Gülşah ELİKBANK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülşah ELİKBANK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar.” (Ute Wegmann ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Alman yazar Ute Wegmann ile İstanbul’da katıldığı, Kelime Yayınları’nın çocuk edebiyatı üzerine düzenlediği uluslararası konferansı ve ilk kez Türk okurlarla buluşacak olan “En İyi Arkadaşım” adlı romanını konuştuk. Edebiyatımızın Almanya’dan nasıl göründüğüne de değindik, çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğine de.

Çocuk kitaplarının mutlaka bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Her sene Almanya’da gençler ve minik okuyucular için yaklaşık 8.000 kitap yayımlanır. Bu kitapların büyük çoğunluğunun edebi düzeyi yüksek seviyede değildir. Edebi düzey ile ilgili konuşmak gerekirse, bu kitapları yayımlayanlar “mesaj vermek” ile ilgili bir şey duymak istemezler, çünkü mesaj kelimesi eğitimi çağrıştırmaktadır. Alman yazarlar ve uluslararası yazarlar burada mesaj yerine “tema” kelimesini kullanmayı tercih ederler. Tabii ki güzel bir hikayede arkadaşlık, paylaşım, sevgi, yardımlaşma gibi eylemleri eğitici şeklin dışında bir yolla okuyucuya sunarlar.
Gençler için eğitici olmayan temaya sahip kitaplar daha ilgi çekici kitaplardır. Okuduğum kitabın eğlendirici olması hoşuma gider fakat bu tek başına yeterli değildir. Bir kitabı okuduktan sonra kitabın beni hayatla, ölümle veya krizlerle ilgili yeni düşünce ve fikirlere yönlendirmesini isterim. Ya da diğer kültürlerle ilgili bir şeyler öğrenip gençlerin ve çocukların o kültür içindeki yaşayışlarını öğrenmek isterim.

Türkiye’de, “Gençler kitap okumuyor”, diye bir yakınma vardır. Oysa ben daha çok gençler için yazan bir yazar olarak bunun doğru olmadığını gözlemleyenlerdenim. Almanya’da da okurlar için böyle genellemeler yapılıyor mu? Mesela sizin radyodaki  programınızı daha çok kimler dinliyor?

Almanya’da da herkes bu durumdan yakınmaktadır ve ben de burada sizin Türkiye’de gözlemlediğiniz şeyi gözlemliyorum ve sizinle aynı fikre sahibim. Burada da okuyan ve okumayan insanlar var ve bu durum hayatın akışı içinde son derece normal. Buradaki okuyucuların çoğunluğunu kızlar oluşturuyor, hatta her zaman da böyleydi. Birçok genç kız erkekleri futbol ile Süpermen kitaplarıyla veya diğer çizgi romanlar ile yakalamaya çalışıyor, bu bazen işe yarıyor bazen yaramıyor. Bazen Süpermen veya diğer bir çizgi roman kitaplarla temasa geçmek için bir başlangıç olabiliyor. Ben çocukken çok fazla kitap okumadım, ama fizikle felsefeyle ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmekteydim, bundan dolayı 15 yaşıma geldiğimde yetişkin kitapları okumaya başlamıştım. Önemli bir noktada küçük bir kasabada ve çocuklar için hiçbir kitabın olmadığı bir yerde büyümüş olmamdır. Enid Blyton kitaplarının ve Astrid Lindgren’in “Uzun Çoraplı Pippi” romanının kabul edilmesiyle bu kitaplar benim incilim olmuştu. Ama bir sandalyeye oturup kitap okumak büyükanneme göre hiçbir şey yapmamaktı, bu durumdan hoşlanmazdı, benim ev ve bahçe işlerine yardımcı olmamı isterdi. Bu yüzden okumak benim için zor bir işti. Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar. Radyo programımla ilgili olarak, yetişkinler, öğretmenler, ebeveynler için yayın yapıyorum, ancak yayınım çocuklar için değil.

Türk çocuk-gençlik edebiyatının Almanya’ya yansıması nasıl? İki ülkenin karşılıklı çevirilerinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Geçtiğimiz yıllarda birkaç kitap tercüme edildi. Ama Almanya’da eserleri yayımlanan Türk yazarların çoğu burada doğup büyüyen ve burada yaşayan, eserlerini Almanca olarak yazan kişiler. Çocuk kitapları yazan Türk yazarlar Almanya’da pek bilinmiyor. Türkçeye çevrilmiş alman kitaplarının listesini gördüm, Helme Heine, Janosch, Mirjam Pressler, Andreas Steinhöfel, Jutta Richter gibi tanınmış yazarların hikayelerinden oluşan kitaplar, bu gerçekten çok güzel bir durum. Sanırım kalite, seçim yapma konusunda karar vermeyi sağlıyor ve bu yazarlar birçok ülkede birbirine yakın olan çocuk temasını işliyor.

İlk kez bir kitabınız Türk okuruyla buluşacak. Öncelikle bu buluşmanın öncesinden söz edelim? Kelime Yayınları ile çalışmanız nasıl başladı? Kitabınızın kimlerle buluşmasını arzuluyorsunuz?

Kelime Yayınları’nın romanımı tercüme etmeye karar vermesi beni memnun etti. Benim romanımı okudular ve beğendiler. Benim romandaki başkarakterler olan iki oğlanın hayatının ve arkadaşlığının Türk çocukları tarafından okunacak olması harika bir şey ve çocuklar yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu da romanda görebilecekler.

Türkçeye çevrilen kitabınız “En İyi Arkadaşım” herkesin güçlü ve zayıf yanlarının farklı olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce çocuklar bu konuda kendilerini keşfetmek için neler yapabilirler? Özellikle bizim gibi eğitim sistemi henüz oturmamış ülkelerde?

Sizin de değiniz gibi, herkes birbirinden farklı zayıf ve güçlü yönlere sahip. Bu durumda olabilecek en iyi şey hayattaki her durumda yanınızda olacak bir arkadaşa sahip olmak… Ve sevilmenin verdiği his size problemleri çözmede veya zor şeyleri gerçekleştirmekte özel bir güç verecek.
“Son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız.”

