Dosya: Fantastik Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Fantastik Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Düşler ve Kâbuslar (Gülşah ELİKBANK)

Ütopyalar insanlığa sunulmuş bir düş ise, distopyalar birer karabasandır. Belki de insanı harekete geçiren en temel duygulardan biri korku olduğu için, distopyaların etkisi ütopyalardan daha güçlü olmuştur. Bilinmezliğiyle insanı hem büyüleyen, hem de korkutan dünyanın geleceği üzerine en çok yazarlar kafa yormuşlardır belki de. Büyüsü bozulmuş dünya, artık sadece ruhlara değil, zihinlere de dehşet salıyor.

Distopyalar, yayınlandıkları andan itibaren şimşekleri üzerlerine çekmişlerdir. Çoğu, politik eleştirilerin de hedefi olan distopyaların önemli özelliklerinden biri, bana kalırsa, fantastik edebiyatın muhalefet etme yönünü en çarpıcı şekilde göstermesidir. Bu yazıda, ütopyalardan beni en çok etkileyen ikisine değinmek istiyorum yalnızca. İlki, Thomas More’un Ütopya’sı diğeri de Ursula Le Guin’in Mülksüzler’i. Distopyalardan ise adlarını mutlaka anmak gereken, edebiyat çevrelerince “Kara Dörtleme” olarak da anılan; Biz, 1984, Fahrenheit 451 ve Cesur Yeni Dünya, üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

Düşler

Thomas More’un 1516 yılında yazdığı “Ütopya”, yok ülke kavramını edebiyata kazandırırken, bize hiç kimsenin özel mülk kavramını bilmediği bir ülke anlatır. Aynı tarzda, kilitsiz evlerden oluşan bu ülkede herkes istediği eve girebilir. Zaten 10 yılda bir evler değiştirilir ki aidiyet duygusu oluşmasın. Evler gibi kıyafetler de benzerdir. İnsanların çalışma süreleri sadece 6 saattir. Hiç kimsenin kendine ait bir şeyi yoktur fakat herkes zengindir bu olmayan ülkede. Ütopya’da havyanları insanlar değil, onların köleleri öldürür. Böylece insanlar bu vahşi eylemden uzak tutulmuş olur! Sadece zorunlu hallerde savaşa girilen bu ülkede, altın ve gümüş savaş günleri için saklanır. Her ne kadar ilk anlatımda tüm bunlar insana cazip gelse de, yine tek tipleşmeden kaçınmak mümkün değildir. Ayrıca eşitlikçi bir anlayış gibi gözüken bu sistem, altını kaldırınca soyluları ve bilgeleri kayırır. Yine de yazıldığı yıl için tam bir başkaldırı olduğu kesin.

Ursula Le Guin, fantastik edebiyat okurlarının daha çok Yerdeniz Büyücüsü ile tanıdığı bir isim belki de, ama onu ülkemize tanıtan ilk kitabı, Mülksüzler’di. “Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, ikiyüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” cümlesiyle sizi bir anda tarafsız bir gözle anlatacağı iki ayrı dünyaya davet eden Mülksüzler, yazarın metinle kurduğu mesafeye de iyi bir örnektir aslında. Mülkiyet kavramına, kadın ve erkek açısından da bir tanımlama getiren roman, sizi ideal dünya üzerinde düşünmeye zorlar. Bugünün baskıcı ortamına da bir gönderme yapar Le Guin. Belki de bu, dünyanın her dönem bu baskılarla karşılaşacağının bir habercisidir. “Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek, değişmeyi reddederek.”

Kabuslar

Distopyalardan, adını andığım dört romanın ortak bir özelliği de farklı tarihlerde kaleme alınmış olmalarına ve aradan geçen yıllara rağmen, güncelliklerini ve evrenselliklerini korumalarıdır. Her okumada sizi farklı satırları çarpar ama mutlaka çarpar! Siyasal görüşünüz ne olursa olsun, hangi dine inanırsanız inanın, bu dört roman ruhunuzdaki bir gedikten içeri sızmayı başarır ve sizi, romanda tarif edilen acımasız gerçeklikle sarsar, tersyüz eder. Bazı romanlar “cinsiyetsiz” ve “zamansız” dır.

Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in “Biz” romanı, birçok distopyanın esin kaynağıdır aslında. İngilizce olarak, 1924’te yayınlanmıştır. Zamyatin’in, 1988’e kadar hiçbir eseri kendi ülkesinde yayınlanamamıştır. İnsanın birey olmaktan çıkarak, bütünün bir parçası olmasını konu alan Biz romanında yine totaliter bir rejimin yansımaları görülür. İnsanların isimlerle değil, numaralarla adlandırıldığı bu dönemi bize, D-530 anlatır zaten. Mahremiyetin olmadığı, aşırı saydam bir toplum söz konusudur. Bu, hayalgücünün bir hastalık olarak görüldüğü çağın öyküsüdür. Beni bu romanda etkileyen diğer bir yan ise, insana yaklaşımıdır. “İnsan son sayfasına kadar ne olacağı bilinmeyen bir roman gibidir.”, der Zamyatin. Betimlediği çağda, insan yüzleri düşlerin çılgınlığına bulanmamıştır. Tüm iktidarların arzuladığı ideal vatandaş tanımı, bu olsa gerek.

