Tuhaflık (Melike UZUN)


Bergen benim için yüzünün yarısını saçıyla kapatan ve alnını kurdeleyle bandajlayan tuhaf bir kadındı. Yüzüne atılan kezzabın izlerini kakülüyle ve alnından uzanan sarı kurdeleyle kapatmaya çalışan bu kadın beni ne ilgilendirirdi ki? “Ben acılar kadınıyım” diye bağıran Bergen’le nasıl bir duygudaşlığım olabilirdi? Şimdi sözünü edeceğim kitabın adını duyduğumda bunlar geldi aklıma. Sonra belleğimde bir sahne belirdi.  Battaniyelere sararak yok etmeye çalıştığımız ama kötü kokuyu engelleyemediğimiz cesetler gibi donmuş bir sahne.

Mustafa Hakkında Her Şey’deki Mustafa’nın geçmişini inkarındaki o korkutucu takıntıdan mustarip olduğumu fark ettim. İlkokul günlerimin yaz tatillerinden birinde kuzenimin çok güzel söylüyor diyerek, bir kaset getirişi ve benden yedi yaş büyük kardeşimle teybe yerleştirdikleri bu kasedi defalarca çevirerek, mutsuz fısıldaşmalarla, annemin söylenmeleri arasında dinlemeleri. Bergen’in sesi babam eve gelince susardı ancak. Evlerin çoğu gibi mutsuzluk hakimdi ortama ve mutsuzluğun nedeni bu kadındı sanki. Sanırım bu yüzdendi Bergen ve arabeskten uzak durmam, takıntılı bir inkar çabası. Ta ki “Ben, Kendim ve Bergen”i okuyana dek sürdü bu çaba. Çünkü, öykünün Bergen’le oturup sabahtan akşama televizyon izleyen kahramanı ben olabilirdim. Bu iki kadın birbirinden çok farklı olsalar da, kurdukları cümlelere görünüşte aşina olmasalar da,  tatlı tatlı atışsalar da aynı dili konuşuyorlar.  Bu dil, “Havva’nın lanetli mirasını taşıyan”ların dili, bu mirasla yüzünün yarısını kaybetmiş, buna karşın iki gözüyle görmeyi sürdürebilenlerin dili. Durmadan Bergen’in cümlelerindeki yanlışları düzelten, Furuğ’dan dizeler okuyan, çokbilmiş kitaplardan edindiği cümlelerle konuşan sıkıcı “uzman” ben olabilirdim elbette. Bu öyküyü okuyunca anladım: Ne kadar benziyormuş birbirimize.  “Acıların kadınıyım” diye bağırmasam da  ne kadar benziyormuş yaralarımız. O akşam, öykünün kahramanlarından biri olup onunla televizyon izlerken anladım bunu.  “Üstün”lüklerim onun yaşadıklarına benzer şeyler yaşamamı engelleyememişti. Onu tanıdıktan sonra anladım ki tüm kadınlar, ben de dahil, bu erkek dünyanın tuhaflarıydık.

Bergen yirmi sekiz yaşındaydı öykü zamanında. Kocasının onu hala sevdiğine inanıyordu. “Aşk işte böyle bir şey, sihirli bir perde ile kapatıyor aklın gözlerini, hep sahte bir umut yeşertiyor yürekte, kolayca kanabilesin diye.” dese de aşka inanıyordu hala. Bir yıl sonra tekrar çalışmaya, şarkı söylemeye başladı. Yirmi dokuz yaşındaydı. Eski kocası kurşunlayarak öldürdü onu. İşte bunu öğrendiğim zaman şundan daha da emin oldum: Başka bir dünya hayali kurmalı. Bu hayal için okumalı,  bu hayalle bakmalı dünyaya, daha çok üzülüp ağlasak da daha çok sevebiliriz o zaman, çelişkili görünse de daha çok mutlu olabiliriz.

“Ben, Kendim ve Bergen” Ayşe Başak Kaban’ın yazdığı Ayizi tarafından basılan öykü kitabı.  İlk öykü “Ben Kendim ve Bergen”de olduğu gibi öteki öykülerin çoğunda başka dünyanın hayalini kuran, çok üzülen, çok mutlu olan kadınların; o kadınların babalarının, annelerinin, dedelerinin, anneannelerinin öyküsü anlatılıyor.
İkinci öykü “Kırmızısaçlıperi” öldürülen travesti kadın Peri’nin ardından yapılan tanıklıklardan oluşuyor. Tanıkların her biri kendi algısından anlatıyor onu. Peri’nin ev arkadaşının sözleri “kadını tanıyordum” diye başlarken anne “travestiyi tanıyordum” der. Anne bile evladını anlatırken toplumun dilini benimsemişse gerisini varın siz düşünün, demek ister gibidir yazar. “Bizim buralarda eşek sikenin değil, kızı kaçanın namusu yoktur.”diyen Peri’yi yalancı çıkarmamıştır toplum. Annesi, öldürülen evladının ardından şunları söyler: “Hep şükrettim Allah’a; iyi ki sapasağlam iki erkek doğurmuşum Sabri’den (Peri, anne için Sabri’dir) önce. Yoksa onun öyle olması benim kabahatim sayılacaktı, ya Allah büyük işte…”

2012 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülünde birinciliği alan “Garnik ile Şaşik” öyküsünün ekseni, ölümle karşılaşma gibi görünse de gurbeti anlatır yazar.  Annenin durmadan ağlamasının, Şaşik dedenin ağzında on tane altın diş ile Ermenistan’dan Türkiye’ye göçmesinin ve öldüğünde torunu Garnik’e bunlardan üçünü miras bırakabilmesinin anlatısı. Garnik o üç altın dişle ne yapar dersiniz? Asıl öykü  burdadır işte!
Dayımın Kemikleri’nde “Galatasaray’ın önünde taş kesilen” anneannenin sabrı anlatılır. “Kemiklere tutunması gereken” anneannenin hüznü “taş” metaforunun yaydığı katılıkta yok olur.

Karşıdaki insanda “aşk”ı başlatan küçücük bir mimik sonradan yıkıcı bir etkiye dönüşebilir. Farkında olmadan yıkıma aşık olmuş, yıkımı yüceltmişizdir aslında. “Kıvrım” da böyledir işte. Bir dudak kıvrımı…
“Kırmızı Pabuçlar” da ödüllü bir öykü, Gila Kohen öykü yarışmasında ikincilik almış. Bayram belki de bazıları için çağrıştırdığının tam tersi bir anlam ifade eder. Hatta çoğu insan için öyledir, ama bunu ya durup düşünmezler, ya da düşündüklerini belli etmezler. Zaten “ne çok konuşup ne az düşünüyoruz” öyle değil mi?
Biz kadınlar, kezzapla ya da hizaya getirmek için atılan her adımla yüzü yok edilenler, Ermeniler, kaybolan kocasının  yaşadığına inanlar, kocasını öldürenler, babanın reddettiği zihinsel engelli çocuğunu çok sevenler, oğlunu kaybedip kemiklerini özlemle bekleyenler, babasız büyüyüp evlatsız yaşayan  erkekler, tüm bunlara inat düş görenler, dünyanın tuhaflarıyız. Kimbilir belki bir gün herkes tuhaf olacaktır ya da hiç tuhaf kalmayacaktır. Değil mi ki böyle öyküler yazılıyor, okunuyor, umut hep olacaktır, yanı başımızda.

BEN, KENDİM VE BERGEN, Ayşe Başak Kaban, Ayizi Kitap, 2012.

Bölünmüş Ülke’nin Ses ve Öfke’si (Nurçin İLERİ)


Amerikalı yazar William Faulkner, roman ve öykülerinin gerçekleştiği bir ülke yaratır: Yoknopatawpha. Bölünmüş ülke anlamına gelen Yoknopatawpha iç savaşı anlatmak için kurgulanmış imgesel bir ülke değildir sadece, şiirsel bir haritasını da çizer Faulkner bu ülkenin. Temalar ve karakterler anlatıların sınırları arasında seyahat ederler. Ancak iç savaşın izlerinin ve kurgu bir ülkenin varlığı sizi yanıltmasın. Belli bir zaman ve mekândan bahsediyormuş gibi görünse de anlattığı hikâyeler zamansız ve mekânsız evrensel hikâyelerdir Faulkner’ın. Bu yüzden kendisinden sonra gelecek farklı coğrafyalardan iki önemli yazarı, Gabriel Garcia Marquez ve Yaşar Kemal’i, sıklıkla kullandığı yerel motiflerle, gerçeküstü öğeleri işleyişiyle, coğrafyayı tasvir edişiyle etkilemesi hiç şaşırtıcı değildir.

İç savaşın neden olduğu bir kaos ve toplumsal düzensizlik vardır Yoknopatawpha’da; karakterler modern hayat ile gelen bu kaos ve düzensizlik içinde ayakta durmaya çabalar. Bu düzensizlik sadece toplumsal düzeyde değil, Faulkner’ın anlatılarında kullandığı dilde ve zamanın kullanımında da ortaya çıkar. Bunun nedeni Faulkner’a göre insanın zihin karmaşasının dilini tutsaklaştırması ve psikolojik düzenin kronolojik düzenden çok daha önemli olmasıdır, çünkü deneyimlerin kendisi ve algısı, onların hangi sırayla gerçekleştiğinden çok daha fazla şey ifade eder.

Faulkner’ın Ses ve Öfke’si yirminci yüzyılın ilk yarısında hem içerik hem de dil açısından modernitenin yarattığı bu girdabı en iyi işleyen romanlardan bir tanesidir. Amerika’nın güneyinin dünya sanayi sistemine ve finans-kapitalizmine eklemlenmeye başladığı tarihsel bir çerçevede iç savaş sonrası dağılmaya başlayan aristokrat bir ailenin hikâyesini anlatır. Compson ailesi güneyin geleneksel değerlerini temsil etmektedir. Erkekler aile onurunu koruyacak olan cesaretin, ahlaki gücün timsali olurken; kadınlar saflığın ve namusun timsalidirler. Ancak bütün bu değerler iç savaş ve sonrasında toparlanma sürecinde güneyin aristokrat ailelerini toplumsal, ekonomik ve psikolojik olarak dönüştürmeye başlayacaktır. Compson ailesinde de bu kendilerini bir arada tutacak olan aşkın yitimi olacaktır. Ailenin sevebilen tek üyesi Caddy, aşkı bulduğu an yalnız kalacaktır. Ailenin erkek fertlerinin hiçbirisi ise hakiki aşkı deneyimleyemezler.

Compson ailesinin maddi ve manevi yok oluş hikâyesi, romanda dört ayrı anlatıcının farklı anlatım teknikleri ve bakış açılarıyla dile getirilir. Bunlardan birisi 33 yaşındaki otistik Benjy’dir. İkincisi ise Benjy’nin ağabeyi Quentin Compson’dır. Hem Benjy’nin anılarında hem de Quentin’inkilerde, Caddy’nin kendileri için ne ifade ettiği önemlidir. Caddy onların cinsel arzularını ilk harekete geçiren kişidir, aynı zamanda namus ve saflığıyla geleneksel Compson ailesini temsil etmektedir. Ne zaman ki Caddy evlenir. Benjy, Caddy ile yaşadıklarını sürekli hatırladığı başka bir zamansal evrenin parçası olur. Bu evlilik Quentin’in ise zihinsel dünyasını darmadağın edecek ve bu Quentin’in diline bitmeyen cümleler, gramer ve yazım hataları ile yansıyacaktır. Üçüncü anlatıcı ise küçük kardeş Jason’dır. Kardeşler arasında maddi zenginliğe pek düşkün olan Jason, modern dünyanın yarattığı her fırsatta hesapçı tipini simgeler. Son anlatıcısı ise olaylara biraz daha dışarıdan bakmayı başarabilen dolayısıyla da ailenin çözülüşünden sonra hala umutla bu geleneksel değerler için savaşacak olan ve geçmişe dair hikâyeyi daha nesnel bir şekilde duyabileceğimiz siyah uşak Dilsey’dir.

Ses ve Öfke’de aristokrat bir ailenin çözülüşünden ziyade geçmişin nasıl veya niye hatırlandığı ve şimdi ile kurduğu diyalektik ilişki önemlidir. Geçmiş kaçması ve yok etmesi zor bir gölge gibi çıkar karşımıza. Faulkner’a göre geçmiş ve şimdi arasındaki çizgi çok incedir ve birbirlerini hapsederler. Hatta Faulkner’a göre geçmiş diye bir şey olamaz, gelecek diye de! Sadece “şimdi, Şimdi, ŞİMDİ” vardır. Benjy ve Quentin’in şimdi’lerini geçmişi hatırlayabildikleriyle ve onunla yüzleşebildikleri kadarıyla yaşarlar. Kendi kimliklerini veya hakikati bulmak için geçmişle hesaplaşmayı arzularlar, daha doğrusu geçmişle yüzleşebildikleri takdirde, bugün de var olabileceklerdir.  Kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz ama her defasında kaçınılmaz, karakterlerin en çok gerçekleştirdiği eylem “hatırlamak” veya “hatırlamaya çalışmak”tır. En ufak olay onlara Caddy’i çağrıştıracaktır. Caddy evliliği dolayısıyla aileden dışlanan birisi olsa da, onun ölümü, ailenin yok olmasında önemli bir faktör değil insanlığa dair bir deneyimdir, kaçınılmaz bir son olan ölümü tanıştırır Benjy ve Quentin ile.

Savaş dönemlerinde ve sonrasında modernitenin yıkıcılığından payını almış bir dünyadır Faulkner’ın yarattığı. Cesaret ve onur, gurur ve tutku, şefkat ve özveri, kötülük ve trajedinin anlatısıdır Ses ve Öfke. Benjy’nin boğazında düğümlenen sadece sese dönüşen kelimeler, Quentin’in dizginleyemediği öfkesi, Jason’un küçük hesapları, Dilsey’in duaları. Karakterlerin kaybetmek ve yokluk, katlanmak ve var olmak arasında gidip geldikleri bir dünya.

