Nilüfer ALTUNKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nilüfer ALTUNKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaralara Işık Tutan Bir Roman (Nilüfer ALTUNKAYA)

Amerikan Edebiyatı’nın en verimli yazarlarından biridir Oates. Bu yüzden dilimize çevrilen eserlerine bir yenisi eklendikçe heyecan duymamak elde değil. Kurmaca ve gerçekliğin sınırlarını zorlayan, yalın anlatımıyla etkili bir derinlik yaratabilen,  müthiş bir gerilim içinde okuru hep insanın kuytularında gezdiren baş döndürücü bir yazardır o. Tecavüz, ensest, çocuk istismarı, intihar, şiddet, aşağılama gibi insana özgü kötülükleri soğuk bir nesnellikle değil insancıl bir anlama ihtiyacı içinde anlatır. Gotik bir evrende korku, yasak ve günah kavramlarını sorgularken bilinemez olanın kapılarını aralar.

Alev Bulut “Joyce Carol Oates’un Öykü Dünyası” adlı makalesinde Oates’un öyküleri hakkında şunları belirtir:

“Oates, sınıflama ölçütü ne olursa olsun bütün öykülerinde genel olarak her gün herkesin başından geçen ya da geçebilecek şeylerden, günlük yaşantımızın satır aralarından, çok sıradan, tanıdık yaşantılardan süzdükleriyle aslında bizi bizle yüzleştirir. Örneğin gotik türdeki öykülerinde bizi sanki bizimle korkutur, hiçbir şeyin insanın sahip olduğu en temel güdülerden, şiddet dürtüsünde daha korkunç olamayacağını göstererek korkuyu çok uzaklarda aramamıza gerek olmadığını hatırlatır. Düşünüp de dile getiremediklerimiz, düşünmeye bile çekindiklerimiz bu öykülerde pervasızca gezinir.”

Kendisine kulak verirsek neden insanın bu karanlık sınırlarında gezindiğini daha iyi anlayabiliriz:
“Bana yön veren dürtüler hemen her zaman insanları, doğayı, bir olayı ya da derinliğine ancak sanatın dingiliğinde inilebilecek, içinden çıkılması güç bir deneyimi anıtlaştırma isteği gibi şeyler olmuştur. Buna bir de kendini savunamayacak olanların “yaşadıklarına tanıklık edebilme” ve genel çizgileriyle tanımlamakta çok zorlandığım gizemleri, sırf varlıkları kabul edilsin diye ortak yaşantılara dönüştürme, onları kâğıt üzerinde kalıcı bir hale getirme isteğimi eklemeliyim. Çünkü bizi birbirimize bağlayan şeyler en temel deneyimlerimiz - duylarımız – dürtülerimizdir - bunların çok karmaşık bir dili de yoktur.”

Öyleyse, insanın yaralarına ışık tutmak, kötülüğün derinliklerindeki iyiliği çekip çıkarabilmek gibi bir çaba içindedir diyebiliriz onun için.  

Elbette bunlarla sınırlı değildir Oates’un yazma uğraşı. Yalın bir anlatımla görkemli bir etkiyi çoğaltmayı başarır. Bunu anlatıcının öykü evrenini olağanüstü bir yakınlıktan kurmasına borçlu olduğunu söylemek mümkün. Her kurgusunda bir yaşanmışlık etkisiyle okura yalan söylemediğini sezdirir. Bu mesafeyi o kadar ustalıkla ve yöntemsel bir sezgiyle ayarlar ki artık kurgu çok katmanlı bir gerçeklik algısıyla hapseder okuru. Tıpkı İlk Aşk da olduğu gibi.

On bir yaşlarında bir kızdır Josie. Genç ve güzel annesi Delia’nın babasından ayrılması üzerine Ransomville’ye Esther Teyze’nin yanına taşınmışlardır. Josie bütün duyularıyla algılamaya başlar bu yeni yaşamını. Böylece Presbiteryen Kilisesi’nin gelecek papaz adayı olarak yetiştirilen Jared’ın bambaşka deneyimlerle dolu dünyasına adım atar.

Dünyayı annesinin anlattıklarından tanımaya çalışıp, merakını annesine sorduğu sorularla giderirken kuzeni Jared, İbrahim’in Tanrı’ya itaat etmesi gibi bir etki yaratır Josie’de. Korku dolu, esrarengiz ve anlaşılması zor bir esaret başlar.