Aldous Huxley’in 1932 yılında yayınlanan, Cesur Yeni Dünya kitabı, Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde başlar ve bizi Ford’dan sonraki 632 yıla götürür. Bize yeni dünya devletinin sloganını belirtir. “Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar” Toplumsal istikrar için kullanılan yöntem, günümüzde önemi yeni yeni anlaşılan hipnopedya’dır. Bu yöntem sayesinde herkesin mutlu olduğu, çalıştığı, eğlendiği ama kendi kendine üremediği, üretildiği bir dünyadan bahseder bize. Herkes herkes içindir, sloganı ile anne ve babalığı müstehcen kabul eden bir anlayışın hüküm sürdüğü, aşksız bir zaman vaat edilir. Huxley’in 1946 yılında yeni baskı için kaleme aldığı önsözde belirttiği gibi, bu olanları gelecek altı yüzyıl sonrasına atmasına gerek yoktur, bugün tek bir yüzyıl içinde bütün bu dehşet üzerimize çökecek gibi görünmektedir. Bu sınırları devletçe çizilmiş dünyada, devletin daha mutlu bireyler olsunlar diye, topluma ücretsiz dağıttığı soma’lar, şimdinin bol keseden reçetelenen antidepresan haplarıdır belki de.

George Orwell’in 1948 yılında yazdığı ve 1984 yılını düşlediği ve gelecek için yalnızca bir kâbus gördüğü romanı, Türkiye’de Can Yayınları tarafında zekice bir sunumla ilk kez 1984’te yayınlandı. Düzene, hatta sosyalizme genel bir saldırı olarak görülen kitabın basılması için yazarının epeyce uğraşması ve beklemesi gerekmiştir. Yine günümüzdeki dünyamıza çok yakın betimlemelerle, müthiş bir öngörü sezilmektedir bu romanda. Burada, toplum büyük bir gözaltındadır. İnsanların en insani yönlerini yitirecekleri, ruhlarını kaybedecekleri ama daha kötüsü, bunların farkında olmayacakları bir zamanın geleceğine dair, keskin bir uyarı yapmıştır Orwell. Bellekten ve geçmişten yoksun bir toplumun geleceği olabilir mi? Düşüncesuçu’nun düşünce polisince cezasız bırakılmadığı bir toplum, ne kadar da tanıdık oysa. Büyük Birader’in sürekli sizi izleyen gözleri, Biri Bizi Gözetliyor’un ilk çıkış noktası mıdır yoksa? Bu sistemde evliliğin kabul gören tek biçimi, düzene uygun çocuklar yetiştirmektir. Aşk evliliği, ciddi bir suçtur. Erotizm, daha da fena!

Kitap kâğıdının yakılması için gerekli ısı derecesi olan Fahrenheit 451 ise, Ray Bradbury’nin neredeyse günümüzdeki kitap sansürlerinin geldiği trajikomik hali görerek yazdığını düşündüğüm bir roman. Görevi evlerde bulunan kitapları yakmak olan bir itfaiyecinin, Gay Montag’ın uyanışını konu alan roman, kültür erozyonunun toplumu sürükleyebileceği en çarpıcı noktayı ustalıkla işaret ediyor. Televizyon karşısında tüketilen yaşamlara, en sert eleştirilerden biri. Yine de umutlu bir sona sahip. Bradbury, insanlardan umudunu kesmemişti belli ki. Günümüzdeki durumu görse, herhalde farklı bir son yazmak isterdi.

Kısacası ütopyalar, insanların en masum düşleriyken, distopyalar olası karabasanlardır. Her geçen gün, insanlığın kötülüğün farklı boyutlarını keşfettiği bu yüzyılda, toplumsal bir karabasan yaşamıyor muyuz zaten? Artık distopyaları hayal etmek çok daha kolay, oysa bir ütopyaya can vermek neredeyse imkânsız! Çünkü insanlık düşlerini kâbuslara teslim ediyor; hem de kendi eliyle.

Genç Fantazya Edebiyatının Gelişimi (Yiğit Değer BENGİ)

Türkiye’de fantastik edebiyat oldukça kısa bir süredir var. Gelişiminin daha dün başladığını ve Ömer Türkeş’in dediği gibi, bu türün ilerlemesine çoğunlukla 70’li hatta 80’li yıllarda doğmuş olan genç kuşağın öncülük ettiğini söyleyebiliriz.

Türün Türkiye’de önceki kuşakların ürettiği örnekleri elbette vardı. İyice eskilere gidersek Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Peyami Sefa’nın dahi bazı eserlerinde fantastik öğeler bulabiliriz. Bu yazarlar kurmacanın dünyasının derinlerine girmişlerdi. Ruhgöçüyle çağlar ötesine taşınan ölümsüz aşkları, vampirleri ve yaşayan ölüleri hayal etmişlerdi. Ama bu öğeler hiçbir zaman Türkçe edebiyatta kabul görüp yadırganmayacak kadar yaygın edebi metaforlar durumuna gelemedi.

Hep sözü edilen Kafka’nın Dönüşüm’ü, Borges ve Poe gibi yazarların eserleri (bunların yanında tabii ki bilimkurgu) çevrildikçe anaakım edebiyatın biçeminin tam ortasında, çok yaygın olmamakla birlikte, önce Orhan Duru, sonra Nazlı Eray’ın öncülüğünü yaptığı bir tavır oluştu. Hayalgücüne dayalı, bilimkurgusal elementleri ve büyülü gerçekçilik dilini yadırgamadan kullanan önemli metinler edebiyat tarihimizde yerini almış oldu.

Ama yurtdışında bu türler Kafka’nın, Borges’in fantastik ögeleri kullanışı kadar kısıtlı değildir. Hem Batı hem de Uzak Doğu kendi halk masallarını çoktan modern sanata kazandırmıştı. Resim, heykel, müzik ve tabii ki edebiyat alanlarında modern ya da yeni bir mitoloji oluşmuştu. Avrupalı heykeltıraşların mitoloji konulu eserleri, Ariosto’nun Orlando’su gibi tiyatrodaki etkilerden başlayarak Rönesans’tan, Barok’a ve Gotik edebiyatın yükselişine kadar modern fantazyaya temel olacak birikim ortaya konuyordu. Bu birikim mesela Brüegel eserlerinden, Wagner’in operalarına kadar, Gotik edebiyatın grotesk metaforlarında ve erken fantazyanın metinlerinde yükseliyordu.

