Dosya: 10. Yılında AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: 10. Yılında AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Rejim Dönüşümünü Sınıfsal Zemin Üzerine Yerleştirerek Analiz Etmeliyiz" (Deniz Yıldırım'la Röportaj: Soner TORLAK)

Ordu Üniversitesi Ünye İİBF Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım, 2010 yılında Ankara Üniversitesi SBF’de Siyaset Bilimi alanında “Bir Hegemonya Projesi Olarak AKP’nin Doğuşu” başlıklı doktora tezini tamamladı. AKP Kitabı’nda yer alan “AKP ve Neoliberal Popülizm” makalesinin de yazarı olan Deniz Yıldırım’ın Evren Haspolat ile birlikte derlediği “Değişen İzmir’i Anlamak” adlı da bir kitabı bulunuyor. 

AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana, kimileri tarafından olumlu, kimileri tarafından da olumsuz anlamlar yüklenerek sürdürülen bir “rejim” tartışması var, siyasal rejim ya da rejimin dönüşümü tartışması neden bu kadar önemli?

Sınıflar mücadelesi ya da sınıf ilişkileri siyasal alandaki dönüşümlerden bağımsız olarak okunamaz. Bir kere politik rejimi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin siyasal mahiyeti üzerinden okumalıyız, dolayısıyla bu ilişkilerin yönetilme biçimlerine hangi unsurların (baskı, rıza); bu unsurlar içinde hangi devlet aygıtlarının (polis + özel yetkili yargı) baskın geldiğine bakmak ve bunu sınıf ilişkilerinde köklendirmek gerekiyor. Bu dönüşümlere göz kapamak, “siyasal” kavramına son derece sınıf dışı bir anlam atfetmekle eşanlamlıdır ki bugün siyasal rejim dönüşümünü önemsizleştirerek ekonomizme kayan analizlerin liberalizmle buluştuğu yer de burası.

Türkiye’de 80 sonrasında otoriterleşme teorilerinin denetimini elinde tutan liberal-muhafazakar hegemonyanın tüm iddialarıyla birlikte çözülmekte olduğunu görüyoruz. Liberal otoriterleşme teorileri, sınıflardan azade bir ceberrut devlet aygıtı karşısında (merkez), baskı gören tüm unsurlara (çevre) demokratlık atfeden tarih dışı, ancak işlevi bakımından oldukça sınıfsal bir anlayışa yaslanıyordu. Türkiye’de geride kalan süreçte liberal otoriterleşme teorilerinin ikna zemini kalmadı; bize önerilen demokrasi formülünden bir parti-devlet formu çıkmasını hala “otoriter demokrasi” kavramlarıyla geçiştirmeye çalışan TÜSİAD’ın Görüş dergisi yazarı “muhalifler”in teorileriyle bu dönem göğüslenemez; buraya yaslanmak otoriterleşmenin sınıfsallığına yeniden göz kapamak olur. O yüzden bu minderde güreşmekten kaçmamak gerekiyor.

Peki, Başkanlık sistemi tartışmaları bu rejim dönüşümünün neresine oturuyor?

Türkiye’de şöyle bir tuhaf bakış oluştu. Her şey yasalarla kurulur; yasalar geçtiğinde de her şey biter. Bugün siyasal iktidar tarzının dönüşümüne dikkatle bakarsak, iktidar bloğunun böyle bir yasallıkla zerre kadar kendisini bağlı hissetmediğini görebiliriz. Dolayısıyla, burada klasik anlamda Başkanlık sistemi değil; gücü tekelleştiren ve sermaye adına her türlü denetim ve katılım ilişkisinden toplumu daha da dışlayan; bunu yaparken de ideolojik hegemonyasını gündelik hayatın, “kültürel” alanın, ailenin, kadının ve eğitimin dinselleştirilmesiyle ilerleten bir neoliberal Sultanlık rejimi hâlihazırda işliyor zaten. Bunun anayasaya geçirilmesi arayışlarıysa, bu işleyişi kurumsallaştırmak, rejim olarak tescil ettirmek ve hem “çift başlılık” tartışmasında da görüldüğü üzere iktidarın iç bölünmelerini yukarıdan denetlemek hem de toplumsal-siyasal muhalefetin her türlü ayağa kalkışı karşısında “önleyici” tedbirler almak üzerinden anlamlandırılıyor. O yüzden 2008 sonrasında her türlü siyasal muhalefetin “terör”le özdeşleştirilmesi yoluyla siyasal alanda tekelini zor aygıtlarına dayanarak ve devlet aygıtları içinde karşıt unsurları temizleyerek ilerleyen bu rejim inşası süreci, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumuyla birlikte net bir biçimde önleyici Bonapartist bir karakter kazanmıştı zaten.

Dolayısıyla “Sultanlık zaten inşa edildi; mesele onu kalıcılaştırmakta ve kişilerin ömrüyle sınırlı kalmanın ötesine geçirerek rejimleştirmekte” mi diyorsunuz?

Kesinlikle. Kurumsalcı bakışların ötesine geçerek bunu saptayabiliriz. Birincisi, neoliberal Sultanlık inşası, bir yanda cumhuriyetin 2001 krizi sonrası içine düştüğü krizin üstüne gelen bir iktidarı tarif ediyor. İkincisi, bu iktidarın 2007 sonrası ve “ iç ve dış şartlar ilk kez bizden yana” tespitiyle eline aldığı operasyonel kuvveti dikkate alarak, polis+özel yetkili yargının siyasal süreçlerde merkezileşen rolüyle bütünleyerek analizi sürdürmeliyiz. Aksi takdirde, Marx’ın Victor Hugo’yu eleştirirken kullandığı o veciz sözde olduğu üzere “olaylar, duru gökte çakan şimşek gibi görülebilir”. Ki duru gökte şimşek çakmaz. Üçüncüsü, 2008 sonrası uluslar arası kriz dinamikleriyle bağ kurmayan her otoriterleşme teorisi, liberal dile hapsolur. Oysa 2008 sonrasında rejimin genel işleyişi, kuvvetler arasında yürütmenin artan hakimiyeti, yargı üzerinde yoğunlaşan denetim ile sermayenin ekonomi dışı zora daha fazla yaslanan ilkel birikimci stratejisinden bağımsız okunamaz.

Kentsel ve doğal rantın paylaşılması, enerji ihalelerine iptalin ve yargısal denetimin önünün kapatılması, yeni bakanlıkların KHK ile kurulması, yasama yöntemi olarak “özel yasama” yani “torba yasa” yönteminin belirlenmesi, 2010 referandumu sonrasında Meclis’in, yargıdan çıkan “özelleştirme iptal kararlarını uygulamama” kararı alabilmesi; Danıştay Başkanı’nın özelleştirmeler, yani sermayeye transferler hakkında konuşurken “artık iptal miptal yok” demesi; Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın enerji ihalelerinin iptal edilmemesi konusunda “yasama, yürütme, yargı yekvücud olduk” açıklamaları; kentsel dönüşüm ve Afet Yasası bağlamında yürütülen mülksüzleştirme sürecine yargısal denetim yollarının kapatılması; ancak olağanüstü hal dönemlerinde başvurulan “acele kamulaştırma” kararlarının istisnadan kurala dönüşmesi. İlkel birikim ve zor dinamikleriyle siyasal anlamda gücün merkezileşmesi olarak Sultanlaşma olgusunu bu yasa çok net açığa vuruyor. Buradan çıksa çıksa Ortaçağ’ın haraççı ideolojileri çıkar.

