Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Radikal Kötülük Bağlamında Şiddet (Onur KOÇYİĞİT)

Şiddet, varoluşun tumturaklı, karmaşık ve bilin(e)meyenlerle dolu labirentinin, belki de en saf ve tartışmalı yanıdır. Tarih, öngörülmeye ve anlaşılmaya çalışıldıkça, daha da detaylı incelemeler yürütülmüştür – şiddet üzerine. Toplumsallığının tartışıldığı günlerden coğrafi etkenlerin –en azından sosyoloji için– şiddetin kavramsallaşması üzerine etkileri ve varlığı dahi artık söz konusudur.  Bu bağlamda yürütülen tartışmalar, şiddeti bir davranış ya da edim olmaktan çıkarmış ve ona artık bir olgu olarak yaklaşılmasına neden olmuştur. Belirli ve bazı şerhler dışında, bu düşünceye katılmakta ve taraftarı olmakta zorlanıyorum. Şiddet, modern toplumun liberal düşünce dünyasının kötülemeye çalıştığı, toplumsal olarak istenmeyen ilan ettiği bir alandır. Erke yöneltilen şiddet, bireye karşı yöneltilen şiddetle kırmızı çizgilerle ayrılır.

Errico Malatesta, 1895’te The Torch’da yayınlanan makalesinde, anarşizan tavırlarını koruyarak şöyle diyordu: “Şiddet, yani bir başkasının zararına kullanılan fiziksel güç, insanlar arasındaki mücadelenin alabileceği bu en vahşi biçim, her şeyden önce yozlaştırıcıdır. Doğası gereği, insanın en iyi hislerini boğmaya ve tümüyle anti-sosyal vasıflar geliştirmeye meyillidir: Gaddarlık, nefret, intikam, tahakküm ve tiranlık ruhu, zayıfı hor görme.” Bu bağlamda şiddetin merkeze alındığı bağlam ya da yaratılan olgu, “menfilik” üzerine kuruludur. Yani sonuçları bakımından şiddet, “iyi” olarak tanımlanamayacak kadar doğrudan ve kötüdür. Ben de bu bağlamda yazıyı, Hannah Arendt ve onun şiddetin sonuçlarına atfettiği kötülük üzerine kuracağım.

Jerome Kohn’un hazırladığı ve Arendt’in denemelerinden oluşan “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm: Anlama Denemeleri 1930-1954” aslında Arendt’in yayımlamayı düşünmediği bir kitaptır zira denemeler daha önce yayımlanmamış ya da derlenmemiş. Bu, bir yönüyle de Arendt’in düşünce dünyasının dehlizlerinde dolaşmaya çıkmak gibi.

Arendt’ten bahsederken münferit bir şiddet algısından bahsetmek pek mümkün değil – Arendt, toplama kampları, sürgün ve benzeri toplumsal olgular üzerinden değerlendirir ve inceler şiddeti. Ona göre örgütlü bir kötülük heyulası, büyük insan kıyımlarını başlatan süreçlerin yakılmaya hazır fitilidir. Bahsi geçen örgütlü kötülük sonra “radikal kötülük”e evrilecek; sıradanlaşan bir edim halini alacaktır. Arendt bu durumu zaten totaliter rejimler üzerinden anlatır. Berrak Çoşkun, “Hannah Arendt’te Radikal Kötülük Problemi” kitabında şöyle aktarıyor: “Vaktiyle eski hocası Karl Jaspers’e yazdıklarında, ‘Yaşlı halasını öldürmeye kalkışan bir adamla, eylemlerinin ekonomik faydalarını hiç düşünmeden [...] ceset üretecek fabrikalar inşa eden insanlar arasında bir fark vardır’ demektedir.”

