Funda DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Funda DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Serçeler Bir Araya Gelince (Funda DEMİR)

Yaz resmi olarak biteli bir ay kadar olsa da, memleketimizin her an her şey değişebilir imajına uyum göstererek bayram tatilinin bitmesini bekledi gelmek için sonbahar… Mevsim dönümleri en güzel size onu hatırlatan şeylere rastladıkça oluyor… Okullar açılıyor, geceleri bir serinlik, uzun kollular neredeydi telaşı, manav tezgâhından göz kırpan mandalina ve yolları saran sarı yapraklar. Hoş geldin sonbahar. Yaz anılarımızda güzellik biriktiremez olduk, keyifli anlar, mutlu günler, kirazlı sevinçler yaşasak da içimizde hep burukluk. Nereye koyacağımızı bilmediğimiz, sanırım artık beraber yaşamayı öğrenmek zorunda olduğumuz burukluk, bir yürek kaç parçaya bölünür, kaç yerden sızar acısı tarif edemediğimiz, yine de hayattayız deyip gülümsemeye zorladığımız, başka da bir yolunu bilmediğimiz günler, aylar ve mevsimlerden ibaret hayat…  İçinde daha az çocuğun öldürüldüğü günler varsa gelsin güz, yoksa yine uzun sarı bir yazda bekleyelim. Bekleyelim ki umut kalsın ucundan, kıyısından…

Bu kitabı ilk okuduğumda yok dedim, olmaz. Bir çocuk için fazla mı mesaj içeriyor acaba? Kim bilir belki çocukların öldürülmediği dünyalarda geçerlidir bu iyi niyet. Che’nin hayatından esinlenerek yazılmış bu öyküyü okuyup da yetişkin gözüyle çok şey görmek mümkün… Yazar Mempo Giardinelli, “SerChe Onurlu Bir Kuş”u yazarken belki çoktan görmüştü gerçeği, çocukların öldürüldüğü bir hayat var Dünya’da, gerisi gerçekten hikâye… Kısaca SerChe diye bahsedeceğim kitap, çeşit çeşit kuşun yaşadığı kuşdünyanın kapılarını aralıyor bize. Yooo, kuşların özgür olduğunu savunanlar varsa hayal kırıklığına uğrayacaksınız baştan söylemeliyim. Güçlünün güçsüzü ezmesi kuşdünyada da çok yaygınmış. Bir küçük SerChe dünyaya gelmiş  ve büyüklerin hoşlanmayacağı soruları sormaya başlamış. Neden büyük kuşların sayısı bu kadar azken, küçük kuşlar ses çıkarmıyor neden, nedenmiş… Aradığı yanıtı kimseden bulamadığı gibi azar işittiğiyle kalmış bizim SerChe… Kendi cevaplarını bulmayı öğrenmiş, kendi doğrularının peşinden gitmeyi, kendi yolunu seçmeyi… Gün geçtikçe güçlenmiş, kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere uçmuş.  Başka kuşdünyaları görüp, rengine, cinsine bakmadan tüm kuşlara yardım etmiş. Akbabalar ve diğer yırtıcılar bu durumdan rahatsızmış. SerChe gittiği yere özgürlüğü, cesareti götürüyormuş. Ezilen, yaşama hakları ellerinden alınmaya çalışan ne kadar kanatlı varsa peşine düşüp onları özgürleşmenin yollarını gösteriyormuş. Bedava yemekçi ve kibirli bulduğu güvercin ve martılardan çok hoşlanmayan SerChe bir gün yırtıcılara karşı kuşdünyalar arası bir toplantı olduğunu duymuş ve orada bulunmuş. Onlara gördüğünü anlatmış; “dünyalar birbirinden çok uzak olsa da hepsinde benzer haksızlıklar olduğunu”… Başka kuşdünyaların mümkün olduğunu, beraber dayanışarak yeni bir kuşdünya kurabileceklerini anlatmış coşkuyla. Diğer tüm kuşlar SerChe’nin şu düşüncesini çok doğru bulmuşlar. “Bir kuşu özgür kılan, çok fazla şeye sahip olmak değil, sahip olduklarını adilce paylaşmaktır.”  Karşılaştıkları bin bir zorluğa rağmen yeni kuşdünyayı kurmuşlar. Sonrası… SerChe, onurlu bir kuş… Bir kuş nasıl onurlu olur diyenler hikâyenin sonunu okumalı…

Nota Bene yayınlarının bu kitabını, ilk okuduğumda küçük bir çocuk için anlaşılması zor, uzun ve hatta belki biraz ürkütücü bulsam da (4-5 yaşlarında bir çocuğa o tavukları kesiyorlar ve biz yiyoruz demek ne kadar kolay olur siz düşününün) sanırım su gibi okuyan 9’lar, 10’lar, 11’lik 12’lik abiler ablalar (umarım!) biraz merak, biraz hüzünle okuyacaklardır. SerChe Onurlu Bir Kuş’un göz kırptığı adama, o toprakların insanının sıcaklığına ve başka bir dünyaya ait inançları diri tutmak için iyi bir başlangıç olabilir. Kitap ciltli ve kuşe kağıda baskılı haliyle daha keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.  Tanıtım bülteninden bir alıntıyla noktalayalım;  "Sömürü düzeninin değişmesini istemeyenler sık sık şunu vurgular: Her koyun kendi bacağından asılır. Bu yüzden çocuklar olabildiğince bencil büyütülür. Önlerinde iki yol var gibidir, ya kendini dünyanın merkezinde hisseden ya da sinik insanlar olacaktır çocuklar. Oysaki SerChe üçüncü bir çözüm yolu önerir: Dayanışma. Serçeler bir araya geldiğinde her biri bir SerChe'ye dönüşebilir. Çocuk Kitapları dizimizden çıkan SerChe çocuklara ve ailelerine güçsüz, ezilen insanların bir araya geldiğinde ne kadar güçlü olabileceğini Che'nin devrimci yaşamını odak alarak anlatıyor."

SERCHE – ONURLU BİR KUŞ,  Mempo Giardinelli, Resimleyen: Alejandro Agdamus, Çev.: Zekine Sanchez Veiga, Notabene, 2014.

Başka Bir Orman Bu; Tenekeden (Funda DEMİR)

Bir ormanı var eden nedir? Ucu bucağı görünmeyen, gündüzleri bulutlara, geceleri yıldızlara değen ağaçlar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar, domuzlar, kaplumbağalar, rengârenk çiçekler, şifalı bitkiler, nefis meyveler... Her mevsimi ayrı güzellikte yansıtan renkler, içimize çekmeye doyamadığımız çam kokusu. Dokundukça iyileştiren toprak.

Rüzgârın dinginleştiren uğultusu... Bir ormanı var eden nedir, derseniz bana; şimdi, şu anda bunların hepsi bir yana hayal gücü derim sanırım. Çünkü yakın zamanda yolum Teneke Orman'dan geçti. Oranın havasını soludum, suyunu içtim ve kendimi çok iyi hissettim. Şimdi sıra sizde hazır mısınız?

Teneke Orman dünyanın öbür ucunda, unutulmaya yüz tutmuş ve kimsenin istemeyeceği şeylerle dolu olan bir yerdi. Bu ıssız yerin tam ortasında bir ev, bu evde de yaşlı bir adam yaşardı. Pencereden görüp görebileceği tek şey çöp ve atıklar olan yaşlı adam her gün bıkıp usanmadan çöpleri toplar, ayıklar ve kimisini yakar kimisini gömerdi. Yaşlı adam mutsuzdu. Bir gece gördüğü rüya hayatını değiştirdi. Yaşlı adam rüyasında dünyanın en güzel ormanlarından birinde yaşadığını gördü. Etrafı tropikal ağaçlar, harika çiçekler, kuşlar, kaplanlar ve çeşitli hayvanlarla doluydu. Uyandığında dünyanın aynı yer olduğunu gören ve çok üzülen yaşlı adamın aklına bir fikir geldi.  Düşüncesi gün geçtikçe büyüdü. Fikrini küçümsemedi, denemekten korkmadı. Yalnızlığını bahane etmedi. En sevdiğim yanı bunu kendi için yaptı. Ve Zamanla bu düşünce etrafını sardı, sarmaladı. Yaşlı adam çöplerden bir orman yarattı. Elleriyle şekillenen, içinde hayal ettiği her şey olan çöpten kurulmuş, tenekeden yapılmış kocaman bir orman. Tenekeden de olsa ormandı sonuçta... Ve bir gün bir mucize oldu. Herkesin unuttuğu bu yere gerçek bir kuş kondu. Teneke ormanındaki tek canlıya gözü gibi bakan yaşlı adam ertesi gün kuşu göremeyince çok üzüldü. Oysa hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığı hayatımızda yaşlı adamın da bilmediği bir şey vardı. Kuş onu terk etmemişti. Şiirler ve şarkılar genelde tersini söylese de kuşlar geri gelirdi. Yanına dişisini de alan kuş dönmüştü. Tenekeden ormana, yaşlı adama dönmüştü. Dünya herkese yetmez belki, ama teneke ormanda herkes için bir yer var, ya da ben öyle umuyorum. Gagalarında taşıdıkları tohumları toprağa bırakan kuşlar, sadece yaşlı adama değil, teneke ormana da can verdiler. Bir tohumdan toprağa karışan kökler, o kökleri yiyen böcekler, böcekleri kovalayan kuşlar ve yaşlı adamın düşünde ne varsa teneke ormana geldi. Bir zamanlar kimsenin istemeyeceği şeylerle dolu olan çöplük artık herkesin isteyeceği şeylerle dolu gerçek bir ormana dönüştü.

Helen Ward tarafından kaleme alınan Teneke Orman'ın içinde kaybolacağınız resimlerini yapan isim ise Wayne Anderson. Remzi Kitabevi'nin yayımladığı eser 32 sayfadan oluşuyor.

Bir zamanlar, bir orman vardı. Şimdilerde yolunu kaybettiğimiz, adını unuttuğumuz bir orman. Ya da orman yoktu, olmadı hiç bir zaman. Gördüğümüz en güzel rüyaydı. Kim bilir, belki halâ yolunu bulmamızı bekliyor, beklerken de gülümsüyordur çok yakınımızda bir yerde. Teneke Orman'ın yolunu tarif edemem ama ona komşu bir koru var, meraklısına duyurulur... İstanbul'da Anadolu yakasında. Validebağ korusuna gitmeden bu güzelliği anlatabilmem zor. Yolu düşenler, bir uğrasın. Yukarılara kadar çıkıp bir tepecikten izlesin etrafı. Bakın nasıl da bir yaşamak var orada. Kim bilir belki Teneke Orman'ı okumak için daha iyi bir yer düşünülemez.

TENEKE ORMAN, Helen Ward, Resimleyen: Wayne Anderson, Çev. Şiirsel Taş, Remzi Yayınları, 2008.

Buradayım Demeli Bazen… (Funda DEMİR)

