Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bisiklet ve Edebiyat Buluşması (Aydın İleri Söyleşi: Kadir İNCESU)

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ün yaşamını "Eşekle Gelen Aydınlık" adıyla kitaplaştıran, kendisi de bir kütüphaneci olan Aydın İleri bu kez de farklı bir çalışmaya imza attı. İleri, farklı meslekten 72 ismin birbirinden güzel ve unutulmaz bisiklet öykülerini bir kitapta topladı.

Yaşamımın ilk 8 yılı Cankurtaran'da geçti. Ali Şevki Korkmaz öğretmenimin bana okuma yazmayı öğrettiği Cevri Kalfa İlkokulu'nun arka kapısının açıldığı Şadırvan Sokağının girişinde, bisiklet de kiralayan, bir bisiklet tamircisi vardı. Bisiklet kiralayanlar, ne yazık ki o çıkmaz sokağın dışına çıkamazdı. Yasaktı. O sokakta bir kaç kez üç tekerlekli bisiklet sürdüğümü hatırlıyorum, belki de annemden yalvar yakar aldığım bir kaç lirayla... Hiç bisikletim olmadı. Ailesini kıt kanaat geçindiren babamdan böyle bir isteğim de olamazdı zaten. Kendimi yerlere atmadım, ağlamadım, sızlamadım da bana bisiklet alsınlar diye... İmkânı olsa zaten babam bize bisiklet alır, diye düşünmüş de olabilirim. Fakat bisiklet sürenlere imrenerek baktığımızı da inkar edemem.

Aydın İleri'nin hazırladığı ve Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlanan "Bisiklet Öyküleri" adlı kitabı görünce ilk anda geldi bunlar aklıma... Çocukluğu bisiklet üzerinde geçen 72 ismin ilgiyle okuyacağınızı düşündüğüm bisiklet öyküleri yer alıyor kitapta... Tutkusunu oğlu Barış'a da aşılayan Aydın İleri ile Bisiklet Öyküleri üzerine söyleştik.

Aydın, ilk bisikletini anlatarak başla istersen?
İlk bisikletim 3-4 yaşlarda Gülsuyu Mahallesinde yaşadığımız gecekonduda sürdüğüm üç tekerlekli bisikletimdi. Çocuk bisikleti olmasına rağmen amca çocuklarından zor fırsat bulup sürüyordum. O gün ev içinde sürdüğüm uzunca salon kocaman bir bisiklet pisti gibi geliyordu bana.  Üç tekerlekli bisikletten sonra çoğu zaman başkalarından rica minnet bir tur versene diyerek sürdüğüm bisikletler var.

Böyle bir kitabı hazırlatacak kadar büyük bir tutku muydu sizin ki?

Çocukluğunun büyük bir bölümünü bisikletsiz geçiren biri için hem özlem hem tutkuydu benimkisi. Bisikletin bende önemli bir tutku olduğunu sevgili Aydan Çelik’in “Bi Tur Versene” kitabını okuduktan sonra keşfettim.  Hem tutku hem de yaşanılır bir dünya ve Türkiye için bir yazma zorunluluğu, görevi hissettim. Bisikletin çocukken sürülen bir eğlence oyun aracı olamadan öteye bir gerçekliği var. Bisikletli bir yaşam hem sağlık hem ekolojik olarak bir gereklilik. Hayatımızın bir parçası olana kadar bisiklet kültürü için hep birlikte çalışmalıyız. Dünyada bisikletin yaygın kullanımına baktığında biz halen başlangıç noktasındayız. Bu kitap bisikletin Türkiye’de yaşamsal bir kültür olması için minik bir adım.

Çocukluktan yetişkinliğe giden yolda, bisikletin insandaki çağrışımları nasıl bir değişim gösteriyor?
Çocuklukta bir eğlence ve oyun aracı olan bisikletler, bizler büyüdükçe farkındalıklarımız arttıkça bir ekolojik taşıt oluyor. Özgür olduğumuz, kendimizi dinlediğimiz, kolektif hareket ettiğimiz, tüketmeyen, sağlık veren bir ulaşım aracı. İş yaşamından zaman buldukça sürülen bisiklet bazen işe bile bisikletle gidilen-gelinen bir yaşam tarzına dönüşüyor. Çocukken yer eden algı yaşanılabilir bir dünya için bizi yönlendiriyor.

72 ismin yazdıkları öykülerde buluştukları ortak noktalar neler oldu?
Hemen hemen kitaba eser veren herkesin çocukluklarının ne kadar verimli ve keyifli geçtiğine şahit oluyoruz. Bazen hüzün, bazen mutluluk bazen kanayan bir diz, bazen bir yara kabuğu, bazen çalınmış bir bisiklet, çoğu kırmızı. Çocukluğa büyük bir özlem, zaman yolculuğu, haylazlık ve yaratıcılık öne çıkan otak paydalar.

Bu kitap neden önemli? Hayatında hiç bisiklet sürmemiş birileri olduğunu da unutmadan...
Kitap bisikletli ve bisikletsiz bütün çocuklara, yetişkinlere zamanda bir yolculuk. Bir zaman tüneli. Belki bir zaman bisikleti. Birbirinden değerli yazarların buluştuğu bu kitapta bisiklet ve edebiyat buluşması var. Pedalların edebiyatla dönmesi mutluluk verici. Her yaştan okura seslenen, bisikletin yaşamımızda bıraktığı derin izleri, bilinç altındaki özlemleri, yüzde beliren bir gülümsemeyi bize hatırlatan bir kitabın önemi bisikletin hayatın bir parçası olduğu “bisikletin hayat olduğu” mesajını yaymak. Bisikletin toplumsallaşmasına aracı olmasından önemli bir girişim. Kitapta yazan herkes rol model. Başarılı gazeteciler, televizyoncular, çocuk ve gençlik edebiyatı yazarları, kütüphaneciler, müzisyenler, tiyatro sanatçıları, STK temsilcileri, bisikletçiler ve bisiklet sevdalıları kendilerini, bisiklete olan özlemlerini ve sevdalarını yazdı. Bir farkındalık yaratmak, yaşanılır bir dünya için bir “çevreci bir yaşam aracı” olduğunu bir daha hatırlatma fırsatı.

Peki bisikletin edebiyattaki yeri nedir?
Bisiklet öyküye, romana, şiire ve özellikle çocuk edebiyatına yaygın olarak girmiş durumda. Hem dünyada hem de ülkemizde benzer bir ilişki. Pedalların döndüğü edebiyat sahneleri fazlaca var. Neredeyse yeni bir kitap konusu.

Dünya edebiyatında Wiliam Saroyan'ın bisiklet tutkusunu, Henry Miller'in ilk aşkının bisiklet olduğunu bilmeyen yoktur.

Bisiklet dendi mi sevgili yazar Bilgin Adalı’yı unutmamalı “Zaman Bisikleti” çocukların sevgilisi olan bir Türk Çocuk Yazını klasiğidir. Bisiklet ile hayal kurmayı harmanlayarak zamanda yolculuk yapan bir bisiklet yapmıştır. Ondan bisikletle ilgili çok anı dinledim hemen her kitabında özellikle “Kaledibi Sokağı”ında Antalya Kaledibi’nde çocukluğunun en güzel zamanları bisikletle geçtiğini yazıyor. Edebiyat ve bisiklet denince Bilgin Adalı’ya bir saygı duruşu yapmamak olmazdı.
Türk Edebiyatı’nda zamanda bir yolculuk yaparsak, Bisiklet Öyküleri kitabı yazarlarından, sevgili ağabeyim Sunay Akın kitap için yazdığı yazısında şöyle değiniyor; “Naziler Paris’i işgal ettiklerinde kentten kaçanlar arasında, Paris Radyosu’nun Türkçe yayınlar bölümünde spikerlik yapan ve bir yandan da okula devam eden bir genç şair de vardır. 1940 yılının 13 Haziran günü bir bisikletin sırtında pedal çevirerek uzaklaşan şair, Bordeaux’ya ulaşır on gün sonra. Bu arada, yolunun üstünde olan bir kentin, ayrılmasının hemen ardından Alman savaş uçakları tarafından bombalanışına tanık olan şair Cahit Sıtkı Tarancı’dır.”
...
Şiirimizde ise bisiklet için dizeler yazan ilk şair Tevfik Fikret’tir:
“Güzel, evet bu revişler, güzel bu cazibeler,
Güzel; fakat bu tehalük nedir, değilse eğer
Hayatı  birkaç adım fazla koşturup yormak?..”

...
1930 yılında, Son Posta gazetesinin çocuk sayfasında bir şiir yarışması düzenlendiğinin ilanı yer alır. Yarışmaya “Yıldız” imzasıyla katılan “Hastalık” adlı şiirin yayımlanması tartışmalara yol açan şair Nazım Hikmet’tir.
“Yatakta bir hasta var
Bu bisiklete binip bu yataktan uzaklaşmalı
 Eğer bisiklete binip bu yataktan uzaklaşırsa arkasından bağıranlar çok
Yedi kişi
Kaçma hastasın, uzaklaşma hastasın. Aldıran kim?
Ben kaçıyorum Yıldırımlar gibi Yıldırım”


BİSİKLET ÖYKÜLERİ, Haz.: Aydın İleri, Yitik Ülke Yayınları, 2015.

Canlı Bir Anlatım: Yükşehir (Şenay EROĞLU AKSOY)

Özgür Çakır’ın ilk kitabı Yükşehir’de on iki öykü yer alıyor. Sıcak, canlı bir anlatımı var Çakır’ın. Sokağı, duyarsızlıklarla örülü gündelik yaşamın akışı içinde göre göre yabancılaştığımız insanlık hallerini, erkek olma durumunu, daha çok erkek öykü kahramanlarının gözünden anlatıyor. Yalın, bilindik olaylar sanki onu öykü kurmaya iten. Nahif bir yazıgözüyle yaşamdan toplanmış ayrıntılarla örülü öyküler, kırılma ânlarını ustalıkla yakalamayı başarıyor. “Tarihin öznesi salıncakta, kaldırımda, otobüs durağında, bazıları hafta sonları eylemde ve hafta içleri süpermarket indiriminde.” diyor örneğin. Bir cümlede, ironik bir anlatımla hiç de yabancısı olmadığımız durumları, yanı başımızda yaşayan sıkışmış insanları, bizi anlatıyor aslında. Kahramanların kimi eğitimli olmasına rağmen iş bulamamış nohut- pilav satan beyaz yakalı, kimi varoluş sıkıntısıyla içli kırılmalar yaşayan modern dünya yitikleri. Sayfalar arasında gezinirken ülkenin yakın güncel tarihini; Haydarpaşa Garı’nda çıkan yangını, Gölcük depremini anımsıyorsunuz. Yaşadığı ülkenin politik evreninden etkilenen, bu duruma kafa yoran bir yazar var karşımızda belli. Dünyalı olamasa, kendini hiçbir şeyin sahibi gibi görmese de haksızlık ve eşitsizlik karşısında sağlam reflekslere sahip bir kalp var sanki öykülerin arkasında.

Kitaptaki etkileyici öykülerden Artçı ‘da depremin ardından çadır kentte yaşayan bir boya ustasının hikâyesine ortak ediliyor okur. Karısı ve tek çocuğuyla yaşadığı çadır kentte, karlı bir mart ayazında, anlatıcının çadırdan çıkışıyla başlayan öykü, depremzedeler için buluşma noktası haline gelen kasaba kahvesinde sürüyor. Çakır’ın erkek kahramanları sert kabuklarının altında içli bir çocuk taşır gibiler. Bıçkın, gururlu ama iyilik dolular. İncelik yüklü kimi davranışları, kırılmaları ve sözleriyle yaşama bağlılıklarını alttan alta sezdiriyorlar sanki okura. Zira Artçı adlı öyküdeki kahraman çadır kentten kahveye kadar süren yolda, ağlar gibi havlayan bir yavru köpek sesi duyduğunda adımları giderek yavaşlıyor. Aklında bir yandan yarışta koşacak atların adlarını sıralar, içinde bulunduğu durumdan kendince çıkış yolları ararken, adı Beyaz olan yavru köpeğin öyküye girişiyle artık eskide kalmış, huzurlu günleri içi burkularak anımsıyor. Bu incelikli geçiş hikâyenin akışı içinde bilinçli bir tercih olmakla birlikte, kaleme yön veren yazarın bile derinlerinde saklı, sindirilmiş bir itkinin dışa vurumu sanki. Yalnızca öykü kahramanının değil yazarın da izini taşıyor bu onarıcı tercih desem abartmış olur muyum acaba? Öyküde yer alan karakterler arasında maddi durumu diğerlerinden daha iyi ama cimri olduğunu anladığımız yaşlı adamın kahvedeki yakınmalarına anında, sert cevap veren anlatıcı eski filmlerden kalma bir delikanlılık algısıyla çizilmiş sanki. Yavru köpeğe karşı şefkat doluyken, cimri adama karşı kızgın, tahammülsüz.  Artçı ’da boyacı ustası Rıza ve Tahsin’in iç içe geçmiş yaralayıcı hikâyesine ortak olurken bu hüzünlü öyküde az da olsa iyimser olmamızı sağlayan yavru köpek öykü boyunca okura eşlik ediyor. Aslına bakarsanız bir başka yerde duysanız klişe diyeceğiniz kimi olaylar etkileyici bir dizge ve içli bir anlatımla sarsıcı öykülere dönüşüyor. Çakır’ın elinde.

Yükşehir’de, erkek dünyasına özgü benzetmeler-içerisi asker koğuşu gibi kokuyor-Ali hedefine kitlenmiş sperm gibi…- erkeklik kültürüne özgü durumlar; iddia oyunları, futbol, at yarışı- öykülerin olağan bir parçasına dönüştürüyor. Yerli yerinde diyaloglar, anlatılmak istenen meseleleri daha da etkileyici kılarken, kitaptaki en zorlama öykü ayrıntısının Arife Günü adlı öyküdeki OSYDHOGY kısaltması olduğunu söylemeliyim. Etkili bir girişle başlayan öykü okurun ilgisini diri tutmak, öyküye derinlik katmak için atılan çengellerin bir kısmının -okur yok sayılarak- boşa çıkarılmasıyla etkileyiciliğini yitiriyor. Örneğin, öyküde yukarıda söz ettiğim kısaltmayla karşılaştığında hemen anlayıveriyor okur aynı ayrıntıyla tekrar karşılaşacağını. İlerleyen bölümlerde bu kısaltmanın öykü anlatıcısının satın aldığı CD’nin üzerinde de yazıyor olduğunun okura hatırlatılması yetmiyor bir de CD satıcısının “O değil albümün üzerindeki bu harfler hangi manaya geliyor onu kimse çözemedi” cümlesiyle iyiden iyiye okurun gözüne sokularak başta atılan çengel boşa çıkarılıyor.

