Dosya: Ermeni Soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Ermeni Soykırımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Soykırımın Planlanması ve Uygulanışı (Yeraz Der GARABEDYAN*)

Berdjouhi [Bercuhi], 1889-1940 yılları arasında yaşamış, literatürde çok rastlanmayan 1915 İstanbul’una dair tanıklığını kaleme almış bir Ermeni yazardır. Kitap 1930’lu yıllarda yazılmış, Boston ve Paris’de iki ayrı Ermenice edisyondan sonra Fransızca tercümesi yazarın oğlu Armen Barseghian yapılmış ve Jours de cendres à Istanbul adı altında yayınlanmıştır.

Vartkes Hovannes Serengülyan (1871-1915), Osmanlı parlamentosunda Erzurum mebusudur, 1915 Haziran’ında tehcire tabi tutuldu. Agop Babikyan ise Edirne mebusudur. Krikor Zohrab (1861-1915), yazar ve politikacı; Osmanlı parlamentosunda İstanbul mebusudur; dostu Vartkes ile birlikte tehcir yolunda öldürülmüştür.

Aşağıdaki bölümü seçmemizin nedeni, 1915’in araçsallaştırılarak bir “savaş günleri” konjonktürü argümanı haline getirilmesine karşılık, Ermeni halkına yönelik şiddetin, yabancılaştırmanın ve katliamın aslında çok erken tarihlerde planlandığını göstermek istememizdir.

***

Ona, Vartkes’e gitmeyi teklif ettim. O bize herkesten daha fazla yardım edebilirdi. Vartkes, Osmanlı parlamentosu üyesi ve Ara’nın eski bir yoldaşıydı. Bu büyük yurtsever, kızıl Sultan’ın saltanatı boyunca uzun yıllarını, Van zindanlarında geçirmiş, sağlığı bozulmuştu. O zamandan beri topallardı. Jön Türklerin iktidara gelmesiyle birlikte özgür kalmıştı.

Ermeni halkının daha sonra yaşayacağı dram, hükümetin tüm bu dostane tavırlarının, politik toplulukların güveninin kazanmak, gizli amaçlarını öğrenmek, liderlerini tanımak ve nihayetinde uygun zaman geldiğinde ölümcül darbeyi indirmek için bir yem olduğunu düşünenleri haklı çıkaracaktı.

Aynı gece tutuklanan kocalarının ardından Vartkes’e gelen birçok kadın vardı. Üç yüz kadar tutuklama olduğunu öğrendik, tamamı aydınlardı: avukatlar, bilimadamları, yazarlar, gazeteciler, öğretmenler... Vartkes’e kalırsa, bir yanlış anlaşılma söz konusuydu; endişelenmemiz yersizdi, çok yakında serbest bırakılırlardı. Soğukkanlılığımızı korumalı, ayrıca şüphe uyandırmamak için birbirimize ziyarete gitmeyi de kesmeliydik.

Heyhat, bunları söylerken gözlerimden nasıl bir ıstırap vardı!

[...]

Birkaç gün sonra Osmanlı mebusu olmasına, yani dokunulmazlığına rağmen Vartkes tutuklandı. Ara gibi Vartkes de Türk hükümetinin tutumu konusunda yanılmıştı. Ermenilerin olduğu kadar Türklerin gözünde de İstanbul en büyük yayıncısı ve avukatı olan Krikor Zohrab’ı da tutukladılar. Zohrab da bir parlamento üyesiydi ve esasen tutuklanamazdı.

Bu olaylar bizlere birkaç yıl evvel Ermenilere karşı işlenen cinayetleri hatırlattı. Ermeni ve Türk liderlerin duygu dolu kucaklaşmalarıyla, Ermeni-Türk ittifakı parlak söylemlerle kutlanıyorken, Adana’da katliamlar olmuştu. Halen kardeşlik ve dostluk gösterilerinin etkisinde olan Ermeniler, olayların yeni hükümetle ilgisi olmadığına ve münferit vakalar olduğuna inanma saflığına düşmüşlerdi. Jön Türk hükümetinin olayları durdurmak ve suçluları cezalandırmak amacıyla, Adana’da parlamento üyelerinden oluşan bir komisyon kurmasıyla, bu kanı daha fazla kabul görür oldu. Komisyonda, parlamentoda mebus olan bir Ermeni de vardı. Ermenilerin problemleri  ve özgürlük istemleri onu hiç ilgilendirmediğinden son derece tarafsızdı. Aslında Türklere, Ermenilere olduğundan daha yakındı. Ermeni temsilci olarak komisyona bu yüzden mi seçilmişti?