Bu durumda Başbakan’ın “kuvvetler ayrılığı olayı önümüzde engel” açıklaması nereye oturuyor?

Bu açıklamanın şehir hastaneleri üzerinden kentsel rantın dağıtımı ve hizmetlerin özelleştirilmesi çerçevesinde yapıldığını hatırlatmak isterim. Veya Anayasa Mahkemesi’nin geçen hafta yürütmenin harcamalarını denetim dışına çıkaran Sayıştay Kanunu’nu oybirliğiyle iptal etmesini hatırlatırım. İhaleler yoluyla serpilen sermaye kesimlerine aktarımların denetlenmesini istemeyen bir yürütme aygıtı bu. O yüzden sadece 2000’lerin başındaki yürütmenin yönetişimci mantığıyla açıklanamaz yaşadığımız süreç.

Yani rejim dönüşümü, liberal fren-denge mekanizması olarak zaten sakat işleyen kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, dönemin sermaye birikim dinamikleriyle ilişkili.

Kesinlikle. Rahmi Koç’un köprü ve otoyolların özelleştirilmesi ihalesinden iki gün önce “başkanlık sistemi Türkiye’ye yakışır” açıklaması yapması, hemen ardından Türkiye tarihinin en kısa süren ihalesiyle ve tüm büyük sermaye bileşenlerinin tebrikleriyle Koç, Ülker ve Malezya devlet fonları destekli özelleştirmenin gerçekleşmesi, sadece özelleştirme dinamikleriyle değil, kriz, otoriterleşme ve muhafazakar denetim ideolojisi çerçevesinde bir yeni siyasal mutabakata denk geliyor. Bu mutabakat, “köprü”leri onarıyor. Sermaye içi mutabakat iktidar bloğunun tepesini birleştirince, kuvvetlerin ayrı kalacağını düşünmek; kuvvetler ayrılığı teorisinin tarihselliğini gözden kaçırmak demektir.

Peki, yasama süreci nasıl işliyor?

Halihazırda Meclis’te istisnai bir rejimin kurulduğunun en açık kanıtı, literatürde “özel yasama” tekniği olarak bilinen “temel kanun”, yani “torba yasa” yönteminin son dönemde genel yasa yapma tekniğine dönüşmüş olması. Temel kanunda komisyonlar devre dışı, Genel Kurul’da muhalefetin söz hakkı neredeyse yok; üstüne üstlük oylamalar 30 maddede bir paket olarak yapılıyor. Sermayenin doğrudan torba yasa, “özel yasama” yöntemiyle iktidarı özelleştirdiği görülüyor burada. Bir gece yarısı operasyonuyla 30-40 maddelik paketlerin sabaha karşı yapılan eklemelerle 100 maddeyi geçtiğini böyle öğreniyoruz. Bu sayede gece yarısı THY emekçilerine grev yasağı getiriliyor. Çünkü ağırlıklı olarak toplumsal meşruluğu sınırlı düzenlemelerin “hukuk darbesi” yoluyla, farklı sınıf kesimlerine 30 maddenin içinde farklı kısmi tavizler verilerek kabul ettirilmesi söz konusu bu yöntemde. Yani hegemonik bir despotizm.

2007 sonrası dönüşümler anlaşılmadan, bu Bonapartizan karakter de anlaşılamaz. Meclis zaten yetkilerini yürütmeye devretmiş durumda, Anayasa taslağının geçmesini beklemeye gerek yok bunu görmek için. Marx’ın Bonapart analizinde ifade ettiği üzere “her gün gerçekleşen hukuk darbeleri”, hükümet darbeleri Meclis’te sahneleniyor. Yasama özel yasama, yargı özel yetkili. Özelleşmiş bir iktidar aygıtı bu. Çıplak sınıf karakteri belirgin ve parti gündeminin talep ettiği siyasal-ideolojik dönüşümlerle iç içe geçmiş aygıtlar var. Devlet partileşiyor, parti devletleşiyor ve bu durumun sınıfsal ve siyasal muarızları karşısında daha fazla kuvvete, baskıya dayanmak, gücü daha da merkezileştirmek dışında seçenekleri yok. Emeğin ve toplumsal-siyasal her tür muhalefetin baskılanması ve kriminalleştirilmesi tam da bundan. Çünkü burayı ideolojik aygıtlarla göğüsleyemeyecek durumda, hegemonya kırılgan ve sınırlı. Kaldı ki anayasal düzlemde garanti altına alınıp kurumsallaştırılmak istenen sistem, bir Bakanlık tarafından yürütme modeli olarak uygulanıyor. Bu otoriterleşmenin sınıfsal zeminini iyi görmek ve modeli daha iyi anlamak için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı incelemek bile, yeni rejimin sınıfsal-siyasal eklemlenmesini analiz etmek ve neoliberal Sultanlık Rejimi için bir Anayasa değişikliği beklememek gerektiğini gösteriyor.

Sultanlık burada metafor olarak mı önerdiğiniz bir kavram peki?

Tam olarak metafor olduğunu söyleyemem. Çünkü bu saptamanın tarihsel bir zemini ve işlevselliği var. Sultanlık inşası tarihsel bir nitelik taşıyor; buna karşın kavram olarak her dönemi genelleştirme riski de taşıyor. Yani imparatorluklar çağında sultanlara “neden cumhuriyete geçmediniz?” sorusunu sormak tarih dışı bir sorudur. Dolayısıyla sultanlık inşası derken onu da tarihselleştirmemiz gerekiyor. Kastım, burjuvazinin siyasal devrimlerle egemenliğin kaynağını dönüştürdüğü koşullarda siyasal tekeliyet kuran ve yine bunu yeni meşrulaştırma pratikleri üzerinden ilerleten Hamidyen rejimdir. Burada da Hamidyen karakterde bir sultanlık inşasından söz ettiğimi belirtmeliyim.

Tarihsel olarak cumhuriyetçi rejimlerin her çürümesi ve krizi karşısında sistem içi restorasyon çözümlerinin her biri, daima imparatorluk tesis eden, gücü bu yönde merkezileştiren ve bunu yaparken de meşruluk kanallarını giderek dinselleştiren bir karakter taşır. Roma Cumhuriyeti’nin oligarşik karakterini ve iç savaşla yönetme krizine giren tarihselliğini düşünelim. Evet, iç savaşı belki Jül Sezar bitirmiş olabilir; ama esas olarak bu krize gerçek siyasal yanıtı getiren kişi hemen ardından gelen Augustus oldu ve Augustus’un ilk yaptığı şey sözde cumhuriyetin çürümüş kurumlarını tasfiye etmeden kendisini “principate” ya da eşitler arasında birinci ilan ederek İmparatorluğa geçiş olmuştur. Aynı şey Bonapart için de rahatlıkla söylenebilir. Kendisini imparator ilan etmesi üzerinden. O yüzden, egemen sınıfların hegemonya krizinin cumhuriyet krizine dönüştürüldüğü bir ortamda, bu hegemonya krizini iktidar bloğu adına çözen her güç, ekonomik iktidar karşılığında böyle bir siyasal iktidar tekelleşmesine ve Sezarlık, imparatorluk ya da Sultanlık inşasına yönelmekte. Burada Sultanlık çözümü, cumhuriyetin eski sınıfsal karakteriyle çözülme evresine girdiği dönemin ürünü. Tarihsel niteliği gereği, 1980 sonrası Cumhuriyet rejiminin içine sokulduğu oligarşik karakter ve hegemonik çözülme dikkate alınmadan, bu çözülmeyi politikleştirerek imparatorluk referanslarına daha çok başvuran bir yeni rejim saptamasını yerli yerine de oturtamayız.

