Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bisiklet ve Edebiyat Buluşması (Aydın İleri Söyleşi: Kadir İNCESU)

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ün yaşamını "Eşekle Gelen Aydınlık" adıyla kitaplaştıran, kendisi de bir kütüphaneci olan Aydın İleri bu kez de farklı bir çalışmaya imza attı. İleri, farklı meslekten 72 ismin birbirinden güzel ve unutulmaz bisiklet öykülerini bir kitapta topladı.

Yaşamımın ilk 8 yılı Cankurtaran'da geçti. Ali Şevki Korkmaz öğretmenimin bana okuma yazmayı öğrettiği Cevri Kalfa İlkokulu'nun arka kapısının açıldığı Şadırvan Sokağının girişinde, bisiklet de kiralayan, bir bisiklet tamircisi vardı. Bisiklet kiralayanlar, ne yazık ki o çıkmaz sokağın dışına çıkamazdı. Yasaktı. O sokakta bir kaç kez üç tekerlekli bisiklet sürdüğümü hatırlıyorum, belki de annemden yalvar yakar aldığım bir kaç lirayla... Hiç bisikletim olmadı. Ailesini kıt kanaat geçindiren babamdan böyle bir isteğim de olamazdı zaten. Kendimi yerlere atmadım, ağlamadım, sızlamadım da bana bisiklet alsınlar diye... İmkânı olsa zaten babam bize bisiklet alır, diye düşünmüş de olabilirim. Fakat bisiklet sürenlere imrenerek baktığımızı da inkar edemem.

Aydın İleri'nin hazırladığı ve Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlanan "Bisiklet Öyküleri" adlı kitabı görünce ilk anda geldi bunlar aklıma... Çocukluğu bisiklet üzerinde geçen 72 ismin ilgiyle okuyacağınızı düşündüğüm bisiklet öyküleri yer alıyor kitapta... Tutkusunu oğlu Barış'a da aşılayan Aydın İleri ile Bisiklet Öyküleri üzerine söyleştik.

Aydın, ilk bisikletini anlatarak başla istersen?
İlk bisikletim 3-4 yaşlarda Gülsuyu Mahallesinde yaşadığımız gecekonduda sürdüğüm üç tekerlekli bisikletimdi. Çocuk bisikleti olmasına rağmen amca çocuklarından zor fırsat bulup sürüyordum. O gün ev içinde sürdüğüm uzunca salon kocaman bir bisiklet pisti gibi geliyordu bana.  Üç tekerlekli bisikletten sonra çoğu zaman başkalarından rica minnet bir tur versene diyerek sürdüğüm bisikletler var.

Böyle bir kitabı hazırlatacak kadar büyük bir tutku muydu sizin ki?

Çocukluğunun büyük bir bölümünü bisikletsiz geçiren biri için hem özlem hem tutkuydu benimkisi. Bisikletin bende önemli bir tutku olduğunu sevgili Aydan Çelik’in “Bi Tur Versene” kitabını okuduktan sonra keşfettim.  Hem tutku hem de yaşanılır bir dünya ve Türkiye için bir yazma zorunluluğu, görevi hissettim. Bisikletin çocukken sürülen bir eğlence oyun aracı olamadan öteye bir gerçekliği var. Bisikletli bir yaşam hem sağlık hem ekolojik olarak bir gereklilik. Hayatımızın bir parçası olana kadar bisiklet kültürü için hep birlikte çalışmalıyız. Dünyada bisikletin yaygın kullanımına baktığında biz halen başlangıç noktasındayız. Bu kitap bisikletin Türkiye’de yaşamsal bir kültür olması için minik bir adım.

Çocukluktan yetişkinliğe giden yolda, bisikletin insandaki çağrışımları nasıl bir değişim gösteriyor?
Çocuklukta bir eğlence ve oyun aracı olan bisikletler, bizler büyüdükçe farkındalıklarımız arttıkça bir ekolojik taşıt oluyor. Özgür olduğumuz, kendimizi dinlediğimiz, kolektif hareket ettiğimiz, tüketmeyen, sağlık veren bir ulaşım aracı. İş yaşamından zaman buldukça sürülen bisiklet bazen işe bile bisikletle gidilen-gelinen bir yaşam tarzına dönüşüyor. Çocukken yer eden algı yaşanılabilir bir dünya için bizi yönlendiriyor.

72 ismin yazdıkları öykülerde buluştukları ortak noktalar neler oldu?
Hemen hemen kitaba eser veren herkesin çocukluklarının ne kadar verimli ve keyifli geçtiğine şahit oluyoruz. Bazen hüzün, bazen mutluluk bazen kanayan bir diz, bazen bir yara kabuğu, bazen çalınmış bir bisiklet, çoğu kırmızı. Çocukluğa büyük bir özlem, zaman yolculuğu, haylazlık ve yaratıcılık öne çıkan otak paydalar.

Bu kitap neden önemli? Hayatında hiç bisiklet sürmemiş birileri olduğunu da unutmadan...
Kitap bisikletli ve bisikletsiz bütün çocuklara, yetişkinlere zamanda bir yolculuk. Bir zaman tüneli. Belki bir zaman bisikleti. Birbirinden değerli yazarların buluştuğu bu kitapta bisiklet ve edebiyat buluşması var. Pedalların edebiyatla dönmesi mutluluk verici. Her yaştan okura seslenen, bisikletin yaşamımızda bıraktığı derin izleri, bilinç altındaki özlemleri, yüzde beliren bir gülümsemeyi bize hatırlatan bir kitabın önemi bisikletin hayatın bir parçası olduğu “bisikletin hayat olduğu” mesajını yaymak. Bisikletin toplumsallaşmasına aracı olmasından önemli bir girişim. Kitapta yazan herkes rol model. Başarılı gazeteciler, televizyoncular, çocuk ve gençlik edebiyatı yazarları, kütüphaneciler, müzisyenler, tiyatro sanatçıları, STK temsilcileri, bisikletçiler ve bisiklet sevdalıları kendilerini, bisiklete olan özlemlerini ve sevdalarını yazdı. Bir farkındalık yaratmak, yaşanılır bir dünya için bir “çevreci bir yaşam aracı” olduğunu bir daha hatırlatma fırsatı.

Peki bisikletin edebiyattaki yeri nedir?
Bisiklet öyküye, romana, şiire ve özellikle çocuk edebiyatına yaygın olarak girmiş durumda. Hem dünyada hem de ülkemizde benzer bir ilişki. Pedalların döndüğü edebiyat sahneleri fazlaca var. Neredeyse yeni bir kitap konusu.

Dünya edebiyatında Wiliam Saroyan'ın bisiklet tutkusunu, Henry Miller'in ilk aşkının bisiklet olduğunu bilmeyen yoktur.

Bisiklet dendi mi sevgili yazar Bilgin Adalı’yı unutmamalı “Zaman Bisikleti” çocukların sevgilisi olan bir Türk Çocuk Yazını klasiğidir. Bisiklet ile hayal kurmayı harmanlayarak zamanda yolculuk yapan bir bisiklet yapmıştır. Ondan bisikletle ilgili çok anı dinledim hemen her kitabında özellikle “Kaledibi Sokağı”ında Antalya Kaledibi’nde çocukluğunun en güzel zamanları bisikletle geçtiğini yazıyor. Edebiyat ve bisiklet denince Bilgin Adalı’ya bir saygı duruşu yapmamak olmazdı.
Türk Edebiyatı’nda zamanda bir yolculuk yaparsak, Bisiklet Öyküleri kitabı yazarlarından, sevgili ağabeyim Sunay Akın kitap için yazdığı yazısında şöyle değiniyor; “Naziler Paris’i işgal ettiklerinde kentten kaçanlar arasında, Paris Radyosu’nun Türkçe yayınlar bölümünde spikerlik yapan ve bir yandan da okula devam eden bir genç şair de vardır. 1940 yılının 13 Haziran günü bir bisikletin sırtında pedal çevirerek uzaklaşan şair, Bordeaux’ya ulaşır on gün sonra. Bu arada, yolunun üstünde olan bir kentin, ayrılmasının hemen ardından Alman savaş uçakları tarafından bombalanışına tanık olan şair Cahit Sıtkı Tarancı’dır.”
...
Şiirimizde ise bisiklet için dizeler yazan ilk şair Tevfik Fikret’tir:
“Güzel, evet bu revişler, güzel bu cazibeler,
Güzel; fakat bu tehalük nedir, değilse eğer
Hayatı  birkaç adım fazla koşturup yormak?..”

...
1930 yılında, Son Posta gazetesinin çocuk sayfasında bir şiir yarışması düzenlendiğinin ilanı yer alır. Yarışmaya “Yıldız” imzasıyla katılan “Hastalık” adlı şiirin yayımlanması tartışmalara yol açan şair Nazım Hikmet’tir.
“Yatakta bir hasta var
Bu bisiklete binip bu yataktan uzaklaşmalı
 Eğer bisiklete binip bu yataktan uzaklaşırsa arkasından bağıranlar çok
Yedi kişi
Kaçma hastasın, uzaklaşma hastasın. Aldıran kim?
Ben kaçıyorum Yıldırımlar gibi Yıldırım”


BİSİKLET ÖYKÜLERİ, Haz.: Aydın İleri, Yitik Ülke Yayınları, 2015.

“Suriye’de bizi affedecek şehir kalmadı” (Fehim Taştekin ile Söyleşi:Serap ÇAKIR)

Gazeteci-yazar Fehim Taştekin’le Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal kitabını konuştuk.  Kafamızdaki Suriye algısını yıkan ve olayları objektif bir gözle aktarmadaki cesaretiyle ezber bozan bu kitapta kadim halkların bir arada yaşadığı güzelim ülkenin nasıl bu hale geldiğini ve kana boyandığını çok net göreceksiniz.

Ben Esad’ın Suriye’yi Alevi bir kimlikle yönettiğini sanıyordum ama bu fikrim şimdi alt üst oldu. Asıl etkili olan Baas’mış öyle mi?
Evet oradaki sorunun adı “Alevi azınlık rejim” değil “Baas rejimi”dir. Hem muhaliflerin, hem rejim tarafından insanların toplantılarında bulundum, onlarla özel görüşmelerimde edindiğim tecrübeler oldu. Mesela beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi Suriye’de sokakta herhangi birisine Sünni misin Alevi misin diye sorduğum zaman verdikleri tepkidir. Çok şiddetli bir şekilde “Ben Suriyeliyim” diyorlar. “Bu soruyu sorma” diyorlar. Ve “neden bu soruyu Türkler soruyor” diyorlar. Bu durumu Suriye içinde ve dışında defalarca yaşadım. Necef’te ünlü bir sanatçıyla bir araya geldim. Sorduğum zaman hemen yüzünü çevirdi, sonra geri döndü ve bana “bir daha bu soruyu bana sormayın” dedi.

Niye soruyoruz biz Alevi misin Sünni misin diye?

Soruyoruz çünkü bizim kendi ön kabullerimiz var. Özellikle AK Parti döneminde her şeyin başına eklemeye başladık. Şii başbakan bilmem kim, Alevi devlet başkanı bilmem kim. Bu mezhepçi okuma gazeteleri de etkilemeye başladı. Şöyle düşünelim: Suriye ya da Irak’tan herhangi birisi Sünni Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dediği zaman ne kadar tuhaf gelir bize öyle değil mi? Sünni Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel mesela. Ya da CHP’nin Alevi Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu… Bu tuhaf değil mi? Kışkırtıcı ve ayrıştırıcı bir söylem. Bu nedenle, siz bunu Suriye için de yapamazsınız.

Irak da aslında benzer bir süreçten geçti fakat dünyayı küresel çapta etkilemedi. Neden Suriye’deki bu savaş tüm dünyayı etkiledi? Bunun tek sebebi IŞİD olamaz herhalde.
Hayır değil. Uluslararası stratejik konumlanmada Suriye çok özel bir yerde duruyor. Suriye soğuk savaş döneminden beri Rusya’nın müttefiki. Yani bir eksen farklılığı var. 1979’dan beri İran’ın müttefiki. Bu da sorun. Üç, İsrail’le teknik olarak savaş halinde bir ülke. Golan işgal altında. Bu başlı başına Suriye’nin şeytanlaştırılması açısından yeterli. İkincisi Suriye’nin kendi iç dinamiklerinin Orta Doğu’da birçok yerde uzantıları var. Hem aşiretsel, hem mezhepsel, hem de dinsel olarak. Yani Hristiyanların Beyrut’la, Şiilerin hem Lübnan, Irak ve İran’la, Alevilerin hakeza Türkiye’deki Arap Alevileriyle etkileşimi var. Başka bir şey Suriye’deki Hristiyanlar. İlk olaylar patlak verdiğinde en çarpıcı slogan “Aleviler mezara, Ermeniler Beyrut’a” idi. Suriye’nin kendi kadim Hristiyan topluluklarının yanı sıra Osmanlı’dan sürülen Ermeniler ve Süryanilerin Suriye’de hayat bulması önemli.  Rojava’da birçok yerleşimin temeli bizim kovduğumuz insanlar tarafından atıldı. Buralara Türkiye üzerinden bir müdahale olduğu zaman eski hatıralar yani tarih yeniden canlanıyor. Keseb mesela. Keseb’e Türkiye üzerinden gruplar sokuldu. Ne oldu? 1915’i Ermeniler yeniden yaşadı. Büyük bir travma! 100 yıl sonra yeniden aynı şey. Yani o insanlar için tarih tekerrür ediyor ve biz bunu böyle görmüyoruz. Ezidiler için Şengal’de tarih yine tekerrür etti.

Sizin bir cümleniz var kitapta, çok dramatik ve çarpıcı: “Suriye’de bizi affedecek şehir kalmadı” diyorsunuz. Gerçekten Türkiye Suriye’nin bu hale gelmesinde bu kadar ciddi bir rol mü oynadı?
Sadece Suriye değil Irak da affetmeyecek. Bir kere militan akışının % 70-80’i Türkiye üzerinden gerçekleşti. Suudi Arabistan ve Katar’ın finanse ettiği, CIA ve MİT’in organize ettiği silah akışının çoğu Türkiye’den gerçekleşiyor. Ürdün de var ama Türkiye hattı çok daha kritik. Uçaklarla Ankara ve İstanbul’a inen uçakların yükü TIR’larla sınırdan geçirildi. Bu akış 2012’de başladı ve hala sürüyor. Türkiye’nin Mare hattını koruma ve tampon bölge oluşturma telaşı da bu akışın korunmasıyla ilgilidir.
 
