150. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
150. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisiyle Yeniden (Gökhan ATILGAN)

Demokrat Parti, AKP liderleri ve ona bağlı entelijansiyanın sıkça sahiplenici gönderme yaptığı bir parti. Sebepsiz yere değil. Mitleştirilmiş anlatıları şöyle bir şey: DP, Türkiye’yi kalkınma yolunda şaha kaldırıp demokratik atılımlara öncülük ederken sürekli çelmelenmiş, bua rağmen dik durmayı bilince, arkadan itilerek düşürülmüş bir parti. AKP de Türkiye’yi, cumhuriyetin 100. ve Malazgirt’in 1000. yıldönümlerine demokrasi ve kalkınmada dünyanın en güçlü ülkelerinden biri yapmaya doğru koşar adım giderken iç ve dış ‘lobi’ler, ‘güç’ler tarafından çelmelenip duruyor. Yakın tarih ile günümüz arasında kurulan duygusal olduğu kadar yanıltıcı ve çarpık öyküyle yaratılan görüntünün ardındaki hakikate ulaşmak; mübalağayla ve yalanla yoğrulmuş mitleri somut gerçekler ve bilimsel yaklaşımlarla sınamak şimdi her zamankinden daha gerekli.  Bu gerekliğin de koşullandırmasıyla Türkiye’de sosyal bilimlerin en temel yapıtlarından biri olarak kabul edilegelen Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisi yeniden okurlarla buluşuyor: Yazarının yeni bir “Önsöz”ü ve özenli, dizinli bir baskıyla. Kitap kadar yazarı da özellikli olduğu için önce Prof. Dr. Cem Eroğul hakkında bazı hatırlatmalar yerinde olacak gibi görünüyor.

Yazar: Öncü

Cem Eroğul’u, Türkiye’de sosyal bilimlerin içinde konumlandıracak bir tanım ararsak en doğrusu “öncü” olurdu. Zira, Türkiye’de ilk siyasal parti monografisini o yazdı (Demokrat Parti). Devlet kuramı üzerine Türkiye’de yazılmış ilk bütünsel yapıt onun kaleminden çıktı (Devlet Nedir?). Anayasal gelişmeleri toplumun tarihselliği ve bütünselliği içine yerleştirerek yazılmış ilk anayasa ders kitabı onun imzasını taşıyordu (Anatüzeye Giriş). Olgunluk çağında, denenmesi bile cesaret gerektiren bir konuyu, birey sorununu, son derece özgün bir yöntemle ve bütünlüklü bir şekilde çalışıp dünya çapında bir yapıt ortaya çıkarabilen de o oldu (Birey Nedir?). Başkalarının yanı sıra bu örnekler onun sahici bir öncü olduğunu belirtmek için yeter. Ancak, onun öncülüğü sonradan gelenler kolayca aşabilsin diye çıtanın aşağılarda bir yerlere konulduğu hasbelkader bir öncülük değildi. İlk sıçrayışta en yükseklere erişebilmenin en güzel örneklerini verdi. Bu öncü çalışmaların hiçbiri daha sonra aşılamadı. Böylelikle de ilk olmanın yanı sıra tek olarak kaldılar. Parlak bir zekâ, müstesna bir disiplin ve Marksizm sımsıkı birleşince ortaya çıkan eserler zamanın getirdiği tür tür akımlara dayanıklı oldular. Yel, kayadan ancak toz ve kum alabildi.

Eser: Yöntemin üstünlüğü

Türkiye’de siyasetten gündelik yaşama kadar her alana rengini çalan bir yaklaşım vardır. Bir şey ya iyidir ya kötü, ya gericidir ya ilerici, ya devrimcidir ya karşı-devrimci. Ortakduyu haline gelmiş bu yaklaşım toplumsal tavır alış ya da saf tutuşlarda da ortaya çıkar. Oysa, tarihsel bir durum ancak diyalektik olarak kavranabilirse bu ikilikler aşılabilir.  Bunun için de, DP’nin tarihselleştirilmesi ve kendi tarihselliği içinde sosyal sınıflarla ilişkilendirilmesi gerekir.

Kitap, böyle bir yöntemi sıkıca takip etttiği için DP’nin hem olumlu hem de olumsuz, yanlarını yakalayabilmiş ve bunları somut bir biçimde ortaya serebilmiştir.  Kitaptaki teze göre DP’nin ilerici yanı şudur: DP, egemenliğin ancak toplum onun üzerinde bir irade sahibi olabildiğinde millete ait olabileceğine ilişkin görüşünü halkın içinde ve gözüpek bir biçimde savunmuş, böylelikle Türkiye halkının yüzyıllar sonra ilk kez kendi arzusuyla yöneticilerini değiştirmesinin yolunu açmıştı. Bu, Türkiye siyasal tarihi bakımından çok önemli, son tahlilde de geriye döndürülmesi imkânsız ilerici bir adımdı. Üç nedenle: Birincisi, halk, yüzyıllar boyunca tepelerde tayin edilmiş hükümedecek kişileri artık kendisinin belirleyebileceğini somut olarak kavramıştı. İkincisi, erişilmez, hikmetinden sual olunmaz, yanına yaklaşılamaz siyaset adamlarının, oyunu ve rızasını almak için artık kendi ayağına gelişini görmüş ve böylelikle kendi gücünün farkına varmıştı. Üçüncüsü, siyasetin kaderi ile kendi geçim ve gelecek gailesi arasında dolaysız bir bağ olduğunu fark etmişti. DP liderleri yürekli bir mücadeleyle bu unsurların açığa çıkmasına vesile olarak Türkiye’deki demokratik gelişmeye büyük bir katkıda bulunmuşlardı.

Buna karşılık, DP’lilerin demokrasi anlayışları hayli hamdı. Bu hamlık da onları demokrasi ile faşizm arasındaki sınır çizgisine doğru hızla ilerletmişti. Zira demokrasi üslupları sözcüsü oldukları savaş vurgunlarıyla palazlanan ticaret burjuvazisi ve kapitalistleşmekte olan toprak beylerinin üsluplarıyla örtüşüyordu. Kapkaççılık, fırsatçılık ve buyurganlık sözcükleriyle özetleyebileceğimiz bu üslup, sandıkta kazanılan ezici seçim zaferlerini temsili demokrasinin asgarî kurallarını ayak altında ezmenin bir fırsatı olarak değerlendirdi. Kitabın tüm ayrıntılarıyla ortaya koyduğu olgulardan sadece birkaçını sıralamak bu bakımdan fikir verici olacaktır: Basının kontrol altında tutulması için kamusal imkânları hükümetin keyfine bırakan düzenlemeler. On yıl boyunca başta sol akımlar olmak üzere her türlü eleştirel düşüncenin boğulması için atılan adımlar. Parti içinden gelecek muhalif seslere aşırı tahammülsüzlük. Muhalif bir partiye oy verdiler diye Kırşehir ve Malatya kentlerinin ilçe yapılarak ve bölünerek cezalandırılması. Yargı mensupları ve üniversite öğretim üyeleriyle ilgili çıkarılan genel azil yasasıyla adalet ve bilim üzerinde kurulan dehşetli baskı. Siyasal partilere getirilen, seçim zamanı dışında miting düzenleme yasağı. Toplumu iktidardan yana olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölen Vatan Cephesi. Muhalefet partisini ve muhalif basını soruşturmak üzere kurulan ve kararlarına itiraz edilmesi yasaklanan Tahkikat Komisyonu. Ağır baskılar nedeniyle siyasî haber yapamaz hale geldiği için “Patlıcan dolması nasıl yapılır?” manşetiyle çıkan gazeteler…  DP’nin en önemli kurucularından biri olan Fuad Köprülü’yü dahi isyan ettirerek ona “Bu mücadele tek parti, tek şef sistemini canlandırmak isteyen bir adama karşı koca bir milletin mücadelesidir” dedirten daha pekçok gelişme.

Yapı: Dün, Bugün, Yarın

Kitap, DP’yi ortaya çıkaran koşulları kavrayabilmek için geriye doğru bakarak başlıyor ve bu koşullar ‘Giriş’ bölümünde ortaya konuluyor. Birinci bölüm, DP’nin ‘muhalefet’ yıllarına, ikinci bölüm DP’nin ‘yükseliş’ dönemine, üçüncü bölüm ‘duraklama’ya, dördüncü bölüm ‘yıkılma’ya ayrılıyor. Her bölümün sonunda yazarın bölüme ilişkin toplu değerlendirmeleri bulunuyor. ‘Sonuç’ bölümünde ise DP’nin geçmişteki kökenlerin yanı sıra geleceğe neler devredebileceğinin bir tartışması yapılıyor.

