Dosya: Başka Bir Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Başka Bir Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarihyazımının Sarmalındaki “Tarih” (Gülçin AYITGU)

“Tarih“in ne olduğuna ve tarihsel gelişimin nasıl gerçekleştiğine ilişkin soru uzun yıllar boyunca “tarih nasıl yapılır?” şeklinde sorulmuştur, bugün ise bu sorunun “tarih nasıl yazılır?”a dönüştüğünü görmekteyiz. Bu soru zaman zaman failin içinde bulunduğu koşulları değiştirebilme gücüne ket vuruyor gibi görünse de aslında hala tarihin nasıl yapıldığını ve neyin tarihsel olup olmadığını sormaya devam etmekteyiz. Paul Veyne de Tarih Nasıl Yazılır? başlıklı kitabında tarih felsefesi araştırmalarındaki klasik ayrımları irdeleyip tarihin nasıl yazılmaya çalışıldığını araştırarak tarihin aslında “hep orada, gözümüzün önünde olanlar” olduğuna işaret etmektedir.

“Tarih” hem geçmişte olan olayları ve durumları (res gestae) hem de geçmişi kendisine nesne kılan bilim (historia rerum gestarum) anlamına gelmektedir. Bu bağlamda tarih, yaşanmış olanla anlatılan arasında her zaman spekülasyonlara açık olan boşlukta yazılır. Tarihçinin kendi isteği doğrultusunda dolaşıp kendisine sınırlar çizebildiği bir alan olarak görülen bu boşluğa işaret eden Veyne, tarihin anlatılardan oluştuğunu iddia eder. Tarihin anlatılardan oluştuğu iddiasının temel dayanak noktası olarak genellikle belirli bir olaya dair belgenin, olayın kendisi olamamasından kaynaklı sınırsızca yoruma açık olması gösterilir. Bu yoruma açık olma durumu bazı tarih felsefecilerinin tarih yazımını tamamen kurgusal bir form olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. Veyne özellikle kurgusallık üzerinden tarihyazımı ve edebi metinler arasında kurulan bu eşitlik ilişkisini eleştirerek tarihçinin bilgi üretme sürecinin estetik bir kaygıyla değil, farklı pratiklerden oluşan gerçekliği yakalama çabasıyla oluştuğunu söyler. Bu nedenle bir olayın tarih alanına girebilmesi için tek şart, onun gerçekten olmuş olmasıdır.  Aynı olayın farklı olay örgülerinin içerisinde değerlendirilmesi Veyne’e göre tarihin yapısıyla açıklanabilir. Tarihin yapısı bütünsel bir değerlendirme yapmayı engeller ve olaylar karşısında tarihçi her zaman belirli tercihler yapmak zorundadır. Bu farklı tercihlerin oluşturduğu tarihsel bilgilere baktığımızda da tarihyazımının öznel bir niteliğe sahip olduğunu görebiliriz. Bu iddialar birçok felsefeci ve sosyal bilimci tarafından farklı şekillerde de olsa dile getirilmiştir. Veyne’i burada farklı kılan nokta ise, tarih felsefesinde iki farklı yaklaşımı oluşturan tarihin anlatıdan ibaret olduğunu öne sürenlerle, tarihin gerçekliği olduğu gibi dile getirdiğini iddia edenlerin görüşlerini eleştirerek, farklı bir bağlamda hem tarihin anlatı olduğunu ileri sürüp hem de “tarih”i tarih yapanın onun hakikati aramaktan vazgeçmemesi olduğunu ifade etmesidir. Bu yaklaşım iki farklı görüşü revize edip ortaklaştırmanın değil, onları eleştirerek farklı bir tarih ve “hakikat” düşüncesi ileri sürmenin ürünüdür. Ayrıca Veyne hem tekillik kalıntılarından hem de zaman ve mekân birliklerinden sıyrılarak olay örgüsünün hazır özetleri olarak gördüğü teorileri, tipleri ve kavramları askıya alan bir tarihyazımı ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çabasında tarihyazımının kültürel belirlenimlerden bağımsız olmadığını satır aralarında belirtmesine rağmen, tarihyazımının önemli bir belirleyeni olan siyasal gelişmeleri çoğunlukla konunun dışına ittiğini görmekteyiz.

