Dosya: Edebiyatta Çocuk Kahramanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Edebiyatta Çocuk Kahramanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Zamanlar Küçük Kara Balık... (Funda DEMİR)

Kendisi 28 yaşındayken Aras nehirinde (şüpheli bir biçimde) boğulmuş olarak bulunan İran'lı yazar Samed Behrengi'nin 12 Eylül'de ülkemizde de yasaklanan kitabı Küçük Kara Balık, yaşadığı ırmağın sonunda ne olduğunu merak eden ve çevresindeki bütün baskılara rağmen denize ulaşma çabası gösteren küçücük bir balığın öyküsü. Yaşlı ve bilge bir balığın, binlerce torununa anlattığı hikayeyle başlıyor kitabımız. Karşılaştığı tüm zorluklara canı pahasına göğüs geren ve ona kulak vermeyen diğer tüm balıklara yol gösteren bir balığın hikâyesidir anlatılan.

Samed Behrengi ile tanıştığımda küçük bir kara balıktan bahsediyodu. O günlere dönüp bir hayatıma bakarsak; üçüncü sınıfı yeni bitirmiş, -sessiz, sakin, başı önde bir çocuk olmasıyla övünülen- ve bundan gurur duyup mutlu olan(!) vatana millete hayırlı sonradan öğrendiğim kadarıyla kendine zarar bir insan evladı olarak henüz Küçük Prens'ten bile bihaberdim. Patatesli yumurta hayranı, mavi önlük giyenlerin öncüsü ve bisiklet sevdalısıydım. İstanbul'da çocukların sadece öğlen saatlerinde dışarı çıkamadığı zamanlardı. Tatil kitabımda iki noktayı birleştirerek çizdiğim resimleri saymazsam evde oturmak zorunda kaldığım zamanlar pek eğlenceli geçmezdi. Okulun karşısındaki kırtasiyeden almıştım Küçük Kara Balık'ı. Kütüphane kolu olmanın sorumlulukları işte.! Üzerinde küçük bir kızla bir balığın olduğu sarı renkli bir kapağı vardı. Öğle sıcaklarını evde geçirmek zorunda kalıp, aklı biran önce bisikletine kavuşmak olan her çocuk gibi zamanın çabuk geçmesini diliyordum. Yine böyle bir gündü okumaya başladığımda.

Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Sanırım büyüsüne kapılıp gittiğim ilk kitaplardan biriydi Küçük Kara Balık. Korkutmuştu beni. Hatırladığım ilk duygu korkudur bu kitaba dair. Çoğunlukla düşünülenin aksine salt bir cesaret öyküsü diyemem hiç bir zaman. Korkuyla cesaret iki kardeştir; ne birarada durabilirler ne de ayrı kalabilirler. İşte kim bilir belki de bu yüzden korkuyla karışık hüzünlü bir sevmekti benimkisi. O yaz ilk defa o gün bisikletime binmedim. Endişeliydim, merak ediyordum ve en çok da korkuyordum. Çok iyi hatırlıyorum. Akşam olduğunda çok sevdiğim halde annemin yaptığı domatesli pilavı yiyemeyecek kadar üzgündüm. Karnımda kocaman bir taş vardı sanki. O güne dek başıma gelmeyen bir şey olmuştu; daha önce okuduğum her şey sonsuza dek mutlu yaşadılar cümlesiyle biterdi. Prensler öperdi, prensesler uyanırdı. Toplar altındandı, devler hep yenilir, cadılar yok olur, iyiler kazanırdı ve tabii ki Ayşegül hep küçük anneydi... Ya Küçük Kara Balık? Balıkçının midesinde sonsuz hayat yoktu, hem olsa da kimin umurunda tek başınaydı orada. Masalla gerçek, gerçekle acı karışmıştı birbirine... Hayat başlamıştı bir kere. "-Merhaba, ben de buradayım!"

Gitmeli miydin sanki, küçük kara balık ne vardı yani, iyiydin sen. Oracıkta kalsaydın bunların hiç biri olmayacaktı dedim. O kadar üzülmüştüm ki ertesi günlerde tüm saflığımla küçük bir melek balığı aldırttım, tabii ki karaydı, kapkaraydı. İşte burada, benim evimde yaşayabilecekti artık sandım. Ne bir pelikan korkutabilirdi onu burada ne de bir balıkçı. Güvendeydi. Günlerce gittim geldim, onunla konuştum. Küçücük fanusun içini rengarenk taşlarla, plastik bitkilerle süsledim. En güzel yemleri verdim. Suyunu temizledim. Hikâyesini sordum. Konuşmadı, suratıma bile bakmadı. Bir sabah uyandığımda gece hasta olduğu ve iyişleşmesi gerektiği için denize bıraktıklarını söyledi babam. Hiç bir şey söylemedim. Balıkçıdan da pelikandan da kötü olmalıydım. Tüm uyarılara rağmen sadece renginden ötürü onu seçmiştim. Fanusta yaşayamaz demişlerdi. Oysa tek düşündüğüm kiminle yaşayacak olduğuydu. Elimde kalan balık yemlerini alıp deniz kenarına gittiğimizde, işte o gün çok ağladım. Tanıştığım ilk gün küçük kara bir balığın serüvenini anlatan Samed Behrengi o gün benim hikâyemi yazıyordu ve sanki bu hepsinden acıklıydı. Şimdi daha iyi anlıyordum, değiştirmek istediği kendi hayat hikâyesinden fazlasıydı. İnsan hatalar ağacıdır çokça. Yeni hatalara yer açmak için budanmazsa eğer kendini kurutup yok edene kadar acıtır etrafındakileri... İşte ben etrafımdakini acıtan dalımı ilk kez o gün budadım.

KÜÇÜK KARA BALIK, Samed Behrengi, Çev. İlknur Özdemir , Resimleyen: Mehmet Sönmez, Can Çocuk, 1999.

Bir Dolapiçi Dostu: Kumkurdu (Melisa UNAT)

4-5 yaşlarındayken dolaptan çıkarmadığım ama en kıymetlim olan dostum Tilki vardı. Normal bir oyuncak gibi ortalıkta durmazdı. Daha çok hayali bir arkadaş gibiydi. Hayal meyal hatırladığım şey dolabın kapağını açıp aceleyle bir şeyler anlatıp kapattığımdı. Belki dostum Tilki’nin anısıyla elime aldığım an kıymetlilerim arasına gireceğini bildim ben Kumkurdu’nun. O gün başladı dostluğumuz. Daha doğrusu ben o gün ortak oldum Zackarina ile Kumkurdu’nun dostluğuna…

Peki nasıl başlıyor bu dostluk? Zackarina anne ve babasıyla deniz kenarında yaşayan küçük bir çocuk. Evde roller klasik kadın erkek rollerinden biraz farklı ama çocuğun rolü her zaman aynı. Anne çalışıyor ve hep çok meşgul. Baba evde ama (şaşırtmayan şekilde) o da hep meşgul. Zackarina ise evde ve meşguliyetlerin gölgesinde kendini eğlemeye çalışıyor. Eve taşınmalarının ardından arkadaş bulamayan Zackarina bir gün sahilde yürürken kumun altında siyah bir burun görmesiyle Kumkurdu ile tanışıyor. Kürkü altın gibi parıldayan, vahşi ve güzel Kumkurdu'yla... 

Bu tanışmadan sonra bilge Kumkurdu ile meraklı Zackarina’nın maceraları, hayata dair keyifli sohbetleriyle ilerliyor kitap. Kumkurdu hiç ertelemiyor Zackarina’yı, ne zaman istese yanında oluyor, neyi merak etse cevabını ya gösteriyor ya anlatıyor. Büyüme yolunda ona yoldaşlık ediyor. Kumkurdu’nun her şeyi bilen, sakin, huzurlu ve keyifli tarzı Zackarina’nın çocuksu meraklılığı ve heyecanıyla birbirini bütünlüyor. Zackarina ile Kumkurdu aşktan, dostluktan, paylaşmaktan, ailelerden, evrenden, zamandan kısacası bir çocuğun kafasında kurabileceği birçok şeyden bahsediyorlar. Konuşmaların içeriği bir yetişkini düşündürecek, şaşırtacak ve dönüştürecek nitelikte.

Kitaptan kısa alıntılarla bitireyim yazımı.

“Ben rüzgardım,” diye düşündü. “Gökyüzünde yağmurları savuran bir rüzgar, ve yağmur yağdı ve yağdı, yüzlerce yıl, bütün şehir sırılsıklam oldu ve öfkelendi. Ama çadırda yaşayan iki kişi yağmurdan mutlu oldu ve ben o zaman annemin oldum ve annem benim ve babam ikimizin. Ve ben şimdi kendiminim.”

