Dosya: Mektup Romanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Mektup Romanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mektup Romanlar Dosya Editöründen (Ayşegül TÖZEREN)

Siz bu satırları okumaya başladığınızda... Sadece mektup roman değerlendirmeleri ile değil, aslında 18. yüzyılla, modernleşmenin ilk adımlarıyla, kamusal alanın inşasının hikâyeleriyle de karşılaşacaksınız.
Mektup türünün ve mektup tekniği ile yazılmış romanların edebiyat tarihinin sahnesine çıktığı 18. yüzyıl, aynı zamanda insanın ve aklının merkezi hale geldiği Aydınlanma Çağı'na denk gelir. 18. yüzyıl hareketli bir dönemdir. Toplumsal katmanların yeniden tanımlandığı, toplumsal değişim talebinin zirvede olduğu bu dönem, iki büyük devrime ev sahipliği yapar: Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi. Fransız Devrimi'yle bir yanda mutlak krallar dahi yıkılabilirken, egemenliğin halka ait olduğu kabul edilip, insan hakları bildirisiyle insan özne olarak inşa edilir; yanı sıra, Sanayi Devrimi ile toplumsal değişim katlanır, kırsaldan kente yoğun göç yaşanır, burjuva sınıfının yeniden tanımlanmasıyla birlikte sınıf tahakkümü el değiştirir.

Toplumsal katmanlardaki hızlı kaymalar, insan ilişkilerini de eskiye göre farklılaştırır, dolayısıyla iletişimin doğası da değişir. Bir yanda insan hakları bildirisiyle birlikte insan onuru güvence altına alınır, insanın biricikliği yüceltilir. Ancak aynı yüzyılda kapitalist emek sözleşmeleri, yüceltilen  insanın emeğini kiralanabilir bir nesneye dönüştürür  ve yeni burjuva sınıfı giderek ayrıcalıklı bir konuma yükselir. Tarihsel gerçeklikler şu soruyu zorunlu kılar: Mektubun burjuvaziyle bir ilgisi mi var?

Modern öncesi dönemle modernizmin hakim olduğu zamanlara baktığımızda temel ayrımlardan birinin kırsaldan kente göçle birlikte akrabalığa dayanan ilişki biçimlerinin değişmesi olduğunu görürüz. İlişkiler anonimleşir, arkadaşlık kurumsallaşır. Kurumsallaşan arkadaşlık elbette mektup arkadaşlıklarını da doğurur, mektup aşklarını da... Eski anlaşmalı evliliklere ilişkin mutlak kabulün yerini insan benliğinin tanınması ve kuramsal inşasının sonucunda romantik aşkın yüceltilmesi alır, aşklar, aşk acıları, sevdaya dâhil olan ayrılıklar da mektupların konusu olur.

Akrabalık ilişkileri ve eski topluluk anlayışı çözüldükçe insana yönelik merak artar. İnsanın "özkimlik oluşumu" için "öteki"ne ihtiyacı karşısındakini açılarak karşılanır.  Öteki, bazen bir mektup arkadaşıdır. Kendini gerçekleştirirken kurduğu kişisel ve erotik bağlar, mektup romanların da konusu olan ilişkiler ağından başka bir şey değildir. Mektup romanda anlatıcı(lar) yani mektup yazan(lar) anlatıcının yerine geçerek aracısız olarak ötekine açılır, dolaylı olarak kendilerini tanıyarak, kendilerini gerçekleştirirler.

18. yüzyıl, ayrıca, değişimlerle birlikte insan bilgisinin, riskin risk olarak bilinirliğinin arttığı, dolayısıyla da haklı kuşkuların dönemidir. Mektup zarflarının her kapanışı da bir belirsizliğe açılmaz mı? Bir daha yazacak mı?
Evren Karataş’ın mektup roman tekniğine ilişkin akademik makalesindeki aktarımından hareketle, türün öncül örnekleri olarak 1699'da yazılan Portekiz Mektupları, 1721'de Montesquieu'nun yazdığı İran Mektupları ve 1740 yılında Samuel Richardson'un kaleme aldığı Pamela ve Clarissa Harlow adlı metinler gösterilebilir. Mektup romanın gelişmiş örnekleri arasında sayılabilecek olanların başında, dosyamızda yer alan, Balzac'ın İki Yeni Gelinin Hatıraları, Goethe'nin Genç Werther'in Acıları ve Dostoyevski'nin İnsancıklar adlı romanları gelir.  Türkçe romanda  Ahmet Mithat Efendi 1870 yılında yayımladığı romanı Felsefe-i Zenan'da mektubu bir anlatım biçimi olarak kullanmıştır. Fatma Aliye Hanım da 1898 yılında beş kadının mektuplaşmalarından yola çıkarak Levahiy-i Hayat'ı kaleme almıştır. Halide Edib Adıvar'ın Handan'ı, Reşat Nuri Güntekin'in Bir Kadın Düşmanı, Oya Baydar'ın Kedi Mektupları, Leylâ Erbil'in Mektup Aşkları Türkçe edebiyatın önemli mektup roman örneklerindendir.