Çocuk ve Gençlik edebiyatını gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler açısından değerlendirdiğinizde okur ve yazar açısından ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bunu cevaplamak benim için zor çünkü Türkiye veya Ortadoğu edebiyatını bilmiyorum. Türk yazarlarla ilgili bildiğim şey, ülkelerindeki duruşları, onun dışında ne kadar sattıklarını ne kadar takip edildiklerini, pazardaki paylarını bilmiyorum, Türk okuyucuları da bilmiyorum, Alman gazetelerinden okuduğum kadarıyla öğrendiğim şey Türkiye’de kitap satmanın zor bir iş olduğu.
Belki Avrupa’da ödüllerden ve sponsorluklardan para kazanmak için daha fazla olasılık mevcut, ancak burada bile eğer çok satan bir yazar değilseniz yaşamak kolay değil. Burada genç okurlar için yazanlar genelde okullardaki okumalardan para kazanıyorlar. Hepimizin hikaye anlatımı konusunda farklı tarzları var, son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız. Bu politik durum yazarların duruşunu nasıl etkiler bilmiyorum, Avrupa’da istediğiniz her konu hakkında yazabilir ve resmedebilirsiniz. ABD’de durum farklıdır (Çıplak ve sigara içen insan resmi yasaktır.) Genç okurlarla ilgili olarak, Türk çocuk edebiyatının daha eğitici ve fantastik öğelerle süslü olması doğrusu beni etkiledi. Aynı zamanda Bologna’daki kitap fuarında İstanbul’daki yayın evleri tarafından basılmış kaliteli kitapların olduğunu fark ettim.

E-kitaplar çocukların daha iyi birer okur olmasını sağlayacak mı sizce ve edebiyatın önümüzdeki on yılında kitaplar tamamen e-kitap’a dönüşebilir mi?

İnanıyorum ki, kitap okumak, parmakların arasında sayfaları hissetmek, sayfaları çevirerek ileri geri gitmek, resimlerin renklerini görmek, çocuklar için çok önemlidir ve ümit ediyorum ki önümüzdeki yıllarda bu şekilde olacak ve devam edecek. E-kitaplar seyahat edenler için ve çok kitap okuyup taşımak istemeyenler için uygun. Çocuk ve genç okurlar kitabın sayfasının kağıdını hissetmeli ve kokusunu bilmeli. Ama en önemli şey bir okurun kalbinde yarattığınız, sizin başkahramanınızla birlikte hissettiği sevinç ve hüzün gibi duygular, bu şekilde kahramanlarınız kitabın kapağı kapandığında da okuyucularla birlikte yaşamaya devam eder.


Gülşah ELİKBANK
gulsahelikbank@gmail.com

Büyümeyi Kabul Etmeyen Çocuklar İçin (Gülşah ELİKBANK)

Fantastik edebiyata olan ilgimi Tolkien ve Ursula Le Guin’den sonra perçinleyen isim Neil Gaiman’dır. Efsane Sandman serisinin yaratıcısı, Amerikan Tanrıları’nın, Mezarlık Kitabı’nın, Yıldız Tozu’nun ve en son Anansi Çocukları’nın yazarı olan Neil Gaiman. “Bilge kişiler ne zaman susacaklarını bilirler. Sadece ahmaklar bildikleri her şeyi başkalarına anlatırlar.” diyen Gaiman, az sözle çok katmanlı bir dünyayı anlatmayı başaranlardan. Üstelik oldukça muzip bir dili var. En mühim konuları öylesine hınzır bir üslupla ele alıyor ki, onu okurken sıkılmak mümkün değil. Belki de bu nedenle, ona edebiyatın rock star’ı deniyor. Yetişkin kitapları kadar, çocuk kitaplarıyla da hem çocukların hem de benim gibi çocuksu yetişkinlerin gönlünü kazanmış bir yazar, o. Ben de sizlerle onun çocuk kitaplarından birini paylaşmak istedim. Odd ve Ayaz Devleri. Nors yani İskandinav mitolojisinden esinlenerek kaleme alınmış bir kısa roman, bu. Aslında Gaiman bu kitabı, İngiltere’de düzenlenen Dünya Kitap Günü için yazmış. Bu özel günde yazarların para almadan yazdıkları kitapları, devlet de parasız olarak çocuklara hediye ediyormuş. Amaç, çocukların daha çok okumasını sağlamak… İngiltere neden edebiyatta bu kadar başarılı, anlamak zor değil!

Neyse, biz gelelim kitabımız, Odd ve Ayaz Devleri’ne. Norveç'teki bir kasabada yaşayan kahramanımız Odd, on iki yaşında bir erkek çocuğu. Fakat biraz talihsiz bir çocuk. Babasını bir deniz seferinde kaybetmiş. Annesi ise daha sonra Şişko Elfred dediği bir adamla evlenmiş. Bunlar yetmezmiş gibi, Odd babası gibi ahşap işleriyle uğraşmak için odun keserken yine bir talihsizlik sonucu, tek ayağını kullanamaz hale getirmiş. Tüm başına gelenlere rağmen yine de Odd hiçbir zaman gülümsemeyi ihmal etmiyor. Kendine özgü, karşısındaki kişiyi şaşırtan bir gülümsemeye sahip. Odd’un yaşadığı kasabada o yıl, köylülerin hasretle beklediği bahar bir türlü gelmek bilmiyor. Kış ayları bilinmeyen bir nedenden dolayı, sürdükçe sürüyor.

Odd bir gün evinden çıkıp babasının bir zamanlar çalışmak için kullandığı kulübeye gidiyor. Sabah, kulübede uyandığında ise kapısının önünde bir tilki fark ediyor. Tilki, ona sanki “beni takip et”, diyor. O da, tereddüt etmen peşine takılıyor zaten hayvanın. Sonra onlara bir kartal katılıyor. Bir de bir ağaç kovuğuna sıkışmış haldeyken bulup yardım ettiği bir ayı. Öyküde bu üç hayvanın seçilmesi tesadüf değil elbette. Kartal bilgeliği, tilki kurnazlığı ve ayı da gücü temsil ediyor çünkü.

