Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Lazarus’un İkinci Dirilişi (Deniz YAVUZ)

1554 yılında İspanya’da, Kilise’nin gazabından korunmak adına anonim olarak basılan Tormesli Lazarillo, Voltaire’nin Candide’i ile doruk noktasına erişen pikaresk roman  türünün ilk örneğidir. Döneminin yazın türlerine –bilhassa şövalye romanlarına- meydan okurcasına yazılmış olan ve bu sayede, şu sıralar neşredilişinin 400. yılında bulunduğumuz “ilk roman” Don Quijote’ye de yol açarak onu muştulayan bu kitabın çevirisi Ertuğrul Önalp ve Arzu Aydonat tarafından yapılmış.
  
Haylaz, işe yaramaz, hilekâr, serseri gibi anlamlara gelen picaro sözcüğü kitabımızın merkezinde bulunan ve maceralarını okuduğumuz Lazarillo’yu tanımladığından, bu sözcükten mülhem pikaresk kelimesi ise türü tanımlamak için kullanılmıştır.

İlk Antikahramanlar

Şövalye romanlarının yahut pastoral romanların tersine pikaresk romanların kahramanları alt sınıflardan gelen, dönemin “erdemli davranışlar”ına uygun davranışlar sergilemeyen karakterlerdir. Bu bağlamda, kavramsal olarak 20. yüzyılda edebiyat literatürüne girmiş antikahramanların da ilk örneklerini teşkil ederler. Şövalye romanlarının doğa üstü, süper güçlerle donatılmış, soylu şövalyelerine karşı Lazarillo’nun kırılganlığı ve serseriliği bize Don Quijote’nin soylu hayalperestliğinin karşısına acımasız gerçekçiliğiyle dikilen Sancho Panza’yı çağrıştırır.

Roman Lazarillo’nun babasını kaybetmesi ve annesinin, düştükleri bu durumda aileyi geçindirme çabası ile başlar. Lazarillo’nun yaşamını sürdürebilmek adına kurnazlaşnmaya başladığı yer de tam olarak burasıdır. Annesinin ilişki kurduğu “zenci adam”la ilgili, “çirkin suratından ötürü ondan korkuyordum” dese de, “o kara adamın ziyaretleri sayesinde” geçinebildiklerini anlayınca onu giderek sevmeye başlar. Bu adamın, çalıştığı yerdeki hırsızlıklarından kaynaklı tutuklanıp asılmasının ardından ise Lazarillo romanın kendisine dert edindiği meseleyi de açığa vuran şu soruyu sorar; “Bir papazın fakirlerden çaldıklarının yanında zavallı bir kölenin aşkı uğruna yaptığı hırsızlıkların lafı mı olur?”
   
Hem beyaz olmayan bir insanın gündelik yaşama bu şekilde konu edilmesi bakımından, hem de bir kadının çalışan, annelik yapan, birisinin eşi ya da sevgilisi olan bir kadın olarak aktarılması bakımından edebiyat açısından önemli yenilikler içeren bu bölümden sonra Lazarillo’nun kör bir dilencinin yanında yollara düşmesiyle başlayan serüvenlerine geçeriz.
   
Sefaletin Kibri

Bu serüvenlere konu olan efendilerden ikisi hariç -kör dilenci ve asilzade- tamamı kilise bağlantılıdır. Lazarillo’nun, “onda beni rahatsız eden tek şey aşırı kibirli oluşuydu” diyerek bahsettiği asilzadenin durumu, altına hücum edip Latin Amerika’da kibirli bir tahakküm kuran ama oradaki tahakkümünün ve kibrinin tersine kendi ülkesinde açlık, sefalet ve borç içinde olan İspanya’nın durumuyla paralellik gösterir. İspanya’nın bu vaziyetini kaldıkları ev üzerinden “öylesine kasvetli ve karanlık, öylesine sefil bir ev ki!” cümlesiyle asilzadenin ağzından aktaran Lazarillo, İspanya’nın durumu karşısındaki tavrını ise asilzade için söylediği “...sadece ona acıyordum. Öyle ki çoğu kez onun karnını doyurmak için ben aç kalıyordum.” diyerek özetleyecektir.

Nesnel Aklın İnşası

Asilzadeye karşı olan tutumundan farklı olarak Lazarillo, karşısına çıkan ve Katolik Kilisesi’ni simgeleyen tüm karakterlere nefretle yaklaşır. Bu efendilerinin hepsinin ortak özelliği, bulundukları konumdan beklenilenin tam tersi davranışlar sergilemeleri, cimrilikleri ve gaddarlıklarıdır. Ölçülü olmaktan ve az yemenin faziletlerinden bahseden bir efendisi için –bu efendi bir papazdır-, “sefil ruhlu adam düpedüz yalan söylüyordu; (...) bir yemeğe davet edildiğimizde tıpkı aç kurtlar gibi yiyor, bir meyhaneciden daha çok şarap içiyordu.” diyen Lazarillo’nun çözümün kaynağı olarak gösterdiği adres ise “umarım bir gün Tanrı, bana çektirdiğin acıları sana da çektirir.” diyerek işaret ettiği Tanrı’dır. Buradaki durum, Luka İncil’inde bahsi geçen yoksul Lazarus’u hatırlatır ki Lazarillo adı da buradan gelmektedir. Yoksul Lazarus ve ona kötü davranan zengin komşusu öldükten sonra, ölüler diyarında ıstırap çeken zengin adam, uzakta İbrahim’i ve onun yanındaki Lazarus’u görür. Kendisine acıması ve Lazarus vasıtasıyla kendisine bir damla su göndermesi için İbrahim’e yalvarır ve İbrahim tarafından işlediği günahların hatırlatılmasıyla nedamet getirir. Bu durum Lazarillo’nun zalim efendilerine inanç düzleminden yaptığı ciddi bir uyarıdır.