Bu dürüst ve vicdanlı kişi Agop Babikyan’dı. Dönüşünde, Türk meslektaşlarının tuttuğu tutanağın aksine, tarafsız ve doğru bir rapor hazırladı. Raporunda, Ermenilerin herhangi bir provakasyon veya haklılık bulunmadan belirli bir plan doğrultusunda katledildikleri konusunda kesin bir kanıya vardığını belirtmişti. Zavallı Babikyan, Türkler için bu denli rahatsız edici bir gerçeği, hükümet değiştiği için cezalandırılmadan ifşa edebileceğini mi düşünmüştü yoksa tehlikeye rağmen bu namuslu adam gerçeği gizleyememiş miydi?

Raporunu kibarca, hatta minnettarlıkla kabul ettiler. Dikkatle inceleyeceklerine ve gerekli önlemleri alacaklarına söz verdiler. Ama birkaç gün sonra, Babikyan, bir Türk’ün evindeki yemekten döndükten sonra ansızın öldü. Bakımını üstlenen yabancı ve Ermeni doktorlar, ölümünün ardındaki sırrın, yemekten sonra içtiği kahvede olduğu kanaatine vardılar. “Ermeni-Türk dostluğu”nu sıkıntıya sokmamak için Ermeni gazeteleri, politik partiler ve hekimlerin bizzat kendileri, gerçeği söylemekten kaçındılar. Doğal bir ölümle hayata gözlerinin yumduğuna herkesi inandırdılar ve bu görev adamının trajik ölümü neredeyse fark edilmedi.

Tüm bu titizlik boşunaydı. Ermeni meselesi kökten çözmek amacıyla, olaysız ve kolayca halkı yok etmek için liderlerle başlayan amansız ve kesin bir plan söz konusuydu: Ermenistan mı? Ermenilerin özerkliği mi? İyi de ülkede hiç Ermeni yok ki!



 JOURS DE CENDRES A ISTANBUL,Berdjouhi, Editions Paranthèses, Marseille, 2004, s. 29-30-31.

* yerazdergarabedyan@gmail.com

Paramaz ve Osmanlı-Ermeni Sosyalist Hareketi (Umut BİLMEZ)

“Bizim için bir vatan yoktur. Biz sosyal demokratız. biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz. bizim vatanımız bütün dünyadır. (…) Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için ne fedakârlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ve ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi.” (Paramaz)

100 yıl önce Anadolu’da yaşanmış büyük bir katliamın ve trajedinin yıldönümüne yaklaşırken bir dizi inceleme-araştırma ve anı kitabının yayımlandığına tanık oluyoruz. Ermeni soykırımı olarak kabul edilen bu insanlık dramının açığa çıkmamış yanlarını, nedenlerini, niçinlerini ve yüzbinlerce Ermeni’nin katledilmesinden öte yarattığı sonuçları ve etkilerini henüz tam anlamıyla bildiğimiz söylenemez.
Kadir Akın’ın Dipnot Yayınları’ndan çıkan; Ermeni Devrimci Paramaz adlı kitabı işte bu bilinmeyenlere ışık tutan ve bu alanda yapılacak çalışmalara kaynak olacak nitelikte bir çalışma olarak öne çıkacak gibi görünüyor. Ermenilerin kök saldıkları topraklardan sürülerek katliama uğratılmasıyla ilgili oldukça detaylı ve belgelere dayalı birçok kitabın mevcut olduğunu biliyoruz. Ama bu katliamın aynı zamanda bu topraklardaki kültürel ve entelektüel mirasın da yok edilmesi anlamına geldiğini, 1890’lı yıllardan başlayarak bu topraklarda sürdürülen sosyalizm mücadelesinin köklerine zarar verildiğini, ne yazık ki yeterince bilmiyoruz. Belki de bu durum, sosyalizm düşüncesinin serpilip gelişemeden zarar görmesine, sosyalizm anlayışının yer yer “milliyetçilik”le malûl olmasına ve bunun yanı sıra tecrübesiz, dolayısıyla belleksiz kalmasına da neden olacaktı.
1915 yılının 15 Haziran’ında 19 arkadaşıyla birlikte İttihat Terakki önderlerinden Talat ve Enver’e suikast hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla tutuklanarak Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve arkadaşlarının serüvenlerini, devrimciliklerini, sosyalizm mücadelesini sürdürürlerken enternasyonalist bir duygu ve bilinçle Türk ve Müslüman kökenli sosyalistleri aramalarını, onlarla birlikte mücadele etme çabası içinde olmalarını ve idam sehpasında ölümü “Yaşasın sosyalizm!” sloganlarıyla kucaklamalarını yakın zamana kadar bilmiyorduk.
Yıllar sonra darağaçlarında, işkencehanelerde can veren, kuytuluklarda kurşunlanan sosyalistler-devrimciler, 100 yıl önce, 1915 yılının 15 Haziran gecesinde, Beyazıt Meydanı’nda kurulan 20 darağacında yankılanan bu sloganlardan habersizce Paramazların, 20’lerin geleneğini yaşattılar. Deniz, Mahir ve İbrahim ve onlardan sonra gelenler, farkında olmasalar da Paramaz ve arkadaşlarının yolundan yürümüşlerdi. İşte Kadir Akın’ın, Paramaz’ın izini sürerken ortaya çıkardığı gerçeklikler, bilinmeyen “bu topraklardaki sosyalizm” mücadelesinin kahramanlarını görünür kılmayı, onları “ötekilerinin” değil, bu toprakların sosyalistleri olarak görmemizi sağlıyor.
Kadir Akın, resmi ideolojinin anlattıklarının tersine, o dönemin siyasi koşullarını, Ermenilere uygulanan soykırımı detaylı araştırmaların ürünü olan eserlerden yararlanarak yeniden yorumlarken, Türkçe olan çalışmaların yanı sıra, sadece bu çalışma için Ermenice asıllarının ilgili bölümlerinden yapılmış çevirilerden de faydalanması kitabın kaynak değerini yükseltiyor.
Okur, kitapta Paramaz ve arkadaşlarının serüvenini izlerken, milliyetçi diye anlatılan Ermeni devrimcilerinin aslında diğer uluslardan devrimcilerle birlikte mücadele etme çabasında olan enternasyonalistler olduğunu; Anadolu’da Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Kıpti ve Arap halklarıyla ortak bir çatı altında yaşamı savunduklarını görecek.
Kitapta, Paramaz’ın 1897 yılında Van’daki ilk yargılanması ve İstanbul’da onu idam sehpasına götüren 1915 yargılaması sırasında yaptığı savunmaya da yer verilmektedir. Paramaz’ın söyledikleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde enternasyonalist tutuma örnektir:

“Bizim istediğimiz eşitlik. Biz katı milliyetçi değiliz. Bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda yaşamaktır. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Ama Osmanlı Devleti’nin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor. Yüzlerce yıl önce bu topraklara geldiğiniz noktaya, Türkçülüğe geri dönüyorsunuz... Biz ‘kışkırtıcılar, serseriler’ değiliz. Bu halkın bağrından doğan ve zamanın taleplerini ifade eden halkın öz çocukları olan bizler, sadece ihtilalcileriz. Evet, biz ihtilalciyiz, ileri dünya tarafından tanınan ihtilalcileriz, örnek ihtilalcileriz ve tarih sahnesine çıkışımızın bütün hikâyesi de, Osmanlı Devleti tarafından gayet iyi bilinmektedir.”

Paramaz’ın 1915’te kendisini yargılayan İstanbul Mahkemesi’ne karşı söyledikleri de temelde farklı değildir. Mahkeme heyetinin, “Bağımsız bir Ermenistan mı kurmak istiyorsunuz?” sorusuna yanıtı şöyledir:
“Bizim için bir vatan yoktur. Biz sosyal demokratız. Biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz. Bizim vatanımız bütün dünyadır. […] Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için ne fedakârlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ve ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi. Ve bizim karşılaştığımız nedir? Yalnızca bizim olağanüstü çabalarımızı yok saymakla kalmadınız, aynı zamanda bilinçli olarak bizi imha etmeye çalıştınız. Şunu unuttunuz ki, Ermenilerin imha edilmesi bütün Türkiye’nin yıkımı demektir. [...] Ben Diyarbakır’da faaliyet gösterirken, düşüncelerimi Ermeniler arasında olduğu kadar, Kürtler, Türkler, Süryaniler ve Araplar arasında da aynı şevk ve heyecanla yaydım.”

Yazar kitabında, Hüseyin Hilmi’nin 1910’da kurduğu ve 1913’de kapatılan Osmanlı Sosyalist Fırkası’na ve Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’na da değinmektedir. Kitapta, Osmanlı topraklarında ilk sosyalist örgütlenmeler olan Sosyal Demokrat Hınçak (1987) ve Taşnaksutyun (1890) Partilerinin savunduğu görüşlere yer verilirken, bu örgütlerin birbirleriyle ve İttihatçılar ile kurduğu ilişkiler, kongre kararlarına dayanarak incelenmektedir.

Kitap bize, görmezden gelinen bu tarihle yüzleşildiği ölçüde sosyalist hareketin tarihini yeniden ele almanın ve değerlendirmenin de kaçınılmaz olacağını hatırlatmaktadır.


ERMENİ DEVRİMCİ PARAMAZ: ABDÜLHAMİD’DEN İTTİHAT VE TERAKKİ’YE OSMANLI-ERMENİ SOSYALİST HAREKETİ VE SOYKIRIM, Kadir Akın, Dipnot Yayınları, 2015.