Kulübede üç tuhaf hayvanla geceyi geçiren Odd, gece yarısı onların konuşabildiklerini de fark ediyor. O zaman anlıyor ki; bu hayvanlar aslında birer Tanrı! Yani Odin, Thor ve Loki. Bu güçlü üç Tanrı'yı hayvan formuna sokan ise, Asgard'ı ele geçiren bir Ayaz Dev'i. İşte asıl macera da o anda başlıyor. Çünkü bu Ayaz Devi’ni Asgard’dan kovmak ve dostlarını evlerine kavuşturarak kışın bitmesini sağlamak bizim Odd’a düşüyor.

Kitapta en çok hoşuma giden yan, Odd’un başına gelen her şeyi olgunlukla karşılaması ve ayağını tamamen iyileştirecek bir mucizenin - okurun beklentisinin aksine- olmamasıydı. Çünkü böyle bir mucize, çocuk okura yanlış bir mesaj da verebilirdi. Maceranın başladığı noktada, Yüzüklerin Efendisi gibi kılıçların havada uçuşacağını ya da Harry Potter’daki gibi büyücülerin kasabayı basacağını falan sanmayın. Romanın en büyük farkı da bu aslında. Herşey basit bir çözüme sahip. Odd, her şeyi medeni yollarla yani konuşarak çözümlüyor. Üstelik yazarın bir diğer çocuk kitabı Koralin ve Gizli Dünya’ya göre epey renkli bir macera vaad ediyor Odd bize. Doğrusu Koralin, beni bir parça ürküten bir yana sahiptir ama özellikle ergenlik döneminde anne ve babasına isyan ederek, farklı ebeveynler hayal edenlere mutlaka okutulmalıdır. Mümkünse evde yalnızken okumaları ve ardından filmini seyretmeleri sağlanmalıdır. O andan sonra, anne ve babalarına sımsıkı sarılacaklarına şüphe yoktur çünkü. Zaten Gaiman da, ilginç bir biçimde Karolin ve Gizli Dünya’nın yetişkinlere kabuslar gördüren ama çocukları müthiş eğlendiren bir roman olduğunu itiraf ediyor.

Odd ve Ayaz Devleri'ne eşlik eden Brett Helquist çizimleri, Gaiman’ın yarattığı bu özel dünyayı öyle güzel yansıtmış ki; insan, her yazara böyle çizer nasip olsa, diye düşünüyor. Bir de güzel haberi var Gaiman’ın bize. Yazar, “Er ya da geç –muhtemelen çok yakında- Odd hakkında yeni bir kısa roman yazacağım. Onu bu sefer Vikingler’in gittiği Kudüs’e göndermek istiyorum.”diyerek bizlere yeni bir maceranın çok yakın olduğunu müjdeliyor. Gaiman üretken bir yazar, lakin kendini asla tekrar etmeyen sihirli bir yana sahip. O nedenle yazdığı her romanı heyecanla bekliyor okurları.

ODD VE AYAZ DEVLERİ, Neil Gaiman, İllüstrasyonlar: Brett Helquist, Çev.Emine Ayhan İthaki Yayınları, 2013.


Rüyalar Tanrı’nın Bizimle Konuşma Yolu (Gülşah ELİKBANK ile Söyleşi: Haldun ALKANAT)

Gülşah Elikbank özellikle genç okurların yakından tanıdığı bir isim. Türk fantastik edebiyatında eserler veren nadir kadın yazarlardan biri. Günebakan Üçlemesi’nden sonra şimdi de karşımıza bilimsel alt yapısı güçlü, insanı her sayfasında şaşırtan, macera dozu yüksek bir romanla, Uykusuzlar’la çıktı. Biz de kendisiyle yeni romanını ve rüyaların gizemini konuştuk. 

Son romanınız Uykusuzlar’da aslında ana kahraman “rüyalar”… Bugüne kadar genelde romanlarda metafor olarak kullanılmış bir kavramı romanın ana eksenine oturtmaya nasıl karar verdiniz?
Rüyalar, çocukluğumdan beri ilgimi çekmiştir ya da tam tersi ben rüyaların ilgisini çeken biriydim. Çocukken, birçok rüyam birebir gerçekleşmiştir. Tabii çocuk aklıyla insan ne olduğunu bir türlü kavrayamıyor, kimseye de soramıyor. Kendini çok kötü hissediyor. Büyüdükçe ve rüyalar konusunda bilgim artıkça bende bir tuhaflık olmadığını, başıma gelen şeyin de Duru Görü’den başka bir şey olmadığını anlayıp rahatladım. Ayrıca şöyle düşünüyorum, rüyalar Tanrı’nın bizimle konuşma yolu, olabilir. Üstelik en iyi yanı, kişiye özel oluşu. Bu durumda kendi rüyalarımızın alfabesini öğrenmemiz lazım.

Aslında Uykusuzlar’da duru görüden daha ziyade bilinçli rüya görme konusunu irdelemişsiniz. Bu seçim neden?

Bilinçli rüya görme her insanın öğrenebileceği hatta öğrenmesi gereken bir şey. Geçmişte birçok mutlu kabile rüyaları bir bilim dalı olarak ele almış. Hayatımızın neredeyse üçte birini uykuda geçirdiğimiz düşünülürse, bunun sadece bedenimiz dinlensin, diye bize bahşedildiğini düşünemeyiz. Çünkü beden dinleniyor ama uykuda zihin hala aktif, çalışıyor. Peki neden bizim için çalışmasın? Bunun kolay gözüken ama sabır isteyen bir yolu da var!

Okurlarınıza bu kavramları anlatmak için nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Rüyaları bilimsel olarak inceledim fakat bunun yanında Sufi’likteki rüya bilincini, eski kabilelerin rüyalar konusunda neler yaptığını da araştırdım. Felsefe her zaman ilgi alanım olmuştur, bu romanda da romanın alt katmanlarına inandığım felsefeyi yerleştirdim. Ayrıca Lucid Dreaming dediğimiz bilinçli rüya görme konusu, Amerika’da rüya laboratuarlarında bile öğreniliyor. Biz de pek adını anan yok gerçi, ama olacak. 2012 Aralık ayı, Maya Kehanetlerinde sona eren o uyarıcı tarih, çok önemli.