Yaz denince ilk önce tatili hatırlamak çok eski bir çocukluk geleneği galiba. Okullar kapanır, karneler alınır, bisikletler yağlanır, hadi sokağa! Bazı sabahlar mahallenin halı yıkama günü, kapı önleri köpük köpük. Bakkalın önünde duran kasalara oturup gazoz içmek mahalle çocuklarının en büyük modası. Lastik atlamalar, evden gizlice kaçırılmış cam çerçeve kap kacakla kapı önlerinde kurulan çocuk pazarları, deniz kenarı piknikleri, kızarmış hamur kokusu, camide kuran kursu, kilisede incir ağacına dalmaca, eski ayakkabılara karşılık elma şeker veren muhallebici, zincirli dönme dolap, haşlanmış mısır kokusu, kukalı saklambaç, akşam ezanında pencere önlerinde sıralı anneler, baban geldi, hadi yemeğe sesleri.  Zihnime yer eden ne varsa yaza dair hepsi çok güzel. Kalabalık sofralar, babanneler, dedeler, kuzenler, Alman çikolatası, köy yolculukları, Bandırma feribotu, Erdek sahilleri, yokluğunda çok kitap okudum’lu şarkılar…  Öğle sıcağında evin en gölge odasında okunan kitaplar, limonata ve petibör bisküvi. Kokular, anılar, sesler zihnimde dans ederken her birinden giderek uzaklaştığımı fark ediyorum. Şimdi sıkıştırılmış günlerden ibaret sanki yaz. Denize mi gitsek, aileyle mi vakit geçirsek, o çok istediğimiz Prag turu ne olacak peki, hayır kampa gidelim demiştik, bu sıcakta hiçbir yere gidilmez, evden çıkılmaz, hadi bir film koy da izleyelim. Büyümek tembelliği, kararsızlığı, aklına eseni yapamamayı, yediğin dondurmaların bedelini misliyle ödemeyi gerekli kılıyormuş bazı bazı. Oysa bakkala gidip bütün çikolataları alıp, istediğim zaman istediğim kadar yiyebilmek sanırdım, değilmiş.
Şefkatli mevsimimizdi bizim yaz. Zengini fakiri karpuz peynir yer, bizi eşitler, aç, açıkta üşüyen olmazımızdı, içimiz rahat derdi babannem. O bitmek bilmez yaz gecelerinde, bir eliyle sivri sinekleri kovalayıp bir eliyle saçlarımızı okşarken. Kocaman bir yer yatağında bildiği çerkes masallarını anlatırdı, o yetmeyince hayat dersi konulu bitmek tükenmek bilmez hikayelerini, bilmem kimin kızını, gece gözüküp sonra kayboluveren üç harflileri. Bilmezdi ne çok korkardık o hikayelerden ama yine de anlatsın isterdik.
Babanne sesi değmiş, içinden yaz şefkati geçmiş bir kitaptan bahsetmek isterim. Fırtınalı Gece. "Fırtınalı Gece" Debi Gliori´nin "Stormy Weather" kitabından çevrilen ve İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan yeni kitabı. Kitap tam olarak mis gibi huzur dolu bir "uyku öncesi" hikayesi...Hatta o huzur dolu uykuyu garanti edebiliyor diyebilirim. Debi Gliori’nin daha önce yazdığı kitabı “Akıllı Tilki’nin Masalı”n da olduğu gibi, kahramanlarımız yine tilki ve annesi. Bu anlam da bir devam-dizi niteliği de taşıyor. Annesi tarafından hiç sevilmemiş biriyseniz biraz can acıtabileceği doğru, ama ufaklığa ne olursa olsun onu sevip koruyacağınıza, güvende olması için elinizden geleni yapacağınıza, zorlukların üstesinden beraber gelebileceğinize dair şiirsel bir aktarım sunmak isterseniz Fırtınalı Gece tam olarak aradığınız kitap olabilir. Çevirisini Ali Berktay’ın yaptığı kitapta anne tilki yatağa yeni girmiş yavrusuna  “Yavrucuğum sarın yorganına, söndür ışığını, geldi, artık iyi geceler deme zamanı, gömül gecenin koynuna, bırak kendini uykunun kollarına, merak etme anneciğinin gözü her an üstünde sakın korkma.” Der ve masalını anlatmaya… Öyle bir masal ki o an Dünya’nın farklı yerlerinde şu an okunana iyi geceler masallarına selam ederken, ne olursa olsun yavrusunu koruyup kollayacağını, her fırtınanın, her zorlu koşulun bir yaşama biçimi olduğunu sevgi dolu sözcüklerle anlatıyor. Resimleriyle birlikte sakinleştirici, yatıştırıcı bir dengeye sahip Fırtınalı Gece, özellikle okul öncesi çocukların ve anne babaların çok sevebileceği bir kitap. İster öğle uykusuna, ister mis kokulu iyi geceler öpücüğünün yanına çok yakışacak…
Keyifli okumalar ve mutlu anılar biriktireceğiniz upuzun, sıcacık bir yaz dileklerimle.

FIRTINALI GECE, Debi Gliori, Çeviri: Ali Berktay, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Balıkçı Osman’a Mektup (Funda DEMİR)

Bugün beni zaman yolculuğuna çıkaran bir kitapla başladım güne…  “Balıkçı Osman”.  Kendisi Almanya’lı ama muhtemel bir İstanbul’lu olan, İstanbul’u seven Anna Hofmann tarafından özenle yazılıp çizilmiş bir kitap. Balıkçı Osman, peşine karnı çok acıkmış iki martının takıldığı bir pılı pırtıcı balıkçı. Pılı pırtıcı, çünkü denizden balık dışında her şeyi yakalıyor. Bizim zavallı martılarsa, Osman’ın peşinde, akılları akşam yemeğinde. Acaba Osman bunca pılı pırtıyla napacak, martıların karnı nasıl doyacak?  32 sayfadan oluşan kitap, tadı damağınızda kalacak kısacık bir öyküyle anlatıyor derdini.  Ve resimler; her bir sayfayla kendimi hayaller aleminde buldum. İnsanı içine çeken, okurken zihninizden anılar, sokaklar, sesler, yüzler bulup getiren bir kitap “Balıkçı Osman”…  Sanki kitabın içine girip, bizim pala bıyıklı Osman abiyle dertleştim, köprüde yürüdüm, martıların sesini duydum, vapurların köpülerini gördüm. Sokak kedilerini okşadım, marmaranın mavisini, suyun üstünden bile görünen çöpleri gördüm.Sadri Alışık oldu sanki biraz, sonra yürüdük Osman abiyle, iskeleye kadar. Bana mevsimsiz balıktan dert yandı bir de gelmeyen gemilerden. Güzel bir İstanbul turu yaptık onunla, sonra durduramadım kendimi bir mektup yazdım ona… 

Biliyor musun Osman abi, ben de size benziyorum biraz. Bu kenti sevmek konusunda şüphem yok, kaçayım buralardan kişisi değilim ben. Son güne kadar durup, gördüğüm her an nefesim kesilircesine tarihi yarımadayı izleyebilirim. Cihangirde gün doğumunu bekleyebilir, Çengelköy’de güneş batsın isterim.  Galatadan aşağı yürürken içimi bir sevinç kaplar, Tophane’nin katilleri bile kaçıramaz keyfimi. Bilirim bu şehirin sahibi değil onlar. Aksaray desen bir curcuna, Beyazıt meydanında gençliğimi bulurum, Samatya’da bisikletten inmeyen bir çocuk ben. Madam teyzenin kedileri, kilisenin zangoçu, caminin dutları, sokağın neşesi, güzeli. Beyoğlu özgürlüktü bir vakit, şimdi uzak kaldı. Adalar okulu kırmalar, Kadıköy; babanın elini sıkı sıkı tuttuğun bir vapur, 81300 Moda unutamadığım adres. Sirkeci bir cennet, her yer rengarenk. Boza Vefa’da içilir, ilk aşk Beşiktaş’ta güzel. Mayısta erguvan güzeli, yağmurda pek mağrur…  Kötülük yok mu dersen; İstanbul sihirli bir ayna derim görmek isteyene … İçinde hem iyilerin hem kötülerin hem de çok kötülerin olduğu bir yer. Sırat köprüsü belki. Kıldan ince, kılıçtan keskin yaşamak isteyene. Ayakta kalabilmek için dişini tırnağına takmanın, yaşama savaşı vermenin zorunlu olduğu, hayatı, acımasızlığı her gün yeniden anlatan bir diyar. Tamam yolları kalabalık, ağacını yeşilini kestiler. Nefes almak zor. Sakinlik zor. Ama mümkün hala. Belki de  işte bundan ötürü benziyoruz seninle Osman abim.  Gördüm ki sen de çok seviyorsun bu kenti,  İstanbul’u. Sevmek iyilik getirir, güzellik getirir elbet, şimdi değilse bir vakit. Bekle sen Osman Abim.  Hani o bu şehirde yaşayıp da denizi görememiş insanlar var ya, bir bahar gelecek önce onlar çıkacak sokağa, denizi arayacaklar sokak sokak. Yürümek parayla değil ya? Sonra sabahın kör vakti ekmek parası uğruna yollara düşenler, elleri nasır tutmuş ablalar, uykusu açılmamış küçük kardeş, maaşı nasıl yettireceğim diye kara kara düşünen emekli amca, sigortasız, güvencesiz çalıştırılanlar, memurlar, sevdiğini o meşhur lokantaya hiç götürememiş ve götüremeyecek olan delikanlılar, evdeki hesabı çarşıya uyduramayan kadınlar, çocuk olamamış çocuklar… Dili yoksulluk olan o güzel insanlar bir gün denizi bulacak Osman abi, işte o gün masmavi bir su kaplayacak bu kenti ve belki kurtulacağız yüklerimizden, bu kente kötülük bulaştıran her şeyden.

İşte bundan Osman abi, sen ve ben bir kentin dünyaya öğreteceği ne çok şey olduğunu biliyoruz ve tek bir insanın bir kente katabileceği neleri olduğunu. Yürüyelim sokak sokak, denizi anlatalım herkese. Anlatalım ki, dünyanın sonu geldiğinde kaçacak bir denizi olsun herkesin. Korkuyorum Osman abi, çünkü ben unutmadım.  Kyshtym’ı Çernobil’i, Fukuşima’yı… ve Hiroşima’yı… Devletin kendi eliyle dağıttığı radyasyonlu çayları, okullarımızda dağıtılan radyasyonlu fındıkları. Kazım Koyuncu’yu Karadeniz’in kanserini, devlet kanser ilaçlarını ödesin diye isyan eden hastaya sadaka vermeyi teklif eden devletli yetkilileri, yoğunluk nedeniyle kanser olduğunu öğrendikten 3 ay sonra tedavisine başlanabilen annemi, teşhis konduktan bir ay sonra buraları bırakıp geri dönmeyecek gemilere binip giden babamı, genetikleri bozulan çocukları, çekilen acıları unutmadım. Unutmayacağım da. Söyle onlara Osman abi, nükleer istemiyoruz. İstemeyeceğiz de. Değil bu kenti, gerekirse dünyayı dolaşırız sokak sokak,  unutmasınlar martılar var, şiirler var yoldaşımız, “ martılar ki sokak çocuklarıdır denizin…” deriz içimizden ve “göğe bakarız” di mi Osman abi, hadi kal sağlıcakla.


BALIKÇI OSMAN, Anne Hofmann, (Çev.) Şeyda Öztürk, Yapı Kredı Yayınları, 2015.

Kim Korkar Diktatörden? (Funda DEMİR)

Bu nasıl soru, tabii ki herkes korkar. Diktatör bu. Ne yapacağı belli mi olur? Kim teselli eder diktatörü? Herkes. Kim alkışlar diktatörü? Herkes.  Kim bu diktatör? Aklınıza ilk gelen Hitler ise bir duralım. O kadar uzak bir geçmişte kaldıysa diktatörlük neden bu korku? Bazen o kadar uzağa gitmemize, hatta aklınıza gelen en yakın ikinci suratsız diktatörü hatırlamamıza gerek kalmadığını anımsatan bir hikâyeden selam ederim. Daha önce Mucize Çocuk adlı hikâyesi ve çocuk hakları konusunda farkındalık yaratmayı hedefleyen; “Çocukların Hakları Çocukların Kitabı” projesi kapsamında İsveç’li ve Türk yazar çizerleri buluşturan Yakup adlı kitaba sunduğu katkılarıyla tanıdığımız bir isim olan İsveç’in ünlü çocuk kitapları yazarı Ulf Stark; yarattığı yeni kahraman “Diktatör” ile mizah ve duyarlılığı ustalıkla harmanlıyor.

Bu diktatör, çok ama çok yakında. Evimizin içinde. Elbiseleri giydirip soyundurulan, her gece meyvesi, sütü ayağına kadar getirilen, hatta dişleri fırçalanan bir afacan. Hele bir dediğini yapmayın, emir erlerini toplayıp hepimizi hapise attırabilir. Annesi (ki; ona anne değil, onu yatıran kadın demeyi tercih eder) diktatörü öpemez, diktatörler öpülmez çünkü. Kendinden bahsetmeyen masalları dinlemek istemez. Öyle bir masal olmadığından da sıklıkla masalsız uyur. Rüyasında bomba atan askerler, tanklar, tüfekler, casuslar görür anlamlarını bilmeden. Herkesin ondan korkması iyi bir savunmadır korkak bir çocuk için. Herkes olabildiğince korksun ister. Aklına gelen bütün emirleri yağdırıp tehditler savurur durmadan. Bahçesinde kızgın köpeklerin olduğu siyah taşlı sarayını hayâl ederken çikolatalı sütünü içmeyi ihmal etmez. Uyanır uyanmaz güneşe doğ! diye emir verir. Güneş bazen ona kızarsa bulutların arkasında saklanıp yağmur yağdırır. Çizmelerini giyip her yeri ıslatmaya, sular fışkırtmaya çıkar diktatör. Onu görenler alkışlar, el sallar. Kelimenin tam anlamıyla gak dedikçe ekmek guk dedikçe su önüne taşınır. Diktatör olmak da kolay değildir hani. Düşünecek çok şey olmalı. Bir de şu mavi gözlü siyah saçlı Sirkka bu kadar güzel olmasa düşünmek daha kolay olurdu. Oynanan bütün oyunları Diktatör kazanmalı, onun istediği oyunlar istediği zaman ve istediği kişilerle oynanmalı. Düşüp canı acıdığında yardıma gelen tek bir arkadaşı olmaz. Arkadaş olmayı bilmez diktatörler. Yalnızlık diktatörlüğün fıtratında var, genç yaşında bunu öğrenir.  Diktatör’ün ayağı kime çelme takacağına kimi düşüreceğine kendi karar verir. Sanır ki düşen kişi kalktığında onunla oynayacak. Canının ne kadar yandığına aldırmaz yere düşen. Seninle yürüyeceğime bir maymunla yürürüm daha iyi der canı acısa da. Masal bu ya… Ayağı güçlü olsa da kalbi yalnızlıktan güçsüz düşmüştür diktatörün. Yarın der babasına, diktatörlüğü bırakıyorum maymun olacağım artık!
Finlandiya’lı genç illüstratörlerden biri olan Linda Bondestam Diktatör karakteriyle benim ruhumu ele geçirmiş olabilir. Hikâyeye bu kadar uyumlu bir karakter yaratmak, çizgilerle bu yola ortak olabilmeyi başarmış. Ne önünde, ne arkasında. Tam olması gerektiği yerde çizimler.