Dosyada, bireyselleşmenin tarihiyle paralel giden mektup romandan örneklerin değerlendirildiği metinlerin özel olanın ve kamusal alanın inşasına ilişkin değiniler taşıdığını, mektuplar ve yazarın mahremiyeti ilişkisini sorguladığını, kadın yazını açısından türü ele aldığını göreceksiniz, sakın şaşırmayın.

Mektup romanın toplumsal olanla ilişkisini açıklamaya çalışırken, yararlandığım Habermas ve Giddens’e selam eder, katkı ve önerilerinizi dört gözle beklediğimizi belirtmek isterim.
aysegultozeren@gmail.com

Bir Kadın Düşmanı/Reşat Nuri Güntekin (Demet ÇİZMELİ)


Mektup roman türünün edebiyatımızda önemli bir örneği olan Reşat Nuri Güntekin’in “Bir Kadın Düşmanı”,  Sara’nın babasına yazdığı mektupla başlar ve arkadaşı Nermin’e  mektuplarla devam eder. Güzel olduğu kadar zeki ve kurnaz bir kız olan Sara ile kadınlara düşman gibi gözüken Homongolos’un yaşamöykülerinden kesitler mektuplarla anlatılır. Roman iki bölümden oluşur. Birinci bölümde Sara, Erzurum’da görev yapan  babasına üç, arkadaşı Nermin’e ise on bir mektupta kendisiyle ilgili olayları anlatır. Ancak babasına yazdığı mektuplarda içten değildir. Babasının yanına gitmemek için çeşitli bahaneler öne sürerek istese de gidemediği izlenimini vermektedir. Annesinin Erzurum’a gidişiyle hastalandığı bahanesiyle dayısının taşradaki çiftliğine giden Sara, ilk günler sıkılsa da bir süre sonra bu küçük zeytinlikte kendisine gösterilen ilgiden hoşnut olur ve  kalmaya karar verir.

Olay örgüsü, arkadaşı Nermin’e yazdığı mektuplarla sürdürülür. Nermin ve babasının cevapları romanda yer almadığından Sara’nın kişiliğinin, yaşadıklarının yorumu başka bir ağızdan verilmez ve  Sara’nın mektuplarında  yüzeysel olarak geçiştirilir. Sara  gündelik yaşantısı, duygu ve düşüncelerini, olayları ayrıntılarıyla anlatırken iç dünyasını ortaya koyarak kendi tutkuları ve zaaflarıyla da yüzleşir. Karşılaştığı çevreden güzelliğiyle büyük ilgi görür ve gururu okşanmaktadır. Homongolos’la tanışması günlerinin akışı değiştirir. Asıl adı Ziya olan ama  yüzünün çirkinliğinden dolayı kayabalığına benzetilen, Homongolos diye anılan, zeki, kuvvetli ama bir kaya gibi hissiz, kadın düşmanı bu adama ilgi duyar ve onu elde etmek için her yola başvurur. Yaklaşımlarına rağmen karşılaştığı olumsuz tutum kadın düşmanlığı olarak algılansa da aşka uzak, sevmekten korkan bir adamın kaçışıdır. Sara tam amacına ulaşmak üzereyken Homongolos bir motosiklet yarışında kaza geçirip ölür. Olay örgüsünün tamamı mektuplarla sağlanırken, Cumhuriyetin ilk yıllarında alaturka hayattan alafranga hayata geçiş süreci etkilerinin toplumsal eleştirisi de  yapılır.
    