Kitap, dönemin iç ve dış gelişmelerini mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir şekilde ortaya koyabilmek için, altı farklı günlük gazetenin 1945-1960 arası tüm sayıları taranarak elde edilen bilgiler üzerine kurulu. Gazete seçiminde belirgin bir nesnellik görülüyor: Resmi Gazete, muhalefetteyken DP’nin sözcüsü olan Vatan, iktidardayken DP’nin yayın organı olan Zafer, Millet Partisi’nin organı olan Kudret, Halk Partisi’nin fikrî savunuculuğunu üstlenen Ulus, ve Cumhuriyet. Günlük gazetelerin yanı sıra titizlikle incelenen altı da dergi var: Akis, Ayın Tarihi, Forum, Kim, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi ve TBMM Tutanak Dergisi. Böylelikle, on beş yıllık önemli bir dönemin siyasal havası kitap içre solunabiliyor.
DEMOKRAT PARTİ: TARİHİ VE İDEOLOJİSİ, Cem Eroğul, İmge Yayınları, 2003.

Önemli Not:
Prof. Dr. Cem Eroğul'un açıklaması
Sayın Yetkililer,
Birgün gazetesinin 4 Temmuz 2014 günlü kitap ekinde, benim Demokrat Parti kitabımla ilgili bir tanıtma yazısı çıktı. O yazıda, sanırım unutkanlık nedeniyle yapılan bir yanlışı düzeltmek isterim.
Yazıda, benim Anatüzeye Giriş kitabımla ilgili olarak, "anayasal gelişmeleri toplumun tarihselliği ve bütünselliği içine yerleştirerek yazılmış ilk anayasa ders kitabı" deniyor. Oysa bu tanıma tam uyan ilk kitap Mümtaz Soysal'ın 1969'da yayınlanan Anayasaya Giriş kitabıdır. Benim sözü edilen kitabımın ilk basımı ise 1993'te, yani Mümtaz Bey'in kitabından 24 yıl sonra yapılmıştır.
Hak yememek için, lütfeder de bu açıklamayı yayınlayabilirseniz size minnettar kalırım.
Cem Eroğul 

Zehir Hepimizin İçinde (Doğuş SARPKAYA)

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.

Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar, tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir.

İlk öyküden –Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz.

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında.

Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine... Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.”

 Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.

Karanlık, Yoğun, Sarsıcı

Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim.  İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. 

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık O’nu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki.  Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir”. Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum.

KÜRAR, Melike Uzun, İletişim Yayınları, 2014.

“Yarım Kalan” Eleştiri (Ayşegül TÖZEREN)

Türkiye edebiyatında eleştiriye emek veren yazarların içinde eleştirinin durumunu meseleleştiren eleştirmenlerin sayısı çok değildir. Edebiyat eleştirisini, eleştirisinin nesnesi haline getiren bir yazar vardır ki…  Eleştiriye Beş Kala isimli eserde “yarım kalan” eleştirisine ilişkin metinler derlenmiştir. 1978 yılında katledilen Bedrettin Cömert…

Cömert’in eleştiri yazılarında bazen polemik yan ağır basar, bu durumun kendisi de farkındadır ve şöyle gerekçelendirir: “Ne olduklarını yüzlerine haykırmak gerek. Yoksa anlamıyorlar.” Bedrettin Cömert, çağcıllarından farklı olarak, ne öznel, ne nesnel, ne de toplumcu eleştiriyi eleştirmekten kaçınır. Hatta, deyim yerindeyse, kendi ayağına bile kurşun sıkabilecek cesarete sahiptir. İzlenimci eleştirinin çağın gerisinde kalmasına rağmen edebiyatımızda hükümranlığını sürdürmesinden şikayetçidir; nesnel eleştirinin öznel-nesnel kavgasının kısır döngüsünden bir türlü kurtalamamasından ve nasıl olması gerektiğinin tartışılamadığından yakınır. Toplumcu eleştirinin içerik bağnazlığından vazgeçmesi gerektiğini söyler. Toplumculuk, “bir konu sorunu değil, bakış açısı, yorum yöntemidir,” diye yazar ve ekler: “Ne yeteneksiz toplumculuk, ne de dünya görüşsüz sanat olabilir.”

Cömert, güncel edebiyat eleştirisinde bir hastalığın da “kooperatifçilik” olduğunu belirtir. Bu hastalığın iki ayağı vardır: “İdeolojik bulaşmazlık” ve “para”. Oysa, Cömert için, “Eleştirmecilik, insanın ahlak yapısını en çok denemeye sokan bir meslektir.” Kooperatifçi olarak tanımladıkları için, “"Bugünün yarını da var" ilkesi, yazarlık namuslarının tek sınırıdır,” diye yazar.

Edward Said gibi Bedrettin Cömert için de eleştiri “bir direniş biçimi” olduğunda, eleştiridir. Cömert edebiyatta otorite geleneğini köhnemiş olarak tanımlayarak, “belki de hiç yeni olmamış sanat anlayışlarını aralıksız piyasaya sürmekle” suçlar. Bu satırlarda, Said’in Entelektüel adlı kitabında yer alan,  “Gözünüz hâminizin üstündeyken bir entelektüel gibi düşünemezsiniz.  Sadece bir mürit gibi düşünebilirsiniz. Aklınızın bir köşesinde bir yerlerde onu memnun etmeniz, keyfini kaçırmamanız gerektiği düşüncesi vardır,” biçimindeki ifadeleri duyar gibi oluruz. Cömert için ne eleştiri bir otorite kurma aracıdır, ne de yazarlar mürit.

Cömert, dilin yapısı üzerine de düşünen bir edebiyat insanıdır. Orwell’in dilin çürümesi olarak ifade ettiği “klişeler, aşınmış metaforlar, bayat kullanımlar”, Cömert’in yapıt eleştirisi yaparken dikkate aldığı unsurlardır. Aynı zamanda, Cömert , incelemelerinde, dilin yapısını göstergebilimden yararlanarak da ele alır ve “her değişimde egemen olan şeyin” “eski maddenin varlığını sürdürmesi” olduğunu yazar. Ancak “değişim ilkesinin” “süreklilik ilkesine” dayandığını da belirtir.

Cömert’in dil için aktardığını, kurumlar için de söyleyebiliriz; değişim süreklilik ilkesine bağlıdır ve eleştiri kurumu da bunun dışında değildir. Edward Said’in yazdığı gibi, “Tüm eleştiri yaklaşımları, bir geleceğe sahip oldukları varsayımı üzerine kuruludur.” Bu önerme sadece yapıt eleştirisi için değil, eleştiri kurumunu eleştirinin nesnesi haline getiren eleştiri yaklaşımları için de geçerlidir. Cömert’in şu sözlerinin gerçekleşmesini hâlâ özlemle bekliyorsak, “yarım kalan” eleştiri sürüyor demektir:

“Yarım veya parçacı özgürlük topaldır, kördür; doğru’nun ancak bir yanını gösterir, oranlama olanağını yok eder. Özgürlük tam olmalıdır; her alanda ve herkes için.”

O zaman edebiyat eleştirisi için de, “İsyan, devrim, özgürlük!”

ELEŞTİRİYE BEŞ KALA, Bedrettin Cömert, De Ki Yayınevi, 2006.

İkinci Yeni İçin Bahisleri Hatırlatmak (Nilüfer ALTUNKAYA)

Mehmet H. Doğan, İkinci Yeni Şiir adlı kitabında İkinci Yeni’nin başlangıcını şöyle anlatır:
“1950’lerin başlarında, birkaç şairin (Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan) birbirinden habersiz, bildirisiz, İstanbul ve Ankara’daki birkaç dergide (Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası) yayımladıkları şiirlerle başlamış olan bu hareket, adından da anlaşılacağı gibi birinci yeni sayılan Garip’in sonunda şiiri getirdiği yere açık bir başkaldırıyı dile getirir.”

Şiirimizi oldukça etkilemiş olan bu keskin dönemeci, yalnızca toplumsal ve siyasal yaşamın bir sonucu ya da gereği olarak görmek oldukça sığ bir bakış olur, elbette... Ne var ki bu etkiyi göz ardı etmek de şairi yaşadığı toplumdan, günün siyasal eğilimlerinden ve yaşamın güncel etkilerinden soyutlamak anlamına gelir. Öyleyse şairi hem toplumsal çalkalanmaların kıyısında -belki de ortasında- hem de şiirine yansıyan bireysel varoluş yolculuklarının karşılıklı etkilerine açık, ortak duyarlılıkları ile değerlendirmeliyiz.