Çocuk dünyasında güçlü olmak, herkesi korkutmak, savaşlarda düşmanı yenmek hep vardır. Bilmiyorum daha önce savaş oyunu oynayan bir çocuğa savaş ne demek biliyor musun diye sorma şansınız oldu mu? Çoğu onlara kötülük yapan düşmanlara saldırdıklarını, öldürdüklerini aynı diktatörün yaptığı gibi üzerlerine bomba attıklarını anlatırlar. Oysa bombanın ne anlama geldiğini bilmez, ve umarım da bilmesindir o çocuklar.  Bir bebekten katil yaratan düzeni çocukların oyunundan uzak tutmakla başlayabilirsiniz diktatörleri evinizden kovmaya. Biliyor musunuz çok basit. Sabırla, her defasında yeniden savaşın bir oyun olmadığını, sadece insanlara, hayvanlara ve doğaya çok büyük zararlar verdiğini söyleyin detaya girmeden. Bir şey fırlatmak istiyorsa hortumlarından su sıkabilir, dondurma fışkırtma makinesi icat edebilir, parmaklarını bir gıdıklama makinesine çevirip oyuna biraz kahkaha katabilir… Gerisini çocukların sınırsız hayal gücüne bırakabilirsiniz. Belki her gün yeniden hatırlatacaksınız bunu, ama inanın bir gün o diktörün karşısına dikilirken tutacağınız el, barışı öğrettiğiniz o çocukların eli olacak.

Masalların gerçek olması diktatörleri halkın karşısında maymun olarak gördüğümüz ama maymun kardeşlerimizden de özür dilediğimiz günlerin umuduyla… Keyifli okumalar…




DİKTATÖR, Ulf Stark & Linda Bondestam, Çev.: Özkan Mert, Altın Kitaplar, 2014.



Düşlerinde Özgür Dünya! (Funda DEMİR)

Ne 9, ne yüreğimize kazınan 19, ne de 39…İnsan yaşı kaç olursa olsun düşleri kadar büyütüyor dünyayı. Sıkça sorarım kendime; başımıza gelen bütün bu şeyler dünyada olmamaktan daha iyi miydi gerçekten… İyidi derim, aklıma bir uçurtmanın peşine takılıp sokaklarca koştuğum gün gelince. Çok değil, biraz iyilik, biraz hayal gücü, bolca kahkaha yeter bir ömürü iyileştirmeye. Nasılsa kanıyoruz hepimiz.  Bazen unutuyoruz gülümsemeyi, yok sayıyoruz umut etmeyi. Oluyor bazen öyle, diyerek devam edebilsek... Hem sonra bütün filmler mutlu sonla bitse yine de izler miydik Sevmek Zamanı’nı? Dünyayı kurtaracak güzellik insanın yüzünde değil kalbindedir diye bilir ve o yüzden söylerim çok çirkin kalpler var diye… Çok güzel insanlar da var, o pisliği vicdan sularında yıkayacak olan…
Bırakın umut edelim, hayaller kuralım güzel özgür ve mutlu yarınlara dair. Çünkü çok güzel çocuklar, çok güzel hikayeler çok güzel gökyüzü var! Daha önce görür görmez size göz kırpan, kalbinizi çalan bir kitap oldu mu bilmiyorum ama Shaun Tan’ın Kızıl Ağaç’ından sonra Değirmenler Vadisi de onu gördüğüm ilk yerde aldı sürükledi beni içine. Değirmenler Vadisi, (bence alt metinde eşitlik anlamı taşıyan sıcacık bir cümleyle) “birbirine benzeyen” insanların yaşadığı bir yermiş. Bir gün her şeyi yapan makineler vadiye gelerek insanlara akıllarına gelen her şeyi kusursuzca sunmaya başlamışlar. Tek bir tuşa basarak aklınızdan geçen her şeye sahip olma şansları doğmuş. Etraf tek tuşu kalmış canavarlarca istila edilirken, insana dair ne varsa kaybolmaya, bu umursamazlık doğayı da küstürmeye başlamış. Değirmenleriyle ünlü vadinin rüzgarları kaybolmuş, bir zamanlar kayan bir yıldız görmek için heyecanla bekleyen insanlar kaybolmuş, arkadaşlar, hayaller, düşler birer birer yok olmuş. Gözleri herşeyi en iyi yapan makinelerden başkasını görmediği için köy halkı olup bitene iyice yabancılaşmış. Tek başına düşlerine sarılan bir tek Anna’ymış. Vadinin küçük terzisi, hala hayallerine sıkıca sarılıyormuş. Zaten herşeyi iyi yapan makineler yüzünden Anna’nın yapacak çok az işi oluyormuş. Her şeyi en iyi yapan makineler akşam bütün köy halkını uyutturken Anna dolaşmaya çıkarmış. Yine öyle bir gece de yolu uçmak için her yolu deneyen Bay Kuş ile kesişmiş. Bay Kuş, gerçek kanatlara sahip olmadığından uçamıyor ama bun denemekten de vazgeçmiyormuş. Kendi gibi hayallerin saklayan tek bir insana daha rastladığı için içindeki umudu büyüten Anna, Bay Kuş’a bir söz vermiş. Uçmasını sağlayacak bir kıyafet dikmek! Bir dev olan Bay Kuş’un uçmasını sağlayacak bir kıyafet dikmek oldukça zormuş. İşin içinden çıkamayan Anna, eskiden herşeyi yapan makineler yokken insanların dilek dilemek için gittiği, rüzgarın da orada hazır bulunduğu Püf Çiçeği Bahçesi’ne gitmeye karar vermiş.
Hikaye’nin gerisini gelin kitaptan okuyun. Arjantin’li Noella Blanco ve Valeria Docampo tarafından yazılıp çizilen Değirmenler Vadisi’nin bence tek sıkıntısı Türkçe’ye uyarlama kısmında. Kitabın duygusu türkçeleştirilirken biraz eksik kalmış hissi yarattı bende. Hikaye çok güzel, çizimler mükemmel… Tek bir insanın daha olduğunu bilmek bile nasıl bir güç veriyor hatırlatıyor bize

Değirmenler Vadisi…  Orada yalnız değilsin diye bağırıyor sanki Anna. Kitabın boyutları ve ciltli basımını ayrıca sevdiğimi söylemeliyim.  40 sayfadan oluşan Değirmenler Vadisi yedi ve üzeri yaş grubu için tavsiye ediliyor.
Herkese iyi okumalar!
DEĞİRMENLER VADİSİ, Noelia Blanco, Resimleyen: Valeria Docampo, Çeviri: Gülce Göyçen Karagöz, ABM Yayınevi, 2014.

Hiçbir Yere Gitmez Babalar… (Funda DEMİR)

Aslında çok şey istemezdik biz de dünyadan… Okula girerken ağlamamak,  kışın bile dondurma yiyebilmek, annemizi öpmek ve oyuncaklarımızla oynayıp çizgi film izlemek dışında... İlk kez yedi yaşında tanıştım savaşla. Şimdi ki gibi çocukları koruyan aileler yoktu 90’lı yıllarda. Gözümüzün önünde kurban kesilip kanı alnımıza sürüleli birkaç ay olmuştu ki; televizyon da Bağdat’a düşen bombaları gördük. Gaz maskemiz olmadığı için korkardım. Savaş çocuklarının korkmayı vakti olur mu bilmiyorum oysa. Büyürken çok acıttı dünya. Ayağımızı sıkan küçük gelen bir ayakkabıya dönüştü hayallerimiz. Hayal ettikçe sıktık dişimizi, acıyan ayağımız değildi sadece. Hapsolmuştuk bir kere sınırları belli köşeli hayatlara, o yüzden ne istediysek o hapishaneyi yıkmak içindi… Şimdi sorarsanız o duvarlara çarpıp düşmekten yorulmuş bir bedenin ruhuna işleyen kanatlarına güveniyorum bir tek. Uçabiliriz, “göğe bakıp sevinebiliriz…”   Çünkü; her yeni düşüş yeni bir ayaklanmayı öğretiyor insana.

Savaşlar korkutuyor beni hâlâ… Güneş aynı güneş, ay aynı, yıldızlar gökyüzü hep aynı. Ama neden başka doğar gün Kobané’ye? Yıllar sonra tarih kitaplarında yer alacak bir zamanı yaşamanın ağırlığı var üzerimde. Duysun ve bilsin istiyorum bütün çocuklar; bir dili yok dünyanın, bir ırkı, bir kimliği yok toprağın. Ağaçlar hangi milletindir, denizin tapusu, bulutun sınırı, yağmurun kilidi olur mu? İnsanın kötüsü olur. Kötünün savaşı. Bitmeyen hıncı.
Validebağ’a, korumuza bakamıyorum korkumdan. Onlar öldürür, ölmekten değil korkum. Bir çocuğun daha ölümüne şahit olmaktan. Düşünmeden edemiyorum, onlarca kez sırtımı dayadığım, nefes almak için kaçtığım, sırlarımı paylaştığım, anılar biriktirdiğim, çocuklar koşturduğum koruyu, korumuza yapılan hukuksuzluğu. Dünya kimseye kalmazdı hani Süleyman? Bak nasıl da söküyorlar tek tek hayatlarımızı. Daha kaç gencin katline ferman vereceği belli olmayan katillerin ülkesi değildi buralar, hatırlar mısın? Dut ağaçlarıyla dolu mahalleler, deftere yazdırılan ekmeklerle büyüyen çocuklar, akşam ezanıyla eve dönen yorgun babalar, kolalı yakalarla başı dertte olan anneler vardı bir zamanlar. En çok anılarımızı çaldığı için kızgınım zamana. Yoksa büyümek ne ki, çocukken biriktirip havaya attığımz  bir avuç misketin savrularak üstümüze yağmasından başka?
Çocukluk anılarına dair kötüleri saklamayı iyi becerir beyin, geriye kalan güzel günlerdir çoğunlukla. O günlerden kalma sıcacık bir öykü karşıladı beni bugün kitapçıda. “Babam ve Ben” Orijinal dili Fransızca olan bu kitap; annesinden uzakta babasıyla beraber Paris’te yaşayan küçük bir kızın anılarına değiniyor. Catherine Gerçeklik, bir taraftan hayatındaki değişimi kabul etmeye çalışırken, bir taraftan babasının ne iş yaptığı ile ilgili gizemi çözmeye çalışıyor. Okulun ilk günü baban ne iş yapar çocuğum sorusu Fransa’da sorulmuyor olsa gerek  Catherine bu sorunun cevabını ararken kafası iyice karışıyor. Bazen biz yetişkinler için küçücük detaylar olan açıklamaların, beden dilinin, ya da hissettiklerimizin çocuklara nasıl yansıdığının çok güzel örneklerinden biri bu hikâye. “Babam ve Ben” dilindeki sürükleyici sadelikle de dikkat çekiyor. Aylardır gözlüklerini takmayı bir şekilde atlayan biri olarak kitabın bu bölümünden çok etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim; “Madame Dismailova’yla çalıştığım dönemde, hiç gözlük takmamaya çalıştığımı hatırlıyorum. İnsanlar ve nesneler keskinliklerini kaybediyordu; sesler bile gittikçe daha boğuk bir hal alıyordu sanki. Gözlüksüz gördüğüm dünyanın girinti ve çıkıntıları yoktu; yanağımı dayadığım ve sonunda üzerinde uyuyakaldığım büyük bir yastık kadar yumuşaktı. Neyin hayalini kuruyorsun Catherine? Diye sorardı babam. Gözlüklerini takmalısın. Sözünü dinlerdim, böylece her şey alışılmış ciddiyetine yeniden kavuşurdu. Gözlüklerimle dünyayı olduğu gibi görürdüm. Hayal kurmak güçleşirdi…”

İçinden çocukluğa dair sevinç ve hüznü harmanlayarak geçiren ve bunu oldukça naif bir dille anlatan bu güzel hikâye, 91 sayfadan oluşuyor ama anı anlatımlarıyla ilerlediği için su gibi okuyan çocukların sayfa sayısına takılmadan severek okuyacaklarını umuyorum. Az, öz, sade karakterle yere sağlam basan bir hikaye oluşturan Patrick Modiano’ya 2014 yılının Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Babam ve Ben” bize fısıldıyor; çıkarın o gözlükleri, dünya güzel bir yer aslında!

“Hep aynı kaldığımızı düşünsek de geçmişimiz sanki sonsuzluğa uzanıyor. Catherine Gerçeklik adındaki küçük bir kız, Paris’in 10. Bölgesindeki sokaklarda babasıyla dolaşmaya her zaman devam ediyor, biliyorum…”

BABAM VE BEN, Patrick Modiano, Resimleyen : Jean-Jacques Sempe, Çeviri: Sibel Çekmen
Tudem Yayınları, 2014.

Dönmek Mümkün mü Artık? (Funda DEMİR)

“Değnek adam ailesiyle birlikte ormanda mutlu bir yaşam sürüyordu. Bir sabah dışarı çıktı ve başına gelmeyen kalmadı…”

Bir cümleyle kaç hikâye sığar bilemedim, sonra eylülün son akşamında oturdum dinledim yeniden hayatın bana fısıldadıklarını.

O sabah madene erkenden inmişti, ondandır belki mesai bitmek bilmedi. Çaysızlık başını ağrıtırdı, yine başlamıştı işte. Yorgun kolları artık dinlenmek istedikçe, hadi daha iş bitmedi diye bağırıyordu birileri. Sonrası kül duman. Simsiyah adamlar. Acısı tarifsiz evler, gözü yollarda kalan çocuklar.