Arendt’in Jaspers’e yazdıklarını yazının başında bahsettiğim farkla, bahsettiğim kırmızı çizgilerle ilişkilendirerek devam etmek istiyorum: Bu fark, topluma ya da bireye yönetilen örgütlü ve bilinçli şiddetin sınıflandırılmasıdır. Arendt, Hitler Almanyasının Auschwitz’i, hem sürgün hem de şiddet alanı olarak görmektedir. Daha sonra sıradanlaşacak ve radikalleşecek kötülük, bu alanda büyük bir şiddetle süreci tamamlayacaktır ki tamamlamıştır. Karmaşıklaştırmadan söyleyelim: Şiddet, kötülüğün bir sonucu olmaktan çok nedeni, hatta varoluşunu oluşturan bir olgu olarak dikilecektir karşımıza. “Ceset üreten fabrikalar” kötülüğün şiddetle bağını felsefi açıdan değil, gayet varlığı itibariyle araçsallaştırmıştır. Şöyle diyor Arendt, “Örgütlü Suç ve Evrensel Sorumluluk” makalesinde: “İnsanların kitlesel cinayet makinesinin birer dişlisi olarak hareket etmesine yol açan gerçek güdülerin neler olduğunu anlamaya çalışırken, Alman tarihi hakkındaki spekülasyonların ve Alman ulusal karakteri denen şeyin (Almanya’yı çok yakından tanıyanların bu karakterin ne gibi potansiyeller taşıdığına ilişkin olarak bundan on beş yıl öncesinde en ufak bir fikri yoktu)  bize yardımı dokunmaz. Cinayeti organize eden kişi olmakla böbürlenebilen bir adamın karakterinden öğrenilecek çok daha fazla şey vardır.”

Arendt’in bahsettiği “cinayet makinesinin” şiddetten uzak olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Asla mümkün değil. Elbette burada şiddetin kendisi ve sonucundan çok –yani cinayetten çok– şiddeti örgütleyenden öğreneceğimizin daha fazla olduğunu söylemesi de anlaşılabilirdir. Kötülüğe evirilen şiddet, sonuçları itibariyle sınıflandırılabilir, hem de kolayca: Cinayet, saldırı, tahakküm, totalitarizm vd. Peki ya bu makineyi yaratan ve toplumsal bir rol kazanmasını sağlayan motivasyon?

Şiddetin ve şiddete karşı istencin motivasyonunu toplumsal olarak algılamak gerekiyor burada. Nazi propagandistlerince “Nihai Çözüm” olarak kurgulanan insan doğasına ve varlığına hakaret olan yöntem, şiddet olmaksızın bir sonuca ulaştırılabilir miydi? Bu imkânsızdır. Kötülüğün radikal aracı olan devlet, Malatesta’nın tanımıyla “gaddarlık, nefret, intikam, tahakküm ve tiranlık ruhu, zayıfı hor görme” istencini tek yöntemle bastırabildi –şiddetle. Ve yine kötülüğün var olan, ki mirasçılarınca en radikal haliyle sürdürülen şiddet halini, Hannah Arendt’tin “Faşist Bir Enternasyonalin Tohumları” makalesindeki sözleriyle hatırlatarak bitirelim yazıyı: “Faşizm hiç kuşkusuz yenilgiye uğratıldı; fakat zamanımızın bu baş kötülüğünü henüz bütünüyle yok edemedik. Çünkü faşizmin kökleri –anti-Semitizm, ırkçılık, emperyalizm– güçlüdür.

FORMASYON, SÜRGÜN, TOTALİTARİZM: ANLAMA DENEMELERİ 1930-1954, Hannah Arendt, Der.: Jerome Kohn, Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, Ankara, 2014.

Arendt, Totalitarizm ve İdeoloji (Melek ZORLU)

Siyaset bilimi literatürü açısından en temel ve yanıtlanması zor sorulardan birinin kitlelerin baskıcı rejimlere hangi koşularda, neden ve nasıl destek verdiğinin açıklanması olduğu söylenebilir. Bugün Türkiye’de de siyasi iktidarın niteliğindeki dönüşüme odaklanırken sürdürülen rejim tartışmalarında bu soruya verilen olası yanıtlar belirleyici olmaktadır. Bu soruya yanıt ararken, siyasetin pratikteki formunun teorideki gibi adalet ve erdem gibi kavramlarla yürümediği; kitlelerin çoğunlukla kendi adlarına karar verilmesine sessiz bir onay verdikleri; temsil sisteminin çoğu zaman sonucu baştan belli bir gösteriyle sonuçlandığı ya da modern toplumun ortaya çıkardığı çeşitli muarızların totaliter yönetimlere kapı araladığına vurgu yapılmaktadır. Pek çok yaklaşım siyasi iktidarın kendini kurduğu koşullara odaklanarak yayılan şiddetin, korkunun ve ortaya çıkan güvenlik ihtiyacının kitleleri baskıcı ve tahakkümcü rejimlere destek vermeye ittiğini belirtmektedir.

Hannah Arendt’in yakın zamanda çevrilen Totalitarizmin Kaynakları eserinin üçüncü cildi olan Totalitarizm kitabı, yanıt bulunması zor bir soru gibi görünen, kitlelerin totaliter yönetimlere neden destek verdiği sorusu üzerine yeniden düşünmemize olanak sunuyor.