“Büyürken vücudun patlayan mısır taneleri gibi kıpır kıpır olduğunu! Bunu sen ben biliriz, her küçük kurbağa da bilir ama onlar bilmez, dedi Kumkurdu. Büyüdüler ya, hemen unuttular.”

“Bir sonu olmalı,” diye düşündü Zackarina. Her şeyin bir sonu vardı. Bir merdiven başlar ve biterdi. Ve önce sabah, sonra da akşam olur, bir gün böyle başlayıp biterdi. Dünyanın en uzun treninin bile bir son vagonu vardı ama tren biterdi.

Ama evren, diye düşündü Zackarina, yalnızca devam ediyor, devam ediyor ve devam ediyor. Sonu yok!”

KUMKURDU, Asa Lind, Çev. Murat Özsoy, Yerdeniz Yayınları, 2004.

En İyi Yüreğiyle Görebilir İnsan (Iraz Toros SUMAN)

Yetişkinler için bir çocuğu anlıyormuş gibi görünme kılavuzu, Madde 1:

Çok akıllı demeniz yeterli, bu çocuğun yanındaki yetişkinin kalbini fethedecektir. Çocuğu kendince himaye eden yetişkin sizin çocuğu anladığınıza ikna olduysa gerisinin bir önemi yok, çocuğun ne hissettiği çok da önemli değil, zira anlatamayacak ne hissettiğini, yani sizi asla yalanlayamaz, bal gibi de anlamıyorsun beni diyemez.

SANIRDIM…

Ama Küçük Prens beni bu dipsiz çaresizlik çukurundan çıkarttı, dedi ki ilk önce; “büyükler hiçbir şeyi asla kendi başlarına anlayamıyorlar…”

Özgüveninden çok etkilenmiştim, kendini anlatmak konusundaki hevesinden de… Ama bu öyle bir heves ki; sükunet, sadelik ve çabasızlık barındırıyor içinde, yani olmak istediğim kişiyi!!! İsteyince olmaz ya okuyunca olur belki deyip döner dolaşır okurum onu, yıllardır…

Öyle ya, “koyun çiz bana” dediğinde bir sandık görünce içinde koyunu hayal edebilecek diye sevinen o…

Çocukken “anne, gülü ne oldu ki Küçük Prens’ in” dedirten, biraz büyüyünce “ah nasıl oldu da büyüdüm” diye hayıflanarak kendine güller ve baobaplar arasındaki farkları bulma kılavuzları yazdırtan yine o. Daha da büyüdüğünde gökyüzüne her baktığında “orada bir yerde olduğuna inanmak istiyorum” dedirten sahiden o… Sayesinde büyümediğin o yani aslında…

Büyümenin çok işe yaramadığını anladığımız, “çocuktur, anlamaz” önyargısının, “çocuksu bir duruluk ve sakinlik için bildiklerimin hangilerinden unutmaya başlasam acaba” ya doğru evrildiğimiz zamanların kitabıdır Küçük Prens.

Her şeyi bildiğini zanneden yetişkinlerin aslında hayatı bu “bilme” halleri ile nasıl da çıkmaza sürüklediğini ve aslında her şeyin basit bir açıklaması olduğunu öğreten yine o..

Der ki;

"insanlar arasında da yalnızdır insan."

“ve işte sırrım: bu çok basit. insan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. en temel şeyi gözler göremez.”

“İki üç tırtıl gelmiş, ne çıkar! Onlara katlanmalı ki, kelebeklerle tanışayım.”

"İşte sırrım, çok basit: En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görünmesi gerekeni göremez."

"Gülümü benim için bu kadar önemli kılan, ona harcadığım zaman..." dedi yine Küçük Prens unutmamak için.”

“Kökleri yoktur insanların. Bu yüzden de bir yere bağlanamazlar.””

“Çöl çok güzel” dedi küçük prens, “çünkü bir yerlerinde bir kuyu gizliyor.”

“İnsanlar,” dedi küçük prens, “ne aradıklarını bilmeden hızlı trenlere doluşuyorlar. Endişe ve telaşla, aynı yerde dönüp duruyorlar.” Bir an durakladıktan sonra ekledi: “Çektikleri sıkıntıya değmez bu.”

KÜÇÜK PRENS, Antoine De Saint-Exupery, Çev. Fatih Erdoğan, Mavi Bulut Yayıncılık, 2001.

Özgürlüğün Hikayesi (Zeynep Ceren EREN)

Ben Kimsenin Oğlu Değilim. Ben Kendi Başına Bir Çocuğum. Kendi Kendimin Sahibiyim.

Böyle diyor Fedor Amca, niye tek başına olduğunu soran Postacı Peçkin’e. Çünkü Postacı Peçkin tedirgin, sürekli sorup duruyor: bir oğlan çocuğu nasıl olur da tek başına yaşar? Kedi Miço, Köpek Topaç’la köy yerinde bir evi nasıl paylaşır? Nasıl olur da başında ona ne yapacağını ama daha çok ne yapamayacağını söyleyen büyükleri olmaz? “Kendi kendinin sahibi bir çocuk” olur mu hiç?

Ama oluyor işte! Bizim Fedor Amca, amcalığına bakmayın, daha altı yaşında. Sıkılmış biraz anne babasından, dört duvar apartman dairesinin yalnızlığından, hijyenik ev hayatından. Ne de olsa çocukluk bazen en büyük hapishane. Kedi Miço’yu da evden atmasını isteyince annesi artık kendi yolunu çizmesi gerektiğine karar veriyor. Ne yapalım, hayvanları çok seviyor Fedor Amca. Annesiyse hiç sevmiyor. Zaten işten yorgun argın geliyor, oturup bir televizyon izleyecek zamanı zor buluyor, bir de hayvanların pisliğini mi temizlesin? O vakit, yollara düşmenin vakti geldi! Arkasında bir veda mektubu bırakarak evden kaçan Fedor Amca, Kedi Miço’yu da yanına alıp bir otobüse atlıyor ve şehri terk ediyor. Yaşasın evden kaçan çocuklar!

Bazen her şey nasıl da güzel olur, çıtır çıtır gevrek gibi yolunda gider hayat. Otobüs Fedor Amca’yı güzel bir köye götürür, köyde evler zaten boştur, Miço fırınlı, Topaç kulübeli, Fedor Amca’ysa geniş pencereli, aydınlık bir ev ister. Nihayetinde hepsinin içine sinen bir tanesine yerleşirler. Herkesin sözünün eşitçe duyulduğu, ihtiyacının dikkate alındığı evler de oluyormuş demek ki. Köy ne rahat, her taraf orman, her taraf börtü böcek. Yemek derdi de yok, bahçede her şey ekili, patatesler, lahanalar… İşte gene de bir parça paraya ihtiyaç var, peki ne yapmalı? Elbette bir define bulmalı! Topaç merak ediyor Fedor Amca’nın neden şehirde define aramadığını: Fedor Amca’nın cevabı “yola” bulandığımız şu günlerde size de manidar gelmiyor mu? “Kimse şehirde define aramaz. Şehirde yeri kazamazsın ki, her yer asfalt.” Ne biçim yerlerde yaşıyoruz sahi, define aramak için kazacak bir toprağımız bile yok!

Defineyi de eskiden haydutların yaşadığı mağaranın önünü kazıp bulunca hiçbir dert kalmaz geriye. Artık herkesin istediğini yapabileceği kadar zengindirler. Önce inek Dilber gelir eve, kedi istemiştir Dilber’i, şöyle gönlünce süt içmek için. Fedor Amca benzin yerine yemekle çalışan bir traktör ister traktör fabrikasında çalışan mucit mühendisten, böylece traktör Obur da katılır onlara. Mis gibi börek kokusu gelen evlerin önünde de durmasa şu Obur, traktörlerin hası. Sonunda çareyi sosisi oltaya takıp Obur’un önünde sallamakta bulurlar. Obur’dan sonra eve bir başkası yerleşir, küçük bir karga yavrusu. Hasta bulur onu Fedor Amca, bakıp iyileştirir, sonra da gitmez kargacık. Böylece çoğalıp dururlar evde, sevdikleri, mutlu bir hayatın içinde.