Düşleri Kırılan Bir Halkın Tarihi (Aysel SAĞIR)

“Ermenilerin rolü hiçbir yerde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadar önemli olmadı; Konstantinopolis sarayında yer aldılar. Mimarlar (‘Doğu’nun Mikelanjı’ Sinan), tabipler, müzisyenler, tercümanlar, ressamlar, terziler. Hampartursum Limonciyan’la, Osmanlı klasik müziğine uyarlanacak bir müzik nota sistemi yarattılar…”

Diğer halklar gibi Anadolu topraklarında kök salan Ermeniler’in –tıpkı yaşamları gibi- zengin bir tarihleri de bulunuyor. Varlıklarının üç bin yılının titiz çalışma, bulgu ve araştırmalarla kayıt altına alındığı Ermeni halkının yaşamı, aynı zamanda  -bugün- ‘Ermeni meselesi’ konusunun doğru bir perspektife oturması anlamına geliyor. Zira Ermeni halkının varlığı ve yaşamı, -yukarıda da belirtildiği gibi- çok uzun bir geçmişe dayanıyor.
Gerard Dedeyan’ın derlediği Ermeni Halkının Tarihi, Ermeniler’in yeryüzündeki varlıklarını, yaşama kök salışlarını, kültürlerini, duruşlarını, diğer halklarla iç içe olmuş geçmişlerini, bugünlerini… anlatan geniş boyutlu bir yapıt. Ama en çok da, tarihçiler, etnograflar, sosyologlar… için –çoklu verileriyle- bir baş kaynak eser olma işlevine sahip.

Derinlerde gizlenen yanıtlar

Toprak, Halk ve Dil, Ermenilerden Önce: Savaşçı ve Kurucu Urartular, İran ile Greko-Romen Dünyası Arasında Ermeniler, Hıristiyan Ermenistan İddiası, Arap Hakimiyeti ve Ermeni Özgürlükleri, Yeniden Bulunmuş Bağımsızlık: Kuzey Krallığı ve Güney Krallığı, İmparatorluk Yönelimi ya da Diyaspora Yazgısı: Bizans’ta Ermeniler, Haçlı Seferleri Zamanları, Türkmenlerin ve Osmanlı Türklerinin Boyunduruğu Altında, Ulusal Bağımsızlık Yıkıntıları ve Diyaspora, Ermeni Rönesansı ve Kurtuluş Hareketi, Ermenistan ve Uyrukların Uyanışı, 1915-1916 Ermeni Soykırımı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu başlıklı sekiz bölümden oluşan yapıt, aynı zamanda birbirine eklenen sorulara da yanıt anlamına geliyor.

‘Ermeni meselesi’,–bir çok insan için biraz da bilmemekten kaynaklı- bir düğüm oluşturuyor. Söz konusu düğümün, bilinçli çarpıtmalar, yok saymalar, politik yaklaşımlarla oluşturulduğunu ise söylemeye hiç gerek yok. Ancak, bir halkın varlığı ve yaşamıyla dünyaya bıraktığı zenginlik derinlemesine bir araştırma gerektiriyor. Dedeyan’ın derlediği yapıt ise bu zenginliği yakalamış diyebiliriz. Zira yapıttaki veriler sadece geniş bir coğrafyada gezinmiyor, insanlık kültürünün çağsal derinliklerine dek iniyor.

Çalışma kronolojik bir seyir izlerken; sosyal yaşam(lar), ayaklanmalar, edebiyat, sanat, sermaye ve sınıf yapıları … temel alınıyor. Dolayısıyla da tarih, halkın yaşamı ve olayları üzerinde yapılanırken, sınıfsal bir zeminden hareket ediyor. Çeşitli savaşların, imparatorlukların (Pers, Bizans, Konstantipolis…) Ermeni halkının üzerindeki etkisi ve ilişkisi de –egemenler, yönetilenler- aynı (sınıfsal) perspektif doğrultusunda inceleniyor. Tabii Ermeni Diyasporası bu tabloda önemli bir yerde duruyor. Zira Ermeni Diyasporası, Ermeni ulusal kimliğinin “farkına varılmasında” başat rolü oynuyor.

Saatçi, kalaycı, fırıncı…

Diğer bir yandan, Ermeniler’in “1512 yılında matbaanın kullanımıyla Ortadoğu ülkelerine göre ayrıcalıklı bir konumda bulunmaları” söz konusu çalışmanın olanağının da bir kanıtı niteliğinde. Böylelikle eserin -Ermeniler’in Anadolu’daki köklü varlığından hareketle- Ortadoğu’nun tarihini de görünür kıldığını vurgulamakta yarar var. 