Başka biri şehrine düşen bombayla uyanmıştı ki; yatağın yan tarafının görülmeyecek kadar boş olduğunu fark etti... Oda boştu, ev boştu, pencereler yoktu artık. Yerdeki kırık saksı, dağılmış topraktı arda kalan.  Koştu sokağa avaz avaz bağırdı, aradı karısını, çocuklarını. Bıraksalar değil bir kenti dünyayı yakabilirdi acısından, oysa  bir film gibi izlediler gördüklerini. Önce acıyla yaktılar adamı sonra ittiler bir çukurun içine.

Taşeron işçi olmak kolay mı dedi diğeri duyulur duyulmaz bir sesle. Hastane de olsa çalıştığın yer taşan lağımları en ilkel yollarla temizletip sonra seni hastalığa terk ederler. Böyledir, kaderdir. Ölmesi gereken biri varsa önce biz ölürüz, sonra siz de unutur gidersiniz diye ekledi.

Ölmek kolay iş vesselam. “Ceylan’ım, kızım şu an yaşasaydı 15 yaşında olacaktı ve bana arkadaşlık yapacaktı. Dokunmaya bile kıyamadığım minik bedenini kendi ellerimle topladım. Hangi yürek dayanır buna? Yıllar sonra ihmali olanlar hakkında takipsizlik veriliyor. Bu ne biçim adalet, bu hükmü verenler hiç mi vicdanlarının sesini dinlemez? Hala katilleri korunuyor, sorumlular ise saklanıyor. Devlet neden kızımın katillerini bulmuyor?” diye ekledi diğeri. Ölmekle olmuyor bazen, yaşarken de tükeniyormuş yürekler.
Başkası varmış çok yakında. Elleri yıllarca çalışmaktan nasır tutmuş, başı dik, gözü pek, az konuşup öz konuşanlardan. Sarılmaları beceremeyip bir bakışıyla içinden yeniden çocuklar büyütten. Bir sabah çıkmış evden. Yıllardır uğramadığı hastaneye düşmüş yolu, ağzından düşmeyen paketi cebinde. Demişler yok, olmaz bu iş. Götürmez seni bu ciğer. Nükleer bombalara kızmış önce. Sonra o halkını korumayan düşmanlara sıvamış en gür sesiyle. Sonra eğmiş başına önüne, eyvallah demiş hayata. Beni götürmeyecek ciğeri boş yere taşımam ben. Asmış ceketini bir buluta,hadi demiş son bir kez bakarken; sen sağ ben selamet. İnsandık bir zaman, ailesine uzaktan bakan değnek adamlarız şimdi. Kimbilir belki bir gün kesişir yollar yeniden? “Adam bir yağmur gibi iplik ince yağdı mağlup, mahzun, uzak, ışıklı bir geçmişin koynuna. Donmuş bir su, boşluğa fırlatılmış bir taş, bir ateş ırmağı gibi durdu hasretin ve hayalin uçurumlarında…” *

İşte böyle hayat, benim babam da bir değnek adam bundan sonra. Kuşlar yuvalarına götürecek bazen, çocuklar çamur karacak kimi zaman. Her çıtırtıda üzerine basıp kıran ayağı arayacağım. Ağlayacağım çokça, değnek adam olmak zor değnek çocuk olmak daha da zor. Öğretecek bana yeniden, hayatın durmadan akan bir nehir olduğunu.  İnsan kendi gerçeğiyle karşılaşınca yeniden öğreniyor çünkü görmeyi. Her evin bir değnek adamı var, bir yerde gizli. Şimdi bana tüm bu hikâyeleri anımsatana gelelim…

Julia Donaldson- Axel Scheffler ikilisine ait bir kitap Değnek Adam. Ormanda karısı değnek hanım ve değnek çocuklarıyla yaşarken bir gün ormanda gezintiye çıkıyor ve başına gelmeyen kalmıyor. Köpeklere oyuncak, bir şövalye kılıcı, bayrak direği ve yay olması sadece hikâyenin bir bölümü. Eve geri dönebilmeye dair tüm umudunu kaybettiği bir gün bir şömineye odun olmak üzere bir eve götürülüyor. Ama bazen bütün umutların bittiğini sandığımız yerde ansızın bir mucize olur. Hayat gülümser bir köşeden. Kapı çalıp da değnek adamın evine girdiği an var ya, her okuduğumda  mucizelere inanmak istiyorum yeniden.

Hikâyede bir şeyler sürekli değişiyor. Mekan, duygular, umut-umutsuzluk, mevsimler… Değişmeyen tek şey sevgisi. Umutsuzluğa kapıldığı en kötü anlarda bile sevmekten vazgeçemiyor değnek adam bizim gibi, hem sevmekle özlemek kardeş zaten. Çok sevdim bu detayı. Resimler hikâyenin geneliyle uyumlu ve ikilinin diğer kitaplarında olduğu gibi çok sevimli.

Değnek Adam okurken çocukları çok heyecanlandıran ve aynı zamanda eğlendiren bir kitap. İçindeki gizli hüznü bulanlar biziz, işte bunlar var ya hep özlemden.

DEĞNEK ADAM, Julia Donaldson, resimleyen: Axel Sheffler, çeviren: Nevin Avan Özdemir
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

*Şükrü Erbaş , İnsanın Acısını İnsan Alır



Umut Karşı Kıyılarda Şimdi (Funda DEMİR)

Geçtiğimiz hafta çiçek açan ağaçlar kandırmasın bizi. Doğa uyanırken çocuklar uyur mu hiç? Çocuklar ölürken gelmez ki bahar. Kanser değil biber gazı öldürdü bugün Mehmet’i. Ali’m mahkeme salonlarında fotoğraf çerçevelerinde sarılırken anasına mayıslar bayramla mı anılır? Göçük altlarında “kadere inat!” nefes bekleyen, ölüme direnen madenciler varken, evinde huzursuzluk içinde yazılan bir yazıdır gözünüze takılan. Haberiniz ola.

Bu akşam bu kitabı yazmasam olmazdı… Öyle herkeslere bahsetmemeli. Ama siz, “sevgili anneler, babalar, teyzeler, dayılar ve kuzenlersiniz” ya, pek şahane insanlarsınız. O yüzden tanımanız lazım “Vitrindeki Kaplan
ı ya da yeniden yayımlandığı haliyle “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan” ı…

Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan‘dan bahsetmeden önce, onunla ilk tanıştığım zaman hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. 8-9 yaşlarında olmalıydım. Uzun bir yaz tatilini geçirmek için gittiğim köyde, babannemin torunların ıvır zıvırlarını sakladığı bir kutuda buldum onu. Kuzenlerden biri unutmuş olmalıydı. Kitabı okumaya başlamamla bitirmemin arası kaç gün sürdü bilmiyorum ama o dönemki okuma hızımı ikiye katlamıştı... Darbe nedir bir fikrim yoktu, sadece TRT’nin açılışını yapan askerlerden korkup saklanmam gerektiğini biliyordum o yıllarda. Ama okuduğum satırlarda sıkça rastaladığım,  kalabalık bir ailenin, arkadaşlığın ve harika kuzenlerin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Sonlara doğru bitmesin diye kıvranışlarım ama meraktan kendimi tutamayışlarım dün gibi aklımda. Gözümden süzülen yaşlar da…

Çocukken pazar günlerinden nefret eden herkesi daha ilk satırlarla kendine çeken, büyülü bir kitap “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”… Tıpkı kitapta bahsedilen, vitrinde sergilenen bir gözü siyah, bir gözü mavi olan o kaplan gibi. Yunanlı yazar Alki Zeis tarafından kaleme alınıp, 1963 yılında yayımlanan kitap, 1989 yılında Boyut Yayınları tarafından Türkçe’ye çevirilerek “Vitrindeki Kaplan” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş... Mart 2007′de ise Arion Yayınevi tarafından “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”vadıyla yeniden yayınlanmış durumda.

Bilseniz, nasıl sıcak, nasıl bizden bir hikaye.

Hayatınızı tümüyle değiştirecek uzun bir yaz tatili düşünün. İki kız kardeş Mirto ve Melya. Kalabalık ve birbirine bağlı bir aile… İçinde destanları, Yunan bilgelerin masallarını anlatan bir büyükbaba, evin telaşe memuru Despina Hala, hayatın tüm getirdiklerini koşulsuz kabul eden bir anne ve baba, karşı kıyıdan -yani bizim memleketimizden- yüzerek karşıya geçtiğine inanılan ve hakkında sayısız masal uydurulan, bir gözü mavi, bir gözü siyah vitrinde sergilenen doldurulmuş bir kaplan, evin olmazsa olmaz yardımcısı Stamatina, hayranlıkla izlenen kahraman kuzen Niko… Sonra İkarus’un uçsuz bucaksız lacivert denizi, denizdeki mercanlar, o minicik balıklar, kıvrımlı deniz atları, güzel dostlar; Artemi, Nolis, Avgi, Odiseus, Aleksis ve hain Pipiça. Hepsi toplamda yüz kırk sayfa olan ve bitmesini hiç istemeyeceğiniz bu kitabın içinde.

Hikayemizin çoğu -dünyanın en güzel yerinde- Lamagari’de geçiyor. Mirto ve Melya (Melissa) birbirlerinden hiç bir şeyi saklamayan iki küçük kız kardeş… En çok Despina Hala’nın vitrininde sergilenen kaplanından konuşmayı seviyorlar.  Kaplanla ilgili en güzel masalları da kuzenleri Niko anlatıyor. O yaz yine kaplanla ilgili yeni masallar dinleyeceklerini uman iki kız kardeş uzun süre eve dönmeyen Niko’yu, darbenin ne demek olduğunu, faşizmin bir çocuğun hayatını nasıl değiştirebileceği gerçeğini öğrenmek zorunda kalıyor ve Alki Zeis tüm bunları Melya’nın gözünden anlatıyor. Baştan sona bitmeyen bir heyecan, sürükleyici ve hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu bir öykü sizi bekliyor…

“1930′larda Yunanistan’ı kaplamış olan ağır, korkunç, her şeyi ve herkesi sindirmeye ve silmeye çalışan faşist diktatörlük devrinde, çevrelerinde olup biten olayları algılamaya çalışan iki küçük kız çocuğu… O iki kız çocuğu, belki de sizlersiniz… Sinenler… sindirenler ve sindirenlerle birlikte olanlar… düşünenler… baş kaldırmaya çalışanlar… tümümüz varız o cehennemin içinde… ve tümümüz bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz… Küçük bir kız çocuğu rüyası saflığında, güzelliğinde, eşsizliğinde bir kitap… Gözlerinizde bir ıslaklık hissedebilirsiniz…” diyor arka kapakta.

 “MUT ÇOK-ÜZ ÇOK? ÜZ ÇOK, ÜZ ÇOK, dedi inatla yorganın altından. Bunlar Bizansça değil, ikimize ait sadece bizim anladığımız bir dildi. MUT-ÇOK: Çok mutluyum demek. ÜZ-ÇOK: Çok üzgünüm. Bunu her akşam birbirimize sormazsak uyuyamazdık. Bilmem neden ama pazar günleri hemen her zaman ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK diye yanıtlardık. Şu an İkarus’unki gibi kanatlarım olsa ülkeden ülkeye uçup dünyadaki bütün çocuklara sorabilsem: MUT-ÇOK, ÜZ-ÇOK?


…Hayır, bizler kitapta anlatıldığı üzere geçtiğimiz yaz bir darbe yaşamadık. Ama bugünlerde her gece aklıma Gezi direnişi geliyor, kaybettiğimiz kardeşlerimiz, bizden çaldıkları hayatlar geliyor, yokluk geliyor, yoksulluk geliyor, tacizi görmezden gelen hırsızın sırtını sıvazlayan katilleri sokaklara salan adalet geliyor, anneleri sokak ortasında dayak yiyen, öldürülen çocuklar, eften püften sebeplerle cezaevlerine tıkılan öğrenciler, çocukların geleceği için sokağa çıkıp dayak yiyen öğretmenler geliyor… Gözlerimi kapattığımda ben de Melya gibi sıklıkla “ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK” diyorum son günlerde… Ama elbet bir gün yağmur yağacak Berkin’in gözlerinden… Hem gökkuşağı görebilmenin en önemli şartı yağmurdan kaçmamak değil midir zaten? Islanalım şimdi, gözyaşlarımızla, öfkemizle, acımızla ıslanalım. Sonra, sonra inanın, karşı kıyıdan bir kaplan gelecek ve biz onu gördüğümüzde “MUT-ÇOK MUT-ÇOK” diyeceğimiz günlerimiz de olacak elbet.

KARŞI KIYIDAN GELEN KAPLAN, Alki Zeis, Arion, 2007.