Tarihi müphem bir alan olarak gören Veyne, tarihteki yöntem arayışlarını gereksiz görür çünkü tarihin gerçeklerin anlatılması dışında bir beklentisi yoktur ve bu yüzden de yöntemi olamaz. Olan bir şeyin olduğu andan itibaren tarihin dışına çıkması mümkün olmadığından, tarihin bir bilgi ya da anlaşılırlık tahammülüne ihtiyacı da olmadığını belirten Veyne, tarihin aslında “bilim” olmadığını belirtir ve böylelikle de geleneksel tarih anlayışına bir darbe daha indirmiş olur.

Rastlantısallıklarla dolu olan tarihte büyük harfli bir Tarih’in ya da “tarihin anlamı”nın olamayacağını belirten Veyne, bir taraftan da tarih felsefesinin ölü bir tür olduğunu iddia eder. Bu iddiasının temel dayanağı ise tarih felsefelerinin olguları açıklayabilmek için kendi oluşturdukları mekanizmalar ve yasalarla hareket etmeleridir. Tarihsel gelişimde varolduğu iddia edilen belirli ilkelerle olay ve olguları açıklamak, tarihsel bilgiyi kısırlaştırmaktadır; ancak başka bir bağlamda baktığımızda ise tarih felsefesinin gelişiminin bir basamağını oluşturan tarihteki yasa arayışını tarih felsefesiyle eşitlemek de bir indirgemedir. Tarih felsefesi,  olup bitenler ve bunların aktarılması arasındaki gerilimin bir parçasıdır ve Veyne de yaptığı incelemelerle tam da –hesaplaşmaktan hiç vazgeçmediği—tarih felsefesinin ortasında durmaktadır. Bu noktada Veyne’in kendi hareket zeminini parçalarken gözden kaçırdığı nokta ise, tarih felsefesinin –tıpkı kendisinin de yapmaya çalıştığı gibi—farklı disiplinlerle ilişki kurarak araştırmalarına devam edebildiğidir.

Entelektüel ve zihinsel bir faaliyet olan tarih yazmak, bir yönüyle insanın resmedilmesidir. Her tarihyazımı “yeni” olanı, başkalarının göremediğini yazmayı kendisine hedef koyarak ortaya çıkar; ancak burada Veyne bir uyarıda bulunur ve tarihin derinlerde değil tam da yüzeyde yer aldığını, insanın yarar ya da güzellik aramaksızın olaylar arasındaki çeşitliliği görmenin zevki için tarihi ziyaret ettiğini belirtir. Veyne’in tarihin yüzeyindeki yatay ilişkilere dikkat çekerek, disiplinlerarası bir yaklaşımla tarihin yazılması gerektiğine dair vurgusu da onun Annales Okulu’nun ve Foucault’nun tarih görüşlerine olan yakınlığını göstermektedir. 

Her şeyin “tarihsel” olarak ilan edilmesi olup bitenlerin nedeni sorgulanırken insanı rahatlatabilir; ama bu durumda da tarihin ne olduğuna cevap veremeyiz. Bu yüzden de tarihsel olanın ne olduğu ve nasıl dile getirilmesi gerektiği sorusundan kurtulamayız. Bu sorularla dolu alanda her zaman adlandırılamayan, alışılagelmiş dizgeleri bozan noktalar vardır. Kabul edilenlerin ötesine bir adım atıp o ana kadar bizi koruyan kabuğumuzdan sıyrılabilmeyi başardığımız anda yazılanın ötesine yaklaştığımızı düşünürüz, yaklaştıkça göreceğimiz şey ise ne tarihe hükmeden yasalar ne de biçimsel evrelerdir: Tarihe hükmeden yine tarihin kendisidir. Veyne’in ifadesiyle: “Tarih-aşırı somut bir hakikat yoktur”.

TARİH NASIL YAZILIR?
, Paul Veyne, çev. Nihan Özyıldırım, Metis Yayınları, 2014.



Tarih Öğretimi Kimin Hizmetinde? (Zerrin YILMAZ)

Kimliğimiz üzerine düşünmeyiz. Kimliğimiz üzerine düşündüğümüzde ya kimliğimizden dolayı ötekileştirilmişizdir ya da ötekiyle karşılaşmışızdır. Kierkegaard’ı hatırlatır biçimde birey, kimliğinden dolayı tekinsizliğe kapıldığında ya da kaygıya düştüğünde neliği üzerine düşünmeye başlar. Türkiye’de yaşayan bireyler için "kimlik problemleri" aslında çok tanıdıktır. Türkiye’de bireyler, birçok etiketlemeyle ve ötekileştirmeyle yaşar.