“Ermeni zanaatkar ve tüccardan oluşan önemli kent nüfusu Anadolu, Kilikya ve İran köy ve kasabalarında kadim meslek ve ticaret geleneklerini sürdürür. En canlıları arasında Erzurum ve Van bulunan kentlerde, profesyonel hayatın bütün taraflarını düzenleyerek meslekler, bölgelere ve loncalara –Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf, Per İmparatorluğu’nda hamkar- göre gruplandırılır. Çok canlı olan Ermeni esnafı bütün meslek birliklerini temsil eder (terzi, ayakkabıcı, saatçi, kalaycı, değirmenci, fırıncı, vs) ve bütün sanayi üretim kollarına yakın durur: Erzurum, Tokat, Merzifon’da metal, bilhassa da bakır işleme, Van ve Erzurum’da silahçılık, deri, yün, ipek ve neredeyse her yerde pamuk işleme. Van’da kuyumculuk, halıcılık, nakış ve seramik sanatıyla birlikte, zanaat sanat seviyesine yükselir ve Ermeni halkının yaratıcı zihnini kanıtlar. Ticaret yüzyıllardır İsfahan, Tebriz, Tiflis, Trabzon, Erzurum, Van, İstanbul, İzmir ve İskenderiye’de uluslararası büyük ticaret kavşaklarında oluşan, az sayıda fakat zengin bir Ermeni burjuvasinin başında bulunduğu çerçi, seyyar satıcı, dükkan sahibi, çarşı esnafı gibi farklı toplumsal unsurları içinde barındırır…”
Kronolojik zamanı takip eden çalışmada yirminci yüzyıla gelindiğinde ise zaman duruyor. 1915-1916 tüm ağırlığıyla tarihin üstüne çökerek şimdinin gerçekliğini  ilan ediyor. Dünya savaşının ardından, umutlar düş kırıklığına uğruyor. Zira Ermeni halkının trajedisi de bu zaman aralığında, “geleceğin Türkiye’sinde” başlıyor.


ERMENİ HALKININ TARİHİ, Der: Gerard Dedeyan, Çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2015.




Anlatmak, Aktarmak, Anlaşmak (Melike UZUN)

İnsan ömrü uzun. Çok şey unutuluveriyor. Ama bazı “an”lar bazı “durumlar” var ki, hem aklımızın hem yüreğimizin bir köşesine çakılıyor, içimizde “ukde” kalıyor.

Ermeni meselesi günlük yaşamımızda düşmanlık ve hamaset söylemlerinden öte yer bulmaz. Bu yüzden konu üzerinde uzun uzadıya düşünülüp konuşulmaz. Bunun yerine çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakküme, aşağılamaya, yaşam hakkını gasp etmeye varan fikirleri kesin doğrular kabul edilir halk arasında. İktidar heveslileri ve iktidarda olanlar da bu fikirleri perçinleyerek sürdürür, varlıkları için gereklidir bu.

Devlet politikaları, politikacılar işte, okulda, kahvede, sosyal medyada çok sık konuşulsa da bizim gibi faniler için aslolan günlük yaşamımızın sekteye uğramadan devam etmesidir. Aslolan eve ekmek götürmek, çocuğumuza iyi bir gelecek hazırlamak, onun mürüvvetini görmektir. Kötülüğün de iyiliğin de acının da kaynağı bu sıradanlıkta yatar. Dünya üzerinde yaşanan soykırımlara, savaşlara ve elbette Türkiye’deki Ermeni meselesine bu açıdan bakmak en doğrusudur bana kalırsa. Ağlak ve ucuz bir acı pornografisine girişmeden “acı”ya bakabilmekte, içimize “ukde” olanları anlayıp anlatabilmekte asıl marifet. Akif Kurtuluş’un romanında yaptığı gibi.

Akif Kurtuluş’un son romanı Ukde’de, Nuri’nin Londra’daki briç müsabakasında tanıştığı Benjamin’le gönül gözünün açılışına, yanı başındakinin acısını fark edip buna kayıtsız kalmasından duyduğu utanca tanıklık ederiz. Nuri, duyduklarını, fark etmeden yaşayıp gittiği için içine oturan bir meseleyi deftere kaydederek arındığını hisseder. Ama en önemlisi, ona anlatılanları yazarak elle tutulur bir hale getirip kendisinden sonraya bırakır. Yazdıklarını her ne kadar karısından saklamaya çalışsa da utancını geleceğe aktararak bir misyonu yerine getirir Nuri. Duyduklarının, hissettiği acının yok olup gitmesine engel olmak, acısını başkalarına yaymaktır bu misyon.

Utanca kaynaklık eden yaşantı, Sivrihisar’da başlayıp Eskişehir’de bindirildikleri trenle devam eden, bir yerde Bitlis’ten Muş’tan, Adapazarı’ndan Bursa’dan gelenlerle kesişen zorunlu göç yolculuğudur. Yolculuğun ayrıntıları uzun uzadıya, açıktan açığa anlatılmaz. Ama Nuri ne sezip hissettiyse okuyucu da sezip hisseder. Kocası Nuri’nin ölümünden sonra defteri okuyan Cavidan’ın, ikinci bölümde karşımıza çıkan Gurbet’in hissettikleri, zorunlu göçün yarattığı travmaları okuyucuya sezdirir.

Benjamin göç eden insanlara özgü “hiçbir yerde rahat edememe” halindedir. Nuri, Benjamin’i düşünürken bir yandan da kendi anne babasıyla yaşadıklarını da hatırlar. Acı acının aynasıdır ne de olsa.