İngiltere’de önce R. Haggard, E. R. Eddison, MacDonald, William Morris’le güçlü şekilde başlayan sonra Levis ve Tolkien’le zirveye çıkan, Almanya’da Michael Ende ve Amerika’da tabii ki E. R. Burroughs, H. P. Lovecraft, R. E. Howard ve sonrasında da önce bilimkurgunun sonra da “kılıç ve büyü”nün devleriyle yükselen modern fantazya en güçlü örneklerini hala vermeye devam etmektedir. Klasikleşen ödüller hala faal durumdadır.

Fantastiğin ülkemizde gelişimi, itiraf edilmelidir ki bu dizge Türkçeye çevrilmeye başlandıktan sonra yetişen ve bu çevirileri destekleyen, diğer sanat dallarından da etkilenerek büyüyen kuşağın dıştan gelen güdülenmesiyle başlamıştır. Ama bu etki güçlü bir şekilde bizim kıyılarımıza vurana kadar acaba neden Türkçe edebiyat kendi Fantazya türünü geliştirememiştir sorusu sıklıkla sorulur. Hatta sorunun tam metni şu şekildedir: “Bizim de masallarımız, folklorumuz, destanlarımız, kahramanlarımız çok zengin, neden bizde Fantastik yok?”

Bu soru genç fantazya edebiyatımızın hali hazırda verilmiş eserlerinde de ciddi bir tavır ayrışmasına sebep olan sorudur: “Neden elfler, şövalyeler yerine bizim olan ögeleri kullanmıyoruz?”

Ben bunun çok doğru bir soru olup olmadığından ya da tek sorunun bu olduğundan emin değilim. İşin doğrusu ülkemizde edebiyatın bu sözü edilen dillerdeki kadar gelişmemiş olması, güçlü alt türlerin yeşermesinin önünde ciddi bir engel. Bir diğer engel; ki bu kurmacanın gelişmemesiyle doğrudan bağlantılı olan, kurguyla gerçeğin sınırlarının muğlak olmasıdır. Soyutlamanın, metaforların, simgelerin yeterince iyi anlaşılamaması bu türlerin doğru tanınmasını ciddi anlamda zorlaştıran bir gerçek. Edebiyattan alınan zevki düşüren şey metaforların ve soyutlamaların derinlikleriyle sevilmemesi ve/veya içselleştirilememesidir. Kurmaca, günümüze kadar gelen bir gelenekçilik ve önyargıyla karşılanmakta. Özellikle filmlerin, dizilerin bugün hala kurmacadan zevk almak için izlenmemesi, gerçekliklerinin sorgulanması, gerçeğin ne olduğu üzerine kişisel kanaatlerin, kurgu zevkinin çok önüne geçmesi ciddi bir zorluktur.

Romanın da nispeten benzer önyargılarla karşılandığını görüyoruz. Metin analizlerinin ciddi anlamda gündelik siyasi, gelenekçi, cinsiyetçi ve benzeri kaygıların ötesine çok fazla geçememesi bu sorunu derinleştiren bir olguyken okurun, izleyicinin, yani sanatın hedef kitlesinin de bunlardan muaf olmasını beklemek haksızlıktır. Böyle düşünen üreticinin, sanat anlayışını bu gerçeklere göre örmesi edebiyatın türleşmesinin önünde bir engel. Bu bakış açısıyla yetişen anaakım sanatçılarda özellikle hayalgücüne karşı bir önyargı oluşması ve bunun yerleşip kökleşmesi olağan sayılmalıdır.

Masallar, mitoloji, tarih, kahramanlar ve folklor anlamında zengin olduğu düşünülen ülkemizde aslında “bizim” olanın ne olduğu da biraz muğlaktır. Bu kadar çok kültür kesintisinin yaşandığı bir coğrafyada bu durum, hem bir zenginlik hem de bir dezavantaj gibidir. Sadece kaba örnekler vermek gerekirse; Cevat Şakir’ce bir duruşla bizim olan Anadolu mudur, yoksa kimine göre sadece Osmanlı ve/veya Türk-İslam olanlar mıdır? Oraya bakacaksak kahramanlar padişahlar mıdır, yoksa Köroğlu gibileri mi? İran folklorundan gelen masallar bizim midir? Yoksa bir sanatçı önce kendi şehrinden mi ilham almalıdır? Ya da Mısır’dan Mezoamerika’ya, Bizans’tan Uzak Doğu’ya, İskandinavya’ya kadar insana ait olan her şey “bizim”dir mi demek gerekir?

Modern ve genç fantazyamızda bu soruya her türlü cevap vermiş eserlerin olması aslında mutluluk verici bir gerçek. Şunun da altını çizmek gerekir ki Yüksek Fantazya denilen “Tolkienesk” türlerin en önemli çekiciliği yazarın küçük çapta bir Rönesans yaparak geleneğin, tarihin, inançların içinden bir arkeolog gibi ya da bir mühendis gibi çalışıp küçük parçaları bir araya getirerek bir dünya yaratmasıdır. İşte o dünyayı, dilini, karakterlerini ve imgelerini hatta kendi metaforlarını yaratırken elindeki malzemeyi ölçmesi, tartmasıdır.

Bunu ilk yapan yazarımız Barış Müstecaplıoğlu olarak kabul edilir. Ona da benzeri eleştiriler yapıldı. Ondan hemen önce Sadık Yemni, eserlerinde sıkça daha “yerli” temalara yer veren fantazya örnekleri vererek aslında İhsan Oktay Anar’la birlikte bu genç türün öncülerinden kabul edilebilir.

