Dosya: Prekarya ve Sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Prekarya ve Sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Poulantzas ve Yeni Küçük Burjuvazi (Göksu UĞURLU)

Sosyal Bilimler alanında tarihsel materyalist içerimiyle sınıfın analitik bir araç olarak bilimsel üretimden dışlanmasının Batı akademisinde olduğu gibi Türkiye’de de gözle görülebilen bir olgu olduğu aşikâr. Bununla birlikte “sınıf” kavramının dışlanması son dönemde yerini bu kavramın farklı içerikler ile yeniden akademik üretime dâhil edilerek içinin boşaltılmasına bırakıyor. Sınıfın Weberci içerimleri hâkimiyet kazanıyor; “prekarya” gibi kavramlar eşliğinde bu alandaki çalışmalarda yeni görüşler öne çıkarılıyor.

Söz konusu eğilimin temsilcilerinin karşısında ise Marksist sınıf kuramının geçerliliğini koruduğu iddiasını savunanlar var. Orta sınıf, yeni küçük burjuvazi, çelişkili sınıfsal konumlar etrafında dönen tartışma, günümüzdeki sınıfsal bölünmeleri ve “işçi sınıfı”nın neye göre belirlendiğini anlamlandırmaya çalışan Marksist yaklaşımları karşı karşıya getiriyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu yaklaşımlardan Marksizm içinde en çok yankı uyandıran iddialardan birini; 1960’ların sonlarında üretilmiş olup günümüzdeki tartışmaları belirleyen bir kavramsallaştırmayı konu edinmeyi amaçlıyor: Poulantzas’ın geliştirdiği haliyle Yapısal Marksist sınıf yaklaşımı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramı.

Toplumsal Sınıflar
Poulantzas’ın kuramının “sınıf” boyutunu yeniden irdelemek için James Martin tarafından derlenen Poulantzas Kitabı iyi bir başlangıç olarak görülebilir. Bu kitaptaki “Toplumsal Sınıflar Üzerine” ve “Yeni Küçük Burjuvazi” makaleleri düşünürün sınıf kavramına yaklaşımının ana hatlarını ortaya koyuyor.
Poulantzas’ın yaklaşımının anlaşılabilmesi için değinilmesi gereken ilk nokta toplumsal formasyon ve üretim biçimi arasındaki ayrım. Kapitalist üretim biçiminin, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti olan kapitalist ile geçinmek için ücret karşılığında emek gücünü satan işçi sınıfı arasındaki artı-değer üretimine hedefleyen üretim ilişkilerinin çerçevesinde şekillendiği söylenebilir. Ancak ne bu iki sınıf ne de aralarındaki ilişkinin farklı biçimleri gerçeklikte saf bir biçimde bulunmazlar. Somutta, farklı üretim biçimleri (kapitalist, feodal, vb.) bir toplumsal formasyon içerisinde özgül bir biçimde eklemlenmiş halde bulunurlar.

Anılan nedenle, örneğin “kapitalist bir toplumsal formasyon”da yalnızca burjuvazi ve proletaryanın bulunduğunu söylemek kestirme bir analiz olur. Analizi doğru yapmak için üretim biçimlerinin eklemlenmesi ile ortaya çıkan toplumsal ilişkileri hesaba katmak gerekir. Bu noktada, kuramın ana damarını oluşturan “etki olarak sınıf” kavrayışının vurgulanması önem kazanır. Yapısal Marksizm içerisinden yapılan katkının belki de temel tartışmalar bakımından en önemli argümanı, sınıfın bir “etki” olarak görülmesidir; ekonomik, siyasi ve ideolojik yapıların bir bütün halinde bu ilişkilerin taşıyıcılarına “etkisidir”. Diğer bir deyişle, sınıf, bir bütün halinde ele alınması gereken toplumsal ilişkiler neticesinde meydana gelir.

Poulantzas toplumsal sınıfın analizinde ikili bir ayrıma gider; “yapısal belirlenim/sınıf konumları” ve “sınıf pozisyonu” ayrımı, bir toplumda yapısal olarak bulunan sınıf ve diğer kategori, katman, fraksiyonun belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyonunu anlamamıza ve analiz etmemize olanak sağlar. Bir başka deyişle, bir toplumda yapısal olarak yani düzeylerin bir bütün olarak etkisiyle ortaya çıkan sınıf ile belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyon arasında bir çelişki tanımlamak mümkündür. Ancak Poulantzas, Lenin’den hareketle yapısal belirlenimin yani üretim sürecindeki nesnel sınıfsal konumun bütün boyutlarıyla (toplumsal işbölümünün siyasi ve ideolojik boyutları da dahil olacak şekilde) yapısal belirlenim tarafından karakterize edildiğini de belirtir. İşçi sınıfının belirli bir zaman ve mekândaki ideolojik konumu burjuva ideolojisi ile sarmalanmış durumda ve sınıf bilincinden ve siyasal örgütlenmesinden yoksun dahi olsa, Lenin’in “sınıf içgüdüsü” olarak adlandırdığı bir etki mevcuttur.