Roman basit bir aile trajedisi olarak algılanabilir veya Faulkner’ın ahlakçı muhafazakâr bir yazar olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu kadar basit değil. “Modernleşen” insanın çelişkilerini ve bunalımlarını, zamanın sabit ve nesnel bir biçimde algılanamayacak bir varlık olduğunu tarifsiz bir güzellikte anlatır Faulkner. Bu çelişkileri ve bunalımları savaşların yarattığı travmalar bağlamında düşünürsek, bugün bile bu hissiyata pek de yabancı olmadığımızı anlarız. Eric Hobsbawm geçtiğimiz yüzyılı “aşırılıklar çağı” olarak adlandırır. İnsanlık tarihinin en umut verici gelişmeleri bu yüzyılda yaşandığı gibi en büyük felaketleri de bu çağın çocukları olmuştur; hatırlayamadığımız veya yüzleşmek istemediğimiz savaşlar, katliamlar, soykırımlar. Son zamanlarda “hatırlama” ve “toplumsal ve bireysel hafıza”ya dair hem akademik hem de sanatsal anlamda birçok şey üretilse de, binlerce hikâye henüz uykudadır. Öyleyse uykuda olan bu hikâyeler için Faulkner’ın Ses ve Öfke’sinden bir alıntı ile bitirelim: Sana tüm umutların ve arzuların anıtmezarını sunuyorum... Bunu, zamanı hatırlayasın diye değil, böylece arada bir zamanı unutup tüm nefesini onu zapt etmeye harcama diye yapıyorum. Çünkü dediği gibi, ona karşı yapılan hiçbir savaş kazanılmamıştır. Hatta bu savaşlar gerçekleşememiştir bile. Bu savaş meydanı, insana kendi ahmaklığını ve çaresizliğini göstermekten başka işe yaramaz ve zafer, yalnızca filozofların ve ahmakların sanrılarından ibarettir.

Geçmişin Üzerinden Atlayamayız... (Doğuş SARPKAYA)

Son dönemde, yakın tarihe odaklanan yerli ve yabancı romanların sayısında ciddi bir artış söz konusu. Özellikle çeviri romanları düşündüğümüzde akla ilk gelen kitaplar, Javier Marias’ın Yarınki Yüzün, Pascal Mercier’in Lizbon’a Gece Treni, Javier Cercas’ın Salamina Askerleri, Alberto Manguel’in Bütün İnsanlar Yalancıdır, Juan Gabriel Vasquez’in Düşen Şeylerin Gürültüsü. Pascal Mercier’in romanını bir kenara koyarsak, bu kısa listeden yola çıktığımızda özellikle İspanyolca yazılan ülkelerde geçmiş ile hesaplaşmanın yaygınlaşan temalardan biri haline geldiğini söylememiz mümkün.

Edebiyattaki geçmiş ile hesaplaşma trendi bir tesadüften daha fazlasına işaret ediyor. İspanya ve Latin Amerika’da cuntaların, diktatörlüklerin, suç baronlarının ve uyuşturucu kartellerinin hükümranlıklarının eskiye kıyasla etkilerinin azalması geçmiş ile hesaplaşma sürecinde önemli bir rol oynuyor. Her ne kadar egemenler, tüm bu ülkelerde şiddet, işkence, hukuksuzluklar ve insan haklarının hiçe sayılması gibi durumların yarattığı travmaların bir şekilde halının altına süpürülmesini, “üst üste yığılan yıkıntıların” üstünden atlayıp geçilmesini, dillendirilmeden unutulmasını arzulasalar da sanat ve edebiyatın buna gözlerini kapaması mümkün görünmüyor. Bu açıdan bakıldığında son dönem yakın tarihi inceleyen roman yazarlarının tarihsel bir sorumluluk ve ahlaki bir görevi yerine getirdiği görülebilir. Bu yazıda ele alınacak Vazquez, Cercas ve Manguel’in yapıtlarının sadece bu anlamlarıyla bile değerli olduğunu söyleyebiliriz.

İstisna Değil Kural

Kolombiya’da uyuşturucu kaçakçılığının yarattığı şiddeti anlatan Vasquez’in Düşen Şeylerin Gürültüsü romanı, Walter Benjamin’in “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız “olağanüstü hal” istisna değil kuraldır” cümlesiyle koşutluk içerisinde yazılmış hissi yaratıyor. Kitabın anlatıcısı ve kahramanı Antonio Yammara’nın, 1996 yılı Bogotá’sını anlatırken kurduğu cümlelere bakmak bile yeterli:

“O günlerde şehrim, yakın tarihinin en şiddet dolu yıllarından sıyrılmaya başlıyordu. Basit bıçaklama vakalarından, serseri kurşunlardan ya da küçük çaplı uyuşturucu kaçakçılarının arasındaki hesaplaşmalardan değil, küçük insanların küçük hınçlarını ve küçük intikamlarını asan şiddetten bahsediyorum. Bu şiddetin aktörleri kolektiftir ve isimlerinin baş harfleri büyük yazılır: Devlet, Uyuşturucu Karteli, Ordu, Gerilla. Biz Bogotálılar, görüntüleri haber bültenleri ve gazeteler vasıtasıyla bize muhteşem bir düzenlilikle ulaştığı için olsa gerek, bu şiddete alışmıştık; o gün, en son saldırının görüntüleri “son dakika” haberleri seklinde televizyon ekranından geçmeye başlamıştı.”

Yammara, bu olağanüstü durumu içselleştirmiş, -kendi kişisel tarihini bile ülkede gerçekleşen bombalama ve suikast haberleriyle birlikte kurarak- orta sınıf aidiyeti içerisinde kendi sığınağını yarattığını düşünmüş bir halde yaşantısını sürdürürken, eski bir mahkûm olan Ricardo Lavarde ile tanışıyor. Geçimini uyuşturucu ticaretinden kazanırken yakalanan ve 20 yıl hapiste kalan bu adam ile tesadüfü karşılaşma Yammara’nın hayatını tümden değiştiriyor çünkü daha doğru dürüst bir şeyler paylaşmamışken ülkeyi saran şiddetin kurbanı oluveriyorlar. Ardından Yammara’nın ülkesindeki olaylara bakışı değişmeye başlıyor. İnsanın “yaşadığı anın kötü yargıcı olduğunun “ tespitini yapan Yammara, deneyim denen şeyin ise “çektiğimiz acıların envanteri değil, başkalarının acılarına karşı öğrendiğimiz empati” olduğunun ayırdına varıyor. Düşen Şeylerin Gürültüsü hem Kolombiya’nın son otuz yıllık tarihinin farklı bir fotoğrafını çekiyor, hem de kurala dönüşen istisnalara karşı çıkmanın gerekliliğini vurguluyor.

Kurgu ile Gerçek Arasında

Javier Cercas ise Salamina Askerleri’nde İspanya İç Savaşı’nı bir Falanjistin biyografisi üzerinden anlatıyor. Salamina Askerleri üç bölümden oluşuyor: İlk bölüm kahramanımız olan, ilham perileri yitirmiş yenik bir yazar, gazeteci Jaime Gil’in, falanjist önderlerden yazar Rafael Sánchez Mazas’ın İç Savaş sırasında kurşuna dizilmekten kurtulması hikâyesindeki boşlukları tespit etmesiyle başlıyor. Bu bölümde hem yılmış bir yazarın iç sesini dinliyoruz, hem de yeni bir öykü bulmuş gazetecinin heyecanını hissediyoruz. İkinci bölüm, tümüyle Mazas’ın biyografisine ayrılmış. Son bölümde ise, biyografideki boşluğun aslında bir roman kahramanı doğurabileceğini hisseden Gil’in çırpınışlarına tanık oluyoruz.

Cercas, basit bir kurgu oyunu ile Jaime Gil’in çabasını ve Mazas üzerinden İspanya İç Savaşı’nı romanının merkezine yerleştiriyor. Kitabı okurken kendime sorduğum soru ise, bu kadar basit bir hikâyenin, bu kadar yalın bir dille anlatılırken bu etkiyi başarılı bir şekilde nasıl yarattığı oldu. Cercas, kitapta öykü içinde öykü anlatmanın yanında geçmişle gelecek arasında bir köprü kurmuş kurmasına ancak bunu büyük bir serinkanlılıkla ve “zarafetle” gerçekleştirmiş. Anlatımdaki sadelik ve kelime enflasyonundan kaçınması, işin içinde bir romancıdan çok bir öykücünün olduğu hissini yaratıyor.

Cercas’ın altından başarıyla kalktığı bir diğer konu ise tarihi kişiliklerle kurmaca karakterler arasında kurduğu denge. A. Ömer Türkeş’in yerinde tespitini ödünç alırsak: “Salamina Askerleri’nin tarih ve kurmaca arasındaki ilişkiye, gerçek tarihi şahsiyetlerin kurmaca dünyasına katılmasına özgün bir açılım getirdiği bile söylenebilir. Sonuçta edebiyatla tarihsel/toplumsal gerçeklik arasındaki ilişki arzuladığımız bir durum. Kuşkusuz bu ilişkinin edebiyatın ölçütlerine göre kurulması gerekiyor. Cercas’ın başardığı tam da budur.”

Yalana Methiye

Manguel Bütün İnsanlar Yalancıdır kitabında, Cercas’a benzer şekilde, genç bir gazetecinin biyografi yazma uğraşını anlatıyor. Jean-Luc Terradillos, Arjantinli sürgün, Yalana Methiye’nin ‘yazarı’ Alejandro Bevilacqua’nın hayat hikâyesini yazmaya karar veriyor. Bevilacqua, Arjantin’deki darbe sonrasında içeri düşmüş, işkenceler görmüş ve sonunda serbest bırakılarak İspanya’ya sürgüne gönderilmiştir. Kitap, Terradillos’un, Bevilacqua’yı tanıyan dört farklı kişinin anlatımları üzerine kurulur. Her anlatıcı oldukça farklı bir Bevilacqua, resmi çizmektedir. Bu durum öyküyü tamamlamak isteyen Terradillos’u çaresizliğe sürükleyecektir: “Sevdalı, kahraman, dost, kurban, hain, düzmece yazar, kaza intiharı ve daha birçok şey: Tek bir adam için bu kadarı çok fazla.”

Manguel, bir tarafıyla Oilupo akımına göz kırptığı bu kitabında bir insanın yaşamını dört farklı göze anlattırarak, okuyucunun olayları farklı bakış açılarıyla görmesini sağlamaya çalışmış. Diğer tarafıyla ise ülkesinde yıllarca süren devlet terörünün sıradan insanları bile nasıl sardığını, öldürülen, kaybedilen, işkencelerden geçirilen insanların hayatının nasıl karartıldığını anlatarak, Arjantin yakın tarihiyle bir hesaplaşmaya girmiş. Manguel’in bölümler arasındaki dil ve anlatım farklılıklarını çok iyi ayrıştırarak, usta yazarlık dersi verdiğini de vurgulamadan geçmeyelim.

Walter Benjamin Tarih Üzerine Tezler’de şöyle diyordu: “Geçmişin gerçek imgesi uçucudur. Geçmiş ancak, bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir”. Vazquez, Cercas ve Manguel, “birden parlayıp aydınlanıveren” bu resmi yakalayarak okurlarına sunmayı başarmışlar. Ezenlerin kötülüklerini unutturmaya, cellatlarına benzeyen mazlumların kendi dönüşümlerini normalleştirmeye çalıştığı bir çağda, Murathan Mungan’ın dediği gibi belki de, “hatırladıklarımız değil, hatırlamadıklarımızla başa çıkmamız” gerekiyordur. Gerçek entelektüellerin görevi ise dibe battıkça çamura bulanan hayattaki kaybolmaya başlayan parçaları bir araya getirmek. Vazquez, Cercas ve Manguel, yıkıntıların üstünden atlayarak değil, yıkıntıların üstüne giderek yeni bir dünyanın kurulacağını hatırlatmayı başarıyorlar.

SALAMİNA ASKERLERİ, Javier Cercas, Çev: Gökhan Aksay, Jaguar Kitap, 2012.

BÜTÜN İNSANLAR YALANCIDIR, Alberto Manguel, Çev: Saliha Nilüfer, YKY, 2012.

DÜŞEN ŞEYLERİN GÜRÜLTÜSÜ, Juan Gabriel Vasquez, Çev: Süleyman Doğru, Everest Yayınları, 2012.

Hayatın Bütün Sokakları (Ahmet BÜKE)

“Uzun uzun yürüyelim,” dedi.

“Gerçi bana hava hoş. Yorulmuyorum artık. Sen sever misin?”

İnsanın bu dünyada ablası olmalı. Hatta o, kardeşi olduğunu bilmese de, uzaktan onu sevdiğini, onun için endişelendiğini bilmese de ablası olmalı insanın. Misal benim Feride Ablam vardı. Onu bir evde vurmuşlardı. Herkes ölecek diyordu. Ölmedi. Dört duvar arasında sardunyalar yetiştirmiş. Yağmur suyunu biriktirmiş havalandırmada. Sonra topuklarını ovmuş onla.

Misal benim Feride Ablam çıktı içeriden. İş vermediler ona. Kara kara baktılar uzaktan. O da çorap ördü. Çocuklara matematik öğretti. Dışarıdan bitirdi okulunu. Annesinin sardunyalarını suladı.

Arkadaşları bir ilan bile vermediler arkasından. Kanserin de en hızlısı varmış meğer. Ama ben onu uzaktan hep sevmiştim. Akşamları iş dönüşü bezgin oluyordu misal. Şimdi o da yorulmuyor artık.

Feride Abla yorulmuyor, Sevgi Abla da yorulmuyor.

“Yürümek benim işim Sevgi Abla,” dedim.

Ertuğrul Kapısında buluştuk.

Siz ODTÜ’nün bu kapısını biliyor musunuz? Peki, Ayşe Teyzeyi biliyor musunuz? Ertuğrul Karakaya’nın annesi. Zamanı gelince çilek reçeli yapardı. Sonra tarhana keserlerdi konu komşu. Biber, patlıcan kurutmayı en çok severdi ama. Şimdi yapamıyor. Çünkü gözleri kör oldu. Ertuğrul’a ağlamaktan. Annelerin acısını bilse insan; yani etinde bir saniye hissetse, kimse kimsenin canını yakmaz. Kimse haksızlık yapmaz. Feride Ablanın annesi de sağ. Gördes’te bahçeli bir evde, yağmur altında büyüyor şimdi.