Kimliği kategorize etme ve tanımlama çabası, kendi içinde anlamlı bir bütün oluşturmakla birlikte, modern bir çelişkiyi de ifade etmektedir. Kimliğin tanımlamasının kendi içindeki açmazı, kavramın insandan bağımsız bir biçimde kavramsallaştırılma çabasından kaynaklanmaktadır. Kimlik kavramının ne olduğu; bireyler tarafından nasıl anlamlandırıldığı ve hatta nasıl yaşandığı ile ilişkilidir. Bireyin kendini tanımlama çabasında ‘özsel olarak kendisinin yapmış olduğu yorum ne oranda kendine aittir’ sorusu, insanın tarihsel bir varlık olma gerçeğinin ortaya çıkış noktasıdır. Ancak böyle bir tanımlama biçiminin “ben” ve “diğerleri”ni yaratması kaçınılmazdır. “Ben”i tanımlamak, kendi ekseninde “diğerleri”nin sınırlarını çizmektir. Yani burada “ben”i tanımlayan “öteki”dir.

Kolektif kimlikler, politik kimlikler olarak algılanır.

Din, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken ve ırk gibi kolektif kimliklerin kişisel kimliğe ne ölçüde etki ettiği, modern kavramlarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Kolektif kimliklerden herhangi birinin, diğerleri üzerine egemen olması, diğer kolektif kimliği ya da alt kültürü kendinde şey olarak ötekileştirir. Homojenleştirme ve tek tipleştirme kavramı bu bağlamda değerlendirildiğinde, kolektif kimliklerin politik kimlik olarak algılanması anlamını taşır. Politik kimlik kavramı ve diğer kolektif kimlikler beraberinde din, modernite, ulus-devlet gibi kavramlarla bireyin etkileşimini gündeme getirir. Bir başka ifade ile kendini öteki hisseden kimliğin varlığı, tanınma politikalarını ve çok kültürlülüğü tartışma konusu yapar.

Egemen kültür ile alt kültür gerilimi, haklar mücadelesi bağlamında vatandaşlıkla ilişkili hale gelir. Ulusal kimliği tanımlamada kullanılan araçlardan başta geleni, daima tarih ve tarih eğitimi olmuştur. “Aynı milletteniz, aynı coğrafyada yaşadık, aynı değerleri paylaşıyoruz” gibi “aynı”lıkları tanımlayabileceğimiz yegâne alan, tarihtir. Zaten bahsedilen ortaklıklar, bireyleri ulus-devlet vatandaşı haline getirmektedir.

Ortak değerlerin varolmadığı alanlarda tarih, bu ortaklıkları oluşturan araç olarak kullanılmıştır. Farklılıkların tartışılmaya başlandığı dönemde, farklılıklar kendilerini ortak kimlikten ayırt edebildikleri oranda varolabileceklerini fark ettiler ki bu durum, kimlik taleplerinin aslında vatandaşlık talebi anlamına gelmesi demektir. Tarihin buradaki işlevi sadece yeni bir tarih anlatısı oluşturarak benzer biçimde kalmaya devam etmiştir. Bu anlatı diğer anlatıyı resmi ideoloji kabul ederek yapısökümü yaptığını iddia etmektedir. Yani kendini tarihte yeniden var etmeye çalışmaktadır. Her iki algıda ortak yön, kimliğin tanımlanmasında tarihin kullanılması olmuştur ve bu kullanımın toplumlarda kimi zaman dışlayıcı, kimi zaman birleştirici etkiler göstermiştir. Araçları ve amaçları farklı olsa da tarih eğitimi ve vatandaşlık, tarih eğitimi ve kimlik arasındaki sıkı ilişki günümüzde de devam etmektedir.

İktidar, tarih eğitimini “milli kimliği özümsemiş bireyler yetiştirmek” olarak tanımlar ve buna uygun müfredat hazırlar.

Milli kimlik ve millet oluşturma çabalarının temel referans noktasını oluşturan tarih öğretimi, postmodern dönemde vatandaşlığın bireysel kimlik ile anılmasıyla, “bireyin kimliği”ni belirlemede etkili olmaya başlamıştır. Diğer taraftan altkültür grupları da kendi tarih anlatılarını inşa ederek ortak aidiyet oluşturmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda tarih, ilk insandan -diğer bir tabirle efsane temelli kültürlerden günümüze kadar “Ben kimim?” sorusuna cevap arayarak köken problemini çözmekte ve kimlik tanımını geçmişe yapmış olduğu atıflarla belirleyerek kimlikle ilişkili hale gelmektedir. İktidarın, tarih eğitimi için belirlediği amaçlar ya da ondan beklediği faydalar “milli kimliği özümsemiş bireyler yetiştirmek” olarak tanımlanabilir.