Tüm poetik çalkantıların içinde etkisini dalga dalga yayan, hem eski hem de yeni kuşak şairleri etkilemekle övünen bu şiir hareketi içinde anılan şairlerin ortak bir amacı var mıydı peki? Bu sorunun yanıtını bulmak adına akımın öncüleri arasında sayılan şairlerin, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya ve İlhan Berk’in, İkinci Yeni’nin açılımını belirleyen Dünyanın En Güzel Arabistanı, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Galile Denizi adlı kitaplarını incelemek gerekir. Eleştirmenlerin de şairlerin poetikalarının ortak noktalarını yakalama çabalarını haklı çıkaran en önemli kitaplardır bunlar… Öyleyse daha fazla ayrıntıya girmeden genel olarak bu kitaplardaki şiirlerin altı çizilebilecek özellikleri İkinci Yeni şiirinin akım ya da Mehmet H. Doğan’ın deyimiyle dönemeç olmasına neden olan özellikleridir, diyebiliriz.

Özellikle İlhan Berk’in Pazar Postası’nda (1955) yayınlanan “İkinci Yeni Nedir?” ve “İkinci Yeni şiirin yeniliği nedir?” sorularına verdiği yanıtlarda ve birçok kez yinelediği sözlerinde usu allak bullak ederek, usa bağlı anlamı yıkmanın İkinci Yeni şiirinin ilkelerinin başında geldiğini vurgulaması, eleştirmenlere iyi bir dayanak noktası sağlamıştır.

Şairlerin bu yenilik hareketine olan mesafelerini belirledikleri çizgiye kadar yaşanan süreçte eleştirmenlerin tutumlarında da bazı kırılmalar olur. Asım Bezirci ve Attilâ İlhan’ın bu şiir hareketine yönelik tutumları aynı ideolojiden beslendikleri için olsa gerek birbirlerini desteklemektedir. Nesnellik kaygısı taşıyarak da olsa hep bir karşı çıkma refleksi hâkimdir her ikisinde de... Attilâ İlhan’ın tutumuna kendi şiir anlayışını derinleştirecek arayışlar içinden bakabiliriz ama Asım Bezirci’nin yaklaşımı toplumcu gerçekçiliğin kuramlarıyla beslenen eleştirel bir tutumdur.

Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı adlı kitabında İkinci Yeniyi Eleştirenler başlığı altında Behçet Necatigil’den, Ahmet Oktay’dan, Muzaffer İlhan Erdost’tan ve Mehmet H. Doğan’dan yaptığı alıntılarda İkinci Yeni ‘sayesinde’ gelinen yozlaşmaya dikkat çeker. Ona göre “böylesine edilgen, soyut, içeriği önemsemeyen bir yenilik anlayışının toplumcu ürünler doğurması beklenemezdi.” Şairlerin siyasi eğilimi biliniyor olsa da… Asım Bezirci için asıl çıkmaz hep bu olanaksızlıktır. 

Mehmet H. Doğan ise bu şiir hareketine insanı, politik düzen, yasa ve ideolojik oluşumlar ötesinde kavrayan TÜMEL insanın şiiri olarak bakmaktadır:
 “Bir bildiri şiiri olmamışsa, toplumsal olana uzak olduğu için değil, bildiri şiirine karşı olduğu içindir. Toplumca içinde bulunduğumuz bunalımdır onun alanı.”

Memet Fuat’ı da -temkinli ve nesnel bir eleştirel tutum yakalama çabasını vurgulayarak- anmadan geçmeyelim.

İşte bu kadar panoramik bir bakışla da olsa İkinci Yeni’ye yönelik yaklaşımların dününe baktığımızda İkinci Yeni’nin bir ‘mutlak öteki’ne rağmen var olduğunu ve bu şiir hareketinin çeşitli cephelerden yapılan öngörülerle meşruiyet kazandığını görüyoruz.

Bu genel eleştirel yaklaşımların ötesinde şairlerin poetikalarını birebir inceleyen çalışmalar ve oldukça sağlam kuramlarla geliştirilen şiir çözümlemeleri günümüz şiiri adına oldukça önemli kazanımlar sağlamaktadır. Özellikle varoluş felsefesinin etkileri ve psikolojideki gelişmelerin sağladığı açılımlar, şairi poetikasıyla hem iç içe hem de ondan görece soyutlayarak yorumlamayı olanaklı hale getirdi.

Bu tür çalışmaların en önemlilerinden biri de Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek adlı Turgut Uyar incelemesidir. Orhan Koçak, Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi’ni Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’nde ele aldığı “Clinamen ya da Şiirin Yanlış Okunması” yaklaşımını benimseyerek ele alır. Gecikmişlik şairin kara yazgısıdır ve kendisine baktığı yer kendi sonrasızlığıdır… Acemiliğin ustası olan bir şair bir yandan kendi eksikliğinin de acemisidir:
“Çile gergin ama sabırlı bekleyiştir Uyar’da. Görevi de zamanın baskısını hafifletmek ve böylece kendi potansiyeline bir korunak sağlamaktır”

Şairin kendi şiirine yönelttiği eleştirel bakış acemi bir kusursuzluk uğruna hem önceyi hem sonrayı barındırmaktayken şair hem ölmüş bir selef (baba) hem de doğmamış bir halef (oğul) değil midir? ‘Bir şiirin ortası’nı yazmak bu olsa gerek!

Artık şaire yönelik algımız ona yüklenen yalvaçlığın çok ötesinde olduğu için mi İkinci Yeni’yi bu kadar baş tacı ediyoruz? Yoksa bireysel trajedilerden kurtulma şansımızın gittikçe azaldığı bir çağı yaşadığımız için mi hep mutlaklaştırıyoruz algımızı? Belki de zamanın müdahalesinden arınarak bakmaya çalışıyoruz bu başat şairlere… Her birinin o büyük şiirinin sonsuzluğunda bir şimdi yakalamaya çalışıyoruz. Bu yüzden de hep bahisleri yükseltiyoruz. Şiir için.

Orhan Koçak şairin ruhuna öylesine derin bir bakışla yaklaşıyor ki, bir prizmadan geçerek renklerine ayrılıyor sanki tüm yaşanmışlıklar... İnsanın bütün dehlizlerinde geziniyoruz şairle birlikte… Böylece başka bir ışığın dökülüşüne tanık oluyoruz, yazılmış ve yazılacak olanlar kadar boşluğu da kapsayan o büyük şiirin karanlık yanlarına:

“Ne çok inanç, ne çok inkâr, ne çok yanılsama!”

BAHİSLERİ YÜKSELTMEK, Orhan Koçak, Metis Yayınları, 2011
ETKİLENME ENDİŞESİ, Harold Bloom, Çev; Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, 2008
İKİNCİ YENİ SAVAŞI, Attilâ İlhan, İş Bankası Kültür Yayınları, 2004
ŞİİR VE ELEŞTİRİ, Mehmet H. Doğan, YKY, 1998
İKİNCİ YENİ ŞİİR, antoloji-dosya, İkaros Yayınları, 2008
İKİNCİ YENİ TARTIŞMASI, Memet Fuat, Adam Yayınları, 2000.




Yapıtın Anahtarını Sunan Eleştirmen: Nurdan Gürbilek (Sibel DOĞAN)

Nurdan Gürbilek,  “Her yazar etkilendiği yapıta kendi kapısından girer,” der.  Bazıları da o kapının anahtarını sunar okura, Gürbilek gibi. Edebiyatımızda eleştiri denince aklımıza gelen ilk isimlerden biri olsa da yazılarını denemeye daha yakın bulanlar da var. Nurdan Gürbilek, incelemelerinde egemen edebiyat anlayışına göre doğru ve yanlışları sıralamak yerine bilindik düşünme biçimlerini değiştirip yeni biçimler deniyor. Yazılarında kendi meselesini ön plana çıkarmayı değil, eserin sesini açıp onun sorunsalını görünür kılmayı önemsiyor. Gürbilek, “İnceleme olsun, deneme olsun iyi bir edebiyat yazısının tek ölçütü var aslında. Ele aldığı yapıtı konuşturabiliyor mu, yoksa yalnızca inceleme yazarının ya da denemecinin sesi mi duyuluyor orada?” derken yeni bir eleştiri anlayışından bahsediyor. Onun yazdıklarında derin bir araştırma ve bu araştırmayı bütünleyen analitik çözümlemenin yanı sıra yaşantısından, hissettiklerinden izler buluyoruz. Bunları o kadar hassas tartıyor ki kurduğu denge sayesinde okur ne salt kuramsal ne de fazla öznel yazılar okumuş oluyor. Gürbilek, incelemelerinde, yapıtı, kahramanları ya da yazarı konuştururken zaman zaman o konuşmaların arasına kendi sesi de karışıyor. Sonra sıkı bir tartışmanın ortasında buluveriyoruz kendimizi.