Sezgin Kaymaz, Altay Öktem, Hakan Bıçakçı, Dost Körpe, Doğu Yücel, Levent Şenyürek’e kadar gelen bu türleşmenin zengin ve bol tartışmalı bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Erbuğ Kaya, Gülşah Elikbank, B. Müstecaplıoğlu, Özgür Özol gibi kendi dünyasını yaratan yazarların yanında Onat Bahadır, Murat Başekim gibi korkunun sınırlarında dolaşan örnekleriyle de zengin bir çeşitlilik doğmaktadır.

Dünyada yükselişini hızlandırarak sürdüren bu türler ülkemizde de artık kendine bir yer bulacak gibidir. Ülkemizde ve dünyada yaşanan siyasi değişimlerin, sanatta yansımalarını bulmaması neredeyse imkansız gibidir. Özellikle de hayalgücünün metaforlarının bundan sonra nasıl algılanıp nasıl okumalara maruz kalacağını hep birlikte göreceğiz.


Fantazya Deyip Geçmeyelim (Barış MÜSTECAPLIOĞLU)

Fantastik edebiyat gün geçtikçe daha fazla insan tarafından okunuyor, ülkemizde yazarlar artık küçümsenmekten ya da anlaşılmamaktan korkmadan hayal güçlerini eserlerine özgürce katıyorlar. Yazılan ve çevrilen eser sayısı arttıkça, doğal olarak okurların zihninde ve kitapçı raflarında çeşitli kavram karmaşaları yaşanabiliyor. Bu nedenle fazla geç olmadan bu konuyu biraz irdelemekte fayda görüyorum.

“Fantastik”, sözlük anlamıyla “gerçekte var olmayan, hayal ürünü” demektir, dolayısıyla gerçek dünyada yaşanamayacak olaylar içeren her romanı fantastik edebiyat çerçevesine alabiliriz. Fantazyaya böyle geniş bir pencereden baktığımızda, bu alanda kalem oynatmış yazarlar çok geniş bir yelpazeye yayılır. Jean Paul Sartre, İş İşten Geçti isimli romanında, öldükten sonra ruhlar aleminde tanışan bir çiftin ikinci bir şans için dünyaya gönderilmelerini takip eden olayları öyküler. Kafka, Dönüşüm adlı eserinde, uyandığında kendisini dev bir böcek olarak bulan Gregor Samsa’yla tanıştırır bizleri. Çoğumuzun Şeytan Ayetleri ile tanıdığı Salman Rushdie, ilk büyük başarısını fantastik öğeler içeren bir romanla, Gece Yarısı Çocukları ile kazanmıştır. Goethe, Faust’da, kurnaz şeytanı alıp karakterlerinin arasına katmıştır. Bütün bu yazarlar, eserlerini zenginleştirmek için fantazyanın sağladığı özgürlükleri farklı amaçlarla ve istedikleri şekilde kullanmıştır.

Stephen King, otoyol yapmak uğruna doğanın katledilmesine karşı çıkmak adına, canlanan araçların insanlara saldırmasını anlatır bir öyküsünde. Bu öyküyle, Tolkien’ın yeni bir dünya yarattığı Yüzüklerin Efendisi adlı romanı bir tutulabilir mi? Dante’nin İlahi Komedya’sını sevenin, Le Guin’in Yerdeniz Dörtlemesi’ni de seveceği yüzde yüz bir kesinlikle söylenemez elbette. Bu nedenle içinde fantastik unsurlar olan tüm kitapları aynı kefeye koymak pek mümkün görünmüyor. Zaten niye öyle yapmamız gereksin ki?

Aslında dünya çapında kabul görmüş ve yaygın olarak kullanılan bazı İngilizce alt tür isimleri bulunuyor, ama bunları bire bir Türkçeye çevirdiğimiz zaman anlamlarını yitirmektedirler. Epic Fantasy, High Fantasy, Low Fantasy gibi ifadeleri, sihirli bir dokunuş yapmadan Türkçeye uyarlarsak Epik Fantazi, Yüksek Fantazi, Alçak Fantazi oluyor ki bu şekilde kullanılmalarının fayda getirmeyeceği aşikâr. Bizim kendi dilimize ve anlayışımıza uygun, özgün tür isimlerine ihtiyacımız var. Bu yüzden, ilerleyen satırlarda kendimce bazı sınıflandırmalar yapmaya çalışacağım. Dışarıda kalan kitaplar elbette olacaktır, zaten bu yazı konuya nokta koymayı değil, açık fikirli bir başlangıç yapmayı hedefliyor. Farklı kişilerden gelecek yeni önerilerle, bu konu çoğunluk tarafından kabul görecek olgunluğa ulaşacaktır.

“Şehir Fantazyası” adı altında toplayabileceğimiz eserlerde, olaylar günümüzde ya da en azından bildiğimiz kent hayatına geçildikten sonraki bir dönemde vuku bulur. Neil Gaiman’ın Yok Yer isimli keyifli romanı bu türe güzel bir örnektir. Olayların yaşandığı ortam, hemen her gün gördüğümüz, tanıdığımız bir yerdir, yazar bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız şehir hayatına fantastik bir dokunuşla sürprizlerle dolu bir muğlaklık katar. Son dönemde Alacakaranlık serisi gibi vampirlerin günümüz şehirlerinde yaşadıkları maceralar da bu türün örnekleridir, her gün gittiğimiz okulumuzda ya da marketimizde fantastik bir yaratığın saklanması ihtimali heyecan vericidir. Türk edebiyatından bu türdeki kitaplara Sadık Yemni’nin romanlarını ve Doğu Yücel’in Okul ve Varolmayanlar isimli eserlerini emsal gösterebiliriz.