Romanın ikinci bölümünde Homongolos’un arkadaşı Necdet’e yazdığı “Ölüye Mektuplar” vardır. Bu mektuplara hiçbir zaman cevap alınamayacaktır ve bir iç döküş, itiraf niteliğindedir. Çirkinliği yüzünden ailesi tarafından terk edilmesiyle hırçınlaşmış bir çocuktan, sevmeyi kendinde bir hak görmeyen, korkan,  baskı altına aldığı güdülerini sporla ve motosikletle besleyen bir yetişkine uzanan Homongolos’un hikâyesi bu dört mektupta yer alır. Kadın düşmanı değil çirkinliğinden dolayı kadınlara bakmaya bile cesaret edemeyen biridir. Sara’nın güzelliğinde gördüğü hak, onun çirkinliğinde  hak görmemesi, kadınlardan kaçma yolunu seçmesidir. Ömrünün ilk duygusal yönelişi çöküşü olacak motosikletiyle ölüme sürükleyecektir kendini.
   
Birinci bölümdeki mektuplarda “ben” anlatıcılar,  dünyalarını iç dökme, itiraf gibi söylemleri, aracı kullanmaksızın doğrudan anlatmaktadırlar. Sara da Homongolos da içinde bulundukları psikolojiyi mektuplarıyla tespit ederler ancak çözüme ilişkin fikre Homongolos sahiptir. Hem kadın hem erkek anlatıcılara sahip olması bakımından roman çok seslidir. Bu çok seslilik romanı tekdüzelikten kurtarıp farklı bakış açılarına kavuşturmuştur. Bu çoğul bakış açısı okurun olayları değişik boyutlardan görebilmesine de olanak tanımıştır. 



BİR KADIN DÜŞMANI, Reşat Nuri Güntekin, İnkılap Yayınları, 1997


Balzac’tan İki Gelinin Anıları (Semih ÖZTÜRK)

Mémoires de deux jeunes Mariées, Türkçe adıyla  “İki Gelinin Anıları”, ilk olarak 1840–1841 yılları arasında La Presse gazetesinde yayınlandıktan sonra 1842 yılında kitap haline getirilerek basılmış.

Bu romanında Balzac, iki genç kızın mektuplaşmaları üzerinden hem dönem içerisindeki  toplumsal değişim sürecini, hem de iki zıt düşüncenin hayat yoğunluğundaki demlenişini ele alıyor. Zaman akışındaki boşluk, insan tabiatından güneşli balkonlara açılırken varoluş sorunsalından da nem kapıyor. Mantık ve aşk temelinde gelişip ilerleyen iki ayrı düşünce, yaşam tecrübesiyle olgunlaşırken değişen siyasi yapının da vaziyetini gözler önüne seriyor. Yani yazar, daha ilk sayfalardan itibaren yaşayan bir hikâyenin sözcülüğünü yaparak karakterlerine nefes aldırmaya başlıyor.

Louise ve Renée, eğitim gördükleri manastırdan ayrılıp ailelerinin yanına döndüklerinde, sonrası için kuracakları hayatın muhasebesini karşılıklı olarak yapmaya çalışıyorlar. Louise, aşkı ararken mantığı öldürüyor. Reneé ise kendi kurduğu yapının etrafında dolanıp duruyor.  Bu durum, kişiliklerinde sabit duran düğümlerin çözülmeye başlamasıyla birlikte açığa çıkıyor. Mektupların her birinde ayrı bir detay, ayrı bir derinlik ve değişim adım adım gözler önüne serilirken hikâye edilen dünya, tarihin de dönüştüğü önemli bir zamandan viraj almaya çalışıyor. Karşılıklı olarak aktarılan tavsiyeler, aynı zamanda yaşam içerisinde tecrübe ediliyor. Böylece ihtiyaç duyulan sonuç ilişkisini mevcut sebeplerden arındırmak mümkün olabiliyor. Balzac, eserlerindeki temel yapının insan korkusundan beslendiğini bir kez de bu romanında göstermiş oluyor. Arka planda gördüğümüz yapı ise, günlük yaşamdaki yapılanmaların alışkanlıklarla olan bağını da ayrıca irdeliyor. Öte yandan bir tür sorgulama mekanizması kurmayı da ihmal etmiyor. 

Kadının toplum içerisindeki duruşu, romandan damıtılabilir bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Renée, Louise için yazdığı mektubunda bu gerçekliği açıkça ifade ederken, aynı zamanda kişisel denge unsuruna da değinmekten geri kalmıyor.  ‘’Bizim yaşadığımız bu ıssız, uzak yerlerde egemenlik kadının elinde olmazsa evlilik yaşamına dayanılamaz. Bir kadında hem bir kadının çekiciliği, hem de bir eşte aranan meziyetler bulunmalıdır.’’ (Syf. 70, XII. Mektup) Yani aile kurumunun temelindeki biçim, mantık düzleminde kurulan bir ilişki inşaa eden Renée tarafında bu şekilde ifade ediliyor.