Ya işin “siyasal ilahiyat” boyutu?

AKP’yi ve yeni rejim inşasını tarihselliği ve sınıfsallığı etrafında anlamak isteyen her analiz, en sonunda tüm Sezarist-Bonapartist çözümlerin cumhuriyetin krizine cumhuriyeti yıkarak yanıt verdiklerini dikkate almak zorunda. Buradan devam edelim. Birincisi, sömürü ilişkilerini de içerecek şekilde iktidarın kaynağının dinselleştirilmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Burada da bir tarihsel devamlılık var kuşkusuz. Augustus’un Roma’da gücü tekelleştiren yeni rejim inşasına eşlik eden şey, artan oranda dinselleştirmeydi. Döneme damgasını vuran özellik, rejimin Augustus’un nezdinde kutsanmasını simgeleyen tapınakların inşa edilmesiydi. Bunu not edelim. İkincisi, Bonapart’ın 1851 hükümet darbesi sonrasında ilk gündeme getirdiği yasalardan birisi, eğitimin dinselleştirilmesine dönük düzenlemelerdi. Bunu rejimin kendisini ilahileştirmesine dönük diğer ritüellerle beslemesi izledi. Abdülhamit dönemi de bunun örnekleriyle doludur. Ya da İslam tarihine bakalım. Emeviler döneminde Muaviye’nin gücü merkezileştirmesi/baskıcı rejim inşası sürecinde ortaya çıkan İslam itikadı Cebriyye, ki cebir kökündendir ve yine benzer bir krizin ve yarılmanın üstüne gelen karakterdedir; iyiliklerin kaynağını dünyevi iktidarla özdeşleştirirken; her türlü kötülüğün, sömürünün ve baskının kaynağını ise ilahileştiren bir kader anlayışını yerleştirerek bu tür bir siyasal ilahiyat formülüne boşuna yaslanmamıştı.

Yeraltındaki işçilerin ölümünü “güzel öldüler” diyerek karşılayan; çadırda yanarak, gölette boğularak, madende göçük altında kalarak ölen işçilerin durumunu piyasalaştırmanın, güvencesizleştirmenin, taşeronlaşmış sömürü ilişkilerinin dünyevi karakterini silikleştirecek şekilde ilahi bir gerekçe üzerinden “kader”le açıklayan, işte tam da bu “maddi zor”la “manevi zor”u bütünleştiren yeni Cebriyye rejimidir. Bu noktada dinselleştirmenin ya da isyanları bastırıp denetleme projesinin ilahi karakterini açığa çıkartmak, aynı zamanda sınıf ilişkilerinin üzerindeki örtüyü kaldırmak anlamına geliyor. Tam da bu nedenle piyasalaştırma, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma ve ekonomi dışı zora dayalı tüm ilkel birikim dinamiklerinin elinde iki tür “zor” kaldı diyebiliriz.

Birincisi yasal ve maddi zor; emeğin her türlü sendikasızlaştırma, güvencesizleştirme yoluyla denetlenmesi ve muhalefetin “terör” üzerinden kriminalleştirilmesi; ikincisi manevi zor; ezilenlerin içinde bulundukları sınıf ilişkilerini ve konumlarını ilahi bir “mecburiyet” olarak kabullenmeye zorlanmaları. Dolayısıyla gücü tekelleştiren, cumhuriyetin oligarşik karakter kazanıp krize giriş dinamiklerini 2008 krizi sonrası sermayenin ilkel birikimci beklentileriyle birleştiren bir Sultanlık rejimi pratiğinin en sonunda kendisini ilahileştirmesi, kutsallaştırmasıdır söz konusu olan. Augustus’un Roma topraklarını kendi iktidarını ilahileştirecek ve sorgusuz-sualsiz bir zemine yerleştirecek düşüncesiyle kendi adına tapınaklarla donatmasıyla; Erdoğan’ın kendi adına, sultanlar camii anlamına gelen “selatin camii” yaptırma girişimleri arasında kategorik olarak bir fark yok. Sistem içi fren-denge mekanizmalarını tasfiye ederek gücü tekelleştiren her iktidar açısından dinselleştirme; emeğin denetlenmesine olduğu kadar rejimin de kutsanmasına, ilahileştirilmesine hizmet eder. Çünkü denetim mekanizmalarını tasfiye ederek tekelleşen her rejim, hatasızlığını ima ederek zaten kendisine bir ilahilik atfetmiştir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un geçen hafta sarfettiği “AK Parti, Allah’ın yardımıyla iktidarda” sözü tam da bu siyasal ilahiyatın ulaştığı yeni boyutu göstermesi açısından epey semboliktir.

Merkez-Çevre Arasında Demokrasi (Toygar Sinan BAYKAN - Onur YILDIZ)

Türkiye’de 10 yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunan AKP’ye yaygın bir uluslararası ilgi olduğundan ve İngilizce’de kayda değer nicelikte bir entelektüel üretimin varlığından bahsetmek gerekiyor. Tüketici olmaktan uzak bu değerlendirmede AKP üzerine İngilizce’de kitaplaştırılmış bazı akademik çalışmalar kronolojik bir şekilde incelenecek ve bu çalışmaları kat eden demokrasi ve merkez-çevre sorunsallarının altı çizilecek.

2003 yılında yayımlanan Islamic Political Identity in Turkey (Türkiye’de İslami Siyasal Kimlik) kitabında Hakan YAVUZ özellikle 1980 sonrası dönemde İslami siyasi hareketin önünde beliren fırsatların mümkün kıldığı İslami modern kimliği sorunsallaştırıyor. Yavuz kitabında, Kemalist devlet ve İslami kimlikler arasında varsaydığı tarihsel karşıtlığı kavramsal olarak merkez-çevre paradigması içinden tartışırken, AKP’yi bu ikiliğin yeni bir uğrağı ve yeni bir toplumsal sözleşme talep edenlerin temsilcisi olarak tanımlıyor. Yavuz kitabının teorik çerçevesini oluşturan merkez-çevre paradigmasına uygun bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini Kemalist devlet ile Müslüman toplumun değerleri arasındaki mücadelenin tarihi olarak adlandırıyor. İslami kimlik, cumhuriyetin kuruluşunda siyasal karar alma mekanizmalarından dışlanan ve yeni bir kimlik ile tanımlanmaya çalışılan kitlelerin yüzünü döndüğü bir ifade aracı olarak tanımlanıyor. Rejime yöneltilen tüm demokratik taleplerin kendilerini içinden ifade ettiği İslami siyasal söylemin bu özelliği nedeniyle kazandığı demokratik karakter, Yavuz’a göre AKP’nin siyasal projesinin demokratik olma özelliğini de belirliyor. AKP’nin ilk iktidar döneminde yaygın olarak var olan iyimser demokratik havayı İslami siyaset özelinde tarihselleştiren kitap, İslami hareketler ve demokrasi arasında kurduğu özdeşlik ile AKP’nin siyasal projesindeki otoriter ve baskıcı unsurları analizine dâhil etmiyor.