Yeni Küçük Burjuvazi
Geldiğimiz noktada, Poulantzas’ın yaklaşımının somut olarak kapitalist toplumsal formasyonu incelediğinde ortaya koyduğu “yeni küçük burjuvazi” kavrayışı ele alınabilir. Bu kavrayış Marksizm içerisinden Poulantzas’ın kuramına çok ciddi eleştiriler gelmesine neden olmuştur. Ancak düşünür işçi sınıfından ayrışmış olan “yeni küçük burjuvazi”nin varlığı iddiasında ısrarcıdır.

Poulantzas, bu ayrımı ilk olarak ekonomik alandan, üretken emek ile üretken olmayan emek arasındaki ayrımdan kaynaklandırmaktadır. “Yeni Küçük Burjuvazi” makalesinde Poulantzas ilgili ayrımın “üretken olmayan emek” kesiminin yalnızca “ne olmadığını” bize gösterdiğini ileri sürer; artı-değer üretmeyen ancak üretim araçlarına sahip olmayan kesim, burjuvaziye dâhil edilemeyecekleri gibi işçi sınıfına da dâhil edilemezler. Buradan da anlayabileceğimiz gibi, Poulantzas üretken ve üretken olmayan emek ayrımlarının tek başına yeterli olmadığını, bu kesimin “ne olduğunu” bulmak için siyasi ve ideolojik kertelerin de işleme konulması gerekğini vurgular.

Ancak tam da bu nokta Poulantzas’ın kuramıyla ilgili şüphelere neden olmaktadır. Bir kere, üretken emek ile üretken olmayan emek ayrımından yola çıkılarak emeğin bir kesimini işçi sınıfından ayrı görmek, Poulantzas’ın kendi yaklaşımıyla tutarsızlık barındırıyor olabilir mi? Eğer bu ayrım verili konjonktür açısından -ki Poulantzas’ın incelediği konjonktür 1970’ler Fransa’sı ya da Avrupa’sı olarak belirtilebilir- değerlendirilirse, ayrımın mevcut yapının bütünsel bir şekilde ele alındığında oluşan etkisinde anlamlı bir noktaya parmak bastığını iddia etmek doğru görünür. Zira konjonktüre bakıldığında siyasi ve ideolojik kertelerin etkilerinin ekonomik kertedeki anılan ayrımla ilişkisi bağlamında emeğin “üretken olmayan” kesiminin işçi sınıfından kopmasına yol açtığı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramsallaştırmasının gerekliliğine işaret ettiği ileri sürülebilir. Peki, acaba Poulantzas bu ayrımı yapısal belirlenim/sınıf konumları açısından mı yapar? Şu an içinde bulunduğumuz konjonktürde üretken olmayan emeğin toplumsal anlamda karşılığını bulan artı-değerden aldığı payın hızla eridiği düşünülürse ve proleterleşme süreçleri göz önünde bulundurulursa ideolojik ve siyasi kerteler de hesaba katıldığında işçi sınıfı içinde görülmesi gereğinde ısrar etmek anlamlı değil mi? Başka bir ifadeyle üretken olan ve olmayan emek ayrımının işçi sınıfının ve yeni küçük burjuvazinin sınıf konumları anlamında ayrıldığını söylemek ne kadar doğru olur?

Yukarıda anlatılan nedenlerle bu sorular bugün, özellikle Haziran Direnişi sonrası Türkiye koşullarında tekrar gözden geçirilmeli ve bizce Poulantzas bu noktalara odaklanılarak yeniden okunmalı. Yalnızca ampirik olana dayalı bir sınıf analizi yerine soyutlama düzeyleri üzerinden yapılan bir analize sahip olması nedeniyle kuramının gerçekliği açıklama kapasitesi düşünüldüğünde eğer böyle bir tutarsızlık var ise bunun ortaya çıkarılması ve kuramın bu tutarsızlıktan arındırılması önem kazanır. Yahut böyle bir tutarsızlıktan bahsedilemiyorsa, Poulantzas’a yönelik eleştirilerin odaklandığı noktalar göz önünde bulundurularak yaklaşım tekrar elden geçirilmeli ve bu eleştirilere doğru cevaplar verilebilmeli ki bu karmaşık kavramsal evrende yerimizi netleştirebilelim.