Kışın soğuğunu ise son buluş “ev güneşi” ile çözerler. Zira Fedor Amca ormandaki akağaçların odun için kesilmesine müsaade etmemiştir. Ama ah bu ev güneşi! Hasta eder Fedor Amca’yı, Miço’nun eli ayağına dolaşır. İşte tam da bu noktada yetişir Fedor Amca’nın anne babası, verdikleri kayıp ilanına cevap veren Postacı Peçkin’in sayesinde bulmuşlardır sonunda oğullarını. Anne baba Fedor gittiğinden beri çok değişmiştir, o kadar çok boş zamanları vardır ki artık, hem canları televizyon izlemek de istememektedir. Hatalarını anlamışlardır, oğullarını alıp başka bir hayata dönerler.

İşte yılların Fedor Amca’sının hikâyesi. Bir çocuğun kendi kendine sahipliğinin, tekliğinin, özgürlüğünün hikâyesi. Hiyerarşileri, dengeleri ters yüz eden hikâyesi. Hala bize bir şeyler söylüyor. Ağaçların ellerimizden kayıp gittiği şu günlerde Fedor Amca’yı düşünüyorum da, niye bu zalimlik, bu vahşilik, bu kin sorusuna bir cevap daha buluyorum. Hadi biliyoruz küçükken hiç sevilmemişler, peki ama güzel kitaplar da mı okumamışlar? Hayır işte, okumamışlar.

Büyümeyi Kabul Etmeyen Çocuklar İçin (Gülşah ELİKBANK)

Fantastik edebiyata olan ilgimi Tolkien ve Ursula Le Guin’den sonra perçinleyen isim Neil Gaiman’dır. Efsane Sandman serisinin yaratıcısı, Amerikan Tanrıları’nın, Mezarlık Kitabı’nın, Yıldız Tozu’nun ve en son Anansi Çocukları’nın yazarı olan Neil Gaiman. “Bilge kişiler ne zaman susacaklarını bilirler. Sadece ahmaklar bildikleri her şeyi başkalarına anlatırlar.” diyen Gaiman, az sözle çok katmanlı bir dünyayı anlatmayı başaranlardan. Üstelik oldukça muzip bir dili var. En mühim konuları öylesine hınzır bir üslupla ele alıyor ki, onu okurken sıkılmak mümkün değil. Belki de bu nedenle, ona edebiyatın rock star’ı deniyor. Yetişkin kitapları kadar, çocuk kitaplarıyla da hem çocukların hem de benim gibi çocuksu yetişkinlerin gönlünü kazanmış bir yazar, o. Ben de sizlerle onun çocuk kitaplarından birini paylaşmak istedim. Odd ve Ayaz Devleri. Nors yani İskandinav mitolojisinden esinlenerek kaleme alınmış bir kısa roman, bu. Aslında Gaiman bu kitabı, İngiltere’de düzenlenen Dünya Kitap Günü için yazmış. Bu özel günde yazarların para almadan yazdıkları kitapları, devlet de parasız olarak çocuklara hediye ediyormuş. Amaç, çocukların daha çok okumasını sağlamak… İngiltere neden edebiyatta bu kadar başarılı, anlamak zor değil!

Neyse, biz gelelim kitabımız, Odd ve Ayaz Devleri’ne. Norveç'teki bir kasabada yaşayan kahramanımız Odd, on iki yaşında bir erkek çocuğu. Fakat biraz talihsiz bir çocuk. Babasını bir deniz seferinde kaybetmiş. Annesi ise daha sonra Şişko Elfred dediği bir adamla evlenmiş. Bunlar yetmezmiş gibi, Odd babası gibi ahşap işleriyle uğraşmak için odun keserken yine bir talihsizlik sonucu, tek ayağını kullanamaz hale getirmiş. Tüm başına gelenlere rağmen yine de Odd hiçbir zaman gülümsemeyi ihmal etmiyor. Kendine özgü, karşısındaki kişiyi şaşırtan bir gülümsemeye sahip. Odd’un yaşadığı kasabada o yıl, köylülerin hasretle beklediği bahar bir türlü gelmek bilmiyor. Kış ayları bilinmeyen bir nedenden dolayı, sürdükçe sürüyor.

Odd bir gün evinden çıkıp babasının bir zamanlar çalışmak için kullandığı kulübeye gidiyor. Sabah, kulübede uyandığında ise kapısının önünde bir tilki fark ediyor. Tilki, ona sanki “beni takip et”, diyor. O da, tereddüt etmen peşine takılıyor zaten hayvanın. Sonra onlara bir kartal katılıyor. Bir de bir ağaç kovuğuna sıkışmış haldeyken bulup yardım ettiği bir ayı. Öyküde bu üç hayvanın seçilmesi tesadüf değil elbette. Kartal bilgeliği, tilki kurnazlığı ve ayı da gücü temsil ediyor çünkü.

Kulübede üç tuhaf hayvanla geceyi geçiren Odd, gece yarısı onların konuşabildiklerini de fark ediyor. O zaman anlıyor ki; bu hayvanlar aslında birer Tanrı! Yani Odin, Thor ve Loki. Bu güçlü üç Tanrı'yı hayvan formuna sokan ise, Asgard'ı ele geçiren bir Ayaz Dev'i. İşte asıl macera da o anda başlıyor. Çünkü bu Ayaz Devi’ni Asgard’dan kovmak ve dostlarını evlerine kavuşturarak kışın bitmesini sağlamak bizim Odd’a düşüyor.

Kitapta en çok hoşuma giden yan, Odd’un başına gelen her şeyi olgunlukla karşılaması ve ayağını tamamen iyileştirecek bir mucizenin - okurun beklentisinin aksine- olmamasıydı. Çünkü böyle bir mucize, çocuk okura yanlış bir mesaj da verebilirdi. Maceranın başladığı noktada, Yüzüklerin Efendisi gibi kılıçların havada uçuşacağını ya da Harry Potter’daki gibi büyücülerin kasabayı basacağını falan sanmayın. Romanın en büyük farkı da bu aslında. Herşey basit bir çözüme sahip. Odd, her şeyi medeni yollarla yani konuşarak çözümlüyor. Üstelik yazarın bir diğer çocuk kitabı Koralin ve Gizli Dünya’ya göre epey renkli bir macera vaad ediyor Odd bize. Doğrusu Koralin, beni bir parça ürküten bir yana sahiptir ama özellikle ergenlik döneminde anne ve babasına isyan ederek, farklı ebeveynler hayal edenlere mutlaka okutulmalıdır. Mümkünse evde yalnızken okumaları ve ardından filmini seyretmeleri sağlanmalıdır. O andan sonra, anne ve babalarına sımsıkı sarılacaklarına şüphe yoktur çünkü. Zaten Gaiman da, ilginç bir biçimde Karolin ve Gizli Dünya’nın yetişkinlere kabuslar gördüren ama çocukları müthiş eğlendiren bir roman olduğunu itiraf ediyor.

Odd ve Ayaz Devleri'ne eşlik eden Brett Helquist çizimleri, Gaiman’ın yarattığı bu özel dünyayı öyle güzel yansıtmış ki; insan, her yazara böyle çizer nasip olsa, diye düşünüyor. Bir de güzel haberi var Gaiman’ın bize. Yazar, “Er ya da geç –muhtemelen çok yakında- Odd hakkında yeni bir kısa roman yazacağım. Onu bu sefer Vikingler’in gittiği Kudüs’e göndermek istiyorum.”diyerek bizlere yeni bir maceranın çok yakın olduğunu müjdeliyor. Gaiman üretken bir yazar, lakin kendini asla tekrar etmeyen sihirli bir yana sahip. O nedenle yazdığı her romanı heyecanla bekliyor okurları.

ODD VE AYAZ DEVLERİ, Neil Gaiman, İllüstrasyonlar: Brett Helquist, Çev.Emine Ayhan İthaki Yayınları, 2013.


Çocuklar Gökseldirler (Fadime USLU)

Thomas Mann, Mario ile Sihirbaz öyküsünde “çocuklar”ın üzerinden bireysel kimliği inşa eden pek çok şeyi bir elbise gibi çıkarıp atar. “Çocuklar” der sadece. Ne isimleri, ne yaşları, ne cinsiyetleri, ne de kaç kişi oldukları bellidir. Oysa, olay örgüsü boyunca ana babasının peşinde, tatil yöresinde sürekli bir yerlere sürüklenirler. Öyküyü anlatan baba çocuklarını pek çok kez sansürcü ahlak anlayışının dışına çıkarmaya çalışır. Mann ise anlatıcı misyonunu verdiği kontrolü altındaki babayla birlikte bir yandan özgür sanatın temsili varlıkları gibi, bir yandan da sanatın estetik hazzını usul usul tatmaya çalışan okur gibi davranır çocuklara. Her ikisini, çocukları ve okuru, hem her şeyin içinde tutar hem onları saf duyuların kozasıyla sarmalayıp toplumsal yasaların ötesine taşır. Bu ötede olma durumu fiziksel bir gerçekliği de vurgular. En azından çocuklar için.