Evet, romanda Maya kehanetlerinden de bahsediyorsunuz. Fakat biraz daha farklı bir bakış açınız var. Tabii tüm bunlar fantastik bir kurgunun etrafında şekilleniyor. Neden fantastik? 

Hayalleri özgür bırakmanın, bilinçaltının kelimelere serbestçe dökülmesinin en iyi yolu; fantazyanın yolu bence. Ben genelde görünenlerin ardına bakmayı tercih ederim. Öğretilenler ya da ezberletilenler değil, bir adım sonrasıdır romanlarımın konusu. Maya Kehanetleri de benim algımla yer alıyor romanda. Ayrıca yaşadığımız hayatın gerçekliğinden nasıl bu kadar eminiz ki, benim yazdıklarım hayal ürünü ya da fantastik oluyor. Belki de tam tersidir. Üstelik fantastik metinler en iyi isyan metinleridir, benim de insanlığın geldiği noktaya, durduğu yere itirazım var!

Rüyalardan, bilinçaltından bahsederken aşkı da unutmuyorsunuz. Romanlarınız da aşkın tadı yoğun olarak hissediliyor. Aşk, romanın neresinde sizce?

Aşk, hayatın neresindeyse romanın da orasında aslında yani tam ortasında, içinde, ruhunda. 28 yaşındaki bir kadının, Nina’nın öyküsü bu. Onun kurulu düzeni ile imkansız ama tutkulu aşkı arasında kalışını anlatıyorum. Gerçeklikle bir bağ arıyorsak, en güçlü bağı bu aşktır. Bir de tabii anne-kız arasındaki o hasret ve yarım kalmışlık… Annesini küçük yaşta kaybeden bir kadın, Nina.

Romanın arka kapağında İnci Aral’ın yazısını görüyoruz. Bir ustadan onay almak size ne hissettirdi?

İnci Aral en sevdiğim romancılardandır. Her yazdığı romandan, öyküden sonra, bir gün ben de böyle yazmalıyım, diye hırslandığım bir isimdir. Böylesine hayranlık duyduğum bir yazarın romanımı beğenmesi, bir de arka kapak yazısını yazması şüphesiz benim için çok değerli. Ustalardan el almak çok önemli, hele bu isim edebiyatın en güçlü karakterlerini yaratan İnci Aral ise. Beni çok mutlu etti.

Kolektif bilinçaltı gibi gizemli bir konuya da değiniyorsunuz, Uykusuzlar’da. Sizce romanın en önemli gizemi hangisi?

Aslında yaşamın tamamı, aldığımız soluk bile gizemli benim için. Harika bir oluşumun içindeyiz. Evren, tüm kusurlarımıza rağmen, kusursuz yaşıyor. Ben insanın sırrını, hakikatin ne olduğunu arıyorum ve bunu okurlarımla birlikte yapıyorum. Aslına kalemim de elim de bu yolda, birer aracı. Kelimeler dile gelmek için insanlara ihtiyaç duyar, hepsi bu. Kolektif bilinçaltına inanmamaksa elde değil, yoksa bunca yıldır insanoğlunun gelişimini, hep ileriye giden zihinsel özelliklerini nasıl açıklayacağız? Biz mükemmele doğru evrilmek zorundayız zaten.

Bundan sonra yazın hayatınızda ne gibi hedefleriniz var?

Hedef koyarak yol alabilen biri değilim. Aynı anda iki-üç romanı okuduğum gibi, aynı zamanda farklı konuları yazabiliyorum fakat sonra rota birden şaşıyor. Zaman ve rüyalar ne gösterecek bakalım…

UYKUSUZLAR, Gülşah Elikbank, İthaki Yayınları, 2013.

"Gençlerin Hayatlarını Kararttılar" (Cemil Kavukçu ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Cemil Kavukçu özellikle eşsiz öyküleriyle, son dönemde bir de çocuk kitaplarıyla ilgiyle takip ettiğim, örnek aldığım yazarlardan biri. Kendisiyle ilk olarak İzmir’de bir edebiyat etkinliğinde aynı oturumun konuğu olarak tanıştım, fakat öyküleriyle tanışmam bunun çok öncesine dayanıyordu. En iyi yazar, tanışılmamış olandır, sözünü tersine çeviren yazarlardan biri Kavukçu. Bu nedenle Kavukçu’nun ilk gençlik romanı Yolun Başındakiler’i duyar duymaz, hemen alıp okudum ve oldukça keyifli olduğuna inandığım bu röportajı gerçekleştirdim. 

Yolun Başındakiler, ilk gençlik romanınız. Ustalıklı öykülerinizden sonra, çocuklar için de yazarak bizleri mutlu etmiştiniz. Acaba o çocuk romanları Yolun Başındakiler romanına zemin hazırlamış olabilir mi?

Bakın, bunu düşünmemiştim. Bir yazı yolculuğunun neyi nasıl tetiklediğini, neyin buna zemin hazırladığını bilmiyorum. Çocuklar için yazmaya da yeni başladım sayılır. Bunun için geç kaldığımı düşünmedim. Kendimi hazır hissetmem gerekiyordu. Beş çocuk kitabının ardından şimdi de bir gençlik romanı geldi. Büyük bir keyifle, kendimi o yaşlardaki bir okur yerine koyarak yazdım.

Edebiyatımızda gençlere yönelik yeterince kitap yayınlandığını düşünüyor musunuz?