Kimlik ve Tarih kitabında, bireysel ve kolektif kimliklerin tanımlanmasında ve yapılandırılmasında tarihin rolü tartışmaya açılmaktadır. Bir taraftan bireyin kendi düşüncesinin ortaya çıkışını temsil eden bireysel kimliği; diğer taraftan kolektif kimliğin, bireysel kimliğe yapmış olduğu diyalojik katkının dilsel ifadelerinde referans noktalarından olan tarihin, temsili olarak mı yoksa felsefi olarak mı kimliği belirlediği sorusuna cevap arama süreci, kitabın temel niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda mutlak kimliğin bireylerin zihnindeki karşılığının, kimliğin metalaşması olarak ortaya çıkması muhtemeldir. Bu süreçte, tarihsel ifadelerin söylem olarak kullanılıp kullanılmadığı, diğer bir deyişle meşrulaştırma aracı olarak kimliğin eleştiriselliğe kapatılmasını sağlayıp sağlamadığını Akif Pamuk tartışmaya açmıştır.

Tarih eğitimi, özünü kaybedip vatandaş yetiştirmenin aracı oluverir.

İktidar ve egemen kültür için tarih eğitiminin iki temel amacı vardır: Bunlardan ilki tarihin disiplin içi amaçları, diğeri tarihin disiplin dışı amaçlarıdır. Tarihin disiplin içi amaçları; bireye tarihsel empati, tarihsel analiz ve yorum gibi beceriler kazandırmak olarak ifade edilebilmektedir. Diğer taraftan tarihin disiplin dışı amaçları; bireyin sosyalleşmesi, kültür aktarımı bağlamında bireylerin ortak değerleri tanımlayıp yaşamlarına aktarmasını ifade etmektedir. Benzer biçimde tarih eğitiminin vatandaş yetiştirme aracı olarak kullanılması disiplin dışı amaçları arasında sayılabilmektedir

Kimlik ve Tarih, bu derin meselenin, genel olarak tarih ve özel olarak tarih eğitimi perspektifinden incelenmesiyle yazılmış. Yazar-araştırmacı Akif Pamuk,  tarihin kimliği inşa ederken nasıl araç olarak kullanıldığını defalarca deneyimlemiş ve her bağlamda aynı metnin bireyler için nasıl farklı anlamlar taşıdığını, farklı bağlamlarda farklı anlatıların nasıl oluştuğunu gözlemlemiştir.

Tarih ve tarih öğretimi, tarih ve tarih öğretiminden daha fazlasıdır. Metnin içinde bütün bu farklı anlatıların ve dolayısıyla kimliğin inşasında tarihin taşıdığı rolü ve araçsal olarak nasıl kullanıldığını bulacaksınız. Tartışma metinlerini okurken belki sizler de yeni alt bağlamlar inşa edeceksiniz.

KİMLİK VE TARİH: KİMLİĞİN İNŞASINDA TARİHİN KULLANIMI, Akif Pamuk, Yeni İnsan Yayınevi, 2014.



Kadınların Tarihi (Melike UZUN)

“Her zaman meçhul askerden daha meçhul birisi vardır.  Meçhul askerin karısı.” Komünist Manifesto’dan beri tarihsel bilgi üretiminin yalancı bir iktidar edimi olduğunun farkına varıldı.  Tarih generallerin ve kralların başarı ve başarısızlık hikâyelerinden değil, cephede savaşan erlerin, yapıya taş taşıyan kölelerin, kendilerini savaşa sürükleyenle, köleleştirenle mücadelesinden oluşuyordu.  Böylece er ve kölelerin hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmaya başlandı. Ama anlatılan yine erkeklerdi.  Meçhul askerin karısı yok sayılmaya devam edildi, en fazla bir lütuf olarak askerin, erkeğin arkasında bir süs, renklendirici olarak yer edindi kendine.