Seni Sevmek Hayatı Sevmeye Benzer (Funda DEMİR)

Masalların bile sadece sonuna saklanan mutluluk; memleketin ağaçlarına dadanmış olsa gerek... Siz de fark etmişsinizdir; son günlerde kafamı nereye çevirsem şubat güneşine aldanıp çiçeklenen körpe ağaçlar görüyorum. İlk gençliğe benzeyen o güzeller şimdilik bembeyaz çiçekleriyle salınadursunlar, mart ayazında dökecekleri yaprakların tasası bana düştü. Bahar gelmeden açılan çiçekler küser ya güneşe, kocaman bir yalan balonuna hapsedilen insanlar neyler, bir düşünün. Bazen tüm umudumu kaybediyorum ne yalan söyleyeyim. Ama güneş bu ya, hiç beklenmedik bir anda çıkıyor bir kuytudan. İçimde ne kadar is karası varsa temizliyor, gözlerimi kamaştırıyor. Sarıyor ve ısıtıyor ruhumu kemiren o kurtçuğu. Olsun ki aylardan şubat. Olsun ki kış güneşi bu ısıtan. İnsan dediğin bir umuda tutunmadan yaşarsa eksiliyor çokça. Son günlerde bunu bilip, bunu söylüyorum kendime defalarca.

Şimdi sen, misal; bir yıldız kadar uzak, toprağı aşıp yüzünü gösteren bir buğday tanesi kadar yakınsın güne. Gülüşünü anımsayıp, dostlarından seni dinledikçe çaresizliğe kahrediyorum. Yarım kalmışlıklar var şu hayatta çokça. Senin bir parkta başlayan en yarım hikâyen benim hayatım olmuş sanki. Hatırlama, hatırlatma diyor o eli sopalılar, sanki unutmuşum gibi. Dalga geçer gibi. İnsanın kahrını ikiye katlamak ister gibi. Anlamayanlar var bir de. O yalan balonunda yaşamaktan başka çaresi olmadığını düşünenler. Elbet bir gün temiz nefes almak isteyenler çıkacak içlerinden, bir balon daha ne kadar şişirilebilir ki?

Bir kitap okumuştum bir kaç yıl önceydi. Bugün kitaplığım önünde salınırken tekrar elime aldığımda ilk sen geldin aklıma. Doğum günün ya, aklım sendeydi ondandır belki. Ya da kitabı çok sevdiğimden, hem benziyorsunuzdur belki, kim bilir?

"Tonino: Keşke Görünmez Olsam" kitabın adı. 1970 yılında çocuk yayın dünyasının en saygın ödüllerinden biri olan Andersen Ödülü’ne değer görülen Gianni Rodari'nin kaleme alıp Alessandra Sanna'nın resimlediği bu kitap ödevini yapmadığı için görünmez olmayı düşleyen bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Düşü gerçeğe dönüşen Tonino, başlangıçta görünmez olmanın adını çıkarmak için okulda türlü şaklabanlıklar yapıyor. Yetmiyor dışarı çıkıp otobüste, bir tatlı dükkânında ortalığı birbirine katıyor. Başlangıçta oldukça eğlenceli olan bu durum, kısa süre sonra Tonino'nun canını sıkmaya başlıyor. Kimsenin fark etmediği gözyaşlarının ne önemi var ki? Mantova'nın Cüceleri, Yağmurcu Prens, Gökyüzünden Gelen Pasta, Alis Masallarda gibi eserlerinde olduğu gibi çocukların dünyasına ve algılama biçimlerine kendine has bakış açısıyla yaklaşan Rodari, Tonino'da da bu geleneği bozmuyor.

Eminim okusan sen de severdin. Farkında olan bütün çocuklar gibi sen de o yağmurun altında ıslandın çünkü.

Aramızda kilometreler varken aynı düşü gördüğümüze göre bundan böyle ne yaşarsak yaşayalım, başımıza ne gelirse gelsin umut canın yongasıdır bizim gibiler için. Kim bu düşe el uzatır, şaşarım. Şimdi sen ve ben aynı göğün altında, seni tandığım o ilk gün gibi 23 yaşında. Heyecanlı fişek gibi delikanlı. O güzel gülenlerden Gülüşüyle ciğerimizi delip geçenlerden, aynı ananın doğurmadığı kardeş... Hayat ne kadar acımasızsa o kadar güzelsin! İnsan demiş Nâzım... "İnsan ya hayrandır sana, ya düşman. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun ya da bir dakika bile çıkmazsın akıldan. İyi ki doğdun Ahmet Atakan.


Tonino; KeşkeGörünmez Olsam
Gianni Rodari
Marsık Yayıncılık
Basım Tarihi: Temmuz 2012

Çiçeksiz yollara çıkmasın kimse! (Funda DEMİR)

Düşünmeye ihtiyacı olan bütün çocuklar için; kuzenlerini, büyükannelerini, evdeki kalabalığı, her ailenin o kendine has kokusunu özleyen büyükler ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu unutan herkes için yazılmış dokunaklı bir hikâye…

Kumkurdu’nun yazarı Âsa Lind’in “Billiam ve Ben Düşünürken” isimli hikâyesi Bursa Çizim Atölyesi’ne katılan çocuklar tarafından resimlendirildi desem? Siz de benim kadar heyecanlanır mısınız? Nasıl mı oldu?

Çocuk Hakları konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayan "Çocukların Hakları, Çocukların Kitabı" adlı proje kapsamında yetişkin yazar ve çizerler; İstanbul, Çanakkale, Bursa, Samsun ve Diyarbakır'da düzenlenen atölyelerde 8-12 yaş arasındaki çocuklarla ortak bir edebiyat projesinde buluştu. Dinozor Çocuk Serisi tarafından yayımlanan “Billiam ve Ben Düşünürken” serideki en dokunaklı hikâye.

“Billiam ve Ben Düşünürken” anneanneleri ölüm döşeğinde olan kafadar iki kuzenin tüm aile tarafından zorlukla geçirilen bu günleri kendi dünyalarının gerçekliğine sokma çabasını anlatıyor. Tabii ki işin içinde biraz oyun, biraz hüzün ve hayal gücü katarak! Anneanneleri hastaneden eve döndüğünde bütün akrabalar ve komşular evde, çocuklara bir şey belli etmemeye çalışırken, yaşadıkları kaybetme korkusunu çocukların oyunundan çıkarmak istiyorlar. Oysa birbirlerine ikiz kardeş kadar benzeyen kahramanlarımız evdeki bu telaşlı ve gürültülü yas havasını sakince düşünerek atlatmak istiyorlar. İstekleri bu kadar basit aslında; sakince düşünmek! Ama ne yazık ki kendilerine sakince düşünecekleri bir yer bulamıyorlar. Önce balkona çıkmayı deneyen ikili havanın soğuk olması ve -napıyorsunuz siz’ciler- yüzünden erken pes ediyor. Tam o sırada küçük kuzenin parmağı kesiliyor ve yara bandı getirme görevi bizimkilere veriliyor. Yara bandı ararken banyonun sakin düşünmek için en iyi yer olduğuna karar verip kapıyı kilitlemelerinin ardından akıllarına gelen ilk şey büyükanneleri ve onun saksıları ve saksıdaki çiçekleri oluyor. Derken bir halt çevirdikleri düşünüldüğünden azar işiterek banyodan dışarı çıkarılıyorlar. Her zamanki koltuğunda sessizce oturan büyükannenin çiçekli şalını ödünç alıp koltuğun arkasına çadır kuruyorlar. Çadırın içinde dünyanın zamanı, çiçek kokuları, doğan ve batan güneş var. Gemiler, okyanuslar, saç örgüleri, çiçekler var. Oyun arasında birden anneanne düşüyor akıllarına. Ya bir daha nefes almazsa? Çiçeksiz saksıları, anneannesiz bir hayatı, hayatsız bir anneanneyi… Bir yapboz gibi bütün parçaları söküp tek tek yer değiştiriyorlar... Mutluluktan ağladıkları söylenenlerin neden gülmediğini düşünüyorlar. Çadırın içinde dünya, dışında ise bağıran insanlar var. Birazdan büyüklerin çadırı fark edip sökeceğinden endişelenirken, tam zamanında olması gereken şey oluyor ve anneanne uyanıyor… Sonrası mı? Çiçeksiz bir yol ve yıldızlar.

İnsanın içini ısıtan, eski günlere götüren oldukça hüzünlü ama çok değerli bir öykü. Çocuk dünyasından çok iyi anlayan bu öykü, biz yetişkinlerin ise ne kadar renksiz insanlar olduğumuzu, hatırlatıyor bir kez daha. Çocukların çizdiği resimlere her baktığımda yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Onlar kadar renkli, onlar kadar canlılar.

Çocuk demişken…

O çiçeksiz yollardan dön çocuk!

Sen uyuyalı bahar geçti, yaz geçti, kış geldi. Alamadığın ekmek düğüm oldu boğazımızda. Düşündüm de; sen doğduğun yıl, ilk kez okuldan kaçıp adalara gitmiştim ben. Sen yaz günleri tenini koyultan güneş altında dünyayı izlerken ben aşık olmuşum, sonra koşarken sen; Beyazıt’ı mesken tutmuşum ben elimde belli belirsiz bir gazeteyle kaplanmış bir kitap. O zamanlar tanımadığımız o gözlerindeki umuda bel bağladığımız çocuk, şimdi sen tanımadığın bizleri yüreğinle duy… Duy ki; umut eski çağlardan kalma en illet belası olsun yine insanın.

O yollar çiçeksiz, renksiz, ışıksız… Dön çocuk. Devletin öldürdüğü nicelerinin ömrü, ömür olsun sana. İyi ki doğdun Berkin Elvan! İyi ki doğdun!

Billiam ve Ben Düşünürken
Âsa Lind
Çeviri: Ali Arda
Ayrıntı Dinozor Çocuk Serisi

Elvedası geciken canavarlar var şehirde! (Funda DEMİR)

Deniz Gezmiş ismini ilk duyduğumda ilkokul çağlarında olsam gerek. Devlet o gençleri asmıştı. Düşüncesi korkunç, yaşattığı acı tarifsiz ve durumun kendisi inanılmazdı, olamazdı. Koskoca devlet çocuk öldürmezdi. Büyüdükçe anladım ne yazık ki… Deniz’ler ne ilkti ne de son olacaktı. Adı terör oldu, adı darbe oldu, adı biber gazı kapsülü oldu, alınmayan önlemler oldu, deprem oldu adı, yoksulluk oldu, adı hayata dönüş oldu, intihar oldu adı, barış oldu, özgürlük oldu, adı isyan oldu, adı çernobil oldu, kanser oldu ve çocuklar, o bin bir emekle doğup büyüyen çocuklar yamalı ceketlerini bulutlara asıp birer birer yıldız oldular.

Şehre dadanan canavarın gözü doymuyor. Kan arsızı! Ne öğretmen tanıyor, ne öğrenci! İşçisi, emeklisi, köylüsü fark etmiyor. Kendine benzemeyeni yok etme timi. Düşünüyorum. Aklımda Metin Lokumcu, aklımda okuyabilseydi ingilizce öğretmeni olacak olan Ali İsmail, aklımda 23 kasımda ağır yaralanan Aslı öğretmen var bugün. Canavarlar sürüsünü gördükçe bir öğretmenin bir çocuğa öğreteceği ne kadar çok şeyi olduğunu bir kez daha anlıyorum.

İçimi sıkan, karanlık bir yerleri dürten bir pazar akşamı bu. Yann Tiersen çare olmadı, kahve desen soğudu gitti. Gözümün önünden geçen devletin öldürdüğü çocuklar,öğretmenleri, anneleri,babaları ve ben. Neresindeyim bu hikâyenin? Zaman kardeşlik zamanı diyorlar. Zaman "acıların, bir de onları yaratanların" zamanı sanıyorlar. Kayıp giden her yıldızın ışığı söndü sandıklarından belki, bir gün bu zamanın da yok olup gideceğini unutuyorlar. Bir canavara nasıl elveda denir onu düşünüyorum. Kediler yardım etse? Dünyanın bütün renkleri bir araya gelse? Her şey bir anda dursa, yer yarılsa birden. Dünyayı döndüren güç bir şarkı olsa dilimizden düşmeyen. Kulaklarını tıkaya tıkaya terketse şehri canavar. Yediklerini geri vermez "acıtan zaman" ama yedirtmeyeceğimiz çok insanımız yok mu hâlâ? Suları temizlemek kolay, hava desen bedava. Yeniden güzel günlere döner mi dünya? Döner mi? Dönse ya Kızıltepe yollarından.

Haftanın Kitabı; Elveda Bay Muffin

Evet daha önce hiç başıma gelmedi ama bir çocuğa ölümü anlatmanın ne kadar zor ve hassas olduğunu sadece tahmin edebiliyorum. Kendi çocukluğumdan ölümle ilgili hatırladığım tek şey gömülmek ve ölüm arasında kurduğum bağ. 3,5 yaşımda anneannemle tanıştığım ölüm hakkındaki tek fikrim avuç avuç toprak yiyen insanların öldüğü ve yaşlanınca bunu yapmak isteyen insanların bilinçli bir tercih olarak toprak yemesiydi. Toprak yiyen toprak oluyordu işte. Basitti. Öyle sanmıştım.