“Sevgi Abla,” dedim.

“Üzüyor muyum ya seni, bunları anlatıp duruyorum.”

“Yürüyelim,” dedi.

“Uzun uzun yürüyelim.”

Kapıdan geçtik. İki yanımız orman. Saksağanlar, kargalar. Derdi günü karın doyurmak herkesin işte. Bir kuru cevizin başında efeleniyorlar birbirlerine.

Yurtlara doğru yürüdük.

“Abla,” dedim.

“Nasıl ölüyor insan? Son anda nasıl vazgeçiyor nefesin senden?”

Baktı yüzüme. Güldü.

“Bunları anlatmama izin yok,” dedi.

“İnsan garip varlık. Yaşarken sürekli nasıl öleceğini düşünüyor.”

“Sonra peki,” dedim.

“Sonrası iyilik güzellik işte. Suyun öte yanından bakmak gibi. Ne ağrı, ne sızı. Önce sizden gelen uğultulu seslere alışmak zor oluyor. Tanıdık kokular sızıyor bazen. Gerçi o kıvamlı sıvı süzüyor bir sürü şeyi ama yine de geliyorlar. Duyu denilen şey bitse de hatırlama kalıyor geriye. O en güçlüsü çünkü. Anıların kodları zamanın en derinlerine işleniyor. Mesela ekmeğin kokusu değil ama ekmek kokusuyla ilgili anılar geri geliyor. Pankart sesleri, açılıp kapanan demir kapılar, sehpaya çıkan arkadaşlar, Pazar kahvaltısındaki ayva reçeli, eski cezvede kaynayan yumurta, rüzgârda kuruyan nevresimler, ipte unutulmuş mandalların kararması… İşte hepsi aniden geri geliyor. Ama onları tutamıyorsun da. Eski sandık kokusu gibi işte.”

Yurtları geçtik. Gözleri eski patikada. Yalıncak yoluna döndük. Güzel dere kesti yolumuzu. Kar suyu şimdiden çıkmış yola anlaşılan.

“Peki, üzülmek var mı orada,” diyorum.

“Derdimiz acıdan kaçmak değil mi?” diye gülümsedi.

“Üzülmüyoruz, acıkmıyoruz, âşık olmuyoruz ama bütün bunların anıları sızıyor. Buna çare bulamamışlar. Ya da böyle olsun istenmiş. Ama yaşamaktan daha zor değil onu söyleyeyim. Hayal kırıklığı yok mesela burada. Başarısız oldum derdi, işsizim kaygısı… Yani yaşamayı çok da büyütmemek lazım. Ama iyi anılar bırakmak şart bak bunu sana diyeyim. Mümkün olduğunca iyi izler bırak ardında. Sonra onların esintisi geliyor. Hissedemesen de ferahladığın anları görüyorsun yeniden yeniden.”

“Daha gidelim mi,” dedim.

“Yürüyelim, yürüyelim. Mümkünse hiç durmayalım. Geçtiğim bütün sokakları görüyorum şimdi,” dedi.

Bitimsiz bir ah... Didem Madak (Burak KAYAOĞLU)


“sıkı tutunun şairlere 
kurtarırsa onlar kurtarır 
onca boş laftan 
batmadan dünyanız

Etkilenmemenin mümkünsüzlüğü içinde yazmıştım yukarıdaki dizeleri. Birkaç hafta önce. Beni birkaç haftadır etkisinde tutan, üç şiir kitabını ardı ardına okuduktan sonra. Ve yıkılır yıkılmaz, kendi içinde, devrilip.

1970 yılında doğan Didem Madak, ilk şiir kitabı Grapon Kâğıtları’nı 2000 yılında, ikinci kitabı Ah’lar Ağacı’nı 2002’de ve son kitabı Pulbiber Mahallesi’ni 2007’de yayımlatıyor. Kasım 2012’de, bu üç kitabının tekrar basımlarını yapıyor Metis yayınları.

Ne bir tanıtım ne de piyasaya yanaşık bir “reklam” amacı taşıyor bu yazı. Tanınmaya gereksinimi yok Didem’in. Ama bu durum, insanların da Didem Madak şiirini tanımaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor.

Her yaşam, bir gün kendini tamamlıyor. Yaşam kavramı yaşamaya; ve fakat hem bir kavram olarak hem de yaşanabilmiş olanlarla birlikte el sallamaya başlıyor, ardından, yiten insana. Şu ya da bu oranda şiir denilen olgunun varlığından haberdar olan insan, eğer hâlâ Didem Madak şiiriyle tanışmamış ise, ciddi bir eksikliğin kendisiyle yaşadığını da bilmelidir. Grapon Kâğıtları’nda, “Hikâyeme bir hayat yazmak istiyorum / Pek de inandırıcı olmayan / Hayatıma bir ölüm” diyen Didem Madak’ı, yitireli ne yazık ki bir yıldan fazla oldu. “Ucu ısırılmış bir simidin acısını durmadan / o kadar çok, o kadar çok hissediyorum”un duyarlığı, eğer bu dünyaya yummuşsa gözlerini; bir anlam içimizde ters yüz olmuş ve böyle bir dünyaya lanetler okunmuştur.

Şiirin doruğunda, yüreği İzmir güzelliğinde ve henüz 41 yaşındayken, kızı Füsun daha üç yaşındayken almışsa bu dünya Didem Madak’ı bizlerden, laneti fazlasıyla hak etmektedir. Ki Didem dünyaya değil dünya Didem’e yakışmamıştır. “Tanrı sadece iyi bir oyun arkadaşıdır” diyen Didem Madak, ne yazık ki “iyi” sandığının “oyun”unda, bir “oyun” hilesiyle, kahredici bir hastalığın neticesinde aramızdan ayrıldı. Yazdığı “son şiir” olan ‘128 DİKİŞLİ ŞİİR’ başlıklı şiirindeki “... / Ve seni düşünek, mırıldanmak / Bazı büyülü yemekler yapmak /Bazı şifalı yemekler yapmak / Ve kalmak istemek ahbap.../” dizelerinde, “kalmak” imgesiyle hem bir “isyanı” hem de bir ‘ilanı” buyuruyordu. Gelmekte olan ölüme isyanı, gitmek istemediğinin ilanı. Maalesef o “oyun arkadaşı”nın ihaneti kapıda bekliyor.

İkinci kitabı Ah’lar Ağacı’nda “Güçlü bir el silkeledi beni sonra / Sanırım Tanrı’nın eliydi. / Soyamadım kaç ah döküldü dallarımdan. / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, / Çok şey görmüşüm gibi, / Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, / Ah... dedim sonra / Ah!” diyen Didem Madak aynı kitabındaki “ya siz, / Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?/ Nasıldı / Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?” dizeleriyle ; bizleri son kitabı Pulbiber Mahallesi’ne davet ediyor aslında. O ‘davet yerinde’, derin bir acıyla karşılaşıyor ve o acıyı yaşamadan ayrılamıyoruz.

Didem Madak, “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor” derken, bir yanıyla bizlere de sesleniyor. Bir imkân hâlâ kendini bizlere saklıyor; kendimizi bu üç şiir kitabından mahrum bırakmamak ve yaşayanlarımıza yeni ‘Ah!’lar eklememek için. Ama birilerine? Hayır! Birilerine tavsiye etmiyorum Didem Madak’ın kitaplarını, incelikli şiirlerini. O birileri, şayet, bir eksikliği ‘yaşamak’ ve onu ‘yaşam’dan saymak istiyorsa.

GRAPON KAĞITLARI, Didem Madak, Metis Yayınları, 2012
AH'LAR AĞACI, Didem Madak, Metis Yayınları, 2012
PULBİBER MAHALLESİ, Didem Madak, Metis Yayınları, 2007

Devrim Üzerine: Amerikan, Fransız ve Sovyet Deneyimleri (Onur KARTAL)

"Eğer devrimin ne olduğunu öğrenmek istiyorsak, devrimin tümden belirgin hale geldiği, belli bir şekil aldığı ve istismar ya da zulümden pekâlâ muaf olan ve hissettikleri özgürlük yoksunluğu bir isyana mahal verebilecek kertede olmayan insanların zihnini değiştirdiği tarihsel anlara, yani Fransız ve Amerikan devrimlerine bakmak zorundayız". Hannah Arendt

Hannah Arendt’in diğer yapıtlarını az çok karıştıranlar, devrim üzerine düşüncelerinin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi olabilirler. Diğer taraftan Arendt’in devrim üzerine söylediklerine yönelik bir eleştiri de yapıtının bütünüyle derinlikli bir tartışmayı gerektirdiği kanaatindeyiz. Ancak hem bu tartışma fazlasıyla yapıldı hem de tartışmanın boyutları bu yazının sınırlarının çok ötesine uzanmakta. Dolayısıyla burada birçoğuna katılmadığımız bu düşüncelerle hesaplaşmak yerine ana uğraklarına dikkat çekmekle yetineceğiz.

Arendt, savaşın ve devrimin, 19. Yüzyıl ideolojilerinden farklı olarak 20. Yüzyılın iki temel siyasi meselesini oluşturduğunu ileri sürer. Bir yanda insanlığın kurtuluşunu muştulayan devrim fikri ve pratiği diğer yanda savaşın beraberinde getirdiği toplu yokoluşun kutuplandığı bir karşıtlıkta Arendt başka bir ülküye, Antik Yunan’dan miras kalan tiranlığa karşı özgürlük ülküsüne sarılır. Bu ülkünün kendisine bulduğu ya da bulamadığı yer nedeniyledir ki, Arendt savaşa da devrime de ( ya da belirli bir anlamda devrime diyelim) mesafe alır: özgürlük devrimcilerin lügatlerinden zaten çıkmış, savaş söz konusu olduğunda ise şiddetin haklılaştırılmasına hizmet eden araçsal bir role hapsedilmiştir. Dahası devrimin yol açtığı şiddet, savaşın öfkesini de aşar hale gelmiştir. Dolayısıyla devrim ve savaş arasındaki ortak paydalardan biri özgürlük ülküsünün kendisine yer bulamamasıysa diğeri de şiddetin başköşeye oturtulmasıdır: “Devrimler ve savaşlar, şiddet alanının dışında düşünülemezler ve bu, onları diğer bütün siyasi olgulardan ayrı tutmaya yeter. Savaşların kolayca devrimlere dönüşmelerinin ve devrimlerin savaşları doğurmaya yönelik bu kaygı verici eğilimin içinde olmalarının bir nedeni, ikisinin de ortak paydasında şiddetin yatıyor olmasıdır” (s. 20). Oysa siyasetin koşulu siyasi ilişkilerin, şiddetin hükmü altına giremeyeceğidir. Şiddetin hüküm sürdüğü yerde herkes, her şey sessizliğe hapsolur. Bu nedenledir ki, şiddet siyasi alanın sınırlarında dolanır. Yine bu nedenledir ki, savaşı ya da devrimi mercek altına koyan bir kuram, şiddetin meşrulaştırılması üzerine söz alabilir; ancak doğrudan meşrulaştırmaya teşebbüs ettiğinde artık siyasal bir kuram olmaktan çıkar, siyasetin karşısında konum alır. Pratikte de durum değişmez. Savaş ve devrimin ana unsuru olduğu ölçüde şiddet, her ikisini de siyasal alanın dışına iter.

Tartışmanın ağırlığı devrime verilecek olursa, şiddetin devrimle olan münasebetinde hareket noktası başlangıç düşüncesidir. Devrimin vaat ettiği yeni başlangıç, Kabil ile Habil’in Romulus ile Remus’un kadim hikâyelerinden bu yana şiddetle el ele gitmiştir. Arendt’in tartışması boyunca asıl dertlerinden biri işte bu birlikteliği ve bu ilişkinin geleceğini, nereye kadar süreceğini nereden sonra tahammül edilemez hale geleceğini nerede devrimi kirleteceğini ya da tümüyle yok edeceğini belirlemektir. Bu uğurda (1) başlangıç düşüncesini şiddetten çok özgürlükle birlikte düşünmeyi önerecek (2) Amerikan Devriminden Fransız Devrimine akmayan deneyimi ve Fransız Devriminden Sovyet Devrimine kalan mirası ele alacak (3) son ikisinin akıbetine ilişkin olumsuz yargılarını Amerikan deneyiminin göz ardı edilmişliğinden kaynaklandığını ileri sürecektir. Bunlardan evvel, yanlış yola sapmamak adına özgürlük ve özgürleşme arasında çizilmesi elzem bir ayrımdan söz eder Arendt. Özgürleşme (liberation), özgürlüğün (freedom) bir koşuludur ancak, doğrudan özgürlüğe götürmez: “…özgürleşmeye, yani baskıdan muaf olmaya dair o saf arzunun nerede bittiğini ve politik bir yaşam tarzı olarak özgürlük arzusunun nerede başladığını söylemek genelde çok zordur. Aslında ilki, yani baskıdan kurtulma arzusu –tiranik ve despotik yönetimlerde olmasa da- monarşik yönetimlerde tatmin edilebilirdi; fakat ikincisinin yeni, daha doğrusu yeniden keşfedilmiş bir yönetim şekline ihtiyacı vardı; bir cumhuriyetin kurulmasını gerektiriyordu” (s. 40). Şiddetin, devrim olgusunu tasvir etmeye gücünün yetmemesi bundandır; onun tanımlayabileceği yegâne şey, değişimdir. Devrimden bahsedilebilmesi için değişimin süreci yeni bir başlangıca taşıması; şiddetin farklı bir siyasi yapıyı kurmak üzere araçsallaştırılması; baskıdan kurtulma manasıyla özgürleşmenin de mutlak surette özgürlüğü tesis etmeyi hedeflemesi gerekir.