Sel Yayınları’nın bastığı Yükşehir’in editörlüğünü Murat Uyurkulak ve Öykü Özçinik yapmış. Son dönemde büyük yayınevlerinin ilk kitabını yayınlayan öykücülere yer açması sevindirici. Dünyanın bir cinnetin eşiğinde dolanıp durduğu bu kötü günlerde, üzerimize masum insan ve çocuk cesetleri yağarken edebiyat umut etmenin, insanı anlamanın, yaşama sahip çıkma becerisini yitirmemenin alçak gönüllü bir yolu oluveriyor.  Şehirlerin hepimizin sırtında ağır bir yük olduğu modern dünyada Yükşehir iç burkan hikâyelerin arasına saçılmış içten insanlık halleri ve iyimserlik pırıltılarıyla okurun içine dokunmaya aday. Daha ilk kitapta bizi kendine bağlamayı başaran Özgür Çakır’ın yeni öykülerini sabırsızlıkla bekleyeceğiz.

YÜKŞEHİR, Özgür Çakır, Sel Yayınları, 2015

Gerçeküstü Bir Dünyanın Öyküleri (Semrin ŞAHİN)

John Maynard Keynes “Kelimeler sert olmalı çünkü onlar düşünmemeye karşı, düşüncenin saldırısıdır” der. Kerem Işık’ın Iskalı Karnavalı’nın kelimeleri değil ama konuları çok sert. Bu sertliği karakterler üzerinde, mekânda, dilde hissediyor okuyucu. Yazıldığı dönemin korku ve baskı ortamı üretilen eserlerde mutlaka bir karşılık bulur. İşte Kerem Işık’ın Iskalı Karnaval’ı  böyle bir siyasi ortamda yazılan bir öykü kitabı. İnsanlar üzerinde oluşturulan baskıcı rejimin izlerini rahatlıkla öykü karakterlerinde görebiliriz.

Iskalı Karnaval’da distopik atmosferiyle, sorgulayıcı bakış açısı geliştiren önemli öyküler yer alıyor. Totaliter rejimin getirdiği bozuklukları göz önüne sererken gerçeküstü bir dünya yaratıyor. Yazar alegorik anlatımla okuyucuyu tetikte tutmayı başarıyor.

Iskalı Karnaval Işık’ın üçüncü öykü kitabı. Aslında Cennet de Yok (2010) ve Toplum Böceği (2012) kitaplarında kullandığı kelime oyunları son kitabında yön değiştirip özel isimlerin arasına gizlenmiş.

“Hayda!” öyküsü George Orwell’ın 1984 romanındaki gibi bir evrene götürür okuyucuyu. Aile planlaması çerçevesinde bir devlet otoritesiyle karşı karşıya kalan Merve’nin umutsuzluğuyla karşılaşırız:

“Tüm ekonomik öngörüler, altyapı çalışmaları, projeler her şey ama her şey ailelerin çocuk yapma sıklıkları göz önünde bulundurularak hesaplanıyor. Orta Yol Kuralı’na göre evliliğin ilk iki yılında mutlaka bir çocuk yapılması gerekiyor. Dediğim gibi, ülkenin kalkınması ve ekonominin canlanması için bu şart. Dolayısıyla raporda ilk çocuk için düşündüğünüz tarihi belirtmem gerekiyor.”(s.35)

Devlet istiyor, diye çocuk yapmak zorunda bırakılan Merve’nin bu çocuğun gelişimi için de evini ve yaşamını değiştirmek zorunda olduğu Hayat Danışmanı Hande Hanım tarafından kendisine iletilir. Hayatının bir kıskacın içine çekildiğini fark eden Merve ne yapacağını bilmez bir haldeyken bir umut ışığı yanar. Bu andan itibaren de kimseye güvenmemesi gerektiğini öğrenir:


“Sayın  bakanımızın söylediklerini hatırlayın: Bireysel isyanlara göz yumarsak hayalini kurduğumuz toplum düzenine asla ulaşamayız. Belli ki eşinizin de beynini yıkamayı başarmışlar. Kaybedecek vaktimiz yok.” (s.40)

“Bana Veri Gerek Veri” öyküsü ise bizi 2043 yılına götürür. Işık bu öyküsünde Düşünce modülü sayesinde ilginç hayatların kapısından baktırır. Yine bir kısaltma kelime oyunu olarak karşımıza çıkar. AVM sözcüğü hayatlarımıza alışveriş merkezi olarak girmişken öyküde Aile Veri Merkezi olarak karşımıza çıkar. Verimatik 1500® adlı ürünün kullanımı konusunda gelen şikâyetleri anlatan bir mektup türünde öyküdür Bana Veri Gerek Veri. Teknolojinin hayatımızı nasıl kontrol altına aldığını anlatan dikkate değer bir öyküdür.

Totaliter rejimlerin en büyük baskıyı uyguladığı alan yazın dünyasıdır. Sansürle düşünce özgürlüğünü kısıtlamayı amaçlar. İşte “Kılçıksız Sanat” adlı öyküde de sansür mekanizmasının işleyişi gözler önüne serilir. Beşinci kitabını çıkartamaya hazırlanan Yunus’un sansür kuruluna çağırılması ve kitabına uygulanacak sansürlerin kendisine iletilmesi ekseninde dönen öykü bir gerçeği yüzümüze vurur. Sansür insanı aşağılamaktır aslında:

“Efendim işte ben düşündüm de sıkı bir SERÇE çalışmasıyla öykünün seyrini değiştirebiliriz. Mesela hükümet gibi muğlak bir kavram kullanmaktansa İçişleri Bakanlığı diyerek nokta atışla okurları yaklaşan referanduma hazırlayabiliriz. Öyküdeki kalabalık neşe içinde Bakanlık’a yürüyüp sayın Bakanımızı omuzlara alabilir ve atılan havai fişeklerle söylenen marşlar eşliğinde öykü bir karnaval havasında sonlandırılabilir.” (s.87)

Iskalı Karnaval’da insanların sorunları gerçekçi ve ciddi bir dille anlatılır bize. İktidarın sonsuz baskısını ensemizde hissederiz. Sistemi eleştirmesi açısından da çok önemli ve cesur öykülerden oluşan Iskalı Karnaval’ı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Türk Öykücülüğünde Tekrar Klasiği Yakaladı (Ayça KOCAVARDAR)

Bazı edebiyat yapıtları, cami avlusuna bırakılmış kimsesiz çocuklar gibi, bir köşede sessiz sedâsız doğar, yaşamları talihin, kısmetin, bahtın açıklığına bağlıdır.
Bazen yıllar sonra fark edilir, kimi zaman unutulur gider.
Gönüllü sürgün olarak 18 yıldır yurtdışında, ABD'de yaşayan, gazeteci-akademisyen-yazar Mahmut ŞENOL'un 2015 yaz başında gürültü patırtı çıkartmadan yayımlanmış hikâye kitabı, ortalıkta caka satan, rafları kaplamış kitaplar arasında uzaktan parlayan ışığıyla bir yıldız gibi görünüyor.

Mahmut Şenol, 15 yıl evvel başladığı romancılığının yan ürünlerini topluyor gibi, son olarak, romanlarında yer almadığını itiraf ettiği hikâyelerini yayımladı. İskenderiye Kitaplığı tarafından basılıp yayımlanmış, ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ başlıklı on bir hikâyelik seçki, Türk öykücülüğünde Haldun Taner, Sait Faik, Memduh Şevket, Mehmet Seyda, Nezihe Araz, Umran Nazif gibi isimlerin kurduğu ekolün ardından yol aldığını gösterip, edebiyat eleştirmenlerince, âdeta ¨Rüştünü ispat¨ etmiş bulundu.

¨Phaselis Adağı¨, ¨Bay Konsolos¨, ¨Çerkes Âdil Paşanın Tahsildarlık Günleri¨, ¨Akhisar Düşerken¨, ¨Capon Çayevi¨ başlıklı romanları ve diğer yapıtları da bulunan Mahmut Şenol, nihayet, öykücülüğe başladı.
Genellikle romanlardan evvel öyküyle yola çıkılır, sonrasında romana geçilir diye bilinmekle beraber, tersinden gitmiş gibi, Şenol yapıtında her biri başlı başına ¨hikâye¨ olan anlatılarıyla, masalcılığını-roman yazarlığını tekrar okura gösteriyor.

Türk Edebiyatında öykücülüğün şiirsel bir tarzı zorlamak dışında okurun aklında kalacak bir şey anlatmadığını söyleyen Mahmut Şenol'un ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ı, okunduktan sonra, başkalarına da anlatılacak söylenti olup okurun hafızasında yer ediyor. Bu anlamıyla, ¨Geçiyordum Uğradım¨ bir bakıma, meydanı doldurmuşlara karşı orta yaş üstü kuşaktan bir edebiyatçı tarafından yazılmış bir manifesto gibi okunuyor.

Şenol'un şiddetli biçimde muhalif göründüğü, yeni-sokak diliyle yazılmış, Türkçenin imla ve yazılım kurallarını hiçe sayan, bir ¨hadiseyi nakletmekten ziyade¨ , izlenimciliği öne çıkaran, anlatılan şeyin okurun algısına bırakıldığı yazı tarzının tam karşıtı bir hikâyecilik, bu yapıtta ortaya böyle çıkmış oldu.

Şenol, ¨Benim aktardığım hikâyeyi, Okur, bir dostuna gidip anlatabilir; oysa günümüzde Taner, S.Faik, K.Tahir, O.Kemal gibi yazarlarımızın kurduğu anlatı sanatını yok eden eserlere rast geliyoruz, okuyunuz, kitabı kapatınız, aklınızda tek bir şey kalırsa, lütfen beni arayınız!¨ diye iddia ettiğini anlamak için ¨Geçiyordum, Uğradım!¨ başlıklı kitabı edinmek, bu saatten ve böylesi bir savunudan sonra, edebiyat tutkunu Okurlara bir mecburiyet oldu.

Kitap hakkında yazan, öykücü-senarist Piraye Şengel, ¨İyi öykücüler Gökten zembille inmiyor, diyenler için, müjde! Gökten zembille iyi bir öykücü indi, diyebilirim. Edebiyatımıza yetkin eserler veren Şenol, bu kez de öyküleriyle ne kadar usta olduğunu kanıtıyor.¨ derken, roman yazarı-edebiyat ustası İbrahim Dizman, ¨....öyküleriyle, sıradan olduğunu bildiğimiz ama onun anlatışıyla yazınsal kişilik kazanan insanları, her gün içinde yaşayıp farkına varmadığımız çevre ayrıntılarını her zamanki kıvrak diliyle anlatıyor.¨ diye yazması Şenol'un bu son yapıtı üzerine merak uyandırıyor.

Kitap kapağı ise ilk öyküyle âdeta bütünleşen bir canlandırma-ilustirasyon eseri olarak göze çarpmaktadır. İngiliz, endüstri çağı ressamı Mark Elliott tarafından yapılmış çalışma, insanın tekliğini ve yalnızlığını anlatan bir temayla, ilk öyküyü kucaklıyor.

BirGün'ün kurulduğu ilk yıllarda uzun müddet ABD temsilciliği ve muhabirliğini yapan Şenol'un gazete yazıları arasında sürmanşete çıkan haberleri de olmuştu. Hâlen Cumhuriyet gazetesi dışhaberler sayfası yazarları arasında bulunan Şenol, farklı alanlarda kalem oynatmaya meraklı görünüyor. Arkitera Mimarlık dergisi, Roman Kahramanları, Türk Dili, Varlık Edebiyat dergisi, Açık Gazete, Mesele Kitap dergi gibi sıralanacak farklı yerlerde yazıları yayımlanan Şenol'un eski romanlarının şu günlerde, Alfa Yayımcılık tarafından ikinci baskıları da matbaaya verilmiştir. Kitaplarının ikinci bir kuşak tarafından okunacağına dair ümitlerini öğrendiğimiz Şenol'un, önümüzdeki Ekim ayında ¨Dalkavuk Hanım¨ başlıklı bir romanı da baskıyı bekliyor.
GEÇİYORDUM, UĞRADIM, Mahmut Şenol, İskenderiye Yayınları, 2015

Tava Ekmeğinden Öyküler (Ayşegül TÖZEREN)

Ahmet Büke kıyısından birbirine teyellenmiş öykülerini yeni bir kitapta topladı: “İnsan Kendine de İyi Gelir” ya da Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi.

“İzmir Postası’nın Adamları” isimli ilk öykü kitabıyla 2004’te tanıştığımız Büke’nin edebiyat serüveni bu tarihten daha öncesine dayanıyor. Serüvende yaklaşık on yıl önce tohumlarını attığı Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi’nin de yeri var. Büke o günleri ON8 Blog’ta şöyle anlatmış:

“Mevzu eski. Bir grup eski arkadaş kurmuştuk bu ansiklopediyi. Çok da eğlendik zamanında. Unutulmuş, kıyıda köşede kalmış, bizim için –belki insanlık için de hâlâ– enteresan ayrıntılar adına ne varsa topluyorduk. Sonra hayat gailesi, o işler hep kesintilere uğradı.
Ama fark ettim ki, benim içimdeki sosyal ayrıntı toplayıcılığı hiç durmadı.”
Ahmet Büke öyküsünü atomlarına parçalamaya kalkışsanız, en küçük parçanın ne cümle, ne sözcük, ne de harf olduğunu görürsünüz. Büke edebiyatını sosyal ayrıntılar ince ince örer. Hızlı kent yaşamında pek de ‘durup anlamaya da, düşünmeye de vaktimizin olmadığı ince şeyler.’ Ancak yazar, unutulandan, incinenden ve inceliklerden söz ederken, metin olmayı sürdürür, sahicilik ve içtenlik onun öykü dilinin değişmeyenidir.
Büke, sosyal ayrıntıları biriktirdiği sevgili çöplüğünden filizlenen öykülerinden söz ederken, “Haylazlığın estetiği ile hikâye arasında sihirli bir bağ olduğuna inanıyorum,” diyor. ON8 Blog’ta yayınladığı yirmi altı öyküye eklediği yeni metinlerle oluşturduğu son kitabında da belirip kaybolan Ahmet haylaz, babaannesi farklı olarak ağırbaşlı, dedesi haylaz, Arap Hatçam Teyze haylaz, zaten mahalleli haylazın önde gideni… Ama Büke’nin kalemi de haylaz. Mahalle güzellemesinden kent güzellemesine geçeceğini sandığımız sırada, bir anda karakterin kişisel tarihini, Tariş Direnişi’ne teyelliyor ve edebiyatın içinden sıkı bir eleştiriyi dile getirebiliyor: “12 Eylül’den sonra o abiyi Tariş olaylarının asıl faili diye astılar. İzmir hayırlı bir yer olsaydı, kendini yakar, onu yine vermezdi ellerine.”
Ahmet Büke, “İnsan Kendine de İyi Gelir”de öykülerini düş ile gerçeğin arasındaki salıncakta kuruyor. Öykü her iki uca doğru gidip gelirken, savrulmuyor, tam düş olduğuna emin olduğumuz yerde hakikate dair şüphe payını hep koruyor. “Hararet Öyküsü”nde ana karakter çocuğun ateşini düşürmek için dedesi ve arkadaşının ona vicks sürüp, “kozmonot” elbisesi giydirmelerinin ardından, uzaya uçuşunu anlatırken,
“Dönüşümü bizim eve ayarlamışlar.
Gözümü açtım, divandayım.
Başucumda babaannem var.
Dudaklarıyla alnıma dokundu.
“Ateşin yok, iyi bu,” dedi.
“Babaanne?” dedim.
“Yok,” dedi.  “Fitile gerek kalmadı. Ben dönene kadar düşmüş.”
Dedeme baktım.
Koltukta horluyordu,” biçiminde kısa cümlelerle gerilimi basamak basamak arttırarak, okuru birden yere çekiyor ve kuşkuyla örülü bir sonla baş başa bırakıyor. Büke arafta olma halini tercih eden bir yazar. Karakterlerini ne sadece iyiye dair ne de kötüye dair özelliklerle kuruyor. Büke iyi ve kötü ayrımını dahi kesin sınırlarla yapmıyor. Öykü karakterlerine karşı ahlakçı bir tavır da takınmıyor, öykünün olayı içinde karakterlerini yaşama benzer doğal akışında var ediyor. Büke’nin metinlerindeki ahlakçı olmayan bu tavır da metne sahicilik katan bir öge olarak dikkati çekiyor.