Tarihyazımının dışında bırakılan kadının deneyimleri görünmez kılınıyor, tarihsiz ve deneyimsiz bırakılan kadın çocuk ve delilerle aynı kaba konup karar verme, iradeyle davranma,  mücadele etme yetileri yok sayılıyordu.  Bu yüzden “kadınların tarihini kadınlara kazandırmak” gerekiyordu.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında, tarihyazımında kadınların yok sayılmasına değinilirken bir yandan da Osmanlı’dan günümüze, dünyadan örnekleri de karşılaştırarak kadınların tarihinin dökümü yapılıyor. Kitap, Berktay’ın, tarihin cinsiyeti ve tarihyazımının nasıl olması gerektiği, kadınların tarihteki varoluş durumları ve mücadelesine odaklanan on üç makaleden oluşuyor.

Ülkemizde kadınların “insan hakları”nın güvence altına alınmasının milim milim ilerleyen tarihini okuyoruz bu yapıtta.  Kamusal hayatta erkeğin kadına uyguladığı hak ihlallerine karşı yapılan yasal düzenlemelere rağmen erkek, özel alanda özgürlüğünü kısıtsızca kullanmayı sürdürüyor. Osmanlı’dan günümüze kadar kadın hakları konusunda çıkan yasalarda kısmen iyileştirmeler olsa da temeldeki gerçek şu: “Bütün bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını özerk bir insan varlığı değil de baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. hallerde kendisinin değil, ona sahip olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır.” (s.101)
Berktay,  “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” makalesinde uzunca bir yer ayrılan Türk modernleşmesinde kadının konumunun “erkekler tarafından sıkıca çizildiğini”, bunun, ideal kadın ile varolan kadın arasındaki çelişkinin ataerkil çözümü olduğunu belirtir. Bu ataerkil çözümle de yetinmeyen erkekler toplumsal kurumların değişimi konusunda modernleşme savunucusu olsa bile, kadının konumu söz konusu olduğunda İslamcı/gelenekçi kesime yakın hissetmiş, hepsi kadınları “iyi zevcelik ve annelik”le sınırlandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kadınlar kamusal alanda farklılıklarını ve cinselliklerini bastırmak zorunda kalmışlar, uluslaşma sürecinde ne yapsalar “ulusun özevlatları” olamayacaklarını anlamış ve derin bir karamsarlığa kapılmışlardır. 

Ardı sıra gelen makale “Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği”nde 90’lar ve 2000’lerde etkin olan İslami feminizm ve bu kimliğin talep ve savunmalarına Batılı feministlerin verdiği destek eleştiriliyor. Berktay’ın dinsel kimlikler ve bu kimliklerin kadın mücadelesindeki etkileri konusundaki tespitleri günümüzü anlama/anlamlandırma açısından çok önemli. “Daha başından düşman bir dış dünyaya karşı sığınak, ‘içerde’ olanlar için de dayanışma görevi gören, savunmacı kimlikler bunlar. Aynı zamanda kurumların özerkliğini yok eden globalleşmeye karşı sınırları bulanıklaştıran ve istikrarsızlık yaratan yeni ve esnek ilişkiler ağına karşı ve nihayet ataerkil ailenin krizine karşı bir reaksiyonu ifade ediyorlar. Ataerkil ailenin dünya çapında krize girmesiyle kişiliğin ataerkil dayanakları yıkılınca, ailenin ve cemaatin ‘aşkın’ değeri ‘tanrı iradesi’ olarak yüceltiliyor. Zaten söz konusu kimliklerin esas gücü de sınırları belirsizleşmiş ve değişkenliğinden ötürü daha da tehdit edici hale gelmiş bir dış dünyaya karşı insanlara kesinlik ve korunma vadeden sığınaklar olmasında yatıyor.”  Böyle bir ihtiyaca denk düşmesine rağmen dinsel kimlik savunucularının büyük bir kısmı kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını hararetli bir biçimde savunduklarından farklılıkların özgürce ortaya çıkmasına engel olurlar ve toplumun, geleneksel cemaatçi kalıpların yarattığı sınırlar içinde kalmasına yol açar.
“Meşum Kadınlar”da mitolojiden çağımıza, Medusa’dan Femme Fatale’e kadar iktidar tarafından uğursuz ve ölümcül ilan edilen kadınların tarihine göz atıyoruz. Sonrasında Behice Boran’ın sosyalist mücadelede “kadın” ve “kendi” olarak yer alışına ve Suat Derviş’in edebiyatın testosterondan geçilmeyen ortamında cesaretle yazmasına tanık oluyoruz.