Roman, hem yazıldığı dönemin atmosferini, hem de birbirinden uzakta olgunlaşan iki kadının kurmaya çalıştıkları dünya yapısını okuyucunun karşısına getiriyor. İki Gelinin Anıları, Balzac’ın incelikle ördüğü insan tahlillerinin en kıymetlilerinden bir tanesi olarak dünya edebiyatındaki yerini zaman geçtikçe kıymetlendiriyor.




İKİ GELİNİN ANILARI, Honoré de Balzac, Oda Yayınları, 2000.


Bir Mektup Roman Olarak İnsancıklar ve Kâğıt Karalayıcılarının Görevi (Pınar GÜNER)

18. yüzyılın sevilen türü mektup roman, doğallık, sahicilik ve gizlilik duygusu bakımından günceye benzer. Okurda başkasının mahrem yazısını bilinçli olarak okumanın; anlatıcıda ise mektubun başkasının eline geçip de olayların seyrinin değişebilme ihtimalinin heyecanı vardır sanki. Öte yandan günceden farklı olarak bir başkasına yazılmış olduğundan salt yazanın değil, yazıldığı kişi ya da kişilerin karakterlerini de yansıtır. Her mektup ayrı bir sahnedir.

Karakterlerin düşünce, tutum ve davranışlarındaki değişimleri yansıtmak için birebir olan mektup romanın, Dostoyevski’nin (1821-1881) ilk romanı “İnsancıklar” (1846) için seçtiği tür olmasına şaşmamak gerekir; çünkü onun karakterleri yalnızca zaman içinde değil, anlık duygusal değişim gösteren, çelişki yumaklarıdır.
   
İnsancıklar’ın başlangıcı, ahlâkçı ve psikolojik yaklaşımla kadın-erkek ilişkilerini, bu ilişkilerdeki değişimleri yansıtan mektup roman türünün ilk örneklerinden olan Samuel Richardson’ın efendisine direnen genç hizmetçi kızın hikâye edildiği Pamela (1740) romanına benzer. Roman, kırklı yaşlarında, altıncı dereceden memur Makar Devuşkin ile kendinden yirmi yaş küçük olan uzak akrabası Varvara Alekseyevna’nın mektuplaşmalarından oluşur. Bu mektuplarda, Varenka’nın anı defterinden bölümler ile Ratazyayev’in, romanın işlemesi gereken konular bağlamında ironik biçimde kullanılan (tarihsel) aşk-tutku romanlarından alıntılar da yer alır.
   
Üst kurguda Makar’ın Varenka’ya babacanlık ile uzak bir âşıkta yalnızlığını giderme arasında gidip gelen duyguları varsa da, yoksulluk romanın tüm hücrelerine sinmiştir. Çerniçevski’nin saf akılcılığı savunan Nasıl Yapmalı kitabına tepki olarak 1864’te yazacağı ve roman à thèse’in en iyi örneklerinden biri olarak kabul görecek Yeraltından Notlar’ın yazarının, bu ilk romanına da; hikâyecilerin güzeli değil, yaşamdaki en gizli saklı şeyleri kazıp çıkarmalarına ilişkin Odoyevski’den bir alıntıyla başlaması tesadüf değildir. Karşımızda, romanın içine tezini doğallıkla yedirmedeki başarısı üstün bir yazarın ilk ayak sesleri vardır.

Hareket halinde verilen karakterler ise, tıpkı yeraltı adamı gibi, aklın insan eylemlerinde en belirleyici yönlendirici olmadığını göstermek için vardır sanki. Kibirsiz ama gururlu hâllerinden bir şey yitirmemelerine karşın, Makar gibi baş karakterlerinin Tanrı vergisi yoksullukları arttıkça erdemleri azalır, iradeleri güçsüzleşir, kimi zaman bambaşka birine, ötekine dönüşürler. Onun romanlarında, zaman içinde karakterlerin gelişim gösterdiği Bildungsroman’ın tersine, karakterlerin dramatik biçimde mahfına tanık oluruz.
   