Ahmet Büke’nin edebiyatının iki temel ayağı olan yazarın sınıfsal bakışı ve mahalle kültürünün beslediği hikâyeleri son kitabının da kurucu unsurları. Yazarın öykü dünyasında kurduğu mahalle, iktisadi akla göre yaşamıyor, belki bu özellikle de günümüzün vitrinlerle donatılmış dünyasını düşündüğümüzde öykülere masalsı bir haz katıyor. Büke’nin kahramanları büyük hayallerin peşinde değiller, öykülerde karın tokluğuna yaşıyorlar gibi bir cümle kurabiliriz. Büke, kentte pek görünmeyen yoksulları, tanıdığı mahallelerden bulup çıkarıyor. Yoksulluk üzerinden evrensel değerlere ve erdeme uzanan bir mahalle anlatısına ulaşıyor. Büke’nin mahallesi, aslında dünyası ve dünyasını anlattığından belki, metin aynı zamanda felsefi göndermeler de taşıyor: Mutluluğa, aşka dair… Yazar, öykülerinin satır aralarında insan olmanın derinine iniyor:

“İşte insan böyledir. Bile bile aldanmayı iyi bilir.
Ama insan kendine de iyi gelir.”

Son yerine, sır…

Ahmet Büke öyküleri okuru birden yakalar. Bu işin bir iki sırrı varsa, yazarın hiç vazgeçmeden mahalleyi, hatta çocukluğundan beri gözlemlediği mahallesini anlatması ve insanlara karşı duyduğu hakiki sevgidir.

Belki, bundan, Ahmet Büke öykülerini okuduğunuzda hoşlanmadığınız insanları bile sevmeye başlarsınız.
Hatta kendinizi bile!

SOSYAL AYRINTILAR ANSİKLOPEDİSİ İNSAN KENDİNE DE İYİ GELİR, Ahmet Büke, On8 Kitap, 2015.


Hammurabi’den Eskidir Yalnızlık (Yalçın HAFÇI)

Onur Caymaz’ın yeni öykü kitabı, Herkes Yalnız’ı biraz önce bitirdim. Okumanın motoru alınan hazdır. Kitabındaki en sarsıcı öyküsünde “Benden geçmeyen sana işlemez ki” dememiş boşuna. Açıkçası “öykü çarpması” diye adlandırdığım bilinç dalgalanmalarına uğradım. Oysa eleştirmek için elime aldığım her kitapla arama bir mesafe koyarım. Buna rağmen anlatıdaki sesle özdeşleşmeme engel olamadım. Öykülerdeki kahramanlarla özdeşleşme demiyorum özellikle. Çünkü onun tek kahramanı var, o da damıtılmış bir edebiyat. Hayatı edebiyata, edebiyatı da hayata çeviren ve her çevirmen gibi iki dili de çok iyi bilen bir yazar. Dahası anlatımıyla kendine has bir üslubu yeşertmeyi başarmış, samimi ve içten sesiyle de okurken tanışmak, arkadaş olmak isteyeceğiniz kadar insana yakın bir ses. Caymaz’ın kitaplarında eski öykülerin sıcaklığını da, yeni öykülerin şaşırtıcı yaratıcılığını da bulup kendimizden ötesine ulaşırız. Sözcüklerle dokunaklı bir yavaşlığa uygun bir biçimde dikkat, şefkat ve merhametle de tanışırız.

Rengarenk Çokgenler
Caymaz, eserlerinde yalnızları, kaybedenleri, kıyıya itilenleri, dışlandıkça içlenenleri ve âşıkları konu edinir çoğunlukla. Ama arabeske, abartıya, melodrama düşmeden. O, ezik ruhların söndürülmemiş közüyle lirik bir sorgulama yapar. Zira kazananlar değil, yenilenler düşünüp sorgular hayatı ve dünyayı. Mutsuzların anlatacağı çok şey vardır. Bilir ki en değerli hazineler harabelerin altında gizlidir. Ama bunalıma sığınan aydın tiplemesinden çok uzaktadır. Öyküleri doğrudan politik konulara nadiren değinir ama öyküsünü politik olarak kurar.

Her  yazarın dünyaya baktığı ve herkesten farklı görmesini sağlayan bir araç vardır. Dereceli bir gözlük, dürbün ya da bir büyüteç olabilir bu. Ben, Caymaz’ın daha çok kaleydeskop kullandığını düşünüyorum. Kaleydeskoptan bakınca biçim değiştiren rengarenk çokgenlerin binlerce parçaya ayrılıp tekrar tekrar birleştiği görsel bir şölen görünür. Böylece zaman ve anlatı da binbir parçaya bölünür. Bazen de büyüteç kullanır ve detaylara yoğunlaştırır bizi. Zira öykü ayrıntıları kullanma sanatıdır. Ama esasla bütünleşen detaylardır bunlar. Sözgelimi bir elin titreyişinden ürkekçe açılan bir kapıya, bir susuştan apayrı öyküler arasında bağlantı kuran bir fotoğrafa kadar. Caymaz, anlatısını zihnimizde açtığı görünmez parantezlerle örerek pekçok kılcal damardan beslenmesine karşın öykü hiç dağılmaz içimizde. Çünkü öykünün ön koşullarından birinin kurmaca gerçekliğinin sağlamca çatmak olduğunun farkında olarak okuru meselenin kalbine çeken bir atmosfer yaratır. Bu yanıyla odak noktasının belirsizleştiği, hatta yok edildiği günümüzün postmodern anlatılarından farklıdır.

Yalnızlığın Dili Edebiyat
Yalnızlardan, her türlü yalnızlıklardan bahsediliyor bu kitapta. Herkes kendinden bir parça bulabilir. Zira kime sorsak yalnızlıktan dem vurabilir. “Hammurabi’den daha eskidir yalnızlık.” Meseleye varoluşsal açıdan bakarsak “Yalnızlık, insan duygusunun en derinindeki gerçeğidir” der Octavio Paz. Bir anlamda ise kendimizi bilmek ve aynı zamanda kendimizden kaçıp kurtulma arzusudur. Toplumsal anlamda ise insanın yalnızlığı, kapitalizmin gelişmeye başladığı 18. yy.’den bu yana gündemde. Baudelaire bu olguyu, kalabalık içinde olmasına karşın orada bir yer bulamayanın çaresizliği ve en önemlisi dilsizliği olarak tanımlar. Elbette, dilsizlerin dili de edebiyat olacaktır.

Çok uzun ve çok kısa tutulmuş on altı öykü var kitapta. Diğer öykülere haksızlık etmek istemem ama kitaba da adını veren Herkes Yalnız’ı assolistler gibi en son çıkarmış sahneye yazar. İki devrimci genç, örgüt evi baskınında vurularak öldürülmüş. Gazeteci Serdem de fotoğraf çekmek için içeri giriyor. Çorapsız ayağında kışlık postallar, ayağını yara yapmış. Bu arada ölen gençlerden birinin ayağında bembeyaz, tertemiz, yeni çoraplar vardır. Ölünün gözleri yarı açıktır, göz göze gelirler. Serdem o an âşık olur. Sonra geçmişindeki yaralar tazelenir içinde. Öyküden çok novella diyebileceğimiz bu iç yakıcı anlatıda, yazarken kendini değiştirdiğinden, bizi de değiştireceğinden bahsediyor Caymaz en başta. O an fazlasıyla iddialı gibi gelen bu söz, kitap bittiğinde buluyor asıl anlamını. Zaten öykü ileri doğru okunurken, geriye doğru anlaşılır. Ayrıca okuduğumuz her kitap bizi azar azar değiştirmez mi? Hem iz bırakmayan okumalar ne işe yarar? İnsan değişmek için okur. Bu öyküyü bitirince, dışımız nasıl da çelikleşmiş, dedim, ama içimizdeki ölü sayısı bilinmiyor.

Yine uzun sayılabilecek, üç bölümlük Polis adlı öykünün biri Ali İsmail’e, biri Berkin’e, biri de Ethem’e ithaf edilmiş. Gezi sürecine odaklanan öyküde kendini ve kimliğini sorgulamaya başlayan bir polisten bahsediliyor. Bir anlamda içine hapsolduğu görünmez demir parmaklıkları hissetmeye başlıyor. Zaten hakiki edebiyat, insanı özgürleştirecek bir yol arayışıdır.

Bilinç Nakışı
Öte yandan Caymaz’ın bir öyküsünü okuduktan sonra başkasına öyküde şu şu oluyor diye aktaramazsınız tam olarak. İlla ki okumak lâzımdır. Örneğin kitaptaki Bizim Homeros adlı öyküyü de ya da Duvarın Önünde Resmim Aldılar adlı öyküyü özetleyemezsiniz. Özetlemek örselemektir. Zira olay örgüsünden çok şiirsel bir duyumla karakterin ve durumların içini kelimelerle genişletir Caymaz. Çözümlemelerle var olan gerçekliğe yeni bir bakış ve anlam yükler, aforizmalara benzer vurucu ifadelerle sıradan anları sıra dışılaştırarak kurar anlatısını. “Bilinç akışı değil, bilinç nakışıdır bu” kendi deyimiyle. Öykülerin içinde okurlarıyla da sık sık konuşuyor, tıpkı Godard’ın kendi filmlerinde çıkıp uzun sözler alması gibi. Bu öykülerden biri de Alice ve Nuri’dir. Masal ve gerçek yaşamın zıtlığından hareketle dokunaklı anlamlar devşiriyor. Çığlık adlı öyküde ise kendi çığlığına bile yabancılaşmış, beyaz yakalı bir kadının otel odasındaki yalnızlığı konu ediliyor.
Ayrıca toplumsal ve güncel konulara dair de kıpkısa, hatta dört satırlık öyküler bile var kitapta. Hele bazıları var ki jilet kesiği gibi. J. Cortazar “Roman sayıyla, öykü nakavtla kazanır” demekle haklıymış. Caymaz’ın içimize dokunan öyküleri bunu kanıtlıyor. Bazen dokunan değil de güzellikle dürten demeliyim. Çünkü dokunulmayınca uykuya dalan bilgisayarlar gibiyiz. Hard-disklerimize kayıtlı ölümü, yaşamı, kimsesizlikleri, içimize sustuklarımızı, duymadığımız çığlıkları masamızın üstüne koyuyor arkadaş. “Masa da masaymış hani”.

HERKES YALNIZ, Onur Caymaz, Kırmızı Kedi, 2015.

Köşegenden Gelen Edebiyat: Gotik (Murat ÖZBEK)

Gotik edebiyatın önemli isimlerinden Flannery O’Connor, kendisine yöneltilen “Hikâyelerinizde şiddeti nasıl açıklarsınız?”  sorusuna, “Aslında o kadar şiddet yok. …bir bakıma komik, estetik bir yan var.” cevabını verir. Gotik edebiyatın olaylara, karakterlere, olay ve karakterlerin yerleştirildiği mekâna ve daha genel bir ifadeyle edebiyata yaklaşımı bir ters yüz edişle başlar. O’Connor, şiddet için yaptığı açıklamayı “İyi İnsan Bulmak Zor” öyküsü için dile getirir. Öykü, arabalarıyla yolculuğa çıkan bir ailenin yolculuk bitmeden yaptıkları kazadan sonra hapisten kaçan Ayarsız, Hiram ve Bobby Lee ile karşılaşmalarını ve yardım istedikleri bu “suç”luların aile fertlerini öldürmesini anlatır. Öykünün asıl teması bu karşılaşmanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir. Ayarsız, mevcut durumu şöyle anlatır: “İsa her şeyin dengesini bozdu. Esasında O’nun başına gelen işin, benim başıma gelenden pek farkı yoktu, lakin o bir suç işlememişti, benimse suç işlediğimi kanıtlayabiliyorlardı çünkü hakkımda kâğıtlar vardı ellerinde.”

Yeniçağa gotikini vermek
Flannery O’Connor’ın öykülerinde kültürel alana yayılan Gotik unsurlarla karşılaşmak çok zor değil. Karakterlerini başıboş bırakan yazar, okuyucuya öyküyü şekillendirebilmesi için geniş bir alan bırakır. Elbette bu alan, öyle hoyratça kullanılmak için elverişli değildir. Her şeyden önce sözünü ettiğim alan gotike aittir ve bu alanı ele geçirebilmek için bir kırılmaya ihtiyaç vardır. Nitekim düz bir okumanın şiddet dediği olayları Gotik yazar, tüm oluş sürecini hesaba katarak, “komik ve estetik” olarak değerlendirir. Karakterlerin başıboşluğu, bir sabitliğe ve/veya sürekliliğe saplanıp kalma tehlikesine karşı –aşağıdaki örneklerle de netleştirileceği gibi– Flannery O’Connor öykülerinin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor.
“Kutsal Ruhun Tapınağı” isimli öykü, etrafını kuşatan hücreleri parçalayan bir karaktere sahiptir. Öykünün girişinde bu karakterden çocuk diye söz edilir ve çocuğa dair veriler oldukça sınırlıdır. Öyküde çocuğun annesi ile de karşılaşırız ama onun da nereden geldiğini, öyküye nasıl dâhil olduğunu sunacak bir veri yoktur elimizde. Yukarıda ifade ettiğim gibi yazarın sunduğu geniş alan, hücre parçalayıcı karakterde olduğu gibi belirli boşluklardan oluşur. Bu boşluklar sadece karaktere dair bilgilerle sınırlı değildir. Aynı zamanda karakterin hayal gücüyle birlikte mevcuttur.