Son makale “Salem’in Cadıları”nda 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı olduğu gerekçesiyle asıldığı sorgulama ve yargılama süreci, cadı avlarının üç yüzyıllık tarihiyle birlikte anlatılıyor.  15. Yüzyılda papalık fermanıyla onaylanan iki rahibin öteki rahip kardeşlerini uyarmak için yayınladıkları bildirgede  “Çok kadının olduğu yerde çok cadı olur.”deniyordur. Sonrasında da “ Katolik inancına ebelerden daha fazla zarar veren kimse yoktur. Eğitim görmemiş bir kadın şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür.”diye devam edilir. Burdan,  çoğunlukla topluluk dışında kalmış, sivri dilli bağımsız kadınların öldürüldüğü bu cadı avlarının temel nedenlerinden birinin erkeklerin toplumsal statülerinin sarsılma tehlikesi olduğu görülür. Çünkü o dönemde eğitim almış erkek doktorlar geleneksel şifacı/ebe kadınlardan rahatsızdırlar. Kadınların şiddet, yaşam hakkının gaspı ve buna karşı mücadelelerinden oluşan tarihlerinin toplumsal histeri biçiminde yaşanmış bir parçasıdır bize aktarılan. Bu parçayı okuyunca günümüzde “cadı” diye çağrılan kız çocuklarının yetişkin kadın olduklarında varlıklarını tehdit edecekleri düşüncesinin erkeklerin bilinçaltında hâlâ sürdüğünü sezeriz. Yaramaz erkek çocuklarına layık görülen yüreklendirici “aslan” sıfatı, kız çocukları için biraz da serzenişle söylenen “cadı” ya dönüşür çünkü.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabı feminizmin başucu kitabı, ancak şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki kadınlar açısından tarihin de başucu kitabı. Kadınlar tarihlerini kazanmalılar. Bu, feminist mücadelenin bir parçası. Kadını erkeğin ötekisi olarak kurgulayan söylemlere inat kendi tarihimizi yazıp aktarmalıyız.

TARİHİN CİNSİYETİ, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2012.


“Bekleme Odası”: Tarih (Yasin KARAMAN)

Isadore Twersky, Harry Austryn Wolfson’un 1974’deki ölümünün ardından onun hakkında yayınladığı bir yazısında, bu ünlü felsefe tarihçisinin yorulmak bilmez çalışkanlığını ve mesleki titizliğini vurgulamak isterken, onun “modası geçmiş bir gaon”u andırdığını söyler. 7. ve 13. yüzyıllar arasında Talmud araştırmacılarına ilişkin dini ve toplumsal bir onurlandırma nişanesi olan gaon, İbranicede aşağı yukarı “hazret, üstat” anlamına gelir. Bu üstatlık payesini tüm dini imalarından yalıtıp, 1900’lerin başlarında yaşamış Alman entelektüellerin mesleklerine olan saygılarını ve kılı kırk yarma arzularını öne çıkaracak biçimde seküler bir bağlamda kullanırsak, farklı düşünsel alanlarda özgün ürünler vermiş, çok yönlü bir entelektüel olan Siegfried Kracauer’in da bu hızlı üretme ve tüketme çağında “modası geçmiş” ve artık kendilerinden “-di”li geçmiş zaman kipiyle bahsedilmesi gereken bir geonim (gaon’un çoğulu) nesline mensup olduğu söylenebilir. Pek çok yurttaşı gibi Nazi zulmünden kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne iltica etmiş olan Kracauer’in Türkçede şimdilik üç eseri (Caligari’den Hitler’e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi, Kitle Süsü ve Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler) mevcut. Bu troyka içerisinde en son yayınlanan Tarih, düşünürün yaşamının son evresinde yoğunlaştığı tarih araştırmalarının ölümü nedeniyle tamamlanmamış kalan, ancak dostu Paul Oskar Kristeller’in çabalarıyla Kracauer’in ölümünden üç yıl sonra (1969) kitaplaştırılmış nihai sonuçlarını içeriyor.