Yüce gönüllü ekselanslarının önünde Makar’ın düğmesinin yuvarlandığı bölüm İnsancıklar’ın en etkileyici sahnelerindendir. Gülünçlük ve sahicilik biraradadır. Dostoyevski’nin romanlarında Makar’ın bir yerde söylediği gibi ‘yarı şaka yarı ciddi’ bir anlatımdan söz edilebilir; ama ortaya çıkan sonuç, ahlâki ve felsefi bir deneye girişmiş gibi, yoksulluğun topyekûn vücut bulması olduğundan pek de ‘komik’ sayılamaz.
   
Makar, belki yüz yüze olsa söyleyemeyeceği yalanları mektup yazarken  kolaylıkla söyler. Mektup roman türü, karakterlerin birbirinin yazdığı metnin eleştirmenliğini yapmalarına zemin hazırlaması bakımından da epey ilginçtir. Makar ile Varenka birbirlerinin mektubunu, uyandırdığı duygu kadar üslûpta şiirsellik veya iyileştirme gereği gibi hususlarda da ele alırlar. Metin bağlamında okur, yazar ve eleştirmen rollerinin bütünü onlarda toplanır. Mektuplardan biri başkasının eline geçtiğindeyse alay konusu olurlar.
   
Makar’ın Puşkin’in eserlerinin bütünü için, özellikle İstasyon Memuru hakkında ‘insan bütün yaşamının bir kitaba aktarılıverdiğini [anlıyor]’ şeklinde övgü dolu yorumlarda bulunmasına karşın, Gogol’un Kaput’una yönelik eleştirel yaklaşımında, Sibirya’da kürek mahkûmiyetinin altında yatan nedenlerin izlerini aramak mümkündür. Buna karşın İnsancıklar’ın bütününde Gogol etkisi hissedilir.
   
İnsancıklar ünlü eleştirmen Belinski’nin beğenisini kazanmasına rağmen, Dostoyevski hayattayken Tolstoy ve Turgenyev  gibi çağdaşlarının tersine Batılı okurlarca keşfedilmemişti. Bazı Fransız eleştirmenlerce ve kendi ülkesinde Suç ve Ceza’dan başka dikkate değer bir yapıt vermemiş, yayıncısı Strahov’a göre ise ‘aşırılıklarla karmakarışık bir duruma sokulan [yapıtların]’ yazarı olarak değerlendirildi. Özellikle Ecinniler gibi romanlarındaki bilmecemsi unsurlar, olay örgüleri, tür belirsizliği, birden fazla baş kişinin kullanılıyor olması gibi nedenler, o günün eleştirmenlerine alışılmadık gelmiş olsa da; zamanla modern edebiyatın ünlü yazarları tarafından sıklıkla kullanılan meziyetler halini aldı.
   
Zaman, Dostoyevski’nin yapıtlarını -çağdaş yaşamımızın en acı veren ve köklü sorunlarını ele aldıkları için- eskitemedi. Sibirya’dan değişerek döndükten sonra bile savunduğu evrensel kardeşlik ilkesi, adalet ve barışın sağlanması için gerekli acıma ve yardımlaşma duygusu kuşkusuz hiç eskimeyecek. İnsancıklar’da dediği gibi, belki de ‘Kâğıt karalayıcıları [yoksulları] zavallılığından kurtaramaz ama onların içinde dışında ne varsa ortaya dökmeli, tek bir gizli köşe bırakmamalıdır.’



İNSANCIKLAR, Fyodor Dostoyevski, (Çev.) Nihal Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, 2012.






Mektup Roman Örneği: Genç Werther’in Acıları (Vedat ÇETİN)

Her edebi metin, okuruna ulaşmak üzere yazılmış bir mektuptur bir anlamda. “Mektup roman” dediğimiz yazım tekniğinde mektup, romanın bünyesine dâhil olduğunda roman yazarına geniş olanaklar tanır, ama belli kuralları vardır. Bir anlatım tekniği olarak mektup romanlar, yazarların yaşamlarını, yaratım süreçlerini ve bunalımlarını yansıtırken olay değil durum ağırlıklı, anonim değil bireye odaklıdır ve birinci tekil şahıs ağzından yazılır.  Kahramanların duygu dünyaları aracısız, doğrudan anlatılır. Mektup roman tekniğine verebileceğimiz en iyi örneklerden biri, Johann Wolfgang von Goethe’nin yazmış olduğu “Genç Werther’in Acıları” adlı romanıdır.