Risk alarak savrulan yumruk
“Her Çıkışın Bir İnişi Vardır” isimli öyküde ise zenci kadın beyaz düzlemdeki sabitliği kırılmaya uğratır. Öykünün karekterlerinden Julian ve annesi toplu taşımada zencilerle karşılaşırlar. Karşılaşmadan önce anne otobüsü süzdükten sonra beyaz sürekliliğin sağladığı memnuniyeti “Biz bizeyiz demek.” şeklinde dile getirir. Ardından otobüse sırasıyla önce iyi giyinimli, elinde evrak çantası olan erkek bir zenci sonra bir çocukla birlikte kadın bir zenci biner. Julian’ın annesi söz konusu çocuk olunca zenci çocukları da sevebileceğini gösterir ve zenci çocukla iletişim kurmaya çalışır. Bunu fark eden zenci anne, çocuğunu yanına çekiştirir ve sağlanmaya çalışılan iletişimi yarılmaya uğratır. Julian ve annesi ile zenci anne ve çocuğu aynı durakta inerler. Julian’ın annesi çantasından pırıl pırıl bir peni çıkarır ve zenci çocuğa seslenip parayı verir. Zenci anne ikinci bir hamleyle siyah yumruğunu Julian’ın annesine indirip “Kimsenin parasını almaz o!” diyerek olay mahallinden uzaklaşır.

Zenci kadının eylemi, Ayarsız’ın kendi “suç”uyla İsa’nın “suç”unu kıyaslaması ve çocuğun hayal gücü, sürekliliği gotik bir yarılmaya uğratır. Gotik olan, sürekliliği yardığı yerin ötesini ve berisini ulaşılmaz kılar. O’Connor öyküleri, özellikle de değerler arasında mekik dokuyan, sefil hayatların iyi olma çabasını ironik bir dille ele alır. Bu öyküler, iyi-kötü, karanlık-aydınlık gibi ikilikler arasında sıkışan, eriyen, gittikçe kaybolan hayatların portresini çizer. Kişi iyiyken kötü olana toslayabiliyor, aydınlık içinde kaybolup karanlıkta kendini bulabiliyor. Pozitif çağrışımı olan değerlerin sabit düzlemine inat, gotik, köşegenden gelmeye devam eder. Köşegenden gelen, evrenselliği ortadan kaldırıp kendi geçiş güzergâhının zeminini oluşturur. Gotikin geçtiği yerde iyi artık iyi değildir ve aynı zamanda kötü de artık kötü değildir.

Flannery O’Connor’ın Goth karakterleri tekinsizdir. Ne yapacakları belli olmaz. Dahası “nankördürler”. Annesinin aksine Julian, zencilerle sohbet etmeye çalışır. Onların da konuşabildiğini çevresindeki beyazlara ispatlamak için çaba sarf eder. Yazar, Julian’ın hissiyatını şöyle aktarır: “Şu zenciyle bir konuşabilseydi, sanat, siyasa ya da çevrelerindekilerin akıl erdiremeyeceği herhangi bir konu üzerine…” Çevresindeki beyazları pişman etmek ister Julian. Zenci kadın da beyazları pişman etmek ister. Fakat burada iki farklı “pişmanlık” söz konusudur. Julian’ın başvurduğu pişmanlık hali bir yanılsamanın ötesine geçmez. Bu hamle hiçbir risk içermez. Dolayısıyla değersizdir. Zaten Julian ile annesi sürekli tartışırlar ve bu tartışmalar kendi konumlarını sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Julian’ın bu tavrı ne ondan bir şey götürür ne ona bir şey katar. Fakat zenci anne risk alabildiği için “nankördür”. O, en başından kendisinden kopup gidecekleri hesaplamıştır ve buna rağmen zenci hamlelerde bulunur. Flannery O’Connor öykülerinin eşsiz oluşunun nedenlerindin biri de budur: Bir eylemin risk içerip içermediği gotikin yeniçağa taşınışı için belirleyici olandır. Beyaz olan, beyaz olmanın sağladığı imtiyazlardan feragat etmeden zencilerin haklılık meselesini gündemine alabilir mi? Beyaz ama iyi değil, beyaz ama zenci olabilir mi? Yarılma, tekinsizlik, ters yüz etmeyle beraber, Gotik edebiyat bu soruları cevaplayabilmiştir.

HER ÇIKIŞIN BİR İNİŞİ VARDIR, Flannery O’Connor, Nazım Dikbaş, Fatih Özgüven, Tomris Uyar, Metis, 2011
İYİ İNSAN BULMAK ZOR, Flannery O’Connor, Aylin Ülçer, Metis, 2014.


Şeytana Adanan Adak (Deniz YAVUZ)

“çünkü her şeytanın hükmedeceği bir zaman gelir”

Baudelaire’in, “Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış” diyerek tanımladığı ve gotik edebiyatın akla ilk gelen isimlerinden olan Edgar Allan Poe’nun, üç öyküsünden müteşekkil Kara Kedi isimli kitap, Kolektif Kitap tarafından yayımlanmış. Çevirisi Bilge Ceren Şekerciler tarafından yapılan bu kitabın alametifarikası ise Luis Scafati’nin öyküleri muhteşem bir şekilde resimlemiş olması.

Kitaba adını da veren ilk öykü Kara Kedi. Anlatıcısının akıl sağlığının yerindeliğinden, yumuşak başlı, insancıl ve yufka yürekli oluşundan dem vurarak başladığı öykü, insanda içkin olarak bulunan demonikliğin tedricen ortaya çıkışı üzerine kuruludur. Bu ortaya çıkışın tetikleyicisi ise bir kara kedidir. Kierkegaard’ın, “demonik olan, dışavurumunu ancak 'iyi' ile ilişkiye geçtiğinde, kendi sınırlarına dışarıdan ulaştığında gerçekleştirir” diyerek ortaya koyduğu şekliyle düşünürsek, bu öyküde sınırları netleştiren şey kara kedinin varlığıdır.

Şeytanın Yükselişi
Kara kedi öyküsünü iki bölüm halinde incelemek mümkün. Birinci bölümde, öyküde karşımıza çıkan ilk kara kedi-Pluto-yavaş yavaş yükselen bu duruma eşlik eder. Birçok mitolojide habis ve kötü olanın timsali olan kara kedinin adının Pluto olması tesadüf değildir. Antik Yunan'da, yeraltı ülkesinin tanrısı Hades'in diğer ismidir Pluto ve Hesiodos Theogonia adlı eserinde onu “yüreği acımak nedir bilmeyen tanrı” diyerek tanımlar. Anlatıcımızın Pluto ile olan ilişkisi aniden gaddarca bir dehşete dönüşüverir. “Bir anda kendimi kaybettim. (...) Sanki ruhum asıl bedenimden bir anda uçup gitmiş, yerine şeytani bir kötülük taşıyan, bedenime onun her yanını acı çektirme hazzıyla titreten bir ruh girmişti.” diyerek tarif ettiği ruh hali, demonik olan tarafından ele geçirilmiş olmanın bir itirafıdır. Şeytani olanın ayırt edici özelliği kişinin edimlerini farkında olarak gerçekleştirmesidir. Anlatıcı şeytanileştiğinin farkındadır fakat engel olmaz. Tam da bu ruh halindeyken kara kedinin gözünü çıkarır. Artık kara kedi tıpkı Mephistopheles gibi bir uzvu eksik bir varlıktır. Şeytanın bir uzvunun eksik yahut sakat olması hali de çeşitli dinler ve mitolojilerde karşımıza çıkan, tanıdık bir durumdur.
Kişinin tümüyle kötü olması beklenemez. Bu nedenle, şeytanilik doruk noktasına eriştikten sonra bir arınma arzusunu da beraberinde getirir. Anlatıcımızın “ZITLIK ruhu beni ele geçirdi” derken kastettiği de tam olarak şeytani olanın bu ikili doğasıdır. Arınmanın gerçekleşmesi için de demonik olanın dışavurumuna yol açan kara kedinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu durumun kendisi de şiddetli bir çelişki barındırır. Bir yandan arınmaya ve şeytani olandan kurtulmaya yönelik bir çaba varken diğer yandan bu çaba ancak ve ancak kara kedinin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu kurtuluş düşüncesi, anlatıcımızın kara kediyi bir ağacın dalına asarak arınmaya çalışmasıyla son bulacaktır. Tanrıya olan sevgisinden doğan hasetle isyan eden şeytanı andırır şekilde, “Astım çünkü beni sevmişti” diyerek bu şiddetli çelişkiyi ifade eden anlatıcımızın arınması o kadar kolay olmayacaktır. Kedinin asıldığı gece yanan evinden, karısı ve hizmetçisiyle zorluklarla kaçıp kurtulan anlatıcı, ertesi gün yanan evine geri döndüğünde yıkılmayan tek duvarda boynundan iple asılmış bir kedi kabartması olduğunu görür. Engizisyon ateşinden sağlam çıkması şeytaniliğine delalet olan habis bir ruh gibi, yangından sağ çıkmış bir kedi “hayaleti”, aynı zamanda anlatıcımızın derin suçluluğunun, korkusunun ve vicdan azabının da bir göstergesidir.

Janus’un İki Yüzü
Tam da bu vicdani yarılmanın gerçekleşmesinden sonra öykünün ikinci kısmına geçeriz. Anlatıcımızın karşısına yeni bi kara kedi çıkar. Bu kara kedi Pluto’ya çok benzemektedir. Ondan tek farkı göğsünde bulunan beyazlıktır (bu beyazlık bize kelt mitolojisindeki cat sith adı verilen kara kediyi çağrıştırır. Cat sith ölen insanların ruhlarını çalmasıyla bilinir.). Üstelik bir süre sonra, tıpkı Pluto gibi bir gözünün kör olduğu anlaşılacaktır. Vicdan azabının tecessüm etmiş hali gibi birden ortaya çıkan bu kedi bir itirafı da beraberinde getirir; “kedi ödümü koparıyordu”. Kediye dair düşüncesini, “o canavardan tiksiniyor, nefret ediyordum” diyerek açıklayan anlatıcımızın korkusu ve suçluluğu kedinin göğsündeki beyazlığın bir darağacına benzediğini farketmesiyle iyice büyür. Çünkü vicdani olanla şeytani olan arasındaki bu benzerlik ve çağrışım dehşet vericidir. Bu dehşet, şeytanın tanrıya olan itirazını ve isyanını anımsatan şu cümlelerle ifade edilecektir; “Kaba saba bir hayvan, bir benzerini aşağılayarak yok ettiğim kaba saba bir hayvan, bana, Yüce Tanrı’nın suretinden yaratılmış bir insana böylesine bir acı çektirecekti ha!”

Yeniden baştaki duruma dönülmüştür. Şeytani olan yükselmiş ve arınma arzusunu da beraberinde getirmiştir. Öfkeden deliye dönen ve eline aldığı baltayla kediyi öldürmeye çalışan anlatıcımız, karısının engel olması üzerine baltayı karısının kafasına vurur ve onu öldürür. Bu korkunç cinayetten sonra cesedi gizlemeye koyulan anlatıcımız, “ortaçağdaki papazların işkence ederek öldürdükleri kurbanları duvara gömdükleri gibi” cesedi mahzenin duvarına gömecektir. Cesedin duvara gömülmesiyle kara kedinin yok olması eş zamanlıdır. Kara kedinin ortadan kaybolmasıyla anlatıcımız bir kaç gün rahat edecektir. Fakat karısının ölümünü araştıran dedektifler tam da işin peşini bırakmak üzerelerken, Kierkegaard’ın “vicdan azabı olan hiç kimse suskunluğa dayanamaz” sözünü doğrularcasına, aniden bir itiraf gibi mahzen duvarından bahseden anlatıcımız  kendini ele verir. Bu sırada duvarın içinden gelen kara kedinin çığlığı ile anlatıcının itirafı birbirine karışır ve duvarın yıkımına başlanır. Duvar yıkıldığında, kendisine adanan adağın başındaki kedi alması gereken ruhu almış, “kıpkırmızı ağzı ve ateş gibi yanan tek gözüyle sinsice” cinayet işlettiği katile bakmaktadır.

KARA KEDİ, Edgar Allan Poe, Bilge Ceren Şekerciler, Kolektif Kitap, 2012.



Ama Düşünüyorsun... (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

Minimal öykü, küçürek öykü, kısa öykü… gün geçtikçe çeşitli adlarla birlikte edebiyat dünyamıza daha fazla girmeye başladı. Minimal öykünün bunca görünür olmasının çeşitli sebepleri var; en başta dergilerin daha fazla ürüne yer verebilmek için yazarların uzun öykülerine itibar etmemeleri, yazı atölyelerinin öyküde sarkmalara karşı öyküleri neredeyse belli kalıplara sokmaları (ortalama 4 A4 sayfasıyla sınırlamaları, son dönem yayınlanan öykü kitaplarının ve içindeki öykülerin sayfa sayılarının enteresan biçimde yakın olmalarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum), M. Uçan dostumun yerinde tespitiyle şiirden uzaklaşan şairlerin öyküye yönelmeleri, 140 karakterli Twitter’ın kelebek etkisi gibi sebeplerle açıklanabilir.
   
Minimal öykünün; eksiltmeli yapısı, fazladan tek bir sözcüğe bile tahammülünün olmaması, anlatacaklarını bir sayfa, bir paragraf hatta bazen tek bir satırda anlatması karşısında yüreğimizde senelerce çarpan iyi şiirler gibi zor yazıldığını düşünenlerdenim. Gene şiir gibi çok yazıldığı halde, nitelikli örneklerine az rastlamaktayız. Minimal öykünün Zeus’u Ferit Edgü, Apollon’u Murathan Mungan’sa bence Afrodit’i de Sine Ergün’dür. Uzun zamandır üç tanrılı devam eden kısa öykü inancıma Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları kitabıyla Demeter olarak Ayşegül Kocabıçak da eklendi. (Demeter anne sevgisi tanrıçasıdır öte yandan Kocabıçak da kitabını annesine ithaf etmiştir.)  

Kitap; Sessiz Çocuklar, Dilsiz Anneler, Ve Biz…Her Birimiz isimli üç bölümden oluşuyor, adınıysa ilk iki bölümden alıyor. Nevin Hirik’e ait nefis kapak resmindeki kadınlar, içerdeki sayfalarda karşılaşacaklarımız hakkında bilgi verir gibi üzgünce bakıyor. Sessiz Çocuklar bölümündeki öyküler çocukların ağzından anlatılıyor. İlk bölümde, Soma faciasında babasını yitiren, annesinin dedesi tarafından istismarına şahit olan, arkadaşının ölümüne sebep olan, babasının annesine uyguladığı şiddeti gören çocukların kayıtsız bir kabulleniş altındaki sessiz çığlıklarını duyuyoruz. “Köyümüze kömürü Allah getirmiş, nenem şükreder hep. Babamı da Allah öldürdü, amca öyle diyor. Annemi de O hasta etti ama ben dua edersem iyileşecek. Ne güzel! İstediğini alıyor, istediğini veriyor, istediğini hasta ediyor. Hep yalvaralım istiyor. Şimdi bana uzun ömrü de O verecek. Ben babamsız uzun ömür istemiyorum ki. Onun çoraplarını yıkamadan, kokusunu duymadan, her gün bir liramı onun elinden almadan uzun ömürlü olmak istemiyorum. Başımı yana çevirip yanağım ıslak çoraplardayken sakallı amcanın eteğini çekiştiriyorum. “Amca o Allah’a söyle, bir daha bizim köye gelmesin. Olmaz mı?”