İşte Arendt’in Fransız ve Sovyet Devrimlerinin, Amerikan deneyiminden öğrenemediği ve bize muhakkak öğrenmemizi salık verdiği husus burada düğümlenmektedir: Yeni bir başlangıç arayışına eşlik eden özgürleşme kaygısının, sürecin devamında özgürlüğü tesis edecek kurucu bir politikaya evrilmesi. Gelgelelim, Amerikan devriminin söylediklerine hiçbir zaman kulak verilmemiştir. Dünyayı ateşe veren Amerikan değil Fransız devrimi olmuş, akıbeti “facia” olan Fransız Devrimi dünya tarihini yazarken Amerikan Devriminin başarısı görmezden gelinmiştir: “Oysa bu devrim, Birleşik Devletler’i yaratmıştı ve cumhuriyet, herhangi bir ‘tarihsel zorunluluk’la ya da doğal bir gelişmeyle değil, incelikli ve kendinden emin bir eylemle, özgürlüğün kuruluşu ile var edilmişti” (s.291).

Buna karşın Arendt’in gözünde 1789 sonrası süreç, bilhassa Robespierre’in terör yönetimi, Fransız halkının iradesini tek parti mekanizması içinde eritme girişiminden başka bir şey değildi. Rus devrimi de benzer bir yolu izleyerek Bolşevik Parti hâkimiyetinde devrimci Sovyet sistemini güçten düşürmekte ve bozmaktaydı. Oysa partinin ve temsilin cazibesi karşısında görmezden gelinen konsey kurumları ve eylem kategorileri Amerikan deneyiminin gelecek devrimci kuşaklara, özgürlüğün siyasal bir düzen dâhilinde tesis edilmesini sağlamak üzere altın tepside sunduğu imkânlardı. Temsiliyet organları olarak devrimci partiler, eylem organları olarak konseyleri karşılarına alıp siyasetin özünü eylemle değil idareyle tarif ederek özgürlüğün inşasına giden köprüyü kendi dinamitleriyle patlatmış oldular ve Arendt’in sözleriyle noktalayacak olursak devrimin ruhu, kendine uygun bir kurum bulamadığı için “özgürleşme ve belki daha fazlası” yitirildi.

Hannah Arendt, Devrim Üzerine¸çev. Onur Eylül Kara, İstanbul, İletişim, 2012.

Geleneksel Toplumlardan Dersler (Toygar Sinan BAYKAN)

Ülkemizde Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabıyla tanınan Jared Diamond yeni kitabı The World Until Yesterday’ de (Düne Kadar Dünya: Geleneksel Toplumlardan Ne Öğrenebiliriz?) Yeni Gine’de yıllardır sürdürmüş olduğu saha araştırmalarının kazandırdığı deneyimlerden yola çıkıyor. Robin McKie, yazarla The Observer için yaptığı röportajda yeni kitapta ‘intikam duygusunun’ merkeziliğine işaret ediyor. McKie, Diamond’ın görüşüne göre, modern toplumların gayri şahsi cezalandırma pratiklerinin öç duygusunun insan yaşamındaki merkeziliğini geleneksel toplumlar kadar iyi kavrayamadığının altını çiziyor.

McKie, kitapta bazı ilkel toplumların, dulların kardeşlerinin kocalarıyla ya da oğullarıyla eşleştirilmeleri ya da yaşlıların öldürülmesi ya da intihara teşvik edilmesi gibi kabul edilemez pratiklerinin altının çizildiğini vurguluyor. Buna karşın, kitapta, özellikle belirli ilkel toplumların çocukların yetiştirilmesi ve yaşlıların toplumsal olarak yararlı kılınması ve böylelikle daha mutlu bir yaşlılık sürebilmelerini sağlamak konusunda önemli üstünlükleri olduğuna da işaret ediliyor. Diamond bazı ilkel toplumların çocukların yetiştirilmesi konusundaki oldukça müsamahalı ve şiddet ve cezalandırma içermeyen yöntemlerini kendi çocukları için de benimsediğini belirtiyor. Kitabın McKie tarafından altı çizilen diğer bir önemli katkısı ise özellikle ilkel toplumların doğayla uyumlu bir toplumsal yaşam konusunda oldukça önemli deneyimleri olduğu gerçeğini vurgulaması.

Kitap üzerine Guardian için Wade Davis tarafından yazılan bir değerlendirme ise Diamond’ın tüm yapıtlarını kateden “coğrafi-çevresel belirlenimcilik” olarak adlandırılabilecek yaklaşımını eleştirerek yazarın son çalışmasına bakıyor. Davis, Diamond’ın bundan önce yayınladığı ve Tüfek, Mikrop ve Çelik’i de içeren çalışmalarının, 19. yüzyıl aşamacılığından kaçamadığını vurgulamakta. Davis’e göre yıllarca sözde bir biyolojik veya genetik üstünlük üzerinden Batı’nın gelişimini açıklayan paradigmaların yankısı, Batı dünyasını “coğrafi avantajından” dolayı insanlığın siyasal ve toplumsal deneyiminin en üstün aşamasına çıkmış olarak görmesi dolayısıyla Diamond’ın eserlerinde de görülebilmektedir.

Davis, çok geniş bir uzmanlık alanı olmasıyla tanınan yazarın bu kitabında ilgilendiği konu açısından kültürel ve sosyal antropolojinin de alanına girdiğini ancak bu alanda daha yirminci yüzyılın ilk yarısında Franz Boas tarafından başlatılan yöntemsel gelişmelerin dahi çok gerisine düştüğünü belirtiyor. Yine de, cevap aradığı soruların büyüklüğü ve özellikle modern uygarlığın yarattığı sorunların ekolojik ve toplumsal maliyetleri üzerine çok kapsamlı bir tartışmayı kendine has bir bakış açısıyla yürütmesi dolayısıyla Diamond’ın çalışmaları ilgiyle takip edilmeyi hakediyor.

Battaniyenin Altında Sitem Var (Funda DEMİR)

Paylaşmak nedir? Çocuklara yapmaları gerektiğini anlattığımız bir davranış mıdır sadece? Bir oyuncağı, kocaman bir çikolatayı paylaşmak oldukça kolay ve zorunludur biz yetişkinlerin gözünde değil mi? Oysa o çikolataya sahip olan, ya da oyuncakla oynamayı hevesle bekleyen taraf biz değilizdir çoğunlukla ve söylemek, karşındaki kişiden beklemek hep kolay olandır ve biz kolay olanı severiz. Hayatımız yeterince zor zaten, değil mi? Bitmeyen işler, yetmeyen para, sonu gelmeyen ihtiyaçlar. Eve gidince ayaklarımızı uzatıp çayımızı yudumlamak değil mi gün içerisinde sıklıkla aklımıza gelen?

Bakmayın sitemkâr halime, paylaşmayı değil, bu çeşit bir paylaşmayı zorunluluk olarak tanımlayan zihniyeti sevmiyorum. Hayatın doğallığında olması gereken bir sosyal gelişim becerisi zorunluluk olarak dayatılınca geri teper ya, tepmeli de. Duygusal paylaşmayı da toplumca yanlış biliyoruz gibime geliyor. Kendimizden olanla paylaşıyoruz ne varsa. Sevincimiz, acımız, sırrımız, bir tas çorbamız, merhametimiz şefkatimiz ne varsa hepsi kendimizden olana. Evlat acısı tek dilde yaşanır sanıyoruz mesala. Annenin dünyanın tüm dillerinin üstüne çıkmış bir anlamı olduğunu unutuyoruz aynı coğrafyanın diğer ucundakileri "başka" anne olarak görünce.. Ya Sierra? Sierra öldü. Anneydi. Annesi de vardı. Daha ne olup bittiği belli olmadan maddi durumundan, casusluğuna, uyuşturucu kaçakçılığına, tek başına ne işi olduğuna kadar bir sürü iddia ortaya döküldü. İstanbul'umuzun en güvenilir metropollerden biri olduğuyla gururlandık haberlerde. Bir kadın öldürüldü demedik, düşünmedik Sierra'nın hayatını. Düşünmeyeceğiz de. Ama sonra çocuğumuza o çikolatayı paylaşmak zorunda olduğunu söyleyeceğiz ya çok şaşıyorum ben halimize. İkircikli yapmacık hayatlarımızdan muhteşem çocuklar çıkmasını bekliyoruz. Ama bizim çocuklarımız zaten hep en mükemmelidir, boşverin.

Bir battaniye buldum. Yani bir battaniyenin hikayesidir anlatacağım. Bana paylaşmayı ve tüm bu yazdıklarımı düşündüren bu battaniye kışların çok sert geçtiği ve ulaşımın çok zor olduğu bir dağ köyünde örülmüş. Köyün masal sever çocukları her gün masalcı ninelerine gelir ve onun eşsiz güzellikteki battaniyesinin üzerine oturarak masallarını dinlerlermiş. Yine böyle bir gün masalcı ninem battaniyenin üzerinde oturan Nikolay'ın çorabının delindiğini dörmüş. Ama gelin görün ki bu kar kıyamette köyden dışarı çıkıp yeni bir yün almak imkansızmış. Her sorunun bir cevabı olduğunu bilen masalcı ninem bir fincan çay eşliğinde ne yapacağını düşünürken aklına bir fikir gelmiş ve Nikolay'a yeni bir çorap örmenin yolunu bulmuş. Kapısının önünde bir çift yeni çorap bulan Nikolay'ın dışında köyün postacısı bir atkı, okul müdürü bir eldiven ve Bayan İvanov tam da ihtiyacı olduğu gibi bir yün önlük bulmuş. Hiç kimse bu yeni eşyaların nereden geldiğini bilmiyormuş. Her geçen gün biraz daha küçülen bir battaniyenin üzerinde masal dinliyormuş çocuklar. Ta ki yeni eşyaların sahipleri biraraya gelene kadar. Eşyaların rengini tanıyan çocuklar bunları masalcı ninemin yaptığını farketmiş ve küçülen battaniyenin sırrını çözmüşler. Sürpriz yapma sırası artık köylülerdeymiş ve herkes evindeki battaniyeden bir kaç sıra söküp massalcı ninenin kapısının önüne bırakmış. Masalcı ninem kocaman bir battaniye örmüş ve çocuklar yine o büyük battaniyenin üzerine oturmuşlar. Ama durun o da ne? Çorabın arasından bir parmak mı çıkmış? Eee hala kar yağıyor, ya şimdi ne olacak? Neyse ki her sorunun cevabı var masalcı ninemde.

Nesin Yayınları'ndan çıkan Masal Battaniyesi'ni Ferida Wolff ve Harriet May yazmış, Savitz Elena Odriozola ise resimlemiş. Bunca zorluğun içinde sizi sarıp sarmalayacak, ruhunuza iyi gelecek, içinizi ısıtıcak bu kitabın içene girin, gömülün, defalarca okuyun. Aksi mümkün olmuyor zaten. Bir bardak çay mı, olmazsa olmaz!

MASAL BATTANİYESİ, Özgün Adı: The Story Blanket, Yazar: Ferida Wolff, Harriet May Savitz, Resimleyen: Elena Odriozola, Çeviren: Özgün Dündar Cihangiroğlu, Yaş grubu: 3+, Nesin Yayınevi Çocuk Cenneti Kitaplığı, 2011, 32 sayfa, karton kapak, ISBN: 978-605-5794-76-7

Kürt-Pen’i Diyarbakır’a (Utku ÖZMAKAS)

DHA’nın haberine göre Diyarbakır’da Büyükşehir Belediye Başkanı BDP’li Osman Baydemir’i ziyaret eden ve Kürt yazar ile edebiyatçıları bünyesinde barındıran Kürt-Pen’in başkanı ve heyeti, Almanya’da olan merkezlerini Diyarbakır’a taşımak istediklerini söyledi.

Belediye Başkanı Osman Baydemir, Kürt yazar ve edebiyatçıları bünyesinde barındıran Kürt-Pen Başkanı Dr. Zerdeşt Haco ve beraberindeki heyeti makamında ağırladı. Kürt-Pen Başkanı Haco, dünyada en fazla gazeteci ve yazarın Türkiye ve İran’da tutuklu olduğunu ileri sürerek, cezaevindeki gazetecilere ilişkin Kürt-Pen olarak Uluslararası Pen’e faks ve mektup gönderdiklerini ve bunun etkisini gördüklerini söyledi. Haco ve beraberindekiler merkezi Almanya’da bulunan Kürt-Pen’i siyasal ve kültürel anlamda bir merkez olduğu kadar Kürt edebiyatının da merkezi konumunda gördükleri Diyarbakır’a taşımak istediklerini ve bu nedenle Baydemir’den destek beklediklerini söyledi.

Baydemir, dil, kültür ve kimlik için yapılan her çalışmayı, gösterilen her çabayı çok anlamlı ve değerli bulduğunu ifade ederek, “Siyaset güncel bir kavram ancak, edebiyat, dil ve kültürün bir halk için süreklilik arz eden kalıcı bir durum olduğunu biliyoruz. Tüm Ortadoğu devlet ve hükümetleri bu sebepten dolayı Kürtleri dillerinden, kültüründen ve edebiyatından uzaklaştırmayı hedeflemişlerdir. O devletler için en büyük politika bu esas üzerine gerçekleşmiştir. Bu alanda büyük bir etki de bırakmışlardır” dedi.

Dumankara Geliyor (Utku ÖZMAKAS)

Türkiye’de çizgi roman, mizah dergileri dışında üretilmiyor dense yeridir. Çizgi roman albümleri daha önce tefrika edilmiş yayınlardan derlendiği için bağımsız kitap tasarılarına ise handiyse hiç rastlanmıyor. Mart ayında İletişim Yayınları’ndan çıkacak “Dumankara, Hayat Bir Yangındı” albümü, bu bakımdan yepyeni ve benzeri olmayan bir kolektif çalışmanın ürünü; 1916 yılından günümüze değin tamamı Ankara’da geçen senaryosu Levent Cantek’e ait yeraltının dumanını tüttüren, sokağın kirini konuşan edebi nitelikli yirmi bir hikâyesiyle on dokuz çizeri bir araya getiren önemli bir grafik roman seçkisi... Her biri kendine özgü farklı bir estetik anlayışla hikâyeleri yorumlayan çizerler, enerjik ve güçlü bir albüm sunuyorlar.