“Mücadele edemeyecek kadar zayıf ve âşıksın. Jared seni, küçük kız, kontrol altında tutmadı mı, kendi deyişiyle incitmedi mi? Bataklıkta ve eski köprünün yıkıntılarında kim bilir kaç kez. Ve şimdi, büyükannesinin mutfağından yürüttüğü ve daha dayanıklı olsun diye defalarca kıvırdığı tülbent şeritleriyle senin el ve ayak bileklerini bağlıyor.” (s.56)

Josie hep büyüklerin dünyasının bir parçası olduğunu sandığı yasakların, korkuların, yani henüz bir kız çocuğunun tanışmadığı başka türlü şeylerin dünyasına adım atarken, hem meraklı, hem de serüvenci ruhunu dizginlemek istemez. Bunları kimse bilmemelidir. Çıplaklık kan ve cinsel kışkırtıcılık barındıran aşk ritüelleri gibidir yaşadıkları.

Anlatının kahramanları aslında sadece bu küçük kızın gözlemleriyle aktarılsa da önemli ayrıntılar harika fırça darbeleri gibi bütün manzaraya hâkim olmamızı sağlar. Bir çırpıda eski yerleşim yerlerinden geçip, nehrin kıyısındaki sesleri duyarak bir kız çocuğunun yakın akrabasının ürkütücü dünyasına adım atarız. Esiri olduğu şiddete tanık oluruz. Kadın erkek rollerindeki keskin farklılıklara, dinsel yaptırımların gotikleşmiş normlarına dokunuruz. Mekânın derinliği, kasaba ve şehir yaşamının ayrıntıları üslupsal bir devinim yaratır.

Suç vardır ortada,  Josie sonunda bunu anlar, itaat etmekten kurtarır kendisini ama suçlu yoktur. Bu coşku dolu bir ilk aşktır sadece.

Sonuç olarak, Joyce Carol Oates’un yazınına küçük ve unutulmaz bir ilk adım için okunulması gereken en güzel öykülerden biridir İlk Aşk. Erhan Sunar’ın çevirisi de özgün dildeki anlam katmanlarını ve biçimsel hareketliliği dilimize oldukça başarılı bir şekilde aktardığı için kaçırılmaması gereken bir fırsat olsa gerek. Alakarga’dan…
İLK AŞK, Joyce Carol Oates, Çev.: Erhan Sunar, Alakarga, 2015.

İkinci Yeni İçin Bahisleri Hatırlatmak (Nilüfer ALTUNKAYA)

Mehmet H. Doğan, İkinci Yeni Şiir adlı kitabında İkinci Yeni’nin başlangıcını şöyle anlatır:
“1950’lerin başlarında, birkaç şairin (Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan) birbirinden habersiz, bildirisiz, İstanbul ve Ankara’daki birkaç dergide (Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası) yayımladıkları şiirlerle başlamış olan bu hareket, adından da anlaşılacağı gibi birinci yeni sayılan Garip’in sonunda şiiri getirdiği yere açık bir başkaldırıyı dile getirir.”

Şiirimizi oldukça etkilemiş olan bu keskin dönemeci, yalnızca toplumsal ve siyasal yaşamın bir sonucu ya da gereği olarak görmek oldukça sığ bir bakış olur, elbette... Ne var ki bu etkiyi göz ardı etmek de şairi yaşadığı toplumdan, günün siyasal eğilimlerinden ve yaşamın güncel etkilerinden soyutlamak anlamına gelir. Öyleyse şairi hem toplumsal çalkalanmaların kıyısında -belki de ortasında- hem de şiirine yansıyan bireysel varoluş yolculuklarının karşılıklı etkilerine açık, ortak duyarlılıkları ile değerlendirmeliyiz.

Tüm poetik çalkantıların içinde etkisini dalga dalga yayan, hem eski hem de yeni kuşak şairleri etkilemekle övünen bu şiir hareketi içinde anılan şairlerin ortak bir amacı var mıydı peki? Bu sorunun yanıtını bulmak adına akımın öncüleri arasında sayılan şairlerin, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya ve İlhan Berk’in, İkinci Yeni’nin açılımını belirleyen Dünyanın En Güzel Arabistanı, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Galile Denizi adlı kitaplarını incelemek gerekir. Eleştirmenlerin de şairlerin poetikalarının ortak noktalarını yakalama çabalarını haklı çıkaran en önemli kitaplardır bunlar… Öyleyse daha fazla ayrıntıya girmeden genel olarak bu kitaplardaki şiirlerin altı çizilebilecek özellikleri İkinci Yeni şiirinin akım ya da Mehmet H. Doğan’ın deyimiyle dönemeç olmasına neden olan özellikleridir, diyebiliriz.