Dilsiz Anneler isimli ikinci bölümdeki öyküler ise annelerin (daha doğrusu evli ve çocuklu kadınların) ağzından aktarılıyor. Adana Pozantı Çocuk Cezaevi’nde oğlu istismara uğrayan annenin çaresizliği, kocasından dayak yiyen kadının anne eliyle her seferinde kocasına teslim edilişi, cinsel tercihi gizleme kisvesi altında yapılan evliliğin yükünün ağırlığı, kız kardeşlerin yarım kalmış anneye olan özlemleri, kendileri de zamanında çektiği halde gelinlerine çektiren oğul annelerinin fiziksel şiddetten beter sosyal şiddeti anlatılıyor. “Üç gün sonra geldi abim. Üç gün boyunca tutmuşlar, aç susuz. Sormadan. Konuşmadan. On dört yaşındaki abim üç gün sonra geldiğinde kırk yaşındaydı. Genç olmaya çalışırken üç günde yaşlı başlı herif olmuştu. Babamdan yaşlıydı sanki. Sokakta oynamayı bıraktı. Pazar yerinde kızları seyretmeyi bıraktı. Bütün gün bağdaş kurup oturdu. Elinde tespih. Gülerdim. Gözlerindeki hüznü görmemek için, bağdaş kurmuş ayağının başparmağını sürekli oynatmasına gülerdim işte.”

Son bölüm, Ve Biz…Her Birimiz’de; ölen bir annenin ardından giden kızın, evli sevgilisini gömen üniversitelinin, müşterisine aşık olan kuaför çırağının, patronuna aşık sekreterin, şefkatini yanlış kişilere gösteren kadının yani bizlerin hikâyeleri anlatılıyor. “Tren istasyonundayım şimdi. On gün oldu. Kedi de geldi benimle. Ne bulursam yiyip, uykum gelince bir kenara kıvrılıp uyuyorum kedicikle. Öykü satıyorum istasyondakilere. Gözlerimden okunuyor mu hikâyem bilmiyorum ama buradayım, alan(anlayan) olursa diye bekliyorum.”    

Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, bağıra çağıra acıları gözümüze sokma çabasında değil, yaraları gösteriyor sonra bir kedi gibi yalıyor. Kısa kısa cümlelerle, çaresizlikten sebep aldırmaz gözüken karakterlerle, az konuşup çok susarak dilsiz bir kedi gibi sürünerek anlatıyor derdini. Kitap insanı kalbinden yakalıyor, şöyle bir dokunuyor, sonra bırakıyor... sen yoluna git diyor. Giderken de düşün ama, bile demiyor. Ama sen düşünüyorsun. Ama düşünüyorsun... Güzel olan bu ama düşünüyorsun...

DİLSİZ ANNELERİN SESSİZ ÇOCUKLARI, Ayşegül Kocabıçak, Nota Bene, 2015

"Hayat Abartılacak Bir Şey Değil Be Roman. Hayat Abartılacak Bir Şey Değil." (Kerem Işık ile Söyleşi: Serap TELÖZ)

Kerem Işık, Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığı “Toplum Böceği” adlı kitabından sonra geçtiğimiz aylarda “Iskalı Karnaval”la okurlarıyla yeniden buluştu. İlk kitabı “Aslında Cennet Yok”tan sonra “Toplum Böceği” ile edebiyatta ciddi bir çıkış yakaladı ve adını genç öykücülerin arasına yazdırdı. Son öykü kitabı “Iskalı Karnaval”da da görüyoruz ki kendisine çizdiği bu yolda sağlam adımlarla ilerliyor. Bu kitabında da yine kelime oyunları ve kurguladığı dil bekliyor öykülerinde bizi. İleriyi gösteren bir ayna tutuyor gibi. Gelecekte kurguladığı öykülerinde bireyin sıkışmışlığını, sınırlarını, kabullenmişliğini ve toplum, düzen tarafından dayatılan kurallar karşısında aklını, kalbini kullanan cesur kahramanları çıkış yollarını kendileri buluyorlar. Her ne kadar kurgular farklı olsa da aslında bizzat insanı, bizi bize anlatıyor Kerem Işık ve sanki bizi tatlı tatlı uyandırmaya çalışıyor. Keyif alarak bir solukta okuduğum “Iskalı Karnaval” hakkında sevgili Kerem Işık’la söyleştik.

S.T. Sadece öyküleri değil dili de kurguluyorsun öykülerinde. Bunu “Toplum Böceği”nden de biliyoruz. Ve bu kez karşımıza “Iskalı Karnaval”la çıkıyorsun. Bu isimde bir öykün yok kitabın içinde. Öncelikle biraz kitap isminin oluşum aşamasından bahseder misin?

K.I. “Toplum Böceği”nin temeli, kitapla aynı adı taşıyan öyküyle birlikte atılmıştı. Dolayısıyla kitabın ismi daha en başından belliydi. Bu kez farklı bir yol izleyerek kitaptaki öykülerden birinin ismini kullanmak yerine daha kuşatıcı bir isim seçmek istedim. Kitap boyunca farklı sebeplerle hayallerini ‘ıskalayan’, istediklerine bir türlü kavuşamayan karakterler anlatılıyor. HAYDA’daki Merve, O En Güzel Klişe’deki Rıfat ya da Rıza’nın İmalatı’ndaki Rıza… Hepsi de istekleri, ulaşmak istedikleri hedefleri olan fakat dış nedenlerden ötürü bunu gerçekleştiremeyen karakterler. Aynı zamanda öykülere tıpkı gerçek hayat gibi sürprizli ve ele avuca gelmez bir yapı kazandırmaya çabaladım. Dolayısıyla kitabın ismi aslında benim için ‘Hayat’ ile eşanlamlı: sürekli bir şeyleri ıskalayıp durduğumuz rengârenk bir karnaval!

S.T. İlk öykün Kalbi Büyüyen Adam, kitaptaki en kısa öykün ancak benim yüreğimi en çok acıtan öykülerden biri oldu. Sevgiden bu kadar çok mu korkuyoruz?


K.I. Kalbi Büyüyen Adam öyküsünde az önce bahsettiğim ‘ıskalama’ durumu tersyüz oluyor. Bu kez ıskalanan, Kalbi Büyüyen Adam’ın ta kendisi. Kimsenin acı çekmemesi için bütün acıları çekmeye razı olan bu adamı kimse anlayamıyor. Gündelik hayatın ‘karnavallığı’ içinde bu adamın – handiyse – romantik duruşuna yer yok. Evet, yüreği acıtan bir yanı olduğu doğru; fakat umut veren bir yanı da var. Her ne kadar Kalbi Büyüyen Adam’ın heykelini dikmek kimsenin aklına gelmese de heykelinin dikilmesinden çok daha etkili bir şey oluyor ve bu kez kahramanımız o küçük kızın yüreğinde büyümeye başlıyor. Sevgiden korkmuyoruz, hatta aksine herkesin tek derdi daha çok, hep daha çok sevilmek; fakat bitmek bilmeyen acımasızlığımızla, vahşiliğimizle, iktidar sevdamızla, umursamazlığımızla ve bencilliğimizle sevgiyi korkutup kaçıran yine biz oluyoruz.

S.T. Gelecekte kurguladığın, toplum kurallarına uyum sağlamaya çalışan bireyin sıkışmışlığını, kanıksamışlığını, sorgulamaya başlamasını ve başkaldırısını okuduğumuz HAYDA adlı öykün en uzun öykülerinden biri. Öyküden romana bir geçiş mi bekliyor bizi?

K.I Neredeyse okumaya başladığım günden bu yana bilimkurgu en sevdiğim türlerden biri olmuştur. Gelecekte geçen metinlerin bana çok daha geniş bir özgürlük alanı sağladığını düşünüyorum. Tabii ‘bilimkurgu’ kelimesini ilk duyuşta anladığımız anlamda, bilimsel bir temele dayanan metinler için kullanmıyorum; kaldı ki bu kullanılış biçiminin de çok doğru olmadığını düşünüyorum. Bilimkurgu meselesine değinmemin nedeni aklımda – daha ziyade – Atwood, Mieville, Le Guin gibi yazarların metinleriyle dirsek temasında olan bir roman fikrinin dönüp dolaşıyor olması. Ancak bu roman tasarısından önce, halihazırda üzerinde düşündüğüm ve notlarını almaya başladığım bir novella araya girecek gibi görünüyor. Ancak öyküden kopmamın mümkün olmadığını belirtmeme gerek yok sanırım…

S.T. Dil oyunlarını, kelimelerle oynamayı, bildiğimiz kelimelere bambaşka anlamlar seviyorsun; HAYDA, AVM, SANKİ, SERÇE, MİT, ROMAN vs. gibi bildiğimiz kelimelerin senin kaleminde farklı kurgulandığını görüyoruz. Tasarlarken, öykümü bu kelimeleri doğuruyor, kelimelerden mi öykü doğuyor?

K.I Her ikisi de… Bazen böyle ‘buluntular’ bir öykü fikrine dönüşüyor, bazense bir öykü yazılırken yeni yeni kısaltmalara gerek olabiliyor.

S.T. Genellikle öykülerin gelecekte geçiyor. Distopik ögelerin ağırlıklı olduğu öyküler. Tasarlanmış bu gelecekten ne kadar uzaktayız sence?

K.I Az önce de belirttiğim gibi, bilimkurgu, ‘güncelin’ anlatısı bağlamında göz ardı edilemeyecek olanaklar sunuyor. Burada asıl önemli olan, tasarlanan gelecekten ne kadar uzak olduğumuzdan ziyade, içinde yaşadığımız gerçekliğin bilimkurgunun sağladığı bu olanaklardan faydalanarak ne denli başarılı bir şekilde kâğıda dökülebildiği. Zira bilimkurgunun bana hitap eden yanlarından biri de güncelle arasındaki bu sıkı bağ aslında. Uzun sözün kısası, bu tasarlanmış gelecekten uzak değiliz; aksine bir yanıyla tam da içinde yaşıyoruz…

S.T. "Kılçıksız Sanat" adlı öykünde, beş yıl sonra yeniden bir kitap yayımlamaya çalışan, gelinen noktanın vahametiyle karşı karşıya kalan bir yazarın başından geçenleri okuyoruz. Ciddi bir sansür eleştirisi. İçinde bulunduğumuz bu süreçte yazarken sen de oto sansür uyguluyor musun?

K.I Kesinlikle öyle bir durum yok. Aksine, zihnimi kurcalayıp duran dertleri, anlatmak istediğim hikayeyi daha dikkat çekici, çarpıcı ve akılda kalıcı detaylarla aktarmaya gayret ediyorum.

S.T. Bireyin gözünden toplumsal düzen eleştirisi ve uyarı niteliğinde bir kitap bekliyor okurlarını. Son olarak, yazarın yazdıklarında bir meselesi olmak zorunda mıdır diye sormak istiyorum.

K.I Böyle bir ‘zorunda’ olma hali vardır diyemeyiz. Fakat yaşamla, içinde bulunduğumuz dünya düzeniyle, kendisiyle, kelimelerle ya da sadece aktarmak istediği hikâyeyle derdi olan yazarların metinlerini daha sahici buluyorum. Ayrıca – en azından kurgusal metin yazanların – ortak bir derdi de vardır diyebiliriz: anlatmak istedikleri hikayeyi en iyi şekilde anlatma çabası… 


Direnişi Fısıldayan Öyküler (Özgür ÇAKIR)

Bir konu ve/veya öykü sizi alıp başka dünyalara taşıyorsa, devamını yazdırıyorsa öyküdür… Okumanın tadına doyulmaz.
Türker Ayyıldız, adından başlayarak incecik bir merak çizgisinde örüyor öykülerini. Çok bilinen, dilden dile gezen bir sözcük değil şikeste. Hemen sözlüğe sarılmak istiyorsunuz… Ama gelin önce öyküleri okuyalım, çünkü sözlükteki anlamlara yeni bir katkı yapılması gerekecek.

Anlatılan sizin de hikâyenizdir biraz da…
Sabah işe giderken, akşamüstü caddelerde, parklarda gezinirken, televizyon dizilerinde de -kimi zaman- karşınıza çıkan insanlardan biri onlar. Hiç aklınızda yokken karşınıza çıkan, gördüğünüz an unuttuğunuz, ama bir zaman sonra aklınıza geliveren… nereden, nasıl, kim sorularıyla sizi boğuşturan insanlar… İşte onların öyküsünü anlatıyor Türker Ayyıldız. Her gün gördüğümüz için sanki tanıyormuşuz sanrısına kapıldığımız onları bir başka gözle, bir başka betimlemeyle anlatıyor. Dolayısıyla da anlatılan kişiler birer “kahraman”.

Kolay değil, ölmek…
2011’de Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü “Vapurlara Küsmek” ile kazanan, ama daha öncesinde 2009’da, “Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler”de şiirlerini biz okurların beğenisine sunan Türker Ayyıldız’ın geçtiğimiz ay yayımlanan “Şikeste”sinde 14 öykü var. Alabildiğine kısa ama bir o kadar canlı, bir o kadar çarpıcı, bir o kadar unutulmaz… Hem zaten sizde çok sonraları bile olsa ortaya çıkan bir iz bırakıyorsa öyküdür o. 
Öykülerinde kısa cümleler kullanmayı tercih etmiş yazar, dolayısıyla betimlemelerinde sizin düş gücünüz, hayal dünyanız belirleyici. Öyküler hemen hepimizin gözü önündeki mekânlarda yaşanıyor, sizler de ister istemez (Ha Camgöz Ha Köpekbalığı öyküsü tipik örneği) içine dâhil oluyorsunuz olayların. İşte, evde, sokakta, kahvehanede, birahanede… aklınıza gelebilecek her yerde; yeter ki görmek isteyin. Faruk Erem’in o çok ünlü “Suçluyu kazıyınız insan çıkar” sözündeki gibi Türker Ayyıldız’ın öykülerinin içine girin kendinizi bulacaksınız.