Hayır, yeterince yayımlanmıyor. Çocuk edebiyatına yönelik geniş bir alan oluşmuşken gençlik edebiyatı oldukça sınırlı kalıyor. 7-12 yaş grubu çok iyi kitap okuyor da ergenlik döneminde ciddi bir düşüş oluyor. Bunun birçok nedeni vardır kuşkusuz. Biri de, onlar için yeterince bir şeyler yapılmadığı gerçeği. Kendimden biliyorum, sancılı ve zor bir ilk gençlik dönemi yaşadım. Beni ya da benim gibileri anlatan her şeye nasıl büyük bir gereksinim duyuyordum. “Batı Yakasının Hikâyesi” filminden, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı”, “Uğurlu Perşembe” kitaplarından çok etkilenmemin nedeni buydu.

Yolun Başındakiler romanınızda, aynı mahallede oturan, hatta aynı okuldan mezun olan çocukların büyüme sürecine tanık olurken, çocukların hayata başlama noktaları benzer olsa da farklı yönlere gidebildiklerini görüyoruz. Sizce yolun başı, hangi açıdan önemli?

Yolun Başındakiler, altmışlı yıllarda bir kasabada geçiyor. O yıllarda yolun başı, ilkokul bittikten sonra başlıyordu. Ailelerin sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları çocukların geleceğini belirleyen ölçütlerdi. Ortaokul ara bir basamaktı. Durumu iyi olanlar çocuklarına bir şans daha tanıyordu sanki. Yetişkinlerin belirlediği bu yaşam haritası çok önemli. Ziyan olmuş birçok yaşama tanık oldum; hem okumaya zorlanan hem de okuması engellenenler.

Roman kahramanlarından İsmet’in okulunda her şey yasak, yüzü gülen öğretmen yok. Çizginin dışındakiler de hemen mimleniyor zaten. Bu yasakçı zihniyeti sizce aşabildik mi? Her yıl değişen eğitim sistemi, size neler düşündürüyor?

Aşmak ne kelime, yasakçı zihniyet gittikçe ağırlaştırıldı. Son on yıl içinde adlarını bile bilmediğim eğitim bakanları gelip gittikçe, bir ideoloji uğruna onlara dayatılan, hiçbir temele oturmayan sistem denemeleriyle gençlerin geleceğini kararttılar.

“Elli Yıl Sonra Durum Çok Daha Kötü”

Romanda, kızların okutulmadığı, küçük yaşta evliliğe hazırlandığı bir dönemi anlatıyorsunuz. İsmet okumaya devam ederken, ablasının okul hayatı ailesinin kararı ile bitiyor. Bu konuya değinmeyi neden tercih ettiniz?

Bu konu önemli. Ben romanımda elli yıl öncesini anlatıyorum ama sorun bugün de sürüyor. Okula gönderilmeyen kız çocukları, çocuk gelinler günümüz Türkiye’sinin yüzkarası. Elli yıl önce böyleydi, ama elli yıl sonra durum çok daha kötü diyorum.

İsmet ve içten içe sevdiği Hatice, ailelerinden gizli gizli çizgi roman okuyorlar. Bu sırları adeta onları birbirine bağlıyor. Çizgi roman okumak ülkemizde hala dışlanan bir durum mu sizce? 

Bilmiyorum. Ama dışlandığını da sanmıyorum çünkü artık klasiklerin bile çizgi roman versiyonları yapılıyor.

Siz öykülerinizde fantastiğe, büyülü gerçekçiliğe de yakın duruyorsunuz. Fakat veliler ve öğretmenler türü kendilerine yakın bulmadıkları gibi okunmasını da pek tasvip etmiyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu bir vizyon ve açı sorunudur. Çocuklar bu konuda velilerin de öğretmenlerin de çok ilerisindeler. Hatta, estetik düzeyde onlara örnek olacak düzeydeler.

Sizin öyküleriniz keskin sonlarla bitmez genelde, insan kendince devam ettirmek ister o güzelim öyküleri. Yolun Başındakiler de son sayfalarda duyulan havadislerle, devam edecek hissi bıraktı bende. Böyle bir ihtimal var mı?

Ucu açık öyküler okurun zihninde devam etmekle kalmaz onları sürece de katıp yaratıcı dünyalarını kışkırtır. Her okuyanda başka sonlara doğru açılır öykü. Ben de hep bunu amaçlamışımdır. Benim bittiğini düşündüğüm ama bitmeyen o nokta okuru nereye götürecektir? Yazmak ve okumak bir kağıdın iki yüzü gibidir; onu okurken yeniden yazarız aslında.

Siz Ankara’da yaşıyorsunuz ama edebiyatın kalbi İstanbul’da atıyor. Ankara’da olmakla İstanbul’da olmak arasında mesleki açıdan sizce bir fark var mı? Ya da yeni yazarlar için, fark eder mi?

Benim için bulunduğum mekanın bir önemi yok. Yazmak için deniz kıyısına, dağ başına vs. gerek duymuyorum. Düş gücünüzle istediğiniz her yere ve zamana gidebiliyorsunuz.

YOLUN BAŞINDAKİLER, Cemil Kavukçu, Günışığı Kitaplığı, 2013.

Umut Etmenin Muhteşemliği (Gülşah ELİKBANK)

F. Scott Fitzgerald’ın 1925’te yazdığı ‘The Great Gatsby’, “Muhteşem Gatsby “kitabı, Amerikan Edebiyatının en önemli örneklerinden sayılır. Bir Amerikan Rüyası eleştirisi olarak da görülen ve arka fonuna Caz Çağı’nı yerleştiren romanın, farklı yayınevlerinden çevirisi zaman zaman raflarda yerini alırken, beyazperde de bu romandan uzak kalamıyor. Özellikle de klasikleri modernize etme hastalığına tutulduğumuz bu yıllarda! Cannes Film Festivalinde boy gösteren yeni Muhteşem Gatsby, Türkiye’de geçen hafta vizyona girdi. Bu yeni ve 3 boyutlu versiyonu, Romeo ve Juliet, Moulin Rogue ve Avustralya filmlerinin yönetmeni Avustralya’lı Baz Luhrmann yönetti. Film, oyuncu kadrosuyla da oldukça göz dolduruyor. Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Joel Edgerton gibi ünlü isimlere Carey Mulligan eşlik ediyor. Birçokları Muhteşem Gatbsy’i 1974’te çekilen ve Robert Redford’un harika oyunculuğuyla ete kemiğe bürünen haliyle tanıdı aslında. Zaten çıtayı oldukça yükseğe çıkarmış bir film ortadayken, yenisini çekmek doğrusu cesaret işi. DiCaprio’nun Redford’un efsaneleştirdiği bir karakteri oynamayı kabul etmesi de kendine olan güvenini ortaya koyuyor sanırım.