Gelişmiş algının, çözümleyici aklın, olasılıklar üretmeye yönelen binlerce edebi eserin odağında çocuklar vardır, elbette olacaktır. Genellikle çocuklar yetişkinlerin gözleri önünde maddi bedenleriyle o bedenleri aşan, söyledikleri sözlerle geride kalan sesleri, görüntüleriyle izlenimleri arasındaki farkı sahneler. O fark kaybedilmiş, yitip gitmiş ama hep yakalanmaya çalışılan bir şeydir. Kendini açıklamaya niyetlenen rüya gibi. Uykuyla uyanıklığın, geçmişle bugünün arasındaki mesafe açık da olsa hiç yokmuş gibi görünse de hep vardır.

Gezinti başlıklı öyküsünde “Çocuklar gökseldirler, çünkü daima bir tür gökte yaşarlar,” der Robert Walser: “Yaş alıp büyüdükleri zaman, gökleri solar ve böylece çocuksuluktan, yetişkinlerin o kuru, hesapçı varlıklarının ve can sıkıcı görüşlerinin içine düşerler.”(s.22). Çocuğu başka bir boyutta görme eğilimi midir bu? Julio Cortazar, “Yaz” öyküsünde Mariano adlı karakterine şunları söyletir: “İnanılır gibi değil, bu çocuklar ne kadar ulaşılmaz bir dünyada yaşıyorlar, düşünsene bir zamanlar biz de aynı dünyada yaşamıştık.” (s.10). Karısı Zelma, Mariano’nun söylediklerine karşı çıkar. Ona göre, herkes etrafına anlaşılması güç davranışlarla ulaşılması mümkün olmayan setler örmeyi ustalıkla becerir.

Stefan Zweig, dilimize “Yakıcı Sır” olarak çevrilen (Burhan Arpad) öyküsünün odağına ‘solgun yüzlü, ürkek ve korkak, küçük bir oğlan çocuğu’nu yerleştirir. Zweig’ın birçok öyküsü gibi novella da diyebileceğimiz bu yapıtı, Edgar’ın gözlediği annesi ile genç baron arasındaki ilişki üzerine kurulmuştur. Olay Avusturya’da küçük bir yerleşim birimi olan Semmering’te bir dağ otelinde geçer. Zweig’ın şu saptaması aynı zamanda öykünün de omurgasıdır: “Bizlerin gerçek dediğimiz bu dünyayı kimi zaman tek bir incecik kapı ayırır çocuklardan ve bir rastlantının hafif esintisi onu ardına kadar açıverir.”

Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm romanında da benzer bir atmosfer kurulmuştur. Ünlü sanatçı Aschenbach, Venedik’te kaldığı lüks otelde tanır Polonyalı Tadzio’yu. Onu büyüleyen çocuk Tadzio’nun solgun yüzündeki tanrısal güzelliktir. Hatta Eros heykeline benzetir. Onu izlerken duyduğu estetik haz biraz da okur içindir. Örtülü bir çocuk pornografisi mi, sansürcü ahlakçıların yaftasıdır bu.

Nabakov’un Lolita romanı yayımlandığında tepkiler gecikmez. John Ray, Lolita’nın yedeğinde ahlaki bir ders getirdiğini ileri sürmüştür. Buna karşı Nabakov, “Benim için bir sanat eseri estetik mutluluk diyebileceğim şeyi sağladığı sürece var olur. Bu da, temel ölçüt olarak alınan sanatın (merak, sevecenlik, yufka yüreklilik, haz) bir yerde herhangi bir biçimde öbür varoluş biçimleriyle kesiştiği bir varoluş durumudur,” der.

W.C Auden de Henry James’e yazma konusunda verdiği öğütlerde “Her şeyden önce otobiyografi yazma,” diye açıklar, “çünkü bütün sermayen çocukluğundur. “ Çocukluk dönemi sanatçıların pusulasıdır aynı zamanda. Geçmişine ve çocukluğuna delicesine bağlı olduğunu söyleyen Carlos Saura’nın filmlerinin malzemelerinin büyük çoğunluğu buradan kaynaklanır. Ünlü yönetmen, “Ben, kendi deneyimime dayanarak, çocukluğun insanın en mutlu dönemi olduğu fikrine katılmıyorum,” deyip sürdürür; “tam tersine, bence, çocukluk, her şey bir yana, tamamen büyüklerin yönetiminde olduğu, korkularla dolu geçtiği için yaşamımızın en güvensiz bölümüdür. Ve bütün bunlar hiç silinmeyecek izler bırakır.” Silinmeyen izler sanatçıya da okura da yeniden, defalarca kurgulanmaya açık temel işaretler verir. Pusulanın ibresi her zaman belirlenimciliğe dayanan kanaatleri göstermez elbette. Ama şu genelleme pek çok eserde karşımıza çıkar: çocuklar, yani yetişkinlerin kurduğu bozuk düzende ondan etkilenen yavaş yavaş ya da hızla bozulan masumiyetin yitirilişi.

Yazar bir çocuk karakter yaratırken yaşadığı ve geçirdiği bir dönemin izlerinden yararlanacaktır kuşkusuz. Henüz yaşamadığı ileriki yaşlarda bir karakter yaratmaya göre elinde yaşanmışlığın getirdiği bir üstünlük vardır. Aslında bu üstünlük yazarın gözlem ve karakterin iç dünyasına girebilme gücüdür. Öykü ve romanlarında çocuk karakterleri çok sık kullanan Mişima, sıklıkla çocukluğun ürkütücü doğasına eğilir. Ergenliğe yeni adım atmış oğlanların toplumca kabul edilmeyen davranışlarını işler. Pek çok eleştirmen bunu Mişima’nın çocukluğuna bağlama eğilimindedir. Otobiyografik verilerden yola çıkarak eseri çözümlemek, işte bu eleştirinin geniş coğrafyasında sadece bir noktadır. Mişima, Bereket Denizi Dörtlemesi’nde, Denizini Yitiren Denizci romanında, Sigara öyküsünde çocukluğa vurgu yapar. Denizini Yitiren Denizci’nin on üç yaşındaki Noboru adlı karakteri, arkadaşı Şef ve kurdukları çetenin diğer dört üyesi yetişkinlerin yanında onların görmek istedikleri gibi davranırlar ama bir aradayken içlerindeki karanlık boşluğu cinayet işleyerek doldurmaya çalışırlar. Yetişkinlere isyanın yollarından biridir bu. Ne var ki, ona boyun eğmemek için yaptıkları eylemler dizisi kendileri için aynı zamanda erkek olmanın kanıtıdır. Noboru’nun cinsel arzularını fark eden annesi onunla konuşmaya başladığında Mişima muazzam bir anlatı örer. Bir yerinde şöyle der:“Onu eğitmeye başlıyorlardı demek. O korkunç, o yıkıcı eğitim başlıyordu demek. On dört yaşına girmek üzere olan bir çocuğu büyümeye zorlamak. Olgunluk, ya da Şef’in deyimiyle çürümeye zorlamak.”(s.122)

James Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi kitabıyla Nicos Kazancakis’in El Greko’ya Mektuplar kitabı yetişkinliğe doğru koşan çocukluğu, üzerindeki baskı unsurlarıyla anlatır. Kazancakis, Mektuplar’ı dört temel üzerine kuruyor: İsa, Buddha, Lenin ve Odysseus. Kişinin olgun bir erkek olma hedefine ulaşmak için sırasıyla bu dört kutsal simge içinden geçmesi buyrulur. Portre’de ise Mektuplar’daki gibi dört temel aşamadan geçirdikten sonra karakteri Stephen’e sanatçı olmanın olgunluğuna eriştiriyor Joyce. Kazancakis, “Öz çocuklarını yiyen, dudakları, sakalları ve tırnaklarından kan damlayan kalpsiz Baba’yla”(s. 15) mücadelesini vurguluyor Mektuplar’da. “…insan yiyici bir canavar”(s. 13) “… bizi yemeni istemiyoruz, Baba,”( s.15) diyerek haykırıyor. Portre’de de Joyce aynı nitelemeyi İrlanda için yapıyor. “İrlanda nedir, biliyor musun?” diye soruyor Stephen arkadaşı Stevie’e, “İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur.”(s. 220).