Bir daha tanık olmak…
Çocukken, duvar dibine veya bir evin sokağa çıkan merdivenlerine oturur, kim gidebilmişse, izlediği filmleri anlatmasını dinlerdik. Hareketleriyle, ses efektleriyle, hatta “esas oğlan”ın arkasından gelen “kötü adam”a seslenmesini bile anlatırdık. Hemen hepimiz filmin sonunu anlatmaktan titizlikle kaçınırdık, izleyecek olanlar öğrenip de heyecanı yitmesin diye. Büyüdükçe gördük ki filmler de birkaç kez izlenebilirmiş… Hele şiirler onlarca kez hem de hançereler yırtılırcasına okunabilirmiş… Öyküler de öyle. Çünkü her okuyuşta yeni bir tat, yeni bir duygu, yeni bir bakış yakalanabilir. Şikeste’den de yeni tatlar alacaksınız…

Yenik, kırık, kederli…
Gelelim sözcüğün anlamına. Sözlükte sözcüklerin birkaç anlamı birden yer alıyor. Yazar, şikeste sözcüğünün taşıdığı o gücenik, o kırılgan, o yenilmişlik duygusunu yaşatıyor okura, ama önce kahramanına.
Peki, hiç mi umut yok, hep karabulutlar, hep kırık, hep yenik, hep düşmüş mü olacağız? Hayır, tabii ki! Türker Ayyıldız’ın öykülerini okudukça daha bir bilenecek, arkasını görmek için çaba harcayacak, dayanmak için direnecek, değiştirmek için savaşacağız, çünkü satır aralarından önce yazarın kahramanları bize onu fısıldıyor.

ŞİKESTE, Türker Ayyıldız, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Yüksek Tepelerin Çocukları (Sacide ALKAR DOSTER)

Birbiri ardına basılan öykü kitapları, yayınevlerinin değişen yayın anlayışı, tartışmalara neden olan öykü seçkileri. Tüm bunlar “öykünün” altın çağını yaşadığımızın işareti gibi. Hakkı İnanç, ilk kitabı “Bozuk” ile 2013 yılında Selçuk Baran Öykü Ödülünü almış ve birçok okurun dikkatini çekmeği başarmıştı. “Mübadele Öyküleri”, “Karla Karışık Kış Öyküleri” ve Murathan Mungan’ın hazırladığı “Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında” seçkilerinde yer alan Yazar, öykü serüvenine hız katarak devam ediyor.

Bozukta okuduğumuz iç içe geçmiş öyküler bu kez birbirinden bağımsız ve farklı biçimlerle karşımıza çıkıyor. Hakkı İnanç öykülerinde nesnelerin önemli bir yeri var. Sehpa, kanca, demir bilyeler, motosiklet... Karakterlerin ve olayların nesnelerle bağlantısı metinleri daha da güçlendirmiş. Kasaba hikayelerini, aile yaralarını, çocuk gizlerini, hayal kırıklıklarını anlatan öyküler, ilerledikçe, okundukça renk değiştiriyor, okurun kendi cümleleriyle yeniden şekilleniyor.

Şirinler’i Gören Çocuk, bir çocukluk hikayesi. Kaybedenlerin dünyasındaki üç arkadaşın yaşamını ve büyüme sancılarını anlatan öykü, okuru yüksek tepelerden alaşağı ediyor.

Yoksul semtler, içlerinde debelenenler bir kez olsun dünyaya yüksekten bakabilsinler diye mi tepelere kurulur?

Kanca, emekli Mahmut Bey ve Sultan Hanım’ın evliliklerindeki çıkmazın cinnet halini anlatır. Mahmut Beyin takıntılı ruh hali evin duvarındaki kancayı fark etmesiyle başka boyutlara ulaşır. Başı ve sonu itibariyle ülkemizdeki birçok kadının yaşamını hatırlatan öykü, kadına dokunan sonuyla daha da hüzünlü.

Pinokyo, düşle gerçeğin arasında gidip gelen ve yazarın diğer öykülerinde de hissedilen üslupla şekillenmiş. Öyküyü diğerlerinden ayıran en önemli yan dilindeki şiirsellik. Kitaba adını veren “Ateş Etme Silahsızım” Pinokyo öyküsünün bir notası.

Yaşamak da takla atmaya benziyor biraz. Ben ikisini de beceremediğimden öyle sanıyorum ya da. Sık sık ölümü düşünüyorum bu ara. Polisiye filmler seyrediyorum. Yok yere üzülüp yastıkları dişliyorum, bazen de yumruk gibi sevinip sonra yine kederleniyorum. Ne saçma ömür öyle ya da ne böyle tükeniyor. Ne “Eller havaya; bu bir soygundur!” ne de “Ateş etme; silahsızım!” diyebiliyorum zamana.

Halının Altı, okura çok yönlü bakış açısı sunan gerilimi yüksek bir öykü. Kadın olma, herşeyi olağan sayma güdülerine, temizlik takıntısı eşlik eden anne, diğer taraftaysa annesinin yalnızlığını ve ele güne karşı yaşama, dik durma uğraşını kanıksamış bir çocuğun gözünden kurgulanan gerçeküstü bir öykü.

Ne Kadar Uzaksın Yakından, aşkı mektup yoluyla aktaran bir öykü. Yazarın bu yöntemle riskli bir yol seçtiği söylenebilir. Çünkü mektup öykülerinin diyalog barındırmamaları ve tekdüzeliğe yatkın oluşları zorlayıcı olabilirken, yazarın öyküye kattığı felsefik anlam keyifli bir okuma sağlıyor.

Puhuda, hayatındaki tek dostu Muhittin ve yalnızlığına tutunarak varolan İsmet’in, evinden çalınan tablo sonrasında yaşadıkları anlatılır. Çünkü ismet için çalınan sadece bir tablo değil içinde varolduğunu düşündüğü kuşun da kaybıdır. Kuşun sesini duymadığı için uyuyamaz ve paronayalarla baş başa kalır.

Şingilaylo, aile kavramının sorgulandığı ve eril dilden uzak söylemiyle de takdir edilesi bir öykü. Zorunlulukların sınırlarını, mutsuz bir kadın ve kendi içine dönen çocuğun gözünden aktarıyor okura. 

Son Söz, insanların suskun bir yaşama mahkum olduğu, iç seslerle donatılmış bir öykü. Sıradan bir günde başlayan ölümler, konuşmayı yasaklamış ve söylenen her söz ölümü getirmiştir. Sessizliğin sesini ise sevmediği halde Ahraz Zehra ile evlenen anlatıcıdan duyuyoruz. Esasen özgün bir konusu olan Son Söz, gerçeküstü anlatımını okura geçiremiyor ve uzun cümleler nedeniyle öyküden kopuşa neden oluyor. Okur, öykü bitiminde geriye dönüp tekrar okuma-anlama gereği hissederken öykü bütünlüğünden ayrı bir yere düşebilir. “Son Söz”ün kitabın ilk öyküsü olarak seçilmesi editorün mü yoksa Yazarın seçimi mi? bilinmez ama ileriki baskılarda bu durumun değişeceğini umuyorum.

ATEŞ ETME SİLAHSIZIM, Hakkı İnanç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014.

Odası Dünya Olan Yazar (Ayşegül TÖZEREN)

Tomris Uyar’ın, Yapı Kredi Yayınları Delta Serisi’nden çıkan Bütün Öyküleri’ni okumayı bitirdikten sonra, yazarın sesini duymak istedim. Daha önce ne okuyan, ne eleştiren olarak hissettiğim bir duyguydu. Youtube’tan Tomris Uyar’la yapılmış bir söyleşiden kısa bir parçayı dinleme fırsatı buldum. Uyar, her yerde “maalesef”yazabildiğini söyledikten sonra, sözlerini “Hiçbir zaman benim bir odam olmadı, çalışmak için” diye bitiriyordu. Sait Faik Hikaye Armağanı’nı 2 kere kazanan (1980 ve 1987) Tomris Uyar’ın “kendine ait bir oda”sı ne yazık ki olmamıştı, ama dünyayı kendine has bir öykü diliyle tercüme ederek “kendine ait bir yazın dünyası” kurabilmişti.  Edip Cansever Tomris Uyar’a şiirinden “Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” diye sesleniyordu. Uyar’ın 11 öykü kitabını okumanın da bir anlamda dünyayı dolaşmaya denk olduğu söylenebilir.

Yeryüzüne Değmek

Tomris Uyar, öykünün yanı sıra eleştiri ve deneme kaleme alan da bir yazar. Uyar’ın eleştirel gözünün keskinliği, izlenimciliği ile birleşerek, ilk öykü kitabı olan İpek ve Bakır’dan başlayarak, Güzel Yazı Defteri’ne kadar etkisini gösteriyor. İlk öykülerinde belirgin unsur, izlenimcilik. Yazar izlenimle edindiği bilginin altını ustalıkla doldurarak, basit konuşma cümlelerinden, sıradan olaylardan yeni anlamlar üretiyor. Aslında yazar öykü serüveni boyunca izlenimcilikten yararlanıyor. Ancak yıllar geçtikçe deneyimsel bilginin de artışıyla izlenimden edindiklerinin altını üstünü o kadar sık dokuyor ki, metinlerinde izlenimcilik yan unsurlardan birine dönüşüyor. Bir başka deyişle Uyar’ın metinleri hep yaşamla bağlantılı, kurmaca içinde kurmaca, üst kurmaca kurduğu metinlerde dahi bir ayağı hep yeryüzüne değiyor. Belki Tomris Uyar’ı Tomris Uyar yapan özelliklerden biri de bu. Metinlerinin derininde bir iç göz hep “göğe bakalım” dese de, hiç tozdan topraktan kopmaması…
Tomris Uyar’ın öykülerinde içerik ve biçim, iç dış olarak ayrılamayacak bir biçimde aynı yenileşmeci ve özgür öze bağlı. Tomris Uyar, ilk öykü kitabının ardından gelen Ödeşmeler ve Şahmeran Hikâyesi’nde daha da belirginleşen şekilde, iç konuşmalarda italik yazımını, okura aktaracağı sırdaş cümlelerde parantez içini, farklı anlatımlarda büyük harfi kullanmaktan çekinmiyor. Uyar’ın öykü dili alabildiğine engin. Nasıl anlatımında mektup, günce, iç monolog, diyalog, birbirinin içine geçmiş, anlatılar, metinlerarasılığı hiç çekinmeden kullanıyorsa, metinlerinde de italik, bold yazıma, büyük harflere, parantezli anlatıma yer veriyor. Hatta 1980 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı aldığı Yürekte Bukağı isimli kitabının ardından yayımladığı Yaz Düşleri / Düş Kışları adlı öykü kitabında yer alan “Bayırdaki Ilgım” adlı öyküsünde öykü diline görsel malzemeyi katmaktan da çekinmiyor, metnin içine gömülmüş fotoğraflara da yer veriyor.

Kadının Toplumsal Varoluşu

Yürekte Bukağı’dan başlayarak insan ilişkilerine daha yakından mercek tutmaya başlayarak, metinlerinde kadının toplum içinde konumlanışını derinden irdeliyor. Kadının toplum içinde var oluşunu (ya da var olamayışını) yeni bir toplumcu bakışla gözler önüne seriyor. Kadının annelik içinde boğuluşunu da Uyar’dan okuyoruz, bir kadın anlatıcının gözünden kendinden daha genç bir erkeğin fiziksel özelliklerini betimleyişini de. Tomris Uyar, düzene karşı, yazın diliyle öykünün içinden direniş ateşini yakabilen bir yazar.

Gecegezen Kızlar’da “öykülere girerken” Tomris Uyar, “Ben bu yersiz ve adsız kişileri, masalın belirlediği serüvenin ormanından, kan, post ve buğu tüten yoldan çekip çağımıza, günümüze getirmek istedim. Dolayısıyla onları birey olarak işledim, yani öykü kişileri olarak” diye yazmış. Yazar, Gecegezen Kızlar’da masalları yeniden üreterek, yeniden yazarak erkeğe atfedilen kurtarıcı, beyaz atlı prens rolü, kadına yüklenen bekleyen, pasif rolleri, başka bir deyişle mitleri edebiyatla sarsıyor.

Anlatı Tekniğinin İşlevi

Tomris Uyar öykücülüğü ile yapılan akademik çalışmalarda çoğunlukla Gecegezen Kızlar’a kadar yazdığı öykülerin modernist anlatı teknikleriyle yazıldığı, daha sonra postmodernist tekniklerin öne çıktığı yazılı. Oysa Uyar’ın güncelden kopmayan toplumcu bakışı hiç değişmez. Sadece bir anlatı tekniğiyle aktaramayacağı zaman “başka” bir tekniğin arayışına girer. Örneğin yazar, şöyle bir cümleyle öyküye başlamaktan geri durmaz: “Bir yapı çıldırabilir mi?” (“Son Sanrı”, Yaza Yolculuk) Sekizinci Günah isimli öykü kitabında yer alan “Kişisel Sorgulamalar”’da olduğu gibi iç monologla diyalog arasında bir dil kurarak “derdini” anlatabilir. Aynı kitaptaki, “Manastırlı Hilmi Bey’e Beşinci Mektup”’ta olduğu metinlerarasılığı geniş bir sanat coğrafyasına yayar, şiirlerle ya da müzikle öyküleri arasında metinlerarasılık kurabilir. Tomris Uyar, bir anlatı tekniğini seçerken oyun oynamaz, öyküde kullanım nedeni “öyle olması gerektiği için”dir.

Uyar, öyküleri okuyanı üst kurmacayla diri tutar. Anlatı içinde anlatı kurarak, öyküyü yazanı da anlatıcı olarak metne katıp, öykü yapım aşamalarına da yer verir. Gerçekle kurmaca arasında gerilime okuru da dahil eder.

Yazar, aktarım tekniklerinde ne kadar gözü karaysa, anlattıklarında da bir o kadar gözü karadır: Hapishaneler, tutukluluk halleri, ölüm orucu protestoları öykülerinin konusudur. “Ölüm orucunun son günleriydi. Sahi biz iki üç saat içinde nasıl bir araya gelmiştik?” (Otuzların Kadını)

Tomris Uyar, 1971 yılında İpek ve Bakır'la başladığı öykü yolculuğunu, Ödeşmeler ve Şahmeran Hikâyesi, Dizboyu Papatyalar, Yürekte Bukağı, Yaz Düşleri/ Düş Kışları, Gecegezen Kızlar, Yaza Yolculuk, Sekizinci Günah, Otuzların Kadını, Aramızdaki Şey ile sürdürdü; son öykü kitabı olarak  2002 yılında Güzel Yazı Defteri'ni (Ali Arif Ersen ile) yayımladı. Tomris Uyar’ın bu sıra dışı yazın serüvenini cümle cümle, paragraf paragraf, öykü öykü, kitap kitap takip edebilmek adına “Bütün Öyküler”i çok değerli. Kitabın son sayfasını çevirirken son bir söz: Keşke, öykü toplamının başında Tomris Uyar’ın öykücülüğüne ilişkin bir ilk söz de okuyabilseydik…

BÜTÜN ÖYKÜLERİ, Tomris Uyar, Yapı Kredi Yayınları – Delta, 2014.