Filme geçmeden önce ben biraz romandan bahsetmek istiyorum çünkü romanlardan beyazperdeye transfer olan öyküler genelde bir hayal kırıklığına yol açıyor. Romanda olup bitenleri bize anlatan, olayların hem içinde hem de dışında kalmayı başaran Nick Carraway karakteri. Filmde Nick’e Tobey Maguire hayat veriyor fakat fantastik filmlerin hayranı olan benim gibiler için Örümcek Adam’la bütünleşmiş birinin başka bir role bürünmesini kabullenmek oldukça güç oluyor. Bu nedenle, her an Carraway’ın ellerinden örümcek ağları fırlayacak hissiyle izliyorum filmi ve karaktere bir türlü ısınamıyorum. Romanda buram buram hissettiğimiz tutkulu aşk, DiCaprio ve Mulligan arasındaki tutmayan kimya yüzünden bir türlü ekrana yansımıyor.

Roman başlarken Nick Carreway bizi, babasının öğüdüyle selamlıyor ve aslında öyküye bu nasihata kulak vererek yaklaşmamız gerektiğini belirtiyor. “Birini eleştirmeye niyetlendiğinde, yeryüzündeki herkesin senin imkânlarınla doğmadığını hatırla.”

Birçokları için Amerikan rüyasının sağlam bir eleştirisi sayılan roman benim için - ve sanırım Gatsby için de-bir umut etme öyküsü. Ondaki olağanüstü umut etme yeteneği, hayatın vaatlerine karşı şairane hazır bekleyiş hali bende de var galiba. Bu romanın ölümsüzlüğünün asıl nedeni de umut etmenin öldürücü yan etkisi sanırım.

Bir insanı beş yıl beklemek ve beklerken geçen tüm zamanı, ona yaklaşmak için adım adım hesaplamak… Bir erkeğin bir kadına böylesi sadakatle bağlı olması, geçmişi tekrarlamak için duyduğu saplantı, kimin başını döndürmez ki? Üstelik bir de Gatsby, Daisy’e, her genç kızın kendisine bakılmasını arzu ettiği gibi bakıyor, onun için her çılgınlığı yapmaya hazır görünüyor. Amerikan rüyasından ziyade bunlar her kadının hayali, olsa gerek.

Peki ya Gatbsy nasıl biri? Sizi tam anlaşılmak istediğiniz gibi anlayan; size kendinize inanmak istediğiniz biçimde inanan ve başkalarında yaratmayı umduğunuz en iyi izlenimi onda da yarattığınızı hissettirip içinizi rahatlatan bir adam. Malikanesinde eşsiz partiler veren, evinde şehrin tüm ilginç insanlarını ağırlayan; hepsine çok yakın ama aslında çok uzak duran biri…Gerçek adıyla, James Gatz! Sevdiği kadından duymak istediği tek şey, beş yıl boyunca yalnızca onu sevdiğini, onun yokluğunda evlendiği, emekli polo oyuncusu, sistemin temsilcisi, ahlaktan yoksun ama ahlak bekçisi gözüken Tom Buchanan’ı asla sevmediğini bir kerecik duymak olan, Gatsby!

Filmde odaklanılan nokta, bu aşktan ziyade ihtişamlı partiler aslında. Bu sahnelerin çekimleri öylesine hareketli ki, insan kendini caz çağında değil; pop çağında hissediyor! Ayrıca böylesi bir filmin ruhuna, üç boyut çekimi hiçbir şekilde yakıştıramıyor insan. Zaten üç boyutun filme kattıklarından çok, eksilttiklerini anabiliriz ancak. DiCaprio sahneye çıktığı ilk andan itibaren oyunculuğunun gücünü hissettiriyor; orası kesin fakat, bazı sahnelerin bilinçli olarak karikatürize edilmiş olması, romanın duygusal atmosferine uyum sağlayamıyor ne yazık ki.

İletişim fakültesi öğrencilerine senaryo derslerinde ilk öğretilen şeylerden biri Çehov’un “Duvarda asılı duran silah mutlaka patlar” cümlesidir. Romanı okurken Gatsby’nin söylediği “Bütün yaz havuzu hiç kullanılmadı” cümlesi, bu nedenle dikkatli bir okur için çok önemli. Bunu okuduğum an, başıma gelecekleri hissettim aslında. Belki de o satırda, bırakmalıydım okumayı… Gatsby’i unutulmaz kılan, romanın içeriği, üslubu kadar sonudur ne de olsa. Onca umut etmeden sonra gerçeklerin yüzümüze bir tokat gibi, o havuzda çarpılmasıdır bu romanı efsane yapan… Son çekilmiş, üç boyutlu film içinse maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Mitolojik maceralara yolculuk (Feride DÜZENLİ)

İstanbul binlerce yıllık tarihinden dolayı her zaman gizemli bir şehir oldu. Fakat Türk edebiyatı nedense bu gizemin peşine daha yeni yeni düşmeye başladı. Özellikle çocuk ve gençlik edebiyatında yer bulmaya başlaması ayrıca sevindirici… Nihayetinde Harry Potter’In her yerinde Londra geçmeyebilir ama hoş bir öğe olduğu ve şehrin sembollerinin iyi kullanıldığı yadsınamaz. İlhama neden olacak şeyler bazen çok uzakta değil, tam da ayağımızın dibindedir belki… Kaldı ki mitolojik öykülere konu olacak kadar kadim bir şehirden bahsediyoruz, edebiyatta bir karakter gibi rol biçilebilecek kaç şehir var ki dünyada? Nitekim Dan Brown ve Umberto Eco bile gözlerini bu şehre dikti.