Öykülerinde çocuklarla yetişkinlerin arasındaki ilişkiyi çarpıcı gerilimlerle işleyen yazarlar deyince hemen aklıma Alice Munro, John Cheever, Salinger, Roald Dahl gelir. Genç yazarlardan David Vann’ın Bir İntihar Efsanesi adlı öykü kitabında da çocuklarını yavaş yavaş öğüten ana babalar anlatılır. Orwel’ın1984’ünde umutsuz bir geleceğin ellerine teslim edildiği çocuklar gibi.

Aksesuvar Olarak Çocuk (A. Ömer TÜRKEŞ)

Dünyanın ilk çocuk bayramı kutlamakla övünen bir millet olmakla birlikte, çocukların bakımı, büyütülmesi, eğitimi, iş yerlerinde maruz kaldıkları sömürü konularında yapılanların yetersizliği ortada. Bu yetersizlik ilk romanlardan başlayarak edebiyatı da kapsıyor.

Tanzimattan Cumhuriyete

Çocuklara yönelik ilk yayınlar Tanzimat döneminde, Osmanlı aydınlanmasının önemli isimlerinden Şinasi’nin La Fontaine çevirileriyle başlamış. Şinasi’nin “Tercüme-i Manzume”(1859) kitabında yer alan ilk La Fontaine fablı “Eşek ile Tilki Hikâyesi”. Aynı yıl Kayserili Doktor Rüştü’nün “Nuhbetü’l-Etfa” adlı alfabe kitabında da fabl çevirileri var. Sevilmiş olmalı ki, ardından pek çok La Fontaine çevirisi daha yapıldığını ve La Fontaine çevirilerinin Cumhuriyet döneminde Nâzım Hikmet, Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli gibi yazarlar tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz.

Roman türündeki ilk çeviri ise Daniel Defoe’nun “Robenson Crueso”sudur. 1864’te Ahmet Lütfi, 1886’da Şemsettin Sami tarafından yapılan bu çeviriler kuşkusuz büyüklere de –belki sadece büyüklere- hitap etmek amacı taşıyordu. İkinci çeviri unvanını kazanan ve 1872’de üç cilt halinde basılan Jonathan Swift’in “Güliver’in Seyahatnamesi” için de aynı şeyi söylemek mümkün. Doğrudan çocuklara hitap eden Jules Verne çevirileri ise “Kaptan Hatras’ın Sergüzeşti” adıyla 1877 yılında yayımlanmıştı. Çevirmen Ohannes Gokasyan’dı. Sonra diğerleri geldi; “Merkez-i Arza Seyahat”, “Beş Hafta Balonla Seyahat”, “Seksen Günde Devriâlem”, “Kaptan Grant’ın Çocukları”, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah”…

Kitapların yanı sıra çocuk dergileri de yayın hayatına atılmıştı. İlk çocuk dergisi 1869-1870 yılları arasında kırk dokuz sayısı yayımlanan “Mümeyyiz”di. II. Meşrutiyet döneminde dergi sayısı hem artmış hem içerik açısından zenginleşmişti. Elbette çocuk kitapları için de geçerli bu söylediğim. Tanzimat Döneminde el yordamıyla sürdürülen çocuk kitapları yayıncılığı, çocuk eğitimine sağladığı faydalar da fark edildiği için, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar ciddi bir gelişme gösterir. Bunda çevirilerin yanına yerli yazarların eklenmesinin büyük rolü var. Üstelik yerli yazarlar memleketin önemli isimleri. Tevfik Fikret’in şarkıları ve manzum hikâyeleri, Ziya Gökalp’ın yazıları, Ömer Seyfettin hikâyeleri, İbrahim Alâettin Gövsa’nın şiirleri çocuk edebiyatının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Tanınmış başka isimler de verelim; Mehmet Emin Yurdakul, Ali Ekrem Bolayır, Fuad Köprülü, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Mahmut Yesari, Aka Gündüz…

Cumhuriyetin ilanından sonra başlayan Aydınlanma seferberliği içinde çocuklara yönelik neşriyat artık kurumsallaşmış, devlet konuya el atmıştır. Çeviriler sürer, dergi ve ansiklopediler çıkarılır, edebiyatımızın tanınmış yazarlarının hemen hepsi çocuklar için de yazarlar. Sonuçta çocuk kitapları, 2000’lerden sonra pazar payının yükselmesiyle birlikte, yayıncılık sektörünün göz bebeği haline gelecektir.

Eksik Olan

Buraya kadar yapılan özet, bir sorunun varlığını düşündürtmüyor. Oysa çocuk kitaplarının eğitsel ve ideolojik yararının farkına varılmasından sonra çocuğa yönelik eserlerin edebi yanı ihmal edilmiş, sadece temiz ahlak ya da milli şuur veren kitaplar öne çıkmıştır. Milli edebiyatın kuruluş dönemine denk gelen zamanlarda üretilen çocuk romanlarına, hikâyelerine ya da şiirlerine bir yandan bilgilendirmek, diğer yandan milli ve manevi değerleri kazandırmak anlayışı egemendir. Sadece Ömer Seyfettin hikâyeleri üzerinden bile örneklenecek bu durum Cumhuriyet boyunca –Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi tebliğleriyle- sürecektir. Neyse ki, bugün kitapevlerinde özel bölümlere ya da raflara kavuşmuş çocuk kitapları üzerinde talim terbiye yönetmeliklerinin hiç bir hükmü yok. Dünyanın dört bir yanından yapılan özenli baskılar çocuklar kadar büyükleri de cezbediyor. Ama ne yazık ki, hem çocuk kitapları alanında yerli üretim -nicelik ve nitelik olarak- güdük kalıyor, hem de yetişkinlerin edebiyatında çocuklara neredeyse hiç yer verilmiyor. İşte eksiklik tespitimizi buradan hareketle yapıyoruz.

Aslında aynı eksiklik tespiti bundan seneler, senelerce evvel yapılmıştı. 1909’da Darülmuallim’in başına getirilen Satı Bey, ‘‘çocuklara yönelik eser yazılmaması’’nı büyük bir eksiklik olarak gösterirken, yazılmama nedenini ‘‘çocuklarla iştigal edenler çocuk kalırlar’’ fikrinden kaynaklandığını söylemişti. Gerçekten de Tanzimat dönemi edebiyatı, özellikle roman, ilk yazarlar için çocukluktan erişkinliğe geçişin aracıydı. Erişkinlikle ve erişkinlere özgü meselelerle bu denli meşgul olan, romanı büyük meselelere açılan bir kapı sayan Osmanlı Aydınlarının kaleminden çıkan romanlarda çocuklara yer verilmesi beklenemezdi. Söz konusu anlayış Meşrutiyet döneminde de sürmüş, Halit Ziya Uşaklıgil ve Hüseyin Rahmi dışında, romanlarında çocuğa, çocukların sosyal hayattaki rolüne, duygu ve düşüncelerine yer veren yazar sayısı kısıtlı kalmıştır. Çocuklar ancak, çocuklar için yazılan kitapların konusudur.

Bizi asıl ilgilendirmesi gereken, çocukların çocuk olarak düşünülmeme durumunun Cumhuriyet döneminde de değişmemesi, hatta neredeyse “gelenek” haline getirilerek günümüze kadar sürmesidir. Aslında edebiyatımızın ustalarında –Nazım Hikmet’te, Reşat Nuri’de, Yaşar Kemal’de, Orhan Kemal’de, Kemal Tahir’de, Aziz Nesin’de, Fakir Baykurt’ta, Sevgi Soysal’da, Oğuz Atay’da, ve diğer önemli yazarlarımızda- böyle bir eksiklikten söz edemeyiz. Çocuklar vardır; büyüklerin dünyasında mahsur kalmış halleriyle, sevinçleri, acıları, sorunları, yoksullukları ile romanın ve hayatın içinde hak ettikleri yeri alırlar. Kimi zaman yetişkin dünyası çocukların gözünden anlatılmış ve çarpıklık daha çarpıcı biçimde ortaya konabilmiştir.

Ancak Türk Edebiyatı dediğimizde bir hayli devasa bir üretimden söz ediyoruz demektir. İşte bu üretim içerisinde saydığım örnekler önemli bir yekun tutmuyor. Buradan hareketle, toplumsal zihniyette çocuğun kapladığı yerin hiç de iddia edildiği kadar önemli olmadığını söyleyebiliriz. Neden mi önemsiz? Biraz açalım; evet, pek çok romanda bir çocuk silüeti çıkar karşımıza. Ancak hikaye ilerledikçe, roman kahramanları açısından sadece adından söz edilerek geçiştirilir, çocuk karakterler hikayenin gidişatına hiçbir etkide bulunmaz. Hep büyüklerin sorunları, büyüklerin maceraları, acıları, sevinçleri, kafalarında dolaşan büyük meseleleri işlenecek, çocukların böyle bir hayatta neler hissedip neler düşündükleri ihmal edilecek, varlıkları da giderek silinecektir. Aslında hikayenin aksesuarıdır çocuklar. Dahası, zaman zaman büyüklerin hislerinin yoğunluğunu göstermeye yarayan araçlardır.