“Bil ki, burada karşılaştığın iflah olmayacak kendi benliğindir.” (Özlem AKINCI)

“Suç ve erdem” söz konusu olduğunda, Marquis de Sade’ın Aşkın Suçları’nı yayımladığı 1800 yılından bu yana insanlık yerinde saymıyor olsa da, aldığı yol pek de iç açıcı olmasa gerek. Geçen zaman boyunca iki kavramın devasa hacmi içinde ve insan zihninin karmaşık labirentlerinde biraz daha alt katmanlara inebilmişsek bile, hâlâ 200 yıl önce yazılmış bir eser canlılığını koruyabiliyorsa, sarmal yolda adım adım varılan durak da işte böyle bir bugün oluyor ya da insanın varoluş sorunlarının kısıtlılığını, aslında dönenip durduğumuzu kabullenmek gerekiyor. Edebiyatın güzel tarafı bu, bir metin aracılığıyla zaman tünelinde iki yüz yıl öncesine kolayca gidebilmek, o günün toplumlarını, kişilerini, ilişkileri, tutumları ve hatta yazarı gözleyebilmek. Dolayısıyla tüm eserlerinde insan ilişkilerine kafa yoran Sade’ın yazdıklarını okuyarak genişlettiğimiz zaman aralığına tepeden bakabiliriz.
“Roman Üstüne Düşünceler” adlı denemesinde şöyle der Sade: “Roman türünde kavranması gereken erdem değil, tabiattır; eserlerin en tekili insan yüreğidir, çünkü az çok güzel, az çok gerekli olsa da erdem, bu şaşırtıcı yüreğin biçimlerinden yalnızca biridir; romancı için onu derinlemesine incelemek o denli gereklidir ve bu kalbin sadık aynası olan roman bütün kıvrımları yazıp çizmelidir.” Öyle de yapar, sarsıntılı, sıra dışı, çoğunluğu hapishane ya da akıl hastanelerinde geçirdiği ömrü boyunca obur bir şekilde yazar. Özellikle cinsel içgüdülerin neden olduğu davranışlara tuttuğu ışıkla adını bir davranış bozukluğuna verecek kadar bambaşka, yepyeni bir bakış açısıyla anlatır yüreğin biçimlerini. Aşkın Suçları’nda yer alan üç öyküde de özellikle suç ve erdem kavramlarına tam da Fransız Devrimi’nin henüz dumanının tüttüğü dönemde bakarak, bugün bize farklı okumalar yapma olanağı sağlar.

Felsefecilerin ahlak, din ve bireysel özgürlükler üstüne konuşurken, bir yandan da radikal felsefecilerin yeraltından bağırıp babasız çocukların kimseye zararının olmayacağı, zinaya ve enseste tabiatla ilişkisi üzerinden yaklaşarak doğal sayılabileceği, evlilik bağının ruha aykırılığı üstüne, yıkım doğanın kanunudur gibi sarsıcı fikirlerle kafaları karıştırdığı dönemin eğilimlerinden etkilenen Sade da kendine özgü şeklini alır. Apollinaire “Şimdiye dek yeryüzüne gelmiş en özgür zekâ” olarak anar Sade’ı. Kimsenin duymadığı, görmediği için tanımadığı kavramları, gündelik yaşama nüfuz etmişse bile adı konulmamış, dile getirilmeyen kavramları anlatan öyküler, romanlar kaleme alır. O kadar ki Villerteque, Le Journal des Arts’ta yayımlanan eleştirisinde kitabı iğrençlikle yaftalar. Buna karşılık Sade’ın kaleme aldığı savunma metniyse ne yazık ki yayımlanmayacaktır.
Sade erdemin düşmanıdır. Aşkın Suçları’nda yer alan üç öyküde de erdemli olmaya çabalayan kişiler koyar karşımıza Sade. İyilik, kötülük, doğruluk üstüne uzun tiratlarla konuşturur onları. Hatta erdemi basbayağı övdüğünü görürüz. Ancak bu kişilerin hüsranla, aldatılmayla, acılarla, ölümle sona eren trajik hayatlarına okuru tanık ederken, izledikleri yoldan dolayı yerden yere vurarak biraz da alay eder kişileriyle. Böylece okurun dikkatini erdem üstüne çeker. Hatta Beauvoir’a göre öte yandan da kötülüğün tatlarını aşılamaya çalışır.
Kitapta yer alan “Florville ile Courval, ya da Kadercilik” öyküsünü okurken hikâyenin olay örgüsündeki aşırılık günümüz okurunun biraz da yadırgayacağı kadar fazla gelebilir. Yemek yerken de oburdur o, düş gücünü çalıştırırken de. Simone de Beauvoir Sade’ı Yakmalı mı? adlı deneme kitabında yazarın alaycılık ve aşırılığına değinir: “Maurice Heine’in belirttiği gibi kara roman akımının öncüsü olan Sade, inanılmazı, düşcül olanı anlatırken fazla akılcı kalmamaktadır. Kendini düş̧ gücünün aşırılıklarına bıraktığı zamanlarda bir okur olarak ondaki epik sertliğe mi, eğleni havasına mı hayran olmam gerektiğini kestiremiyorum. İşin olağanüstü yanı şurda ki, söz konusu eğleni tutumu Sade’ın sayıklamalarını yıkmayacak bir şekilde gelişiyor. Üstelik güvensizliğimize karşı bu sayıklamaları savunacak kuru bir şiir de sağlıyor ona. İnkârın dehası otağını kurmuştur Sade’da.”
Aşkın Suçları Cemal Süreya’nın şiirsel diliyle Türkçeye çevrilmiş ilk Sade eseridir (1967). Orijinal dildeki baskısında on bir öykü bulunurken, içinden üçü seçilir: ““Florville ile Courval ya da Kadercilik”, “Faxelange ya da Hırsın Zararları”, “Dorgeville ya da Erdemin Suç İşlettiği”. Süreya önsözde Sade’ın anlatım tutukluğu ve tekrarlarına karşın, ilkelliği içinde büyüyen, tatlanan, yakamızı bırakmayan anlatımından söz ediyor.
Kitabın sonunda bulunan iki ayrı deneme de yararlı. Sade “Roman Üstüne Düşünceleri”nde üç soruyu yanıtlıyor. Bu eser türü neden roman adını alıyor? Bunun kaynağını hangi halkta aramalıyız, en ünlüleri hangileridir? Yazma sanatında yetkinliğe ulaşmak için izlenmesi gereken kurallar nelerdir? İkinci denemeyse Iwan Bloch’un “Marquis de Sade’ın Felsefesi”. Iwan Bloch kaybolduğu sanılan Sodom’un 120 Günü’nü bulan, yayımlayan, ayrıca yazarın yaşamı ve felsefesine ilişkin bir de çalışma yapan doktor.

Notos Kitap’tan çıkan Aşkın Suçları’nın sayfalarına serpiştirilmiş İspanyol ressam Goya’nın 1790’larda bakır levhaya kezzapla işleyerek yarattığı çizimlerle karşılaşınca da 18. yüzyıl Avrupası’nın, dolayısıyla insanlığın geçirdiği, hâlâ geçirmekte olduğu karanlık karşısında derin bir iç çekip yazıklanmadan yapamıyoruz. Goya da alegorik çizimleriyle döneminin sanat geleneklerinin kabul etmesi olanaksız yaratıcı özgürlüğünü Los Caprichos serisiyle deneyimlemiş ve temasını, “Sivil bir toplumda sayısız kusur ve ahmaklık bulunabilir. Ortak önyargılar ve yalan tecrübeler, bu ahmaklıkları doğal hale getirebilir,” olarak açıklamıştı.
Sade’ın epigraftaki uyarısı bile tek başına değerli. Suçu resmederken kullandığı fırça darbelerinden okur rahatsız oluyorsa, bu iyiye işaret. Kurtuluşunun yakınlığını müjdeliyor. Eğer aksine yazara lanet ediyorsa, “Bil ki,” diyor Sade, aman dikkat, okuru zavallılıkla suçlayarak, “burada karşılaştığın iflah olmayacak kendi benliğindir,” ve tokadını atıyor.
AŞKIN SUÇLARI, Marquis de Sade, Çeviren: Cemal Süreya, Notos Kitap, 2014.

Üs-Tü Kal-Sın (Fadime USLU)

Cemil Kavukçu’nun yeni öykü kitabı Üstü Kalsın’ın senfonik bir yapısı var. Elbette yazarın kurduğu dil atmosferinden, öykülerin sıralanışından kaynaklanıyor bu. Anlatım biçimiyle dilin temposu her metni kendi yapısı içinde derinleştirirken usulca birbirine ilmek atan dokuz öykü dingin akan hüzünle neşeyi kamçılayan coşkunun iç içe geçtiği çok sesli uzun bir müziği duyumsatıyor.
Müzikte parçanın yorumlanma hızı olan tempo, edebi eserlerde sadece anlatımın akıcılığıyla değil;  seçilen sözcüklerin ahengiyle, sesle, sessizlikle; anlattıklarıyla birlikte anlatmayıp susmayı tercih ettiği o özel durak yerleriyle gerçekleşir. Ağırdan alınan yürüyüş ya da varış noktasına ulaşmak için atağa kalkmış bir koşucu gibi tavır alabilir anlatı. Süratin ve yavaşlığın dengesini kuran, yarattığı anlamı kapatıp giz perdesini açan, sahnelerdeki anlam bağlantısının işaret taşlarını döşeyen yazar, hikâyesinin biricik malzemesi dili hikâyenin özüne göre işlettiğinde, yani, sözcükleri notalar gibi düzeneğin işleyişine uygun biçimlediğinde anlatıda müzikal tempo, aynı zamanda dil atmosferi belirir. Okurken, yazar mesafe koysa bile içine dâhil olduğumuz öykülerin çekiciliği de bununla ilgili; atmosferine kapıldığımız anlatı başta görüntüyle, somut duyulara hitap ettiği sahnelerle belli bir kesinlik yaratmış, sonra da o görüntünün, kesinliğin içindeki bilinmeyeni, anlam katmanlarını sezgilerle bulmaya davet emiştir. Görüntünün içindeki müzikal devinimi bulup o devinimle hikâyelerini biçimleyen bir yazar Cemil Kavukçu.  Sözcükleri dokuyarak yarattığı sahnelerde düşüncenin elçisi dili, dilin düşüncesi temsili görüntüleri enstrümanlar biçiminde kullanıyor. Hikâyeyle var olan anlam örüntüsü metnin her zerresine nüfuz ederken etkiyi güçlendiren detaylar bir süre sonra konuşmaya, kendi seslerini duyurmaya başlıyor.

İlk öyküsü 1981’de Sesimiz Dergisinde yayımlanmasının üzerinden otuz üç yıl geçmiş. Bu sürede yüzlere varan öyküsü yayımlanmış Kavukçu’nun.  Eserleri hakkında da birçok çalışma yapıldı. Bu çalışmalar dönüp dolaşıp aynı yere; kasaba gerçeğine, taşra sıkıntısına kilitleniyordu. Kavukçu’nun eserlerinin ilk bakışta görünen yüzüydü bu. Sonuçta, yazar mekân ruhunun biçimlediği insanları; kasabalıları, gemi adamlarını, büyük kent yalnızlarını anlatıyor; kasaba ortamındaki özgün, sıra dışı, kimseye benzemez kişiler ise yazın sanatımızın Kavukçu tipleri diye yorumlanıyordu. Böylece, anlattıkları genel okur gözünde Kavukçu kaleminin kimliğine de büründü.  Yazar, söz konusu tipleri, tanıttığı özellikleriyle farklı öykülerde yeniden ele aldı, öyküler arasında bağlantı köprüleri attı. Bunları yaparken öykü dışındaki anlatı ve romanlarında da kasabaya değiniyordu.  Tasmalı Güvercin kitabı okurla buluştuğunda yazarın başka bir yöne, fantastiğin öne çıktığı öykülere yöneldiği belirtildi. Oysa, Kavukçu 1983 yılında yayımlanan Pazar Güneşi kitabında ve ardından gelen pek çok öyküsünde fantastiği, büyülü gerçekliği ve grotesk unsurları kimi zaman belirleyici bir ana eksen, kimi zaman da anlatıyı saran bir aura olarak çeşitli tonlarda ele almıştı. Pazar Güneşi’ndeki “Gecenin Ardında Kuyruk”, Yalnız Uyuyanlar İçin’deki “En Eski Güvercin”,  Gemiler de Ağlarmış kitabındaki aynı öykünün “Balık” başlıklı bölümü, yine aynı kitaptaki “Özel Yaşam Hırsızları”, Temmuz Suçlu’da “Önlem” bu kanalın ilk akla gelen benzersiz öyküleri. Yazarın sanatının temel felsefesinden biri de gerçeklik denilen şeyin sürekli değişebileceği üzerineydi ve bu felsefeyi kurgu yöntemine taşıdı. Dört Duvar Beş Pencere kitabında yer alan “Haber ve Haberci” öyküsü bunun en çarpıcı örneklerinden. Parçalı kurguda yabancılaştırma efektini kullanarak gerçekliğin odağını kaydırıp değiştirmişti.  Maddi duyulara hitap eden detaylarla kesinlik yaratıyor, kesinliğin içinde durumun hakikatini işliyor, sonra hakikati belirlenen durumu bir anda ters yüz ediyordu. Yine aynı kurgu tekniğinde aynalar yöntemini geliştirdi Kavukçu. Tek çatı altına aldığı bölümlerin birindeki bir detayı bir başka bölümün esas meselesi haline getiriyor. Süreklilik bir olgu olmaktan çıkıp öykü kişilerinde yaşamsal bir duyguya dönüşüyordu. Fantastik ve büyülü gerçekliği de yine gerçekçi öykü kişilerinin bakışıyla değerlendirdi Kavukçu. Kişiler aykırı ya da fantastik âlemin tipleri değil, onların rastladıkları sıradan düzenin aykırı olaylarıydı.  

Üstü Kalsın, Kavukçu’nun bugüne kadar kurduğu öykü dünyasında anlam, teknik ve biçem olarak farklılaşan yönelimlerinin bir arada olduğu, kurduğu kanalları kendi derinliğinde doğallıkla dile getiren zengin bir kitap.

Kitaptaki ilk öykü  “O Bakış”ın dingin ve kasvetli müziği, kasveti artıran yağmurla, otel odasına tıkılıp kalan kişilerle, sobaya atılan odunun yanarken çıkardığı çıtırtı ve öteki ayrıntıların ses vermesiyle oluşuyor. Otel odasının penceresinden dışarıya bakan kişinin gördükleriyle açılıyor öykü. Pencere pervazından sızan dingin yağmurun damlaları taşlarda patlayan sağanağa dönüştüğü birkaç saatlik süreyi içeriyor. Bu kesitteki tüm olaylar yağmurun perdelediği trajik boşlukta geçiyor. Trajedi  öyküyü anlatan kişinin mi, hikâyesi dinlenen kişi mi, hikâyedeki olaydan etkilenen öteki varlığın mı, gerilimi hepsine aşama aşama, mekân da dahil olmak üzere her nesneye ve kişiye bölüştürerek anlatıyor yazar. 