“Türkmenlere veriyorum” diyor. Nereye gittiği belli mi mühimmatların?

Sadece Türkmenler değil hepsine verdi. Bunlar Hatay’daki operasyon odası üzerinden dağıtıldı. Kimi az aldı, kimi çok aldı ama Türkiye muhalifleri besleme konusunda ‘adil’ hareket etti. Nusra, Ahrar, Tevhid Tugayı, Türkmen Tugayları vs... Başlangıçta IŞİD adı yoktu ama sonradan bu örgüte katılanlar da Nusra çatısı altındaydı, onlar da bu akıştan nasiplendi. Sonradan ABD’nin müdahalesiyle bazı örgütlerin üzeri çizildi.
 
Suriye’de Türkiye’yi ciddi anlamda suçlayan bir kesim var öyle mi?

Suriye’nin medeniyet havzalarını yerle bir ettiler. En önemli sanayi tesislerini yağmaladılar. Bunlar Ortadoğu’nun en büyük tesisleriydi. Suudi Arabistan üretmez, Katar üretmez, Birleşik Arap Emirlikleri üretmez, Irak üretemez halde. Sanayisini kurmuş, üreten bir ülke vardı, Suriye! Ve bu tesisleri tırlarla taşıdılar Türkiye’ye. Cilvegözü’nden ve Öncüpınar sınır kapısından taşıyıp sattılar. Suriyeliler bunu affeder mi? Affetmez…
 
Suriye dediğim zaman sizi en çok üzen şey ne?
Suriye benim gözümde şöyle bir ülkeydi: Baskıcı rejime rağmen bizden kaçan Ermeniler ve Süryaniler orada hayat buldu. Bizden kaçan Kürtler ayrımcılığa maruz kaldı, yabancı ve kayıtsız diye vatandaşlıktan mahrum bırakıldı ama en azından orada katledilmediler.  Muhalif olanlar bir şekilde zulüm gördü bu doğru. Ama azınlıklar için Suriye korunaklı bir alandı. Farklı din ve mezhepler bir arada yaşıyordu. Lazkiye’de, Halep’te ve özellikle Humus’ta Sünni, Alevi, Şii, Hristiyan iç içe. Bu kültürü fena halde örselediler. Bu insanı sarsan bir şey. Suriye kentlerinin çok önemli toplumsal ve kültürel dokusu var. Bizim Hatay, Mardin gibi. Bakın selefi cihatçıların elinde bu bölgeler ne hale geldi. Bu insanın içini parçalayan bir şey.
 
Peki Suriye değince sizi en çok ne öfkelendiriyor?

Mesela dünyanın en rezil sistemine sahip bir Suudi Arabistan’ın kendi bölgesel ve uluslararası hesapları için bu ülkeye demokrasi götürme kervanında baş finansör olması insanın ağırına gidiyor. Katar da öyle… Beğenmeyebilirsiniz ama Suriye’de iyi kötü parlamento, seçim sistemi, yargı mekanizması var. Kadınlar bu ülkede bazı Avrupa ülkelerinden daha önce seçme ve seçilme hakkına kavuştu. Suriye kadınların gece saat ikiye üçe kadar sokaklarda tek başına dolaşabildiği bir ülkeydi. Bunları yok ettiler. Bizdeki gibi orada bir Ermeni ya da Kürt’ün aşağılandığını göremezsiniz. Burada bazı kesimlerde maalesef ‘Ermeni’ kelimesi bir hakaret, aşağılama sıfatı gibi kullanılıyor. Ama Suriye’de kimse bunu yapamaz. İşte bu ortak yaşam kültürünü ve ortak medeniyet havzasını hedef aldılar, benim en çok kahrolduğum şeylerden birisi budur.
SURİYE: YIKIL GİT, DİREN KAL, Fehim Taştekin, İletişim, 2015.

cakirserap@yahoo.com

Mizahta Şaşırtmak Esastır (Tan Oral ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizeri Tan Oral’ın elli yılı aşan sanat yaşamının ardından dünyaya bakış açısını görmenizi istedim biraz. Değişen mizah anlayışından, geçip giden iktidarlardan ve günümüz dünyasından konuştuk. Bakın neler söyledi…

Çizime başlama hikâyenizi merak ediyorum doğrusu. Çocuk yaşlarda başlamamışsınız öyle mi?

Ben tembelliğe çocukken başladığım için, bu iş bugüne kadar geldi ama o konuda da başarısız oldum. Yeterince tembellik fırsatı vermiyor içinde yaşadığımız düzen. Tembellik derken biraz keyifli olmak, biraz hayal kurmak, keyfine göre dolaşmak ve çizmek, çizmeyi severim, bunları kastediyorum. Ama bu şans, bu mutluluk ne yazık ki içinde yaşadığımız zaman parçasında kolay elde edilemiyor. Çok çalışmak, çizmek zorunda bırakılıyoruz. Doğrusu sorunuza yanıtımın nerede başladığını, ben de tam olarak kestiremiyorum. Sıkıntılı bir zamanda, liseyle üniversite arasındaki bir boş alanda, işsiz, güçsüz, okulsuz hatta bulunduğum çevre nedeniyle uzun süre arkadaşsız kaldığım bir dönemde, o sıkıntılar beni mutsuz edeceğine kâğıtlara boşaltmış olmalıyım duygularımı. İlle bir başlangıç olacaksa o kâğıtların birikmesiyle başladı diyebilirim.

Babanız subaymış ve çok fazla yer değiştirmişsiniz. Sizin bahsettiğiniz dönemde İzmir’e yerleştikten sonra galiba. 

Bu kadar çok dolaşırken insanın her gittiği yerde sevdikleri, dostları oluyor. Bütün bunlardan sonra, hayat hakkında ne hissettiğimi düşündüğümde, benim için hayat, sevmek, dostluklar kurmak ve onlardan ayrılmak zorunda bırakılmak şeklinde özetlenebiliyordu.

Babanızın tayinlerinden dolayı mı?

Evet. Yani hep sevdiklerimden ayrılmak zorunda bırakıldığımı görüyorum geriye baktığım zaman. Bunların içinden bazıları kopmuyor, hâlâ devam ediyor, hâlâ birbirlerini arayan insanlar olarak. Bazılarıysa kaybolup gidiyor, ben de onlar için tabi.

50 yılı aşkın bir zamandır çiziyorsunuz, neden diye sorsam size?

Çizmek bir istisna! Hayatımdaki ve çevremdeki her şey yolunda gitse neden uğraşayım eleştirel çizgiyle? Yaşadığım mutluluk, insanlarla olan ilişkilerim yeter de artar bile. Hele ki yaşadığımız dönemde, hele ki yaşadığımız ülkede o kadar kolay olmuyorsa, sizin yakanızı sorunlar ve engellemeler bırakmıyorsa eğer, ne yapacaksınız? Ya teslim olacaksınız, ya mutsuz olacaksınız, ya sarhoş olacaksınız, ya da kâğıda bir şeyler çizeceksiniz.

Sanat yaşamınız boyunca pek çok iktidara tanık oldunuz. Çizerken en zorlandığınız bir iktidar dönemi var mı?

Çizerken hep zorlandım.

Nasıl?

Biraz önce söylediğim gibi bana kalsa çizmem, oysa zorlandığım için çiziyorum. Çiziyor isem zorla çiziyorumdur. Zaten o zorlama olmasa, dediğim gibi, niye uğraşsın insan kâğıtla, kalemle, problemlerle? Genellikle iktidarlar yönettikleri toplumu mutlu etmekte hiç de becerikli olmuyorlar. Bir ülke hayatı sorunlarla doludur. Bu sorunlar belli bir adalet duygusu içinde, belli bir eşitlik kollanarak, belli bir hoşgörüyle çözülmeye çalışılıyorsa insanların mutlu olma şansı daha fazla olabiliyor. Ama genç bir cumhuriyet!.. 600 yıllık geçmişini yok sayarak kurulduğu da düşünülürse, burada yaşayan insanların sakatlanmış bir iç dünyalarının olduğu anlaşılabilir. O yüzden sorunları çözmek, yeni sorunları yaratıyor. Bütün bunların yaşandığı bir ülkenin iktidarları da tabi ki çizen adam için her zaman kolay olmuyor.

Siz çizerken bu sorunları yansıttığınızı mı yoksa hafiflettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Doğrusu kendimi hafiflettiğimi düşünüyorum. Çünkü ağır geliyor. Bu ağır gelen koşulları kabul ederek, razı olarak yaşamak ise daha da ağır geliyor. O yüzden bir tepki vermek, kabul etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Özeti bu bence…

Çizdiğiniz karikatürler bazılarının beğenisini kazanırken bazılarında hazımsızlık yaratabiliyor. Ne düşünüyorsunuz böyle olunca?
 

Mizah, bazı insanları neşelendirip mutlu edebilir ama konu edilen bazı insanları ve yandaşlarını da mutsuz edebilir. Zaten amacımız da bu. Adını anmaktan çok keyif aldığım Romanyalı çizer dostum Albert Poch’un bir sohbet arasında söylediği şey beynimde yer etmişti: Mizah ve karikatür bizi rahatsız edenleri rahatsız etmektir. O kadar iyi özetliyor ki…

10 Ekim’de Ankara’da yaşanan terör faciası bir mizahçının gözünden nasıl görünüyordu? 

Sadece sustum. İki gün sustum. Yapacak bir şey yoktu. Üzüntü ve acı içinde sustum. Ama ondan sonra bugün T24’te bir çizgim yayınlandı. Şöyle bir cümle vardı orada: Vatandaşını korumakta aciz olan neden savaş çıkartmaya kalkışır ki? Bu çizgi, bu olayın kimin tarafından neden başa geldiğini açıklayan bir şey. Mizahın böyle bir yanı var. Sen barış diye toplanan insanların güvenliğini beceremiyorsan savaşa filân girme, çünkü savaş karşılıklı ölüm demektir. Sen kendini koruyabiliyorsan, evet düşman bildiğine karşı bir savaşı göze alabilirsin belki. Sen bunu beceremeden Suriye’de bir savaşa bulaşırsan başına bunları getirirler. Bu çok acı bir olay, çok…

Karikatürlerinizin dışında animasyonla da çok ilgilenmişsiniz. 1970’te yaptığınız Sansür filmine bayıldım. O dönemde böyle bir bakış açısı, teknik imkânları da düşünürsek muhteşem. Polis şiddetini işlemişsiniz o dönemde. Bunun dönüşü nasıl oldu?

Çok eskide kalmış bir hikâye aslında. Onun bir de çocuklar için kitabını yaptım. Şimdi Evrensel Kitapevi yeni baskısını yapıyor, herhalde fuara yetişmiş olur. Çok eskilerde yapılmış bir işin unutulmamış olması hem hoşuma gidiyor, mutlu ediyor beni, hem de hâlâ geçerli olması çok canımı sıkıyor açıkçası. Yani bugün sansür dendiği zaman “o da ne demek” diyebilmeydi insanlar. Sansür diye bir film yapmak çekici geldiydi bana. Doğrusu çizgi film konusunda ne eğitimim ne de bilgim vardı. Ancak Sinematek Derneği’nde gördüğüm çizgi filmlerin nasıl yapılabileceğini çözmeye çalışıyordum. En çok da Jan Lenica’nın filmlerinin teknik olarak nasıl olabileceğini düşündüğüm için kafamda öyle bir çözüm oluştu. Sadece onu uygulayarak, kartonları keserek, kameranın altında kıpırdatarak yapılmış bir filmdir o. Son dakikaya kadar uğraşıp TRT’ye verdik; sonra bir ödül geldi, sonra göstermek istemediler. Kaldı öyle. Zannediyorum üç sene sonra onu bir çocuk kitabı olarak, “madem siz göstermiyorsunuz kütüphanelerde bulunsun” diye yayımladık.

Tan Oral’ın hayatında ve mizahın içinde kedinin yerini sormak istiyorum size.

Mizahta kedinin yeri için şöyle söyleyebilirim. Bernard Shaw’a sormuş bir genç yazar: Ben sizin gibi yazar olmak istiyorum ne yapmalıyım? “Cevabı çok basit masanda bir kedin olsun” demiş. Benim içinse, özel bir gayret değil kediyle birlikte olmak. Kediler çocukluğumdan itibaren hayatımdaydı. Sabah çay içmek ne kadar doğalsa kediler de hayatımın bir doğal parçasıydı. Bunun önemini yıllar sonra çevremden gelen tepkilerle anladım. 

Kediyi şakacı hınzır bir insana benzetirsek şimdiki iktidarın yerine neyi koyabiliriz?

Sadece gergedan diyebilirim. Burnunun doğrultusunda hiçbir şeyi görmeden, bir yere toslayana kadar dümdüz giden. Gergedanın öyle bir özelliği var, kıvrak değildir. Bedenleri ağır olduğu için toslayana kadar dümdüz giderler.

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizerisiniz. Ana teması hayata gülümseyerek bakmak. Oysa biz biraz karamsar bir ülke olduk diye düşünüyorum. Böyle bir ana temanın altında neler konuşacağız kitap fuarında?

Umudu söndürmemek, kuyruğu dik tutmak, bu anlamda konulan bir slogan bence. Bu temayı belirlediklerinde Türkiye bu kadar karanlık değildi. Bu kadar karanlığa henüz girmemişti. Belirtiler vardı ama… Ben bu temanın umudu canlı tutmak, umutlanmaktan vazgeçmemek anlamında konulduğunu düşünüyorum.

Şimdiki gençleri nasıl buluyorsunuz mizah yönünden? Sosyal medyada özellikle? 

O kuşaktan olmadığım için her halde yeterince izleyemiyorum. Bu sosyal medya olayı da çok yeni bir olgu. Dolayısıyla üzerine yorum yapmak zor. Bir koro sesi gibi geliyor bana, bir uğultu olarak duyuluyor. Uğultunun etki yapması çok zor. O yüzden sosyal medyadaki uğultuda küfür ve hakaret edenlerin sesleri daha fazla duyuluyor.

Peki, son dönem mizah dergileri için neler söyleyeceksiniz?

Aynı şeyi mizah dergileri için de söyleyebilirim. Bir şey yapılıyor ama her zaman beklenen etki çıkmıyor.  Ama Musa Kart Cumhuriyet’te günün birinde bir karikatür yapıyor, davalar ödüller… Birinin bir yerine batıyor yani. Tıpkı sandalyeye bırakılan bir tek raptiye gibi…

Mizah dergilerinin neden etkisinin azaldığını düşünüyorsunuz?