Klasik diktatörlükten farklı olarak toplum üzerindeki tahakkümü tanımlamak için kullanılan totaliter kavramı, ilk kez 1920’lerin başında kavrama olumlu anlam yükleyen İtalyan faşizminin kurucuları tarafından kullanılmıştır. Siyasal terminolojinin yönetim biçimini tanımlayan diğer kavramlarından farklı biçimde modern zamanlara ait bir olguya referansla “modern diktatörlükler”i tanımlanmak için kullanılan totalitarizm kavramı üzerinde tam bir uzlaşma yoktur. İktidarın niteliğine odaklı totalitarizm tanımlarının kitle olgusuyla ilişkiyi açıklayamadığı söylenebilir. Arendt ise Totalitarizm’de kitlelerin totaliter yönetimlere hangi koşullarda ve nasıl destekledikleri sorusuna totaliter hareketlerle totaliter iktidar arasındaki ilişkiyi inceleyerek yanıt bulmaya çalışmıştır. Ancak bunu yaparken tüm ideolojileri bir arada değerlendirmekte ve iktidarın hangi sınıflarla ittifak halinde olduğu, hangi sınıflara karşı kurulduğu, bu ittifakların nasıl değiştiğini görmezden gelmektedir.

Arendt’e göre demokratik özgürlükler ve siyasal haklar yalnızca siyasete katılım olduğunda anlam kazanır. Bireyin kamusal ve siyasal özgürlüklerinin tanınmasına, yurttaş olarak eyleme olanaklarına ve kamusal işlere katılıma yaptığı vurgu Arendt’in Antik Yunan’da bulduğu ideal siyaset etme biçiminin belirleyici unsurudur. Kuramsal yaklaşımını kamusallığın gelişmesi ve siyasete aktif katılımın önemi üzerine inşa eden Arendt’in totalitarizm kavramsallaştırması, kitlelerin kimi zaman aktif kimi zaman sessiz onayla totaliter yönetimlere verdikleri destek üzerine yoğunlaşmıştır: “Kitle davranışı ve kitle psikolojisi üzerine olan tüm literatür, antiklere oldukça tanıdık gelen, demokrasi ile diktatörlük arasındaki, ayaktakımı yönetimi ile tiranlık arasındaki yakınlık fikrini kanıtlamış ve popülerleştirmiştir”(s.53).

Arendt’e göre Avrupa’da burjuvazinin egemen olduğu sınıf sisteminin çöküşü ve onun yıkımından doğan kitleler, totaliter hareketlerin yükselişinin başlıca nedenidir. Sınıflı toplum, ülke yönetimi konusunda bireysel ve kişisel sorumluluk hissettirecek yurttaşlığın gelişmesini önlemiştir (s. 50) tespitini dillendiren Arendt, totaliter hareketlerin bütünleşmiş değil aksine ayrışmış ve yalıtılmış bireylerin, izole olmuş insan yığınlarından oluştuğunu belirtir. Arendt’in ifadeleriyle, “ …‘ben’liğe karşı kayıtsızlık aşırı bireyciliğin ürünüdür ve bir kitle fenomeninin ifadesidir” (s. 52). Arendt’e göre ikiyüzlü ve çıkarcı burjuva toplumunun temsil sistemi yanılsaması ve bu idealin çöküşüyle yalnızca yığınların kaldığı koşullarda, kitlelerin Alman faşizminde olduğu gibi ırk temelli ya da Sovyetlerde olduğu gibi sınıf temelinde örgütlenmesinin ayrıcı bir anlamı kalmamaktadır.