Goethe’nin hayatından bir kesit

Goethe, 1771’de Strasburg’da hukuk eğitimini tamamladıktan sonra Frankfurt’a gider. Babasının yönlendirmesiyle avukatlık stajını yapmak üzere Wetzlar’a gitmeyi kabul eder ve “Yüksek Mahkeme” bünyesinde çalışmaya başlar. Burada Yüksek Mahkeme Sekreteri Johann Christian Kestner ve Kestner’in nişanlısı Charlotte Buff (Romandaki “Lotte” karakteri)  ile tanışır ve Lotte’ye ölesiye âşık olur. Lotte ile Kestner’in yanında sonsuz acılar ve sonsuz ama kırık sevinçler içinde geçirdiği aylardan sonra, tek çıkar yolu sessizce kaçmakta bulur.

Bu acı aşk tecrübesini, bilgi dağarcığıyla yoğurarak arka planda dönemi, eskiye karşı yeniyi çıkararak yazmaya başlar ve bir buçuk yıllık çalışma sonunda “Genç Werther’in Acıları” (Die Leiden des jungen Werthers) adlı roman ortaya çıkar. Bu eser, basımı ve dağıtımını izleyen kısa süre içerisinde, Goethe’yi tüm Avrupa’da ün sahibi yapar. Werther, arkadaşı Wilhelm’e yazdığı mektuplar, Goethe’nin Charlotte’ye söyleyemedikleri, yazamadıklarıdır bir bakıma.  

Yine aynı çevrede yaşayan Karl Wilhelm Jerusalem adlı bir memur, Braunschweig’lı elçi Höfler’in yanında çalışmakta, elçilik sekreterlerinden birinin karısını umutsuzca, karşılık görmeden sevmektedir. Jerusalem, 1772 yılının Ekimi’nde kendini vurur. Bu umutsuz aşk hikâyesi, intihar ve intihar biçimi, romanın 2. bölümünde yer almaktadır.

Goethe, eserin son sahnesinde beynine kurşun sıkan Werther’le birlikte kendisinin de aşk acısını sonlandırmış olur. Kitap yayınlandıktan bir yıl sonra,  1775’te Dük Karl August’un çağrılısı olarak Saksonya-Weimar Dükalığı’nın merkezi Weimar’a gittiğinde 26 yaşındadır. Goethe, kendini geçmişe bağlayan tüm bağlardan kopmuş olarak yaşamını sürdürür ve kısa bir süre sonra yeni bir aşka kapı aralayacağı Charlotte von Stein’le karşılaşır.

Werther’in Aşk -Soyluların İnsanlık- Trajedisi

Lotte gayretli, çalışkan, becerikli, toplumda saygınlığıyla bilinen kocasına bağlı ve kendi tutkularından korkup gerileyebilen, böylece sendeleyen bir burjuva kadınıdır.

Werther ise, son derece duyarlı, her türlü izlenime açık, içinde bulunduğu toplumun genel kuralları, yaşayış biçimi ve ahlâk anlayışıyla da sürekli çatışma içerisindedir.

Lukács’a göre Werther’in aşk trajedisi, sadece umutsuz bir aşk ilişkisinin doğurduğu bir trajedinin anlatımı değil, 1789 Fransız devriminin hazırlanma sürecinde burjuva toplumunun içinde doğup ortaya çıkan o yeni insanı öne çıkarıyor. Goethe, bu yeni insanı canlandırıp anlatırken onu Almanya’nın soylu kesimlerinin, bir yandan da dar kafalı, muhafazakâr burjuvazisinin karşısına koyuyor.
 
Bu duruma ilişkin örnek vermek gerekirse… Werther, bir akşam “asil topluluk” üyelerinin eğlenceli yemekli toplantısına katılır, katılımcılar tarafından istenmeyince oradan çıkmak zorunda kalır. “Bu pek de asil topluluktan sıyrılıp biraz yürüdüm, açık bir arabaya bindim ve M…’ye gittim. Oradaki tepeden günbatımını izlerken Homeros’tan Odysseia’sının geri dönüşünü, iyi yürekli domuz çobanından nasıl konukseverlik gördüğünü anlatan muhteşem ezgileri okudum. Her şey düzeldi o zaman.”

İntihar gecesi okuduğu son kitap ise burjuva edebiyatının doruğunu temsil eden G. E. Lessing’in “Emilia Galotti” adlı oyunudur. İlk kez 7 Mart 1772'de sahnelenen oyun, “Burjuva trajedisi”ni yansıtmaktadır.