POULANTZAS KİTABI: SEÇME YAZILAR, James Martin (Haz.), Çev. Akın Sarı-Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.


Prekarya: İpin Ucunu Kaçırmadan (Denizcan KUTLU)


Neo-liberal dönemde çalışma ilişkilerinin güvencesizleşme doğrultusundaki evrimi, kapitalizmin dönüşüm dinamikleri, özne tartışmaları ve bunun kuramsal ve pratik, nesnel ve öznel boyutları bakımından “prekarya”nın yeri nedir ve nasıl belirlenebilir? Bu yazı, şüphesiz bu soruları tüm ayrıntılarıyla yanıtlama hedefini taşımıyor. Bununla birlikte bu sorular etrafında Guy Standing’in Precariat The New Dangerous Class (Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf) kitabından hareketle, doğrudan prekarya kavramını ve “pratiğini” tartışmaya açmayı deniyor. Bu yazının yapısını soruyu iki ana parçaya bölerek belirleyebiliriz. İlk soruda, kapitalizmin neo-liberal evresinde çalışma ilişkilerinin ve sınıf yapısının dönüşümü bakımından prekaryanın yerini, Standing’in temel belirleme ve önermeleri etrafında sorgulamak mümkün. Böylelikle, kuşkusuz Standing’in yazdıklarından fazlasını ifade eden prekarya kavramı ve olgusu ile ilgili ilk tartışmaları genişletmek olanaklı olabilir. İkinci kısımda ise, prekaryanın pratik ve öznel boyutu ele alınabilir.

Standing’e göre prekarya, Marksist anlamda henüz kendi için sınıf değilse de, elitler, maaşlılar, profisyenler (profician), eski isçi sınıfının özünü oluşturan kol gücüne dayalı mavi yakalıların altında yer alan, kendisini işsizler ve toplumun tortusu biçiminde sıralanan toplumsal grupların izlediği; kadınlar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, engelliler ve suça itilmiş olan nüfus kesimlerinin dâhil olduğu ve diğer sınıflardan sökülen kesimlerle birlikte büyüyen, küresel düzlemde oluşum halindeki bir sınıftır. Bu anlamda prekarya, güvencesiz istihdam ve çalışan yoksullardan farklı bir kategoridir. Standing’in bu belirlemeyi yaparken, temel kuramsal hareket noktasının Weberci sınıf çözümlemesi geleneğine yaslandığı söylenebilir. Şöyle ki, prekaryanın bir parçasını oluşturduğu toplumsal gruplar, üretim araçları ve üretim noktası karşısındaki değil, iş ve meslekler, işgücü piyasası/istihdam ve para “içerisindeki” konum, statüleri ve bu düzeylerle kurdukları ilişkiye göre belirlenmektedir. Bununla birlikte Standing, işçi sınıfını, kapitalizmin refah devletlerinin oluşumuyla sonuçlanan belirli bir gelişim evresindeki haline indirgemektedir. Bu anlamda prekarya ile proletaryayı belirli bir kavramsal bulanıklık yaratacak biçimde karşı karşıya koymaktadır.

Nesnel ve kuramsal düzey
Öncelikle, güvencesizlik/güvencesizleşmenin, neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin kazandığı temel biçim ve karakteri açıklamak için uygun bir kavram olduğu söylenebilir. Ayrıca güvencesizleşme kavramı, sınıf mücadelesinin tarihsel gündemine (sermaye karşısında güvence arayışı) yapmış olduğu gönderme ile de yerindedir. Buraya kadar tamam; ancak bu temel biçim ve karakteri, işçi sınıfının içinde ya da ondan ayrı bir sınıf ya da kesim oluşumu olarak görmek... Bir istihdam ilişkisi olarak emeğin güvencesizleşmesini, üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarında yer alan kimi çalışan kesimleri oluşum halindeki ayrı bir sınıfı (prekarya) var edecek şekilde bir araya getiren temel bir unsur olarak ele almak... Sanırız bu, prekaryaya ilişkin ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ilk nokta olarak belirtilebilir.