Nurdan Gürbilek, kitaplarında, özellikle Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Tezer Özlü, Yusuf Atılgan gibi isimlere odaklanıyor. “Edebiyatta endişe”yi konu edindiğinde, edebiyatın “mağdurluk”la ilişkisi üzerinde durduğunda ya da iç sıkıntımızın kaynağı olan “ev”lere sızdığında bu güçlü yazarların yapıtlarıyla karşımıza çıkıyor. Ama aynı isimleri her kitapta ayrı bir meseleyle ele alıyor. Ev Ödevi’ndeki denemelerinde konu edindiği yazarların çocukluklarını ve çocukluklarının geçtiği evleri anlatıyor. Yazarın evi kavramsallaştırarak ele almasının asıl nedeni, evde yaşanan deneyimlerle edebiyat arasındaki ilişkiyi görmeye çalışmak. Örneğin Latife Tekin’i okurken yokluk duygusuyla dil arasındaki ilişkiyi anlamaya çalıştığını söylüyor: “Aşk İşaretleri’nde daha önce izini sürdüğü bir temanın doğrudan kalbine yönelmiştir Tekin. Yine bir büyüme, bir çocukluktan yetişkinliğe, sessizlikten dile geçiş hikâyesi vardır karşımızda. Ama bu geçişte iki şey apaçık karşı karşıya getirilmiştir. Bir yanda ‘hışırtı yoluyla sessizleşmek isteyen hayat’ vardır, öbür yanda ‘kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayat.’ Bir yanda Tekin’in ‘kurulmamış cümlelerin dağınıklığı’ dediği, ‘varlığınızdaki güzel susuş’ dediği mırıltı; öbüründe dil, ‘üstümüze atılmış’, hayata tepeden bakan, onu yersizleştiren, ayartıcı ve yıkıcı bir dil, varlık nedeni ‘bulunmaz cümlelerde’ olan Nezir. Bir yanda hayatın tadı, kokusu vardır; öbür yanda Nezir’in hayali, dili, sesi, cümlelerinin gürültüsü.”

“Bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, o kadar uzaktan dönüp bakacaktır size.” Metinle bağ kurmak için sözcüklerin sınırlarını görmek isteyen okuru umutsuzluğa düşürebilecek bu cümle aslında onu cesaretlendirebilir mi? Nurdan Gürbilek, eleştirilerinde, birçoğunun yaptığı gibi kibriyle okuru azarlamak yerine yüreklendiriyor. Yer Değiştiren Gölge’de okumanın bir aydınlanma anı olduğundan bahsediyor. Bazen bir metnin okurla arasındaki mesafeyi kapattığı gibi eskisinden de eksik bırakabileceğini ve okurun bunu kabul etmesi gerektiğini söyleyip şöyle devam ediyor: “Karl Kraus’un sözcükler için söylediği, edebi metinler için de geçerli. Bu yüzden bu denemeler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Oğuz Atay’ın, Yusuf Atılgan’ın, Bilge Karasu’nun yazdıklarını aydınlatma çabası olduğu kadar, bu metinler üzerinde gezinen gölgeyi, her an yer değiştiren bu gölgeyi, onlarla aramızda ister istemez var olacak uzaklığı anlamlandırma çabası olarak da okunsun isterdim.”

Mağdurun Dili, Kör Ayna Kayıp Şark, Yer Değiştiren Gölge, Ev Ödevi Gürbilek’in eserlerinden bazıları. Benden Önce Bir Başkası ise çoğul, birlikte okumalardan doğan ve okuru heyecanlandıran bir kitap. Dostoyevski’yle Kafka’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’la Walter Benjamin’i, Peyami Safa’yla Cemil Meriç’i birlikte okuyan ikili denemeleri içeriyor. Onun ifade edişiyle bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan denemeler bunlar. Kitaptaki metinlerin amacı bir yazarı diğeriyle karşılaştırmak, yazarların kendinden öncekilerden izler taşıdığına dair kanıtlar sunmak değil. Bu denemelerde, yazarın kendinden öncekinin meselesini nasıl anladığı, o meselenin yerine kendi meselesini geçirip geçiremediği, meseleyi ileri mi taşıdığı yoksa onun gerisinde mi kaldığı gibi konular üzerinde durulmuş. Nurdan Gürbilek, Kafka’nın böceğinin henüz ortaya çıkmadan çok önce Dostoyevski’nin küçük memurlarının, yeraltı adamlarının kâbuslarında ortaya çıktığını belirtiyor. Yani Dostoyevski’nin ışığını Kafka’nın eserinin üzerine düşürüyor. Ama etkileyenin gücü kadar etkilenenin dönüştürücü gücünün de altını çizerek. Sonra okura şu soruyu soruyor: Peki biz, Kafka’nın “Dönüşüm”ü olmasaydı Dostoyevski’nin böceklerinin farkına varır mıydık?

Yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, Nurdan Gürbilek bize Latife Tekin’in, Dostoyevski’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Kafka’nın yapıtlarının anahtarını sunuyor. Bunu yaparken kurduğu kendine has dille yeni bir estetik yaratıyor. Bu yüzden onun eserlerini okurken keşfetmenin keyfini yaşıyoruz.

YER DEĞİŞTİREN GÖLGE, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1995.
EV ÖDEVİ, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1999.
BENDEN ÖNCE BİR BAŞKASI, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 2011.



Jale Parla Eleştirisinde 'Yazar Bunalımı' ve Kimlik (Yasemin YILMAZ)

 "Direnişin başkalaşım yoluyla gerçekleştirildiği bir distopya coğrafyasında iktidarı çileden çıkarmanın en iyi yolu tam da budur." Jale Parla'nın yazarın başkalaşım sürecini ve sancılarını incelediği Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabının dördüncü bölümü bu cümleyle biter. Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz romanının incelendiği bölümde 1990 sonrası edebiyatta yazma eyleminin başlı başına bir başkalaşım olduğu, kalıcılık ve evrensellik arayan yazarın, başkalaşarak yaratıcılığını kanıtlamasından duyduğu haz vurgulanmaktadır. Parla'ya göre başkalaşım, içerisinde barındırdığı yok olma, geri çekilme, alternatif sunma ve direnme dinamikleriyle başlı başına bir yaratıcılık durumudur. Parla'nın edebiyatın bu gizil gücünü ortaya çıkaran roman incelemeleri kanonik eserleri bambaşka bir gözle ve farklı sorularla okumamızı sağlar.

Türk edebiyatında Ahmet Mithat'tan başlayarak günümüzde Orhan Pamuk'a uzanan çizgide yazar figürasyonları ve başkalaşım kavramını ele alan incelemesinde Parla, başkalaşımı bir anlatı tekniği olarak dayatmacı ve yönlendirici değişime bir direniş olarak tanımlar. İncelemenin tarihsel arka planında Türk modernleşmesi - imparatorluğun çöküşü, Cumhuriyet'e geçiş süreci travmaları, travmayla yüzleşme ihtiyacı - vardır. Bu sürecin travmalarıyla başa çıkmak için iki tür pratikten söz edilmektedir: Yaşanan hızlı değişimleri anlamlandırmak ve yönetmek ya da kavranamayan değişimlere başkalaşarak direnmek. Bu sancılı sürece romanlar çerçevesinde bakmak isteyen Parla, toplumsal değişimin hızına en uygun anlatı modelinin başkalaşım olduğunu belirtir.