Umarım ihtiyacınız olmaz. Ama hayatın en kötü sürprizi kapınıza dayanırsa bunu ufaklığa anlatmanız için bir yardımcınız var; Bay Muffin. Elvada Bay Muffin, yedi yaşına gelmiş evcil bir kobay fare olan Bay Muffin’e veda etme vaktinin geldiğini oldukça dokunaklı bir biçimde anlatıyor. Sessizce aramızdan ayrılan Bay Muffin sevenleri tarafından unutulmayacak ve hep hatırlanacak. Ama nasıl? Pek çoklarından daha iyi ve mutlu bir hayatı olan Bay Muffin, eşi ve altı çocuğuyla mutlu bir hayat geçirmiştir. Dünyanın sonuna bir yolculuk bile gerçekleştiren bu aile gerçekten mutludur. Artık iyice yaşlanan Bay Muffin her salı posta kutusuna bir mektup alır. Bir dostluğu, bağlılığı anlatan bu mektuplar neyi anlatıyor? Bay Muffin hayata veda ederken arkasında neler bırakıyor? İncelikle anlatılıyor.

Sevgi dolu bu öykünün yazarı Ulf Nilsson. Kanat Kitap tarafından yayımlanan Elveda Bay Muffin’i resimleriyle canlandıran isim Anna Clara Tidholm. Türkçe’ye çeviren isim ise Ali Arda. 48 sayfa, kuşe kâğıt ve ciltli olarak hazırlanan bu kitap küçüklerin ölümü tarif etmelerine yardımcı olacaktır.

Elveda Bay Muffin
Ulf Nilsson
Resimler: Anna-Clara Tidholm
Çeviren: Ali Arda

Esniyorum, öyleyse varım! (Funda DEMİR)

Prenseslerin çocuk olduğunu ne ara unuttuk bilmiyorum. Süslü püslü elbiseleri, yatağın altındaki bezelyeyi, öpücük konduran prensleri de biz uydurmadık mı? İstediğimiz forma sokmak zor olmadı gerek, yüzyıllardır bütün masallar aynı şeyi söylüyor. Bildiğim bir çok prensesli hikaye arasından sıyrılan şapşahane bir kitaptır bugün bahsi geçecek olan; "Bütün Gün Esneyen Prenses"

Sarı sarayın altın saçlı kralı ve bütün gün esneyen prensesin öyküsü oldukça eğlenceli bir kitap. Kızı esnemekten başka bir şey yapmayan kralın derdi büyüktü. Prenses esnerken ağzını o kadar çok açıyordu ki; sinek ve kelebek yutmuşluğu vardı. Üstelik esnemek bulaşıcı bir eylem olduğundan prenses esnedikçe, kral,kraliçe, bakanlar ve bütün saray esniyordu. (ilginçtir an itibariyle esnemek bu yazıyı yazanı da ele geçirdi, okuyandan uzak dursun) Prensesin neden esnediğini bulmaya çalışan kral, önce acıktığını düşündü. Dünyanın dört bir yanından en leziz yemekleri getirtti. Söylemesi ayıp prenses tıka basa yedi. Sonuç nafile, esnemesi geçmedi. Prensesin uykusunun olduğunu düşünen kral onun için kuştüyünden bir yatak hazırlattı. Yatağına güller serpip, en güzel ninnileri söylemesi için ülkenin en iyi müziyenlerini buldu.

Prenses bütün gece deliksiz bir uyku çekti. Ama sabah uyanır uyanmaz esnemeye başladı. Prensesle beraber, kral,kraliçe, bakanlar ve tüm saray esniyordu tabii. Son olarak prensesin canının sıkıldığını düşünen kral en güzel fıkraları anlatan sarı bir fil getirdi. Ancak prenses hâlâ esniyordu. Komşu ülkelerden şifacılar prensesin derdine derman olmaya çalıştı, ama hiç biri başaramadı. Sonra bir gün prenses bahçede yürürken sarayda çalışan uşaklardan birinin oğlunu gördü ve yanına gitmek istedi. Prenses yanına gelmek isteyince heyecanlanan çocuğun ayakları birbirine dolandı ve fıskiyeli havuza düştü. (Fiskıyeyi kıran da bu heyecanlı gençmiş meğersem)

Prenses mağduru zavallı garibim genç kendini zar zor havuzdan kurtardığında ağzında bir balık, kulaklarında yengeç sallanıyordu. Bunu gören prenses öyle çok, öyle çok güldü ki; sonunda esnemeyi unuttu. Prensesle birlikte bütün saray halkı da esnemeyi unutmuştu. Heyecanı giderek artan çocuk "zür ırim rpenses" demişti. Bu dili dolananların dilinde "özür dilerim prenses" demekti. Çocuk konuştukça kız daha çok güldü. Kıza kutu içinde bir kurbağa hediye eden çocuk, sonra onu çekirge yakalama, tepelerden aşağıya yuvarlanma, terkedilmiş şatoda hayalet arama, göle dalma, elim sende oynama gibi bugüne kadar yasaklanan bütün oyunları oynamaya davet etti. O güne kadar esnemesi durmayan prenses artık özgürdü.

Uzaklarda aradığı şifayı çocukluğunu hatırlayarak bulan "Bütün Gün Esneyen Prenses" Carmen Gil tarafından yazılıp Elena Odriozola tarafından resimlendi. 4-9 yaş arası çocuklara hitap eden kitap Redhouse Kidz Çocuk Kitapları tarafından basıldı. İspanya Kültür Bakanlığı resimli çocuk kitabı dalında ikincilik ödülü olan "Bütün Gün Esneyen Prenses" in resimlerine bakmaya doyamayağınızı hatırlatır, keyifli okumalar dilerim.

Bütün Gün Esneyen Prenses
Carmen Gill
İllustratör: Elena Odriozola
Çev. Esin Güngör
Redhouse Kidz, 2007

Bir Zamanlar Küçük Kara Balık... (Funda DEMİR)

Kendisi 28 yaşındayken Aras nehirinde (şüpheli bir biçimde) boğulmuş olarak bulunan İran'lı yazar Samed Behrengi'nin 12 Eylül'de ülkemizde de yasaklanan kitabı Küçük Kara Balık, yaşadığı ırmağın sonunda ne olduğunu merak eden ve çevresindeki bütün baskılara rağmen denize ulaşma çabası gösteren küçücük bir balığın öyküsü. Yaşlı ve bilge bir balığın, binlerce torununa anlattığı hikayeyle başlıyor kitabımız. Karşılaştığı tüm zorluklara canı pahasına göğüs geren ve ona kulak vermeyen diğer tüm balıklara yol gösteren bir balığın hikâyesidir anlatılan.

Samed Behrengi ile tanıştığımda küçük bir kara balıktan bahsediyodu. O günlere dönüp bir hayatıma bakarsak; üçüncü sınıfı yeni bitirmiş, -sessiz, sakin, başı önde bir çocuk olmasıyla övünülen- ve bundan gurur duyup mutlu olan(!) vatana millete hayırlı sonradan öğrendiğim kadarıyla kendine zarar bir insan evladı olarak henüz Küçük Prens'ten bile bihaberdim. Patatesli yumurta hayranı, mavi önlük giyenlerin öncüsü ve bisiklet sevdalısıydım. İstanbul'da çocukların sadece öğlen saatlerinde dışarı çıkamadığı zamanlardı. Tatil kitabımda iki noktayı birleştirerek çizdiğim resimleri saymazsam evde oturmak zorunda kaldığım zamanlar pek eğlenceli geçmezdi. Okulun karşısındaki kırtasiyeden almıştım Küçük Kara Balık'ı. Kütüphane kolu olmanın sorumlulukları işte.! Üzerinde küçük bir kızla bir balığın olduğu sarı renkli bir kapağı vardı. Öğle sıcaklarını evde geçirmek zorunda kalıp, aklı biran önce bisikletine kavuşmak olan her çocuk gibi zamanın çabuk geçmesini diliyordum. Yine böyle bir gündü okumaya başladığımda.

Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Sanırım büyüsüne kapılıp gittiğim ilk kitaplardan biriydi Küçük Kara Balık. Korkutmuştu beni. Hatırladığım ilk duygu korkudur bu kitaba dair. Çoğunlukla düşünülenin aksine salt bir cesaret öyküsü diyemem hiç bir zaman. Korkuyla cesaret iki kardeştir; ne birarada durabilirler ne de ayrı kalabilirler. İşte kim bilir belki de bu yüzden korkuyla karışık hüzünlü bir sevmekti benimkisi. O yaz ilk defa o gün bisikletime binmedim. Endişeliydim, merak ediyordum ve en çok da korkuyordum. Çok iyi hatırlıyorum. Akşam olduğunda çok sevdiğim halde annemin yaptığı domatesli pilavı yiyemeyecek kadar üzgündüm. Karnımda kocaman bir taş vardı sanki. O güne dek başıma gelmeyen bir şey olmuştu; daha önce okuduğum her şey sonsuza dek mutlu yaşadılar cümlesiyle biterdi. Prensler öperdi, prensesler uyanırdı. Toplar altındandı, devler hep yenilir, cadılar yok olur, iyiler kazanırdı ve tabii ki Ayşegül hep küçük anneydi... Ya Küçük Kara Balık? Balıkçının midesinde sonsuz hayat yoktu, hem olsa da kimin umurunda tek başınaydı orada. Masalla gerçek, gerçekle acı karışmıştı birbirine... Hayat başlamıştı bir kere. "-Merhaba, ben de buradayım!"

Gitmeli miydin sanki, küçük kara balık ne vardı yani, iyiydin sen. Oracıkta kalsaydın bunların hiç biri olmayacaktı dedim. O kadar üzülmüştüm ki ertesi günlerde tüm saflığımla küçük bir melek balığı aldırttım, tabii ki karaydı, kapkaraydı. İşte burada, benim evimde yaşayabilecekti artık sandım. Ne bir pelikan korkutabilirdi onu burada ne de bir balıkçı. Güvendeydi. Günlerce gittim geldim, onunla konuştum. Küçücük fanusun içini rengarenk taşlarla, plastik bitkilerle süsledim. En güzel yemleri verdim. Suyunu temizledim. Hikâyesini sordum. Konuşmadı, suratıma bile bakmadı. Bir sabah uyandığımda gece hasta olduğu ve iyişleşmesi gerektiği için denize bıraktıklarını söyledi babam. Hiç bir şey söylemedim. Balıkçıdan da pelikandan da kötü olmalıydım. Tüm uyarılara rağmen sadece renginden ötürü onu seçmiştim. Fanusta yaşayamaz demişlerdi. Oysa tek düşündüğüm kiminle yaşayacak olduğuydu. Elimde kalan balık yemlerini alıp deniz kenarına gittiğimizde, işte o gün çok ağladım. Tanıştığım ilk gün küçük kara bir balığın serüvenini anlatan Samed Behrengi o gün benim hikâyemi yazıyordu ve sanki bu hepsinden acıklıydı. Şimdi daha iyi anlıyordum, değiştirmek istediği kendi hayat hikâyesinden fazlasıydı. İnsan hatalar ağacıdır çokça. Yeni hatalara yer açmak için budanmazsa eğer kendini kurutup yok edene kadar acıtır etrafındakileri... İşte ben etrafımdakini acıtan dalımı ilk kez o gün budadım.

KÜÇÜK KARA BALIK, Samed Behrengi, Çev. İlknur Özdemir , Resimleyen: Mehmet Sönmez, Can Çocuk, 1999.

"Bulutların Arasında" saklanmış hikâyeler (Funda DEMİR)

Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey...

Bir sabah çatısından yoksul kuşların havalandığı evden bir çocuk çıktı... Saat 7'yi biraz geçiyordu. Annesi kahvaltı hazırlarken, babası işe gitmek için hazırlanıyordu. Ablaları vardı çocuğun. Sabahın kör vakti evdeki hareketlenmeden şikayet edip, uykusuzluktan dert yanıyorlardı. Bir gece önce oturdukları mahalle, yaşadıkları memleket karabasan saldırısına uğramış, insanlar sokaklara çıkıp karabasanı kovmak için avaz avaz bağırmaşlardı. Çocuk da sokaktaydı. Eve dönüp bölüp pörçük uyuduğunda rüyasında gördüğü tek şey bir kaç gün sonra okulda gerçekleşecek olan kep töreniydi.

İşte o sabah ekmek almak için dışarı çıktığında etrafta hâlâ keskin bir koku vardı. Ciğerleri dolduran, insana boğulacakmış hissi veren ve saklanan ne kadar göz yaşı varsa serbest bırakan bu şey, karabasanın zehiriydi. Aradan saatler geçmesine rağmen zehir etkisini kaybetmemişti.

Eli cebine gitti çocuğun, bir mendil bulup ağzını burnunu kapamaktı niyeti. Durdu olduğu yerde. Karabasanın gölgesi çok yakındaydı, hissetti. Göğe çevirdi başını, ve bir bulut elini uzatıp çekti O'nu. Uyusun, uyusun da büyüsün anasının kuzusu diye. Sonrası koşturma, bitmeyen ayak sesleri. Yardım çığlıkları. Hastane koridorları, ameliyathaneler, hınca hınç dolu sokaklar. Hesap soran, karabasanın karşısına dikilen insanlar... Bunların hiç birini duymadı çocuk. O büyük beyaz bulutun üzerinde derin bir uykudaydı. Karabasanın zehirinden kurtulmanın tek yolu bulutların arasında uyumaktı. Kimse farketmedi, durup dinlendiğini. Uyudu çocuk ve cebinden dökülen misketler ayağına dolandı karabasanın. Yolunu şaşırttı,tökezletti. "14 yaşında bir çocuğu karşına alırsan sonunu elbette misketler yazar elbet pis canavar!" diye bağırdı olup biteni izleyen ve buluttan yardım isteyen güvercin. Onun da canı yanmıştı zehirden... Geceleri gökyüzünden onları izleyen yıldızlar derler ki o güvercin üstüne yorgan olmuş, yoldaş olmuş çocuğun başucunda.