Pek çok romanda ise hiç ortada görünmezler. Evlerde, sokaklarda, kırlarda, iş yerlerinde, deniz kenarlarında, eğlence yerlerinde dolaşan roman kahramanlarının (yani yazarların) merceğine takılmaz küçük çocuklar. Hayvanlar söz konusu olduğunda insan-merkezli, çocuklar söz konusu olduğunda yetişkin merkezli, farklı etnik kökenden gelen insanlar –Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Kürtler, Aleviler, Çingeneler- söz konusu olduğunda Sunni-Türk merkezli; özetle söylersek eğer, aslında ben merkezli bir zihniyet bu. Öyle bir benmerkezcilik ki, sadece çocukları değil, yaşlıları, eşcinselleri, şimdilerde yoksulları da ihmal ediyor, yazarın taşıdığı kimlikle örtüşmeyen herkese kayıtsız kalıyor. Bu kayıtsızlık, genel bir kayıtsızlığının edebiyata yansımasıdır. Adorno ve Horkheimer’ın birlikte kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği”nin “İnsan ve Hayvan” adlı fragmanından bir alıntıyla açıklayacağım; "Çocuğun başını ve hayvanın sırtını kayıtsızca okşamanın anlamı şudur: Bu el yok edebilir. (...) Okşamalar, sevgi gösterileri, iktidar karşısında herkesin aynı olduğunu, kendine özgü bir varlığının bulunmadığını açıklar”.

Öyle bir kayıtsızlık ki, 2000 yılından bu yana yazılan yüzlerce roman arasında çocuklara hak ettiği yeri veren roman bulmakta güçlük çekiyoruz. Türk romanında çocuk, “kendine özgü bir varlığı olmayan” ötekidir ve Türk romanında ötekileri kuşatan kavram sevgisizliktir!

Çocuk Gözüyle Diktatörlük (Şenay Eroğlu AKSOY)

Alejandro Zambra’nın Türkçe’deki ikinci kitabı “Eve Dönmenin Yolları” Latin Amerika Edebiyatı’nın yenilikçi örneklerinden. 1975 Şili doğumlu yazar derinlikli gözlem gücüne dayalı aforizmalar ve duru bir anlatımla kuruyor romanını. Zambra’nın kalemindeki şaşırtıcı yanlardan biri, çoğu yetişkinin kaybetmiş olduğu çocuk bakışını, yenilikçi bir tutumla romanına sindirmiş olması. İnsanoğlunun, izlerini geriye kalan yaşamı boyunca yakıcı bir şekilde taşıdığı çocukluk dönemi, edebiyatçılar için de zengin bir alan oluşturuyor. Zambra’yı diğer yazarlardan ayıransa kitabın kimi bölümlerini bir çocuğun gözünden anlatırken, yetişkin anlatıcıların yer aldığı diğer bölümleri de aynı arınmışlıkla aktarmayı, nahif soyutlamalar yapmayı sürdürebilmiş olması. Dört bölümden oluşan kitap sıradanın içinde gizli çapraşıklıkları sıçramalı bir kurguyla anlatıyor. Edebiyatın kendisine kattıkları ve unutamadığı kitaplardan alıntılarla harmanlayarak, adeta bir metni hem varoluşsal, hem yenilikçi bir toplumsal bakışla daha da geniş alana yayıyor Zambra. Yaşadığı ülkenin tarihine, kadın-erkek ilişkilerine, yazma edimine kısacık romanı içinde okuru şaşırtan duru bir üslupla yer veriyor. Kitabın bölüm adları bile bu bakışın izlerini taşıyor: Yardımcı Roller; Ana-baba Edebiyatı; Çocukların Edebiyatı; Biz İyiyiz.

“Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım- ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu…” paragrafıyla açılan birinci bölüm dokuz yaşında bir çocuğun mahallelerinde yalnız yaşayan komşularını, bir arkadaşının telkiniyle, gözetleme görevine soyunmasıyla açılıyor. Birinci bölümde okura gizemli bir havayla tanıştırılan yalnız komşunun, aslında Şili’nin karanlık Pinochet diktatörlüğü dönemiyle bağlaşık hikâyesi, ilerleyen sayfalarda tamamlanıyor. İlk bölümdeki anlatımın kitabın tamamında ustalıkla sürdürülmesi “Eve Dönmenin Yolları”nı bir çocuk kitabı nahifliğinden kurtarırken Zambra’nın romanını bu incelikli bakış üzerine kurduğunu düşündürüyor. Diğer bölümlerdeki anlatıcıların kimi toplumsal dayatmalardan soyunmuş, görece daha özgür bir yaşam sürüyor olması da kitaba yenilikçi bir tat katarken, Pinochet dönemi sınıfsal değerlendirmelerden uzak, apolitik karakterler ve çocukların gözünden aktarılıyor. Böylece farklı tanıklıkları da deneyimliyor okur. Kimi karanlık dönemlerin “taraf” olmayanların üstünde nasıl yankılandığını, onların payına da bu soğuk, ait olamayan tanıklıkların düştüğü hissettiriliyor. Şili Halkı’nın belleğinde derin izler bırakan acılar bugüne dek deneyimleri dikkat çekici bulunmamış, hatta sessizlikleriyle acıyı yaratanlara ortaklık ettiği düşünülenlerin gözünden, yeniden hatırlatılıyor. Zambra’nın şaşırtıcı ve yenilikçi yanlarından biri de acıdan payını alanlarla, yaşananlara uzaktan tanıklık edenleri iyi düşünülmüş bir bakışla birleştiriyor olması. Bir de çocukların tanıklıkları var ki ince bir sızı yaratıyor okurun kalbinde. “…Yedi sekiz yaşlarındayken öbür kızlarla bahçede saklambaç oynuyormuş. Geç olmuş, eve girme vakti gelmiş, büyükler onları çağırmış, kızlar şimdi geliyoruz demişler… Birden bir süredir kimsenin seslenmediğini ve gecenin iyice bastırdığını fark etmişler. Kızlara ders vermek için büyüklerin uzaktan izlediklerini düşünmüşler, şimdi de büyükler saklambaç oynuyormuş. Ama hayır. Eme eve girdiğinde babasının arkadaşlarının ağladığını görmüş, annesiyse koltuğa yapışmış şekilde belirsiz bir yere bakıyormuş. Radyodan haberleri dinliyorlarmış. Bir baskından bahsediliyormuş. Ölülerden, daha da fazla ölülerden bahsediliyormuş. Hep böyle oluyordu demişti Eme… Biz çocuklar o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk… Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.”

Okur bir yandan Şili’nin tarihinde izler bırakan kimi olaylara tanıklık ederken bir yandan postmodern bir kurguyla romanın yazılışına ortak ediliyor. Yazar anlatıcının kendi yaşamıyla paralel, yazma sürecine odaklandığı ikinci bölüm daha çok anlatıcının karısı Eme’yle tamamlanamamış, yarım aşk ilişkisine odaklanıyor. Aileden, okula kimi kurumları da incelikle eleştiren Zambra bunu da kendince yapıyor elbet. Okura kabul gören bakışı hatırlatıp onun altını kendince çizdikten sonra, gösterdiğini yıkıveriyor Zambra. Naif bir yaklaşımı çarpıcı sonlara bağlamakta usta bir yazar var karşımızda. Kendine has bir anlatım tarzıyla yepyeni tatlar yaratmayı başaran bir genç yazar.

“Eve Dönmenin Yolları” bizi kuşatanlara içerden ve dışardan bakmayı başararak köklü Latin edebiyat geleneğine yeni bir soluk getiriyor. 2010 yılında Granta’nın İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında gösterdiği, kahramanına

“…Yazmış olmaktansa yazıyor olmayı tercih ediyorum. Orada kalmayı, o zaman içinde yaşamayı, o yıllarda var olmayı, muğlak görüntüleri uzun uzun takip etmeyi ve özenle gözden geçirmeyi tercih ediyorum. Onlara kötü gözle bakmak, ama bakmak. Orada kalmak, izleyerek…” dedirten Zambra incelikle izi sürülecek yazarlar arasında, bu adı unutmamalı, unutturmamalı…

EVE DÖNMENİN YOLLARI, Alejandro Zambra, Çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, 2013.