Antalya Kitap Fuarında Son İki Gün (Utku ÖZMAKAS)

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle gerçekleştirilen Antalya 2. Kitap Fuarı 17 Şubat’ta kapılarını kapatıyor. Yetmiş yedi yayınevinin katılımıyla düzenlenen –ve süresinin kısalığından okurların şikâyetçi olacağını düşündüğümüz– fuar, Cam Piramit Sabancı Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Ayrıca girişin ücretsiz olduğunu hatırlatalım.

Ne Hazırlıyor? Tuncay Birkan (Utku ÖZMAKAS)

Bu sıralar genç bir akademisyenin, Duygu Türk’ün Levinas, Schmitt ve Badiou’da etik-siyaset ilişkisi hakkındaki tezinden çıkarak yeniden yazdığı, henüz tam adını koymadığımız bir kitap üzerinde çalışıyorum. Duygu Türk, Türkiyeli akademisyenlerde maalesef az görülen hasletlere sahip: Bir kere, tez ile kitabın aynı şey demek olmadığını, akademisyenlere hitaben yazmakla genel okur kitlesine yönelik olarak yazmak arasındaki hayati ayrımın farkında. İkincisi, tezde de sonradan benim kimi ufak tefek önerilerimi de dikkate alarak yazdığı kitapta da, her biri çok çetrefil yazabilen bu üç düşünürün temel dertlerini inanılmaz bir berraklıkla ve kendi özgün, argümantasyon hattını oluşturup kendi meselesini kurarak anlatabilmeyi başarıyor. Sabırla, hemen aceleci çıkarımlara koşturmaksızın her bir düşünürün akıl yürütme tarzlarını, açtıkları ufukları ve saplandıkları çıkmazları, birbirleriyle ilişkilerini, haklarındaki devasa boyutlara varan ikincil literatürle de hakkıyla tartışarak serimliyor. Böyle olunca da bana sadece imla ve söyleyişe cila çekmek kalıyor: Her editörün rüyası!

TOPLUM VE BİLİM Dergisi 126. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Toplum ve Bilim’in 126. Sayısını “Korucular,Muhtaçlar,Unutulmuşlar” başlığıyla bizlerle buluşturuyor. Tanıl Bora’nın ifadeleriyle ise sayı; “ "Türkiye'de güncel sanat" ve "1970'ler" dosyalarına odaklanmış sayıları arasında, 'karışık' bir sayıyla çıkıyor. Farklı ilgilere hitap eden bir güldeste...”. Toplum ve Bilim’in güldestesinde, “Askerler, köylüler ve paramiliter güçler: Türkiye'de köy koruculuğu sistemi” yazısıyla İsmet Akça ve Evren Balta Paker, "Muhtaç" ile "vatandaş" arasında: Türkiye'de sakat öznelliği üzerine bir tartışma” yazısıyla Dikmen Bezmez ve Sibel Yardımcı yer alıyor. Literatür Eleştirisi bölümünde ise “Şiddete ve barışa dair: Johan Galtung'un kavrayışı” yazısıyla Ayça Kurtoğlu okuyucuyla buluşuyor.

EVRENSEL KÜLTÜR Dergisi 253. Sayı (Helin KÜÇÜK)

Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi Evrensel Kültür’ün 253. sayısında dosya konusunu “tarihi imal etmek” olarak belirlemiş. “ Tarih aslında geleceğin geçmişe projeksiyonundan ibaret. Nasıl bir gelecek isteniyorsa tarih kendisini öyle yazar. Bir savaş hazırlanırken at üstündeki ecdat ve şehitler atoprağın altından doğrulur…” vurucu girişiyle okuyucuyu diğer yazılara yönlendiren dergi orada da bizi hayal kırıklığına uğratmıyor ve Erdoğan Aydın, Melek Göregenli, Sinan Yıldırmaz, Mutlu Dursun ve Güven Bakırezer’in gözüyle “ halkların gerçek ecdadı kimdir, tarihin doğru yazımının ilkeleri nelerdir ve tarihi kimler ve nasıl yazar…” sorularını tekrar yanıtlama fırsatı buluyoruz.

Dosya dışı yazılarda ise kuşkusuz en ilgi çeken ve etkileyen yazı Sennur Sezer’in Roboski Katliamı’na dair ele aldığı “Roboski’nin kana bulanmış kimlikleri”. Daha çok fotoğraflar üzerinde giden yazı hala olay için “katliam mı acaba?” diye soran “onlara” net bir cevap verir nitelikte.

Ne Çeviriyor? Yiğit Yavuz (Utku ÖZMAKAS)

Şu anda İletişim Yayınları için Vladimir Nabokov’un “Pale Fire” (“Solgun Ateş”) adlı romanını çeviriyorum. Zor okunan, zor çevrilen bir eser. Ülkemiz edebiyatına en önemli yansıması, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanıdır bilindiği gibi. Atay’ın bu romandaki biçimi alıp, “Tutunamayanlar”da aynen kullanması, tartışma konusu olagelmiştir. Öte yandan, Yaşar Günenç’in yaptığı ve 1994’te Yaba Yayınları’ndan çıkmış bir çevirisi var “Solgun Ateş”in. İyi niyetli bir çabanın eseri olan, fakat o günün imkânlarıyla hayli yetersiz kaldığı söylenebilecek bu çevirinin, sıfırdan, bir kez daha yapılması gerekiyordu. Bu yeni çevirinin ülkemiz açısından çok gecikmiş olduğu da gerçek. Bilhassa Batı dünyasındaki ve Rusya’daki okurlar ve edebiyat uzmanları, yıllar yılı sözcük sözcük, cümle cümle inceleyip adeta didik didik ettiler “Solgun Ateş”i. Bu tartışmalar ve çözümlemeler, artık internet çağının sunduğu yeni olanaklar sayesinde elimizin altında. Söz konusu olanaklardan mümkün olduğunca faydalanarak, edebiyat âşıklarının sabırsızlıkla beklediği Nabokov’un bu çok önemli eserini dilimize kazandırmanın gayreti içindeyim.

NOTOS Dergisi 38. Sayı (Helin KÜÇÜK)

İki aylık edebiyat dergisi NOTOS ÖYKÜ Şubat-Mart sayısı ile okuyucusuyla buluştu. Dergi’nin kapağında ise Notos’un 7. Büyük Soruşturması kapsamında yer alan “ Türk Edebiyatından Hangi Yazarın Nobel Edebiyat Ödülü’nü Almasını İstersiniz?”sorusu yer alıyor. Soruşturmaya katılan 274 kişinin verdiği 86 yaşayan yazardan ise 20 isim öne çıkmış. Semih Gümüş ise soruşturmanın ardından öne çıkan isimlerin ışığında ele aldığı yazısı “ Dünden Bugüne, Edebiyatımızın Evrensel Değerleri” ise Notos okuyucularına hem öne çıkan 20 isimi değerlendiriyor hem de neden böyle bir soruşturma konusunu seçtilerini açıklıyor. “Günün Konusu”nun yanı sıra Süveydar Ahker’in karikatürist, şair ve öykücü Metin üstündağ ile yaptığı söyleşi oldukça keyifli.

FEMİNİST POLİTİKA Dergisi 17. Sayı (Helin KÜÇÜK)

17. sayısı ile biz takipçileriyle buluşan Feminist Politika’nın dosya konusu; “Aile Dışında Hayat Var!”. Dergiyi ilk kez alacaklar için bu başlık belki çok sert ve acımazsızca gelebilir. Kadın olarak başta çekirdek ailemiz, sosyal çevremiz tarafında ailenin bölünmez bütünlüğü ve kutsallığı üzerine eğitildiğimiz için bundan ötesini düşünmek, çitin ardına bakmak pek kolay olmayabiliyor. Bunları yapmayan bir çevreye sahip olsak bile onlar yerine yapan devlet, ana akım medya ve en çok da aslında biz fark etmeden bize sürekli çocuklarımızı temiz sütlerle, katkısız çikolatalarla besleyen anneler, evimizde ki kirleri temizlik şovalyeleri olarak tanımlayan reklamlar bunu fazlasıyla sağlıyor. “Feminist Politika” ise bu sayısında bize dayatılanın dışındaki birlikte yaşam biçimlerinin imkanlarına dair bir arayışa giren yolu açıyor ve bize de bu yolda yoldaşlık teklif ediyor. Dosya içi yazılarda “Aileye Dönüş: Nereye gitmiştik ki?” yazısıyla Özlem Barın ve Ayşe Toksöz, “AKP’nin ailesi” yazısıyla Hülya Osmanağaoğlu, “Evin Dekoru Önünde Hayatın Tiyatrosu” yazısıyla Şöhret Baltaş ve “Devletle Bir Olup Kadını Bağımlılaştıran Aile İdeolojisi Üzerine” yazısıyla Elif Kutlu oldukça ilgili çekici.

Dosya dışı yazılarda ise derginin “Mutfak Cadıları” bölümünde yazarları Belkıs Kümbetoğlu, İnci User ve Aylin Akpınar olan “Hayat dışı çalışmaya dair bir alan araştırması; Kayıp İşçi Kadınlar” adlı kitaba yer veriliyor. Öznur Subaşı’nın kitabın yazarları ile yaptığı söyleşi de erkek egemen algının yoğun olduğu işçi sınıfından ailelerde, bütün baskılara rağmen çalışmak isteyen kadınlar ve kadınlar için nasıl bir istihdam? konuları ele alınıyor.

Notos Senaryo Ödülü Erol Mintaş'ın (Utku ÖZMAKAS)

Notos edebiyat dergisinin düzenlediği Uzun Metraj Sinema Filmi Senaryo Ödülü’nün sonuçları belli oldu.

Hakan Bıçakcı, Halil Ergün, Semih Kaplanoğlu, Ali Özgentürk, Ayfer Tunç’tan oluşan seçici kurul birincilik ödülünü, “Kendi dilinde yaşayıp kendi toprağında ölmek meselesini gerçekçi, incelikli, dokunaklı bir bakış açısıyla, duygu sömürüsü yapmadan işlemiş olması nedeniyle, oy birliğiyle” Erol Mintaş’ın “Annemin Şarkısı” senaryosuna verdi.

Seçici kurul, özendirme ödülü için de Emin Timur’un “Çirok Nema” senaryosunu seçti.

Masal İçinde Masal (Sanem YARDIMCI)

Masal anlatıcıları artık yaşamlarımızı terk etmeye başlasa da, masal gündelik dilde olumlu ve olumsuz anlamlar içeren bir ifade olarak varlığını sürdürmeye devam eder. Beğendiğimiz bir resmi, yaşadığımız güzel bir ânı “masal gibi” diye anlatırken, gerçekliğinden ya da bizi kandırmaya yönelik olduğundan şüphelendiğimiz bir konuyu “masal anlatma” ifadesiyle savuştururuz.

Masalın gündelik yaşamda edindiği bu ikili anlamı, masalları hangi çerçevede anlamamız gerektiğine dair yaklaşımlar da sürdürür. Masallar iyilerin ve kötülerin net olduğu, mücadeleyi her daim iyilerin kazandığı, bir kahraman ve masalın sonunda kurtarılacak kişinin ekseninde gelişen olayları anlatırlar. Bunu yaparken yazılmamış, veri kabul edilmiş toplumsal konumlar ve normlar oldukları gibi korunur. Sözgelimi bir kadın karakter için mutlu son evliliktir ve bu son ailenin kurulmasıyla taçlanır. Bu haliyle masallar, topluluğun olduğu gibi sürmesini sağlayan, toplumsal konumları sabitleyen anlatılardır. Öte yandan aynı masallar Walter Benjamin’in ifadesiyle mitosların yarattığı korku dolu atmosfere karşılık, insanların sığınağı olmuştur. Güçsüz karakterler -evin en küçük oğlu gibi- kurnazlıkla devleri alt ederler, karmaşık görünen sorular basit düşüncelerle yanıtlanır. Masallar, hayal gücüne yaptıkları çağrıyla olanın içinde olması arzulanana da işaret ederler.

Masalların bize söyledikleri üzerine düşünürken, değerlendirmeye katılması gereken bir konu da, bilinen en eski anlatı türü olan masalların dönüşüm geçirdiğidir. Sözlü anlatı geleneğinin bir parçası olan masallar, kolektif belleğin üretimiydiler. Topluluğun üyelerinin tamamına yönelik anlatılan masallar açısından, öne çıkan masal anlatıcısının anlatı yeteneğiydi. Zira içerik, anlatıcı tarafından şekillendirilmiyordu. Orta Çağ kentlerinde ise masallar daha çok alt sınıfların özlemlerinin taşıyıcılığını üstlendiler. Avrupa’da bilinen ilk masal derleyicisi Giovanni Francesco Straparola 1550 yılında masalları yazılı hale getirdi.

Sanayileşme ve kapitalizmin yıkıcı etkilerinin hissedilmeye başladığı dönemde, masallar için artık yetişkinlerin dünyasında yer yoktu. Masallar bir yandan derlenip yazılı hale getirilirken, diğer yandan çocukların dünyası için anlatılara dönüştürüldüler. Bu bağlamda 19. yüzyılda, sanayileşmeye ve kapitalizme karşı geliştirilen romantik eleştirinin kendisini ifade ederken masalları seçmesi tesadüf değildir. Büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyüleme çabası, masalların düşlerle kurduğu ilişki ile bağlı olduğu kadar, masalların alt sınıfların anlatıları olmasıyla da ilgilidir.

Masal dosyasını hazırlama fikriyle yola çıktığımızda, masallarda rastlanacak türden, ucu bucağı belirsiz, ürkütücü, güven veren, kadim ağaçların ev sahipliğini üstlendiği bir ormanın kıyısında durduğumuzun farkındaydık. Belki de her tema için geçerli olanı bir de burada dillendirelim. Bu ormanı tümüyle kapsamak dosyanın amaçlarından biri değildi, amacımız daha çok masalların bize ne anlattığını değerlendirmekti. Masal ormanının kıyısından, düşlere, insani olana, varlığa yani masala dair düşüncelerimizi bir araya getirdik.

