak da bir inşa nesnesine dönüştürürler. Reiting’in sözleriyle, “Gerçekten istediğim şey, onun derisinin altına nüfuz edecek bir şeydi.” Bu karanlık olayların içine çekilen Törleβ, Ernst Fischer’ın ifadesiyle, “Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder”. Çünkü bu küçük oda yasanın dışındadır ve orada her şey mümkünse, her yerde her şey mümkün demektir: Olağanüstü hal!

Törless ve yasanın önündeki taşralı adam, bu durumu iptal etmeyi, işlemez kılmayı beceremezler; yalnızca önlerindeki dünyanın yıkılışını seyrederler. Oysa Bartleby, muhatabını anlamsız bir beklemenin içine iterek ve buna ilaveten bizzat dilin anlamlama kapasitesini iptal ederek hukuku ve o hukuka sirayet etmiş çıplak iktidarı işlemez kılar. Fakat roller ters dönmüş gibidir. Kâtip Bartleby’de yasanın dışına düşmüş ve orada kalmayı sürdüren bir insan karşısında aynı zamanda bir hukukçu olan anlatıcının şahsında simgelenen hukuk çaresiz durumdadır; oysa Kafka’nın hikâyesinde adam çaresizce yasa tarafından içerilmeyi beklemektedir. Kafka, taşralı adamı, sorumluluğa dönük çağrısı içinde anlamsızca bekleterek hukukun edimsel olarak varolmadığını, fakat varlık ile yokluk arasındaki salınışında modern iktidarın belirdiğini faş eder. Taşralı adamın ölümü şunu göstermektedir: Hayatla hukuk birbirine karışmakta; hukuk kendisini bütünüyle hayata dönüştürürken hayatın kendisi de hukuki kural halini almaktadır. Hukuk, kendi sınırlarını (ölüm) da kendi bünyesine katarken, bizzat bu sınırlarda eriyip yok olmaktadır. Oysa Bartleby, kendisini, kendisi hakkında hüküm verilemez bir varlığa dönüştürmektedir.

Bartleby’nin dili anlamsızlığa ve modern iktidarı da emredemezliğe doğru bükmesi, “Yapmamayı tercih ederim” ifadesiyle dile gelir, bununla güçlenir, bununla ölür, en sonunda yemek yemeyi de yapmamayı tercih ettiği bir ıslahhanede. Foucault’nun modern iktidarın işleyişini anlamak için tımarhanelerin ve hapishanelerin gelişiminin incelemiş olduğunu hatırlamak gerekiyor. Herhangi bir suçla suçlanamayacak, fakat disiplin toplumu tarafından uysal bir beden olarak, söyleneni yapan bir beden olarak inşa edilememiş bir kimse (ki artık iktidarın söylemi içerisinde bir ‘kimse’ değildir o) kapatılmalıdır.

‘Yapmamanın’ da bir ‘yapma’ olduğu göz önünde bulundurulursa, Bartleby’nin basit bir reddediş içerisinde olmadığı, yapmamanın bir tercih olduğu görünürlük kazanacaktır. Bartleby önce işi olan kâtiplik dışındaki işleri yapmamayı tercih ederken, hikaye ilerledikçe katiplik işini de yapmamayı tercih etmeye ve gitgide hiçbir etkinliği üstlenmemeye başlar. İtaat etmeyi de karşı çıkmayı da reddeden bir tutum söz konusudur.  Bu da iktidarın işleyişini kesintiye uğratır. Çünkü hukuk, işleyebilmek için bir edimsellik alanına gereksinim duyar ve hukukun açtığı bu edimsellik alanında çalışan da gerçekte iktidardır. Hukukun edimselliğe geçişinin engellenmesi, yasanın mantığını aksatır.