Künstlerroman (sanatçı roman) geleneğinde yazar figürasyonları ideal/mükemmel yazar ve başarısız/yarım/eksik yazar olarak iki kategoride ele alınır. 19.yüzyıldan bugüne birer antikahraman olarak ortaya çıkmış bu ikinci gruptaki yazarlar, Parla'ya göre başkalaşım yaşayan, estetiğin sınırlarını zorlayan, sorgulayan, genel kabul gören değerleri alaşağı eden anlayışı temsil eder. Sanatçı romanlarının sanatçısı toplumsal yozlaşmayı, maddiyatçılığı, önyargıları kendine dert edinen, bu yüzden de Parla'nın deyimiyle "toplumun gizli vicdanı" olan kişilerdir. Çalışmanın son bölümünde de vurgulandığı gibi, toplumun ezber değerlerine sırt çevirmekten korkmayan bu sanatçılar bireysel yaşanmışlıklara, sıradan insanın öykülerine ayrı bir önem vermektedir. Ahmet Mithat'tan günümüze başkalaşım tekniği farklı dönemlerde ifadesini değişik şekillerde bulmuş ortak bir başkalaşım dili yaratmıştır. Yazar, yoğun bir şekilde hissettiği başarısızlık ve eksiklik duygusunu çeşitli başkalaşım imgeleri ve metaforlar kullanarak yazınına yansıtır. Parla'nın incelemesi beş bölümden oluşur ve 19. yüzyıldan bugüne Türk edebiyatında başkalaşım dilinin dönüşümü romanların detaylı analizi ışığında ele alınır.

Jale Parla, dilde dönüşüme ve Ahmet Mithat'tan Orhan Pamuk'a uzanan edebiyat geleneğinde bir anlatı tekniği olarak başkalaşımın çeşitli ifade biçimlerine odaklanır ancak kitapta sıklıkla altı çizilen bir nokta vardır. Mai ve Siyah, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar, Gece, Beyaz Kale ve incelenen daha birçok eser farklı dönemlerin yapıtlarıdır, farklı edebi akımlar çerçevesinde ele alınırlar ancak bu eserleri Parla'nın çalışmasında bir araya getiren, belirli bir zamana ya da coğrafyaya ait olmayan bir sorunsala işaret etmeleridir. Gerek Ahmet Mithat ve Tanpınar romanlarında gerek Atay ve Karasu metinlerinde ve gerek Latife Tekin'in Gece Dersleri'nde başkalaşım bir 'arada kalmışlık' halidir. İçerisinde korku ve kurtuluş, bireyin kendi kimliği ve başkalaşmış benliği, sevgi ve utanç bir arada bulunur. Parla, bireyin hissettiği korkuyu "Kafkaesk bir varoluş endişesi" olarak açıklar ve ekler, bu korku aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir hoşnutsuzluğa işaret eder.

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabı, sanatçı romanlarındaki sanatçı kişinin temel hoşnutsuzluğunu ele alırken, bu sorunun sebeplerine ve yazında ifade ediliş diline odaklanır. Bu yönüyle de kitap, okuru Parla'nın bir diğer incelemesine - Babalar ve Oğullar'a - yönlendirir. Babalar ve Oğullar, Tanzimat dönemi romanlarında 'baba' figürünün yansımalarını incelerken, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım babanın kaybını yazar sanatçının aidiyetsizlik duygusunun arkasındaki sebeplerden biri olarak gösterir. Bu bağlamda babanın kaybı, bireyin aile evine bağının zarar görmesi ve dolayısıyla bir tür 'evsizlik' duygusu yaratması olarak incelenebileceği gibi bireyin kendini mutlak otorite/iktidar (baba) karşısında gerçekleştirme şansının yitirilmesi olarak da okunabilir. Parla'nın başkalaşım tekniği incelemesi romanların psikanalitik okumalarını da beraberinde getirir ve bu çok katmanlı okuma deneyimi Babalar ve Oğullar'da da göze çarpar. Öyle ki Parla'nın bu iki incelemesini okuyan bir okur temel felsefe ve psikoloji metinlerini, mitolojik kaynakları, tarih kaynaklarını okuma gereksinimi duyar. Mai ve Siyah'ta çizilen "yenik yazar" portresi ve sanatla ulaşılmak istenen "aşkınlık" Parla'ya göre bir tür "Faustyen noksanlık"tır. Ahmet Cemil'in yeni bir dilin yanında yeni bir renk araması Halit Ziya'yı Novalis'in ve Baudelaire'in mavi rengi arayışıyla birlikte anmamıza sebep olur. Tanpınar şiirlerinde ve öykülerinde baskın motif olarak kullanılan "ayna", metinlerin psikanalitik okumasını zorunlu kılarken, Tanpınar'ın günlüklerinde "psikasteni"ye değinmesi Walter Benjamin paralel okumasını beraberinde getirir. Parla incelediği eserleri bölümlere ayırdığı kitaplarında farklı başlıklar altında incelese dahi bölümler arasındaki bağlantıyı okuruna sürekli hatırlatır. Tanpınar'ın Huzur romanını ele aldığı bölümdeki "sürrealist mekânlar" - gölgeler, karanlıklar, kayalıklar - vurgusu ile Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'un eserlerinin incelendiği diğer bölümlere göndermelerde bulunur. Benzer şekilde, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Muvakkit Nuri'si ile Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'u arasında kurduğu paralellik ile parçalanmışlık metaforuna işaret eder. Gerek karakterler arasında gerek yazarların dil kullanımı açısından bulduğu benzerliklerle yapıtlar arasında göndermelerde bulunarak ele alınan konunun aslında güncelliğini hiç yitirmediğinin de altını çizer Parla. Uşaklıgil'in, Tanpınar'ın, Atay'ın, Karasu'nun kullandığı dil ve başkalaşım imgeleri farklıdır ancak yazar kahramanın başka bir eşyaya, bitkiye, hayvana ve hatta hiçliğe dönüşme isteğinin ardındaki sebep aynıdır: kimlik karmaşası. Yazarın kim olduğu belirsizliği bir başka soruyla derinleştirilir: "Yazar neyin peşindedir?"

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım'da kimlik, aidiyet ve yazarlık sorunları yazar kahramanlar gözünden incelenirken, Babalar ve Oğullar'da bu sorunların tetiklediği arayışın Tanzimat dönemi romanlarına dil, kişileştirme, izlek ve anlatı açısından yansıması ele alınmıştır. Babalar ve Oğullar'daki arayış bir tür yazar kimliği arayışıdır ve Parla'ya göre Tanzimat dönemi romanlarında bu arayışa İslam epistemolojisi cevap vermiştir. Baba-oğul arasındaki ilişki Tanzimat romanlarında bir "devamlılık ilişkisi" olarak tanımlanırken Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım bu ilişkinin bozulmasının (ya da hiç var olmadığının anlaşılmasının) sonuçlarını irdelemektedir. Başa dönecek olursak, edebiyatın başkalaşım dili sorunu çözmek için değişmektense değişime direnerek benliğini korumak isteyen yazarın/antikahramanın en etkili silahıdır. Parla'nın eleştirisi var olan sorun ve arayışın incelemesini sadece son dönem edebiyatla sınırlamaması ve sorunun evrenselliğine, zamansızlığına dikkat çekmesi bakımından önemlidir.
 
TÜRK ROMANINDA YAZAR VE BAŞKALAŞIM, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2011 
BABALAR VE OĞULLAR, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2004.

Olgucu Eleştirinin İzinde (Tunay DEVRİM)

Eleştirinin tarihine göz attığımızda iki temel eğilimden söz edilebilir. Bunların ilki biçim ve öz bakımından çağın ya da eleştirmenin bağlı bulunduğu akımın gerektirdiği kurallara göre yapılan “kuralcı eleştiri” diğeri ise kuralcı eleştirinin ötesinde yapıt ile ortaya çıktığı toplum arasındaki bağıntıları araştıran, yazara ve topluma dönük derin çözümlemeler ortaya koyan  “olgucu eleştiri”dir.

Türkiye’de halen eleştirinin varlık sorunu yaşadığı bir gerçek! En azından bu konu nihayetlenmiş bir tartışma değil. Akademik çevrelerde kuralları daha belirgin bir çizgide ilerleyen eleştirinin son çeyrek yüzyılda farklı arayışlar ve çizgiler izleyen eleştirmenlerce gelişimi ve yeniden üretimi bir süreç olarak devam ediyor.
Türkiye’de yeni arayışların peşinde olan eleştirmenlerden biri de Semih Gümüş’tür. Onu doğrudan yukarıda kategorilendirilmiş eleştiri anlayışlarından birinde tanımlamak yerine, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik Bir Viyana Yazı romanı üzerine yazdığı Yazının ve Tarihin Bilinci adlı eleştiri kitabında yer alan -bilerek ya da bilmeyerek- olgucu eleştiri yönteminin ayak izlerini tespit etmeye çalışacağız. Yirmi yıl önce yazdığı bu kitaptaki yaklaşımından farklı olarak, yazar son yıllarda kolay okunabilen alanlarda yoğunlaşmış olsa da Gümüş’ün kitaplarında, eleştirinin farklı ton ve üsluplarına rastlamaktayız. 