Nasyonal sosyalizmi ve sosyalizmi totalitarizm altında değerlendiren Arendt, totaliter hareketlerin “tahakküm düşünceleri, hiçbir devletin, hiçbir katkısız şiddet aygıtının asla elde edemeyeceği, ancak sürekli devinen bir hareketin her bir bireyi yaşam alanlarında kalıcı olarak tahakküm altına alınması gibi bir şeydir” (s.68) der. Totalitarizm dışarıdan tahakküm kurmakla yetinmez; devlet ve polis terörüyle yetinen faşizmden farkı buradadır. Arendt, bu noktada, Almanya’da faşizm öncesi koşullar ile Rusya’nın Ekim Devrimi öncesindeki durumunu ve bu hareketlerin kitlelerden destek alması dışında ortaklaştırılamayacağını gözden kaçırmaktadır. Sosyalizm ile faşizmi bir görme çabası Arendt’in ideoloji ile totaliterlikle arasında kurduğu bağda da açığa çıkmaktadır. “Kitle insanının standartlarını yalnızca ve hatta özellikle bir zamanlar ait olduğu belli bir sınıf belirlemez; daha çok, toplumun tüm sınıflarının örtük biçimde ve anlamlandırmadan aynen paylaştığı etki ve kanaatlerin yayılması belirler”(s. 49) savını ileri süren Arendt açısından tüm ideolojiler totaliter nitelikler taşır; ister ırkçılık ister komünizm olsun, totaliter hareketler tarafından geliştirilirler. Tarihle uğraşmak, her şeyi açıklama iddiasıyla tarihi yeniden yazma çabası, her türlü deneyimden bağımsızlık, düşman yaratma pratiklerinde olduğu gibi düşünceyi deneyim ve gerçeklikten kurtulmuş olarak kurma çabası totaliter hareketlerin ortak ideolojik yönleridir. Arendt’e göre bu, gerçeklikle bağı kopuk olsa da kendi içinde tutarlı bir kurgu olarak işler.

Arendt için yalnızca ayaktakımı olarak tanımladığı kitlelerin desteğinden ziyade seçkinlerin desteği de totaliter hareketlerin anlaşılmasında önemli bir ipucudur. Çağın genel deneyimleriyle ilgili bir düş kırıklığı içindeki seçkinler açısından “açıkça saçma önermeleri kabul etmek sofuca bağlılıklar haline gelmiş eski doğruları kabul etmekten daha kolay” olmuştur (s.81). Sanayi devriminden bu yana modern kitlelerin laneti olarak tarif ettiği, emperyalizmin yükselişi, siyasal kurumlar ve toplumsal geleneklerin yıkılışıyla devam eden, burjuva toplumunun ikiyüzlü ve çıkarcı yanlarının beslediği, köksüzlük ve gereksizlik duygularıyla birleşen terk edilmişlik duygusunu Arendt, öncelikle seçkinler açısından onları totaliter rejimlere desteğe iten “intihar niteliğinde bir kaçış” olarak değerlendirir.

Arendt’in totalitarizm kavramsallaştırması Türkiye’deki siyasi rejimin niteliğinde otoriterlikten totaliterliğe doğru dönüşüm var mı sorularını bir ölçüde cevaplayabilir. Hükümetin yalnızca muhaliflere değil, toplumda Aleviler, Kürtler, ateistler gibi “ayrıksı” olarak algıladığı tüm kesimlerine yönelik “açılım” söylemiyle yürüttüğü politikalar, düşman yaratma söylemi, radikal söylemlere seçkinlerin verdikleri destek gibi pek çok olgu, rejimin niteliğinde totalitarizme doğru bir gidiş olduğu yönündeki tespiti destekler niteliktedir. Ancak egemen sınıf ittifaklarının kitleleri siyasi yönden denetim altında tutmak amacıyla merkezi ve baskıcı devlet otoritesinin kurulması yönündeki politikalarının değerlendirirken siyasi iktidarın hangi sınıfların çıkarlarının temsil ettiği, kimin ittifak içersinde olduğunun da ideolojik arka planı belirlediğini akılda tutmak gerekmektedir. Sonuç olarak Arendt’in ideolojiye yüklediği olumsuz anlam aracılığıyla tüm ideolojileri eşitleyen çıkarsamalarının idealist bir yaklaşımın ürünü olduğu, totalitarizm kavrayışının da siyasete katılımı idealize eden yaklaşımının ve kitle korkusunun gölgesinde kaldığı söylenebilir.

TOTALİTARİZMİN KAYNAKLARI - 3 TOTALİTARİZM, Hannah Arendt, çev. İsmail Serin, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.