Özellikle İlhan Berk’in Pazar Postası’nda (1955) yayınlanan “İkinci Yeni Nedir?” ve “İkinci Yeni şiirin yeniliği nedir?” sorularına verdiği yanıtlarda ve birçok kez yinelediği sözlerinde usu allak bullak ederek, usa bağlı anlamı yıkmanın İkinci Yeni şiirinin ilkelerinin başında geldiğini vurgulaması, eleştirmenlere iyi bir dayanak noktası sağlamıştır.

Şairlerin bu yenilik hareketine olan mesafelerini belirledikleri çizgiye kadar yaşanan süreçte eleştirmenlerin tutumlarında da bazı kırılmalar olur. Asım Bezirci ve Attilâ İlhan’ın bu şiir hareketine yönelik tutumları aynı ideolojiden beslendikleri için olsa gerek birbirlerini desteklemektedir. Nesnellik kaygısı taşıyarak da olsa hep bir karşı çıkma refleksi hâkimdir her ikisinde de... Attilâ İlhan’ın tutumuna kendi şiir anlayışını derinleştirecek arayışlar içinden bakabiliriz ama Asım Bezirci’nin yaklaşımı toplumcu gerçekçiliğin kuramlarıyla beslenen eleştirel bir tutumdur.

Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı adlı kitabında İkinci Yeniyi Eleştirenler başlığı altında Behçet Necatigil’den, Ahmet Oktay’dan, Muzaffer İlhan Erdost’tan ve Mehmet H. Doğan’dan yaptığı alıntılarda İkinci Yeni ‘sayesinde’ gelinen yozlaşmaya dikkat çeker. Ona göre “böylesine edilgen, soyut, içeriği önemsemeyen bir yenilik anlayışının toplumcu ürünler doğurması beklenemezdi.” Şairlerin siyasi eğilimi biliniyor olsa da… Asım Bezirci için asıl çıkmaz hep bu olanaksızlıktır. 

Mehmet H. Doğan ise bu şiir hareketine insanı, politik düzen, yasa ve ideolojik oluşumlar ötesinde kavrayan TÜMEL insanın şiiri olarak bakmaktadır:
 “Bir bildiri şiiri olmamışsa, toplumsal olana uzak olduğu için değil, bildiri şiirine karşı olduğu içindir. Toplumca içinde bulunduğumuz bunalımdır onun alanı.”

Memet Fuat’ı da -temkinli ve nesnel bir eleştirel tutum yakalama çabasını vurgulayarak- anmadan geçmeyelim.

İşte bu kadar panoramik bir bakışla da olsa İkinci Yeni’ye yönelik yaklaşımların dününe baktığımızda İkinci Yeni’nin bir ‘mutlak öteki’ne rağmen var olduğunu ve bu şiir hareketinin çeşitli cephelerden yapılan öngörülerle meşruiyet kazandığını görüyoruz.

Bu genel eleştirel yaklaşımların ötesinde şairlerin poetikalarını birebir inceleyen çalışmalar ve oldukça sağlam kuramlarla geliştirilen şiir çözümlemeleri günümüz şiiri adına oldukça önemli kazanımlar sağlamaktadır. Özellikle varoluş felsefesinin etkileri ve psikolojideki gelişmelerin sağladığı açılımlar, şairi poetikasıyla hem iç içe hem de ondan görece soyutlayarak yorumlamayı olanaklı hale getirdi.

Bu tür çalışmaların en önemlilerinden biri de Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek adlı Turgut Uyar incelemesidir. Orhan Koçak, Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi’ni Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’nde ele aldığı “Clinamen ya da Şiirin Yanlış Okunması” yaklaşımını benimseyerek ele alır. Gecikmişlik şairin kara yazgısıdır ve kendisine baktığı yer kendi sonrasızlığıdır… Acemiliğin ustası olan bir şair bir yandan kendi eksikliğinin de acemisidir:
“Çile gergin ama sabırlı bekleyiştir Uyar’da. Görevi de zamanın baskısını hafifletmek ve böylece kendi potansiyeline bir korunak sağlamaktır”

Şairin kendi şiirine yönelttiği eleştirel bakış acemi bir kusursuzluk uğruna hem önceyi hem sonrayı barındırmaktayken şair hem ölmüş bir selef (baba) hem de doğmamış bir halef (oğul) değil midir? ‘Bir şiirin ortası’nı yazmak bu olsa gerek!