Aşk ile okunan kitap

“Genç Werther’in Acıları” yayınlandığı yıllarda bir intihar salgınına yol açar. Goethe’nin yaşadığı yıllar içinde en çok baskı yapan ve başta Fransızca olmak üzere sırasıyla İngilizce ve İtalyancaya çevrilen bu kitabı farklı tepkilerle karşılanır. Werther’in duygusal, içine kapanık, dış dünyadan yalıtılmış kişiliğinin sonucu olarak anlaşılan intihar çözümüne karşı, sonu farklı biten Werther’ler bile yazılır.

Bu arada, Thomas Mann, öylesine derin bir okuma gerçekleştirir ki, deyim yerindeyse “Lotte Weimar’da” adlı romanıyla esin kaynağı “Genç Werther’in Acıları” eserini devam ettirir.

Son olarak şunu söyleyebiliriz: 240 yıl önce yazılan “Genç Werther’in Acıları” adlı eserin klasikler arasında yer almasının ve insanlar tarafından çok okunuyor olmasının sebebini, “geçmişten günümüze varoluş sorunlarından ‘imkansız aşk’ acısının benzerliği”ne yorumlayabiliriz. Ama romanın asıl başarısı, “çok katmanlı, iyi kurgulanmış ve tekil yaşanmışlıkları genel toplumsal bir bunalımın eşliğinde çok iyi bir dille anlatabilmesidir,” demek daha doğrudur.


GENÇ WERTHER'İN ACILARI, J.W. Goethe, (Çev.) Nihat Ülner, Öteki Yayınları, 2000.

Kedi Mektupları (Nilüfer ALTUNKAYA)

Her sanat türünün iletişimsel işlevi düşünüldüğünde mektup sadece edebi bir tür olarak çıkmaz karşımıza… İnsanın kendisini anlatma gereksiniminin yaşamını sürdürmek için gereken asgari ihtiyaçları karşılamak ya da toplumsal yapının unsurlarını kalıcılaştırmak sonrasında birdenbire beliriverdiğini söyleyebilir miyiz? İnsan büyünün olağandışılığından yazının olağan evrenine geçerken de ontolojik bir sorunsalla içgüdüsel olarak mücadele ediyordu belki de… Öyleyse ‘mektup’ hep vardı ama onu okumak zaman aldı ve henüz tamamen okunmuş olduğunu düşünmek için çok erken.

Oya Baydar’ın “Kedi Mektupları”,  kedilerin birbirleriyle haberleşmek ve insanların dünyası hakkında daha derin bilgiler edinmek amacıyla kokularıyla yazdıkları (daktilo kullanan bir kedi dışında)  mektupların ana kurguyu sağladığı bir roman. Romanda kedilerin varoluşsal sorunları ve sahiplerinin dünyasında olan bitenler hakkındaki merakları farklı bakış açılarıyla oldukça zenginleştirilmiştir. Yaşamları bir şekilde kesişmiş olan insanların ve kedilerin hem ayrı hem iç içe akan yaşantılarına yönelik gözlemler felsefi soruların pekiştirildiği bir nitelik kazanmıştır.

Romandaki ana sorunsal çok katmanlıdır. Türkiye-Almanya ekseninde, Berlin Duvarı’nın yıkılışına tanık olan siyasi sürgünlerin hem ‘ütopik’ sosyalist ideolojilerinin çöküşünü hem de ülkede yaşanan darbelerin sarsıntılarını kendi öznellikleriyle yorumlayışları kedilerin dünyasıyla çakışarak aktarılmaktadır.
12 Mart ve sonrası, Berlin Duvarı’nın yıkılması, dogmatikleştirilen her ideolojinin birbirine benzerliğinin kaçınılmazlığı gibi birçok soruna dokunma cesaretini göstermiştir Oya Baydar bu romanıyla… Roman, Batı ve Doğu’nun yaşam tarzlarının eleştirilmesi, siyasi sürgünlerin yaşamına ışık tutması, kedi özelinde hayvanların insanlar dünyasında yaşadıkları çatışmaları vurgulaması, yaşamın anlamı, insanın varoluş sorunları gibi derin yanıtlar isteyen sorular sorması bakımından da önemlidir. Kedilerin bakış açısının son derece gerçekçi olması romanın akıcılığını ve inandırıcılığını güçlendirirken anlamsal zemindeki sosyal ve siyasi meselelerin farklı kimlikteki kişilerin kendi algı dünyalarına göre konumlanışı ile yanıtların çoğaltılması amaçlanmıştır.
Kedi Mektupları, bir siyasi yenilginin ve aslında dünyanın yeniden farklı değerlerle kurulmasında sosyalist kanadın yıkılışının altında kalan bireysel dramların yakın plandan ele alınışının romanıdır. Mektupların sahibi olan kedilerin bol bol ‘mırnavlaştıkları’ ve sahipleriyle olan ilişkilerini zaman zaman kedi olmak ve insan olmak arasındaki farklılıkları kendi dilleri, dünyaları, içgüdüleri ve keskin sezgileriyle yorumlamaya çalıştıkları, evcilleşmek ve özgür kalmak arasındaki seçimlerini yaparken verdikleri ödünlerle yüzleştikleri bir dünyaları vardır. Ve bu kedilerin sahipleri diğerleri gibi değildir. Hem yanıtını bilmedikleri soruları sordukları hem de boyun eğmedikleri için…