“Tarihi Fantazya” diyebileceğimiz kitaplar ise, okuru yine gerçek dünyada tutarlar, ama artık bize yabancılık hissettirecek kadar geçmişte kalmış dönemlere götürürler. Bu kitapları okurken sadece fantastik unsurlar değil, o dönemin kendine has yaşam biçimleri de bizi şaşırtma gücüne sahiptir. Batı edebiyatında Kral Arthur ve Büyücü Merlin’in maceralarını anlatan eserler ve benzerleri bu türün örnekleridir. Türkiye’den ise İhsan Oktay Anar’ın Amat ve Puslu Kıtalar Atlası isimli eserlerini anabiliriz, bu kitaplarda yalnızca hayal gücüyle yaratılmış karakterler ve gerçek üstü olaylar değil, Osmanlı’daki yaşam ve o dönemin korsanlarının ilginç hayatları da okurun aldığı keyifte önemli bir rol oynar.

“Metaforik Fantazya” diyebileceğimiz bir başka grup eserde ise, fantazya unsurları öykünün temel değil, sadece zenginleştirici bir unsurudur. Kafka’nın Dönüşüm isimli eserinde, karakterin uyandığında kendisini dev bir böcek olarak bulması elbette fantastik bir olaydır, ama kitabın anlatmak istediği şey ve okurda uyandırmak istediği duygu açısından, bu olayın gerçek dışılığı oldukça geri plandadır. Calvino’nun İkiye Bölünen Vikont ve Varolmayan Şövalye gibi eserlerini de emsal verebiliriz. Bu tür kitaplarda yazar yarattığı fantastik olayı derdini anlatmak için bir metafor olarak kullanmaktadır yalnızca. Burada vurgulanması gereken, aslında tüm fantastik romanlarda çeşitli metaforların yer aldığı, ama bu tür kitaplarda metaforun eserdeki öneminin, içerdiği hayal gücüne nazaran çok daha fazla oluşudur.

Kimliğini 20.yüzyılda bulan “Diyar Fantazyası” ise, fantastik edebiyatın alt türleri içinde hayal gücünün en özgür kullanıldığı türdür. Bu türün ayırt edici özelliği, gerçek dünyaya fantastik öğeler katılması yerine, tamamen hayal gücüne dayanan bir diyar yaratılarak orada geçen öyküler anlatılmasıdır. Mitolojisi, coğrafyası, tarihi, ırklarıyla, “yani her detayıyla” yazara ait bir yerdir burası. Bu kurgulanmış dünyanın en çekici yönü, yaratılan hayali milletler nedeniyle her milletten okura aynı mesafede durabilmeyi sağlamasıdır. Mesela tarihteki belli bir savaşı değil ama savaşın kendisini, insanlar üzerinde yarattığı etkileri işleyebilirsiniz. Teknolojinin yerini büyünün alması, türün diğer belirgin özelliği ve renkli tarafıdır. Bu kitapları okurken, belgesellerde daha önce görmediğiniz, ansiklopedilerde anlatılmayan, yazarın hayalinde kurguladığı yepyeni bir diyarı keşfetme keyfi de yaşarsınız.

Bu yazıda detaylarına girmemekle birlikte, daha detay bir incelemede Köy (ya da Taşra) Fantazyası, Dinsel Fantazya şeklinde bazı farklı gruplandırmalara da ihtiyaç duyabileceğimizi söyleyebiliriz.

Fantastik edebiyat yapıtlarını sınıflandırırken, okurda uyandırmayı amaçladıkları duygu açısından da bir değerlendirme yapmak doğru olacaktır. Diğer edebi türlerde olduğu gibi fantastik romanların da içinde, korku romanları, romantik romanlar, eğlenceli romanlar, macera romanları gibi farklı temalarda eserler bulunur. Diyar Fantazyası için örnek verirsek, Yüzüklerin Efendisi anlattığı öyküde heyecan ve görkemi ön plana çıkarırken, Terry Pratchet’in Disk Dünya’sı, birbirinden komik karakterleri ve olaylarıyla okuru bol bol güldürmeyi hedefler. Ursula K.Le Guin’in Yerdeniz’i ve Murathan Mungan’ın Şairin Romanı, insanın ince duygularına ve düşüncelerine seslenirken, birçok başka diyar fantazyası bunlarla ilgilenmeyip, heyecanlı ve hareketli bir macera yaşatmak amacı taşır. Bu nedenle gruplandırmaları yaparken, kitabın türüyle birlikte temasını da vurgulamak daha anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Bu şekilde Dracula ya da Frankenstein’ın günümüzde korku temalı tarihi fantazyalar olduğunu söylerken, Alacakaranlık serisinin romantik bir şehir fantazyası olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm bunların ötesinde, bu sınıflandırmaların daha çok eleştirmenler, kitapçılar ve akademisyenler için önemli olduğu, ama yazarlar için pek de anlamlı olmadığını söylemek gerek. Bir kitap yazarken önce türünü belirleyip ona göre kurgu yapmazsınız, içinizden geldiği şekilde yazarsınız ve sonra ortaya çıkan eser başkaları tarafından bir gruba dahil edilir. Bu nedenle birçok kitap, farklı bölümlerinde farklı türlerin özelliklerini gösterebilir, bazı bölümlerinde şehir fantazyasına yaklaşırken ilerleyen bölümlerde diyar fantazyasına dönüşebilir, kimi sayfalarında okuru korkuturken kimi sayfalarında kahkaha attırabilir. Stephen King ve Peter Straub’un birlikte yazdıkları Tılsım buna iyi bir örnektir. Bu nedenle türü hakkında ne söylenirse söylenilsin, iyi yazılmış bir romanın daima okuru için sakladığı sürprizleri olacaktır.