Göç yoluna ilişkin anlatımların romanda uzun uzun yer bulmadığını söyledik. Ama romanın zaman düzlemlerinden birini Nuri öldükten sonra karısı Cavidan’ın bulduğu defteri okuduğu anlar oluşturur. Bu düzlemde Nuri’nin bıraktığı defterde romanda bize aktarılandan çok daha fazlasının yer aldığını öğreniriz. Cavidan’la birlikte okuyucunun da “ukde”ye tanık olduğu andır bu: “Benjamin Beyin köpeklere neden bakamadığı bölümü bir daha okumaya çalıştım. Yapamadım. İnsan ölülerini köpekler yerken gören on yaşındaki bir çocuğun gözlerine bakamadım.”

Sakin yaşamlarından koparılıp annesiz babasız bırakılmış çocukların hikâyesidir bu. Rahat bırakılsalar, ekmek derdinden başka bir şeyin peşine düşmeyecek insanların hikâyesi. Ama işte izin verilmemiştir, aile, sülale, topluluk olmalarına. Yaşadıklarını anlatan Benjamin’in de, onu dinleyen Nuri’nin de, Nuri’nin yazdıklarını okuyan Cavidan’ın da içten içe sezdikleri budur. Benjamin şöyle der: “Azınlık az olduğunu her dem bilir ama azınlık, az olmak değildir ki! ‘Biz’ olamamaktır. Azınlık bizsizliktir Nuru, bizsizliktir. Sevkiyat artığıyım ya Gardaşım, sırf bunun için, sırf hayatta kaldığım için kendime bile azınlığım ben. Yine de içine gireceğim bir biz arar dururum. […] Hayatta kaldım ya Gardaşım, hayatta kalmak bu sefer beni her gün biraz daha azınlık yaptı. Yaşıyorsun da içinden bir ses diyor ki, senin yerine ölen birisi var, onun yerine yaşıyorsun. O öldüğü için sen yaşıyorsun Benjamin, diyor. Bu sesi duyduğunda hevesin gidiyor, ışığın kararıyor, dünyayı dar ediyorsun kendi kendine. Yaşamak bir ukde gibi kalıyor öyle kendi içinde.”

Romanın ikinci bölümünde “Bizsizlik” duygusunun kökenini bilmese bile insanlara nasıl sirayet ettiğini anlarız. Gurbet, babasını ve ölüm döşeğinde halasının ona söylediklerini anlatır bu bölümde.

Gurbet, halası ölüm döşeğindeyken çalıştığı hastanede nöbetçi olarak kalır. O gece duymak istemediği, kaçtığı bir sır verir ona halası. Babasına söyleyemediği bu sır ağır bir yüke dönüşür Gurbet’te. “Baba sana yalan söylüyorum. Ama kimi koruduğumun şu an ben de ayrımında değilim. […] Sen bir Hidayet’in torunu, Ermeni bir babayla Türk bir annenin oğlu olduğunu ne kadar kaldırabilirsin, ben de emin değilim. […] Senin atalarının bir ucu Sivrihisar’da baba.” Halasının ölüm döşeğindeyken ona söylediğine göre onlar Ermeni bir babanın ve Türk annenin çocuklarıdırlar.

Babanın, kızı Gurbet’le yakın arkadaş olmaya çalışmak gibi boşuna ve umutsuz bir çabası vardır. Baba sanki ona sirayet eden kimsesizlik duygusuyla başa çıkmaya çalışıyordur. Kızına Gurbet ismini koyması ve onunla ölçüsüzce, çok yakın arkadaş olmak istemesinde “biz” olamamanın, yurdundan koparılmış, hısım akrabadan ayrılmak zorunda kalmış olmamın bilinçaltı yönlendirmesi var gibidir.

Son iki bölümde “ukde”yi sonradan hisseden iki kadının, Cavidan ve Gurbet’in anlatarak arınmalarına tanık oluyoruz. Romanın böyle bitmesi tesadüf olmasa gerek. “Ukde”yi hafifletmenin en iyi yolu anlatmak ve aktarmak olmalı. Anlatmak, aktarmak, anlaşmak.


UKDE, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, İstanbul 2015.


Bir Halkı Yoketmek (Onur KOÇYİĞİT)

Tehcir, katliam, zulüm, jenosit, sürgün, soykırım. Kavramlar üzerine tartışmalar uzun sürdü. Devletin halkına karşı sistematik bir yoketme politikasını, neredeyse bir “takvim” üzerinden uyguladığı o büyük barbarlığın üzerinden –en azından bu topraklarda– 100 yıl geçti. Ben bu yazıda soykırım sözcüğünü kullanacağım ama belirtmeliyim ki, yalnızca öznel olarak kavramın kullanılmasından yana tavır almıyor, Ermeni halkının yaşadığının, onlara yaşatılanın tam olarak böyle ifade edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ek olarak bu yazıda gereğinden fazla ve asla istemediğim bir şekilde tırnak işareti kullanacağım (“ ”) zira hiçbir sözcüğün, hiç kimseyi yaralamasını istemem.