Çünkü bu görülüyor. Vakit geçirmek ve eğlendirmek de bir ihtiyaçtır kuşkusuz.  Bu amaçlarla çiziliyor, ancak kapaklarında siyasi ya da sosyal mesajlar da yer alıyor. Bir de bugün siyasetin en tepesinde oturan kişinin eleştirisini yapmak için suratını bozmak, çirkinleştirmek bir şey demek değil. Sonunda sadece çarpıtılmış, çirkinleştirilmiş bir surat kalıyor ortada. Öyle etkili bir muhalefet oluşmuyor, yeterli de olamıyor. Arada bir, bütün dergileri alıyorum hepsine bakıyorum. Genellikle aynı şeyleri görüyorum.

Bir noktayı kaçırmışlar o zaman?

Mizah ve komedi. İkisi yapı olarak tamamıyla farklı. Mizah şaşırtma amaçlıdır. Bir olay karşısında bir mizahçının ne yapacağı pek bilinemez. Yani tepkinin ne zaman, nereden geleceği pek belli değildir, şaşırtmak esastır. Komedide ise asıl olan şartlandırmadır, tekrara dayanır. Walt Disney’in çizdikleri bugünün çizgileriyle benzeşir. Onu izleyen insan gülmeye hazırdır zaten ve güler. Birbirlerinden farklı da olsalar, her iki anlayışın da ortak yanı; çizilenleri izleyen ya da onlarla karşılaşan bir insanın neşelenmesini ve kendini iyi hissetmesini amaçlıyor olmalarıdır.


‘Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla' (Onur Behramoğlu ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram'ın  bir döneme tanıklık eden mektupları genç kuşak şairlerimizden Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Yeğen Onur Behramoğlu öyle bir çalışmaya ve önsöze imza ettı ki amca Ataol Behramoğlu “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” demekten kendini alıkoyamadı.

Geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılını kutladığımız Ataol Behramoğlu ile kardeşi Nihat Behram'ın 1967 ile 1983 yılları arasındaki mektuplaşmaları Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Tekin Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yalnızca iki kardeşin değil 16 yıllık bir dönemin de kültürel ve siyasal açıdan görüntüsünü ortaya koyuyor.
Onur Behramoğlu ile "Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla - Mektuplar (1967-1983)" üzerine konuştuk.

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın mektuplarını alıp çalışma masanıza oturduğunuzda neler düşünüyordunuz?

İki  şair  amcamın  gençlik  halleriyle tanışıp  İstanbul’dan-Paris’ten-Moskova’dan-hapishaneden  yazdıkları  mektuplarda  ağabey-kardeş  ilişkilerine tanıklık edecek olmak, babamın da satır aralarında dolaşıyor olabileceği düşüncesi heyecanlandırıyor; edebiyat tarihimize kalacağını bildiğim bir yapıtı yayına hazırlama sorumluluğu gururlandırıyordu beni. Mektupları okurken sıkça yerimden kalkıp yürüdüğümü, kimi yerleri yüksek sesle tekrarlayarak duymak istediğimi, hepsini defalarca okuyup her birine dair sayfalarca notlar aldığımı şimdi biliyorum. Masama oturduğumdaysa, bunların sezgisiyle doluydum sadece, büyük bir yolculuğa çıkma öncesinin aşka benzeyen yürek çarpıntılarıyla.

"BİLDİKLERİMİ  OKUMAK  DA  SARSTI  BENİ"

Mektupları okuduktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu?

Bilmediklerim  değil  sadece,  bildiklerimi  okumak  da  sarstı  beni. Nihat Behram’ın, elektrik işkencesi gördükten sonra yazdıkları, örneğin. Şiirlerinde soluk alıp vermeye devam eden sincabı öldüğünde ona veda edişi… Fransa’da son derece zorlu koşullarda yaşamaya çalışırken 1. Dünya Savaşı ve Mustafa Suphi üzerine okuyup  düşünen,  Pablo Neruda  ile  görüşen,  ‘Halkın  Dostları’  dergisine  şiirler-yazılar-çeviriler gönderen, dostlarına okumaları için kitaplar postalayan, kardeşine “Hapse girersen yabancı dil öğren” diyen Ataol Behramoğlu’nun şair ve düşünce adamı  olarak kendini inşa ediş sürecinde; 30’lu, 40’lı yaşlarındaki kaygıları, duyguları, duyarlıkları, öğrenme tutkusunda kendimi buluşum...

Siz de aileden olduğunuz için bilirsiniz mutlaka. Soyadı meselesini anlatır mısınız?

Ataol Behramoğlu çok genç yaşta tanınan bir şair olunca, kardeşi Nihat’ın özerkliğini ilan edişidir soyadını Behram olarak yazışı, Harold Bloom’un ‘Etkilenme Endişesi’ olarak bir kitap boyunca tanımladığı duygunun dışavurumudur. ‘Tam bağımsızlık’ değil ‘özerklik’ diyorum zira sanatta tam bağımsızlık yoktur, herkes birbirinden etkilenir, beslenir. Güzel, doğal ve sahici olan da budur. Kardeş olduklarını bilmeyenlere rastladıkça hayret etmeye devam ediyorum hâlâ, böylesi bir cehalet de ancak bizimki gibi toplumlara mahsustur.

"DİRENENLER, MÜCADELEDEN YILMAYANLAR, PES ETMEYENLER DAİMA KAZANIR"
 
Sonrasında nasıl bir çalışma şekli belirlediniz?

Mektup türünün nitelikli örneklerini okudum önce. Kitap için çalışmanın ayrılmaz parçası saydım, türün yetkin örneklerini okumayı. Elimdeki mektupları Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram mektupları olarak ayırdım, kendi içlerinde tarih sırasına dizdim, tarihi belli olmayanları –hangi iki mektup arasında yazıldıklarını tüm mektupları okuduktan sonra belirlemek üzere- önüme serdim ve sırayla okumaya başladım. Okuduğum her mektuba ilişkin birkaç sayfa not alıp sorular hazırladım, olası dipnotlar için gerekli olabileceğini düşündüğüm dergi ve kitapları temin etme sürecine girdim. Eşzamanlı olarak, mektuplarda sıkça değinilen ‘Halkın Dostları’ ve ‘Militan’ dergilerinin tüm sayılarını baştan sona okudum. (Kitaba doğrudan katkı sağlamasa bile, böyle bir kitabı hazırlarken yapılması gereken çalışma olduğuna inandığım için yaptım bunu, kimseye değilse de kendime yararı olacağını bildiğim için.) Tamamını okuduktan sonra hepsini bilgisayarda yazma işine koyuldum. Hamallık gibi görülebilecek bu kısım çok yorucu olmakla birlikte, yazarken dikkat edilenlerle okurken dikkat edilenler bambaşka olabildiğinden, böyle bir emeğin karşılığını aldığımı da söylemeliyim. Mektupları yazarken, bir yandan da amcalarıma göndererek, sorularımı sormaya başladım. Her bir mektuba dair onlardan da uzun yanıtlar geldikçe, bazı mektuplara ilişkin yazışmalarımız uzadıkça işler iyice zorlaşmaya başladı; hatta bir ara, uzunca bir süre çalışmaya ara verecek denli yoruldum. Direnenler, mücadeleden yılmayanlar, pes etmeyenler daima kazanır. Öyle de oldu. Her bir mektubu sorulu-cevaplı yerli yerine koyduğuma inandıktan sonra, dipnotların ve kitabın sonunda yer alacak eklerin belirlenmesine çalıştım. Kitabı yayınevine teslim etmek üzereyken de önsözü yazdım.

"ASLOLAN GERÇEĞE SADAKATTİR"

Sansürlediğiniz mektup oldu mu?

Hayır, hiçbir mektubun hiçbir yeri sansürlenmediği gibi, örneğin Nihat Behram’ın kendine has imlası, son derece özgün, ele avuca sığmaz üslubu da birebir aktarıldı. Bugün hayatta olan kimileri hakkında kırıcı sayılabilecek sözler de söylenmiştir, şimdi okuduklarında iki kardeşin de gülümseyerek “Hay Allah, öyle mi düşünüyor muşuz o günlerde?” diyecekleri hususlar da vardır. Aslolan gerçeğe sadakattir.

Edebiyatımızın iki önemli isminin mektuplaşmalarını edebiyat tarihimiz, siyasal ve kültürel yaşamımız açısından değerlendirir misiniz?

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yer almadıkları bir Türk Şiiri Antolojisi düşünülemeyeceğine göre, böylesine değerli iki şairin birbirlerine yazdıkları mektupların edebiyat tarihimizdeki yeri bellidir. Bu denli geniş kitlelere ulaşabilmiş iki şair kardeş örneğine pek rastlanmayacağı için, dünya ölçeğinde kıymetli bir belge sayıyorum kitabı. Türkiye’nin siyasal meselelerine ilişkin devrimci tavır almış, hapisten sürgüne nice bedeller ödemiş iki şair kardeşin mektuplarını okurken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin öncesi ve sonrasını da görecek olmak, bütün bu süreçlerde iki şairin neler düşündüğüne, neler yaptığına tanıklık etmek, belleğe kazınacak bir hayat bilgisidir.
Bu çalışmayı aile dışından birisi yapsaydı, ortaya farklı bir çalışma çıkar mıydı?
Mektuplar kitaplaşana dek mahremiyetlerine özen göstererek aile içinden ya da dışarıdan kimseyle paylaşmadım. Bendeki duygusu, bendeki karşılığı, onurlu bir mirasa sahip çıkma, o mirasa layık olma duygusuydu. Aile dışından birisinin, iki şairi ne denli severse sevsin, böyle bir duygu yoğunluğu yaşayabileceğini sanmıyorum. Ayrıca, sorulacak soruları, dipnotları, ince ayrıntıları belirleme sürecinde, amca-yeğen teklifsizliğiyle yazışmanın sıcaklığı da çalışmanın ruhuna dahildir diye düşünüyorum.

Dönemin en etkin dergilerinden olan Halkın Dostları'nın da hangi şartlarda yayınladığını görüyoruz. Halkın Dostları üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de süreklilik içerisinde, taş üstüne taş koyarak değil de geçmişi bilmeden, bildiğimiz kadarını da önemsemeyip zamanla büsbütün unutarak yol alıyoruz, buna yol almak denilebilirse. Halkın Dostları ve ardından Militan’ın tüm sayıları, hiç değilse okuyan-düşünen-merak eden insanlarımızın arşivinde bulunsaydı, dergiciliğimiz başka boyutlarda olur, düşünce ufkumuz  bugünkünden ötelere taşınır, her dergi Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalmazdı. Mart 1970 tarihli ilk sayısında “Gerici Sanata Hücum” başlığıyla yola koyulan bir dergide Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Nihat Behram, Bekir Yıldız, Murat Belge neler yazmış, keşke merak etseydi insanlarımız… Nedim Gürsel’den Eluard çevirisi, Leylâ Erbil’den zehir zemberek bir açıklama, Kürt şiirinden çeviriler yapan bir Ataol Behramoğlu ile de karşılaşacaklar; merkezin ‘Varlık’ gibi dergileri darbe karşısında esas duruşa geçerken yiğitçe haykıran devrimci kültür-sanat dergisi nasıl olur, göreceklerdi.

Mektuplar kadar önsöz de çok dikkat çekici... Her iki şairi de tam anlamıyla özümsemiş ve içselleştirmiş bir şairin duyarlığıyla yazılmış. Mektuplardaki duygu yoğunluğu kadar önsözün de sizi duygusal anlamda zorladığını düşünüyorum.

Önsözü, bir gecede, orada andığım müzikleri dinleyerek, çok duygulanarak, şiir yazarken hissettiğime benzer bir hal içerisinde yazdım. O halin oluşmasını bekledim, şiiri bekler gibi. Yazıp amcalarıma gönderdim. Unutamayacağım güzellikte mektuplar aldım onlardan, unutulmaz güzellikte sözler duydum. Günler sonrasında, beklemediğim bir anda, sabahın erken saatlerinde, Ataol Behramoğlu, “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” yazdığında, ben de ilk kez ağladım. Şairler biraz böyle işte…

Sizin Ataol ve Nihat amcalarınıza ortak bir mektup yazmanızı istesem...

Onlara şiir yazmak isterim. ‘Dövüşe Dövüşe Yürünecek’ bu yolda ‘Bir Gün Mutlaka’ yazacağım. Ataol Behramoğlu’nun benzersiz kahkahasını, derin derin düşünen yakışıklı yüzünde somutlaşan yoğun anlamı, hayatın her zerresini kucaklayıp hücrelerinde duyarken kendini mükemmelleştirmek için durmaksızın çalışma kararlılığını; Nihat Behram’ın sözcükleri art arda sıralayıp araya muziplikler katarak tüm ruhuyla, gövdesiyle, canıyla koşaradım anlatıp yaşayışını, ulaştığı her noktaya elektrik yükleyen devrimci heyecanını, doğayla bütünleşmiş çocuk kalbini oğluma ve dünyanın tüm iyi insanlarına anlatabileceğim bir şiir…

YENİDEN YARATILMANIN COŞKUSUYLA- MEKTUPLAR (1967-1983), Haz.: Onur Behramoğlu, Tekin Yayınları, 2015.

“Sanatçının Görevi Egemen Olan Güce Yanlışlarını Göstermektir” (Kaan Murat Yanık ile Söyleşi: Merve AÇIKGÖZ)

Kaan Murat Yanık son kitabı Butimar ile raflarda yerini alırken, biz de yazarını ve bu sıra dışı romanı daha yakından tanıyabilmek için bir röportaj yaptık…

Sizinle ilk kez karşılaşacak okurlar için bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1988 yılında doğdum. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudum. Bu süre içinde çeşitli edebiyat dergilerine yazılarımı yolladım, ilk yazılarım o zamanlarda yayınlandı. Okulu bitirdikten sonra birkaç yayınevinde editörlük yaptım. Sonra da Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi'nde Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yüksek lisans. Edebiyatla, organik bir bağ kurmam üniversite yıllarıma tekabül ediyor.

Okuyanlar elbette öğrenmiştir ama yeni tanışacaklar için sormak istiyorum, nedir Butimar?
 