Artık şaire yönelik algımız ona yüklenen yalvaçlığın çok ötesinde olduğu için mi İkinci Yeni’yi bu kadar baş tacı ediyoruz? Yoksa bireysel trajedilerden kurtulma şansımızın gittikçe azaldığı bir çağı yaşadığımız için mi hep mutlaklaştırıyoruz algımızı? Belki de zamanın müdahalesinden arınarak bakmaya çalışıyoruz bu başat şairlere… Her birinin o büyük şiirinin sonsuzluğunda bir şimdi yakalamaya çalışıyoruz. Bu yüzden de hep bahisleri yükseltiyoruz. Şiir için.

Orhan Koçak şairin ruhuna öylesine derin bir bakışla yaklaşıyor ki, bir prizmadan geçerek renklerine ayrılıyor sanki tüm yaşanmışlıklar... İnsanın bütün dehlizlerinde geziniyoruz şairle birlikte… Böylece başka bir ışığın dökülüşüne tanık oluyoruz, yazılmış ve yazılacak olanlar kadar boşluğu da kapsayan o büyük şiirin karanlık yanlarına:

“Ne çok inanç, ne çok inkâr, ne çok yanılsama!”

BAHİSLERİ YÜKSELTMEK, Orhan Koçak, Metis Yayınları, 2011
ETKİLENME ENDİŞESİ, Harold Bloom, Çev; Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, 2008
İKİNCİ YENİ SAVAŞI, Attilâ İlhan, İş Bankası Kültür Yayınları, 2004
ŞİİR VE ELEŞTİRİ, Mehmet H. Doğan, YKY, 1998
İKİNCİ YENİ ŞİİR, antoloji-dosya, İkaros Yayınları, 2008
İKİNCİ YENİ TARTIŞMASI, Memet Fuat, Adam Yayınları, 2000.




Kedi Mektupları (Nilüfer ALTUNKAYA)

Her sanat türünün iletişimsel işlevi düşünüldüğünde mektup sadece edebi bir tür olarak çıkmaz karşımıza… İnsanın kendisini anlatma gereksiniminin yaşamını sürdürmek için gereken asgari ihtiyaçları karşılamak ya da toplumsal yapının unsurlarını kalıcılaştırmak sonrasında birdenbire beliriverdiğini söyleyebilir miyiz? İnsan büyünün olağandışılığından yazının olağan evrenine geçerken de ontolojik bir sorunsalla içgüdüsel olarak mücadele ediyordu belki de… Öyleyse ‘mektup’ hep vardı ama onu okumak zaman aldı ve henüz tamamen okunmuş olduğunu düşünmek için çok erken.

Oya Baydar’ın “Kedi Mektupları”,  kedilerin birbirleriyle haberleşmek ve insanların dünyası hakkında daha derin bilgiler edinmek amacıyla kokularıyla yazdıkları (daktilo kullanan bir kedi dışında)  mektupların ana kurguyu sağladığı bir roman. Romanda kedilerin varoluşsal sorunları ve sahiplerinin dünyasında olan bitenler hakkındaki merakları farklı bakış açılarıyla oldukça zenginleştirilmiştir. Yaşamları bir şekilde kesişmiş olan insanların ve kedilerin hem ayrı hem iç içe akan yaşantılarına yönelik gözlemler felsefi soruların pekiştirildiği bir nitelik kazanmıştır.

Romandaki ana sorunsal çok katmanlıdır. Türkiye-Almanya ekseninde, Berlin Duvarı’nın yıkılışına tanık olan siyasi sürgünlerin hem ‘ütopik’ sosyalist ideolojilerinin çöküşünü hem de ülkede yaşanan darbelerin sarsıntılarını kendi öznellikleriyle yorumlayışları kedilerin dünyasıyla çakışarak aktarılmaktadır.
12 Mart ve sonrası, Berlin Duvarı’nın yıkılması, dogmatikleştirilen her ideolojinin birbirine benzerliğinin kaçınılmazlığı gibi birçok soruna dokunma cesaretini göstermiştir Oya Baydar bu romanıyla… Roman, Batı ve Doğu’nun yaşam tarzlarının eleştirilmesi, siyasi sürgünlerin yaşamına ışık tutması, kedi özelinde hayvanların insanlar dünyasında yaşadıkları çatışmaları vurgulaması, yaşamın anlamı, insanın varoluş sorunları gibi derin yanıtlar isteyen sorular sorması bakımından da önemlidir. Kedilerin bakış açısının son derece gerçekçi olması romanın akıcılığını ve inandırıcılığını güçlendirirken anlamsal zemindeki sosyal ve siyasi meselelerin farklı kimlikteki kişilerin kendi algı dünyalarına göre konumlanışı ile yanıtların çoğaltılması amaçlanmıştır.
Kedi Mektupları, bir siyasi yenilginin ve aslında dünyanın yeniden farklı değerlerle kurulmasında sosyalist kanadın yıkılışının altında kalan bireysel dramların yakın plandan ele alınışının romanıdır. Mektupların sahibi olan kedilerin bol bol ‘mırnavlaştıkları’ ve sahipleriyle olan ilişkilerini zaman zaman kedi olmak ve insan olmak arasındaki farklılıkları kendi dilleri, dünyaları, içgüdüleri ve keskin sezgileriyle yorumlamaya çalıştıkları, evcilleşmek ve özgür kalmak arasındaki seçimlerini yaparken verdikleri ödünlerle yüzleştikleri bir dünyaları vardır. Ve bu kedilerin sahipleri diğerleri gibi değildir. Hem yanıtını bilmedikleri soruları sordukları hem de boyun eğmedikleri için…