Ejderhaları Yakından Sevmek (Doğuş SARPKAYA)

Edebi türler içerisinde en çok dala ayrılan türdür roman. Ortaya çıktığı dönemden bu yana, melez bir tür olmanın getirdiği bir şey bu. Diğer türlere doğru genişleme eğilimi taşıması, aynı anda şiiri, öyküyü, denemeyi, mektubu, masalı, destanı barındırabilmesi, farklı alttürlerin oluşmasını da olanaklı kılıyor. Ama belirli bir alt türe ait olma durumunun, genellikle edebi değerin azaldığı önyargısını beraberinde getirdiğini söylemek de mümkün. Polisiye, aşk romanı, korku, gerilim ve en sonu fantastik, böyle bir değer düşürücü söylemin etkisi altında kalıyor ne yazık ki. Bu önyargıyı besleyen bir başka sebep ise alttürlerin yazımının çoğu durumda mekanikleşmesidir.

20. yüzyılın ikinci yarısı, fantastiğin kült eserlerine yataklık etmişti. Tolkein’in Yüzüklerin Efendisi serisinin 1960’larda inanılmaz satış rakamları yakalamasıyla birlikte fantastik roman, yayıncıların iştahını kabartan bir alan olmaya başlamıştı. Ardı sıra, özellikle üçleme şeklinde yazılması yayıncılar tarafından desteklenen bir sürü eser ortaya çıktı. Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz serisi gibi uzun satara dönüşen ve “yüksek edebiyat” mertebesine yükselen örneklerin yanında, birbirine benzeyen bir sürü kitabın yayınlanması da kaçınılmazdı. Fantastik edebiyat 20. yüzyılın ikinci yarısında yazarı, editörü ve yayıncısıyla profesyonelleşmiş bir sektör haline dönüşmüştü.

Böyle bir profesyonelleşmenin yarattığı değer düşürücü yargıların, fantastik edebiyata dair nesnel değerlendirmenin önünü tıkamasına izin vermek ise başlı başına sorunlu. Çok satan her kitaba dair oluşan önyargıya karşı Moretti’nin sözlerini hatırlamak anlamlı olabilir: “Kitle edebiyatı, pek çok eleştirmenin –hala- söylediğinin aksine, hepsi birbirine benzeyen ürünlerden oluşan anlamsız bir yığın değildir. Nice sürprizlere gebedir, üstelik sırf kendi içindeki anlamlardan dolayı değil, farklı türden eserler üzerine düşürdüğü ışık sayesinde”. Fantastik edebiyat da kendi mecrası içerisinde akan ve edebiyatın her alanında hayal gücünü harekete geçiren bir alttür olarak varlığını sürdürüyor.

Arafta Kalan Okuyucu

Fantastik edebiyatı bir edebi tür olarak ele alıp, biçimsel bir çerçeve üzerine oturtmaya çalışan ilk ve en önemli eserlerden birisi Tzvetan Todorov’un, Fantastik-Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım kitabıdır. Todorov, ilk olarak, bir eserin fantastik olabilmesi için gerçek ile hayal ürünü arasında bir yerde konuşlanması gerektiğini belirtir. Basılı eserin “örtük okuyucu”su, okuma deneyimi esnasında sürekli arafta kalmalıdır: “Fantastik, bu kararsızlık süresinde yeralır: Yanıtlardan herhangi birisini seçtiğimiz anda fantastikten uzaklaşarak komşu bir alana, ya tekinsiz ya da olağanüstü türlerin alanına girmiş oluruz. Fantastik, kendi doğal yasalarından başka yasa tanımayan bir öznenin görünüşte doğaüstü bir olay karşısında yaşadığı kararsızlıktır”.

Todorov ayrıca fantastiğin tekinsiz ile olağanüstü arasında ince bir çizgide salındığını vurgular. Onun için fantastik yazarının özellikle dikkat etmesi gereken nokta, açıklamaların var olduğunu hissettirirken karanlığı devam ettirip yazdıklarını tekinsize meyletmesini ya da yaşananları doğaüstü güçlere atfedip açıklanamaz olmasını sağlayarak olağanüstüne savrulmasını engellemektir.

Bir diğer önemli nokta ise anlatının şiir ile alegoriye teslim olmaması gerekliliğidir. Fantastik romanların tanıtımları yapılırken sıklıkla kullanılan masalsı ve şiirsel gibi ifadeler aslına bakılırsa metnin gücünü düşüren nitelemeler olarak görülmelidir. “Eğer bir metni okurken her türlü temsili dışlarsak ve her tümceyi kendi başına anlamsal bir bileşim olarak görürsek fantastik ortaya çıkmaz”. Fantastik, alegoriyi de dışlamalıdır. Todorov bu konuda bir not düşme zorunluluğu duyar: Okuyucunun her metni zorunlu olarak alegorik olduğu yolundaki varsayımının önüne geçmek olanaksızdır. Yine de fantastik yazarı bu tarz tartışmaları en aza indirgemelidir. Zaten fantastik yazarlarının çoğu da -iki kurucu usta Tolkein ve Le Guin’de dahil olmak üzere- alegorik metinler yazmadıklarını iddia ederler. Todorov, fantastik edebiyatın biçimsel çerçevesini çizerken, aslında içeriğine dair –her ne kadar biçimin içeriğin belirlenmesinde etkili olduğu iddia edilebilse de- birçok noktada eksik kalır. Edebi türün yapısına böyle bir odaklanma ister istemez o edebi türün toplumsal, kültürel, sınıfsal analizine alan bırakmaz.

Ortaçağ Nostaljisi ve Fantezi

Todorov’un eksik bıraktığı noktada devreye Fredric Jameson girer. Jameson, ütopyacı itkinin temelleri ve olasılıklarını tartıştığı kitabı Ütopya Denen Arzu’da fantastik eserlerin, saf ve geleneksel ortaçağ havasına sahip olmasının, köy nostaljisini hareketlendirdiğini savunur. Bu anlamda fantastik ütopyayı değil muhafazakâr geçmiş özlemini hareketlendirir. Fantezideki iyi-kötü karşıtlığı, insan ilişkileri içindeki kastlaşma eğilimini, büyünün gerici kullanımı da bu muhafazakârlaşmayı destekler. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’da karşılaştığımız Hristiyan nostaljisi bu duruma örnek olarak verilebilir.