Otorite ve Otoriterlik (Savaş KARTAL)

Otorite, iktidar ve meşruiyet ile birlikte siyaset biliminin temel kavramlarındandır ve siyasal süreçleri açıklamada/anlamada bu kavram seti diğer kavramlara nazaran merkezi bir konum teşkil ederler. Bu kavramlarla gündelik siyasete ilişkin bazı sorular sorulabilir: Bir hükümetin Boğaza üçüncü köprü yapmak için iktidarı var mıdır? Peki hükümetin köprüyü yapmak için otoritesi var mıdır? Ya da hükümetin köprüyü yapması meşru mudur? Bu sorular birbiri ile ilişkili olmakla birlikte aynı cevabı içermezler. Tersten cevaplamaya başlayalım; varsayalım ki hükümetin köprü yapması meşrudur, ama köprüyü yapmak için otoriteye ve iktidara sahip olması gerekir. Düzden cevaplayalım; hükümetin köprüyü yapmaya iktidarı olduğunu varsayalım, aynı zamanda otoriteye ve meşruiyete sahip olması gerekir. Ortadaki sorudan da cevaplamaya başlayın yine aynı sonuçla karşılaşırsınız. İktidar, otorite ve meşruiyet zorunlu olarak birbirini içermezler.

Siyaset ve Otorite

Aslında siyasetin iktidar hakkında olduğu doğrudur. İktidara kimin sahip olduğu/olabileceği, onun nasıl kullanıldığı/kullanılması gerektiği ve hangi ilkelere göre uygulandığı/uygulanması gerektiği siyaset biliminde temel tartışma ve ayrışma noktalarını oluşturur. Otorite ise, iktidarın sahip olduğunu düşündüğü ya da sahip olduğu düşünülen bir haktır; oysaki gerçekte otorite, baskı ve zora başvurmadan itaatin ortaya çıkışına bağlıdır ve bu anlamıyla her iktidar kendiliğinden otoriteye tahvil edilemez ya da ona sahip değildir. Siyaset açısından düşünüldüğünde bu mesele meşruiyet sorununa işaret eder. Basitçe söylersek, iktidarı haklı bir otoriteye dönüştüren, yönetilenler açısından iktidarın otoritesinin kabulünü sağlayan meşruiyettir.

Otoritenin günlük dildeki kullanımı ile siyasal alandaki otoriteyi birbirine karıştırmamak gerekir. Gündelik deneyimde insanlar otorite kelimesini bir kişinin uzmanlığının, işbilirliğinin ve yeteneklerinin tanınmasını ifade eden bir anlamda kullanır. Bir terziye söküğümüzü diktirmeye gittiğimizde terzinin otoritesini tanımış oluruz. Ne terzi bizim söküğümüzü zorla dikmek istemiştir ne de her söküğü olan terziye gitmek zorundadır, yani terzi ile aramızda iktidar ilişkisi yoktur. Ya da bizim terziye gidip gitmemizin meşru olup olmadığı tartışılmaz. Bahsi geçen anlamıyla otorite kavramının siyasal otorite kavramı ile arasında, siyasal olanın iktidar ve meşruiyet ile birlikte düşünülmesi gerektiği için, farklılık bulunur.

Arendt, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi formüle etmeye çalışan Platon’un iktidarı otoritesini haklı çıkarabilmek için sürü ile çobanı, doktor ile hastaları vb. örnek gösterdiğini ve uzmanlık/ustalık bilgisinin rıza almaya yeteceğini düşündüğünü belirtir. Bu anlamıyla yönetilenin yönetene itaatinin sağlanması için gerekli olan zorlamanın şiddetten arınmış şekilde ortaya çıkacağı varsayılır. “Zorlayıcılık unsurunun bizatihi ilişkinin kendisinde ve buyruğun öncesinde yer aldığı bir ilişki türü arıyordu Platon” (s.150)”. Yunan felsefesi kavramı adını koyarak tartışamamış, kavramının adı konularak tartışıldığı dönem Roma dönemi olmuştur. Romalılar iktidarı şimdiye ilişkin bir güç olarak tanımlarken otoritenin köklerini gelenek tarafından kurulan geçmişe/kuruluşa/başlangıca yerleştirmiştir. Sonrasında Kilisenin ortaya çıkışı ve kurumlaşması ile birlikte din de otoritenin parçası ve kaynaklarından biri haline gelmiştir. Aydınlanma’nın ortaya çıkışına kadar otorite, gelenek ve din üçlüsü birlikte anılır olmuştur. Makyavel’in başlattığı tartışma ile otoritenin ve iktidarın kaynağının artık insanın dışında olmadığının farkına varılmış ve “insani bir arada yaşama durumundan kaynaklanan temel sorunlar”ın siyasal olarak yeniden düşünülmesine başlanmıştır.