Butimar, Pers mitolojisindeki bir kuşun ismi. Bu kuş denize aşıkmış, denizin kıyısına çöker ve denizi izlermiş. Denizden bir damla dahi su içmezmiş, denizin kuruyup tükeneceğinden korktuğu için. Bir de bu kuşlar aşık olduğu zaman uçamazlarmış. Bunun epistemolojik, felsefik bir sürü şekilde okuması yapılırsa tasavvuf ve doğu edebiyatındaki aşkın kanatlandırdığı meselelerinin tam tersine çıkıyor. Kanatsızlaştırıyor.

Butimar'ın konusu oldukça ilginç. Birinci bölümde günümüz Nişantaşı'nda bir psikiyatrın günlük hayatını ve acayip kişiliğini tanımaya çalışan okur, ikinci bölümde kendini yirminci yüzyılda Erivan'da buluyor. Zorunlu göçler, farklı dinler, aşklar ve simya. Sizi bu dünyayı anlatmaya iten ne oldu?

Ben Uçurtma Mevsimi'ni yayınladıktan sonra edebiyat eleştirmenleri hep olumlu görüşler bildirmişlerdi ama görüşlerin yanında şunu da bana söylediler, ''Dışarıya oryantalist gözle bakıyorsun.'' Yani bana ''Neden Çin'i anlatıyorsun, neden Sırbistan'ı anlatıyorsun bu bize biraz suni geldi kendi köklerini anlat.'' diyen değer verdiğim edebiyat eleştirmenleri, kendi köklerimi anlatmayı düşündürdü.

Romanda anlatılan psikiyatr kent içinde çarşafla geziyor diye, siz de çarşaf giyinmiş, Bebek, Etiler sokaklarında gözlem yapmışsınız. Peki bir müptezeli, bir LGBT bireyini, inşaat işçisini yahut kör bir dilenciyi anlatmak için benzer bir yakınlık kurmayı dener miydiniz?

Elimden geldiği kadar sanatın sınırları dahilinde ne gerekiyorsa yaparım. Burada A, B diye ayrım yapmak yerine hepsini baştan kabul edip her kılığa bürünmek zorundaysam eğer bunu yaparım ama bir de şöyle bir sorun ortaya çıkıyor, bir katili anlatırken cinayet mi işleyim? (gülüyor) Ama dediğim gibi, bir psikolojik problemim varsa onu da kabul ediyorum, başkalarının yerine  yaşama isteği her zaman diri bende. Birilerinin yerine yaşamak hoşuma gidiyor, bunu yazmasam bile bir süreliğine kendimi onun yerine koymak. Aslında bu çok fazla roman okuyan insanlarda karşılaşılan bir durumdur.

Yakın zamanda sosyal medyada ''Bizim şarkıcılar gibi bilboardlara çıkma şansımız yok, kitaplarımızı ancak bu şekilde duyurabiliyoruz.'' Şeklinde bir açıklama yapmışsınız.

Twitter’da  bu açıklamayı yaptım, çünkü okurlarımın attığı tweetleri retweet yapıyor, yorumlarını yayınlıyorum. Edebiyat dünyası şu an çok vahim bir halde. Tabii ki bu nitelikli edebiyat için geçerli değil ama biz edebiyata zincir kitapçılardan ulaşabiliyoruz, internetten sipariş vererek ulaşabiliyoruz. Mecburen o tür kitapçılarda benim kitabımın daha fazla yer alması için benim insanlara bu kitabı daha fazla okutmam gerekiyor. Şunu en baştan söylüyorum, insan yaptığı iyiliği söyler mi söylemez mi, ahlak sorunu başka bir şey ama ben zaten kitabın telifinin yarısını köy okullarına kütüphane kurulması için bağışlıyorum. Uçurtma Mevsimi'nde de öyle yaptık, Uşak'ta üç tane kitaplık oluşturuldu, birkaç şehirde daha var. Bunu keşke televizyona da çıkıp söylesem ama bizde televizyona çıkıp açıklama yapan yazarlar yalnızca linç girişiminde bulunulacaksa  konuşuluyor.
Kaan Murat Yanık, neler okuyor, modern roman hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben Türk edebiyatında  belli başlı durakları takip ettim. Ahmet Hamdi Tanpınar'la başlayan, doğu-batı arasındaki arafta kalma durumunu geçerek Yusuf Atılgan, Oğuz Atay'a ulaşan.  Ben Yaşar Kemal ile Orhan Pamuk arasındaki çizgide kaldım. Türk Edebiyatında Orhan Pamuk'u çok beğeniyorum mesela. Günümüz yazarlarından da, Murat Menteş'i seviyorum, Alper Canıgüz, Hakan Bıçakcı, Barış Bıçakçı, Latife Tekin… Şu anda dünya edebiyatındaysa en beğendiklerimden biri Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları.

Günümüz Türkiye'sinde genç bir romancıyı yaşadığı siyasi ortam, toplumsal meseleler ne denli etkiliyor? Son zamanlarda yaşadığımız olaylardan, ''Bir gün mutlaka anlatacağım,'' dediğiniz, anlatmak zorunda hissettiğiniz bir şey var mı?

Günümüz Türkiye'sinde bence toplumsal meselelere kayıtsız kalan yazar, eğer bunu kitaplarında anlatmıyorsa dahi herhangi bir demecine sokmayan yazar alçaktır. Çünkü çok kötü şeyler oluyor, insanlar  ölüyor. İnsanlar sırf siyasi görüşlerinden dolayı örseleniyor, aşağılanıyor, hedef haline getiriliyor. Bunlar beni bir insan olarak çok üzüyor. Bununla beraber isterseniz mütefekkir deyin isterseniz aydın, eğer o kişi tepedeki siyasi erke, buna hükümet de diyebilirsiniz, egemen güç de diyebilirsiniz, ona muhalefet etmiyorsa, bir yanda o siyasi erki cilalama işini harfiyen yerine getiriyorsa bence o da alçaktır. Çünkü sanatçının görevi egemen olan güce yanlışlarını göstermektir. Kimse siyasi güce hakaret etsin demiyorum, bu başka bir şey ama muhalefet yaptığını dillendirmek zorundasın.

Ben Butimar romanında televizyonda asgari ücretle geçinen insanlara kanaat edin diyen din hocalarının trilyonlar kazandığını belirtmiştim. Ben bu adamlardan tiksiniyorum.  Butimar'ın 14. sayfasında bunu yazdığım için çok ağır eleştiriler aldım, ismini vermek istemediğim  bir televizyon programında hakarete uğradım. Yani günümüzü anlatırken ben bir şeylere gözümü kapatarak anlatamam, neyse onu anlatmak zorundayım.

Son zamanlarda raflarda çok fazla edebiyat dergisi var, içlerinden birinde yer alıyor musunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu dergileri?

Ben edebiyatla ilgili yürüdüğüm yolda hiçbir zaman, hiçbir gruba dahil olmadım. Şu dergici o tayfadan, bu dergici bu tayfadan, hiçbir zaman öyle bir şeyin içine girmedim.  Bu sebeple uzun zamandır hiçbir dergide yazmıyorum. Çünkü benim yazdığım dergide bir yazar Işid propagandası yapıyorsa ben o dergide yazamam. Benim yazdığım dergide birilerine sırf inançları yüzünden küfrediliyorsa, ben o dergide de yazamam. Ama artık öyle bir hâle geldik ki, edebiyat dergileri şucu bucu demek için çıkarılıyor. Severek takip ettiğin bir tane edebiyat dergisi söyle dersen, Notos derim.

BUTİMAR, Kaan Murat Yanık, Kapı, 2015.

Bir Psikiyatrist İle Konuştum (Celal Odağ ile Söyleşi: Feride Cihan GÖKTAN)

Celal  Odağ ismini psikoloji ve psikiyatri çevrelerinden bilmeyen yoktur diye düşünüyorum  karşımdaki  yaşını başını almış bütün olgunluğu ve bilgeliği ile oturan beyefendiyle konuşurken. Celal Bey bir ruh arkeoloğu. Yıllar boyunca ruhların karanlık ve ulaşılamaz derinliklerinde kazılar yapmış ve birçok şeyi açığa çıkarıp tartışmaya açmış ve halen ekibi ile birlikte çalışmalarına,  kazılarına devam ediyor. Ruhsal gelişim ve kişilik üzerine kitapları, seminerleri ve makaleleri var. En büyük eseri de yeni psikoterapistler yetiştirmek amacıyla 1994 yılında İzmir /Buca’da kurduğu Odağ Psikanaliz Psikoterapi Eğitim Derneği.
   
Celal Bey ile "Sanat ve Analiz" isimli kitabı üzerine konuştuk. İnsan ruhunun gizlerini konuşmak haliyle çok heyecanlı bir konu. Bu heyecanlı konuya Celal Hoca'nın insan sevgisi ile dolu kocaman yüreğinin atışları da karışınca, bu konuştuklarımızı yazmadan olmaz dedi  içimdeki ses. İşte bu nedenle oturdum ve yazdım konuştuklarımızı.
   
Bir psikiyatrist ile konuşmaya nerden başlamalı diye düşünürken en iyi başlangıç noktasının bilinçdışı kavramı olduğunu hatırladım. Bilinçdışı... Hepimizin tüm yaşamını etkileyen ama farkına varmadığımız benliğimizin o en derinlerindeki gizemli dünyamız. Freud tarafından bilinçdışı kavramının ortaya atılması ile başlamış ruhsal ve düşünsel çözümlemeler. Psikiyatristler bizim farkında olmadığımız ama aslında bizi biz yapan bilinç dışımızı gözetliyorlar, bozuk ve hasta olan parçalarını tedavi ediyorlar veya değiştirmeye çalışıyorlar. Onlar bilinçdışı uzmanları bir anlamda…
   
Feride Cihan Göktan:  Sayın Hocam, kitabınızda sanatın bilinçdışının bir ürünü olduğunu yazmışsınız. Size göre insanoğlu  sanatı bilinç dışı sayesinde üretiyor. Hepimizin bir bilinç dışı olduğuna göre neden herkes sanatçı olamıyor?
   
Celal Odağ: Evet, herkesin kendine göre kendiyle birlikte var olan bir bilinçdışı var tabii ki… Bu sayede hepimizin kendine uygun birbirinden farklı bir dünya algısı var diyebilirim. Uykularımızda, hayallerimizde ve çoğu kere gerçek dünya ile ilişkimizde bu bilinçdışı alanımız derinliklerden yüzeye doğru çıkıyor. Hepimiz bilinçdışının şekillendirdiği eylemlerle gerçek dünya ile bağlantı kuruyoruz.  Ancak sanatı üreten kişi,  bilinçdışı tasarımları ve içinde yarattığı semboller aracılığı ile çevreyle  bağlantı kurarak kendine uyacak şekilde şekillendirir. Sanatçı bilinçdışının derinliklerinden çıkardıklarını estetize ederek gerçek hayatın içine yerleştirir.
   
Yaratıcılık  ve  Yaratı nedir ? Yaratıcılığı arttırmak için ne yapmalı?
   
Bu özel bir dürtüdür. Herkeste olmaz. bazılarında az olabilir bazılarında çok. Bir konuyu düşünürken aklınıza gelenden özgün bir şey ortaya çıkarmaktır. En ilginç olan şudur ki, genelde insan ruhu incindiğinde veya yaralandığında bunun tedavi evresidir yaratı. Yaratı ile iyileşir insan.
           
Yaratıcılığı artırmak için  ruhu beslemeli, çeşitli  hayatları deneyimlemeli ve  tabii ki çok  okumalı .

   
Sizler yani psikiyatristler  bir insanın bilinçdışını nasıl anlarsınız peki?
   
Serbest çağrışım yoluyla. Aklınızdan ne geçiyorsa anlatın deriz kişiye. Bu iç dünyanın dile gelmesidir. İşte terapistin görevi bu kişinin en içeriden gelen rasgele sözcüklerden bir anlam üretmesidir. Biraz önce bahsettiğimiz sanatkârda aynı şeyi yapıyor. Bilinçdışından aldıklarını bütünleştiriyorlar.Sanatkâr bunu pek farkına varmadan yapıyor ama analist psikiyatr çok uzun eğitimlerden geçerek ve buna sanatçı yeteneğini de katarak yapıyor.  Psikiyatr  ile sanatçı birbirine benzer aslında.

Türkiye’de ruhsal hastalıkların tedavilerini nasıl buluyorsunuz? Başarılı denebilir mi?
   
Türkiye’de ruhsal hastalıkları anlama konusunda korkunç bir merak var. Bu konuda yaygın bir eğitim var. Ancak hakkıyla ve gerçek bir eğitim veren yer çok az. Üstelik son yıllarda iki üç psikoloji kitabı okuyan eğitimsiz ve deneyimsiz insanlar  eğitim koçu , NLP uzmanı gibi isimlerle özellikle gençlere güya ruhsal danışmanlık yapıyorlar. Bu çok tehlikeli haliyle… Ergenlik dönemi denen içinde coşkuyu, yaratıyı, isyankârlığı, çatışmaları barındıran o muamma dönemi eğitimsiz veya az eğitimli bir insan nasıl bilecek? Bir takım şablonlarla  bu dipsiz bucaksız konular çözülebilir mi? Türkiye’de bu işler çok denetimsiz yani…

Sizin ana konularınızdan biri de estetik.Sizce estetik nedir?

Estetik güzelliğin ötesinde bir ahenktir. Bu ahenkte zarafetin, yaratıcılığın ve sevginin toplamı mevcuttur. Kısaca fiziksel güzelliğe sevgi ile derinlik katılması gerekir. Ancak bugüne kadar estetik kavramında sevgi hiç yer almadı. Oysa sevginin katılmadığı estetik ve güzellik  çok yüzeyel  bir kavramdır bana göre.Sonuçta güzellik ve estetik bir ölçüdür. Bu ölçüye derinlik kazandıran şey sevgidir.

Dünyada sevgi kayboldukça estetik ve güzellikte kaybolacak  bu söylediğinize göre.
O kadar pesimist olmak istemiyorum ama bu dediğiniz teorik  olarak doğru...

Sizin  narsizm tanımlamanız nedir? Sen kimsin diye başlayan  konuşmalara tanık oluyoruz. Nedir bunun altında yatan nedenler ? 