Raymond Kevorkian, Paris-VIII-Saint-Deniz Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren bir tarihçi. Ayrıca okurumuz, Aras Yayıncılık’tan çıkan Paboudjian’la birlikte yazdıkları “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler” kitabıyla da kendisini tanıyor.

2006 yılında yayınladığı ve Türkçeye henüz çevrilmiş, bu yazının da genel olarak etrafında şekilleneceği büyük eseri Ermeni Soykırımı’na yazdığı girişte şöyle söylüyor:

“Soykırım niyetlerinin eyleme dökülmesine farklı deneyimlerden, ortak başarısızlıklardan, hayal kırıklıklarından, tehlikeli düşmanlıklardan beslenen bir olgunlaşma dönemi öncülük eder. Bu geçiş ‘iç düşmanların’ toplumsal bünyeden tasfiye edilmesini öngören bir ideolojik oluşumla meşrulaştırılır.”

1915, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karışık yıllarının bir iç meseleyi, en arkaik devlet algısının paranoyasına tutularak çözmeye çalıştığı, düşmanını “ırk” üzerinden tanımladığı lanetli bir yıl. Burada basit bir söylem ya da propaganda aracı olarak görülmemelidir “1915”. Zira Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce hayallenen ve kurulmak istenen ulus-devletin varlığı için koşut sayılmıştır Ermeni halkının “fiziki imhası.”

Konuya detaylıca eğilmeden önce Kevorkian’ın kitabının planıyla başlayalım.

1800’ler sonu, 1900’ler başı, Fransa, Paris. Tabi elbette Osmanlı ve Anadolu toprakları. Bir yanda Abdülhamid karşıtı İttihat ve Terakkiciler (İTC), diğer yanda “yine Abdülhamit karşıtı” Ermeni komitaları, Ermeni Devrimci Federasyonu ve diğer yapılar. Büyük bir tartışma sürmekte, zalim Sultan Abdülhamid’den kurtulmanın yolları aranmakta. İTC, Ermenileri, bir yandan iç güvenliği ve ülkenin bütünlüğünü yıkmaya çalışacak olan yapılar olarak, diğer yandan Abdülhamid’e karşı büyük bir müttefik olarak görmekte. Bir ortaklık, dayanışma motivasyonu aranmaktadır; nasıl olur da hem Abdülhamid’i kovar, ulus-devleti kurarız? EDF ise daha sosyalist, daha devrimci tutumlar almaya çalışmakta, özerk yönetim ya da eşit yurttaşlık hakları talep etmektedirler [bundan sonrası tarihçilerin tartışması, ben ancak bu kadar tartışmayı makul buluyorum]. Sonrası “bildik ve tükenmez” gerçek. Aklın ve insanlığın varlığının sorgulandığı, büyük ve devasa bir şiddet sarmalı. İTC’nin İmparatorluk içinde gelişmesi, serpilmesi; sonra ittifakı sonlandırıp önce Ermeni örgütleri, sonra halkının ülkeden silinip atılmaya çalışılması. Kevorkian, aynı zamanda Ermenilere yönelik şiddetin yargılandığı zamanları, mahkeme kayıtlarını da eklemiş kitabına.

İşte Jön Türkler bu tuhaf zamanların ortasında örgütlenme çabasındadır. Prens Sabahaddin’in kişisel ve kanımca bazı naif çaba ve çıkarımları da bu konuda görüşe ve bahsetmeye değerdir. Katibi Fesch’in kitabı “Constantiople aux derniers jours d’Abdulhamid”den şöyle aktarıyor Kevorkian:

“[Ermeniler] rejimde herkes tarafından bilinen kötü bir güç [...] görüyorlar. Dolayısıyla da ayrılıkçı çözümler aramak zorunda kalmaları şaşırtıcı değildir. Yüzyıllar boyunca Hıristiyanların ayrıcalıklarını onların hakları olarak değil onlara yapılmış bir lütuf olarak gördüğümüzü de unutmamalıyız. Bizler azınlıklardan ayrı olarak yaşadık. Onlardan ayrı düşündük. Sosyal perspektiflerimizi karşılıklı olarak yakınlaştırabilen bir şey olmadı. Onların ülkelerine saldırıp fetheden biz olduğumuz için şimdi onların gönüllerini kazanmak bize düşmektedir. Görevimiz ve ortak çıkarlarımız bunu gerektirmektedir.”

Bu uzun alıntı, bize çok temel bir kaygıyı, çözüm arayışı barındıran sulh üzerine kurulu bir fikirle yansıtır. Prens Sabahaddin, Jön Türkler arasında en “ılımlı” görünenlerindendir. Genel olarak bir dayanışma kurgulamaya çalışır. Dönemi aşan fikirleri, adem-i merkeziyetçilik, yerinden yönetim üzerine düşünceleri, İTC tarafından hafifsenmiştir.