Jameson fantezideki gerici eğilimin bir kural olduğunu savunmaz. Fantastik edebiyat kimi örnekleriyle “yabancılaşma ve sınıf mücadelesinin, maduniyetin ve ezilmişliğin somut toplumsal dünyasına” da nüfus edebilir. “Fantezinin görünüşte geri dönülemez yükselişinin, bu durumda, ekolojiye ve insan bedenine içkin olasılıkların çok daha kapsamlı araştırılmasına dayalı yeni içeriğinin sağladığı edebi üstünlüklerle ilişkisi yabana atılamaz”. Bu şekilde ele alındığında fantastik edebiyat eleştirel bir duruşu olanaklı kılarak, içinde barındırdığı mistikleştirme ve gerçeklikten kaçış eğilimlerini aşabilir. Ursula K. Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek ve Yerdeniz serisi bu anlamıyla yeniden okunabilir.

Edebi türlerin kendi içinde sınıflandırılmasının ciddi sorunlara yol açtığını söyleyebiliriz. “Yüksek edebiyat”, alttürleri dışlama ya da görmezden gelme konusunda ısrarcı olsa da, alttürlerin saçağında iyi edebiyatın yapılabileceği birçok örnekle kanıtlanmıştır. Eleştirinin görevi, edebi eserin içinde barındırdığı potansiyelleri ve olanakları önyargısız bir şekilde ele alıp yeniden değerlendirmektir. Ursula K. Le Guin, yetişkinlerin kabullendikleri hayatın sahteliğine bir cevap verdiği için fantastik edebiyattan uzak durduklarını söyler bir yazısında: “Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar”. Todorov ve Jameson’a ejderhalardan korkmadıkları, fantastiğin ütopik ve geleneksel sınırlarını sorgulattıkları için teşekkür etmemiz ve “ejderhaları uzaktan sev” diyen aile büyüklerimize kulaklarımızı tıkamamız gerekiyor sanırım.

FANTASTİK, Tzvetan Todorov, Çev. Nedret Öztokat, Metis Yayınları, 2004.
ÜTOPYA DENEN ARZU, Fredric Jameson, Çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, 2009.


Fantazyalar Politiktir (A. Ömer TÜRKEŞ)

Fantastik edebiyat çok uzun yıllar boyunca Türkiyeli yazar ve okuyucular için çekici olmadı. Sadece fantastik anlatıların değil korku, bilim-kurgu edebiyatının, ütopya ve kara ütopyaların, yani insanın hayal gücünü özgürleştirecek anlatıların zayıflığından söz etmek gerekir.

Türün ustalarından Ursula K. L. Guin'in ifadesiyle “hayal gücünü özgürleştirecek anlatılar”ın, özellikle de masallardan, efsanelerden, hurafelerden çıkıp gelmiş cin, melek, şeytan, peri, ejderha gibi olağanüstü varlıkların Türk romanında neden işlenmediği sorusunu yanıtlamak başlı başına bir yazı konusu. Özetle söyleyelim; bunun nedeni romana yüklenen rol ya da biçilen değerle ilgili. Biraz daha açalım; Osmanlıya “Osmanlı nasıl kurtulur?” meselesinin bir parçası olarak ithal edilen roman sanatına toplumu eğitici/öğretici bir rol yüklenmişti. İlk romanların yazarları, roman ile ilgili yazılarında Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatlarını ve özellikle -Leyla ile Mecnun gibi- folklorik anlatıları geriliğin bir işareti saydılar; Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami gibi yazarlara göre eski hikâye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçiş manasını taşımıştır. Batı'dan uygar bir edebi form olarak ithal edilen roman türü, aynı zamanda Osmanlıyı uygarlığa götürecek eğitici, ilerletici bir araç olarak kullanılacaktır.

Hayal ve hakikat

Cumhuriyet döneminde bu rol daha abartılır. Cumhuriyet’in ilanından sonra, edebiyatı da kapsayacak biçimde, her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, belki de aydınlanmaya yapılan şiddetli vurgu, en çok mistik, folklorik, kısacası irrasyonel kaynaklardan beslenen fantastik anlatıları iyice cılızlaştırdı. Roman sanatının edebiyat dışı görevlerle donatılması sonraki dönemlerde de sürmüş, uzun yıllar romanlar siyasi düşüncelerin ve sosyal teorinin taşıyıcısı olmuştur. İşte böyle bir konjonktür içinde, romanı büyük meselelere açılan bir kapı olarak gören Türkiyeli yazar ve okuyucular için fantastik hikayeler elbette çekici olmayacaktır.

Oysa geçtiğimiz haftalarda yine bu dergi sayfalarında üzerinde durduğum gibi, Türk romanı gerçeklikle yüzleşmek bahsinde hiç de başarılı olmamış, gerçek gibi görünen ama aslında gerçeklikten kaçan, fantastik denebilecek kadar hayali bir kurmaca evren yaratmıştı.

Gerçeklikle gerçeklikten kaçış arasındaki diyalektik ilişki, fantastik edebiyata adım atmak açısından iyi bir açılım noktası. Çünkü insan türü resim ve yazıyla ilk tanışıklık anlarında başlamışlardı dünyayı fantastik biçimde yorumlamaya. Aslında buradaki fantastik ögeler o zamanın insanı için bir gerçeklik algısıydı. İnsanoğlunun kolektif ve somut çaresizlikleri, korku ve endişeleriydi önce söze, ardından duvar resimlerine ve yazıya dökülenler. En büyük korku nedeni ise hiç kuşkusuz “ölüm”dü...

Fantastik anlatıların başlangıçta iki yüzü vardı; hem en ürkütücü nesne, olay ve düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor, hem de hikâye boyunca bu karanlık dünya ile savaşan kahramanı aracılığı ile dinleyiciye/okuyucuya bu korkularla yüzleşme ve böylelikle bir arınma fırsatı veriyordu.