O bulutların arasında son zamanlarda okumaktan çok keyif aldığım başka bir hikâye daha var aslında. O da çocuğun ki kadar hüzünlü ama bir o kadar umut dolu bir öykü. Andrê Neves tarafından yazılan "Bulutların Arasında" Nesin Yayınevi'nin Çocuk Cenneti Kitaplığı serisinden oldukça dokunaklı, güzel olan ne varsa her şeyi kısacık bir hikâyeye sığdırmayı başarmış bir kitap.

Her şey birden bire olmuştu. Bulutlar kentin üstünü kaplamıştı. Bunu ilk olarak hep gökyüzüne bakan kız fark etti ve yalnızca kendine ait bir bulutu olmasını hayâl ederek düşünün peşinden yola koyuldu. Düş kuracak vakti olmayan kent sakinleri kızın aklının bir karış havada olduğunu düşündüler. Gel zaman git zaman kızın hikâyesi gökyüzünü seyretmeyi hiç sevmeyen çocuğun kulağına gitti. Çocuk en yükseğe tırmanmaya başlayan kızın cesaretine hayran kalmıştı. Kız sonunda çocuğun yaşadığı dağa da tırmanmış hatta evine kadar girmişti. Bulutları almak isteyen kızın gülümsemesi çocuk için dünyadaki en güzel şeydi artık. Ve bundan sonra kız hep gülsün diye onun için bir şey yapmaya karar verdi. Şiirsel anlatımıyla dikkat çeken bu güzel öykü resimleriyle de bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor sanki. 3-7 yaş arasına hitap etse de kesinlikle daha büyüklerin de hoşlanacağı bir kitap.

Bir kişinin başlattığı serüven bir kenti sararsa herkes bilir ki gökyüzünde sadece kuşlar uçmuyordur artık. Bulutların Arasında bunu bir kez daha hatırlattı bana.

Şimdi senin sıran çocuk. Sevinçten ağlamayı hatırlat bize. Bir kentin üzerine umut yağmurları serp uyuduğun bulutun üzerinden...Islanalım suyunda. "Hilesiz kucaklamak istiyorum / Dünyayı şehri ve seni... " Direndin onca zamandır, şimdi uyanma vaktidir bilesin. Uyan gözünü sevdiğim. Uyan Berkin!

Bulutların Arasında
Yazar/Hazırlayan: Andre Neves
Tür: Çocuk Öykü
1. Basım: Kasım 2012
ISBN: 978-605-5794-96-5
Sayfa Sayısı: 32
Ebat: 21,5x27
Fiyat: 12.00

Orada Öylece Kal "Kayıp Şey" (Funda DEMİR)

İtiraf etmeliyim ki; adı dalgınlık mı, safsaklık mı bilmiyorum. Bugüne kadar onlarca şeyimi kaybettim. Kimisinin arkasından günlerce öfledim pöfledim, kimisini neyse ki, n’apalım diye geçiştirdim. Ne kimlikler, akbiller, kitaplar geldi geçti de; hiç biri mor hırkam kadar üzmedi beni. Hem çok severdim, hani üzerinizden çıkarmadığınız şeyler vardır ya, öyleydi... Hem de iki dakika öncesine kadar çantama asılı olduğuna emindim, düşürsem bile arkamda olmalıydı. Ama yoktu. Yıllardır her İTÜ şenliği çağrısı duyduğumda hala aklıma ilk önce hırkam gelir. Yıllar sonra bir köşeden çıkıp bulunacakmış gibi hissederim.

Kayıp Şey'le tanıştığımdan beri biraz daha umutluyum. Shaun Tan imzalı bu kitap, bu çizgi roman, bu sanat eseri ne derseniz diyin bana iyi geldi. Shaun Tan benim Kızıl Ağaç'la tanıdığım, olağan üstü bir adam. Türkiye'de yayımlanan ilk kitabı Kızıl Ağaç ile 2011 yılında İsveç’in ünlü çocuk kitapları yazarı Astrid Lindgren anısına her yıl verilen ve çocuk edebiyatı alanında en büyük ödül olarak kabul edilen Alma ödülünü kazandı. Kendi çizim ve yazılarından oluşan yaklaşık 20 çocuk kitabı bulunan Shaun Tan'ın The Lost Thing adıyla sinemaya uyarlanan filmi, 2011 yılında en iyi kısa animasyon Oscar’ı kazandı. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Kayıp Şey daha kapağıyla okuyucuyu tavlıyor desem yeridir. Çizimleri de kendisi yapan Shaun Tan bu konuda oldukça başarılı. Arka kapaktaki "kenar mahalleden selamlar" başlıklı kartpostal, federal sansür bakanlığı mühürü ve gazete ilanları ayrı bir yazı konusu bile olabilir.

İlgilenecek daha önemli şeyleri olanlar için diye başlayan hikâyemiz, isimsiz bir çocuğun (ki arka kapaktaki kart postala dayanarak kendini arayan bu çocuğun Shaun olduğunu söyleyebilirim) yıllar önce bir yaz tatilinde sahil kenarında Kayıp Şey'i bulma öyküsüyle başlıyor. Başlangıçta ne olduğunu anlamadan yanına giden çocuk, Kayıp Şey'le vakit geçirdikçe kimsenin onu almaya gelmediğini ve gerçekten kayıp olduğunu anlar. Bir süre sorup soruşturduktan sonra onu en yakın arkadaşı Pete'nin evine götürür. Görünüşü hayli garip ve kasvetli bu şey için Pete; "bazı şeyler herhangi bir yerden gelmez, birine ait değil sadece kayıptırlar işte..." deyince onu sokağa terk etmekten korkan çocuk için tek çare şeyi eve götürmek olur. Ailesi başlangıçta farketmese de, sonraları kayıp şeyi evde istemez. Onu bir süre garajda saklayan çocuk, bunun iyi bir çözüm olmadığını bilir. Kara kara düşünürken Federal Ivır Zıvır Bakanlığı'nın ilanını görür. Kayıp Şeyler için onları gözden uzak tutacak deliklerin mevcut olduğunu duyunca şeyi yanına alıp yollara düşer. Penceresiz, gri, yüksek binaya geldiklerinde kederli sesler çıkaran şeyi duymadan edemez. O sırada üzerinde işaret olan bir kartvizit uzatan biri kısık sesle " burası unutmak ve terk etmek içindir, şeye değer veriyorsan bunu yapmamalısın" der. Kartviziti bir işaret olarak gören çocuk yine yola koyulur. Kolay değildir bu. Sonunda aramadığınız sürece asla bulamayacağınız bir sokakta büyük bir kapı bulurlar. Kapı açıldığında oraya ait olmayan ama halinden memnun görünen birbirine benzemeyen onlarca şey görürler. Mutlu gözüktükleri için çocuk, şey ile vedalaşır ve gazoz koleksiyonunu düzenlemek için eve döner. Ara sıra etrafta oraya ait olmayan bir şey gördüğünde şeyi hatırlayan çocuk sanırım giderek her şeyin tek tipleştiği, kalabalıklaştığı, bakmaya korkar olduğumuz bir dünyada artık kayıp şeyleri görememekten yana dertli şu sıralar. Oldukça duygusal bir hikâye Kayıp Şey. Felsefenin temel sorularından ben kimim, ve ait olduğum yer neresi sorusundan yola çıkan Kayıp Şey, kaybettiklerimizin sadece elle tutulur, gözle görülür şeyler olmadığını anımsatıyor isimsiz çocuğun verdiği emekle. Ailesinin görmediği, en yakın arkadaşına derdini anlatamayan kendi halinde isimsiz bir çocuğun hayata tutunma rehberi bu yolculuktan geçiyor.

Bu arada, kitabın sayfalarından poster yapmak istediğim doğrudur.

Kayıp Şey
Shaun Tan
Çeviren: Sinan Okan
İthaki Yayınları, Aralık 2012, 32 sayfa (7+ yaş)

Teşekkürler Cömert Ağaç (Funda DEMİR)

Ağaçlar konuşuyor derdi dedem yaşasaydı eğer. Ben dedemi hiç tanımadım, ama onunla ilgili o kadar çok hikâye dinledim ki; gömleğini, cebindeki saatini, yürüyüşünü, öfkesini ve sevgisini hayâl edebiliyorum kimi zaman. Ağaç dallarından yaptığı oyuncak düdüklere yetişemedim, doğru. Ama ölümünden yıllar sonra bile anlatılan bıkıp usanmadan iyileştirdiği hayvanların, evine aldığı eski zamanın vakitsiz misafirlerin hikâyelerini dinledim köylülerden. Bahçemize ektiği ağaçların altında büyüdüm. O kavak ağaçlarının altına uzanıp kitabımı okur, çayımı içerken daha önce işitmediğim dedemin sesini duydum defalarca. Rüzgar eserken yaprakları konuşturur. O ağacın sesi, ona emek verenin, eli değenin sesine dönüşür. Ben duydum.

Üç hafta önce bir ağaca sarılmakla başlayan isyan, eli değen herkesin sesini haykırdı. Sokakları, caddeleri, şehirleri aştı o güzel insanların sesi. Bir parka sahip çıkmak insan olmanın onuruna sahip çıkmayı öğretti. Birbirine tahammül edemeyecek insanları bir araya getirdi. Aynı gazı soludu ağaçlarla insanlar. Ve kuşlar, kediler, köpekler...Doğayla bir bütün oldu insanlar. Bir parkı korumak birbirimizi korumaya dönüştü önce. Geleceğine sahip çıkan bu insanlar birbirlerini ezmeden,itmeden direnmeyi öğrendi. Kentin her yanına yayıldı sanki bu yardımseverlik. Metroda otobüste günler öncesinden farklıydı insanlar, gözlerimizle gördük. Bir parkı korumak onu temiz tutmak demekti. Korumak onun için direnmekti. Direnişi güzelleştiren ise elbette hayatı sevmek ve ona sahip çıkmaktı. İnsanları öldüren kibirin karşısına kütüphaneyle dikilecek zeka ve cesaretti direnmek.Yıllardır duyduğumuz renklerin kardeşliğinin ne olduğunu öğrenebilmekti parkı sevmek. Mahallede döktüğü lokmayı parka getirip dağıtan teyzenin bitmek bilmez enerjisi, çocuklarının önüne kalkan olan annelerimizin bizi göz yaşlarına boğan güzel yürekleriydi direnmek. Korkmayın,söyleyin! Biz kazandık! Birbirimize güvenebilmeyi, umut etmeyi öğrendik, yaralı taraflarımızı sardık, iyileştirdik. İnsan olduğumuzu yeniden hatırlattın, teşekkürler ağaç!

Bu kadar ağaçtan konuşmuşken ve bu hafta bize çok şey öğreten ağaçlara teşekkürü borç bilerekten "Cömert Ağaç" isimli kitaptan bahsedelim isterim. Cömert Ağaç, 1964 yılında Shel Silverstein tarafından yazılıp resimlenmiş benim de çok sevdiğim oldukça hüzünlü bir kitap. Küçük bir çocuk başlangıçta dallarına çıkıp oyunlar oynadığı ve arkadaş olduğu bir ağaçla olan ilişkisini ömür boyu sürdürür. Ağacın yanına her gelişinde farklı bir isteği vardır çocuğun. Meyvelerini yer, gölgesinde oynar,salıncak kurar. Biraz büyüdüğünde artık ağaçla oynamak onu mutlu etmez ve ağacı terk eder. Geri geldiğinde bir yetişkindir artık. Paraya ihtiyacı vardır. Parası olmayan ağaç satması için elmalarını verir çocuğa. İstekleri bitip tükenmeyen çocuk sadece ihtiyacı olduğunda ağacın yanına gelir ve cömert ağaç neyi var neyi yoksa çocuğa verir. Çünkü öykünün başında da dediği gibi “bu ağaç küçük bir çocuğu çok severdi”

Çocuk yorgun bir ihtiyar olarak geri döndüğünde ağacın kütüğünden başka feda edebileceği bir şeyi kalmamıştır. Oldukça dokunaklı bu öykü bitmek bilmeyen isteklerimiz karşısında doğaya verdiğimiz zarar ile karşılıksız sevmenin güzellğini harmanlıyor. Aynı zamanda kitabın CD'li versiyonundan öyküyü sesli dinleyebilirsiniz. Cömert Ağaç için bir çocuk kitabı diyemem, hele ki yaşadığımız onca günden sonra mecliste bu kitabı okumasını istediğim o kadar çok insan var ki. Ola ki bu yazıyı okuyan Ankara'lı biri olursa bir tane meclise bırakır umarım....