Takip eden günlerde “ayrılıkçı” olarak nitelendirilmeye başlayanlar yine Ermeniler olacaktır. 1913 yılında Van mebusluğuyla meclise girecek olan Arşag Vramyan ise bu tartışmaları biraz olsun durultmaya çalışmak ister görünmektedir:

“Hiç kimse Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor. Bu aptallıktır; sadece bunu başaramayacağımız için değil aynı zamanda bizim sosyo-ekonomik çıkarlarımız ülkenin bir parçası olarak kalmamızı gerektirdiği için. Türkler bizim talep ettiğimiz federasyonun niteliğini anlamıyorlar; bunu ayrılıkçılığın kanıtı olarak görüyorlar. Türklerin düşüncelerini değiştirmemiz ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü [korumanın] tek yolunun bu olduğunu anlamlarını sağlamamız şarttır. Jön Türkler bile bizim dayanışma mefhumumuzu anlayamıyorlar; eğitimsiz Türk halkı nasıl anlasın? Türkler hâlâ dini düşüncelerinin etkisiyle hareket ediyorlar; eğer Türkiye herhangi bir Hıristiyan devletle savaşa girerse, Türkler hemen Ermenilere düşman olurlar.”

Haklıdır Arsag Vramyan; zira kendisi de henüz mebusken, Nisan 1915’te, Van Valisi Cevdet Bey’in emriyle öldürülmüştür.

Fark edilmediyse, hatırlatmak isterim: Henüz soykırımın sistematik durumuyla ilgili pek bir şey yazmadım. Bunu gerekli görmüyorum zira yıkılacak imparatorluğun halefi de “farklı” addettiği her unsuru düşmanlaştırmış ve düşmanlaştırmaya da devam etmektedir. İran Azerbaycan’ı, Kilikya, Adana, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, İzmir, Trabzon, Ankara, Edirne, İstanbul, İzmit, Bursa, Aydın, Konya, Eskişehir, Hatay, Maraş, Antep, Urfa, Halep... Yetmedi mi? Dönemin bir kent kadar büyük ilçelerinin ve yahut vilayetlerinin listesi, bu yazının kendisinden daha hacimli olacaktır.

Yine de Aydın vilayeti ölçeğinde Kevorkian’ın verileriyle “örnekleme” yapmak mümkün. 1914’te yapılan nüfus sayımına göre yaklaşık 21.000 Ermeni nüfus tespit edilmiştir (hatırlatmak gerekir ki, o zamanlar İmparatorluk nüfusu yaklaşık olarak 13.5, Ermeni nüfus ise 2 milyona yakındır). Dönemin valisi Mustafa Rahmi’nin “iyiniyetli” yaklaşımları sayesinde tehcirin “yavaşladığı” ya da “hafifçe” atlatıldığı birçok tarihçi tarafından dile getirilir ancak Kevorkian’ın belgeleri bu durumun aslında bir tür İTC manevrası olduğunu gösterir. O sıralar Rumların yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeler, İTC tarafından “homojenleştirme” politikaları altında inlemekte, şiddetten nasibini almaktadır – tutuklamalar, idamlar, sürgünler. Dolayısıyla Aydın’da uygulanan Rumlar üzerindeki baskı nihayete varınca, artık hedef esas haline dönmüştür – Ermenilere. Birçok EDF militanı tutuklanmış ve İzmir Divan-ı Harbi tarafından ölüm cezasına çarptırılmıştır. Halk ise Afyonkarahisar, Denizli ve Konya gibi şehirlere sürülmüş, mallarına el konulmuş ve çeşitli yöntemlerle öldürülmüş, yokedilmiştir.

Halef devletimizin selef devleti, halkına, biz halkı ve halklarına rağmen ve dahi kıymış, yok etmiş, en derin kuytularına kadar nüfuz ederek paramparça hale getirmiştir.

Talat ve Enver Paşalar, veyahut Hamidiye Alayları? Bu saydığım ve diğer etkili faktörler, kitabın uzun anlatısında mevcuttur. Planlı, büyük bir sistematik içinde, neredeyse “kusursuz” hazırlanmış bir katliam gözler önüne serilmektedir.

Uzun alıntılarda bulunduğum Kevorkian’ın kitabı, Ermeni halkının yok edilişi üzerine, soykırım üzerine kuruludur elbette; yine de vurgulamak gerekiyor ki, bu kitap, yakın tarihimizin milliyetçi-ırkçı kümelenmelerinin, zulüm tarihinin bir “başyapıtı”dır. Ve bu başyapıt, utancımızın kapkara sureti ve kanıtıdır. 

ERMENİ SOYKIRIMI, Raymond Kevorkian, Çeviri: Ayşen Taşkent Ekmekci, İletişim Yayınları, 2015.