Bize kadar ulaşan, bilinen ilk sözlü masal Binbir Gece Masallarıdır. Dosya kapsamında artık Ankaralı olan şair Achim Wagner, Şehrazad’ın masallarının günümüze ulaşma serüvenini kaleme aldı. Elif Kanca masalların kendisi gibi bir antropoloğa ne anlattığına dair genel bir çerçeve oluştururken, “başı sonu insan olan masalın” topluluğu hangi hamlelerle var kıldığını anlatıyor.

Romantik geleneğin masalları sahiplenmesiyle literatürde sanat masalları olarak da anılan, yazanı belli masalların ünlü temsilcilerinden üç yazar da bu dosya kapsamında tanıtılıyor. Özge Yalta Yandaş, Ernst Theodor Amadeus Hoffmann’ın ve Hermann Hesse’nin kaleme aldıkları iki masalı karşılaştırırken, gerçekliğin çölünde düşlemenin gücünü hatırlatıyor. Zerrin Yılmaz ise Lewis Carrol’un Harikalar Diyarı’na açılan gizli geçidin sorgulamaya, merak etmeye ve düşünmeye yönelik davetini…

Zeliha Etöz, masal ve zaman üzerine kaleme aldığı denemede, şimdiye uyarlanmamış geçmiş, şimdi ve şimdiye uyarlanmamış gelecek olarak zamanın ancak masal dinlerken bütünüyle hissedildiğini ve varlık olmanın nasıl bir hal olduğunun masal dinlerken anlaşıldığını anlatıyor. Zeynep Ceren Eren, Masallar ve Toplumsal Cinsiyet kitabı ekseninde, masalların anlattıklarını toplumsal cinsiyet üzerinden eleştirirken, yan yana kendi masallarımızı yazmaya çağırıyor.


Ve Şehrazat anlatmaya başlar... Halk ve sanat masallarına dair (Achim WAGNER)

Bir zamanlar bir adada bir sultan hüküm sürer; Sultan Şehriyar. Karısı kendisini aldatınca, Sultan Şehriyar onu öldürtür. Bugünden sonra, Veziri, ona her akşam, sabahında idam edilecek bir genç kadın getirecektir. Bu durum, Vezir’in kızı Şehrazat’ın Sultan’ın cinayetlerine son vermek için babasından kendisini ona götürmesini istemesine kadar böyle sürer. Ve Şehrazat, Sultan’ın devamını merak etmesi için, sabah en heyecanlı yerinde keseceği hikayesini anlatmaya başlar...

Şehrazat ve Sultan arasında geçenleri anlatan 1001 Gece Masalları dünyaca ünlü masallardır. Dünya edebiyatının önde gelen eserleri arasında sayılan masalların pek çok farklı versiyonu ve çevirisi bulunuyor. Yaklaşık 2000 yaşındaki bu masalların kökleri Hindistan’a kadar uzanıyor. Masallar Pers ülkesinde de anlatılmaya devam edildi, ilaveler yapıldı ve kaydedildi. Sonra Arap coğrafyasının yolunu tuttu bu masallar. Orada, muhtemelen 8. yüzyılda Arapçaya çevrildiler, ve her şeyden önce İslami öğelerle zenginleştirildiler. Tüm metnin kaynaklandığı orijinal metin yok ortada. 1001 Gece sayısız versiyonuyla orta yerde duran açık bir masal koleksiyonu. El yazısı, fragman şeklinde korunan en eski metin, Arapça el yazılı olarak, 15. yüzyıla ait ve 282. gecede aniden sona eriyor. Bu metin, 18. yüzyılda, çevrilmek üzere, Fransız oryantalist Antonie Galland’a sunuluyor. Galland, bu masalları, ona Suriyeli kaynaklardan ulaştırılan hikayelerle tamamlıyor. 1001 Gece’nin Galland versiyonu, bu masal koleksiyonunun önemli bir karakteristik özelliği olan erotik pasajları dışarıda bırakır. Bunun yerine basit, daha anlaşılır ve öncelikle çocuklara yönelik olan yapmacık bir dil hakimdi bu versiyona. Galland’ın uyarlaması ve düzenlemeleri, yalnızca Avrupa’da değil, Arapçaya yapılan yeniden çevirilerle, Arap ülkelerinde de, 1001 Gece’nin izleyen baskıları üzerinde uzun bir dönem boyunca etkili oldu.

Galland ile benzer şekilde 19. Yüzyılda, Almanya’da, araştırmalarına çok şey borçlu olduğumuz ünlü Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşler masal bilgisini bilime dönüştürerek masalları derlemeye başladılar. Çoğunlukla yalnızca ağızdan ağza anlatılan hikayeleri bir araya getiriyorlardı. Araştırmalarını yaparken kendilerini Almanca konuşulan yerlerle sınırlı tutmadılar. Grimm Kardeşler, kuzey ve güney Avrupalı kaynakları da bir araya getiriyorlardı. Başta masal koleksiyonları olmak üzere pek çok söylenceyi derleyen Grimm Kardeşler, bu metinlere çok fazla müdahalede bulundular. Özellikle erotik ve dönemin bakış açısından yüz kızartıcı gibi görülen pasajları çıkardılar ve masal koleksiyonlarını adım adım, “çocuklara uygun” bir hale getirdiler. Günümüzde göze batan masallarda sıkça karşılaşılan vahşilik dönemin bakışıyla çocuklara uygundu.

Masallar üst başlığı halk masalları ve sanat masalları olmak üzere ikiye ayrılır. Yukarıda anılan örneklerdeki masal koleksiyonlarının oluşumu da gösteriyor ki, esas olarak, sözlü anlatı olan ve çoğunlukla pek çok biçimde söylenegelen halk masalları, dönemin koleksiyoncuları ya da çevirmenlerinin yeniden işlemeleri ve belirli bir edebi, “sanatsal” etkiyle onlarla ilgilenmeleri sonucu korundular. “Sanat masalları” ise bir yazarın kaleminden çıkar. Çoğunlukla kendi anlatım tarzlarına göre bir yönelimleri olur ve içerikleri daha önce “halk masalların”da olanlarla uzlaşır. Ama sıklıkla daha karmaşık bir tema işleniyor sanat masallarında. Öne çıkan ve edebiyat bilimi açısından önem taşıyan üç örnek olarak, Jonathan Swift’in Gulliver’in Seyahatleri (1726), Lewis Carrol’un Alice Harikalar Diyarında (1856) ve Antonie de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens adlı eserleri anılır. Ama, halk masalları ve sanat masalları arasındaki geçişlerin nasıl da akışkan olduğu, ünlü Danimarkalı yazarlardan Hans-Chiristian Andersen (1805-1875) örneğinde gösterir.

Seyahatleri, onu Osmanlı İmparatorluğu’nun içlerine kadar götüren Andersen de, Grimm Kardeşler gibi halk masallarını topladı. Daha sonra bunları kendisine has edebi tasavvuruna uygun bir şekilde düzenledi ve kendi masal koleksiyonlarına koyduğu Kralın Yeni Giysisi öyküsünde olduğu gibi, söylenegelen maddi sanat masalların etkisiyle yeniden yazdı. Böylece şunu görüyoruz ki, bugün halk masalları olarak tanımladıklarımız, kendi dönemlerindeki derleyen, yayıma hazırlayan ve yayımlayanlarının, ciddi şekilde düzeltici, değiştirici ve ayrıca sorgulayıcı etkisi sonucu ortaya çıkıyorlar. Özellikle, çocuklara yönelik bu eğilim ilk dönemlerdeki müdahalenin sonucudur.

1001 Gece örneğinde Alman oryantalist Claudia Ott, 21. yüzyılın başlarında, Galland’ın da kullandığı ve Arap el yazması versiyonun orijinaline mümkün olan en sadık halini düzenledi ve en azından bilinen ilk yazılı haline filtresiz bir geçiş sağladı ve bu eserin yayınlanmasını sağladı. Ve Claudia Ott, 2010’da Tübingen Üniversite Kütüphanesi’nde spektaküler bir araştırma bulgusu ele geçirdiğini duyurdu: 100 yıl kadar öncesinden, 242. Gece’den 542. Gece’ye kadar olan metne ait el yazması Arapça bir kayıt. Bu kısa bir zaman içerisinde (2012) çevrilip yayınlandı.

1001 Gece’nin ilk anlatılan hikayelerinin nasıl dinlendiği, kimin kime, tam olarak ne zaman, nerede ve ne niyetle anlattığı, daha sonra nasıl başkalarına aktarıldığı, nasıl sürekli yeniden yayıldığı ve nasıl ilaveler yapılarak anlatılmaya devam edildiği, cevabını yalnızca her masalın memleketi olan kendi hayal dünyamızda bulur.

Almancadan Çeviren: Bülent Özçelik 

BİNBİR GECE MASALLARI, Antonie Galland, Çev. : Âlim Şerif Onaran, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2001


Masalın Anlattıkları, Antropoloğun Anladıkları (Elif KANCA)

Başlangıçlar: Varoluş Yokoluş Eşiği 

Masal, her dilde, “kendine özgü söylenme biçimi”yle başlar. Bu nedenle hemen herkes, kendi diline ait kalıp-sözü duyduğunda, bir masalın başlamak üzere olduğunu anlar. Bir varmış, bir yokmuş… Böylece masal ile yaşam/gerçek/kutsal yani kalan her şey arasındaki sınır çizilir; sıra dışı bir şeyler başlamak üzeredir. “Öteki” dünyanın yolunu bilen masalcı, dinleyenlere “dünyaları ayıran engeli” aşırıp kontrollü bir gezi yaptırır. Masalcının anlattığı öyküler, insanların ana hatlarını zaten bildiği öykülerdir: Masal kahramanları başlangıçta bir kötülüğe, haksızlığa uğrarsalar da, sonuç iyilikten yana olacak, kahraman mutlaka mutlu sona ulaşacaktır. Giriş ve sonuç klişeleri bunun garantisidir. Çerçevesi bu kadar net çizilmiş bir anlatıya zihni her seferinde yönelten, merakı cezbeden, masal geleneği, karşısında çaresiz kalınmış kötülüğün, iyiliğe dönüşüm “mucize”sini sunmaktadır. Masalın başlamasıyla, kalan her şey bulanıklaşır; seslendiren ve dinleyen çerçevenin en dışındaki gölgelere dönüşür. Artık dünya, mucizeleri yapacak sözündür.

Kendini Anlattıran Masal 

Borges’e göre herkesin bildiği masallar Şehrazad’ın masalının içinde yer alır. Bin bir gece boyunca masal anlatan Şehrazad, aslında ana masalın ve bu masalı kuran temel tez’in kişileşmiş hali olan hükümdar Şehriyar’ın, anti-tezi olan kişidir ve kendisi de bir masal karakteridir. Şehrazad, masal geleneğini inşa eden ve yeniden üreten masalcıların dehasının sembolüdür: Masalcı bir masal kahramanı!... Çünkü masal gerçekliğinin kabulüyle, varoluş ancak masalda olmayla mümkündür; masalları masallara bağlayarak anlatan Şehrazad, böylelikle ölümü erteleyebilmektedir. Masal, kuralları öylesine zorlayıcı bir anlatı türüdür ki, anlatının masal olabilmesi, bağlı olduğu geleneğin dışına çıkmamayı gerektirmektedir. S. Lem’in ifadesiyle masalcı, “baştan kesin olarak kabul ettiği belirli aksiyomlar”la masalını inşa etmektedir. Masal anlatıcısının yaratıcılığı, en güzel masalı yaratmakta değil, icra esnasında kalıp-söz sistemlerini (ölçü formülleri, uzlaşmalı sunuş kurallarını) en iyi kullanan olmasında, “sabit yapılarla” sanatlarını icra etmesindedir. Calvino’ya göre masal, “belleğin ve unutmanın gece”sinde filizlenir. Masalcı, kolektif bellekte olanları çıkarır, unutulanları anımsatır. Benjamin, masalcının yeteneğini hayatını anlatabilmesinde, farklılığını baştan sona bütün hayatları anlatabilmesinde görmektedir. Şu halde masal, masalcının bir aracı olarak gelenek vasıtasıyla toplumsal bellekte olanı sunduğu bir anlatıdır.

Masal’daki Olağanüstü ya da Homo Faber’in Düşleri

“İmkânsız görünen, hatta mahsus imkânsız olarak kurulan” masal evrenine girişle beraber, masalın gerçekliğine dâhil olma başlar. Masalın ayırıcı yönü, aşılması olanaksız engeller değil, engelleri “aşabilme yeteneği”dir. Masallarda engelleri kuran ve aşmayı sağlayan vasıtalar olarak büyülü nesneler, gündelik hayatı kolaylaştıracak ihtiyaçların ikameleri olarak karşımıza çıkarlar. Bu ihtiyacı oluşturan arzunun kaynağı ise, insanın doğasıyla getirdiği eksikliklerdir. Bu eksikliklerin telafileri olarak “kendi kendine diken iğne, kendiliğinden yemeği ocağa koyup pişen tencere” gibi büyülü masal nesneleri Bloch’un çarpıcı ifadesiyle “teknik arzu imgeleri”dir. İnsanın doğa karşısında yetersiz kaldığı her durum için, masallarda en kısa yoldan bir yanıt vardır. Masal nesnelerinin “büyüsü”, doğa nedenselliğini bozma gücüne sahip olmasındandır. Lévi-Strauss için anlatılar, “bazı araçların belirli bir amaca ulaşmak için nasıl olanak sunduğunu” açıklamaktadır. Kültürel dünya, teknik araçlar vasıtasıyla doğanın “üstüne” inşa edilmiş, “insan böylelikle insan olabilmiştir”. İmkânsızla kültürünü ören insanın aynadaki yansıması, olanaksızı gerçekleştiren masal kahramanıdır. Tolkien’in dediği gibi: “perilerin tersine doğaüstü olan insandır”.