Çocukların Dönüşü* (Meltem GÜRLE)

Geçtiğimiz Mayıs ayında, Bir+Bir dergisinde “Orhan Kemal'in çocukları: Yoksulluk lekesi” adlı çok güzel bir inceleme vardı. Nurdan Gürbilek bu yazısında, Türk romanında “zavallı çocuk” hikayelerini konu alıyor ve bir dönemin sınıfsal meselelerinin çocuk karakterler üzerinden açıldığına dikkatimizi çekiyordu. Orhan Kemal ile Kemalettin Tuğcu’nun roman kişilerini karşılaştırarak okuyan Gürbilek, bu yazıda her zamanki isabetli tespitlerinden birini yapıyordu: “Bugünün karanlığına işaret eden Tuğcu değil, Orhan Kemal’di.” Şehirler artık merhametin değil, acımasızlığın ve korkunun yeriydiler.

Nurdan Gürbilek’in bu konuda haklı olduğu açıktır. 2000’li yıllarda yazılmış hangi romana elimizi atsak, Tuğcu’nun “tam kaybedecekken başarıya koşan” çocuklarını değil, yoksulluğun türlü çeşitli biçimleri ile erkenden tanışmış ve hayata birer “kaybeden” olarak başlamış karakterlerle karşılaşırız.

Ancak bu yeni romanların genç kişileri, Gürbilek’in sözünü ettiği “zavallı çocuk”larla uzaktan akraba olsalar bile, temel meseleleri açısından onlardan farklıdırlar. Onlar da yoksulluk çeker ama esas dertleri tamamen içi boşalmış ve deyim yerindeyse “mallaşmış” bir dünyaya doğmuş olmaktır. Bu açıdan bakılınca, ne Kemalettin Tuğcu’nun Sokak Çocuğu (1955) ve onu takip eden birçok romanında birer masal kahramanı haline getirerek idealize ettiği yoksul ama onurlu “küçük erkeklere,” ne de Orhan Kemal’in toplumcu gerçekçi anlatıları Sokakların Çocuğu (1963), Suçlu (1957) ya da Ekmek Kavgası’nda (1949) karşımıza çıkan ve bir türlü ulaşamadıkları varlıklı hayatın özlemiyle kavrulup kalan çocuklara benzerler.

Zamanından önce büyümüş çocuklardır bunlar. Hayatın hoyratlığını derin bir hüzünle olduğu kadar alayla da karşılarlar. Erken yaşta “geçim dünyası”na atılmış ve ırgatlık ya da çıraklık yaparken bir yandan da sınıf atlama hayalleri kuran çocuklar değillerdir artık. Bu sefer karşımızda yetişkinlere özgü duygusal sorunlarla baş etmek zorunda kalan genç karakterler vardır. Bu karakterlerin tümü ikili bir gerçekliğin içinde bulurlar kendilerini: Bir yandan çocuksu bir masumiyeti korurken, diğer yandan da zamanından önce yaşlanmış ve acılaşmışlardır. Aslına bakarsanız, orta yaşlı ergenlerdir onlar. Bir yetişkinin inançsızlığı ile bir çocuğun oyunculuğunu aynı anda taşırlar. Varlıkları tam da bu çelişki üzerinden açılır.

Alper Canıgüz’ün neredeyse on sene arayla yazdığı seri romanları Oğullar ve Rencide Ruhlar (2004) ile Cehennem Çiçeği (2013)’nin kahramanı Alper Kamu, sadece çocukların romanlarda yeniden belirişinin değil, bu dönüşümün de habercilerinden biridir. Yalnızca beş yaşında olmasına rağmen, dünya klasiklerini çoktan hatmetmiş, Nietzsche, Dostoyevski ve Oğuz Atay’dan alıntılar yapan, babasının bulmaca çözmesine yardım eden ve boş zamanlarında hayatın anlamsızlığına kafa yormak için divanın altındaki sığınağına çekilen Alper Kamu sıradan bir karakter değildir. Sivri dili ve karşı konulmaz zekası ile dokunduğu yeri yakan bir çocuktur bu. Serinin ikinci romanı çıktıktan sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide Canıgüz’ün de dediği gibi, “bütün çocuklar çiçektir tabii ama hepsinin bahar çiçeği olduğunu düşünmemek lazım, bizimkisi de işte, cehennem çiçeği.”

Alper Kamu, küçücük bir oğlan çocuğunun içinde sıkışmıştır. O çelimsiz bedende, orta yaşa yaklaşan bir erkeğin duygusal derinliğini ve varoluşa dair endişesini taşır. Yetişkin olma fikri ölesiye korkutur onu. Çünkü yetişkinlerin dünyası, insana hiçbir duygusal derinlik ilham etmeyen, kimsenin birbirini gerçekten sevme becerisine sahip olmadığı karanlık bir yerdir. Onun için büyümek istemez, Alper Kamu. İki romanı da etkisi altına alan hüznünün kaynağı budur. Her fırsatta intihar planları yapması da yine bundandır: “Annem, babama ve tanışmalarına vesile olan karıya ilene ilene pencerenin önünde dört dönerken, ben annemin özel günler için sakladığı kuruyemiş stokundan apardığım bir kase ay çekirdeğini çitleyip televizyona bakıyor ve ölmek istiyordum.”

Mutlu olmasa bile yine de eğlenceli hikayeler anlatmayı başarır, Alper Canıgüz. Bu da bir yazar olarak onun becerisidir. Eğlenceli bir umutsuzluğun sözcüsüdür o. Ve bu görevi hakkıyla yerine getirir.

Artık mutlu hikayeler anlatmak için çok geç bir zamanda yaşıyor olduğumuz fikri, Emrah Serbes’in öykülerinde de sıkça tekrar edilir. Ama onun edebi kişileri, mutluluğun yeniden mümkün olabileceğine inanmaktan vazgeçmezler bir türlü. Serbes’in yazdığı metinlere yayılan melankoli de bu duygudan kaynaklanır: Asla gelmeyeceğini bildiğin bir şeyi beklemeye devam etmek. Çocuksu bir inatla zamanından önce kaybedilmiş bir masumiyetin peşinden koşmak. Onu talep etmekten vazgeçmemek.

Erken Kaybedenler’in (2009) çocuk ve ergen kahramanları, acımasız bir dünyanın içine doğmuşlar ve daha palazlanamadan duygusal olarak büyümek zorunda kalmışlardır. İşten çıkarılan babalar, sinir krizinin eşiğinde yaşayan anneler, erkenden evlendirilen komşu ablalar, inanmadıkları bir savaşta genç yaşta şehit olan ağabeyler. Bütün bunlar Alper Kamu’nun içinde yaşadığı dünyadan pek de farklı değildir aslında.

Emrah Serbes’in karakterleri bir yandan büyüme sancıları çekerken bir yandan da dünya üzerindeki yerlerini tespit etmeye çalışırlar. Bütün ergen hikayelerine damgasını vuran “Biz ve Ötekiler” ikiliği, burada da karşımıza çıkar. Emrah Serbes bu ayrıma ince bir dokunuşla, üçüncü bir kategori ekleyivermiştir: Dünyada yalnızca “kazananlar” ve “kaybedenler” yoktur. Bir de “erken kaybedenler” vardır. “Korhan Ağbi’nin Kardeşi”nde, zamansız kaybedilmiş masumiyetin en can acıtıcı hallerinden birini görürüz. Erkek dünyasının gaddar yüzüyle karşı karşıya kalan anlatıcı, o dünyaya en çok değer verdiği şeyi kurban etmek zorunda kalacaktır. Onunla beraber biz de anlarız ki, kaybetmenin de farklı şekilleri ve dereceleri vardır.

Büyümeyi reddeden yetişkinler ya da yetişkinlerin sorunlarıyla baş etmek zorunda olan çocuklar. İkisi de bir noktadan sonra aynı kapıya çıkar. Sonsuz bir ergenliğe sıkışıp kalmış bir duygusal hayat. Yeni edebiyatın bize sunduğu budur. Emrah Serbes’in ya da Alper Canıgüz’ün yarattığı bu yarı çocuk/yarı erkek karakterler, inancın ve umudun tümüyle kaybedilmediği, pragmatizmin ve çıkar ilişkilerinin hakim olmadığı ve “bağzı şeylerin” hala mümkün olduğu bir alanı temsil eder. İnsan ruhunun hızla fakirleştiği bir dünyada henüz işgale uğramamış bir duygusallığın sözcüleridir onlar.