Sonrasında efsane, mitoloji ve masallar, hatta kutsal kitaplar yüzlerce yıldır bir kültürden ötekine, bir coğrafyadan diğerine taşınırken, evrensel diyebileceğimiz bir genişlikte ortak bir bellek yarattı. Dünyanın hemen her köşesinden fışkırdığına göre insanoğlunun zihniyet dünyasının o karmaşık yapısının sırlarını çözmemiz için sağlam ipuçları barındıran bu fantastik anlatılar modern romanlar için de ilham vericiydi. Nitekim dünya edebiyatının pek çok büyük yazarı bu ilhamla yazdılar romanlarını; Swift’in “Gulliver”i, Mary Shelley’in “Frenkeinstein”ı, E.A.Poe'nun hikâyeleri sonraki kuşaklar için çığır açıcıydı.

Türün büyük ustası; Ursula K. L. Guin

Fantastik edebiyat genel başlığı altında sıralayabileceğimiz pek çok alt tür bulunuyor. Fantastik kurgu da bunlardan biri ve belki de en yenisi. Sinema, roman, çizgi kitap ve bilgisayar oyunlarıyla 20.yüzyılın sonlarında yükselişe geçen fantastik kurguların ilk ayırt edici özelliği zaman ve mekândan kopuştur. Bambaşka bir evrenin başlangıç koordinatları bilinmeyen bir zamanına gönderilir okuyucu. Yazar verili dünyadan olabildiğince uzaklaşır; gerçek dünyaya fantastik öğeler katmak yerine, tamamen hayal gücüne dayanan bir dünyaya göç eder. Aklınıza gelebilecek her şeyiyle; mitolojisi, coğrafyası, tarihi, ırkları ile her detayıyla yazara ait yeni bir dünyadır bu. İçinde yaşadığımız gerçeklikle kurulan yegâne bağ dil aracılığıyladır. Ancak türün ustaları burada bile kendi terminolojilerini, kendi kelimelerini, dillerini kurmaya, dilin taşıdığı önsel anlamlardan, hatıralardan, ideolojik yüklemelerden olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Yeni bir dünya tasarlarken içinde yaşadığımız dünyadan büsbütün kopmak elbette mümkün olmaz. Bu dünyanın değerleri başka dünyalarda yeniden tesis edilirken murad edilen insanlık adına genel doğruları bulup çıkartmaktır. Mesela türün nerdeyse “gerek ve yeter şartı” kabul edilen özelliklerinden kahramanlık, dostluk, fedakârlık, iyi-kötü çatışması gibi temalar, duygu ve düşünce sahibi evrensel bir canlı tasarımının yansıması olarak düşünülmeli.

Türün kaliteli örneklerine bakarak yaptığımız bu değerlendirme fantastik kurgu içinde mütalaa edilebilecek bütün romanları kapsamıyor. Çok renkli kapaklarında ellerinde kılıç, kalkan ve mızraklarıyla şövalyeler, tanımlanması güç yaratıklar, devler, cüceler, kaleler, savaş tasvirleri çizilmiş, birbirinden ayırt edilemeyen pek çok fantastik kurgu edebiyatı ürünü satılıyor kitapçılarda. Ama fantastik öğeler barındıran her roman fantastik kurgu sayılamayacağı gibi, fantastik kurgu türündeki her romanda aynı tadı ve derinliği vermez. Derinliğin çıtasını çeken yazarsa hiç kuşkusuz Ursula K. L. Guin’dir.

Guin gibi yazarları türlerle, kategorilerle değerlendirmek doğru olmaz. İyi yazar kendi türünü, kendi kurmaca dünyasıyla birlikte yaratandır. Tür dediğimiz o yazarın kalıpları taklit edildikçe son halini alır. Guin’se fantastik türe bağlanmışlıkla yazmıyor. Başka dünyalara, başka varlıklara, başka yaşam formlarına dair hikâyeler üretiyorsa eğer, bu başka bir dünyanın mümkün olabileceği inancından. İster karanlık olsun tasarımları (distopyalar), ister iyimser (ütopyalar), Ursula K. L. Guin'in derdi şimdiki zamanla, verili olan dünyayla, bu dünyanın gidişatıyla. Yarattığı yepyeni dünyalarla yaş, cinsiyet, dil, din, ırk engellerini kolaylıkla aşmakla kalmıyor romanlarında, ortaya koyduğu anarşist ütopyalar aracılığıyla kapitalizmin cehennem çevirdiği bu dünyanın saçmalığını da koyuyor ortaya.

Son olarak bu türün Türkçe edebiyata yansımasına değinmek istiyorum. Türkiye’deki tanınırlığına biraz da “Yüzüklerin Efendisi” sayesinde kavuşan, belli bir kuşağın roman kültürüne neredeyse hiç sızmamış fantastik edebiyat örnekleri yakın zamana kadar yalnızca çeviri ürünlerle katılmışlardı zihin dünyamıza. Son birkaç yıldır bu akımdan etkilenen, belki de çocukluğunu Conan dergileri ile geçirmiş genç bir kuşağın gelişimini izliyoruz. Ve son yıllarda Türkçe yazılan roman sayısındaki artış ve roman türlerindeki çeşitlenme, özellikle de romanımızda çok az rastlanılan korku, bilim kurgu ve fantastik türlere de yansıyor. Ancak -yazar, yayımcı ve çevirmenleriyle- gençlerin hayat verdikleri bu türlerde bir gelişme kaydedilmişse bile Murathan Mungan’ın "Şairin Romanı" dışında ses getiren bir roman örneği sayamıyoruz. Fantastik ya da gerçekçi, Türkçe edebiyatın hakikatle bağı bir türlü kurulamıyor.