Berna TURAM’ın 2007 yılında yayımlanan kitabı Between Islam and the State: The Politics of Engagement (Türkçesi “Türkiye'de İslam ve Devlet: Demokrasi, Etkileşim, Dönüşüm” adıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlandı) bir siyasal olgu olarak AKP’yi, devlet ve İslami siyasi aktörler arasında özellikle 1980 sonrası gelişen diyalog ve işbirliğinin hem sonucu hem de kurumsallaştırılması olarak tasvir ediyor. Özellikle 1980 sonrası dönemde devletin İslami siyasete karşı artan hoşgörüsünün devlet ve İslami siyasi aktörler arasında bir etkileşim alanı yarattığını savlayan Turam, AKP’nin bu etkileşim ve karşılaşma durumuna dönüştürücü bir etki yapmaktan ziyade tam da bu alanın sonucu olarak ortaya çıkan bir siyasal olgu olduğunu tartışıyor. Kitapta devlet ve İslami aktörler arasındaki bu karşılaşma ve etkileşimi mümkün kılan iki temel faktör öne çıkıyor. Turam, Cumhuriyet’in en önemli başarılarından birinin laiklik ile halkın milliyetçi hislerinin birbirine karıştırılması olduğunu belirtirken bunun devletin seküler yüzünden hoşnut olmayan kitlelerin uzun vadede cumhuriyete bağlı kalmalarını sağladığını belirtiyor. 1980 ve sonrası dönemde ise “devletin liberalizasyonu”, siyaseten, öncesinde görünürlüğü engellenen İslami aktörlerin görünür hale gelmesini ve devlet karşısında bir muhatap olarak ortaya çıkmasını sağlamasıyla; ekonomik olarak ise, devlet ve İslami siyasal aktörlerin bir kısmı arasında ortak bir gündem yaratması ile kritik bir önem taşıyor. Bu aşamada AKP, devlet ile gerçekleşen işbirliği, müzakere ve diyalog sonucu radikallikten ılımlılığa doğru dönüşen İslami siyasetin son hali olarak var oluyor. Kitap 12 Eylül rejimi ve İslami siyasal hareketler arasındaki etkileşime vurgu yapması ile önemli bir noktaya temas ederken, devlet ve siyasal İslam arasındaki etkileşimi son kertede bir dışsal ilişki olarak tasvir ediyor. Bu dışsallık önkabulü özellikle iktidarının geç dönemlerinde AKP’nin devlet ile geliştirdiği organik bütünlük halinin analize dahil edilmemesi ile sonuçlanıyor.

Ümit CİZRE tarafından 2008 yılında derlenen Secular and Islamic Politics in Turkey: The Making of Justice and Development Party (Türkiye’de Laik ve İslami Siyasetler: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Oluşumu) adlı kitabı farklı yazarların Türkiye’de İslami hareketlerin tarihi ve AKP’nin Kemalist rejim ile ilişkisi üzerine yazdıkları makaleleri içeriyor. Kitabın ilk bölümü Siyasal İslam içerisindeki dönüşüm ve AKP’nin kendisini önceleyen Milli Görüş hareketinden farklarının politik ve entelektüel izlekleri üzerine yoğunlaşırken, kitabın ikinci bölümünde Menderes Çınar ve Ümit Cizre’nin AKP ile Kemalist rejim ve ordu arasındaki ilişkiyi inceledikleri makaleler yer alıyor. Özellikle bu bölüm AKP’nin siyasal projesinin anti-demokratik potansiyelleri ve otoriter eğilimlerini tartışması ile AKP üzerine yazılan literatüre önemli bir katkı yapıyor. Kitabın üçüncü bölümü AKP ve Avrupa Birliği ilişkisine odaklanırken, son bölümde ise AKP’nin sosyal tabanı üzerine yapılmış niceliksel bir analiz yer alıyor. Cizre’nin derlemesi kapsamı ve içeriğinin özgünlüğü itibari ile özellikle geç dönem AKP analizlerinde önemli bir yer tutuyor.

Özellikle demokratikleşme söyleminin konumu açısından AKP’nin analiz edildiği bir yorum Yıldız ATASOY’un 2009 tarihli Islam’s Marriage with Neoliberalism (İslam’ın Neoliberalizm ile Evliliği) adlı çalışmasında görülebilmekte. Atasoy, AKP’nin iktidara yükselişini ve Türkiye siyasetinde kalıcı bir yer edinişini üç paralel gelişmenin bir ürünü olarak değerlendiriyor. Neoliberalizmi, küreselleşmeyi ve Türkiye’nin toplumsal yapısındaki yakın dönemli dönüşümleri, özel olarak da muhafazakâr sermayedar kesimlerin yükselişini AKP’nin başarısının temeli olarak aldığı anlatısında Atasoy partinin özellikle demokrasi ve insan hakları söylemini dini değerlerle kaynaştırarak daha kapsayıcı, farklı çıkarları olan katmanları bir araya getiren bir siyaset oluşturduğunun altını çiziyor. Atasoy’a göre tam da bu yeni “neoliberal politik tahayyül” ve bu tahayyül aracılığıyla kurulan sınıflar arası koalisyon AKP’nin “devlet transformasyonu” siyasalarının göbeğinde yer almakta. Atasoy’a göre AKP’nin uyguladığı devletin İslami yeniden inşası siyasası, Kemalist devleti AB üyeliği çerçevesinde Anadolu’da gelişen orta sınıfların, dini grupların, entelektüellerin ve Kürtlerin ittifakı aracılığıyla dönüştürmektedir (2009, 246). Gramsci’den ödünç alınmış kavramların ağırlıklı olduğu zengin bir kuramsal tartışma üzerine inşa edilmiş çalışmanın okuyucu üzerinde bıraktığı temel etki ise, her ne kadar çalışma içinde doğrudan bir gönderme içermese de, bir yanıyla oldukça tanıdık. Bu anlatı İslami orta sınıfların ve ılımlılaşan İslami siyasal seçkinlerin derlediği bir sınıflar arası “çevre” ittifakının Kemalizm tarafından kurulmuş ve askeri-sivil bürokratik kadroların vesayeti altında olan devleti (yani merkezi) (2009, 3) dönüştürme etkinliği olarak özetlenebilir. Bununla birlikte, Atasoy’un Türkiye’de AKP iktidarı altındaki “devlet transformasyonunu” ulus ötesi dinamikler ve küreselleşme bağlamına oturtması kitabının önemli bir katkısı olarak ön plana çıkmakta.