Elbette ele alınan konular çok ağır bedelleri olan sosyal travmalardır ve romanın kahramanları bundan en çok etkilenen devrimcilerden seçilmiştir. Yaşanan mücadelenin özünün yeterince kavranamamış olması bu insanların ödedikleri bedelle yüzleşirken yaşadıkları dramı arttırmış gibidir.

Zaman zaman kedilerin sahipleri hakkında ulaşmaya çalıştıkları gerçekleri birbirlerine yazdıkları koku mektuplarıyla çözmeye çalışmaları üzerine yaptıkları yorumlar ve aşırı yorumlar bir yineleme zaafı yaratmaktadır. Ve yenilginin meşrulaştırılması adına kahramanlar aracılığıyla yıkılışın karşısında farklı yanıtlar aranılması okura benimsetilemeyen bir  ‘çok yönlülük’ içermektedir. Yazarın antisosyalist bir ideolojiyi bu yenilginin gerekçesi olarak göstermesini de bireysel trajedilerin sosyolojik oluşumların önüne geçmesini de bir özeleştiri olarak değerlendirmek mümkündür. Ama bu hesaplaşma, aslında en iyi çözümün yanıtı olmayan soruların sorulmaması noktasında net bir bireysel pragmatizme vardırılmaktadır. Yani yazarın varoluşsal mücadelesini bireysel ve güncel kurtuluştan yana kullanması, bu iç hesaplaşmayı dayatması olarak da yorumlanabilir. Burada eleştirmek istediğim noktanın elbette yazarın yaşadığı iç hesaplaşmalarının ya da ideolojik sorgulamalarının içeriği olmadığını,  bunların okura aktarılış biçimi olduğunu vurgulamak isterim.
Ayrıca ne yazık ki kedilerin cinselliği yaşamalarındaki doğallığın vurgulanması adına da yapılsa, insanların cinsel hayatlarına kedilerin gözüyle bakılmaya çabasıyla da olsa hoş görülemeyecek bir cinsel asimetri olduğunu hissettim roman boyunca.

Tüm nesnellik zaaflarına rağmen, kedilerin ve sahiplerinin arasındaki hem bütünsel olarak ilişki ve iletişim ağı hem de farklılıkları başarılı bir şekilde aktarıldığı için özgün bir mektup romandır, Kedi Mektupları…  Kedilerin de sahiplerinin de birer karakter olarak kedilerin bakış açısıyla anlatılması zıtlıklara ve karşılaştırmalara dayalı bir anlatımı zorunlu kılsa da gayet başarılı bir şekilde beklentiyi karşılamaktadır. İnsanın özellikle de kadının devrimci mücadeleden yenik çıktıktan sonra yaşama tutunmak adına çocuk sahibi olmayı seçmesi intihar eden kahramanın umutsuzluğuna hak verilse de zayıf da olsa bir ümit ışığının olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Romanın sonunda herkes kendine istediği yanıtı verebilir, ben şöyle diyorum: İnsanın tek özgürlüğü ölümü seçme özgürlüğüyse yaşamı seçmek için sadece ‘kedi gibi yaşayıp gitmek’ bir seçimsizlik olsa gerek… Çünkü insanın daha yaşanılır bir dünyayı hayal etmesi ve bu dünya uğruna bir taraf olması bir kedi gibi yaşayıp gidemeyeceği içindir.


KEDİ MEKTUPLARI, Oya Baydar, Can Yayınları, 2013.