Ötekinin yeniden inşası: İyi ve Kötünün Savaşı

Jameson’a göre, iyi ve kötü arasındaki kavramsal karşıtlık, anlatıları kuran temel düzenleyici kategorilerdir ve “öteki türden bütün öznitelikler ve imgeler (aydınlık ile karanlık, yüksek ile alçak vb)” iyi ile kötü altında toplanabilir. Masalları, “İyi ile kötünün savaşı” olarak okuduğumuzda, senaryo oldukça basitleşir: Başlangıçtaki kötülükle yaşadığı toplumdan sürülen çaresizleşmiş masal kahramanı, sonunda kötülüğü yener, kazandığı hazinelerle evine döner. İnsan için en eski düşünce biçimlerinden biri olan ve hemen bütün sözlü anlatı türlerinde tekrarlanan iyi-kötü çatışması çok önemli bir işlevi yerine getirir: “Kötü kavramı, ötekilik kavramı ile birdir”. “Kötü, benden kökten farklı olan her ne ise, onu; tam da bu farklılık yüzünden benim varoluşuma son derece somut ve acil bir tehdit oluşturuyor görünen neyse, onu nitelendirir”.

Masalın kurucu öyküsünü oluşturan iyi-kötü savaşı, aslında biz ve ötekinin sınırlarının sembolik boyutta, bizim lehimize çizilmiş halidir. Topluluğun inşası ve sürekliliğinde etkili bir faktör olan sınır, masalda sembolik düzeyde iyi-kötü karşıtlığı ile kurulur ve pekiştirilir. Sınırın dışında kalan, bilinmeyen dünyanın, muğlâklığının topluluk için anlaşılır kılınması, merkezin bilinen tanımlamalarından hareketle oluşturulur. Bilinen dünyanın sınırları dışında kalan –doğa ve “öteki” toplumlar- ile ara açıldıkça, zamansal ve mekânsal uzaklık arttıkça, olağanüstünün hatları keskinleşmeye başlar. İyi ile kötünün çatışmasıyla anlatılan, sıradan bir maceradan öte, topluluğun temel değerlerinin dinleyenin zihninde sembolik inşası ve pekiştirilmesidir.

Onlar ermiş muradına… 

Calvino, masalların iki türlü sonlandığını anlatır: “Her türlü sınavdan geçtikten sonra erkek kahraman ile kadın kahraman evlenirler, evlenemiyorlarsa ölürler. Bütün öykülerden çıkan kıssanın iki yönü vardır: Biri yaşamın sürekliliği, öteki ölümün kaçınılmazlığı”dır. Masal, “bir varmış, bir yokmuş”larıyla, yaşam ve ölüm arasında gidip gelen bir sarkaçtır… varoluş-yokoluş eşiğindeki insanın yaşadıklarıdır. “Mitolojik kâbus” ile önce çatışacak, sonra da uzlaşacak olan, sıradan insanı bu uzlaşmaya götüren yol, olağanüstülüklerin yaşandığı ormandan geçer. Masal kahramanı düşmanı/kötülüğü yendiğinde değil de, başlangıç noktasına “zaferle" dönebildiği zaman masal mutlu sona ulaşır. Masal kişisi, “neredeyse” alt edemeyeceği olanaksızlıklarla kurulmuş ve bu nedenle olağanüstü olan dünyadaki yolculuğu, olağan dünyaya yani evine ulaştığında kahraman olabilir. Kahramanlığının tanınacağı yer ise, başlangıçta terk etmeye zorlandığı evi ve/veya yaşadığı toplumdur.

Masal kahramanın yolculuğunu tamamlamasını sağlamayan, dâhil olacağı toplumsal sistemin ve ilişkiler ağının “aklı”dır. Oskay’ın ifadesiyle, masal kahramanı “ileride bir gün ‘Kaf dağının arkasındaki ülkelere’ varmak ve oranın adil hükümdarlarının açacağı yarışmaları kazanarak yoksulluktan kurtulmayı düşler”. Bu haliyle masal, “gündelik hayatta insana yeten uslamlamaların ötesine geçemez”, “masalın aklı, tanımlayabildiği sistemi için araçsallaştırılmış akıldır”, bu nedenle “(v)erili toplumsal sistemin rasyonelliğine vakıf olabilme, kabullenme, onun parçası olabilme yeteneği kazandırır”. Masalla, olağanüstü ile gerçekliğin yani “toplumsal/kültürel” olanın sınırı çizilir. Dolayısıyla masalın olağanüstülükleri ve akıl yürütmeleri yaratıcı değil, dâhil edicidir. S. Lem’in söylediği gibi, masalların içsel anlamı, gerçek dünyanın ontolojik özellikleriyle arasındaki karşıtlıktan türemektedir. Tam da bu nedenle, Boratav’ın ifadesiyle, masal, başı sonu olan “insan” macerasını anlatmaktadır.

Masal ve Zaman ya da Varlık ve Zaman (Zeliha ETÖZ)

Masal üzerine çalışan üstatlar, ayırt edici özellikleriyle belirsiz bir zamanda, belirsiz bir mekânda gerçekleşmiş, kişileştirilemeyen –peri, cin, dev, vs- karakterler de dahil, bir duygu ya da özelliğin –iyi-kötü, güçlü, vs- tecessüsü olan karakterlerin yer aldığı bir anlatı tanımında birleşiyorlar. Her anlamda gerçeklikle ilişkisi olmayan hayali bir hikaye karşımızdaki. Demek ki gerçeklikle ilişkili olan şey, belirli bir zamanla, belirli bir mekânla, aralarında gerilimler de olsa birçok duyguya haiz canlı-kanlı kişilerle ilişkilidir. Burada dikkati çeken şey, zaman ve mekân mefhumlarının nasıl ele alındığının gerçeklikle kurduğumuz ilişki açısından önemli bir parametre oluşu. O zaman şu mefhumlara bir parça bakmak, ardından masalın zamanının içerimlerine değinmek, bunun da üzerine çalışanların kabullerinin sınırlılıklarını nasıl gözler önüne serdiğini tespit etmek bize başka bir masal resmi sağlar galiba.

Gündelik hayatta zaman, dahil olduğumuz, bizim dışımızda, ölçülebilen bir şey gibi değerlendirilir. Bu objektif veya doğal denilen de zaman anlayışı. Benzer bir durum mekân için de geçerli. Kant da diyor ki zaman da mekân da bize ait görü formları, dünyayı seyrettiğimiz gözlüklerimiz. Bu anlamda ister ‘içimizde’ isterse ‘dışımızda’ olsun her ikisi de bir sabite. Ancak Görecelik Kuramı, zaman ve mekânın kendi başlarına hiçbir şey olduklarını, mutlak olmadıklarını, zamanın olayların akışından ibaret olmasına karşılık mekânın bedenlerin ve enerjilerin var oluşlarının teşekkülü olduğunu söylüyor. Buradan çıkarılabilecek bir sonuç, zamanın ve mekânın belirliliğinin doğrudan deneyimle ilgili olduğu. Ne deneyimi, tabii ki insani varlığın deneyimi. Şimdi deneyim, insani varlığın hem ürettiği hem de üretildiği bir şey, yani ontolojik bir kategori. Dolayısıyla zamanın içinde olmak ve bir de zamanı olmak veya zamanı deneylemek gibi iki halden söz etmek mümkün. Aslında her halde zamanın içindeyiz, ancak zamanı olmak ve zamanı deneylemek bir parça farklı gibi. Her günkü gidiş gelişlerde, uğraşlarda, saatlerle örgütlenmiş gündeliğin içinde zamanın içindeyiz. İnsani varlığın mevcudiyet hali, şimdiye kapılanmış durumu. Dolayısıyla belli birilerinin yapıp ettiklerinin ‘mütemmim cüzü’. Buradaki deneyim doğrudan varoluşumuzla ilgili. Bu hay huyda geçmiş ve gelecek yok, var da hep saat vs ile ölçülmüş, şimdi endeksli. Bunun değeri elbette var; insani varoluşun kendini sürdürmesinin, varolmasının, ölümlüğüne karşın varlıkta diretmesinin bir yönünü gösterir, ama asıl karakterini değil. İnsani varlığın asıl vasfını açık edecek olan, ölçülen zamanda olmaklıkda değil, ama zamanı deneylemededir. Belki gündeliğin içinde insani varlığın asıl vasfının gücül halde olduğunu, edimsel hale gelemediğini söylemeyi de eklemek gerek. O zaman zamanı deneylemek, zamanı olmak nasıl mümkün? Şimdide kalmayıp geçmişe demir atıp geleceğe yönelmeyle. Bu ne menem bir deneyim içinde olma halidir o halde? Öncelikle an’da olma halidir, bu hiçbir şeyin mevcut olmadığı, ancak mevcut olacaklarla karşılaşmaya açık olma halidir, varolma imkanlarıyla, minvalleriyle neredeyse ‘saf’ hallerinde karşılaşma, duyumlama durumudur. Bu sözün içinde olma halidir. Hayır mistik bir deneyimden söz etmiyorum. Çok ‘alelade’ bir yaşantıdan bahsediyorum: masal dinlemekten, bugün neredeyse aleladeliği bile kalmamış bir durumdan.

Şimdi, insani varlığın asıl vasfını nasıl oluyor da masal açık ediyor? Öncelikle ölçülebilir zamanı askıya almakla, sürekli ötelemekle, aynı şekilde belirsiz zamanın tamamlayanı belirsiz mekânı seferber edişiyle. ‘Bir ormana gitmek’ örneğin, mekânın belirliliğini göstermiyor, hem zaman hem mekân olaylarla, edimlerle teşekkül ediyor, edimlerde anlamını kazanıyor. Ek olarak hatırlanırsa masalda olayların anlatımı geniş zamanda veya mişli geçmiş zamanda dile gelir. Tabii bir de masalların geleneksel başlangıcını, hikayenin gidişatında geçen zamanın ifade ediliş tarzını unutmamak gerekir ki ölçülen zamanı, dolayısıyla zamanda olmaklığı hep askıya almak ve an’da olma halini mümkün kılmak söz konusu. Üstelik olaylardaki edimlerin her biri kim oldukları hiç de önemli olmayan birilerince gerçekleşir, tam da bu nedenle masallarda asıl önemli olan kişilerden ziyade işlevlerdir. Kişiler ve nitelikleri hikayeye renk katar; bunun masalın anlatıcısı ile dinleyicisi arasındaki bağla ve tabii masalın sözlü kültürün ürünü olmasıyla özel bir ilgisi de vardır. İnsani varlığı asıl açık edenin masal olduğunu ve bunun özellikle masal dinleme durumunda zamanı duyumsamanın nasıl yaşantılandığına bakalım: Masal dinleme, şimdiden, her gün olup bitenden uzaklaşmak demek önce, söze dalmak, sözde olmak demek ki insani varlıkla hasbıhal etmek anlamına geliyor, insanı varlığın hallerinde, imkanlarında eyleşmek. Heidegger’in dediği gibi, “söz, hep varolana dair söyleşmek demek”. Her sözde bir düşünce içerildiğini ve masalın sözünün sahibinin masal anlatıcısına ait olmadığını, onun sözü aktaran olduğunu ekleyelim. Hikayede edimler, ya da masal araştırmacılarının deyişiyle işlevler, doğrudan insani varlığın hallerine, imkanlarına işaret ediyor, dolayısıyla bunlar doğrudan varolmaklıkla, varolmaklığı duyumsamakla ilişkili, hatta abartılı gelecek belki ama bu halde Heideggerci ‘korku’nun bile duyumsandığını söyleyebiliriz. Sonuç olarak hikayenin akışına katılmakla geçmişle geleceği şimdiye endekslemeden deneyleyebilmek. Ancak denecektir ki masal dinleyen genellikle çocuktur, dolayısıyla insani varlığın asıl vasfını açık edenin masal olduğunu söylemek pek de bir anlam ifade etmiyor. Masal dinlemenin çocuklara has bir edim olmasının doğrudan modernliğin bir sonucu olması bir yana, bu hatalı gerçek bile varolmanın ne olduğunu ancak ‘çocuk olma halinde’ deneylenebildiğini gösteriyor. Modernlikte insani varlığın asıl vasfını yakalayabilmenin, zamanı deneylemenin ya da Heideggerci ifade ile varolmanın zamansallığını duyumsamanın imkanları oldukça kısıtlı. Masalla edinilen insani varlığa ilişkin deneyimin benzerlerine mitoslarda ve ritüellerde rastlamak mümkün. Sözlü kültürün ürünü olarak mitosları bir kenara bırakırsak, elimizde ritüeller kalıyor, onlara da modernlikte bir parça da olsa yaklaşan tiyatro galiba, ama hangi tiyatro diye de sormak gerekiyor. Tamamıyla sinema değil ama bazı filmler belki, ama belki de en çok şiir:

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Ahmet Hamdi Tanpınar



Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri: Masal mı Kara Mizah mı (Zerrin YILMAZ)

Masalların, inatçı çocukları, tatlı rüyalarına uğurlamaktan fazla bir şey olduğunu Alice ile yeniden tanışınca anladım. Aynı zamanda, nihayetinde bir yetişkin yaratıcılığı ürünü olan masal kitaplarının alt metinlerine dikkat edilmesi gerektiğini de. Yıllar sonra beni yeniden Alice’in Harikalar Diyarıyla tanıştıran, Kıymet Erzincan Kına’nın çevirisiyle İthaki Yayınlarından çıkan “Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri” kitapları oldu. Hafızamda kalan o incecik masal kitabından oldukça farklıydı.

Kitapların ön sözlerini okumakla ilgili ön yargımı ilk birkaç sayfadan sonra kırma zorunluluğu hissettim. Kitabın sunuş bölümü ve çeviri sürecine ilişkin saptamalar dikkate değerdi. Çünkü çeviride eserin orijinaline sadık kalmak kadar, eseri çeviri yapılacak olan dilin yapısına uyarlamak da o derece önemlidir. Sanırım, birçoğumuzun çocukluk anılarında kalan haliyle Alice’i okumak, çocuk yaratıcılığını ve aklını hafife almak anlamına geliyordu. Bunun nedeninin, çevirilerin çoğunda kritik bölümleri atlanmış olan Alice Harikalar Diyarında’nın çocuklar için sadece bir “oyalama” aracı olarak kalması olduğunu söyleyebiliriz. Bu hem küçük okuyucuların henüz gerçeklikle uyuşmamış olan zihinlerine hem de her detayı bütünün ayrılamaz bir parçası olan eserin orijinaline haksızlık etmek değil midir? Bu anlamda, acaba yetişkin yaratıcılığı gerçekliğin gölgesinden ne derece sıyrılabilir? Bu belki belli bir noktaya kadar mümkün olabilir ancak Alice Harikalar Diyarı için bunu söylemek güçtür.