Hepimizin aşina olduğu bir durumdur: Bazı metinlerle karşılaşırız, onları okurken yazarının mükemmel bir ifade ekonomisi örneği sunarak, gereksiz hiçbir cümle sarf etmeden düşüncelerini “tam da gerektiği gibi” sunduğu hissine kapılırız. Kracauer’in da eserinde okura benzer bir deneyimi yaşattığı söylenebilir (bunun Türkçede “duyulmasında” eserin çevirmeni Tuncay Birkan’ın özenli çevirisinin payı büyük). Bu “tam da gerektiği gibi” vurgusu rastgele seçilmiş bir benzetme değildir, esasen Kracauer’in tarihe ilişkin düşüncelerinin temel motifini işaret eder. Kracauer kitabın muhtelif yerlerinde vurguladığı von Ranke’nin “bir şeyi tam da nasılsa öyle” (wie es eigentlich gewesen ) göstermek gerektiğine dair beyanını kendisine bir pusula olarak alır ve tarihsel gerçekliğin her türlü soyut sistem ve tarih felsefesinden arındırılarak ele alınması gerektiğini belirtir. Kendisinin Film Teorisi eserinde ortaya koyduğu “temel estetik ilke”yi tarih araştırmalarının da yön tayin edici olarak benimsemeleri gerektiğini önerir: “Fotoğrafçı ancak kamerasının onun başka herkesten daha iyi yapmasını sağladığı şeyi yapmaya çalıştığı zaman kendisi olacaktır; yani gerçekliği kaydetmek ve gerçekliğe nüfuz etmek konusunda en uca gitmelidir” (s.75). Kitabın ikinci bölümü olan “Tarihsel Yaklaşım”, fotoğrafın sanatlar içerisindeki başkalığı ile tarihin bilimler arasındaki belirsiz konumu arasında benzerlik kurulmasının tarih alanındaki alışılmış veçhelerin yadırganmasına yardımcı olacağını söyler. Nasıl ki fotoğraf ele aldığı ham malzemeyi asgari düzeyde tüketmeyi sağlayan bir araçsa, tarih de aynı biçimde yöneldiği konularda spekülasyona ve öznel yorumların ayartıcılığına o denli mesafeli durmalıdır. Aslında Kracauer’in metin boyunca tarihin kendine özgü yapısını tehdit eden ve bu nedenle buradan söküp atmaya çalıştığı “enfeksiyon” -Karl Marx’ın, Benedetto Creoce’nin ve R. G. Collingwood’un da tarih anlayışlarını perde arkasından sürekli yönetmekle suçladığı- Hegelci tarih felsefesidir: “Filozoflar ne zaman “tarih fikri üzerine spekülasyonlar yapsa, çalıların ardından Hegel’in “dünya tini” çıkıverir” (s.83). Ona göre bunun en bariz semptomlarından biri, bir tür süreklilik ideolojisine bağlı kalmaktan dolayı tarihsel olanın sürekli bugünle ilgi çerçevesinden anlaşılmaya  çalışılmasıdır. Bu yanılsamaya bir ilaç ve tarihçiye ilişkin bir model olarak ise Erasmus’u işaret eder. Yaşadığı çağın hakim ideolojik unsurlarından mümkün olduğunca bağımsız biçimde kendi yönünü tayin etmeye çalışmakla taltif ettiği bu düşünürün eylem mantığını tarihçinin yapması gereken asıl şey olarak önerir: Büyük ve baskın yapıların arasındaki çatlaklara odaklanmak, imkansızın içeri süzülebileceği hava deliklerinin olduğunu gösterebilmek. Daha iyisini bulamadığı için “insani” demekle yetinmek zorunda kaldığı bir yolun hakim tarih ideolojilerinin örtme çabalarına rağmen inatla kendini gösterdiği yerleri ortaya çıkarmak.

Kitabın en ilginç bölümlerinden olan “Bekleme Odası”, tarih ile felsefe arasındaki ilişkinin incelendiği temel bölüm denilebilir. Tarihi muğlaklığın hüküm sürdüğü bir ara bölge, kendi tabiriyle bir bekleme odası metaforuyla düşündüğü bu bölüm, kitabın alt başlığı olan “sondan bir önceki şeyler”in de anlamını açıklıyor. Felsefe ve teoloji sürekli son şeylerden bahsederken, tarihin sondan bir önceki şeylere ilişkin geçici içgörüler edinme alanı olduğunu belirtir. Tarihin alanında felsefenin indirgeyici ve pürtelaş “ya/ya da” mantığının geçerli olmadığını, Husserl’in insanın en temel durumunu tanımlayan Lebenswelt (yaşam dünyası) kavramına sınır komşusu olan asıl alanın tarih olduğunu söyleyerek felsefenin bir adım geri gitmesi gerektiğini beyan eder. Tarihçi bir filozofun yaptığı gibi tüm sürece tanıklık etme kibrini taşımaz, daha mütevazı bir edayla hep ortada durur. Bu Althusser’in materyalizmi anlatırken verdiği tren örneğine daha uygun bir durumdur: Tarihçi hareket halindeyken trene binen ve yine hareket esnasında trenden inen ve o arada karşılaştıklarını mümkün olduğunca öznelliğini silerek aktarmaya çalışan figürdür.