Otorite ve Özgürlük

Liberal ve muhafazakar düşünürler otorite sorununu özellikle 19. yüzyıldan itibaren siyasal alanda özgürlük problemi ile birlikte ele almaya başlamışlardır. “Modern dünyada artık ‘otorite’ diye bir şeyin varlığından söz edemeyecek olmamızdan” yakınan Arendt liberal ve muhafazakar düşüncenin otorite konusunda “aynı paranın iki yüzünü oluşturduklarını” belirtir. Liberaller otoriter yönetimi özgürlükleri kısıtlaması sebebiyle mahkûm ederken, muhafazakarlar da otoritenin düşüşünü özgürlüğün sınırsız hale gelmesi ile kendi yıkımını ortaya çıktığı, Hobbes’un insanın insanın kurdu olduğu doğa durumunu hatırlatan bir kıyamet süreci olarak tanımlar.

Arendt bu kapsamda otoritenin iktidar ile eş tutulmasına dair yanlışa dikkat çeker. Arendt’e göre “otorite, her zaman kendisine itaat edilmesini istediği için, genellikle belli iktidar ya da şiddet biçimleriyle karıştırılmaktadır. Ne var ki, … , zorun geçerli olduğu yerde otorite de iflas etmiştir (s.129)”. Otoriter ilişki, ortak bir akıla ve buyuranın gücüne dayanmayan içsel bir ilişkidir ve karşılıklı iki tarafça da haklı ve meşru görülen bir hiyerarşiye işaret eder. Liberaller otoriteyi iktidar ile bir tutup özgürlüğün karşısına koyar, muhafazakârlar ise iktidarın varlığını otorite ve özgürlüğün kendisi ile bir tutar, otoritenin özgürlüğün garantisi olduğunu iddia ederler. Oysa yaşadığı dönemde otorite ve özgürlüğün düşüşünün aynı anda yaşandığını düşünen Arendt için otorite ve onun getirdiği geleneksel değer ve normlar özgürlüğün ilga edildiği totaliter yönetimlerin önündeki engeldir. Liberaller otoriter yönetimlerin “özgürlüğü ancak sınırlamakla yetindiğini dolayısıyla özgürlükle olan bağlarını muhafaza ettiğini görememektedirler (s.134)”. Muhafazakarlar ise otoritenin olmadığı her yerde özgürlüğün yok olduğunu düşünürler. Bu kapsamda her iki düşünce biçimi de otoriterlik ve totaliterlik arasındaki farkı gözden kaçırır.

Otoriter Yönetim

Yukarıda yapılan otorite tanımları ve kavrama ilişkin tarihsel bilgiler diğer yönetim biçimlerinden ayırmamız gereken otoriter yönetimin özelliklerine dair bazı unsurlar içerir. Her şeyden önce hiyerarşik yapısıyla otoriter yönetim biçimi diğer yönetim biçimleri arasında en az eşitlikçi olanıdır. Dahası her ne kadar özgürlüklerin ilgası anlamına gelmese de özgürlüklerin sınırlandığı bir yönetim biçimidir. Ve aynı zamanda otoriter yönetim siyasal alana din ve geleneğin yeniden çağrıldığı bir yönetimi ifade eder. Arendt’in otorite ve özgürlüğün yitirilmesine dair karamsar modern dönem saptamasının karşısına içinde yaşadığımız dönemin siyasal iktidarın ve otoritenin artık insanın ürünü olduğunun kavrandığı ve yeni bir başlangıca işaret edildiği iddiası ile çıkarak siyasal olanı yeniden düşünmenin mümkün olduğunu öner sürebiliriz.


Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2012.


Devrim Üzerine: Amerikan, Fransız ve Sovyet Deneyimleri (Onur KARTAL)

"Eğer devrimin ne olduğunu öğrenmek istiyorsak, devrimin tümden belirgin hale geldiği, belli bir şekil aldığı ve istismar ya da zulümden pekâlâ muaf olan ve hissettikleri özgürlük yoksunluğu bir isyana mahal verebilecek kertede olmayan insanların zihnini değiştirdiği tarihsel anlara, yani Fransız ve Amerikan devrimlerine bakmak zorundayız". Hannah Arendt

Hannah Arendt’in diğer yapıtlarını az çok karıştıranlar, devrim üzerine düşüncelerinin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi olabilirler. Diğer taraftan Arendt’in devrim üzerine söylediklerine yönelik bir eleştiri de yapıtının bütünüyle derinlikli bir tartışmayı gerektirdiği kanaatindeyiz. Ancak hem bu tartışma fazlasıyla yapıldı hem de tartışmanın boyutları bu yazının sınırlarının çok ötesine uzanmakta. Dolayısıyla burada birçoğuna katılmadığımız bu düşüncelerle hesaplaşmak yerine ana uğraklarına dikkat çekmekle yetineceğiz.