Kimi sorularla ilerleyelim: Sınıf oluşumunun temel unsuru, kapitalist gelişimin belirli bir evresindeki istihdam ilişkilerinin biçim ve karakteri midir? Neo-liberalizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfını ve emeği güvencesizleştirmesine ilişkin tarihsel eğilimleri dışında ayrı bir güvencesizleştirme gündeminden söz edilebilir mi? Güvencesizleşme, prekaryaya dâhil edilebilen temel çalışan kesimlerin, sınıfın diğer kimi üyelerini dışarıda bırakarak, ayrı bir sınıf oluşturacak şekilde bir araya gelmelerinin bir zemini olabilir mi? Prekarya, işçi sınıfından bağımsız, temel özellikleri bakımından ona dışsal bir nitelik taşır mı? Bir diğer ifadeyle, bir sınıfı oluşturan temel unsur, bir döneme özgü istihdam ilişkisinin temel biçimi ve karakteri midir? O halde soyutlama düzeyinde ele almak gerekirse, üretim ilişkileri ile istihdam ilişkileri arasındaki fark nedir ve sınıf oluşumu bakımından ne anlam ifade eder?

Devam edelim: Güvencesizleşme, kapitalist üretim tarzının tarihsel ve nesnel bir eğilimi, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir parçası ve neo-liberalizmde işçi sınıfı ve emeğin yaygınlaşma eğilimindeki bir halidir. Bu haliyle, güvencesizleşmenin üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarındaki işçileri, ayrı bir sınıf oluşturacak bir biçimde bir araya getirdiği savı, sorgulanmalı ve mümkünse bir kenara bırakılmalıdır. Bu anlamda, prekarya ve proletarya ayrılığı, kavramsal ve olgusal olarak altı boş bir nitelik taşımaktadır.

Öznel ve pratik düzey
Ancak, yukarıdaki sorulara konu olan tersi yöndeki görüşlerin, sadece nesnel ve kuramsal düzeyde neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin temel biçim ve karakterini açığa çıkarmakla yetinmediği, öznel ve pratik düzeyde, prekaryaya bir toplumsal özne görev ve misyonu yükleyebilecek yaklaşımlara kapı araladığı da söylenebilir. Bu da ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ikinci nokta olarak belirlenebilir.

Emeğin güvencesizleşmesi süreci, tartışıldığı kavramsal düzlemde de dinamik bir içerik kazanmış; zaman içerisinde güvencesizleri, güvencesiz çalışma ve güvencesizlik karşıtı hareketi ve bunun öznesini anlatmak için “precarious” ve “proletariat” sözcüklerinin birleşiminden türetilerek “prekarya”ya doğru bir kavramsal geçiş yaşanmıştır. Prekarya, kapitalist üretim tarzı ve çalıştırma ilişkisine dönük nesnel bir gelişimin ürünü olduğu kadar aynı zamanda kolektif eyleme dayalı pratik içeriği nedeniyle öznel de bir kavram. Örneğin, Standing prekaryanın bir “hareket” biçiminde ortaya çıktığını söylemekte ve hareketin temel özelliğini, “gösterilerin tehditten çok tiyatroyu anımsattığını, kolektif bir güvencesizlik deneyimi içerisinde bireysellik ve kimliği ön plana çıkaran bir yapısı olduğunu” belirterek saptamaktadır. Böylelikle, prekaryanın, emeğin güvencesizleşmesi sürecinin ürünü ve kapitalizmin neo-liberal evresine özgü bir geçiş dönemi hareketi olduğu ileri sürülebilir.