Birbirinden güç alarak topluluk olmayı kutsallaştıran, kendilerinden olmayanı baskılayıp dışlayan kişilerin zayıf bulduğu varlık üzerindeki etkisini sıkça işlemişti Kavukçu. Öyküsüyle aynı adı taşıyan Demokor bunun prototipi adeta. Kasabadaki yetişkinlerin deli yakıştırması yaparak  gülüp eğlendiği, çocukların maskarası olan Demokor’un hayaleti, bir başka ifadeyle, onun maskesinin ardındaki yüzü “O Bakış”ta da çıkıyor karşımıza; vurduğu ayının yavrusunu ormandan alıp besleyen avcının ayıyla ilişkisinde ortaya çıkan, trajedi ve gerilimden doğan bir hüzne açılıyor: Demokor’un ve onun duygusunu taşıyan öykü kişilerinin dinmeyen hüznüne.

Kavukçu öteki öykülerinde olduğu gibi ayrıntı işçiliğiyle kuruyor öykülerinin atmosferini. Mekân yazarın anlatıcı kişileri için de hikâyesi anlatılan kişiler için de yönlendirici bir unsur. Öykü kişilerini harekete geçiren anlatı zamanındaki alanın koşulları mıdır, kişilerin bakışıyla mı mekân biçimlenmiştir, belli değildir. Sonuçta yazar, öykü kişilerinin iç dünyalarıyla mekânın ruhunu örtüştürerek mekânı bir dekor olmanın ötesine taşır ve yaşayan bir organizmaya dönüşür. Suskularda boşluklar bırakır Kavukçu. Boşluğu dolduracak olan okurun düş dünyasından çok öykünün suskusundan önce ve sonra söyleyip gösterdiği işaretlerdir. 

“O Bakış”ın mevsimi sonbahar. Birbirine bağlanan “Hangi Dala Bakalım Baba”, “Karga Bayramı” ve “Piyes” adlı öyküler ise yaşamsal döngünün sonsuzluğunu sezdiriyor. İlerleyen zamanın bir noktasından geriye dönüp bakılıyor “Hangi Dala Bakalım Baba”da. Görülen alanda anlatılan birkaç mevsim birden; kişinin zihninde donup kalan, zig zaglar çizip sonra sarmal hale gelen, olaylarıyla günümüze aralanan bir zaman. Kıpır kıpır, hiç düşmeyen ritmiyle neşeli bir müziği var bu üç öykünün. “Şerare”nin alçalıp yükselen tınılarıyla kitaptaki son öykü “Üstü Kalsın”ın gürül gürül akan bir nehri çağrıştıran dili birbirine çok yakın.  Bilinç kaymaları, hezeyanlar, öfke ve durulma anlarının çok sesli yansıması olan “Üstü Kalsın” kitabın final vuruşu aynı zamanda. 

Kitaptaki bir başka güzellik, desenler. Çizeri Melih Kavukçu, öyküler gibi etkiyi birkaç çizgiyle aktarıyor. Kimi zaman kalın ve sert çizgiler, uçarı hareketler, hareketin sürekliliğini pekiştiren dalgalanmalar, hafif fırça darbeleri, mizahla alegorik anlamı öne çıkaran çizgilerle betimlenmiş figürler… desenler bir yandan konuşan kurmacalarla diyalog kuruyor, bir yandan da kitabın estetik tarzını bütünlüyor.  

Üstü Kalsın, Cemil Kavukçu’nun öyküde dil hassasiyeti ile kurgulama yöntemindeki doğallığı gösteriyor bize, estetik tavrını hikâyenin özünden gelen sese teslim ederek.


ÜSTÜ KALSIN, Cemil Kavukçu,  Can Yayınları, 2014.

Konuşmak Hayattır Oysa (Fadime USLU)

Andrey Platonov, yalınlığın ve duruluğun anlamını birkaç çizgide yoğunlaştırarak anlatan, kısa öykülerinde bile sayısız etkiler üreten bir söz büyücüsü. Yaşadığı dönemin ruhunu, doğayı ve içindeki nesneleri, nesnelerin kurduğu düzeni, düzenin kararlı bir çizgide ilerlerken saptığı noktaları, insanın doğayla birlikte kat ettiği devinimi, devinimi gören gözün yanılma payını rastlantılara izin vermeden estetik kalıba döken, kendisiyle birlikte Sovyet yönetimi tarafından yasaklanan Zamyatin gibi, ardılı pek çok yazarı etkilemiş bir öncü. Başta Heinrich Böll, Antonio Tabucchi olmak üzere pek çok yazarın eserinde izlerine rastlıyoruz Platonov’un. Onun keskin görüsü, kuşkusuz, yarattığı kurmaca dünyada teoriyle pratiği aynı hatta değerlendirmesi, ele aldığı durumları diyalektik kavrayışla çözümleyişi, maddi duyuları sezgilerle bütünlemesinden kaynaklanıyor.

Yazarın Metis yayınları tarafından hazırlanan öteki kitapları gibi Muhteşem Vahşi Dünya da Günay Çetao Kızılırmak çevirisiyle yayımlandı. Bu kitaptaki öykü kişilerinin görme biçiminde ortak bir irade var: onları yaşama bağlayan inancın, vicdanın ve umudun iradesi. Aynı zamanda hayvanla, bitkiyle insanı, hatta makineyi bir tutup her birinin kaygılarını derinlemesine detaylandıran bir irade bu. Öykülerin anlatıcısı gerçeği kesinlikle, tutkuyu sadelikle işleyerek aktarıyor. Görüntüsünü çizip canlandırdığı sahnelerde kişilerin tabiatla arasındaki -fiziksel ve duylarla hissedilen- mesafesini alıyor, uzamsal belirlenimi sağlanan varlığın içinde dönüp duran kaygıyı ya da hayatını yönlendiren esas tutkusunu çevresiyle etkileşimi sırasında betimliyor. Saklı olan katı gerçeği, kişilerin ve sistemin içindeki acıyı gün yüzüne çıkarırken mizahı, ironiyi, alegoriyi çeşitli düzeylerde kullanıyor yazar.

Platanov’un öykü kişileri, anlatıcı karakteriyle birlikte işlerini severek tutkuyla yapıyor. Sözgelimi, demiryolu işçisi İvan Alekseyeviç Fyodorov’un görevine ilk başladığı sıralarda “metal ve makineye yaklaşımı hayvan ve bitkilere yaklaşımı nasılsa öyle,” ; “dikkatli ve öngörülü”. Öyle ki, onlara kurnazlıkla üstün gelmeye çalışıyor. Sonra bu bakışın yetersiz olduğunu anlayıp makineleri canlılardan üstün tutmaya başlıyor; anlatıcısı da incelikli davranışlarını göz ardı etmeden Fyodorov’un demir rezeleri tedirgin etmemek, vidaları çivileri sarsmamak için kulübesinin kapısını çarpmadan, hiç ses çıkarmadan nasıl özenle örttüğünü aktarıyor. “Muhteşem Vahşi Dünyada” başlıklı öykünün odağındaki Maltsev ise şöyle betimleniyor: “Treni büyük bir ustanın cesur güveni, tüm dış dünyayı kendi iç kaygısına sığdırmış ve böylece üzerinde hâkimiyet kurabilmiş ilham dolu sanatçının konsantrasyonuyla sürerdi. … önünde uzanan yolun ve bize doğru koşturan doğanın tümünü, hatta trenin boşluğu delip geçen rüzgarıyla balastlı yamaçtan kopuveren bir serçeyi bile gördüğünü bilirdim; evet o bile Maltsev’in bakışından nasibini alırdı, başını bir an için çevirip serçenin ardından bakardı makinist: Bizden sonra ne olacak ona, nerelere uçmuştur?” (s. 78). İşini seven, emeğini yücelten işçiler ideal güzelliği muştulayan portreler çizmesine karşın bu kişilerin yaşadıkları trajedide insanlığın ve sistemin karanlık yüzünü ortaya çıkarır yazar, ama yine de umuttan yana atar zarını.

Kitapta anlamla birlikte sahneleri ve tasvirleri de tekrar ettiğini görüyoruz Platanov’un. “Hayvanla Bitkiler Arasında” başlıklı öyküde, “Lobskaya Dağı’nda, yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı,” der, yazarın anlatıcı kişisi: “Kulübelerin birinin ocağı yanıyor, dumanı tütüyordu, diğerinin çatısında kulübenin yarısı boyunda bir adam oturmuş Onega Gölü’ne, uzaklara bakıyordu. Çatıdaki adamın epey yaşı vardı ama varlıklı biri yahut bir bilgin gibi sinekkaydı tıraşlıydı. Kolhozdaki işini Bilim Akademisi’ne bağlı su ve fırtına ölçümü şubesiyle beraber yürütmekteydi. Şimdi de göle bakıyor, ya rüzgârı ya başka bilimsel işaret ve olayları gözlemliyordu. İvan Alekseyeviç de böyle bir işi olsun isterdi ama tıraş olmak, yazı yazmak ve konuşmak gerekirdi bu tür işlerde…”(s.13).  Bu köy önce aynı cümleyle, sonra aynı sözcüklerle“Lobskaya Dağı” öyküsünde de tasvir ediliyor: “…yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı; kulübelerin birinin ocağı kara kara tütmekteydi,” (s. 141) dedikten kısa süre sonra aynı detayları seçerek çatıda oturan adamı gösterir anlatıcı. Bu defa ona bakıp onunla konuşan isimsiz “Karelyalı ırgat”tır. Sahnedeki diyalog da benzer biçimde gelişir: “Oradan ne görülür, ne diye çatıda oturuyorsun?” diye sorar ırgat. Yanıt bir önceki karşılaşmanın kanıtıdır adeta: ‘“Göldeki rüzgâra bakıyorum, sonra gidip suyu ölçeceğim,” dedi çatıdaki, sinekkaydı titiz yüzüyle. “Biz burada İmparatorluk Bilim Akademisi’ne hizmet ederiz, suyu ve fırtınayı ölçeriz, şube derler bize…”’ (s.144). Irgat, İvan Alekseyeviç’in aklından geçenleri düşünür: “Irgat da şimdi şube ya da herhangi bir şey olmayı seve seve kabul ederdi, yeter ki biraz aş versinler – ama kim onu işe alırdı ki? Tıraş olmak, yazı yazmak, konuşmak gerekirdi…”(a.s.). Her iki öyküde de yazar, ses tonu değişmeyen anlatıcı kanalıyla  kulübelerin çürüyüp köhne yosunlarla kaplanmış ahşap çatılarını, toprağa gömülerek yurtlarının derinine gömülen alt tomruklarını, kulübe bedeninin içinden biten iki yeni, cılız dalı, onların gelecekte kudretli meşelere dönüşeceğini, meşelerin “günün birinde kökleriyle bu ahı gitmiş vahı kalmış, zaman, yağmur ve insan soyunun tükettiği evi” yiyeceklerini anlatır. İvan Alekseyeviç gibi Karelyalı ırgat da severek yaptıkları işlerinden bir biçimde kopacak, bir yönleri eksilecek sonra yeniden hayata emeğe, sisteme duydukları inançla tutunacaklardır.

Yazar, farklı öykülerde benzer vurguları yapmaya devam eder. “Kuru, kel toprağın üzerinde yürüyen” ve onu ıslah etmeye çalışan insanın yazgısıyla toprağı özdeşleştirir. “Elektriğin Yurdu” öyküsünde, “O yaz çiçekler bile metal yongasından fazla kokmuyordu; tarlalarda, toprağın bedeninde zayıf bir iskeletin kaburgaları arasındaki boşluklara benzer derin çatlaklar oluşmuştu,” (s.124) der. Bu detayı Yepifan Savakları’nın anlatıcı kişisi de görüp gösterir okura. Yine her iki öyküdeki kişiler inancın türlü biçimlerde cisimlenmiş güçlükleriyle sınanır. Platanov öykülerinde önemli olan hikâyenin ne olduğu değil, nasıl anlatıldığıdır. Dili, büyük bir titizlikle biçimler. Temsil ettiği düşüncenin yönü ne zaman değişecek, kesinlikle gerçekliğine kavuşturduğu anlamı ne zaman ters yüz edecek belli değildir. İşte bu noktada sanatının büyüsü devreye girmiş, kavrayışındaki uz görü ve öykücülüğündeki ustalığı zirveye çıkmıştır.

Öykünün süresi sınırlı, alanı dar olduğundan karakter yaratmak, onu bir roman kahramanı kadar incelikle anlatmak güçtür ama Platonov, dramatik etkiyi gerçekleştirme konusundaki hassasiyetini karakter yaratma konusunda da gösterir.

Öykü kişilerinin yaşamsal meselesini, onların içinde bulunduğu zamana gelinceye kadar başından geçen olayları, kendi yazgılarıyla birlikte yaşadıkları alanın, ülkenin tarih sahnesindeki durumu ve konumunu bir paragrafta çarpıcı bir tonla iletirken unutulmaz öykü kişileri oluşturur. “Yedinci Kişi” adlı öyküsündeki Gerşanoviç bunlardan sadece biridir.

Kimi kitap adları içindeki kurmaca metinlerden önce konuşur. Kitap, adıyla okuyucusuna bir anahtar verir ve o anahtarla açacağı kapılarda neyle karşılaşacağı ile ilgili kısacık da olsa bir düş kurdurmayı başarır.  Muhteşem Vahşi Dünya, yazarını tanımayanlar için bile adıyla bir hazineyi işaretliyor; bak ve gör, diyor okura, sana var olduğum zamanın öykülerini anlatacağım, hepsi geçmişte yaşandı,  artık bir masal çağı gibi duyumsadığın günlerde;  sonra, hikâyelerimi okumaya başladığında sözcüklerle çizdiğim atmosferin içine gireceksin, orada, uçsuz bucaksız steplerde uyuklayan toprağı, ormanın kıyısında yaşamın bütün zevklerini tadan yavru tavşanı, elektrik ışığı olmayan dağ köylerindeki gayretli insanları, tez canlı ekmekle barut kırıntısının hayallerini, ölemeyen ölüleri, düşman mitiyle beslenen efendi cellatları, diktatörleri, arzu ve ideal tasarımcılarını bulacaksın, yani, kısacık soluklarında tükettiğin zaman zerreleri maddeleşecek, bugünün, imar edilmekten yorulmuş dünyan çıkacak karşına. Kim bilir belki yeniden bakacaksın etrafına; bugününe; bulunduğu yerden, emeğinden, mekânından soyut öykü kişilerine… gerçeğinden koparılmış kişilerin anlamı belirsiz konuşmalarını duyduğunda pek çok şey yavan gelecek (konuşmak hayattır oysa), onların nerede olduğunu bile bilememelerine şaşıracaksın, sonra belki arayacaksın, tattığın öykü lezzetinin peşine düşüp.


MUHTEŞEM VAHŞİ DÜNYA, Andrey Platanov, Metis Yayınları, 2014.