Olgucu eleştiri anlayışına göre eleştirmen için artık geçmiş yöntemleri uygulamak değil, değişen koşullara göre yeniden “bulgulamak” önemlidir. Semih Gümüş de Yazının ve Tarihin Bilinci adlı kitabını, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik Bir Viyana Yazı isimli romanının gizlerini bulgulamak üzere çıktığı bir yolculuğun sonu olarak okuyucusuna tanıtır. Çünkü Gümüş’e göre bugün edebiyatımızı anlamayan, yazar ve yapıtı topun ağzında gören eski eleştiriye karşı gücünü yaratıcı düşünceden almayan eleştirinin anlamı da olmayacaktır.

Olgucu eleştirinin temel yönelimleri ile “Yazının ve Tarihin Bilinci”nin Kesişim Noktaları

Olgucu eleştiri yapan bir yazar, incelediği yapıtın önceden belirlenmiş birtakım kurallara uyup uymadığını değil, ne söylediğini, neler getirdiğini ortaya koymaya yönelecektir. Gümüş’ün kitabında bu düşünce “Romantik Bir Viyana Yazı, hem tarihin, hem yaşanılan çağın, hem de çatışma içindeki bireye değin bilgilerin arandığı bir yolculuktur… Ağaoğlu, okurun yazar karşısındaki konumu, eleştirinin düştüğü durumu, yergici bir yaklaşımla irdeliyor.” biçiminde karşımıza çıkar. Yine bu yönteme göre değerlendirmelerde bulunacak bir eleştirmen, evrim ve görelilik anlayışına koşut olarak başka zamanlara ve başka yerlere özel bir ilgi gösterecek, tarihe, tarihsel açıklamaya önem verecektir.

“Yaşanılan zaman, anlaşılan öte yanı gölgede bırakmaktadır… Ancak kendi düşlerinde, kendi belirledikleri bir tarih içinde yaşayacaklarını da… Demek ki tarihçi, sanatçı, roman kahramanlarımız, yeni bir geçmiş soyutlayarak yaşadıkları anı açıklayacak ve geleceğe döndürebileceklerdir…” ifadeleri olgucu eleştirinin en belirgin izleridir. Bu anlayış ayrıca eleştirmenin tarihsel yönteme uygun bir yaklaşımla incelediği eserin, yer aldığı türün gelişimi açısından da önemini belirtmesi gerektiğini savunur. Tıpkı Gümüş’ün eleştiri kitabında okura sunduğu “Romantik Bir Viyana Yazı, sorgulama etkinliğinin yaratıcı biçimiyle, romanın olanaklarına önemli bir katkı yapmış oluyor… Romanda yer alan temalardan olan “ölmek”, söz konusu olan roman olduğunda bile kolay değil kuşkusuz… Roman sanatı, Romantik Bir Viyana Yazı’nın ruhundan, kendi dirimselliğini sesleniyor.” görüşleri gibi.

Peki, olgucu eleştiriye göre eleştirmen, yazarı nereye koymalıdır? Buna göre eleştirmen, yazarın kişiliğine özel bir yer vermeli, yapıt gibi yazarı da toplumsal ortamla bağıntıları açısından ele almalıdır. Gümüş,  öteden beri “tedirgin bir yazar” olarak nitelediği Adalet Ağaoğlu’nun, çağcıl bir birey olarak, bu tedirginliğini romanlarının anlatımına yansıtan, düşünce romanları yazan bir edebiyatçı olduğunu savunur. Ağaoğlu’nun, kendisinin de bir biçimde parçası olduğu çağcıl sorunları ve gezegenimizin bütününü ilgilendiren toplumsal sarsıntıları dile getiren, bu yönüyle de romanımızda yeni biçim arayışlarında olan bir yazar olduğunu da ekler. Gümüş, Ağaoğlu’nun anlatıcı-yazar kimliğiyle, roman kahramanı Kamil Kaya ile özdeşliğinin ipuçlarını okura sunar. Hatta kimi zaman Ağaoğlu’nun, roman kişilerini bir kıyıya çekip, düpedüz kendisinin romana girme gereksinimi üzerinde durur.

Semih Gümüş’ün Yazının ve Tarihin Bilinci kitabında yer alan olgucu eleştirinin ayak izleri elbette bu örneklerle sınırlı değil. Hatta kitabın sonunda romanın kahramanlarını ve romanda adı geçen diğer kişileri tek tek tanıtması, geçmişin kuralcı eleştiri özelliklerini anımsatsa da kitapta yer alan olgucu eleştirinin ayak izleri, genel itibariyle daha uzun soluklu bir incelemenin konusu olabilir.    

Roman başlı başına bir evrendir. Yazarın öznelliğinden gücünü alan bu yaratımı okura daha iyi sunacak kişi de eleştirmendir. Eleştirmen ise ancak yeni bir söz söylediğinde, okurun karşısına yeni bulgularla geldiğinde yazın ufkuna yeni ufuklar açabilecektir.  
                                                                                                       
YAZININ VE TARİHİN BİLİNCİ, Semih Gümüş, Can Yayınları, 2012.


Edebiyatımızda Eleştirinin Serüveni (Kevser PEKER)

Kimse yoktur ki ortaya koyduğu eser hakkında başkalarının düşüncelerine ihtiyaç duymasın. Eğer bir eser oluşturulup belli bir topluluğa sunulmuşsa o artık yaratıcısıyla sınırlı kalmaz, ona ulaşan herkesle bir bağ kurar. Kurduğumuz bu bağlar neticesinde ise o eser üzerinde söz söyleme ihtiyacı hissederiz. İşte tam da burada “eleştiri” devreye girer. Hayatımızın her alanında olan eleştiri, edebiyatta kendini bir eserin kişisel zevklere veya belli estetik prensiplere göre sistemli değerlendirilmesiyle gösterir. Bizim edebiyatımızda da eleştiri Tanzimat döneminden itibaren oluşmaya başlamış ve güçlenerek devam etmiştir. Cumhuriyet sonrasında eser veren eleştirmenlerden birkaçına değineceğim bu yazı, sözü geçen eleştirmenler aracılığıyla eleştiri anlayışımızın da ufak bir özeti sayılabilir belki.

Ülkemizde her şeyde olduğu gibi eleştiri anlayışında da temelde bir çatışma yatar ve eleştiri iki koldan yürür. Bu kollardan biri öznel/izlenimci eleştiri diğeri ise nesnel/bilimsel eleştiri olur. İzlenimci eleştiri dediğimizde aklımıza gelen ilk isim şüphesiz Nurullah Ataç olacaktır. Eleştiriyi bir sanat olarak gören Ataç, eleştirmeni de bir sanatçı olarak görür. Ona göre bilimsellik eleştiride barınamaz, bilimsellik ancak edebiyat tarihinde olabilir. Bu anlayıştan dolayı Nurullah Ataç’ın eleştirmenliği kendi beğenileri üzerine kurulmuştur. Kendisi de eleştirilerini yazarken temel ölçütünün o eserden hoşlanıp hoşlanmaması olduğunu söyler. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladığı yazıların bir araya getirilmesinden oluşan Sözden Söze adlı eserinde kendi eleştiri anlayışını anlatan yazar, aynı zamanda o dönemin edebiyat ortamını ve yazarlarla olan çekişmelerini de konu edinir. Kitapta yer alan “Edebiyat Alemi” isimli yazısında dönemin genç edebiyatçılarının, yaşayan büyük yazarlara saygılı olmadığını ve eleştiriye tahammülsüz olduklarını anlatır. Eleştiriye dair görüşlerini burada yineler ve eleştiri bir sanat eseridir,  bir şey öğrenmek için değil zevk almak için yazılır der.