İnsanın kendini beğenmesi , değerli bulması makul ölçülerde bir gereksinimdir. Ancak bu kişi kendisinden başkalarını çok aşağılık ve değersiz  görüyorsa ve sürekli başkaları ile ilişkisinde sen kimsin, sen kendini ne sanıyorsun cümleleri ile konuşuyorsa  burada patolojik bir kendini beğenmişlik vardır ve  hasta bir ruhun ifadesidir. 
   
Sohbetimizin sonuna doğru  geliyorduk. Bu kadar keyifli bir sohbet her türlü zamanı  çabucacık tüketir gibime geliyor. Celal Hoca'nın etkilendiği yazarlardan birinin  Yaşar Kemal  olduğunu  bildiğimden  büyük yazardan konuşarak  bitirelim istedim. Ben Yaşar Kemal der demez keyifli  sohbetimize kocaman bir ateş düşmüştü sanki. Odadaki bütün eşyalar, masa bile heyecanlanmış gibi geldi bana. Celal Hoca, Yaşar Kemal'le nasıl tanıştığını anlatırken  yıllar öncesine gitmiş ve o anı, onunla tanıştığı anı bulup getirmişti sanki. Biliyor musun dedi, o kocaman heybetli ve muhteşem adamdan korktum ben. Oysa bütün mütevazılığı ve samimiyetiyle düzenlediğim her kongreye seve seve  geleceğini söylemişti. Ama ben çok korkmuştum ondan. Hiç bir toplantıya çağıramadım bu nedenle, dedi. Ben ısrarla neden korktuğunu sordum. Cevap duyabileceğim en ilginç cevaplardan biriydi:  "İç dünyamın içini gördü gibi hissettim. O büyük yazarlarda olan en derine nüfuz etme hali...  Anadolu'yu, Çukurova'yı  en incelikli, en detaylarıyla  anlatan bu derinlerde  gezen adamın benim de bilinçaltımı ele geçirdiğini hissettim karşılaştığımızda. Korkumun sebebi bu olabilir."

 "Sanat ve Analiz" kitabınızda ayrıca Sait Faik, Yunus Emre, Nazım Hikmet, Kafka gibi büyük yazarları ve eserlerini psikolojik ve psikopatolojik açıdan değerlendiriyorsunuz. Mesela Ressam Eduard Mucch'un "Çığlık" isimli tablosu örselenmenin resmidir diye bir başlık var kitapta. Okunacak öğrenecek ne kadar çok şey var.

Sohbet için teşekkürler                                                                                                                                   
                                                                        
SANAT VE ANALİZ, Doç. Dr. CelalOdağ, Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri
Org. Ltd.Şti.Yayınlar, 2013.

http://izmirodag.com/

Âba Müslim’in İstanbul’u (Müslim Çelik ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Son dönemlerde şiir incelemeleriyle uğraşıyor olsa da şiiri hiçbir şekilde ihmal etmeyen, geride bırakmayan bir isim Âba Müslim Çelik… Âba Müslim Çelik ile Noktürn Yayınları tarafından yayımlanan “İstanbulotus” adlı şiir kitabı üzerine söyleştik.

İstanbulotus yalnızca İstanbul üzerine yazdığınız şiirlerden mi oluşuyor?

Evet, yalnızca İstanbul üzerine yazılan şiirlerden oluşuyor. Bu şehir kendisi zaten bir şiiri içinde saklar. Ben o şiiri açığa çıkarmaya özellikle çaba gösterdim diyebilirim. İstanbul’un tarihi ve sosyal yaşantısı, kırılma noktaları, acısı, erinci, şiirlere yansısın istemiş olabilirim. Doğaldır ki şiir yazmak sizin arzunuzla başa baş örtüşmüyor. Esinlenme anlarının gelip şairi şiir olarak bulması gerekiyor. Örneğin; betikteki ilk şiir Körfez Depremi yılında yazıldı. Bir iki yıl sonra Adam Sanat dergisinde yayınlandı.  Ağırlıklı olarak 2008 yılından sonra şiirler akın etmeye başladı.
“Bursa Lirikleri” ve “Nazım Hikmet Yahşi Güzel” adlı tematik şiirlerden oluşan yapıtlarınız da var.  

İstanbulotus’u da bu bağlamda düşünebilir miyiz?

Evet, fakat bir farkla. “İstanbulotus”daki temalar birçoktur. O temaların ortak paydası vardır. Onu da ilk sorunuzda yanıtlamıştım. Fakat bu yapıtımda bir iki tane daha kırılma noktası var. İstanbul’u ilk kuran halklar, o zaman kentin adı farklı.  Bizans ve Osmanlı üzerinden cumhuriyet dönemi ve iki önemli güncel kırılma noktası daha var, meraklısına duyurulur. Kısacası, güzelim İstanbul toplu olarak çağdaş Türk şiirinde olsun istedim. Özellikle bu kentin hor kullanılışı ve bana göre yaralı bir şehir oluşu beni derinden etkilemiştir.  Geçmişte İstanbul üzerine Nedim, Yahya Kemal, Nâzım, Orhan Veli, Tanpınar’ın yazdıkları; İsmail Dede Efendi, Itri, Tatyos’un besteleriyle bende payı vardır.

İstanbul’un sizde başkaca karşılıkları var mı?

Anadolu İstanbul’da… Yurdumuzun her kesiminden insanları çeşitli mahallelerde bir arada görmek ve gözlemlemek mümkün…   Bir şairimizin söylediği gibi, “İstanbul insanını, iyi tanımayan bir şair ve yazar, sanatında fazla ilerleyemez”. Anadolu’nun birçok şehrinde okudum ve Türkçe- edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Bu yüzden hayattan getirdiklerimle gözlemlerimi imge olarak kuvvetlendirebildim. Bu nedenle “İstanbulotus”da şehrin güzellikleri yanında insan, başat öğe olarak hep öne çıkmıştır denilebilir. İstanbul’un bende düzyazı olarak da karşılığı var. Neden dersen, her şeyi sığdırmaya çalışmak safdillik olur. Şiir zaten kaldırmaz o kadar şeyi… Her şey giremez bu türe. Onun için özellikle çocuklar üzerine İstanbul konulu masallar kuruyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Ankara’daki Yapı Kitaplığı’ndan “Paris’te Kavalla Son Prelüd” ve“Cemal’ım Türküsü” adlı şiir betiğim birer yıl arayla yayımlanacak. “Paris’te Kavalla Son Prelüd” Yılmaz Güney ve yarattığı atmosfer üzerine 26 şiirden; “Cemal’ım Türküsü” ise, gerek şiirinde, gerek düzyazılarında çağdaş yazınımıza katkıları çok büyük olan Cemal Süreya üzerine yazılan 29 şiirden oluşan tematik yapıtlarımdır. Betiğe adını veren şiir tarafımdan bestelenmiştir. Her ikisinde de özellikle 68 Kuşağı’nın biçimlenmesinde yani bizim üzerimizde büyük payları vardır. Her iki betiğin de tamamlanması ayrı ayrı 8-10 yılı aldı.



İSTANBULOTUS, Müslim Çelik,Noktürn Yayınları, 2014.

“Türkiye ve Kolombiya sanıldığı kadar birbirine uzak değil” (Armando Romero ile Söyleşi: İdil DÜNDAR)

Kolombiyalı şair-yazar Armando Romero, Cajambre Nehri romanıyla ilk kez Türkçede. Bir polisiye romanın bütün özelliklerini taşıyan, ama tek bir polis-dedektif karakterin olmadığı bu roman, antropolojik metinden aşk hikâyesine, tarihi romana ve coğrafi anlatıya kadar çok sayıda farklı tür arasında geçiş yapıyor, Türkiyeli okurun edebi bir ilgi duyduğu Latin Amerika dünyasını özgün bir biçimde ele almaya çabalıyor.

Romero, Kolombiya’da, Pasifik’e dökülen bir nehrin kıyısında işlenen gizemli bir cinayetin üzerinden aşk, toprak mücadelesi, erkek egemen kültür, toplumsal gerilimler, ayrımcılık ve adalet gibi pek çok temayı kitabında harmanlıyor. Geçtiğimiz günlerde Verita Kitap etiketiyle yayımlanan romanı üzerine Armando Romero’yla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Cajambre hangi noktaya kadar otobiyografik bir roman olarak kabul edilebilir?

Çok sayıda yazar, yazdıkları romanlara hayatından parçalar ekler. Bazen bunun ölçüsü o kadar artar ki neredeyse otobiyografik romanlara dönüşürler. Cajambre örneğinde kendi aile hayatımla bir ilişki olduğu doğru. Karakterler Pasifik Kolombiyası bölgelerinde, kesin konuşursak Cajambre’de yaşamış olan akrabalarım model alınarak oluşturuldu. Genel olarak hikâye kurgu ürünü, ama gerçeğe de yaklaşıyor çünkü bütün tarihsel, sosyal ve kültürel koşullar gerçek. Ben romanlarımın dönemsel gerçekliğine çok sadık bir yazarım. Son olarak şunu da belirteyim, ben Cajambre’de o genç ziyaretçi deneyimini yaşadım, Ruperta’yı öldürdüklerinde oradaydım.

Eserde kadınlar önemli bir rol sahibi. Hepsi güçlü, gizemli… Bunu kadınlara karşı bir saygı duruşu olarak mı görmeliyiz?

Evet, ama bu saygı peşinen kabul edilmiş bir düşünceden değil, genel olarak Kolombiyalı kadın gerçekliğinden ve zorlu cangıl bölgelerinde hayatta kalmak için savaşan kadınlardan kaynaklanıyor. Sizin de gördüğünüz gibi çok güçlüler ve gizemli olmaları, benim görüşüme göre, aşk, dayanışma ve cesaretin birleştiği feminen karakterlerinin farkında oldukları ölçüde kendi varlıklarının da bilincinde olmalarından geliyor. Oldukça maskülen bir dünyada yaşadıklarını unutmayın. Onlar için hiç kolay değil, ama şiddete başvurmadan öne çıkmayı başarıyorlar.

Roman ilerledikçe yavaş yavaş Ruperta’yı tanıyoruz. Başta kolay bir kadın olarak sunulurken, gittikçe cesur, güçlü ve devrimci bir kadına dönüşüyor. Roman başlamadan önce ölüyor ama bence ana karakterlerden biri. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Aynı fikirdeyim, dahası bence Ruperta bu romanın başkarakteri. Ruperta tanıdığım kadınları model alarak oluştu, gerçi onlardan bazıları zenci değildi. Ama piangua toplayıcısı olarak çalışan kadınların savunması için verdiği savaş, halkına duyduğu tutku, çektiği acılar ve zorluklar onu Pasifik’te zenci kadının bir sembolüne dönüştürüyor. Savaş sadece işteki sömürünün getirdiği kötü muameleye karşı değil, aynı zamanda toprak kaybına, yerinden edilmeye, kültürel habitatın yok edilmesine, devletin polisinin onları mecbur bıraktığı terk edişe karşı veriliyor.

Romanda tek bir polis karakter bile yok ama bir polisiye romanın bütün özelliklerine sahip. Benim aklıma gelen tarif ‘Polisiye olmayan polisiye’. Aynı fikirde misiniz?


Sizin de gördüğünüz gibi, Cajambre’de bütün sorunlar polis ya da ordu olmadan çözülüyor. Kolombiya’daki Afrika kültürleri hakkındaki belki de en büyük uzman olan Kolombiyalı etnolog Jaime Arocha, Bogota Milli Üniversitesi’nde yaptığımız bir çalışmada, bu romanın Kolombiya’da barışı sağlamak için yapılması gerekenlere bir örnek teşkil edebileceğini söylemişti, çünkü romanda sorunları toplumun kendisi çözüyor. Bunun bir hayal olduğunu biliyorum, ama romanımın neden polissiz ya da dedektifsiz bir polisiye roman olduğunu anlamak için gerekli ipuçlarını veriyor. Bu benim icadım değil, Cajambre’de yaşanan gerçeklik.

Romanı en iyi tanımlayan tamlama nedir? Antropolojik bir hikâye, polisiye roman, coğrafi bir anlatı, bir aşk hikâyesi…
 
Romanın kapsamını gerçekten iyi anlamışsınız. Bunların hepsi ve ayrıca tarihsel roman; çünkü ahşap toplanması ve satışı işinden, toprak ve denizin işlenmesine ve toprak sahipliğinden doğan sorunlara kadar dönemin yeniden yapılandırılması gerekti. Bütün bunları, romanın aslında biri trajik diğeri trajik olmayan iki yüzde sergilenen bir aşk hikâyesi olduğunu söyleyerek özetleyebilirim.

Romanda Pasifik cangılının zenci sakinleri ile ülkenin iç bölgelerinden gelen ‘göçmenler’ arasındaki farkları görüyoruz. Siz gönüllü bir göçmensiniz, romanın çevirmeni de öyle… Ve Türkiye, çok az insanın anne-babasının doğduğu yerde yaşadığı bir ülke. Bu anlamda, birbirinden o kadar uzak kültürler arasında aslında sandığımız kadar fark olmadığı söylenebilir mi?


Sizin de iyi bildiğiniz gibi, kültürler bizim coğrafi ve dönemsel farklara bakarak zannettiğimiz kadar birbirinden uzak değil. Cajambre’de zenci sakinler de göçmen, çünkü o zamanın ilk sakinleri Kızılderililerdi. İspanyollar, önce altını ve ardından da ahşabı işlemek için oraya zencileri getirdiler. Benim akrabalarım ahşap işçiliğinde çalışan göçmenlerdi, ayrıca ben ve bu romanın çevirmeni Amerika ve Avrupa’da yaşayan göçmenleriz. Türkiye halkının DNA’sını inceleyen çalışmalara rastlayınca, Türkiye’yi oluşturmak için bir araya gelen halkların büyük çeşitliliği karşısında çok şaşırdım. Çünkü benim ülkem Kolombiya da böyledir. Benim kişisel örneğimde, DNA’m Avrupa, Amerika ve Afrika arasında muhteşem bir karışımı gösteriyor. Cajambre kültürlerin bir kavşağı, bu yüzden Kolombiya’yı da çok iyi yansıtıyor. Türkiye de öyle değil mi zaten?