Bu türde bir yorumu mümkün kılan yalnızca anlatıcının hukukçu olması değil, aynı zamanda kullandığı dildir de. Anlatıcı, “yazıcının karşıma ilk çıktığı halini anlatmaya girişmeden önce” ifadeleriyle başlar Bartleby’yi anlatmaya. Melville burada ‘appear’ sözcüğünü kullanmaktadır ki Naomi C. Reed’in de işaret ettiği üzere İngilizce hukuk dilinde ‘appearance’ sözcüğü, bireylerin oradaki (örneğin mahkemedeki) mevcudiyetine işaret eder. Bunun da arkasında modern hukukun temellerinden biri olan Habeas Corpus Fermanı bulunmaktadır. Habeas Corpus, yargıçlar tarafından yayımlanan ve tutuklunun tutukluluk durumunun hukuki bir nitelik taşıyabilmesi için söz konusu kişinin belirli bir zamanda belirli bir yere getirilmesi gerektiğini belirten bir fermandı. Modern bir ilke olan ‘adil yargılanma hakkı’nın temeli olarak görülen bu ferman, gözetim altındaki X’in –artık adı her neyse–  bedeninin (corpus) yargıçların huzuruna getirilmesini emrediyordu. Bartleby’nin kesintiye uğrattığı da tam olarak budur; Bartleby, mevcudiyetini muhafaza eder, fakat bir başkasının ‘huzurunda’ olma durumunu iptal ederek.

KÂTİP BARTLEBY, Herman Melville, (çev.)Münir Göle, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.



Yayınevlerine Sorduk

Novellanın yayınevleri nezdinde nasıl bir yeri olduğunu, novellanın gelişimini nasıl değerlendirdiklerini merak ettik. Onlara sorduğumuz soruya aldığımız yanıtları aşağıda okuyabilirsiniz.


“Son yıllarda Türkiye'de bir novella patlaması yaşanıyor desek yeridir. Bunun bir yandan hızlı üretimle, çağın koşullarıyla ilgisi olduğunu düşünülebilirse de, öte yandan novella türünün kendisine has imkanlarının henüz yeterince keşfedilmemiş olmasıyla ilgili olduğu da düşünülebilir. Bu bağlamda yayınevinizden çıkan çeviri ve telif eserlerden hangilerini "novella" olarak tanımlarsınız? Bu türün olanakları nelerdir ve nasıl bir ihtiyaca yanıt verir?" 

Levent Cantek
İletişim


İletişim Yayınlarına her ay 60 ile 70 arası edebiyat dosyası geliyor. Bunu niye söyledim? Kitap seçimlerimizi ister istemez bize gönderilen dosyalardan yapıyoruz. Şöyle bir ayrım yapabilirim, taşradan gelen dosyalar haricinde, belki buna emekli olduktan sonra yazan görece yaşlı amatör yazarları da katabilirim, kimse artık uzun yazmıyor. Metropolün genç yazarları geçmişle kıyaslarsak, başka bir dil ve temponun içindeler. Şu da olabilir, çok novella yayınladığımız için söylüyorum bunu, nihayetinde bir editöryal tercihte bulunuyoruz, hikayeyi, dili ve kurguyu yazarla konuşuruz, romanın hantallaştığı yerlerde toparlamalar öneririz, bağlam dışında kalan yerlerle ilgili kısaltmalar isteriz. Bu tercihimizin de bir sonucu oluyor, bir oturuşta okunabilecek kitaplar yayınlamış oluyoruz. Şunu demek istiyorum, bize kitap olması için gönderilen dosyalar uzun değiller ve biz de öyle ya da böyle onları da kısalttırıyoruz galiba. Okur, bu kısa kitapları bitirerek "kitap okudum" deme zevkine-başarısına ulaşıyor diyen batılı eleştirmen ve yayıncılar var. Okur eskisi kadar vakit bulamıyor, çok fazla ilgi çekici unsur var hayatta, bu nedenle novella yükselişte diyenler de var. Doğrusu ben işin bu tarafıyla ilgilenmiyorum, mutfaktayım, eldeki malzemeye göre yemek seçiyor ve menüyü yemeklere göre belirliyorum gibi geliyor bana.