Fakat onlardan önce, şehre hak ettiği değeri veren bir yazar olan Gülşah Elikbank’ın yeni kitabı “Medusa’nın Pusulası” çıktı. Elikbank, neredeyse İstanbul’a ve ayrıntılarına karakter vasfı yükleyerek yazmış kitabını… Elbette sadece bundan bahsetmek mümkün değil ama serde İstanbul aşkı olunca insan yine de bahsetmeden duramıyor. Yerebatan Sarnıcı’nı ve Medusa efsanesini temel alan bir hikâyesi var “Medusa’nın Pusulası”nın… Cem, Gizem, Ayşe ve Mert’in hazine bulmak umuduyla gittikleri Yerebatan Sarnıcı’nda canlanan Medusa’yla yer altı dünyasına yaptıkları yolculuk oldukça maceralı… Fantastik ve mitolojik hikâyelerle örülü güçlü bir hikâye içinde geçiyor. Birbirlerinden oldukça farklı özellikte ve yaşta dört çocuk, içlerindeki gücü keşfediyorlar. Yerebatan Sarnıcı’nda başlayan hikâye Kapadokya’daki Peri Bacaları’na kadar uzanıyor.

Kitabın konusundan çıkıp ayrıntılara bakarsak Gülşah Elikbank’ın karakterlerini çok güzel şekillendirdiğini görüyoruz. Küçük ayrıntılarla karakterlerin temel özelliklerini derinlikle anlatmış. “Medusa’nın Pusulası” Rüya Takımı’nın ilk kitabı olduğu için karakterleri yavaş yavaş tanıyoruz. Ailelerin durumunu, içinde yaşadıkları şartları Cem, Gizem, Ayşe ve Mert’in gözünden izlemek ayrıca keyif verici… Çünkü bütün bu olayları karakterlerin bakış açısından görüyoruz. Böylece hayatı nasıl algıladıklarını da görüyoruz. Diğer taraftan kendilerinin bilmediği kadar güçlü kişiliklere sahip olduklarını ve birlikte büyüyor olmalarına rağmen birbirlerini pek tanımadıklarını…

Gülşah Elikbank, daha önce yetişkinler için yazdığı fantastik romanlarla bilinen bir yazar… Fakat “Medusa’nın Pusulası”yla Elikbank bambaşka bir noktaya açılmış ve iyi de olmuş. Az evvel de bahsettiğim gibi “Medusa’nın Pusulası” Rüya Takımı’ serisinin ilk kitabı ve tarihi şimdilik belirsiz de olsa serinin devamı gelecek.

Hikâyenin nihayetinde, yeni maceralara giriş için tüm yaşananların bir sınav olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Mitolojik Efsaneler Okulu’nda macera devam edecek. Çocuk edebiyatının nitelikli bir hikâye kazandığı aşikar… Bununla beraber Elikbank, yetişkin edebiyatını da bırakmayacağının müjdesini paylaştı okurlarıyla, zira yeni kitabı da yolda…

Medusa’nın Pusulası, Gülşah ELİKBANK, İthaki Yayınları

Düşler ve Kâbuslar (Gülşah ELİKBANK)

Ütopyalar insanlığa sunulmuş bir düş ise, distopyalar birer karabasandır. Belki de insanı harekete geçiren en temel duygulardan biri korku olduğu için, distopyaların etkisi ütopyalardan daha güçlü olmuştur. Bilinmezliğiyle insanı hem büyüleyen, hem de korkutan dünyanın geleceği üzerine en çok yazarlar kafa yormuşlardır belki de. Büyüsü bozulmuş dünya, artık sadece ruhlara değil, zihinlere de dehşet salıyor.

Distopyalar, yayınlandıkları andan itibaren şimşekleri üzerlerine çekmişlerdir. Çoğu, politik eleştirilerin de hedefi olan distopyaların önemli özelliklerinden biri, bana kalırsa, fantastik edebiyatın muhalefet etme yönünü en çarpıcı şekilde göstermesidir. Bu yazıda, ütopyalardan beni en çok etkileyen ikisine değinmek istiyorum yalnızca. İlki, Thomas More’un Ütopya’sı diğeri de Ursula Le Guin’in Mülksüzler’i. Distopyalardan ise adlarını mutlaka anmak gereken, edebiyat çevrelerince “Kara Dörtleme” olarak da anılan; Biz, 1984, Fahrenheit 451 ve Cesur Yeni Dünya, üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

Düşler

Thomas More’un 1516 yılında yazdığı “Ütopya”, yok ülke kavramını edebiyata kazandırırken, bize hiç kimsenin özel mülk kavramını bilmediği bir ülke anlatır. Aynı tarzda, kilitsiz evlerden oluşan bu ülkede herkes istediği eve girebilir. Zaten 10 yılda bir evler değiştirilir ki aidiyet duygusu oluşmasın. Evler gibi kıyafetler de benzerdir. İnsanların çalışma süreleri sadece 6 saattir. Hiç kimsenin kendine ait bir şeyi yoktur fakat herkes zengindir bu olmayan ülkede. Ütopya’da havyanları insanlar değil, onların köleleri öldürür. Böylece insanlar bu vahşi eylemden uzak tutulmuş olur! Sadece zorunlu hallerde savaşa girilen bu ülkede, altın ve gümüş savaş günleri için saklanır. Her ne kadar ilk anlatımda tüm bunlar insana cazip gelse de, yine tek tipleşmeden kaçınmak mümkün değildir. Ayrıca eşitlikçi bir anlayış gibi gözüken bu sistem, altını kaldırınca soyluları ve bilgeleri kayırır. Yine de yazıldığı yıl için tam bir başkaldırı olduğu kesin.

Ursula Le Guin, fantastik edebiyat okurlarının daha çok Yerdeniz Büyücüsü ile tanıdığı bir isim belki de, ama onu ülkemize tanıtan ilk kitabı, Mülksüzler’di. “Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” cümlesiyle sizi bir anda tarafsız bir gözle anlatacağı iki ayrı dünyaya davet eden Mülksüzler, yazarın metinle kurduğu mesafeye de iyi bir örnektir aslında. Mülkiyet kavramına, kadın ve erkek açısından da bir tanımlama getiren roman, sizi ideal dünya üzerinde düşünmeye zorlar. Bugünün baskıcı ortamına da bir gönderme yapar Le Guin. Belki de bu, dünyanın her dönem bu baskılarla karşılaşacağının bir habercisidir. “Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek, değişmeyi reddederek.”