Roman, Pasifik Kolombiyası hakkında yazılmış az sayıda romandan biri. Bu, Türkiye’de kesinlikle tanınmayan bir dünya. Bunun sonucu olarak romanın yeterince anlaşılmayabileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, tam tersine, bence Türkiyeli okur uzun saatler boyunca yolculuk etmek zorunda kalmadan, farklı insan gruplarının bir arada bulunduğu, aynı zamanda çok verimli, tropikal, Türkiye’de hayal bile etmenin imkânsız olduğu bir doğanın görülebileceği muhteşem bir dünyaya açılan bir kapı bulacak. Türkiyeli okur, Kuzey Amerikalı okurun tersine, meraklı bir okur, genel olarak Avrupalı okur böyle. Ve Descartes’in dediği gibi, merak bilgiye götüren bütün değerlerin anasıdır.

Sık sık Yunanistan’a seyahat ediyorsunuz, Ege denizi hakkında şiirleriniz var. Türkiye, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Yunanistan’la Ege denizini de paylaşıyor. Ülkemizi tanıyor musunuz?


Geçen sene İstanbul ve Ankara’yı ziyaret etme mutluluğunu yaşadım. Muhteşem bir seyahatti, çünkü sadece Türkiye’deki harika şair ve profesörlerle tanışmakla kalmadım, Kolombiya Büyükelçiliği sayesinde ebedi şair dostlarımdan biri olan Alvaro Mutis hakkında seyirci topluluğuyla sohbet etme fırsatını da yakaladım. Türk ve Yunan tarafındaki Ege’nin aynı gerçeklikte çözümlenen iki ayna olduğunu biliyorum, ama beni en çok etkileyen şey devasa bir gizem olan İstanbul’du. Batı tarihinin katmanlarını okumayı tamamlayamadığım, üst üste yazılmış bir parşömenden oluşan bir şehir. Hayran olduğum yazar Orhan Pamuk’un kitaplarını tanıyordum ve bahsettiği melankolinin nedenini hep kendime sorardım. Onun düşüncelerini derinlemesine kavrayabileceğimi sanmıyorum, ama o melankolinin şehrin birbirini takip eden farklı yüzlerinden kaynaklandığını söyleme cüretini göstereceğim. Bu yüzler ortadan kaybolmuyor, bir köşede, bir sokakta, caddenin bir kıvrımında ya da bir köprünün altında gizlenerek, geri döneceklerine dair bize söz veriyorlar. Biz de onları bekliyoruz. Türkiye’ye geri dönmeyi çok istiyorum, bu gizemi çözmek için değil, onu yaşamaya devam etmek için.

Söyleşiyi İspanyolca aslından çeviren: İdil Dündar

CAJAMBRE NEHRİ,Armando Romero, Çev.: İdil Dündar, Verita Kitap, 2015.

'Çocuğun Okuma Özgürlüğü Kısıtlanıyor' (Mine Soysal ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

İçinde bulunduğumuz yıl 20. yaşını kutlayan Günışığı Kitaplığı yalnızca yayımladığı kitaplarla değil; Gençler için Zeynep Cemali Öykü Yarışması, eğitimciler için Eğitimde Edebiyat Seminerleri, yayıncılık sektörü için uzmanlık konferansı (Zeynep Cemali Edebiyat Günü) ile de fark yaratıyor

Müren Beykan, Mine Soysal ve Hande Demirtaş tarafından kurulan, Yayımladığı çocuk ve gençlik kitaplarıyla yayın dünyasında kendisine kısa zamanda kalıcı bir yer edinen Günışığı Kitaplığı 20. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Yayınevinin hem kurucularından hem de yazarlarından olan Mine Soysal ile Günışığı Kitaplığı'nın 20 yıllık serüvenini konuştuk.

Hangi düşünceler sonucunda yayıncılık yapmaya karar verdiniz? Günışığı Kitaplığı'nın yayıncılık anlayışı nedir?

Çocukluk ve ilkgençlikte severek okunan edebiyat kitaplarının yarattığı iyilik duygusunu, sunduğu yaşama sevincini, gücü insan bir ömür boyunca taşıyor. Edebiyatla ilk karşılaşmalar çağını çok önemsediğimiz için, özellikle çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatında uzmanlaşmayı seçtik. Çünkü biz, öncelikle çocukları ve gençleri ciddiye alan, didaktik olmayan, has edebiyatın izini süren nitelikli kitapların, her yaştan okurda ortak bir okuma keyfi yaratacağına ve geleceğimizi değiştirebileceğine inanıyoruz.

Aradan geçen 20 yıllık süreçte yayıncılık dünyasındaki değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Günışığı Kitaplığı kurulduğu günden beri, yayıncılığımızın sektörleşme sürecinde sorumluluk alan, doğrudan emek veren bir yayınevi. Bu 20 yılda yayıncılığımızda önemli adımlar atıldı. Telif haklarının inşası, meslek örgütlerinin gelişmesi ve eşgüdümle çalışma denemeleri, editörlüğün öneminin anlaşılmaya başlaması, yurtiçi kitap fuarları sayesinde ülke genelinde okurla kitabın yakınlaşması, dış ülkelerde önemli kitap fuarlarına katılmak ve TEDA gibi destek projelerinin de yardımıyla edebiyatımızın yurtdışına açılması, tasarımdan baskı teknolojilerine kitap üretiminde niteliğin yükselmesi ve elbette dijital yayıncılık yolculuğumuz... Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra binlerce kitapçının kapanması, sansür ve otosansürün gündemden düşmemesi, yüksek üretim maliyetleri, yayıncılık teşviklerinin yetersizliği, yayıncılığa yönelik akademik eğitimin eksikliği ve her yıl yığınla niteliksiz metnin kitaplaşabilmesi gibi çok önemli belirleyici sorunlar da sürüyor.

Bu süreçte Günışığı Kitaplığı nasıl bir gelişim ve değişim süreci geçirdi?

Yayınevimiz ilk günden beri uzman editörlük anlayışıyla çalışıyor. Edebiyat kitaplarının farklı yaş gruplarına göre yazılması ve yayına hazırlanmasında hem yazarlarla, hem de çevirmen, illüstratör ve grafikerlerle yakın bir işbirliğiyle çalışıyoruz. Bu yaklaşımı, okulöncesi resimli öykü kitaplarından çocuk kitaplarına ve ilkgençlik kitaplarına kadar yayımladığımız yüzlerce kitapla örnekledik. Değerli birçok kalemin bu alana dikkatini çektik, bugün severek okunan eserler vermelerine aracı olduk. Semih Gümüş ve Müren Beykan’ın benzersiz ortaklığıyla hazırlanan ve edebiyat ustalarını çocuklar ve gençlerle buluşturan Köprü Kitaplar koleksiyonunun yanı sıra çağdaş öykü ve deneme seçkileri yayımladık. 2011’de kurduğumuz genç edebiyat markamız ON8 ile tüm edebiyat okurlarına ulaştık. Çeviri edebiyatla yola çıkan ON8, artık Müge İplikçi, Ahmet Büke, Sevgi Saygı gibi önemli yazarlarla yepyeni ve daha güçlü bir koleksiyon oluşturuyor.

Gençler için Zeynep Cemali Öykü Yarışması, eğitimciler için Eğitimde Edebiyat Seminerleri, yayıncılık sektörü için uzmanlık konferansı (Zeynep Cemali Edebiyat Günü) düzenlemenizi de yayıncılık anlayışınızın bir parçası olarak mı değerlendirmeliyiz?

Karar vericilerin, önerenlerin yetişkin olduğu alanımızda edebiyat yayımcısı olmak, bizi doğallıkla farklı projelere yönlendirdi. Okuma kültürümüze duyduğumuz sorumlulukla, sadece bir yayınevi olarak değil, aynı zamanda bir sivil toplum kuruluşu gibi çalışıyoruz. Sektörel gelişimi hızlandırmak, güncel bilgi ve deneyimin paylaşılmasını sağlamak amacıyla başlattığımız, ülkenin tek, yıllık yayıncılık konferansı olan Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün beşincisini bu yıl 3 Ekim’de Kadir Has Üniversitesi’nde düzenliyoruz. Öğretmen ve kütüphanecilerin, çağdaş edebiyat, yaratıcı okuma uygulamaları ve kitap seçimi gibi başlıklarda gelişimini hedefleyen Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nin dokuzuncusunu 5 Mart 2016’da gerçekleştireceğiz. Bütün konferans ve seminer içeriklerimizi yayımladığımız e-dergimiz Keçi, 6 aylık bir süreli yayın. Özellikle akademisyenler, kütüphaneciler ve eğitimciler için vazgeçilmez bir kaynak haline gelen dergi, keciedebiyat.com adresinden ücretsiz okunabiliyor.
Ve elbette çocuklar! 6, 7, 8. sınıf öğrencilerinin her yıl belirlediğimiz yeni bir temada yazdıkları öykülerle katılabildiği Zeynep Cemali Öykü Yarışması, Milli Eğitim Bakanlığı’nca tüm yurtta duyuruluyor. Her yıl yurdun dört yanından gelen sayısız öykü, değerli edebiyatçılar ve akademisyenlerden oluşan seçici kurul tarafından özenle değerlendiriliyor. Geleceğin yazarlarını müjdeleyen yarışmada dereceye giren öykülerle birlikte, seçilen “okumalık” öyküler Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yayımlanıyor. Ödül Töreni, Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde yapılan yarışmaya her geçen yıl daha çok öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi, daha çok gencin öykü yazmaya heves etmesi bizi çok sevindiriyor.

Çocuklar ve gençler için kitaplarınız var. Özellikle çocukluk dönemlerinde zirve yapan okuma oranlarının yaş büyüdükçe azalmasıyla ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Çocuklukta büyük bir hevesle çıkılan okuma yolculuğunu sekteye uğratan çok önemli iki etken var: Birincisi; yaratıcı kurgular ve karakterlerle yazılmış, uzman editörlerce yayına hazırlanan nitelikli edebiyat kitaplarıyla buluşamamak. İkincisi; çocuğun okuma özgürlüğünün kısıtlanması. Ergenlikle birlikte her şeyi sorgulamaya başlayan çocuğun ilgi ve meraklarına göre özgürce seçimler yapmasını engellemek, didaktik, amaçlı metinler okumak zorunda bırakılması, kopuşu kaçınılmaz kılıyor. Oysa biz, edebiyat okurluğunun bireysel denemeler ve keşiflerle ilerleyen içsel bir serüven olduğunu biliyoruz. İşte bu nedenle, roman, öykü, şiir, deneme, anlatı vb. tür ayrımı yapmadan, çocukları ve gençleri fantastikten bilimkurguya, polisiyeden felsefeye farklı lezzetlerde okumalara özendirmek, ömür boyu güvenle sığınacakları bir edebiyat adası yaratmak istedik. 20 yıllık edebiyat yayıncılığı emeğimiz ve deneyimimizle, anlam evrenimizi zenginleştirmeyi daha da güçlenerek sürdüreceğiz.

Sınırları Aşan Bir Seri (Eren Yücesan Cendey ile Söyleşi Cem ALPAN)

Elena Ferrante’nin çevirmeni Eren Yücesan Cendey, “Napoli Romanları”nı ve dizinin ilk cildi Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’ı anlattı.

Elena Ferrante’nin Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ve devam romanı Yeni Soyadının Hikâyesi’ni (Eylül ayında raflardaki yerini alacak) kısa süre içinde çevirdiniz. Bildiğim kadarıyla “Napoli Romanları” dizisinin üçüncü kitabı Terk Edenler ve Kalanlar’ın da çevirisi bitme aşamasında. Bize kısaca bu romanlardan, tüm dünyada ilgi çekmesinin nedenlerinden bahseder misiniz? Nedir Ferrante’de çevirmenini, okurları bu kadar heyecanlandıran?

“Napoli Romanları” dörtlemesi gerçekten uzun soluklu bir hikâye. İki küçük kızın, aslında iki küçük kızdan beklenmeyecek bir şekilde tanışmalarıyla başlayan ve bir ömür sıradışı olay örgüleriyle sürüp giden hayat hikâyeleri. İtalyanların son yirmi beş yılın en iyi yazarı olarak niteledikleri Elena Ferrante İtalyan edebiyatının sınırlarını çok kısa sürede denizaşırı dillere taşıma başarısı gösterdi.  Bir süredir övgülerini duyduğum romanların çevirmen olarak içine dalmak benim için büyük şans oldu. Hepimizin bizi olduğumuz kişi yapan böyle yakın ve etkileyici, belirleyici arkadaşları vardır ve böyle  arkadaşlık hikâyeleri hepimize ilginç gelir.  Okurken elinizden bırakamadığınız, kitaptan uzaktaysanız, bir an önce ona kavuşma arzusu yaşadığınız kitaplar vardır; işte Lila ve Lenú’nun hikâyesi de bu duyguyu yaşatıyor. Çevirmen olarak başından kalkamadığım, bir an önce çevirime dönme arzusu yaşatan “Napoli Romanları”, beni de bu uzun süre içinde Napoli’nin adını bilmediğimiz o yoksul mahallesinin insanlarından biri yaptı. Mahalleden çıkıp kendi özel hayatıma döndüğüm anlarda yaşadıklarımı sık sık mahalledeki olaylarla, insanlarla karşılaştırdığımı görmek ise beni bile şaşırttı. Lila ve Lenú’nun hayatlarındaki dengenin sürekli değişmesiyle, bir yandan eğitimin bir yandan doğal yetenek ve zekânın övülmesiyle,  İtalyan toplumsal ve siyasi hayatının küçük insanlara, küçük mahallelere etkisinin yansıtılmasıyla, kahramanların aslında her birinin kusurlu yanlarının da gayet doğal bir şekilde anlatılmasıyla, bu küçük mahalle  evrensel boyutlar taşıyor. Elena Ferrante herkesin bildiği üzere kimliği meçhul bir yazar. Kadın mı erkek mi olduğu bile bilinmiyor. Ana kahramanların kadın olması ve hayatın onların çevresinde, onların gözünde şekillenmesi bana yazarın kadın olduğunu düşündürdü ama sonradan bunun o kadar da önemli olmadığını fark ettim. Çağdaş yazarlarımın bazılarıyla tanışma, arkadaş olma şansını elde eden çok şanslı bir çevirmenim ama elbette tanışmadığım, artık hayatta olmadığı için tanışma şansım olmayan yazarlar da var. Ferrante’yi de onlardan biri olarak düşünüyor ve kimliğini fazla merak etmemeye çalışıyorum. İlk kez bir dörtleme çeviriyorum, çok uzun bir süreci roman kahramanlarımla birlikte yaşıyorum, onlardan ayrılmanın bana çok zor geleceğini biliyorum. Tek avuntum kitabı okuyan, kızları benimle birlikte izleyen okurların güzel geri dönüşleriyle onlar hakkında sohbet edebilecek olmam.  