Kitabın yazarı matematikçi Charles Lutwidge Dodgson (1832-1889) ya da edebiyatta bilinen adıyla Lewis Carrol, Viktorya Dönemi yazarlarından. Viktorya döneminin gerçekçi çocuk edebiyatına karşın Carroll, Alice Harikalar Diyarında (1865) ve Aynadan İçeri (1871) kitaplarında söz konusu dönem gerçekliğini ironik bir dille eleştirmiş. Adını Kraliçe Viktorya’dan alan dönem, İngiltere’de sanayi devrimiyle birlikte, ekonomik alandaki yenilik ve değişimlerin, yeni sosyal sınıfların oluşumunun doğal sonucu olarak toplumsal yaşamda da çalkantıların ve çelişkilerin belirgin biçimde gözlenebildiği bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. 

Mina Urgan’a göre söz konusu toplumsal yapının belirgin özellikleri; ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük, toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan aptalcasına memnuniyet, cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin saygıdeğer bulunması, para/madde severlik ve alt sınıfların değersiz bulunması, plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları, sanatın salt eğlence aracı olması şeklinde belirleniyor. İşte Carroll da Alice Harikalar Diyarında’da eğitim sisteminden, otoriteye, bilimden sanata döneminin başlıca çelişkilerini ve değişen koşullara uyum sağlama sancılarını ironik bir dille eleştiriyor. Bilimsel ilerlemeyi destekleyen genel politikaya karşın, sorgulama ve eleştirel düşünmeye yönelik temkinli duruş, kitabın dokuzuncu bölümünde Alice ve Düşes arasında geçen şu diyalogla vücut buluyor: “Düşünmeye hiç mi hakkım yok,” dedi Alice, sert bir şekilde, artık canı birazcık sıkılmaya başlamıştı. “Domuzların uçmaya ne kadar hakkı varsa,” dedi Düşes.

Alice yalnızca, düşünen, sorgulayan, merak eden zihni temsil etmiyor. Aynı zamanda, otoriteye itaati de sorguluyor, çocuk saflığı gibi görünen parlak bir zihin ve doğal bir eşitlik anlayışıyla… Örneğin, kraliçenin geçeceği bir tören alanında herkesin yerlere kadar eğilip, kraliçeyi selamlamasını ve “saygıdan” böylece kalarak töreni izleyememesini saçma buluyor Alice: “Herkes izleyemeyecekse bu kadar hazırlık neden yapılmış ki?”

Carroll’un Alice Harikalar Diyarında’dan yedi yıl sonra yazdığı Aynadan İçeri adlı kitabında ise, yazarın mantıkçı ve matematikçi yönünün biraz daha ön plana çıktığını görürüz. Kitabın başlangıç bölümünde bir satranç tahtası ve oyunun (!) bileşenlerinin olduğu olağan dışı bir dünya okuyucuya sunulur. Burada olup biten her şey, adeta bir satranç oyunu gibi kurgulanır. Diğer bir deyişle; buradaki dünya, bir satranç masası üzerinde konumlanmış gibidir. Kitabın her bölümü, Alice’in satranç tahtası üzerindeki hamlelerini anlatmaktadır.

Alice Harikalar Diyarında masal mı, yoksa bir tür kara mizah örneği mi? Tüm bunların ışığında değerlendirildiğinde, Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri kitaplarını tek başına masal kitabı olarak görebilmek mümkün olmuyor. Tam da masalların olağandışılığına sığınıp gerçekliğe kısa bir ara vermek istediğim bir anda, Alice’in ardından atladığım tavşan deliğinin beni böylesi bir toplumsal eleştiri ve dönem değerlendirmesinin tam ortasına bırakacağını bilmiyordum. Kitaptaki her karakterin, döneme ait çelişkili bir durumu ya da saçma bulunan bir ögeyi temsil ettiğini gördüğünüzde, yazarın yaşadığı döneme ilişkin eleştirel saptamalarıyla da karşılaşmış oluyorsunuz. Aslına bakılırsa bu saptamalar yalnızca Viktorya Dönemi özelliklerini yansıtmakla kalmıyor. Belki de Alice’i yeniden okumanın en keyifli ve ilginç yanı, bugünün toplumsal dinamiklerinde de tıpkı Alice’in yaşadıklarına benzer şaşkınlık verici unsurların bulunuyor olmasıdır. Ceketinin cebinden çıkardığı köstekli saatine bakarak telaşla koşan tavşanı düşünün, tanıdık geliyor mu?

Kitabın sonunda Alice, gerçeklikten mi uyanıyor yoksa gerçekliğe mi uyanıyor? Kim bilir, belki bir kez daha koşmak gerek Alice’in ardı sıra… Tavşan deliğinden aşağıya doğru yola çıkıp, aynadan içeri geçerek alışılmışın farklı yüzleriyle karşılaşmak gerek belki… Ne dersiniz?

ALİCE HARİKALAR DİYARINDA ve AYNADAN İÇERİ, Lewis Carroll, Çev.: Kıymet Erzincan Kına, İthaki Yayınları, Mart 2010


Müskürümü Sultan, Keten Eğiren Kadınlar ve Kocakarılar (Zeynep Ceren EREN)

Ben küçük bir kız çocuğuyken, video hayatlarımıza yeni girmişti. Büyükler kadar, küçüklere de hitap ediyordu, VHS kasetlerde uyarlanmış masalları izleyebiliyorduk. Bir tanesi de -tahmin edebileceğiniz gibi- bir Sindrella uyarlamasıydı. Belli sahneler aklımda canlılığını hâlâ koruyor: Masalın sonunda Sindrella’nın kim olduğunu bulmak isteyen Prens’in hizmetkârları Sindrella’nın üvey annesi ve kardeşleri ile beraber yaşadığı eve geliyorlardı. Sindrella’nın meşhur camdan ayakkabısını evdekilere denetmekti amaç; küçücük ayakkabının ayaklarına olmayacağını bilen üvey kız kardeşler içinse yapılacak belliydi. Büyük ve keskin bir bıçakla ayaklarının fazlalıklarını kesmek! Burada bittiğini sanıp da rahatlamayın, ayaklar kesiliyor ve üvey kardeşlerden biri ayakkabıyı giyiyordu. Ayakkabı ayağına tam oluyor, işler yolunda gibi gözüküyordu. Ta ki ayaklarından kanlar sızmaya başlayana kadar… İşin tuhafı, şu an sizi okurken dehşete düşüren bu sahneler, masalın içinde ‘normal bir şekilde’ akıp gidiyordu. Peki, kadınların başlarına gelenler nasıl bu kadar normal olabiliyordu?

Melek Özlem Sezer, “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet” isimli çalışmasını tam da bu soru üzerinden kuruyor. Nasıl oluyor da, dans eden sihirli ayakkabılarının verdiği azaptan kurtulmak için ayaklarını kestiren küçük kız Karin’in ya da kötü kalpli kurt tarafından önce yenen, sonra avcı tarafından kurdun karnı yarılmak suretiyle dışarı çıkartılan Kırmızı Başlıklı Kız’ın masalını dinlerken kanımız donmuyor? Sezer’e göre, bunun çeşitli nedenleri var. Bir tanesi evrensel bilinçaltında masalın, simgelerin kendilerine yer bulması ve dinleyenler tarafından anlaşılır olması. Bunun bir örneğine dişilik ve annelik üzerinden kendini üreten arkaik kadın korkusunun masallarda yer alan simgelerinde rastlıyoruz. Masalların dehşetiyle beraber sürüp gitmesinin bir diğer nedeniyse, zamanımızın toplumsal kodları ile uyumlu olması. Zira masalların yazarın deyişiyle bir “hayal disiplini” olarak tanımlanmasının yanında, masalların hâkim kodları onaylayarak düzeni korumaya yönelik çabasını da göz ardı etmek mümkün değil. Belki de bu ikili hali, gelgitli doğası masalları bunca ilginç kılan. Bir taraftan özgürleştirici, düşünmenin ve hayal etmenin önünü açan, diğer taraftansa disipline edici, kontrol eden, sınırlayan masallar. Bir tarafı neredeyse değişmez kalan, hep belirli ortak temalar etrafında dönen, diğer tarafı değişen, dönüşen, zamanın toplumsal koşullarına uygun unsurları içererek ruhunu yenileyen masallar. İyi, kötü, doğru ve yanlışı iktidarın kodlarına göre öğreten klasik, ehlileşmiş masallar, öte yandan “karşı”, “yenilikçi/devrimci”, “aykırı” masallar ya da kocakarı masalları üretip geleneksel kodları tersyüz eden, kendi kuyusunu kazan masallar.

Yazar, masalların bu ikili halini toplumsal cinsiyet bağlamında ele alıyor. Ortak temalardan bahsederken, en çok cinsiyetçi masalların kemikleşmiş olduğunun altını çiziyor. Çalışmanın “İlk öpüşme ve erginlenme törenleri”, “Yuvadan ayrılmanın anlamı” ya da “Kahramanlık miti ve kadınlar”, “Evlilik” gibi alt başlıklarında masal mühendisliğinin hayrete düşüren tekrarlarına tanık oluyoruz: kadınlar ya öpüldüklerinin farkında değiller, ya da canavarları/hayvanları öpmek zorunda kalıyorlar. Yuvadan ayrılarak kendi iktidarını kuran erkek, kahramanlığını kanıtlıyor ama kadın asla kendi isteği ile evden ayrılmıyor, ya üvey anne onu evden atıyor, ya kaçırılıyor, zor durumlara düşüyor ve haliyle kurtarılıyor, korunuyor. Diğer yandan kadın kahraman olmanın ciddi koşulları var: hikâyede erkek evladı olmayan yaşlı bir baba varsa, erkek elbiseleri içinde bir kadın kahraman belirebiliyor, ta ki aşkıyla karşılaşıp evcilleşinceye kadar. Masalın sonu mutlaka evlilikle bitiyor. Yazarın evliliği her derdin devası olarak tanımlaması boşuna değil. Bu arada üvey anne ve kardeşler yerden yere vurulur, yamyamlık (gerçek anlamda) yapar, yasak arzuların peşinde cinselliklerini istedikleri gibi yaşar ve öz babaya çocuklarını öldürtürken, saf ve masum güzel bütün sessizliği/dilsizliği, başına geleni kabullenişi ve çilekeşliği ama sonunda hep kazanması ile genç zihinlere kazınıyor. Tekrar tekrar. Yazarın dikkat çektiği önemli bir istisnayı atlamayalım: Öz anneye pek toz kondurulmuyor. Bunca kadın nefreti içinde yara almadan sıyrılan neredeyse tek kadınlık hali.

Yukarıda bahsedilen türden ortak temalar, kabul gören ve reddedilen kadınlık ve erkeklik rollerine ilişkin çarpıcı örnekler sunsa da, yazara göre modernleşme sürecinde kadının değişen toplumsal pozisyonu masalın ikili doğasını, barındırdığı çelişkili hali daha da besliyor. Örneğin masalın “güzellik ve baht” ile ilgili geleneksel önermesi “evlilik ödülü” iken, kadının kamusallaşması ve dışarıya çıkması ile bu türden içeriye/özel alana dair ödüllerin masalda bir iç çatışma yaratmasından bahsediyor. Yazar bu durumu iki kategori/kadın tipi ile anlatıyor: bağımlı kadın ve bağımsız kadın. Tahmin edileceği gibi bağımlı kadın daha çok özel alanda var olan ve “geleneksel” bir yaşantı süren ev kadını tipini temsil ederken, bağımsız kadın yazarın tanımıyla “kendinden emin, iddialı, geleneksel yaşantıyı andıran her şeye alayla bakan, hatta hor gören, hovarda” kadınları temsil eder. Bağımsız kadın eğitimli ve kariyer sahibi kadındır. Lakin kendi öz niteliklerini geliştiren bağımsız kadın yalnızlığa mahkûmdur, çünkü “ortalama/sıradan” erkeğin “bağımlı kadın arzusu” sıklıkla daha baskın çıkar. Bağımsız kadın, kendi içinde de çelişkiye düşmektedir; zira yazarın “çağdaş kadının bağımsızlık korkusu” olarak adlandırdığı duruma, bağımsız kadının içindeki bağımlı kadın sebep olur.

Diğer yandan “Bugünün kadını/erkeği” şeklinde yapılan yuvarlak analizler, tuhaf bir çelişkiye düşüyor sanki. İki uç pozisyona yerleştirilen kadınlık halleri, kendi içinde öngörülmeyen bir hiyerarşi yaratıyor. Bağımlı kadın ve yaşadığı hayat adı üstünde “bağımlı” olarak tanımlarken, “bağımsız” olanın kendini gerçekleştirmek adına fersah fersah yol gittiğini düşünüyoruz. Bağımsız kadın, bağımlı kadına bir noktada örnek teşkil ediyor sanki. Hâlbuki biliyoruz ki, asıl mesele mücadeleyse, bağımlı kadınlar gündelik hayatlarının o ellerini kollarını bağlayan koşulları içerisinde de direniyor, kendilerine alan açıyorlar. Ayrıca, piyasanın kıyıcı ve sömürücü ilişkilerine bağımlı olan bağımsız kadının bağımsızlığını neye göre tanımlayacağız? Amacım kadınlık hallerinin farklılıklarını silmek değil fakat daha kapsayıcı, kategorileştirmeyen bir feminist bakış açısına ihtiyaç, bu çalışmada kendini hissettiriyor. Bağımlı da olsa kadının özne pozisyonunu veya özne pozisyonu potansiyelini göz ardı etmek, bizi bağımlı kadınların bağımsız kadınlar tarafından kurtarıldığı yeni bir masala götürebilir. Oysaki bir kahramana ihtiyacımız yok! Çünkü kendi masalımızı kendimiz yazabiliriz. Sadece masallarımızı yazmaya çalışırken yan yana durmayı öğrenebilelim, yeter.

MASALLAR ve TOPLUMSAL CİNSİYET, Melek Özlem Sezer, Evrensel Yayınları, Kasım 2010