Bu geçiş döneminin, kapitalizm karşıtı mücadele söz konusu olduğunda güvencesizleşmeye ve işçi sınıfının örgütlerinin zayıflamasına eşlik eden ideolojik, siyasal, kuramsal ve pratik boyutları olan bir “özne sorunu”nu da barındırdığı söylenebilir. Prekaryanın da bu süreçte, yer yer işçi sınıfının yerine ikame edilen yoksullar, kent yoksulları, ezilenler, güvencesizler şeklinde sıralanıp genişletilebilecek özne arayışına cevap verme eğilimi taşıdığı gözlemlenmektedir. Oysaki prekarya söz konusu olduğunda, kuramı oluşturulup, ideolojisi belirlenen, işçi sınıfından nesnel ve öznel düzeyde ayrı özellikler taşıyan bir sınıftan söz etmek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca, prekarya hareketinin failleri de nesnel olarak prekaryaya değil, işçi sınıfına dâhil sınıf konumları ile bu hareketin bir parçasıdır. Ancak yine prekaryanın, praksis felsefesine ilişkin bir toplumsal etkinlik tarzına denk düşmese de onun bütünüyle dışında değil, ona içsel olduğunu da not etmek gerekir. İşte prekaryaya ilişkin, ipin ucunun kaçırılmaması gereken ikinci nokta da burası olarak düşünülebilir. Bu haliyle, prekaryayı kapitalizmin neo-liberal evresine ait nesnel bir gerçeklik ya da oluşum halindeki yeni bir sınıf, sınıf içi bir dilim/kesim ve bir toplumsal özne olarak ele almak yerine, işçi sınıfının güvencesizleşmesi ve güvencesiz emekten söz etmek ve bu olguyu da prekaryayı oluşturan değil, proletaryayı türdeşleştiren bir olanak olarak görmek daha yerinde olacaktır.


PREKARYA YENİ TEHLİKELİ SINIF, Guy Standing, Çev. Ergin Bulut, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.


Prekarya: Ne Tarihin İçinde Ne de Dışında (Elif HACISALİHOĞLU)

“Prekarya”, son yıllardaki sosyo-ekonomik dönüşümlerin izdüşümünü açıkça adlandırması, birçoğumuzun süreci tarif etmeye çalışırken Guy Standing’in bu süreci de çevreleyen “oluşmakta olan yeni sınıf” adı vermesi sayesinde oldukça popüler hale gelen, sıklıkla dile getirilen bir kavram. Standing’in kitabına da adını veren “prekarya” kavramı, genel olarak sosyal refah devletindeki ve beraberinde sosyal güvenlik sistemi ile işgücü piyasalarındaki dönüşüm ile bu süreçteki kitlelere dikkati çekiyor. Sıklıkla anılsa da, aslında prekarya ile ilgili çalışmaları değerlendirecek derinlikli bir nicel birikimden henüz söz etmek pek de mümkün değil. Yer yer farklı çalışmalarda değinmeler mevcut ise de, özellikle Standing’in çizdiği hat üzerinden yürüyen bir dolanım söz konusu. Ancak, Standing’in bu noktada prekarya ile ilgili çizdiği hat da aslında net değil; oldukça bulanık. Üstelik kavram, tarihselliğinden koparılarak değerlendiriliyor. Oysa aşağıda detaylandırılacağı üzere kavram tarihselliğinden koparıldığında, açıklayıcılığını yitiriyor. Belki de Standing’in kavramı inşasına ilişkin en önemli eleştirilerden birisi de tarihselliğin yok sayılması.

Öyleyse kavram neden bu kadar popüler? Bu popülerlik, prekaryanın ne söylediği, kimlere hitap ettiği ile ilgili kuşkusuz. İşçi sınıfına dâhil olmayı, daha çok “fabrika işçiliği” ile sınırlı gören yerleşmiş bir anlayış mevcut. Bu anlayış, işçileşmeyi de daha çok fabrika düzeyindeki çalışma koşullarına indirgiyor. Net bir gerçeklik olarak kamu kesiminde, süreklilik zemini ile önünü görmeyi sağlayan istihdam koşulları da giderek daralıyor. Prekarya, tam da bunların dışında kalan, özel sektörde farklı istihdam biçimleriyle çalışan, kadrolu (belirsiz süreli iş sözleşmeli) olsa dahi, her an işsizlik korkusu yaşayan kesimi işaret ediyor. Birçoğu, aileleri memur olarak çalışmış yahut özel sektörde çalışsa dahi 40’ından sonra ne olacağına dair gergin sorularla karşı karşıya kalmamış bireylerden oluşuyor. Bu koşullar ortadan kalkarken, neye tutunacağını bilemeyen ve önceki kuşaklardan da bunu devralamayanları işaret ediyor prekarya. Ancak, kavram içine dâhil olanlar “belirsizlik” ve “önünü görememe” gibi noktalardan hareketle tanımlanırken, kendisi de bizatihi bu muğlâklığa itiliyor. Sonuçta net bir tanım ortaya konulamıyor.

Tarih dışı bir sınıf anlayışı mümkün mü?