Arendt, savaşın ve devrimin, 19. Yüzyıl ideolojilerinden farklı olarak 20. Yüzyılın iki temel siyasi meselesini oluşturduğunu ileri sürer. Bir yanda insanlığın kurtuluşunu muştulayan devrim fikri ve pratiği diğer yanda savaşın beraberinde getirdiği toplu yokoluşun kutuplandığı bir karşıtlıkta Arendt başka bir ülküye, Antik Yunan’dan miras kalan tiranlığa karşı özgürlük ülküsüne sarılır. Bu ülkünün kendisine bulduğu ya da bulamadığı yer nedeniyledir ki, Arendt savaşa da devrime de ( ya da belirli bir anlamda devrime diyelim) mesafe alır: özgürlük devrimcilerin lügatlerinden zaten çıkmış, savaş söz konusu olduğunda ise şiddetin haklılaştırılmasına hizmet eden araçsal bir role hapsedilmiştir. Dahası devrimin yol açtığı şiddet, savaşın öfkesini de aşar hale gelmiştir. Dolayısıyla devrim ve savaş arasındaki ortak paydalardan biri özgürlük ülküsünün kendisine yer bulamamasıysa diğeri de şiddetin başköşeye oturtulmasıdır: “Devrimler ve savaşlar, şiddet alanının dışında düşünülemezler ve bu, onları diğer bütün siyasi olgulardan ayrı tutmaya yeter. Savaşların kolayca devrimlere dönüşmelerinin ve devrimlerin savaşları doğurmaya yönelik bu kaygı verici eğilimin içinde olmalarının bir nedeni, ikisinin de ortak paydasında şiddetin yatıyor olmasıdır” (s. 20). Oysa siyasetin koşulu siyasi ilişkilerin, şiddetin hükmü altına giremeyeceğidir. Şiddetin hüküm sürdüğü yerde herkes, her şey sessizliğe hapsolur. Bu nedenledir ki, şiddet siyasi alanın sınırlarında dolanır. Yine bu nedenledir ki, savaşı ya da devrimi mercek altına koyan bir kuram, şiddetin meşrulaştırılması üzerine söz alabilir; ancak doğrudan meşrulaştırmaya teşebbüs ettiğinde artık siyasal bir kuram olmaktan çıkar, siyasetin karşısında konum alır. Pratikte de durum değişmez. Savaş ve devrimin ana unsuru olduğu ölçüde şiddet, her ikisini de siyasal alanın dışına iter.

Tartışmanın ağırlığı devrime verilecek olursa, şiddetin devrimle olan münasebetinde hareket noktası başlangıç düşüncesidir. Devrimin vaat ettiği yeni başlangıç, Kabil ile Habil’in Romulus ile Remus’un kadim hikâyelerinden bu yana şiddetle el ele gitmiştir. Arendt’in tartışması boyunca asıl dertlerinden biri işte bu birlikteliği ve bu ilişkinin geleceğini, nereye kadar süreceğini nereden sonra tahammül edilemez hale geleceğini nerede devrimi kirleteceğini ya da tümüyle yok edeceğini belirlemektir. Bu uğurda (1) başlangıç düşüncesini şiddetten çok özgürlükle birlikte düşünmeyi önerecek (2) Amerikan Devriminden Fransız Devrimine akmayan deneyimi ve Fransız Devriminden Sovyet Devrimine kalan mirası ele alacak (3) son ikisinin akıbetine ilişkin olumsuz yargılarını Amerikan deneyiminin göz ardı edilmişliğinden kaynaklandığını ileri sürecektir. Bunlardan evvel, yanlış yola sapmamak adına özgürlük ve özgürleşme arasında çizilmesi elzem bir ayrımdan söz eder Arendt. Özgürleşme (liberation), özgürlüğün (freedom) bir koşuludur ancak, doğrudan özgürlüğe götürmez: “…özgürleşmeye, yani baskıdan muaf olmaya dair o saf arzunun nerede bittiğini ve politik bir yaşam tarzı olarak özgürlük arzusunun nerede başladığını söylemek genelde çok zordur. Aslında ilki, yani baskıdan kurtulma arzusu –tiranik ve despotik yönetimlerde olmasa da- monarşik yönetimlerde tatmin edilebilirdi; fakat ikincisinin yeni, daha doğrusu yeniden keşfedilmiş bir yönetim şekline ihtiyacı vardı; bir cumhuriyetin kurulmasını gerektiriyordu” (s. 40). Şiddetin, devrim olgusunu tasvir etmeye gücünün yetmemesi bundandır; onun tanımlayabileceği yegâne şey, değişimdir. Devrimden bahsedilebilmesi için değişimin süreci yeni bir başlangıca taşıması; şiddetin farklı bir siyasi yapıyı kurmak üzere araçsallaştırılması; baskıdan kurtulma manasıyla özgürleşmenin de mutlak surette özgürlüğü tesis etmeyi hedeflemesi gerekir.