William HALE ve Ergun ÖZBUDUN AKP’yi 2010 tarihli Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: the Case of the AKP (Türkiye’de İslamcılık, Demokrasi ve Liberalizm: AKP Örneği) adlı çalışmalarında oldukça kapsamlı bir çözümlemeye tabi tutmaktadırlar. Yazarlar çağdaş siyasal bağlamın getirdiği belirli farklılıklara işaret etmekle birlikte AKP’nin Türkiye’de merkez sağ geleneğin bir devamı olduğunu vurgulamaktalar. Hale ve Özbudun, “muhafazakâr demokrat” ideolojinin milli görüşçü gelenekten ayrıldığını ve AB yanlısı bir çizgide reformcu ve demokratikleştirici bir rol oynadığının altını çiziyor. AKP’nin derlediği sınıf koalisyonunun –ki bu yükselen muhafazakâr İslami sermayedarların başını çektiği ve geniş bir alt sınıf desteğine dayalı bir koalisyon olarak ortaya çıkmakta- ve toplumsal tabanın da kapsamlı bir haritasını çizen çalışma AKP’nin çevrenin değerleriyle uyumlu muhafazakâr demokratik siyasal ve toplumsal değişim anlayışını, merkezin seçkinci-Kemalist değişim anlayışıyla bir karşıtlık içinde anlatılaştırıyor. Çalışmanın yayınlanmasından hemen birkaç sene önceki eğilimlere bakarak AKP’nin bir kavşakta olduğu yorumunda bulunan yazarlar, partinin reformist ve demokratikleştirici rolüne ilişkin olumlu yaklaşımlarına karşın sonuç itibariyle bu eğilimlerden vazgeçilme ihtimaline de vurgu yapmaktadırlar.

Simten COŞAR ve Gamze YÜCESAN-ÖZDEMİR tarafından derlenmiş olan 2012 tarihli Silent Violence (Sessiz Şiddet) adlı çalışma AKP’nin yükselişini ve iktidarını bir tarafta AB sürecinin getirdiği demokratikleşme yönündeki etkilerle ve oldukça geniş bir neoliberalizm tanımına dayanan küresel bir sürecin yapısal etkileriyle açıklamakta. Diğer taraftan ise çalışmanın içindeki makalelerin birçoğu AKP’nin yükselişini ve iktidarını 1980 sonrası Türkiye’ye has bir kültürel ve sosyolojik dönüşümün, yani Türk-İslam sentezinin ve İslami sermayedar sınıfların yükselişinin yapısal etkisi çerçevesinde değerlendirmekte. Derleme, AKP’nin daha ilk dönemlerinde dahi çoğulculuğunun oldukça seçici bir temele dayandığını vurgulamakta. AKP’nin belli tarz bir kimlik siyasetine dayanarak ve özel olarak da sınıf siyasetine dayanan bir çoğulculuğu muhafazakâr – mütedeyyin bir sivil toplumun ön plana çıkarmak yoluyla bastırdığının altı çizilmekte. Kitap sonuç olarak siyasal ve sosyal haklar alanında neoliberalizmin yıkıcı etkilerinin İslami değerlere vurgu yapan muhafazakâr bir siyasal strateji ile nasıl gürültüsüz bir şekilde idare edildiğine vurgu yapıyor ve AKP iktidarının bu özelliğini “sessiz şiddet” tamlaması ile kavramsallaştırıyor. “Sessiz şiddet” kavramsallaştırmasının ise ideolojiyi temel olarak bir yanlış bilinçlilik durumu olarak tanımlayan bir varsayımın izlerini taşıdığı ise not düşülmeli. Özellikle Yalman’ın makalesinin altını çizdiği merkez-çevre anlatısının neoliberalizmin Türkiye’deki yükselişi açısından oynadığı role ilişkin vurgu çalışmadaki birçok makaleyi kat etmekte. AKP’nin yükselişini ve iktidarını uluslararası ve ulusal düzeydeki ekonomik, sosyolojik ve kültürel dönüşümlerin yapısal etkileri içinde konumlandıran çalışmada partinin politik - ideolojik failliğinin altını dikkatle çizen katkı ise Coşar’ın tek başına kaleme aldığı makale olarak belirlenebilir.

AKP üzerine 2003 yılından 2012 yılına kadar İngilizce’de yayınlanmış kitapların kapsayıcı olmaktan hayli uzak yukarıdaki değerlendirmesi dahi bu yazın açısından karakteristik sayılabilecek iki meseleyi ön plana çıkarmakta. İngilizce’deki AKP yazınının demokrasi sorunsalı açısından vurgusunun zaman içinde reformculuktan otoriterliğe doğru kayışı, içinde bulunduğumuz son birkaç sene itibariyle iktidarın herkesin malumu olan otoriterleşme eğilimine de tanıklık etmekte. AKP yazınının diğer önemli ortak noktası olan merkez-çevre yaklaşımı/sorunsalı ise gerek takipçilerinin kullanımlarında gerek daha eleştirel yaklaşımlarda gündeme gelişiyle Şerif Mardin etkisinin AKP’ye yönelik çözümlemelerdeki merkeziliğini göstermekte.

AKP'yi Anlamak (Soner TORLAK)

Türkiye oldukça özel bir dönemden geçiyor. Siyaset üzerine kafa yoran herkesin uzun yıllar sonra da dikkatini çekecek ve çözümlemeye çalışacakları bir dönem bu. Kuşkusuz modern Türkiye tarihinde AKP'nin bugün dönüşme eşiğinde olduğu "parti-devlet" modeli yeni bir şey değil. Henüz kuruluşunda - ve faşist İtalya'dan ciddi ölçüde esinlenerek- açık bir parti-devlet modeliyle başlayan bu siyasal sistem, AKP ile yeniden ve bu defa daha karmaşık biçimde yeniden hayat buluyor. İşte AKP'yi istisnai kılan olgulardan biri ve aslında birincisi de bu. AKP devletleşirken, devlet ise AKP'leşiyor.

Çok katmanlı bir hegemonya projesi olarak siyaset sahnesinde yerini aldığından bu yana Türkiye'de yaşanan hızlı ve derin dönüşüm, siyaset felsefesi açısından karakteristik öneme sahip bir yarılma da yarattı: Kabaca, bir yanda bu dönüşümü eski vesayet rejiminin tasfiyesi ve Batı tarzı (ama yine de otantik) sivil toplum odaklı bir demokrasinin kuruluşu olarak görenler, diğer yanda ise AKP'nin söylemiyle fiilleri arasındaki çelişkiye vurguyla, bunun, tarihsel hak kazanımlarının büyük kısmını imha etmek üzere hareket eden bir siyasal özne olduğunu dile getirenler vardı.

Çok kabaca yapılan bu ayrımın muazzam bir siyasal yelpazeye tekabül ettiğini not etmek gerekiyor kuşkusuz. Nihayet, karşımızda akla gelebilecek hemen her alanda inisiyatif alarak, bu alanlara dönük sürekli siyasa üretme kabiliyetine sahip özel bir burjuva-tarihsel özne olduğu konusunda hemfikiriz zannediyorum. AKP'yi istisnai kılan olgulardan ikincisinin de bu olduğunu düşünüyorum.

Kurucu, yıkıcı, yeniden-kurucu?

AKP'nin bir şeyleri yıktığı ve bir şeyler inşa ettiği ortada. "Geleneği malum, geleceği meçhul" bu siyasal özneyi anlamak, 2002'den bu yana geçen süreçte, tam da AKP'nin neyi yıktığına ve neyi inşa ettiğine ilişkin bir tür kuramsal-arkeolojik kazı yapmaktan geçiyor. Bahsedeceğim ve AKP üzerine yazılmış en kapsamlı kitabın derdi de bu. AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, ağırlıkla Ankara Üniversitesi SBF olmak üzere akademisyenlerin ve araştırmacıların, AKP'yi siyaset, sınıf, hukuk-insan hakları, din ve siyaset, dış politika, ekonomi, kent ve çevre, toplum, sağlık-sosyal güvenlik ve eğitim başlıkları altında oldukça ayrıntılı bir analize tâbi tutuyor.