Yeni bir kavramsallaştırma, gerçekliğin kavranışı ile başlar. Mevcut bilgileri örgütler ve gerçekliği açıklamada kullanır. Bir fotoğrafçı makinesini doğrulturken, fotoğraf karesi içerisine hapsedeceği alanın odağında seçimler yapabilir. Netleyeceği noktalarda tercihe gidebilir. Oysa Standing’in “prekarya” kavramsallaştırması, sermayenin doğrudan egemenliği altında bulunan nüfusu işçi sınıfı olarak adlandırmayarak, gerçekliği açıklamada bu alanı flu bırakmayı tercih ediyor. İş farklılaşmalarına bakarken netleşen kavram, oluşmakta olan “tehlikeli sınıf”ın pozisyonunu, o bulanıklık içerisinde bırakıyor. Peki, prekarya netliği içinde açıklananlar dışında, bu bulanıklık içerisinde neleri gizliyor? Prekarya, gösterdikleri dışında, neleri söylemiyor? İsimlendirdikleri dışında, nelerin üzerini örtüyor?

Prekarya, hepsinden öte köklerinden ve tarihsel sürecinden koparılan, önceki kuşaklarla bağı tamamen kopuk bir kitle tanımlıyor. Böylelikle prekarya, önceki kuşaklarla ilişkisi koparılmış, kendi başına yepyeni bir figür olarak tarihin bu zamanında sahneye çıkmış oluyor. Gerçek hayatın somut bilgisinden hareketle, bu analiz biçimi Türkiye bağlamında mülksüzleşme ve proleterleşme sürecinin de üzerlerinin örtülmesi anlamına geliyor. Böylelikle kır kökenlilik, kırdan göç gibi Türkiye işçi sınıfı için son derece temel noktaların tamamen dışarıda bırakılmasına da neden oluyor. Hâlbuki Türkiye’de güvencesizleşmenin özneleri olarak işaret edilen prekaryayı, yalnızca kentli işgücü üzerinden okumak mümkün değil. Dönüşümü kır kökenlilik ve taşeronlaşmanın üzerini örterek anlamaya, bizatihi hakikatin bilgisi müsaade etmiyor. Nihayetinde kuşaklararası proleterleşme örüntülerini de yalnızca kent üzerinden ve tarihselliğinden kopuk bir analiz ile anlamak olanaksız. Önceki kuşaktan devralınan miras, kişinin yaşam boyu güvence arayışında ve güvenceyi kuruşunda da etkili oluyor. Örneğin, güvencesizlik üzerine yürüttüğüm bir saha araştırmasında, bir TEKEL işçisinin kızı olan Nehir, babası görece güvenceli konumunu yitirdiği andan itibaren, yolunu ona uygun biçimde değiştirdiğini ifade ediyordu. İki kuşak arasındaki ilişkisellik ise aralarında geçen şu diyalogda açıkça ortaya çıkıyor:

“Nehir, sen bu konuda ne düşünüyorsun?” dedim. “Hakan amca, babamın durumu belli. Ben de mecburen bu okulu bitirip, göreve geçmem lazım, başka türlü olmaz” dedi. Bizim çocuklarımız da özveri olmak kaydıyla, hayatlarından ödün verebiliyorlar. (…) Çünkü bizlerden ancak bu kadar olur.”

Bu örneği ve kuşaklararası ilişkiselliği farklı deneyimler üzerinden çoğaltmak mümkün. Örneğin aynı araştırmada, prekaryaya dâhil edilen ve ücretli öğretmenlik yapan Seray, geçmişi ile kopuk, bugünün koşullarında çaresiz, deneyimsiz ve hatta düşmanını bilmeyen geniş bir kitlede tarif edilir. Ancak bugünün koşullarında ücretli öğretmen olarak eski işçi sınıfına addedilen ve prekaryanın taleplerini karşılamayan bir örgütlenme biçimi olarak bir sendikada örgütlenemez. Diğer taraftan 1 Mayıs’a ilk defa sendikalı babası ile gitmesi, birlikte bir mücadelenin örgütlenmesine dair aldığı aktarım ile bugün Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’nda, eylemlerde aktif olarak yer alır. Yani geçmişten aktarılan deneyim ile örgütlülük kültürü Seray’ın bildiği bir hakikattir. Benzer biçimde babası Beykoz’da yıllarca görece güvenceli koşullarda, örgütlü bir fabrika işçisi olarak çalışan taşeron işçi Mehmet’in, örgütlülük kültürünü babasından dolayı bildiğini anlatması, sendikal örgütlülüğü önemsemesi, yani kuşaklararasılığın bir başka yüzü olarak karşımıza üzeri örtülemez biçimde dikilir.