İşte Arendt’in Fransız ve Sovyet Devrimlerinin, Amerikan deneyiminden öğrenemediği ve bize muhakkak öğrenmemizi salık verdiği husus burada düğümlenmektedir: Yeni bir başlangıç arayışına eşlik eden özgürleşme kaygısının, sürecin devamında özgürlüğü tesis edecek kurucu bir politikaya evrilmesi. Gelgelelim, Amerikan devriminin söylediklerine hiçbir zaman kulak verilmemiştir. Dünyayı ateşe veren Amerikan değil Fransız devrimi olmuş, akıbeti “facia” olan Fransız Devrimi dünya tarihini yazarken Amerikan Devriminin başarısı görmezden gelinmiştir: “Oysa bu devrim, Birleşik Devletler’i yaratmıştı ve cumhuriyet, herhangi bir ‘tarihsel zorunluluk’la ya da doğal bir gelişmeyle değil, incelikli ve kendinden emin bir eylemle, özgürlüğün kuruluşu ile var edilmişti” (s.291).

Buna karşın Arendt’in gözünde 1789 sonrası süreç, bilhassa Robespierre’in terör yönetimi, Fransız halkının iradesini tek parti mekanizması içinde eritme girişiminden başka bir şey değildi. Rus devrimi de benzer bir yolu izleyerek Bolşevik Parti hâkimiyetinde devrimci Sovyet sistemini güçten düşürmekte ve bozmaktaydı. Oysa partinin ve temsilin cazibesi karşısında görmezden gelinen konsey kurumları ve eylem kategorileri Amerikan deneyiminin gelecek devrimci kuşaklara, özgürlüğün siyasal bir düzen dâhilinde tesis edilmesini sağlamak üzere altın tepside sunduğu imkânlardı. Temsiliyet organları olarak devrimci partiler, eylem organları olarak konseyleri karşılarına alıp siyasetin özünü eylemle değil idareyle tarif ederek özgürlüğün inşasına giden köprüyü kendi dinamitleriyle patlatmış oldular ve Arendt’in sözleriyle noktalayacak olursak devrimin ruhu, kendine uygun bir kurum bulamadığı için “özgürleşme ve belki daha fazlası” yitirildi.

Hannah Arendt, Devrim Üzerine¸çev. Onur Eylül Kara, İstanbul, İletişim, 2012.

Devrim Üzerine

Devrim bir başlangıçtır; fakat şiddetle yoğrularak savaşa yaklaşan ve siyasal alanın dışına itilen bir devrim, yıktığı tiranlığın yerine yeni bir tahakküm odağını geçirmekten kaçabilir mi? Devrim, halkın iktidarını getirecek bir araçtır; fakat halkın tam katılımını engelleyen ve yeni güç odakları yaratmaktan öteye gitmeyen bir devrim hareketi kamusal mutluluğu ve iktidarı yaratabilir mi? Mutluluğa erişmenin yolunu şiddete ve zor kullanımına dayandıran bir devrim özgürlüğün yolunu açabilir mi? İfade etme, tartışma ve karar verme yetkisini halkın kendisine değil, yalnızca temsilcilerine veren bir devrim amacına ulaşabilir mi? Fransız ve Amerikan devrimlerini karşılaştırarak devrim olgusunu modern perspektifte değerlendiren Hannah Arendt, devrim hareketlerinin amaçlarıyla vardıkları nokta arasındaki uçurumda bugünün yakıcı sorunlarının köklerini ortaya koyarken, devrimler tarihini başka bir gözle görmemizi sağlamakla kalmıyor, gerçek bir devrim ihtimaline uzanan yollara da ışık tutuyor.

Devrim ÜzerineYazar: Hannah ARENDT
Yayınevi: İletişim Yayınları