Kabuslar

Distopyalardan, adını andığım dört romanın ortak bir özelliği de farklı tarihlerde kaleme alınmış olmalarına ve aradan geçen yıllara rağmen, güncelliklerini ve evrenselliklerini korumalarıdır. Her okumada sizi farklı satırları çarpar ama mutlaka çarpar! Siyasal görüşünüz ne olursa olsun, hangi dine inanırsanız inanın, bu dört roman ruhunuzdaki bir gedikten içeri sızmayı başarır ve sizi, romanda tarif edilen acımasız gerçeklikle sarsar, tersyüz eder. Bazı romanlar “cinsiyetsiz” ve “zamansız” dır.

Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in “Biz” romanı, birçok distopyanın esin kaynağıdır aslında. İngilizce olarak, 1924’te yayınlanmıştır. Zamyatin’in, 1988’e kadar hiçbir eseri kendi ülkesinde yayınlanamamıştır. İnsanın birey olmaktan çıkarak, bütünün bir parçası olmasını konu alan Biz romanında yine totaliter bir rejimin yansımaları görülür. İnsanların isimlerle değil, numaralarla adlandırıldığı bu dönemi bize, D-530 anlatır zaten. Mahremiyetin olmadığı, aşırı saydam bir toplum söz konusudur. Bu, hayalgücünün bir hastalık olarak görüldüğü çağın öyküsüdür. Beni bu romanda etkileyen diğer bir yan ise, insana yaklaşımıdır. “İnsan son sayfasına kadar ne olacağı bilinmeyen bir roman gibidir.”, der Zamyatin. Betimlediği çağda, insan yüzleri düşlerin çılgınlığına bulanmamıştır. Tüm iktidarların arzuladığı ideal vatandaş tanımı, bu olsa gerek.

Aldous Huxley’in 1932 yılında yayınlanan, Cesur Yeni Dünya kitabı, Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde başlar ve bizi Ford’dan sonraki 632 yıla götürür. Bize yeni dünya devletinin sloganını belirtir. “Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar” Toplumsal istikrar için kullanılan yöntem, günümüzde önemi yeni yeni anlaşılan hipnopedya’dır. Bu yöntem sayesinde herkesin mutlu olduğu, çalıştığı, eğlendiği ama kendi kendine üremediği, üretildiği bir dünyadan bahseder bize. Herkes herkes içindir, sloganı ile anne ve babalığı müstehcen kabul eden bir anlayışın hüküm sürdüğü, aşksız bir zaman vaat edilir. Huxley’in 1946 yılında yeni baskı için kaleme aldığı önsözde belirttiği gibi, bu olanları gelecek altı yüzyıl sonrasına atmasına gerek yoktur, bugün tek bir yüzyıl içinde bütün bu dehşet üzerimize çökecek gibi görünmektedir. Bu sınırları devletçe çizilmiş dünyada, devletin daha mutlu bireyler olsunlar diye, topluma ücretsiz dağıttığı soma’lar, şimdinin bol keseden reçetelenen antidepresan haplarıdır belki de.

George Orwell’in 1948 yılında yazdığı ve 1984 yılını düşlediği ve gelecek için yalnızca bir kâbus gördüğü romanı, Türkiye’de Can Yayınları tarafında zekice bir sunumla ilk kez 1984’te yayınlandı. Düzene, hatta sosyalizme genel bir saldırı olarak görülen kitabın basılması için yazarının epeyce uğraşması ve beklemesi gerekmiştir. Yine günümüzdeki dünyamıza çok yakın betimlemelerle, müthiş bir öngörü sezilmektedir bu romanda. Burada, toplum büyük bir gözaltındadır. İnsanların en insani yönlerini yitirecekleri, ruhlarını kaybedecekleri ama daha kötüsü, bunların farkında olmayacakları bir zamanın geleceğine dair, keskin bir uyarı yapmıştır Orwell. Bellekten ve geçmişten yoksun bir toplumun geleceği olabilir mi? Düşüncesuçu’nun düşünce polisince cezasız bırakılmadığı bir toplum, ne kadar da tanıdık oysa. Büyük Birader’in sürekli sizi izleyen gözleri, Biri Bizi Gözetliyor’un ilk çıkış noktası mıdır yoksa? Bu sistemde evliliğin kabul gören tek biçimi, düzene uygun çocuklar yetiştirmektir. Aşk evliliği, ciddi bir suçtur. Erotizm, daha da fena!

Kitap kâğıdının yakılması için gerekli ısı derecesi olan Fahrenheit 451 ise, Ray Bradbury’nin neredeyse günümüzdeki kitap sansürlerinin geldiği trajikomik hali görerek yazdığını düşündüğüm bir roman. Görevi evlerde bulunan kitapları yakmak olan bir itfaiyecinin, Gay Montag’ın uyanışını konu alan roman, kültür erozyonunun toplumu sürükleyebileceği en çarpıcı noktayı ustalıkla işaret ediyor. Televizyon karşısında tüketilen yaşamlara, en sert eleştirilerden biri. Yine de umutlu bir sona sahip. Bradbury, insanlardan umudunu kesmemişti belli ki. Günümüzdeki durumu görse, herhalde farklı bir son yazmak isterdi.

Kısacası ütopyalar, insanların en masum düşleriyken, distopyalar olası karabasanlardır. Her geçen gün, insanlığın kötülüğün farklı boyutlarını keşfettiği bu yüzyılda, toplumsal bir karabasan yaşamıyor muyuz zaten? Artık distopyaları hayal etmek çok daha kolay, oysa bir ütopyaya can vermek neredeyse imkânsız! Çünkü insanlık düşlerini kâbuslara teslim ediyor; hem de kendi eliyle.