Neticede sözü yine hakikatin bilgisine verelim. Anne-babası okuryazar olmayan, kendisi ise gazeteci olarak “5–10 basamak atladığını” söyleyen Taner, kendi deneyiminden hareketle prekaryanın içinde bulunduğu güvence yoksunluğuna bakarken, içerisinde hem ilişkiselliği hem de sürekliliği barındıran doğru yöntemi şu iki cümle ile özetleyecektir: “Güvence garantiyle ilintili bir şey değil (…) Bu bir nesiller süreci.”

GÜVENCESİZLEŞTİRME: SÜREÇ, YANILGI, OLANAK, Özay Göztepe (ed.), NotaBene Yayınları, Ankara, 2012.



Sınıf Tartışmasında Farklı Kavrayışlar (Ebubekir AYKUT)


Karl Marx, Joseph Weydemer’e gönderdiği 5 Mart 1852 tarihli mektupta modern toplumda sınıfların ve sınıflar arasındaki mücadelenin varlığını keşfetme onurunun kendisine ait olmadığını belirtir. Marx’ın bu ifadesinden diğerlerinin yanı sıra çıkartılabilecek bir saptama vardır; her sınıf ya da sınıf çatışması diyen Marksist anlamda sınıf ya da sınıf mücadelesinden bahsetmez. Sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarının kullanımından imtina edildiği günümüzde bahsi geçen saptamayı vurgulamak saçma gözükebilir. Söz konusu kavramların açıklayıcılığını yitirdiği iddialarının hâkim olduğu bir zamanda kavramların farklı kavrayışlarına dikkat çekmek ne kadar abestir!

Diğer yandan aslında tam da bahsi geçen zamanlarda sınıfın (Marksist, Weberci ve Durkheimcı) farklı kavranışlarına odaklanmak gerekli hale gelmiştir. Marksist kavrayıştan sınıf meselesini güncellemenin tek mümkün yolu onun kökenlerine inmek ve onu diğer kavrayışlarla farkını ortaya koymaktır. Böyle bir çaba içerisinde Erik Olin Wright’ın derlediği Sınıf Analizine Yaklaşımlar kitabı yol gösterici olabilir. Kitapta Neo-Marksist, Neo-Weberci, Neo-Durkheimci, Rant Temelli ve Bourdiecu sınıf analizlerinin ve Sınıf-sonrası analizinin temel önermeleri ve birbirlerinden analitik olarak farkları tartışılmaktadır. Günümüzde prekarya, çokluk, orta sınıf, yeni küçük burjuvazi vb. etrafında dönen tartışmaların kökenlerini söz konusu sınıf analizlerinde bulmak mümkündür.

Özgün Noktalar
Yazının amacıyla uyumlu olarak her bir yaklaşımın temel önermelerini tartışmak yerine bazı ilgili yaklaşımların özgün noktalara değinmek gerekir. Marksist sınıf kavramsallaştırmasının ayırt edici unsuru sömürü kavramıdır. Marksistler için toplumsal üretim ilişkileri aynı zamanda sınıf ilişkilerdir, sınıf ilişkileri de sömürü ilişkileri. Sömürü, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip sınıfın ücret karşılığı çalıştırdığı emek gücünün ürettiği artı-değere el koymasıdır. Sömürü ilişkisi aynı zamanda bir tahakküm ilişkisidir; üretim araçlarına sahip sınıf bu araçlara sahip olmayanların toplumsal ilişkileri üzerinde yönetim ve denetim hakkına sahiptir. Öte yandan söz konusu ilişkide “sömürenler sömürülenlere aktif biçimde ihtiyaç duyarlar: Sömürenler kendi refahları için sömürülenlerin faaliyetine bağımlıdır”. Artı-değeri mümkün kılan tek güç emek-gücüdür. Sömürü ilişkisi antagonistik çelişkiler üretir ve sınıf mücadelesine neden olur. Karşılıklı bağımlıkları nedeniyle sömürülenlerin çıkarlarının gerçekleşmesi artı-değerden daha fazla pay alma ya da sömürü ilişkisinin ortadan kalkması sömürenlerin çıkarları aleyhinedir. Sınıf ilişkilerinin tanımlanan bu yapısı toplumsal ilişkilerin diğer alanlarındaki faaliyetlerin (kültür, ideoloji, siyaset vb.) sınırlarını çizer.