Semih Gümüş
Notos

Doğrudur, biz yazdıklarımızı öykü, roman, belki uzun öykü olarak tanılar, kendimizi onların içinde görürüz. Novella adıyla belirtebileceğimiz tür bunların dışında gibi durur. Biraz Batılı bir tür. Bizim pek denemediğimiz. Gerçi eskiden de Bilge Karasu, Ferit Edgü, Demir Özlü gibi yazarlar kendi yazdıkları metinlerin bazılarını böyle görmüştür ama sınırlı kalmıştır.
Sonunda ben yazdıklarımıza bir ad, terim kullanmayı, onları o adını verdiğimiz tür içinde kalıba sokmayı çok da gereksiz görüyorum. Ama novella gibi bir türün özellikleri olduğu da düşünülebilir. Öykünün içeremeyeceği genişliği romanın esnekliğinden de kurtaracak bir tür novella. Sanırım böyle anlatmak yeterli. Demek ki olanaklı bir tür.
Notos’ta yayımladığımız kitaplar arasında, bence harika bir yazar olan Meksikalı Mario Bellatin’in Güzellik Salonu ve Çin Daması da birer novella. Bu çok sıra dışı iki novellayı okumayanların mutlaka okumasını öneririm.
Öte yandan, gitgide daha çok tanıtmaya başladığımız Şilili genç yazar Alejandro Zambra’nın Bonzai romanı da tam anlamıyla bir novella. Üstelik öylesine çarpıcı bir pırıltısı var ki.
Bu arada kimi yeni yazarların, yazarlarımızın novella yazdığını, onların da yakın gelecekte ortaya çıkacağını belirtebilirim.



Kaya Tokmakçıoğlu
Aylak Adam



Novellanın "ara" bir form olarak büyük olanaklar barındırdığından kesinlikle bahsedebiliriz. Hele edebi türlerin iç içe geçtiği günümüz yazın dünyasında, metinlerarasılığın yoğun olarak metinleri etkilediği bir çağda novella çok daha fazla rol alıyor kanımca. Yayınevimizin de yayımladığı kimi yapıtlardan novella olarak bahsetmek kesinlikle mümkün; bunu belirtirken özellikle herhangi bir uzunluk-kısalık ikiliğini düşünmediğimi eklemek isterim. Örneğin yayınevimizden çıkan Pirandello'nun "Biri, Hiçbiri, Binlercesi", Hakan Akdoğan'ın "Varlık ve Piçlik"i, Joyce'un Dublinliler'deki uzun öyküsü "Ölüler", Henry James'in "Pandora"sı ve Fitzgerald'ın "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" novella olarak sayabileceğim metinler.
Bunun dışında edebi bir tür olarak novellanın öykü ve romanın arasında kalmasından çok, onların dezavantajlarını aşan bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Her şeyden önce türlerarası geçirgenliğe daha elverişli bir tür novella. Bu da edebiyatın ufkunu genişletmesine ve olay örgüsü, karakter-tip ikilemi vb. herhangi bir yapıtın önemli özelliklerini metne uygun bir biçimde yoğurmasına el veriyor. Şiir nasıl vazgeçilmez ve kurucu bir edebi form ise novella da o derece vazgeçilmez ve edebiyatı geleceğe taşıyacak bir form.


Novella Nedir? (Fethiye ÖZSOY)