Türk edebiyatı için dönüm noktası olan 1950’li yıllar eleştiri anlayışında da çeşitliliği getirir. Öznel eleştirinin çöküşe geçtiği dönemde akademik çevreler ve edebiyat dergileri bilimsel eleştirinin gelişmesinde etkili olur. Bu dönem eleştirisinin temel noktası metnin çoğul okuma yöntemiyle incelenmesidir. Yani eleştirmenler yazara bakıp metni yorumlamaktan kaçınır ve artık metne bakarak metni yorumlamaya, o metni farklı farklı yönleriyle çözümlemeye girişirler. Yapıta yönelik eleştirinin güç kazandığı bu anlayışta karşımıza çıkan önemli isimlerden biri Adnan Benk olur. Benk, kendinden önceki eleştiri anlayışını -özellikle Nurullah Ataç’ı- sert bir şekilde eleştirerek; bir eserin kendi üzerlerinde bıraktığı etkiyi anlatanlar o eseri bir araç haline getirmişlerdir ve onların esas amacı kendilerinden söz açmaktır, der. Yazar, eleştiriye dair hiçbir kuramı tanımayan öznel eleştirmenlerin, yeterli bilgi birikimine sahip olmadıklarından bilimsel eleştiriyi de anlayamayacaklarını söyler. Edebiyat dışında müzik, sinema, plastik sanatlar gibi birçok sanat dalıyla da ilgili olan Benk’in, bu alanlara dair görüşleri Eleştiri Yazıları 1 ve Eleştiri Yazıları 2 kitaplarında toplanmıştır. Bu yazılarda toplumcu gerçekçilikten, İkinci Yeni’den, edebiyat ödüllerinin dağıtılmasındaki seviyesizlikten ve diğer yazarlarla giriştiği tartışmalardan bahseder. Özellikle Eleştiri Yazıları 2 kitabındaki “Tenkit Dedikleri” yazısı, yazarın eleştiriye dair görüşlerini net bir şekilde yansıtması bakımından önemlidir.

Nesnel eleştiri anlayışının sıkı temsilcilerinden biri de 1993’te Sivas’ta katledilen aydınlarımızdan Asım Bezirci olur. Bezirci nesnel ölçütlere, somut verilere dayanan, yöntemli bir eleştiriden yana olur. Onun eleştirilerinde yüzeysel değerlendirmelere, gerekçelendirilmemiş beğenilere rastlamak neredeyse imkânsızdır. İkinci Yeni Olayı adlı kitabında İkinci Yeni’yi bütüncül bir anlayışla ele alarak akımın tarihçesini, kaynaklarını ve ürünlerini inceleyip uzun bir kaynakçaya, şiir örneklerine yer verir.

Nesnel eleştiri ile öznel eleştiri arasındaki çatışma, 1950’li yıllarda görülen çoklu okuma anlayışının da etkisiyle bireye dönük eleştiri ve topluma dönük eleştiri çatışmasına evrilir. Bu yıllarda edebiyatımızda benimsenen toplumcu gerçekçilik akımı eleştiride de kendini gösterir ve Marksist Eleştiri anlayışı yazarlarca kabul görmeye başlar. Yazarlar ortaya konan eserin, toplum sorunlarını sınıf çatışması düzeyinde işleyip işlememesine göre bir yargı bildirir ve eserin estetik yönünden ziyade gerçek yaşamla ilişkisi üzerinde durulur. Edebiyatımızda bu eleştiri anlayışının kurucularından biri de Fethi Naci olur. Fethi Naci’ye göre eleştirmen okuyucuya yol göstermelidir, onu sanat sorunları üzerine düşünmeye zorlamalıdır. Naci, bir yapıtı eleştirirken estetik kaygıların tek ölçüt olmaması gerektiğini söyler. Ona göre toplumcu değerleri öteleyen, gerçekle bir bağı  bulunmayan edebi bir yapıt ne kadar estetik olursa olsun başarılı değildir. Fethi Naci, yazdığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme kitabında da bu görüşleri çevresinde roman nedir sorusundan başlar, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’tan 1980’li yıllara değin yazılan romanları Marksist bir bakış açısıyla değerlendirir. Roman kahramanlarının olaylara karşı verdiği tepkileri irdeleyerek günlük hayatta aynı olay yaşandığında ne tepki veririz bunu kıyaslar ve romanın gerçekle bağını bulmaya çalışır. Ona göre roman toplumsal bir üründür bu yüzden her türlü toplumsal vak’a romana yansımalıdır.

Edebiyat metinlerinin gerçek anlamda çoğul disiplinli okunması 1970’li yıllara rastlar. Daha önce bahsettiğim gibi eleştirinin gelişmesinde akademik çevreler önemli katkıda bulunur. Bu dönemde eleştirinin tam da ihtiyacı olan şey gerçekleşir ve edebiyat kuramları artık sistemli bir şekilde tanıtılmaya başlar. Kuramlar hakkında incelemeler yapan akademisyenler ele aldıkları eserleri tüm bu kuramlar ışığında incelerler. Bu anlayışın yerleşmesinde üç önemli akademisyen görürüz. Bunlardan biri Berna Moran olur. Moran, eleştiri yazısı yazarken amacını toplumsal eleştiri ile biçimsel eleştiriyi bağdaştırma olarak açıklar. 1972 yılında çıkardığı Edebiyat Kuramları ve Eleştiri kitabıyla o döneme kadar tartışılan birçok kuramı görünür hale getirir ve Batılı kaynaklardan yararlanarak detaylı bir tahlile girişir. Bu kitapta yapıtın dış dünyayla, yaratıcısıyla, kendisiyle ve okuruyla ilişkilerine göre kuramları tanıtır ve bu kuramlara da Türk edebiyatından örnekler vererek bahsettiklerini daha anlaşılır hale getirir. Kuram ve uygulamayı bir araya getiren bu eser, temel bir kaynak niteliğindedir.

Bahsedeceğim diğer yazarımız ise Yıldız Ecevit. Oğuz Atay, Orhan Pamuk ve Hasan Ali Toptaş gibi isimler üzerine yaptığı çalışmalarla eleştiri anlayışını yansıtan yazar, Berna Moran gibi “kafası karışmış okur”a yol gösterme amacı taşır. Özellikle postmodern anlayışı benimsemiş yazarlar ve eserleri üzerine çalışan Ecevit’e göre bu alan okuyucuya oldukça yenidir. Eleştirmen olarak kendisi bu yeni ve karmaşık yolu eğlenceli bir oyun gibi kurgulayarak okuyucuya vermek ister. O yüzden ona göre içerik eleştirisinden ziyade biçim ve kurgu eleştirisi yapmak önemlidir. Orhan Pamuk’u Okumak adlı kitabında Pamuk’un Yeni Hayat adlı romanını yapısalcı, biçimci, alımlamacı, toplumcu ve izlenimci eleştiri yöntemleriyle inceler. Tüm bu yöntemlerle ilgili kısa bir bilgi de verirken aynı metnin nasıl farklı yorumlayacağını da okura göstermiş olur.

Ele alacağım son yazarımız yine kıymetli akademisyenlerimizden biri olan Füsun Akatlı olacak. Felsefe kökenli olan yazar, yazdıklarını eleştiriden ziyade deneme olarak nitelendirir. Eleştiriye dair görüşlerini açıklarken değindiği en önemli nokta bir metnin asla tek bir yöntemle incelenemeyeceği olur. Örneğin; bir metin yalnız Marksist kuram ya da feminist kuramla incelenemez, olması gereken metne daha bütüncül bir yaklaşımla bakmaktır. Zamanı Yaşatan Roman/Zamana Direnen Şiir adlı kitabında bir romanı incelerken öncelikle ele aldığı metnin gerçekten bir roman olup olmadığını sorgulamakla işe başlar. Ardından eğer o bir romansa ne tür bir roman, bu roman yapısal bir bütünlük taşıyor mu, kaç bölümden oluşuyor ve roman bölümleri arasında bir bütünleşme var mı hepsini tek tek irdeler. İncelediği romanlarda; biçemi, roman kişileri ve mekânlarını, romanın toplumsal bir boyut taşıyıp taşımadığını inceler. Bunların yanı sıra Füsun Akatlı için kullanılan dil önemli bir yer tutar; varsa yazım yanlışlarını, yazarın kullandığı tutarsız ifadeleri de yazılarında mutlaka belirtir.

Yakın dönem eleştiri anlayışımıza baktığımızda özetle böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Öznel bir anlayışla başlayan eleştiri serüveni çoklu okuma anlayışıyla ve bilimselliğin temel alınmasıyla daha da zenginleşerek okuyucuya kılavuzluk eden önemli bir kaynak haline geliyor.

GÜNLERİN GÖTÜRDÜĞÜ ve SÖZDEN SÖZE, Nurullah Ataç, YKY, 1998.
ELEŞTİRİ YAZILARI 1-2, Adnan Benk, Doğan Kitap, 2000.
100 SORUDA TÜRKİYE'DE ROMAN ve TOPLUMSAL DEĞİŞME, Fethi Naci, Gerçek Yayınevi, 1990.
İKİNCİ YENİ OLAYI, Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın, 2005.
EDEBİYAT KURAMLARI VE ELEŞTİRİ, Berna Moran, İletişim Yayınları, 2009.
ORHAN PAMUK’U OKUMAK, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, 2008.
ZAMANI YAŞATAN ROMAN – ZAMANA DİRENEN ŞİİR, Füsun Akatlı, Boyut Yayın Grubu, 1998.