O zaman diyebiliriz ki, çocuklar edebiyat sahnesine geri dönmüştür. Hem de “muhteşem” bir şekilde: Yepyeni bir ses ve nefesle.

*Bu yazı Ayrıntı Dergi’de yayınlanacak Ruh Fakirliği Üzerine Bir Deneme makalesinden bir parçadır. Makalesinin kısaltılmış versiyonunu kullanmamıza izin verdiği için yazarımıza teşekkür ediyoruz.

Yetişkinlerin Ulaşamayacağı Yerde Saklayınız (Doğuş SARPKAYA)

Edebiyatta çocuk karakterler deyince aklımıza hemen çocuk kitapları ve onların efsane isimleri gelir: Alice, Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Fedor Amca… Sıradan hayatı parçalamayı göze alan bu çocukların hepsi varolan dünyanın dışına taştıkları için çocukluk kahramanlarımız olmuşlardır. Büyüdüğümüzde ise yavaş yavaş uzaklaşırız onlardan. Okul, iş, kredi kartı borcu, buzdolabı taksiti derken kendi çocukluğumuzla savaştığımızı anlamayız bile. Yaşadığımız hengamenin içinden kafamızı kaldırmadan yaşamamızın sebebi çocukluğun masumiyetinden korkmamızdan mıdır? Bunun da etkisini göz ardı edemeyiz; fakat daha çok çocuksu açık sözlülük ve cesaret asıl geri adım atmamızı sağlayan şey. İktidar karşısında kendi eğilip bükülen imgemizi yansıttıkları için çocukluğu düşman bellemiş olabiliriz. Yetişkinlere yönelik romanlarda çocukların sıklıkla kahraman olarak görülmemesi, görüldüğü zamanlarda ise alegorik ya da didaktik bir işleve hapsedilmeleri bundan sanırım. Yine de bazı romancılar çocuk karakterlerine ihanet etmemeyi başarmışlardır.

Ağaç Yaşken Eğilir

Çocukluğun kurgu âleminde karşımıza çoğunlukla büyüme döneminin resmedildiği zamanlar çıkar. Edebiyat büyüme dönemini çocuksu cesaretin kırılmasını, açık sözlülüğün ketumluğa evrilişi ile birlikte yansıtabildiği ölçüde başarılı olmuştur. Fadime Uslu’nun dosyada yer alan yazısında üzerinde durduğu, James Joyce’un ‘Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ romanı, bu anlamda en önemli kitaplardan biridir. Daha sonradan Ulysses’te karşımıza çıkacak Stephen Dedalus’un büyümesi anlatılır kitap boyunca. Ailenin, okulun, dini kurumların ve dahası toplumun boğuculuğunu yırtmaya çalışan bir karakter olan Stephen, ne istediği gibi sanatçı olabilecek ne de üstüne karabasan gibi çöken kurumların etkisinden tümüyle sıyrılabilecektir.

Joyce, Stephen özelinde İrlanda toplumundaki çarpıklıkları da tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu açıdan bakıldığında Meksikalı yazar J. E. Pachedo’nun ‘Çöl Savaşları’ kitabının kahramanı Carlos ile Stephen akrabadırlar. Carlos, arkadaşı Jim’in annesi Mariana’ya âşık olur. Karşılığını alamayacağı bir aşka tutulması ise hem öğretmenlerince hem de ailesince garipsenecek; Carlos’un çocuksu aşkı önce doktorların devreye girmesiyle bilimin, daha sonra rahiplerin devreye girmesiyle dini kurumların konusu haline dönüşecektir. Toplum Carlos’u çocuksu aşkından kurtarabilmek için seferber olmuş durumdadır. Pachedo’nun kısa romanını basit bir olay örgüsüne teslim eder. ‘Çöl Savaşlarını’ derinlere sürükleyen şey ise Carlos’u kurtarma çabasının, Meksika modernleşmesinin yıkıcı etkilerini örtmenin bir aracı olduğunun özellikle vurgulamasıdır. Carlos imkânsız aşkını yaşarken, ülke adım adım değişmektedir. Meksika ulusal mutfağı yerini hamburgere ile kolaya bırakır ve okulun penceresinden görülen dağların önüne kocaman binalar dikilmektedir. Bunların sonucunda ise “Yetişkinler enflasyondan, döviz kurundan, trafikten, ahlaksızlıktan, gürültüden, suç oranından, aşırı nüfustan, dilencilerden, yabancılardan, yolsuzluktan, bir azınlığın elinde toplanmış sınırsız refahtan ve geri kalan neredeyse herkesin içinde olduğu fakrı zaruretten şikâyet ederler.” Lakin bu şikâyetleri ortadan kaldırma iradesi, modernleşmenin çarkları arasında erimiştir.

Yeraltına Sığınan Çocuklar

Son dönemde çocuk karakterin yaşadığı toplumun arazlarını açığa çıkarması durumunu anlatan hikâyelerden biri ise Craig Silvey’in “Tanrı’nın Unutulan Çocukları” romanı olmuştur. Avustralya’da küçük bir kasabada yaşayan iki çocuğun –Jasper ve Charlie – dostluğunu anlatan roman, burjuva toplumunun kendi içine kapandığı anda nasıl çirkinleşebileceğini anlatır. Jasper, sadece Charlie ile paylaşabileceği bir sırla gelip kahramanımızın penceresini tıklatır. Derslerinde başarılı bir kitap kurdu olan Charlie’nin, kasabanın günah keçisi olarak görülen Jasper ile sır dolu bir cinayeti çözmesi gerekecektir. Romanın omurgasını Ursula K. Le Guin’in Omelas hikâyesine yaslayan Silvey, burjuva refah ve mutluluk yalanını çocuk kahramanları aracılığıyla ortaya çıkarır.

Çocuk karakterlerin yetişkin dünyasına karşı giriştikleri mücadele bazı durumlarda geri çekilmeyi ya da yeraltına sığınmayı beraberinde getirir. Meltem Gürle’nin bu dosyadaki yazısında belirttiği gibi, bazı durumlarda çocuklar erken kaybedenler olduklarının farkına varırlar ama yine de kendi dünyalarını korumak için çaba sarf ederler. Niccolo Ammaniti’nin ‘Sen ve Ben’ romanı, burjuva ailesini endişelendirecek kadar konuşmayı sevmeyen, asosyal bir karakter olan Lorenzo’nun “ötekilerden” kaçma macerasını anlatır. Lisede yaşıtları ile kaynaşsın diye daha kalabalık olan devlet okuluna yazdırılan Lorenzo, ailesine hafta sonu tatilini okuldan arkadaşlarla geçireceği yalanını atarak kendi apartmanlarının bodrumuna sığınmaya karar verir. Ama planında küçük bir aksaklık olacaktır: Uzun zamandır görüşmediği üvey ablası 23 yaşındaki Olivia, bodrumdaki sığınağa gelecektir. Hem yaşıtlarından hem de ailesinden kaçmak için geldiği mekânın bir başka yetişkince işgal edilmesi Lorenzo’nun canını sıkar ama babası tarafından ihmal edilen, uyuşturucu bağımlısı olmuş, hastalıktan adım atacak hali olmayan Olivia ile kader birliği içinde olduğunun farkına varır. İkisi de yaşadıkları toplumun dışına çıkmayı ve ondan uzaklaşmayı seçmiş, bunu da ahlaki bir sorumluluk olarak görmüşlerdir.

Edebiyatta daha çok başı okşanacak karakterler olarak arzı endam eden çocukların son yıllarda yeniden hatırlanması ve çocukluk halleri üzerine romanların yazılmasında şaşılacak bir şey yok. Romancı, topluma ve insanlara yüzünü döndüğü zaman kendi geçmişiyle hesaplaşmayı göze alması gerekir. En yakın ve yakıcı geçmişimiz ise masum, cesur, sözünü sakınmayan çocukluğumuzda gizlidir. Yine de yetişkin dünyaya tümüyle kulak tıkamak pek mümkün değil. Naçizane önerim çocuk karakterleri işleyen yazarların kitapların görünen yerlerine şu uyarıyı basmaları: “Yetişkinlerin ulaşamayacağı yerde muhafaza ediniz”.

ÇÖL SAVAŞLARI, J. E. Pachedo, Çev. Deniz Torcu, Dedalus Kitap, 2013.

TANRI’NIN UNUTULAN ÇOCUKLARI, Craig Silvey, Çev. Selim Yeniçeri, Martı Yayınları, 2013.

SEN VE BEN, Niccolo Ammaniti, Çev. Şemsa Gezgin, Can Yayınları, 2012.