Napoli Romanları’yla ilgili en sık kullanılan tabirler, anlatımındaki “dürüstlük”, “amansızlık”, “canlılık”, hatta, “şiddet”, “vahşet”… İnsan Pavese’leri, Moravia’ları, Passolini, Visconti’leri düşününce bunun İtalyan ya da Akdenizli olmakla ilgisi var mı diye düşünmeden edemiyor. İtalyan kültürüne hakim bir çevirmen olarak siz ne dersiniz?

Akdeniz insanı duygularını kolayca belli eder, ortaya döker; Akdenizli ya da daha özel söylersek İtalyan olmayan okur buna şaşabilir, dürüst ya da vahşi olarak niteleyebilir. Kadınlarsa, dünyanın her yerinde duygularını kendilerine saklamak konusunda erkeklerden daha ketumdurlar diye düşünüyorum. Yazar duygularını, düşüncelerini cesurca ortaya sererken belki de müstear bir ad ardına gizlenmenin rahatlığını da kullanıyor olabilir.
Öte yandan Napoli  hem İtalyanlar, hem dünyanın geri kalanı için Mafya anlamına gelebilir. Sakınmasızlık, şiddet ve kitapta karşımıza çıkan bazı ahlak dışı olaylar Mafyanın doğduğu ve yaşadığı şehir için çok doğal, sıradan sayılmalıdır. Nitekim kitapta mafyanın değilse de Camorra’nın adı anılmaktadır bir Napoli gerçeği olarak. Bütün İtalyan sanatçılar da yapıtlarında bu gerçekten günü gelmiş elbette yararlanmışlardır.

Bunda romanların özünde köklü bir erkek egemen kültür eleştirisi yapmasının da rolü var mı sizce? Üstelik kadın arkadaşlığının getirdiği dinamiklerle birlikte anlatıyor bu konuyu. Kitabın gücü, zengin-fakir ve kadın-erkek arasındaki iktidar ilişkilerini, hele bugün için benzersiz bir açıklıkla dokumasında yattığını düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Çok doğru. Kitap zengin-yoksul ve kadın-erkek arasındaki iktidar ilişkisini irdeliyor, sergiliyor ve fakat bunu kesinlikle bir tahterevalli hareketiyle yapıyor. Okurun heyecanını köreltmemek için ayrıntıya girmiyorum ama beni asıl vuran ve heyecanlandıran bu oldu. Elena ve Lila karakterleri, hayatın sürekli bir iniş çıkış olduğunu çok güzel kanıtlıyor. Şimdiye kadar okuduğum kitapların hiçbiri bu uzun hayat akışını bu kadar renkli ve heyecanlı vermemişti.

“Napoli Romanları’nın çeviri aşamasından biraz bahseder misiniz? Elena Ferrante çevirmenin zorlukları var mıydı? 

Napoli Romanları başlığıyla andığımız dört kitabı kısa süre içinde okurla buluşturabilmek için elimden geleni yaptım. Kitapların arasının çok açılması, uzaması okurun ilgisini yitirmesine neden olur diye düşündüm. Daha önce de söylediğim üzere sürükleyici ve akıcı olmalarıyla en başta okur olarak beni kendilerine bağladılar, bu nedenle kesinlikle hiç sıkılmadan çalıştım. Zaten böyle keyifli çevirilere iş, çalışma demeye de dilim varmıyor!
Kitaplarda dikkati çekeceği üzere diyaloglar çok az, böyle olunca eski zaman masallarından birini okur, dinler gibi hissettiğim de oldu.
Anlatının dilinde bir zorluk olduğunu söyleyemeyeceğim, daha önce duymadığım ama yazarın sıklıkla kullandığı bazı kelimeler ve fiiller olduğu dikkatimi çekti. Yazar benim işimi kolaylaştıracak şekilde Napoli lehçesiyle yazmayıp, 'yerel lehçeyle konuştu, söyledi' gibi ifadeler kullanmayı yeğlemiş; belki de kitapların başta İngilizce olmak üzere pek çok dile çevrileceğini öngördüğü için böyle yapmayı uygun görmüş. (Tabii yazarın kim olduğunun bilinmemesinden yola çıkarak, yazarın belki de Napoliten dilini bilmediğini de varsayabiliriz!)
Öte yandan kitapların yayın haklarının bir dizi çevrilmesi için satıldığını okudum, merakla
bekliyorum.

BENİM OLAĞANÜSTÜ AKILLI ARKADAŞIM: NAPOLİ ROMANLARI 1, Elena Ferrante, Çev. Eren Yücesan Cendey, Everest, 2015. 

“Özgürlük, Hiçbir Kimliğin Tuzağına Düşmemektir” (Nihan ÖZYILDIRIM)

Olivier Roy’nın, yayıncılarından Jean-Louis Schlegel ile söyleşisi olan Kayıp Şark’ın Peşinde,birçok bakımdan ilginç ve zevkli bir kitap. Her şeyden önce bir hayat hikayesi; üstelik maceralı, sıradışı, farklı coğrafyalarda geçen ve enteresan dönemlere tanıklık etmiş bir hayatın hikayesi. Diğer yandan, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı yakından ilgilendiren meselelerde söz söylemeye ehil ve Türkiye’yi de iyi bilen müstesna bir uzmanın görüşlerini, yorumlarını içeriyor. Hepsinin ötesinde, Roy’nın hayatından ve yazdığı kitaplardan yola çıkan, hayata, siyasete, sosyal bilimlere, dinlere, kültüre, kimliklere, yolculuğa, tesadüflere ve çeşitli insan hallerine dair derinlikli ve bilgece bir muhabbet.Roy’nın Türkçe basım için yazdığı önsözün de dikkate değer olduğunu ayrıca belirtmek gerek.

Bu kitapta, Türkiye’de Siyasal İslamın İflası, Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi, Küreselleşen İslam, İslam'a Karşı Laiklik gibi kitaplarıyla tanınan Roy, bir yandan Fransız taşrasından 1968 Parisi’ne, işgal altındaki Afganistan’ın çatışma bölgelerinden üst düzey uluslararası toplantılara kendi kişisel tarihini ortaya koyuyor, diğer yandan da kitaplarının yazılış süreçlerini ve arkasında yatan düşünceleri aktarıyor.

Roy, meşhur “68 kuşağı”nın bir üyesi. Dolayısıyla öncelikle onun, kendisinin de içinde bulunduğu, Fransa’daki öğrenci hareketi hakkındaki yorumlarını okuyoruz. Roy kendi kuşağını ve 68 hareketini de sorgulamaktan ve eleştirmekten hiç çekinmiyor. 68 kuşağının zihniyetini, çelişkilerini, fikir ayrılıklarını kendi yaşadıkları üzerinden aktarıyor.

Yazarın asıl uzmanlığı olan ve ileride yazacağı kitapların da konusunu oluşturan Afganistan, İran, Orta Asya, İslam gibi konulara ilgisiyse, daha öğrencilik yıllarında Farsça öğrenip ardından da otostopla Afganistan’a yaptığı bir yolculukla başlıyor. Daha sonra da, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde çeşitli sıfatlarla düzenli olarak bu ülkeye gitmeye devam ediyor; savaşın, çatışmaların, ardından Taliban’ın ve El-Kaide’nin ortaya çıkışının doğrudan doğruya tanığı oluyor.İran Devrimi’nin hemen sonrasında İran’da, Sovyetler’in dağılma döneminde Tacikistan’da bulunuyor.

Olivier Roy’nın uzun yıllar boyunca bu ‘sahada bulunma’ tecrübesi,ona bir sosyal bilimci olarak farklı bir bakış açısı kazandırmış, “kültüralistyanılsama”dan çabuk kurtulmasını,özcülüğün tuzaklarına düşmemesini sağlamış. Bu yüzden Roy’nın Ortadoğu, Müslümanlar, kültürel farklar ve İslami terör, hakkında söyledikleri, bu konularda çok sık başvurulan, basmakalıp, yüzeysel ve ezbere yorumlardan çok daha düşündürücü.Mesela radikalleşmenin hiç de sadece Müslümanlara özgü olmadığından bahsediyor. Bazı noktalarda sekülerleşmeninfundamentalizmi körüklediğini söylüyor.El-Kaide’nin ya da genel olarak cihatçıların ortaya çıkışını “dini bir kasılma”da ya da bir “kimlik isyanında”, İslamın kendisinde ya da Kuran’da değil, “bireyselleşmede, kültürel referansların krizinde, dini olanın özerkleşmesinde ve kültürsüzleşmesinde, yeni bir kuşak bunalımında” aramak gerektiğini, cihatçıların motivasyonunun“dini radikalleşmeden ziyade dava arayışı içindeki bir asi başkaldırısını andırdığını” söylüyor. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar arasındazorlama evliliklerin artışının aslında artık kızların geleneğe boyun eğmeyi reddettiklerinin ve yaşadıkları toplumla giderek daha fazla bütünleştiklerinin ispatı olduğuna dikkat çekiyor.

Roy’nın Siyasal İslamın İflası adlı kitabı çıktığında bu başlık itirazlara sebep olmuş ve çok tartışılmış. Her şeye rağmen bu isimden memnun olduğunu söyleyen yazar, bu ifadeyle ne demek istediğini net bir şekilde izah ediyor sohbetinde. Devletle dinin neden bir arada olamayacağını hem İslam hem Hıristiyan dünyasından örneklerle anlatıyor.


Bütün bu meselelerle uğraşıyor olsa da, kendisini asıl ilgilendiren şeyin eski bir felsefi soru olduğunu söylüyor Olivier Roy: “Hangisi olursa olsun, aidiyetlerin belirleyiciliği ile özgürlüğü nasıl düşünebiliriz?” Ve şu sıralar, yaşadığımız coğrafyada her kesimden insanın hatırlaması gereken şu sonucu çıkardığını söylüyor: “Özgürlük, hiçbir kimliğin tuzağına düşmemektir.”



KAYIP ŞARK’IN PEŞİNDE,Olivier Roy – Jean-Louis Schlegel, Çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2015.

“Sinemanın En Yakınında Duran Sanat Şiirdir.” (Asuman Susam ile Söyleşi: Duygu KANKAYTSIN)

Duygu Kankaytsın: Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema’nın teşekkür kısmında ‘şair merakı’ndan söz etmişsin. Bu çalışmanın itici gücü olarak bunu imlemiş, belgesel sinemanın buna yakınlığı ve tanıklığını da eklemişsin. Kabul ki belgesel sinema hem gerçekle hem etikle hem de estetikle tarihe ilmek atmakta ve sözlü kültürü araçsallaştırmakta. Bu araçsallaştırma ise kendiliğinden hakikat ve oluş sorunu olmakta. Köktenciliğin ezberinin bozulduğu akışkan bu çağda Belgesel Sinema’nın şiirle kurduğu bağı İmgesel Sinema’ya hiç dokundurmadan kendi içinde biricikliğini konuşarak başlayalım isterim…

Sevgili Duygu, şiirle sinemayı yan yana getiren sorun için teşekkür ederim öncelikle. Bu soruna kavramların içinden ve onun bilgisiyle yanıt vermektense bendeki yolculuğa, oluş serüvenime karşılık gelen hallerinden söz etmek isterim şiir ve sinemanın. Evet hakikatle hayat arasında, anlam arayan insan için belgesellerin araç demeyelim de aracı olduğu, zaman zaman bilinç açıklığı için katalizörlük yaptığı bir gerçek. Bunun için aslında belgesellerle imgesel sinemayı ayrı tutmaya da gerek yok. Sinema sinemadır ve belgeseller de her şeyden önce sinemadır benim için. Ve evet, çalışmamın belgesel sinemada ve özellikle bellek konusunda yoğunlaşması bir rastlantı değildi. Hepimiz başka başka yollar yürüyoruz. Bu yolda kökensel, ilksel olanla kurduğumuz bağ ve ilişkiye göre, karşılaşmaların şiddetine göre hayatla ilişkileniyoruz. Bu bağ şiire gitmemi nasıl olanaklı kıldıysa sinemaya yönelmemi de o sağladı. Doğuştan sizde olanlarla oluş sürecinde yaşananların kesişiminden bir dünya algısı ve fikri oluşturursunuz. Bende oluşan ve her yeni karşılaşmayla da değişmeye açık olan o şey her ne ise şiire olduğu gibi sinemaya da yönelmemi sağladı. Sinema da şiir de eşikler sunuyor bana. Ara bölgeler, akış kanalları, değişim alanları… Dünyaya atılmak diye bir şey varsa dünyadan aşağıya düşmek de var, kenarlarına tutunmak dünyanın, ucundan sarkmak... İşte böyle büyük yalnızlıkların içinde bana ötekinin elini hissettiren bir şey sinema. Tıpkı şiir gibi. Yeryüzüyle ve şeylerle ilişkimi bütünüyle ve sürekli değiştiriyorlar ikisi de.



D.K. : Kitabı ‘temsiliyet okuması’ üzerinden okudum. Senin de kitap boyunca değindiğin gibi şimdiye tutunma hallerini düşündüm. Değişen söylemleri deşifre etmek adına belleğin önce şiirde sonra belgesel sinemadaki karşılığını ve anlamını alalım ilkin senden. Ki postmodernite içinden bakacak olduğumuzda toplumsal belleğin şimdinin halinde belgesel sinemaya niye ihtiyaç duyduğunu yahut belgesel sinemanın bu kültürü yeniden nasıl canlandırdığını düşünelim.