Tek başına "AKP kötüdür" demek yerine, Türkiye'nin yaşadığı bu en kapsamlı dönüşüm sürecinin rotasını tespit etmeye ve kuramsal bir dökümünü yapmaya soyunan AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bu dönüşüm sürecini anlamaya çalışan herkes açısından kaynak bir kitap. Ancak kitapta Kürt sorunu, spor ve sanat başlıklarının olmaması çok büyük bir eksik. Bu eksiğin kitabın yeni baskılarında kesinlikle kapatılması gerekiyor. Özellikle AKP'nin Kürt sorunu üzerine geliştirdiği siyasetin kapsamlı bir analizi, bu siyasal öznenin kırmızı çizgilerinin "devlet"in kırmızı çizgileriyle ne kadar örtüştüğü ve ne kadar ayrıştığını anlamak açısından da karakteristik bir analiz alanı olarak duruyor. Bu eksikliklerine karşın, kitabın siyasal analiz literatürüne muazzam bir katkı olduğunu not etmek gerekiyor.

Bir neoliberal popülist hegemonya projesi olarak AKP

AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bütün olarak bakıldığında, AKP'yi, bir neoliberal popülist hegemonya projesi olarak okumaya niyetleniyor. Bu projenin Türkiye'de yaratmaya çalıştığı yeni birikim rejimi, yeni kapitalist emek rejimi, yeni uluslararası konum, yeni sınıfsal bileşimler ve yeni toplumsal-kültürel zemin, kitabın birbirini bütünleyen makaleleriyle büyük ölçüde görünür hale getiriliyor. Kitaptaki birkaç temel makale, AKP'yi Gramsci üzerinden okumanın oldukça yaratıcı siyasal analizlere olanak tanıyacağını gösterirken, AKP'nin uluslararası kapitalist sermaye birikim rejimiyle olan organik ilişkisi, bu istisnai siyasal özneyi sadece "iç" dinamiklerin üzerinden ele almanın kısırlığını bir kez daha teyit ediyor.

AKP'yi, otoriter merkezi çevreden kuşatan Anadolu kaplanlarının masallarıyla anlamaya çalışan sözüm ona sınıfsal liberal analizlerden sıkılanlar için AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu'nun analiz zeminine ilişkin kısa bir paragrafın yeterli olacağını sanıyorum. Deniz Yıldırım'dan geliyor: "Bir hegemonya projesi olarak AKP, iktidar bloğunu oluşturan sınıfların geleneksel partilerinin temsil yeteneklerini giderek yitirdikleri bir ortamda, kendisinin uluslararası ölçekte ABD emperyalizminin 11 Eylül sonrası Ortadoğu tasarımlarında üstleneceği aktif rolle de ilişkili olarak, egemen sınıflar açısından krizin tamamen ortadan kalkmasına olmasa da, sürdürülebilir kılınmasına imkan veren bir 'organik çözüm' olarak doğdu".

Peki, ne yapmalı?

Hemen söyleyeyim, AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu kitabında "ne yapmalı?" sorusunun cevabı bulunmuyor. Çünkü derdi bu değil. Derdi, AKP'yi istisnai bir burjuva siyasal özne olarak tarihsel konumu her neresiyse oraya yerleştirmek. Bunu da büyük ölçüde başarıyor.

Nihayet AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, bahsettiğim birkaç eksiğini yeni baskılarında tamamladığı takdirde, AKP döneminin en kapsamlı dökümünü yapan eser olarak yerini alacak gibi görünüyor. Kitap belki bir pratik mücadele kılavuzu değil ama mücadele edeceklere AKP'yi anlamak için muazzam bir olanak sunuyor.

AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Der: İlhan Uzgel-Bülent Duru, Phoenix Yayınevi, 2010.

AKP İktidarını Adlandırmak (Mutlu ARSLAN)

Hiç kimsenin beklemediği bir seçim başarısıyla iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), fazlasıyla merak ve endişeyle karşılanan bu durumu yatıştırabilmek adına, il örgütlerinden genel merkezine kadar her düzeyde, kendisini anlatma çabasına girmek zorunda kaldı. Daha iktidarının ilk yılında Acil Eylem Planı, Irak Savaşı, Tezkere Krizi, Avrupa Birliği gibi gündemler arasında sistematik biçimde sürdürülen bu kendini anlatma çabası, 2004 yılının başında bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “Muhafazakâr Demokrasi” tanımlamasıyla somut bir karakter kazanmış oldu.

AKP’nin kendisini anlatma ve adlandırma konusunda bu heves ve azmi, AKP’yi anlama ve adlandırma konusundaki akademik ve siyasal ilgiyi de fazlasıyla besledi. Bu ilgi, 10 yıllık süre zarfında yaşanan yoğun siyasal gündemle harlandıkça, kitapevlerinin raflarında AKP hakkındaki kitapların sayısı da her geçen gün arttı. Ne var ki AKP üzerine yazılan kitapların sayısının çokluğu, ortaya çıkan eserlerin niteliklerine yansımış görünmüyor. Henüz devam eden bir iktidar süreci üzerine dört başı mamur bir değerlendirme yapmanın güçlüğü hafifletici bir neden olsa da, ülkemizdeki yayınevlerinin özellikle güncel siyasal konulardaki özensiz tavrının bu niteliksizliğin ortaya çıkışındaki katkısını azımsamamak gerekiyor. Özellikle karşılıklı olarak belli “misyonlarla” piyasaya sürülen kitaplar bu alanda ciddi bir bilgi kirliliği yaratmış durumda.

Misyon kitaplarını bir kenara bırakacak olursak eğer doğrudan AKP üzerine yazılmış kitapları iki kısma ayırmak mümkün görünüyor: ilk kısımda AKP iktidarının niteliği ve farklı alanlardaki iktidar pratiği üzerine akademisyenler tarafından kaleme alınan makalelerin derlendiği kitaplar yer alıyor. AKP iktidarının erken dönemlerinden itibaren yurt dışında (Amerika’da) yayınlanmaya başlayan bu kitaplar yavaş yavaş ülkemizde de yaygınlaşıyor. İkinci ve daha yaygın kısım ise köşe yazarlarının 10 yıllık AKP iktidarı boyunca fazlasıyla biriken yazılarının tematik olarak bir araya getirilmesinden oluşan kitaplardan oluşuyor. Bu kitaplar arasında seçim yapmak oldukça güç olsa da, bu yazıda, solun genişçe bir kısmına egemen olan AKP karşıtı eleştirilerin üzerinde yoğunlaştığı temel meseleleri en özlü biçimde ortaya serdiğini düşündüğüm iki kitabı, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Nilgün Cerrahoğlu ile Yurt Gazetesi yazarı Fatih Yaşlı’nın kitaplarını değerlendirmeye çalışacağım.