Bazen yüzlerce sayfa uzunluğunda bir romanının karmaşık ve dağınık yapısı okurunu ondan uzaklaştırırken kısa bir öykü ise onun okuma tutkusunu tatmin etmede yetersiz kalır. Bu noktada edebiyatseverlerin kurtarıcısı olarak ismini son dönemde daha da fazla duyduğumuz novellalar karşımıza çıkar. Yazınsal kısa öykünün geçmişten günümüze uzanan yolculuğunda gelişmesini sağlayan birçok türün olduğunu söylemek mümkün. İşte bu türlerden birisi de romana kıyasla daha kısa, hikâye ve noveletteden daha uzun bir edebi tür olan novelladır.
Dünya edebiyatı ve Türk edebiyatında seçkin örnekleri verilmiş olan novellanın tarihine baktığımızda; İtalyan bir yazar ve şair olan Giovanni Boccaccio tarafından yaratılan bir tür olduğunu söyleyebiliriz. Düzyazı anlatı ya da kısa bir öykü olarak nitelendirilen bu türün başlatıcısı, Boccaccio’nun 10 gün boyunca anlatılan 100 öyküyü barındıran “Decameron” adlı eseridir. Dünya edebiyatının ilk hikâyecesi olarak kabul edilen yazarın 1348’de başlayıp 1351’de tamamladığı bu eseri de dünyanın ilk hikâyesi sayılmaktadır.
İtalyanca kısa öykü kelimesinden türetilen novellanın köklerine baktığımızda Latince olduğunu ve 1630’larda “uzun kurgusal eser” anlamında kullanıldığını görmekteyiz. Önceleri romance olarak adlandırılan eserlere daha sonraları novel adı verilmiştir.  Kelime sıfat olarak kullanıldığında ise yeni kelimesine karşılık gelmekte olup Roma İmparatoru I.Justinianos tarafından hazırlatılan ve Roma Hukuku için temel bilgi kaynağı niteliğinde olan Corpus Iuris Civilis(529-534) adlı hukuk külliyatında novellae leges (yeni kanunlar) adı altında toplanan bölüm bunun bir göstergesidir.
Edebi tür olan novellanın uzunluğunun ölçütleri konusunda tartışmalar süregelse de Science Fiction and Fantasy Writers of America Nebula Awards’da 17.500 ila 40.000 arasında sözcüğü barındıran eserler novella olarak kabul edilmiştir.
Novella(uzun anlatı)ya değinirken kısa öykünün konumundan bahsetmemek olmaz. Kısa öyküyü yazınsal bir tür olarak karşımıza çıkaran isim Edgar Alan Poe olmuştur. Novella’dan türeyen “novel” terimi roman olarak adlandırılabilecek yapıtların verildiği dönem de kullanılmaya başlanmıştır. Novella ile bağlantılı olan novel de tek bir durum ya da olayla ilgilenmesi yönüyle romandan ayrılmaktadır. Kullanıldığı yüzyıldaki belirsizlik nedeniyle bu terim Dr. Johnson tarafından “novella”dan yola çıkılarak “genellikle aşk üzerine kısa bir öykü” olarak tanımlanmıştır. Bu konuyla ilgili olarak Mine Urgan Samuel Richardson’ın 1740’da yayımlanan Pamela’sına “uzatılmış bir novel” denildiğinin altını çizmektedir.
Türün en genel özelliklerinden biri yoğunluğun tek bir olay ya da durumun üzerinde olmasıdır. Aynı zamanda okurunun beklemediği ve şaşırtıcı sonla bitiyor olması bu türün belirgin özellikleri arasında yer almaktadır. Alman edebiyatına baktığımızda da bu türde başarılı örneklerin verildiğini görmekteyiz. Goethe, Tieck, Schlegel gibi romantikler bu kuramdan yararlanmışlardır. Goethe bu türle ilgili görüşlerini şöyle özetlemiştir: “Novelle’in konusu kimsenin duymadığı yaşanmış bir olay değil de nedir?” Goethe tarafından türe yönelik yapılan bu yorum bahsedilen özelliğe işaret ediyor olması açısından ehemmiyet kazanmaktadır.
İbreyi Türk edebiyatı yönüne çevirdiğimizde ise “köy”ü konu edinen ilk eser olan Nabizade Nazım’ın Karabibik’i (1890) –her ne kadar yazarı roman olarak nitelendirse de- “uzun hikâye” özelliklerini taşımaktadır.

Yine edebiyatımıza baktığımızda bu türde önemli eserler veren isimlerden birisinin de yakın zamanda kaybettiğimiz usta yazarlarımızdan Leyla Erbil olduğunu söyleyebiliriz. Erbil’in türe ilişkin yorumu ise şu şekildedir:

“Novella, bence bilinen romanın dar bir alana sıkıştırılmış biçimidir. Bu alan romandan edinilmiş tüm deneyimleri, teknikleri, dili başkalaştırarak kullanır. Örneğin bu türün mekân, zaman dağınıklığından, savrukluğundan beni de okuru da uzaklaştırdığı düşüncesindeyim. Böylece diyelim 300 sayfalık bir roman elli-yüz sayfaya sığdırılabilir. Bu da yeni bir estetiğin, novella'ya has bir dilin yaratılmasına neden olur.” 
Erbil’in türe yönelik bu yorumundan yola çıkarak “uzun öykü” ya da “kısa roman” olarak tanımlayabileceğimiz novellanın öykü ya da roman arasında ayrım yapmakta zorlanan okurların imdadına yetiştiğinin altını bir kez daha çizmek yersiz olmasa gerek.