Sorunun yolundan saparak yanıt vereyim izninle buna. Sinema ile başlayalım. Sinema ne anlatırsa anlatsın kendisi ontolojik olarak zaten bir bellek mekanıdır. Ama aynı zamanda belleği üreten de önemli bir kitle kültürü aracıdır. Dolaysıyla kurma ve yıkma, tutma ve çözme, yapma ve aşındırma diyalektiği ve gerilimi içinden bakar hayata. Pek tabi şiir de bunu yapar. Her iki türün verimlerine baktığımızda öznenin kuruluşuna dair çağcıl ipuçlarını kolaylıkla yakalarsınız. Bu doğrudan ve yalnızca estetik algıyla ilişkili değildir. Değişen estetik algının nedensellikleri politiğin alanında, toplumsal hayatın ana ve kılcal damarlarında eş zamanlı bir dönüşüm içindedir. Dolayısıyla da eskiden enformatik ve didaktik bir araç olarak, değişmez ve tek olanın tekil sesiyle karşımıza çıkan bir araç olan belgeseller günümüzde bambaşka biçemlerle çıkmakta. Keza şiirde de öyle. Dolaylı, referanslarla kurulan söz yerini doğrudan muhatapların ifadelerine bırakmış görünüyor. Gerçek parçalı, akışkan, devinim halinde ve çoksesli arayışların tezahürü olarak var ve yanılmaz ve mutlak olan katı bir şey değil artık.  Dolayısıyla da evrenselci, tek sesli algı yerini çokluğa, çokkatmanlılığa, çok sesliliğe ve doğrudan temsile bırakmış durumda. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Dünya değişiyor, dolayısıyla dünya fikrimizde öyle. Katı yapılar aşınıyor, yerinden ediliyor. Alışkın olmadığımız, yeni anlamlar ediniyoruz kendimize ve dünyaya dair bu da ister istemez gözün yeryüzüyle temaşasını da değiştiriyor. Bakma ve görme biçimlerinin değişmesi demek dünyaya dair her şeyin başkalaşması demek. Şimdi biz bir ara bölgede bunu fark edip değişimden korkmayanlar ve ondan yana olanlarla bunu reddedip katılığın içinde kalanların gerilimini yaşıyoruz çokça. Ama bekleme odasında sonsuza dek kalınmaz. İşte bu eşikte başka bir dünya fikrinin somut yansımaları kolaylıkla şiirde ve sinemada gözleniyor.

D.K. : Şair bir gözün, sinemaya, özelde belgesel sinemaya bakışını dâhil ederek soracak olursam, bellek mi çıkartacak bizi karanlığımızdan yahut Pierre Nora’nın değindiği gibi hafıza mekânları mı yeniden kuracak dünyayı? Peki belgesel sinemanın gelecekle inşasında öne çıkan birey midir acaba?

Tarih dışı bir algının içinde yaşamıyoruz hiçbirimiz. İnşa dediğimiz şey zaten tarihselliğin içinde hakikati anlamlandırma, ona biçim verme hali. Bu kurma meselesi aslında varlığımıza dair anlamlı bir hikaye oluşturmaktan başka bir şey değil. Kişisel tarihler, dünya tarihi hep böyle bir kurgu işlemiyle varlık buluyor. Bunun için bir sıfır noktası, bir geçmiş, bir mit gerek. Bir yönüyle görüldüğü gibi uydurulan bir şey bu. Kolektif bilinçdışı böyle oluşuyor. Geçmişle kurulan ilişki doğrudan doğruya bugünümüzü ve gelecek tahayyülümüzü belirliyor. Bellek bir kurtuluş aracı değil elbette, ama hatırlama kültürü inşa biçimlerimizi, şimdimizi ve geleceğimizi belirliyor. Belgesel sinema tarihin, muktedirin tek ve değişmez bakışını kıran bir araç olduğu için, bütün ötekilerin hikayesini gün ışığına çıkarttığı, tarihin muktedirden yana kurduğu mekanik ve aldatmacalı hikayesini deşifre etme olanağını insana verdiği için önemli. Bu tarihin sivilleşmesini getirdiği gibi, ötelenmiş, hor görülmüş, yok sayılmış olanların sesiyle dünyaya yeniden bakmak yeniden onu anlamlandırmak ve kurmak için bir olanak. Bu olanağın katalizörlüğünü yapıyor belgeseller.

D.K. : Badiou Başka Bir Estetik’te “Nitekim sinemayı bir tür genel mekânda diğer sanatlarla bağlarını kavramaksızın düşünmek mümkün değildir. Sinema çok özel bir anlamda yedinci sanattır. Diğer altı sanatla aynı düzlemde onlara eklenmez, onları ima eder, diğer sanatların artı-bir'idir. Onlar üzerinde, onlardan hareketle, onları kendi kendilerinden eksilten bir hareketle iş görür.” der. Araştırmacıların izini takip edip Belgesel Sinema’yı da bu minvalde değerlendirdiğimizde şiirin dili sözcükse, belgesel sinemanın dilini neyle okuyabiliriz? Belgesel Sinema’nın artı-bir’i İmgesel Sinema’nın artı-bir’i’yle nasıl bağdaşır yahut ayrışır?

Ne bağdaşır ne de ayrışır. Belgesel sinema, sinemanın bir türüdür, dolayısıyla da film gramerine dair her şey onda da aynıdır. Badiou’nun kast ettiği artı-bir değer sinemayı sinema yapan, metafizik gerilimdir kanımca. Sinema tüm sanat disiplinlerinden pay çıkarır; ama onları eklektik bir biçimde matematiğine katmaz. Onların eklektik bir toplamı değildir yani. Kendi varlık bilgisi, hepsini toplayan ama hepsini de aşan bir yerde varlık alanını oluşturur. Burada belgesel sinemanın farkı, gerçekle kurduğu ilişkiye dair hassasiyetler noktasındadır. Film oluşa dair değildir bu mesele, estetiğin değil etiğin tartışma alanına aittir. Yönetmenin kendisini nasıl bir dünya algısıyla nerede konumlandırdığıyla ilgili bir meseledir bu.

D.K. : Sevgili Asuman, belgesel sinema, insanlığın diline gelmeyen, gelemeyen kayıp sözcüğün peşinde sanki. Onu bulabilecek mi? Belgesel sinema şiir midir?


Bu ‘kayıp sözcüğün peşinde olma’ ifadesini sevdim. Tıpkı şiirde olduğu gibi değil mi? Hadi daha ileri gidelim kayıp sözcükten öte kayıp anlam, kayıp hakikat diyelim. Yine de buradan yola çıkarak ‘belgesel sinema şiirdir’ demek olsa olsa totoloji olur. Elbette değildir; ama bana göre sinemanın en yakınında duran sanat şiirdir. Çok somut olanı, gözümüzün önündeki hayatı anlatır; ama asıl derdi kör noktayı, kadraj dışını, varlığın ötesini, görünenin ardını anlatmaktır. Şiire en yakın olduğu yer sinemanın benim için burasıdır.
TOPLUMSAL BELLEK VE BELGESEL SİNEMA, Asuman Susam, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

Maden işçilerinin komite-konsey örgütlenmeleri ve öz yönetim deneyimleri üzerine…(Onur Bütün ile Söyleşi: Mualla UÇMANER) )

“Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor/Yeni Çeltek’ ten Soma’ya Maden İşçileri” isimli kitap Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Kitabın yazarı Onur Bütün ile Yeraltı Maden-İş Sendikası nın yazılmamış tarihi ve maden işçilerinin bu özgün deneyimi üzerine konuştuk.

-Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi üzerine yazdığınız kitap bir sözlü tarih çalışması olarak mı değerlendirilmeli?
Türkiye’ de sosyalistler yaşadıkları deneyimleri kayıt altına almak konusunda son dönemde epey önemli çalışmalara imza attılar. Ancak bu çalışmalar benim yaptığım çalışma da dâhil olmak üzere, geç kalınmış çalışmalardır. Yaşarken yazmak; bir gelenek olarak oturmamıştır, bu bağlamda yeni yeni yürütülen akademi içi/dışı çalışmalar son derece umut vericidir.

Sendikanın 1975-80 (Birinci dönem), 1992-98 (İkinci dönem) yılları arasındaki çalışmalarını Suluova, Çorum, Havza, Gümüşhacıköy, Merzifon, Zonguldak, İstanbul ve Ankara’ da madenciler, eşleri, avukatlar, maden mühendisleri ile görüşerek kayıt altına aldık. Sendikanın Genel Başkanlığını yapan Çetin Uygur bu söyleşilerin tamamına katıldı. Bu bağlamda kitabın önemli bir bölümü günlük tutma, anket soruları, önceden belirlenmiş sorular, fotoğraflama ve ses kaydı alma gibi yöntemleri kullandığımız sözlü tarih çalışması ile hazırlandı. Teorik tartışmalar da yürüttük ve bu tartışmaları kitabın ayrı bir bölümü olarak konumlandırdık.

-40 yıl önce yaşanmış bir sendikal deneyim için bilgi, belge bulmak sizi zorladı mı?

Söyleşi yaptığımız herkese basılı metinleri, görsel malzemeleri (sendikanın takvim, afiş vb. materyalleri) sorduk ve ellerinde Askeri Darbe sonrasında kalanları topladık. Elbette tamamını bulamadık ve bu bağlamda eksik kalan tartışmaların olacağını bilerek eksikleri söyleşilerde gidermeye çalıştık. Ayrıca çalışmak isteyen herkese de bu arşivi açacağız.

-Komite ve konseyler birer örgütlenme aracı olarak nasıl ortaya çıkmışlar?

Sendikanın zihin emekçilerinden özellikle bazı isimleri burada saymak gerekir; Çetin Uygur, Yalçın Çilingir ve Tayfun Özuslu gibi arkadaşlar dünyadaki işçi konseyleri deneyimlerini okumuş ve aralarında tartışmışlardı. Ancak sendikanın kuruluşundan sonra komite ve konseyler kurma fikri daha çok bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Sendikanın örgütlü olduğu Yeni Çeltek, Çayırhan gibi yerlerde uygulanan anket çalışmasının sonuçları Genel Merkez’e ulaştığında, maden işçilerinin ekonomik durumu, sendikal bilinci üzerine epeyce bir bilgi toplanmıştır. Kısa bir süre sonra hemen her konuda iletişim kurmanın, bilgi edinmenin anket soruları üzerinden gerçekleştirilmesinin teknik ve insani zorlukları belirginleşince, 20 maden işçisinden oluşan komiteler ve her komiteden seçilen 1 kişinin temsil edildiği konseyler kurulmuştur. Bu komite ve konseyler 1977 yılında kendi kararlarını alan, maden ocaklarında işçi sağlığı ve güvenliği üzerine yetkinleşen hale gelmişlerdir.
Şimdi yaşanan bir deneyim olarak Rojava Devrimi, bundan 40 yıl önce Devrimci Yol’un da savunduğu halk ve direniş komiteleri geleneğini Kürtlerin, Ezidilerin, Türkmenlerin, Arapların ve kantonların ekonomik, kültürel, toplumsal inşası açısından yeniden ve yerinden kuruyor. Taze bir tartışma olarak Yeni Çeltek deneyimini Rojava’da da görmek mümkün aslında…

-Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi daha çok Yeni Çeltek öz yönetim deneyimi olarak da bilinir. Sendikanın örgütlenme perspektifini bu bağlamda nasıl açıklayabilirsiniz?

Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi ağırlıkla Yeni Çeltek Maden İşletmesi üzerinden biliniyor. Bu bilinirlik hali Askeri Darbe döneminde bölgenin tüm duyarlı, muhalif ve devrimcilerinin yargılandığı davadan ötürü de öne çıkmasını sağlamıştı. Sendikanın Askeri Darbe’ye kadar 16 işyerinde örgütlendiğini biliyoruz. Yeni Çeltek ve Aşkale’nin diğer işyerlerinden farkı, bu ocakların uzun süren grevlerin ardından işgal edilip yasa dışı üretim yaparak, komite ve konseylerin üretim sürecinin sonrasını da bölge halkıyla birlikte kurdukları köy, mahalle komiteleri ile birlikte organize etmesinden kaynaklanır. Yeni Çeltek’te kömürün satışı, nakliyesi, maden işçileri ile bölgede yaşayan halkın kolektif emeği ile organize edilmiştir. Aşkale’de ise işgal edilen işletme üretimini sürdürmüş ancak bölgedeki faşistlerin gücü tamamen kırılamamış ve kömürün satışı gerçekleştirilememiştir.
Yeni Çeltekli maden işçileri, Bigadiç’teki, Turhal’daki maden işçilerinin sendikaya ilk üye oldukları andan itibaren onları örgütleme çalışmalarına katılmışlardır. Maden işçilerinin yine maden işçilerini örgütledikleri önemli bir deneyim olarak da tarihe not düşmek gerekiyor.

-Kitapta önemli birkaç teorik tartışma yürütmüşsünüz. Bu bölüm üzerine neler söylemek istersiniz?

Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın özgün bir deneyim olarak anılmasında zihin ve beden emekçilerinin birlikte örgütlenmesini ve bu fikrin zihinsel arka planındaki teorik tartışmayı açmaya çalıştım. Zihin ve beden emeğinin kapitalist topluma gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğini, komünistlerin bu meseleye nasıl baktığını ve sendikada bu fikrin nasıl yaşatıldığını görünür kılmaya çalıştım. İkinci olarak, sendikanın mücadele tarzının sınıf savaşı ile betimleneceğini, sınıf mücadelesinden sınıf savaşına nasıl yöneldiğini, yasa dışı işgal ve üretimin sınıf savaşı vermek için ön koşul değilse bile önemli bir başlık olduğunu vurgulamaya çalıştım. Kitabın bu bölümünde Özgür Narin ve Tayfun Özuslu’nun da iki makalesi bulunuyor. Osmanlı’dan günümüze öz yönetim deneyimleri, madencilerin alternatif örgütlenmeleri, bu iki yazıda zenginleştirilerek tartışıldı.

-Son olarak kitabın adında da geçen Yeni Çeltek’ten Soma’ya maden işçilerinin örgütlenme çalışmaları ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Kitabın yazım sürecine başlamadan Çetin Uygur’u ikna etmek gerekiyordu ve bu ikna süreci ancak 15 yıl sonra gerçekleşti. Çalışmaya başladık ve 25 gün sonra Soma Katliamı gerçekleşti. Madenciler kurtarma faaliyetlerine katıldılar, yaralarını sararken komite ve konseyler kurmaya başladılar. Kitabın ana temasının pratiği Soma’da yaşam bulurken, sendikanın (YMİŞ) ikinci döneminin önemli bir figürü olan Kamil Kartal Soma’daki maden işçilerinin örgütlenme çabalarına katılmıştı. Soma, maden işçilerinin komite ve konsey çalışmalarına nasıl baktığını, katliam sonrası durumlarını, antropolojik verileri bir anket çalışması ile değerlendirdik. Soma çalışması bu bağlamda kitaba dâhil oldu, yoksa popüler bir yaklaşımla Soma’yı ele almadık. Şimdilerde maden işçileri, eşleri, yakınları Soma Sosyal Haklar Derneği’nde örgütlenme çalışmalarına devam ediyorlar.