BİLDİĞİMİZ TÜRKİYE’NİN SONU

90’lı yıllarda daha çok röportajlarıyla tanınan ve 2001 yılından itibaren Cumhuriyet Gazetesi’nde Sağnak adlı köşesinde gündem üzerine yazan Nilgün Cerrahoğlu’nun bu yazılarından derlenen “Demokrasi Tramvayı: AKP Türkiyesinin On Yılı” kitabı, Kasım ayı içerisinde Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlandı. Kitaba adını veren tanımlama, Cerrahoğlu’nun 1996 yılında Milliyet Gazetesi’nde çalışırken dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı röportaja referans veriyor. Röportaj sırasında Erdoğan tarafından dile getirilen “Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır” cümlesinin, bir yıl sonra Ertuğrul Özkök tarafından ‘‘Demokrasi bizim için tramvaydır. Gideceğimiz yere kadar gider, sonra ineriz.’’ biçimine dönüştürülmesiyle yeniden dolaşıma sokulan bu kavram, kısa sürede jenerik bir tanım olarak Erdoğan’ın demokrasi anlayışını yansıtmak için kullanılır hale geldi. Kulaktan kulağa oyunundaki gibi röportaj yapan kişiye bambaşka biçimiyle ulaşan cümlenin, yanlış fakat popüler kullanımıyla kitaba isim olması, AKP algısının medyada yeniden üretilişi konusunda oldukça öğretici.

Cerrahoğlu’nun AKP eleştirisinin temelinde yatan neden, en yalın ifadesiyle, “Bildiğimiz Cumhuriyet Türkiyesine” sahip çıkma kaygısı olarak özetlenebilir. Bu kaygının Türkiye’deki AKP hoşnutsuzluğunun en geniş ve kapsayıcı zeminini oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Cerrahoğlu’nun kitabında yer edindiği biçimiyle, Bildiğimiz Cumhuriyet Türkiyesini tehdit eden unsurları iki temel başlık altında sadeleştirmek mümkün: ilki, giyim-kuşamdan yeme-içme alışkanlıklarına, kadın erkek eşitliğinden özgürlükler meselesine kadar geniş bir yelpazeyi içeren ve AKP tartışmalarında “yaşam tarzına müdahale” olarak ifadesini bulan başlık. İkincisi başlık ise Türkiye’nin “demokratik, lâik, sosyal bir hukuk Devleti” olma niteliklerinin ortadan kaldırılasına yönelik kurumsal dönüşümler.

On yıllık AKP İktidarı, hem pratik hem de söylem düzeyinde, bu konularda zengin bir tartışmayı kışkırtan çok sayıda örnekle dolu. İlk elden sayılabilecek içki yasakları, heykel yıktırma, kadınlara yönelik ayrımcılık, kürtaj, üç çocuk, basın özgürlüğü, güçler ayrılığı gibi konulardaki AKP’nin kabarık sicili, Nilgün Cerrahoğlu’nun eleştirilerine güçlü bir dayanak yaratıyor. Cerrahoğlu, AKP iktidarıyla başlayan ve halkın gündelik yaşamıyla devletin kurumsal yapısında ortaya çıkan bu dönüşümü “mutasyon” olarak tanımlıyor. Bildiğimiz Cumhuriyet Türkiyesi’nin göz göre göre bir “İslam Demokrasisine”, bir “Çöl Demokrasisine” dönüşmesinin Nilgün Cerrahoğlu’nda yarattığı hayal kırıklığı ve asabiyeyi anlamanın, ülkemizde hiç de azımsanmayacak geniş bir toplumsal kesimin ruh haliyle empati kurmayı kolaylaştırabileceği söylenebilir. “Kazanılmış olduğu düşünülen tüm değer ve kalelerin birer birer yok oluşu, bu yok oluşun ardında bıraktığı telafi edilemez boşluk ve parçalanma, yabancılaşma” duyguları, hiç de göz ardı edilmemesi gereken siyasal motivasyonlardır.

İşi nedeniyle ömrünün büyük bir kısmını yabancı ülkelerde geçiren Nilgün Cerrahoğlu, yazılarında “yabancı” imgesinden sıkça faydalanıyor. Cerrahoğlu, yabancılarla girdiği diyalogların aktarımı ve yabancıların Türkiye hakkındaki yorumlarına referans yoluyla kendi düşüncelerini güçlendirmeye çalışıyor. Cerrahoğlu’nun yazılarında üç ayrı yabancı kategorisinden bahsetmek mümkün: ilki ve en az yer verdiği yabancı kategorisi her şeyi kontrol edip yönlendiren ülke olarak ABD; ikinci kategorideki ülkeler AKP’nin bizi sürüklemeye çalıştığı bataklıkta yer alan İran, Suudi Arabistan, Ürdün gibi Müslüman devletler; üçüncü ve en sık kullanılan ülke kategorisi ise Fransa, İspanya, İtalya gibi ortak medeni ve demokratik değerleri paylaşan Avrupa devletleri. Bu kategorizasyonu ilginç kılan şey, 1990’lı yıllardan bu yana muhafazakâr kesimde de benzer bir sınıflandırmanın yapılıyor olması: Her şeyi kontrol eden Siyonist İsrail ve onun güdümündeki ABD, tüm değerleri çökmüş ve bataklığın içinde bulunan Avrupa ve liderini bekleyen masum ve mağrur İslam Coğrafyası. Birbirine adeta düşman iki dünya görüşünün bu kadar benzer düşünce kalıplarını kullanıyor olması başlı başına ilginç.

Nilgün Cerrahoğlu’nun AKP eleştirilerini okuyan herkes, haklılık payı verebileceği bir şeyler bulacaktır. Ne var ki bu durum, insanın kendisini ona yakın hissetmesine yeterli olmuyor. Çünkü Cerrahoğlu’nun bildiği ve kollamaya çalıştığı Cumhuriyet Türkiyesi ile bizim tanık olduğumuz Cumhuriyet Türkiyesi aynı değil. Bu ülkede ne kadın erkek eşitsizliğinin, ne devlet baskısının, ne hak kayıplarının, ne de özgürlük kısıtlamalarının tarihi AKP ile başladı. Cerrahoğlu’nun bildiği Cumhuriyet Türkiyesi Kürtlerin yok sayıldığı, Alevilerin görmezden gelindiği, sosyalistlerin ezildiği, işçilerin haklarının çalındığı, kadınların ikinci sınıf görüldüğü bir Türkiye’ydi. Ve en az AKP’nin Türkiyesi kadar bize yabancıydı.

YENİ REJİM

Geçtiğimiz yıllarda Emrah GÖKER’in kaleminden yine bu sayfalarda yer verdiğimiz Cihan TUĞAL’ın “Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında temellendirmeye çalıştığı ve ülkemizde oldukça tartışma yaratan “Pasif Devrim” kavramsallaştırmasını bir kenara ayıracak olursak eğer, AKP Düzenini adlandırma konusundaki en ısrarcı çabalardan birisi Fatih Yaşlı’nın “Yeni Rejim” tanımlaması olduğunu söylemek mümkün.

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yurt Gazetesi yazarı Fatih Yaşlı, 2009 yılından itibaren sendika.org ve soL.org isimli internet sitelerinde yer alan yazılarını “AKP ve Yeni Rejim” adıyla kitaplaştırdı. Mart ayı içerisinde Tan Kitabevi Yayınları tarafından basılan bu kitap, yazarın daha önce Çağdaş Sümer’le birlikte derlediği “Hegemonyadan Diktatoryaya: AKP ve Liberal-Muhafazakâr İttifak” adlı kitapla birlikte bu alanda yazılmış en sistematik kitaplardan birisi olarak göze çarpıyor.