Weberci sınıf analizinin amacı sınıf konumları ile yaşam fırsatları arasındaki ilişkiyi incelemektir. “Sınıf konumu bireylerin davranış koşullarının belirleyicisidir ve benzer davranış koşullarına sahip olanların benzer davranması beklenir.” Bazı önemli varlıklara (Marksist açıdan söylersek üretim araçlarına) sahip olmak piyasada etkide bulundukları ölçüde bunlara sahip olan bireylere diğerlerine oranla belli avantajlar sağlar. Diğer bir deyişle, piyasadaki belirli yapısal konumlar belirli yaşam fırsatlarının nedensel bileşenini oluşturur. Ancak Weberci yaklaşım açısından bahsi geçen yapısal konum diğer toplumsal konumlardan (kültürel ilişkilerde temellenen statü ve siyasal ilişkilerde temellenen iktidar) sadece biridir. Dahası Weber için statü ve iktidar konumları kapitalizmin rasyonelleşmesi çerçevesinde daha belirleyicidir.

Durkheimcı yaklaşımlar toplumsal işbölümü ve organik dayanışma temelinde sınıf analizine odaklanır. Sanayi toplumunun ilk evrelerinde sınıf çatışması ortaya çıkmış ancak sonrasında devletin müdahalesi ve organik dayanışma yolu ile çatışma kurumsallaşmıştır. Diğer yandan artan toplumsal işbölümü ve bireyselleşme sınıfsal değil meslekler arası bir bölünmeye evrilmiştir. Meslekler aynı zamanda mekanik dayanışma düzeyinde mesleğe özgü “belirli fikirler, belirli kullanım biçimleri ve şeyleri benzer tarzda görme biçimleri”, organik dayanışma düzeyinde ise mesleki karşılıklı bağımlılıklar üretir. Durkheim için toplumsal eşitsizlikler toplumsal işbölümünün sonucu olan işlevsel ve değer temelli (liyakate dayanan) eşitsizliklerdir. Toplumsal işbölümünün neden olduğu aşırı uzmanlaşma bu kapsamda yabacılaşmaya yol açmaz daha ziyade “mikro düzeyde görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri”ni ortaya çıkarır. Bu görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri “bir meslek ahlakı sistemini oluşturmak ve denetimini sağlamak, üyelerle diğer birlikler arasında yaşanabilecek çatışmaları çözmek ve siyasal yönetimde temel temsil yapıları olarak hizmet etmek” amacını haiz meslek birlikleri yaratır.
Bir sınıf-sonrası analizi günümüz toplumsal koşullarının sadece sınıfsal eşitsizliklerin ortaya çıktığı ve temel belirleyici olduğu toplumsal koşullardan farklı olduğunu vurgular. Günümüzde toplumsal eşitsizlikler karmaşık bir biçim almış, iç içe geçmiştir. Sınıfsal eşitsizliklerin yanı sıra eğitim ve bilginin (“sertifikalaştırma” yoluyla oluşan profesyonelleşme), yurttaşlık ve demokrasinin (mülteciler, yasadışı göçmenler, sığınmacılar vb.’nin yurttaşlık haklarından dışlanması), toplumsal cinsiyet ve ırk ilişkilerinin etkisi ile toplumsal eşitsizlikler çeşitlenmiştir. Dahası söz konusu eşitsizlik biçimleri “işlevsel, toplumsal ve ahlaki olan toplumsal farklılaşma”, esnekleşme”, “tüketimin merkezileşmesi” ve bireyciliğin gelişmesi” ile birlikte “melez” bir biçime bürünmüştür. Bir işçi aynı zamanda kadın olma, göçmen olma ya da Kürt olmanın yarattığı eşitsizliklerin etkisini aynı anda hissetmektedir.

Sonuç
Aslında sınıf meselesi toplumsal eşitsizlikler görünür hale geldikçe -ki günümüz koşullarında aksini iddia etmek çok mümkün değildir- tekrardan gündeme gelir. Dosya konularımız olan prekarya, esnekleşme ve yeni küçük burjuvazi, orta sınıf üzerine tartışmaların güncelliği bunun bir göstergesidir. Belirtmek gerekir ki sınıf tartışmalarında bu kısa yazının göstermeye çalıştığı gibi farklı kuramsal konumlar ve tutumlar vardır ve sınıf meselesini tartışırken bu farklılıklar göz önüne alınmalıdır.
SINIF ANALİZİNE YAKLAŞIMLAR, Erik Olin Wright (Der.), Çev. Kolektif, NotaBene Yayınları, Ankara, 2014.