Sesimizi o ağaçlara taşıdık biz, düşenlerimiz toprağa ses oldular. Yıllarca konuşacak bizi doğa. Çocuklarımız uzak bir gelecekte duyacaklar sesimizi. Tanıyacaklar bizi. Bu memleketin bütün parkları, bütün ağaçları bir olmuş aynı şeyi konuşuyor, duyuyor musun; Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Cömert Ağaç
Shel Silverstein
Sayfa Sayısı: 56
Baskı Yılı: 2009
Dili: Türkçe
Yayınevi: Bulut Yayınları

İstikamet; "Güney Çayırı" (Funda DEMİR)

Bahar demek erik ağaçlarına tırmanmaktı bir vakit. Sonra, akşam üstü okul çıkışları cepteki üç kuruş harçlıkla karın doyurup bir bardak çay içebilme özgürlüğü oldu. Boynuna kırmızı fuları takıp sokağa çıkmaktı bahar. Gün geldi, aşk oldu... En çok da aşk oldu. Oldu da canımıza okudu... Vapurdaki son martıyı seyre dalarken eve geç kalmak oldu. Buralardan gitme isteğiydi. Burası her neresiyse, deniz kenarı küçücük bir kasabanın daha iyi bir yer olabileceğine inanmaktı benim bildiğim bahar. "Çiçek çiçek kuşatırdı dağları telli duvak, dağları mor salkımlı dağları…" Şimdi Reyhanlı demeden, diyemeden... Nasıl yaşarım baharı? Mevsimimi çaldılar benden. Rengimi çaldılar. Sesimi çaldılar. Bir tek gözlerim kaldı, bir de tüm olup biteni başka dillerde duyan kulaklarım. Reyhanlı henüz söylenmemiş en acı türküsüymüş bu memleketin. Ardından kaç ana yanıyor, kaç aşık haykırıyor duyabilecek, bakabilecek gücüm kalmamış kalbimde. Öyle büyük bir acı ki dönüp bakmaya korkuyorum. Benim korktuğum "O ben ki / Bir kadında bir çocuk hayaleti mi / Bir çocukta bir kadın hayaleti mi / Yalnızca bir hayalet mi yoksa..." o ellerini havaya kaldırmış fotoğrafla yaşıyor, yaşayacak dünya durdukça... Elbet soracak bir gün bir çocuk. Soracak, sormaması gerekenleri. Ve aralayacak "Güney Çayırı"nın kapılarını...

Güney Çayırı, en sevdiğim çocuk edebiyatçılarından biri olan Astrid Lindgren'in yazdığı en güzel masallardan biri şüphesiz. Çok uzun yıllar önce, açlığın dünyayı kasıp kavurduğu günlerde yapayalnız kalan iki küçük kardeş bakacak kimseleri olmadığından Güney Çayırı'ndaki evlerini bırakıp Bataklık Köyü'nde yaşayan zalim bir çiftçinin yanına sığınmak zorunda kalırlar. Her şeyin gri olduğu Bataklık Köyü'de zor günlere göğüs geren Anna ve Mattias, ahırdaki hayvanların bakımını üstlenir. Tek umutları okula gitmek olan iki kardeş, okuldaki günlerinin de ahırdakilerden farklı olmadığını anladıkları gün karşılarına çıkan kırmızı bir kuşun peşine düşerek Güney Çayırı'ndaki köylerine benzeyen ve sürekli ilkbaharın yaşandığı büyük bir bahçeye gidip gelmeye başlarlar. Kırmızı kuş, Bataklık Köyü'ndeki tek ve en güzel renkli şeydir ve Anna ile Mattias'ın kurtarıcısıdır. Güney Çayırı öyle tasvir edilmiştir ki, okurken yaş akıtırsanız karışmam.

Pegasus kitaplığından çıkan Güney Çayırı 48 sayfadan oluşuyor. Bu dokunaklı masalın, öyküyle müthiş bir bütünlük sağlayan yalın resimlerini yapan isim Marit Törnqvist. Yıllar önce yazılmış bu kitabın ne yazık ki günümüz yaşam koşullarına da uyarlanabileceğini bilmek, Astrid Lindgren''in tüm zamanların yazarı olduğunu, dünyanın her yerinde çalışmak zorunda olan, çalıştırılan çocuk işçilere göz kırptığı gerçeğini de hatırlatıyor.

Kendimi büsbütün griler içinde Bataklık Köyü'nde hisseden ben, yola çıktığımızda bütün sokakların Güney Çayırı'na gitmesini diliyorum. Koşarak ve hızlı adımlarla!

GÜNEY ÇAYIRI
Astrid Lindgren
Çeviren : Ali Arda
Pegasus Yayınları
2013.

Her şey birdenbire oldu, Birdenbire vurdu gün ışığı yere (Funda DEMİR)


Her Şeyin Öyküsü'nü kıymetlisine ilk kitap olarak hediye eden ve benim de tanımama sebep olan M.U.'a ve Ceylan'a ithafen...


Herkesin hikâyesi farklı. Kimisi doğduğu anda başlıyor, kimisi aşka düşünce kimisi ekmek parası uğruna yollara düşünce. Günlerdir aklımda Ceylan. Sahi nerede başlamıştı onun hikâyesi? Baharın yemyeşil güzelliğinde ayağını çimlere basıp kuzuları kovaladığı  ilk nisan ayı olabilir mi? Saçlarını tararken çarşafa düşen bir bit. Ya da gül suyudur gözlerinin akıttığı, bir okul çıkışı dönme dolapçıyı görünce mi? Gitmiş midir okula? Karşısında güzel, bakımlı bir öğretmen görmüş-mü-dür. Onun parlak çorabına, çamura bulanmış ruganına kaymış-mıdır-? gözü. Dudaktır, gülümser kendini hayâl ederken... "Sus kız adet olmuş kıza yakışır mı" derken bir yaşlı kocakarı kimbilir? Ne zaman, senindi zaman? Nereden bilirler bir ömürün getirdiğini ki götürdüğünü bilsinler...

Bu günlerde ne zaman bir çocuğun gözüne takılı kalsa gözlerim, bir anda aklıma geliyor yüzün. Yaşayamadığın, yaşamayacağın hayatların gölgesinde suluyorum bildiğim tüm küfürleri... Utanıyorum.Yüz bin tane dert varken kafamın içinde adının geçtiği bir haberle dengemi bozabiliyorsun. "Lice Cumhuriyet Savcısı'nı güvenlik gerekçesiyle olay yerine götürmeyen jandarma görevlileri hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi..." Bir eylül sabahı parçalanan bedeninin yeni bir parçasını daha saplıyorsun göğsüme. Ceylan Önkol için ne yaptım?

Orada, o koyunları otladığı merada unutursanız Ceylan'ı bombalar birden bire patlar... Bir çocuk sabah çıktığı evine ölü döner. Unutmam seni, bitmiş bir hikayeye mutsuz bir sondur yazmaktır istediğim bilirim...Sorumlu olan hangi sorumsuzsa belasını bulsun isterim. Yine de unutmam...

Yaklaşık on beş milyar yıllık dünyanın hikâyesinde küçücük bir dip nottur Ceylan'ın on dört yılı....Okumayı unutmayın e mi o dip notu?

Bu hafta Ceylan'la beraber "Her Şeyin Öyküsü"dür konuştuğumuz aslında... Smarties ödüllü Neal Layton tarafından kaleme alınan öykümüz üç botuylu ve ciltli baskısıyla küçümen adam ve kadınlara evrimi anlatabilmenin en keyifli hali. Kırıp geçiren bir hayranlık duygusuna karşı kasıp kavuran bir gerçekçiliğe sahip. Mizahi dili ve hareketli sayfalarındaki özen gözden kaçmıyor. Tudem Yayınları tarafından basılan "Her Şeyin Öyküsü" 12 hareketli sayfada kullandığı akıcı dili ve her sayfadaki farklı sürpriziyle oldukça ilgi çekici olmuş. Büyük patlamayla başlayan serüven evrenin ve yıldızların oluşmasına selam ettikten sonraki bir kaç milyon yıl içinde deniz altında oluşan farklı bitki ve hayvanlara değiniyor. Zamanla topraklar tamamen bataklık haline geldiğinde ortaya çıkan dinazorlar ve bütün o dinazorları yerle bir eden göktaşı ile 65 milyon yıl öncesine bir yolculuk başlıyor. Dinazorların yok olmasıyla beraber ortaya çıkan memelier, prokoptodonlar, fareye benzer yaratıklar, sarkastronlar, hirakoteriumlar,ördek gagalı pilatipus, ikorenikteriseler, esperosiyonlar, homotheriumlar, indikoteriumlar, mezopitekuslar, pakicetuslar ve kuyruksuz maymunlara kadar geniş açıdan ele alınıyor. Evrimin son aşaması inanılmaz keyifli anlatılmış. Öykünün bundan sonra ki bölümünü merak edenler, bir kaç milyon yıl daha yaşamak için havucu mu bol yerler sütü mü çok içerler bilmem,ama bu kitaptan aldıkları keyifi uzun süre taşıyacakları aşikar.  Her Şeyin Öyküsü'nü okuduğunuz andan itibaren "nasıl yani, biz maymun muyduk, benim büyük büyük dedem de maymun muydu" gibi "ismail abilik" repliklere hazır olmanızı, ama o büyük heyecanı, şaşkınlığı ve keyifi tatmanızı öneririm. 4 ve üzeri her çocuğun seveceğinden şüphem olmayan bu kitabın kitap arsızı ana babaları tarafından ele geçirileceğinden de adım gibi eminim.

Her Şeyin Öyküsü
Yazan ve Resimleyen: Neal Layton
Çeviren: Özlem Çolakoğlu
Tudem Yayınları, 2006

Konrad'ın Devrimi (Funda DEMİR)


Nereden başlayacağını bilemezsin ya hani, bugünlerde kime dönsem yüzümü aynı kararsız ifadeyi görüyorum... Onca yıldır öylesine korkutmuşlar, öylesine diken üstünde yaşatmışlar ki bizi barış demeye çekinir olmuşuz sanki. Bu tedirginlik hali ne kadar sürer bilmem ama barış nereden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun tek bir insanın dahi yaşamasını sağlayacaksa hoş gelir, sefa gelir. Hayatla yeteri kadar savaşıyoruz zaten silahlar kusur kalsın. Benim tutuklu öğrencim, gazetecim, yedi diyardan insanım dört duvarların arkasındayken buruk olurum elbet, eleştiririm, belki parantezler açarım,sorular sorarım, kızarım ama barışın karşısında durmam, duramam. Duranı da anlamam.

İşte tam da barışa yakışan bir kitaptır "Benim Bütün Ördeklerim"...  Resimleriyle kelimenin tam anlamıyla büyüleyen, öykünün güzelliğiyle tadı damağımda kalan Benim Bütün Ördeklerim, Christian Duda tarafından kaleme alınmış. Julia Friese tarafından resimlendirilmiş, Türkçeye çeviren isim ise; Bahar Siber. İletişim Yayınları tarafından basılan bu kitap 56 sayfadan oluşuyor ve aynı anda aynı sayfada hem Türkçe hem de Kürtçesini (Hemû Werdekokên Wî) okuyabiliyorsunuz. 5 ve üzeri yaş grubu için uygun olduğunu düşündüğüm Benim Bütün Ördeklerim son yıllarda okuduğum en sıcak, en dokunaklı kitaplardan biri. Sadece resimlerine bile tav olabilirsiniz benden söylemesi!

Hikâyemize gelince... Tilki Konrad karnının zil çaldığı bir gün ava çıkmışken, kendisini gören anne ördek korkudan yumurtasını bırakarak kaçar. Eve gidip mis kokulu bir omlet yapmayı planlayan Konrad yumurtayı kaptığı gibi yola koyulur. Ancak omleti hazırlayamadan yumurta çatlar ve içinden çıkan yavru anne diyerek Konrad'ın yanına yanaşır. Hayır, anne değil baba  diyen Konrad yavruya Lorenz adını verir. Lorenz'in dişinin kavuğuna yetemeyecek kadar küçük olduğunu düşünen Konrad, onu besleyip büyüttükten sonra yemeye karar verir. Büyüdükçe iyi vakit geçiren ve birbirlerine alışan Lorenz ve Konrad'ın hayatı Lorenz'in büyülüp serpildiği yıllarda Emma isimli dişi bir ördeğe aşık olmasıyla daha da renklenir. Karnı hala aç olan, kim bilir belki de onca yıldır zorunlu olarak vejeteryan olan Konrad, bu saatten sonra Lorenz'i yiyemem ama Emma el kızı nasılsa onu löp diye miğdeye indiririm deyip Emma'ya her bakışında hayaller kursa da evdeki hesap bir türlü çarşıya uymaz.

Kendi doğasına ve gurulduyan karnına direnen ve yenilmeyen, aç, yorgun ama mutlu bir tilkinin hikayesidir okuyacağınız. Çok iyi bildiğimiz bir hayattır Konrad'ın ki. Hep bir umut der ve sıkıca sarılır hayata. Ne ders verir, ne ders alır sadece öylesi bir zamanda yaşar tilki Konrad. Yarının ne getireceğini bilmeden, farkında olmadan sever. Sevmek fedakârlık gerektirir çoğu zaman. Portakallı ördek tarifi düşünüp mis kokular duyarken torun sevmeye varar işin sonu. Bir,iki,üç, beş, on derken Konrad onlarca ördeğin tek sığınağı, babası,büyük babası olur. Mutluluk nedir ki? Düzinelerce fırınlanmış ördek mi yoksa bir arada olabilmek mi?

BENİM BÜTÜN ÖRDEKLERİM
Yazar: Christian Duda
Resimleyen: Julia Friese
Çeviren: Bahar Siber
İletişim Yayınları
2011