B’eleştiri Düşmanı Eleştirmen: Hüseyin Cöntürk (Ersun ÇIPLAK)

 Ülkemizde güncel edebiyat eleştirisi, “gastelerde” tek ölçütü köşe sahibinin beğenisi olarak yapılageldiği sürece, bu, eleştiri değil, b’eleştiri olmaya devam eder. Dahası, Doğan Hızlan’ın yaptığı gibi, kimilerinin yeterince düşünmeksizin öne sürmüş olduğu, ‘modern klasik’ gibi bazı kavramları gerekçe göstermeksizin alkışlamak ise b’eleştiri olarak tanımladığım durum için bir örnektir. Konunun bu kısmıyla ilgili şu an fazlaca konuşmanın lüzumu yok. Ancak şunu söylemekte yarar var: Ülkemizde öznel eleştirinin ya da b’eleştirinin hegemonyası nispeten aşıldıysa bu noktada en büyük pay Hüseyin Cöntürk’ün…

Cöntürk, yazdığı yazılarla eleştirinin ne olduğunu, nelere odaklanması, nasıl bir dil kullanması ve bilimlerle nasıl bir ilişki kurması gerektiğini açıkladığı kadar, eleştirmenin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini de titizlikle ve ince ince açıklamıştır. Eleştirmende bulunması gereken özelliklerden en önemlisi, iş ayrıntısıdır: “Biz, tutumca iş görürken sıçramayan bir eleştirmeden yanayız. Sıçramayan eleştirmede ilkin yapıtın özelliklerinin ne olduğunun ortaya konması gelir, sonra da bulunduğu anlaşılan özelliklerin beğenilir cinsten olup olmadığına bakılarak yapıtın değerinin biçilmesi gelir. (…) Bu iki iş kimi zaman birlikte de yürütülebilir. Ama birincisi yapılmadan ikincisine atlanmaz. Atlanırsa, bu, ‘sorumluluk duygusu’ zayıf olan bir eleştirme yazısı ile karşı karşıyayız demektir.” (Çağının Eleştirisi: 1. Kitap, YKY: 2006, s. 19) Yani, eğer birisi iyi eleştirmen olmak istiyorsa, öncelikle onun iş ayrıntıları ilgisinin yüksek, sonra da araştırmacı kişiliğe sahip olması gerekmektedir. Zira Cöntürk’e göre, eleştiriyi de kapsayan bir şekilde edebiyatı, incelediği türü ve ilişkili türleri bilmeyen ve herhangi bir eseri ele almayı kolaylaştıracak felsefi ve bilimsel bilgi birikimine sahip olmayan birinin eleştirmen olabilmesi mümkün değildir.

Elbette Cöntürk’ün eleştiri alanına yaptığı en önemli katkı, eleştirinin bir edebi tür olmadığını göstermesi, edebiyat eseri üzerine terimlerle konuşmayı gerektiren bir disiplin olduğunu vurgulamasıdır. Böylece Cöntürk, eleştiriyi, nesnesi sanat eseri olmasına rağmen, neredeyse bilimsel bir etkinlik olarak değerlendirmiştir. Her şeyden önce kavramsal düşünme ve etkinlik, alana yönelik derin bir bilgi birikimini gerektirir ve böylece o etkinlik alanının incelenmesine ve bu incelemenin sunumuna yönelik kayda değer bir kolaylık sağlar. Bu sebeple de kavramların net bir şekilde kullanılması, eğer hâlihazırda bir kavram mevcut değilse, eleştirmenin titizlikle tanımlayarak kavramı üretmesi gerekir. Başlı başına bu bile, şimdiki zaman eleştirmenlerinde rastlamaya pek alışık olmadığımız bir sorumluluk bilincinin göstergesidir.

Cöntürk’ün, eleştirel yaklaşımını, ‘Yeni Eleştiri’ akımına uygun bir şekilde yapılandırdığına yönelik çalışmalar yapılmıştır. (Dr. Esma Dumanlı Kadızade, “Hüseyin Cöntürk ve Yeni Eleştiri”, http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/kadzade_esma%20dumanl%20189-199.pdf) Ancak Cöntürk’ün yaklaşımına bir temel bulmak istendiğinde bu temeli, yeni eleştiriden önce, Rus biçimcileri, yapısalcılar ve Prag okulu üzerine kurmak daha doğru ve yerinde bir çaba olacaktır. Bilinmektedir ki Michael Riffaterre’den Tzvetan Todorov’a kadar pek çok kuramcı müstakil bir alan olarak poetikayı ele alma uğraşında olmuştur. (Todorov, Yazın Kuramı: Rus Biçimcilerin Metinleri, çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat, YKY: 2005; Poetikaya Giriş, çev. Kaya Şahin, Metis Yay.: 2001; Riffaterre, “Fear of Theory”, New Literary History: 1990) Edebi metni, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji gibi farklı alanların nesnesi kılmadan ele almanın yollarını araştırmışlardır.

Böylesi bir kuramsal bakış üzerine yaklaşımını temellendiren Cöntürk, edebi eserin karakteristik özelliklerini tespit ederek onun hakkında yargıya ulaşma yolunu seçmiştir. Bunun için mesela “Şiir ve Retorik” başlıklı metnine bakılabilir. Bu metninde retorik ve şiirin farklılığına değinip, çok önemli bir şair hastalığını ortaya koymuştur. Elbette onun bu sivri dilinden Nedim başta olmak üzere, Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba, Dağlarca, Oktay Rifat ve hatta Melih Cevdet de almıştır payını. (ÇE, s. 413) Ve ne güzel anlatmıştır derdinin kişisel olmadığını, koyduğu kriterlere dayanan bir eleştiri yapmaya çalıştığını… Bunu başarabilmesinin en önemli nedeni, elbette ki Cöntürk’ün, “seçik düşünme ve yazmak kaygısını başta” tutmuş olmasıdır. (ÇE, s. 17)

Gaston Bachelard, Ateşin Tin Çözümlemesi’nde öznel ve nesnel ayrımını ve bunların birbiriyle ilişkisini net bir şekilde açıklamıştır. (çev. Nail Bezel, Öteki Yay.: 1999) Aynı zamanda en kralından nesnelliğin bile öznellik olmaksızın anlaşılamayacağını söylerken, sanki Cöntürk’e destek veriyor gibidir. Çünkü Cöntürk, bir toplam olan Çağının Eleştirisi’nde nesnel eleştiriyi tanımlamaya ve örneklendirmeye çalışırken, “Bir yapıtta kendimizin üstün tuttuğu özellikleri, varlıkları bulamazsak o yapıt bizce, bizim ölçütlerimize göre, kötü olmuş olur.” (ÇE, s. 21) diyerek, ne kadar olursa olsun, eleştirmenin işine bir miktar öznelliğin karıştığının farkında olduğunu da ifade eder. Ancak bu noktada biraz daha dikkat etmek lazım onun öznel ve nesnel anlayışını kutuplaştırmasına. Çünkü Cöntürk, öznel eleştiri derken, kişisel beğeniye dayanan ve metnin edebiliğine ve belirli, herkesin aynı şekilde ele alabileceği kriterlere dayanmayan ahkâm kesmeleri hedef almıştır kendine. Bir eleştirmenin önemsediği, ancak aynı yönleri dikkate alan bir başka eleştirmenin, aynı neticeye ulaşmasa bile, net bir şekilde kıyaslayarak ele alabileceği yönlere odaklanan eleştirileri değil.

Bunun için de elbette eleştirmenin ettiği lafın sorumluluğunu alabilecek duruşa ve donanıma sahip olması gerekir.

Bu nedenle sıçramayan eleştiride ısrar eder.

Temel koyucu nitelikte ne demiştir Cöntürk: “Nasıl bir romancı olmak için bundan önce o ve benzeri türde yapıtları okumaya ihtiyaç varsa, eleştirmeci olmak için de eleştirel edebiyatı takip etmek zorunluluğu vardır.” (ÇE, s. 23)

Eleştirimizin 'uç beyi' Cöntürk, Çağının Eleştirisi ile sadece çağının değil, çağımızın da eleştirmeni olmayı sürdürüyor.

ÇAĞININ ELEŞTİRİSİ
, Hüseyin Cöntürk, Yapı Kredi Yayınları, 2006