Kısacası Kracauer’in Tarih’i, başta kendi iş görme tarzlarını gözden geçirmeye meraklı felsefecilerin ve mesleklerine dair derinlikli içgörüler kazanmaya hevesli tarihçilerin okumaları gereken bir kitap. Bitirmeden önce, tarih üzerine sık dokulu düşüncelerin akışına kendini kaptırmışken, anlık bir zihin açıklığı yaratan, konu-dışı çeşitli meselelerle ilgili yığınla düşünsel parıltının da eserin başka bir erdemi olduğunu belirtelim. O halde vuslatı geciktirmemek adına aradan çekilebilir ve okurun yapabileceğini okura bırakabiliriz.

TARİH: SONDAN BİR ÖNCEKİ ŞEYLER, Siegfried Kracauer, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2014.



Egemen Tarih Anlatısının Ötesinde (Ebubekir AYKUT)

Giambattista Vico, “Bizler ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi nedensel, temelli ve doğru olarak bilebiliriz” şiarını dile getirdiğinde “Yeni Bilim”in doğuşunu müjdeliyordu; Tarih bilimi. Kendi yaşadığı dönemde metafizik tartışmalara boğulmuş doğa bilimlerinin yerine “doğrudan ve yetkin olarak tanıma” olanağına sahip olduğumuz toplum bilimine yönelmemiz gerektiğini öne süren Vico, tarih düşüncesini bu bilimin temeline yerleştirdi. Vico’nun ardından Hegel siyaset felsefesini tarihselleştirmiş, felsefeyi bir tarih felsefesi haline getirmiş ve tarihi bir süreç olarak tanımlamıştı. Artık felsefenin konusu başından sonuna evrensel dünya tarihiydi. Nesnesi Dünya Tiniydi ve bu  tarih anlayışı geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir bütün olarak ele alıyordu.

Marx ise aralanan yeni bilimin kapısını sonuna kadar açtı, Althusser’in deyimiyle “tarih kıtasını bilime açtı.” Marx, tarih bilimini devrimcileştirmiş ve tarihin nesnel koşullarına dikkat çekmiştir: “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar.” Tarihin konusunu oluşturduğu düşünülen geçmiş sadece “şimdiden önceki zaman”a dair değildir, tam da şimdinin ve geleceğin bir parçasıdır. Marx ayrıca “tüm tarihin sınıf mücadelelerin tarihi olduğunu” belirtir. Bu, tarih ancak sınıf mücadeleleri dolayımıyla yapılır ya da tarihin öznesi sınıf mücadeleleridir demektir. Tarihin esasını sömürenler ile sömürülenler arasındaki mücadele oluşturur. Oysa sömürenlerin sömürülenleri göz ardı ettiği ve tarihi şimdiye sıkıştıran, varolanı sanki hiş değişmeyecekmiş gibi sunan bir tarih anlatısı vardır.

Tam da burada Walter Benjamin’in uyarısını hatırlamak gerekir: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız.” Bu bağlamda, ezilenler ve sınıf arasındaki ilişkinin ne olduğuna dair tartışmayı bir yana koyarsak, egemen söylemin tarih anlatısının dışında kalanların kendi tarih kavrayışlarına sahip olmaları ve egemen tarih anlayışını sorunsallaştırmaları gerekliliği aşikârdır. Böyle bir tarih kavrayışı içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin bir zorunluluk olmadığını ve değiştirilip dönüştürülebileceğini ya da yıkılıp yenisinin inşa edilebileceğini gösterir. Biz de bu dosyada egemen tarih anlatısını sorunsallaştıran ve bu anlatının dışında kalan konuları ele alan bazı kitapları öne çıkarttık. Sınırlı konulara değinmesine rağmen dosyanın ele alamadığımız diğer konulara da ilgi uyandırmasını umut ediyoruz. Hatta belki de bu dosya okurların katkısı ile bir başka tarih dosyasının hazırlanmasına vesile olur. Keyifli okumalar.