Fatih Yaşlı, Nilgün Cerrahoğlu’na benzer biçimde, AKP iktidarıyla kurumsallaşan yeni bir rejimden bahsediyor olsa da, Cerrahoğlu’ndan farklı olarak, bu yeni rejimi, birdenbire karşımıza çıkan bir anomali olarak değil, tarihsel ve siyasal sürekliliği içerisinde ele alıyor.

Yeni bir rejimden bahsediliyorsa, eskiyeninden de bahsetmek gerekir. Yaşlı, Türkiye’nin Modernleşme sürecini ikiye ayırıyor. Eski Rejim ya da Birinci Cumhuriyet adı verilen ve 1923 ile başlayıp, 12 Eylül’de temelleri iyice oyulup nihayetinde AKP iktidarıyla ortadan kaldırılan rejim. Yaşlı’nın 1923 Paradigması olarak adlandırdığı ve her ne kadar liberal yanları olsa da, kalkınmacılık, kamuculuk, aydınlanmacılık, bağımsızlıkçılık gibi unsurlar da barındıran bu eski rejim, Soğuk savaş sonrasında ABD ile kurulan işbirliği düzeni içerisinde deforme olmuştur. Yaşlı, 1923 paradigmasının “ilerici” değerlerini deforme eden bu süreci “birinci cumhuriyetin uzun intiharı” olarak adlandırıyor.

Temelleri 12 Eylül Darbesiyle atılan ve AKP İktidarı döneminde kurumsal bir nitelik kazanan İkinci Cumhuriyet ya da Yeni Rejim ise sanılanın aksine “birincinin anti-tezi olarak değil, onun en çürümüş, en yozlaşmış unsurları üzerinde yükseliyor.” Özal Hükümetleri döneminde yükselen “neo-liberal hegemonya”, 90’lardaki rejim krizinin ardından, AKP elinde yepyeni “liberal-muhafazakar hegemonyaya” dönüşmüş ve Yeni Rejim tüm güçleriyle ülkede egemen olmuştur.

Fatih Yaşlı, yeni rejimin güçlerinin eski rejimin unsurlarını ortadan kaldırma sürecini “iç savaş” olarak adlandırıyor. İç savaşın bir yanında “AKP/cemaat ile askerin kurmay kademesinden oluşan ve Amerikancılık/Atlantikçilik üst kimliğinde mutabakata varan, sermaye tarafından da desteklenen devlet güçleri”, diğer yanında ise “90’ların sonunda şekillenen neo-kemalist paradigmayı sahiplenen, Avrasyacılık ideali etrafından birleşmiş, devlet aygıtı içerisindeki mevzilerini kaybetmiş asker-sivil bürokratlar ile yargının bir bölümünden oluşan blok” vardır. AKP iktidarı boyunca gündemden düşmeyen Ergenekon ve Balyoz davaları bu iç savaşın en kanlı cepheleridir.

Yaşlı, yeni rejimin eski rejimi tasfiyesiyle sonuçlanan bu iç savaşta açık biçimde Avrasyacı Güçleri desteklemek gerektiğini dile getirmese de, sosyalistlerin “Birinci Cumhuriyetin kamuculuk, aydınlanmacılık, bağımsızlıkçılık gibi değerleriyle” ilişkilenme şansının olduğunu söyleyerek, bu alanı, solun kendini yeniden üretebileceği bir siyasal zemin olarak sunmaktan çekinmez. Ona göre sol, Yeni Rejim tarafından tamamen ortadan kaldırılmadan, “Cumhuriyetçiliği kendi söylemine dahil etmeli” ve “onun değerlerini ileri taşımalıdır”. Solun işçi sınıfıyla da, Kürtlerle de, Alevilerle de sağlıklı bir zeminde ilişki kurabilmesinin ön koşullarından birisi, cumhuriyet değerlerine bağlı yeni bir hegemonik projenin hayata geçirilmesidir.

Görüldüğü gibi, Fatih Yaşlı, yaşadığımız sürecin tarihsel kökenlerini ortaya koyabilmek bakımından AKP tartışmalarına önemli bir katkı sunuyor olsa da, bütün yaşanılanları kusursuz bir “taht oyunları” içerisinde konumlandırarak kendi çıkış iddialarının tam tersi bir noktaya savruluyor. Herhangi bir şaşkınlığa mahal vermeyen bu “ermiş” tutum, ilk bakışta büyük bir meziyet gibi görünse de, her ermişlik gibi biraz kerameti kendinden menkuldür.

Sürekli kendine referans veren ve kendini haklı çıkarmaya programlı bu dil, ne yazık ki zaman içerisinde kendi kalın duvarlarını oluşturarak güncel siyasal mücadeleleri talileştiren bir “yüksek siyaset” haline dönüşüyor. Nasıl ki yerden yükseldikçe, yeryüzünün kendine has şekilleri görünmez hale gelip sıradağlarla bölünmüş geniş düzlüklerden ibaret bir manzara ortaya çıkıyorsa, siyaset de “yüksek siyaset”e dönüştükçe, derin ağların bileşkesiyle oluşmuş büyük güçlerin mücadelesinden ibaret bir biçim kazanıyor. Hal böyle olunca da, Kürtlerin ulusal demokratik talepleri de, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri de ve hiçbiri bir diğerine indirgenemeyecek pek çok özgül demokratik talep de ancak daha geniş bir hegemonya projesinin parçası olduğu sürece görünür ve talep edilebilir hale geliyor. Belki biraz aşırı yorum olabilir ama bu bakış açısı, Yaşlı’nın çok değer verdiği sınıf mücadelesini bile belli bir hegemonya projesinin parçası olmadığı sürece önemsizleştirecek bir siyasal kavrayış üretmektedir.

Böyle bir bakış açısıyla siyasete müdahale edebilmenin tek olanağı, daha geniş toplumsal tabana sahip “güçlerle” yakın ilişkiler kurmak ve o güçleri kendi mücadelenin bir parçası kılabilmek haline geliyor. Fatih Yaşlı’nın ve kitabı boyunca referans vermekten adeta keyif duyduğu Yalçın Küçük çizgisinin temel problemi de burada belirginleşiyor. Neyse ki Türkiye Solu’nun önemli bir damarı bu çizgiyle bağını 1970’li yılların başında koparmayı başarmıştır. Kitlesel bir seferberlik potansiyeli olduğu için Cumhuriyetçi değerlere ve kurumlara yakın olma gayreti gözetilerek yürütülen bir politik mücadele, sınırlılıkla maluldür.

İktidar ve hakikat arasındaki derin ilişki göz önünde bulundurulduğunda, gündelik siyasal yaşamımızın bir parçası olmaktan çıkıp, tarihe ait bir olgu haline gelmeden, AKP hakkında bütünlüklü ve sağlıklı bir değerlendirme imkânına kavuşamayacağımız görünen bir gerçek. Ne var ki bu gerçeklik, güncel siyasal ve toplumsal gelişmeleri kavramakta ve kavramsallaştırmaktaki üşengeçliğimizin mazereti olmamalı. Yaşanan değişimi, verili siyasal teorimizin ve dünya bakışımızın kompartımanlarına yerleştirerek hiç şaşırmadan ilerlemek yerine, daha fazla alan araştırması ve sosyal gözlemle katarımıza yeni vagonlar katmak bizleri hem zenginleştirecek hem de cesaretlendirecektir. Kitaplar bunun için vardır.