Elbette ele alınan konular çok ağır bedelleri olan sosyal travmalardır ve romanın kahramanları bundan en çok etkilenen devrimcilerden seçilmiştir. Yaşanan mücadelenin özünün yeterince kavranamamış olması bu insanların ödedikleri bedelle yüzleşirken yaşadıkları dramı arttırmış gibidir.

Zaman zaman kedilerin sahipleri hakkında ulaşmaya çalıştıkları gerçekleri birbirlerine yazdıkları koku mektuplarıyla çözmeye çalışmaları üzerine yaptıkları yorumlar ve aşırı yorumlar bir yineleme zaafı yaratmaktadır. Ve yenilginin meşrulaştırılması adına kahramanlar aracılığıyla yıkılışın karşısında farklı yanıtlar aranılması okura benimsetilemeyen bir  ‘çok yönlülük’ içermektedir. Yazarın antisosyalist bir ideolojiyi bu yenilginin gerekçesi olarak göstermesini de bireysel trajedilerin sosyolojik oluşumların önüne geçmesini de bir özeleştiri olarak değerlendirmek mümkündür. Ama bu hesaplaşma, aslında en iyi çözümün yanıtı olmayan soruların sorulmaması noktasında net bir bireysel pragmatizme vardırılmaktadır. Yani yazarın varoluşsal mücadelesini bireysel ve güncel kurtuluştan yana kullanması, bu iç hesaplaşmayı dayatması olarak da yorumlanabilir. Burada eleştirmek istediğim noktanın elbette yazarın yaşadığı iç hesaplaşmalarının ya da ideolojik sorgulamalarının içeriği olmadığını,  bunların okura aktarılış biçimi olduğunu vurgulamak isterim.
Ayrıca ne yazık ki kedilerin cinselliği yaşamalarındaki doğallığın vurgulanması adına da yapılsa, insanların cinsel hayatlarına kedilerin gözüyle bakılmaya çabasıyla da olsa hoş görülemeyecek bir cinsel asimetri olduğunu hissettim roman boyunca.

Tüm nesnellik zaaflarına rağmen, kedilerin ve sahiplerinin arasındaki hem bütünsel olarak ilişki ve iletişim ağı hem de farklılıkları başarılı bir şekilde aktarıldığı için özgün bir mektup romandır, Kedi Mektupları…  Kedilerin de sahiplerinin de birer karakter olarak kedilerin bakış açısıyla anlatılması zıtlıklara ve karşılaştırmalara dayalı bir anlatımı zorunlu kılsa da gayet başarılı bir şekilde beklentiyi karşılamaktadır. İnsanın özellikle de kadının devrimci mücadeleden yenik çıktıktan sonra yaşama tutunmak adına çocuk sahibi olmayı seçmesi intihar eden kahramanın umutsuzluğuna hak verilse de zayıf da olsa bir ümit ışığının olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Romanın sonunda herkes kendine istediği yanıtı verebilir, ben şöyle diyorum: İnsanın tek özgürlüğü ölümü seçme özgürlüğüyse yaşamı seçmek için sadece ‘kedi gibi yaşayıp gitmek’ bir seçimsizlik olsa gerek… Çünkü insanın daha yaşanılır bir dünyayı hayal etmesi ve bu dünya uğruna bir taraf olması bir kedi gibi yaşayıp gidemeyeceği içindir.


KEDİ MEKTUPLARI, Oya Baydar, Can Yayınları, 2013.