Lazarillo’nun Kilise’yi Tanrıya şikayet etme hali biraz da Yahudi’leri Tanrı’ya şikayet eden İsa’yı andırır. İsa’nın Yuhanna İncil’nde bahsi geçen ve en önemli mucizelerinden de biri olan ölüyü diriltme mucizesinde, diriltilen ölünün adı da Lazarus’tur. Kilise’nin köhnemiş yapısına karşı direnişin başladığı, aklın tekrar keşfedildiği ve nesnel aklın yeniden inşa edilmeye başlandığı bu zamanda  ortaya çıkan Tormesli Lazarillo, köhnemiş ve işlemez hale gelmiş Roma İmparatorluğu’na başkaldıran ve üzerindeki ölü toprağını atan köleleri, ayak takımını, “hiç kimse”leri simgeleyen Lazarus’a benzer.

Romanın sonuna geldiğimizde ise tüm söylediklerini, uyarılarını ve işaret ettiklerini boşa çıkaran, adeta hepsine ihanet eden bir Lazarillo ile karşı karşıya kalırız. Bir başrahipin yanına kapağı atan ve oradaki hizmetçilerden biriyle evlenen Lazarillo, durumunu korumak adına kendisini başrahiple aldatan karısını görmezden gelecek ve yerini korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. Burada Lazarillo’nun söylemleri ve pratiği arasındaki çatışmanın, Don Quijote’de iki karakter arasında çok daha geniş bir çerçeve kazanması da “kaptım kamışı Lazarillo'nun elinden”, diyen Cervantes’in çok daha fazlasını kaptığını gösterir niteliktedir.

TORMESLİ LAZARİLLO, Anonim, Ertuğrul Önalp – Arzu Aydonat, Can Yayınları, 2015.


Delilik, Eşitlik ve Çağdaşlık (Bulut YAVUZ)

Papini'nin ünlü karakteri Gog'un deyişiyle "bir sıska deli ve bir şişko delinin dayak peşinde diyar diyar dolaşmaları"nın hikâyesi ya da Borges'in Don Quixote Yazarı Pierre Menard öyküsünde örtük olarak dile getirdiği şekliyle, tekrar yazıldığı anlarda tarihin yükünü en çok çeken hikayelerden biridir Don Quijote.

Bir ilk olarak işaretlenen bu romanda alacağım mesele ise; yazıldığı dönem, delilik ve belki de eşitliktir. Çünkü okuyanlar kadar okumayanların da aşina olduğu bir hikâyedir Don Quijote. Üzerine yazılmış onca şey de düşünülecek olunursa, bu coğrafya için yeni olduğunu umduğum bir öneri sunmaktan fazlası da mümkün değildir.

Çığırından Çıkmış Bir Zaman

Don Quijote yazıldığı zamanda, İspanya Seksen Yıl Savaşları'nın ateşkes dönemindeydi, ki bir de bu savaşın Otuz Yıl Savaşları ile birlikte devam ettiği düşünülürse dönemin ruhu bir miktar aydınlanacaktır. Seksen Yıl Savaşları, yeni bir zümrenin önünü açan en önemli savaşlardan birisidir. Hollanda'nın ortaya çıktığı bu savaş ve Kutsal Roma İmparatorluğu içinde Protestanlığı serbestleştiren Otuz Yıl Savaşları bir arada ele alındığında, o zamana kadar Amerika kıtasının yarısını elinde tutan ve Avrupa'nın da en güçlü devletlerinden olan bir devletin iki büyük yenilgisi vardır elimizde. Ayrıca Katolikliğin gözden düşmesi, Tanrı'nın yeryüzü temsilciliğinin de zayıfladığını gösterir bize. Hollanda'nın kurulması ise, hem soyluluğa vurulan büyük bir darbedir , hem de Descartes'a ev sahipliği yaparak bilimin yükselişine ön ayak olan bir uzam kurar. Hollanda görece olarak o dönem devletleri içinde en özgürlükçü yerdir. Erasmus'un diyarı olması da bunu kanıtlar niteliktedir.

Çığırından çıkmış bir zamandır bu, çünkü mevcut bütün değerlerin gözden düştüğü ve yeni bir değerin henüz dünyaya getirilmediği bir anın ortasıdır. Deliliğin bu kadar yükselmesi bu nedenle o kadar tesadüfi sayılmamalıdır.

Delilik

Cervantes şüphesiz kendi çağdaşları içinde deliliğikullanan tek yazar değildir. Hamletve Deliliğe Övgü gibi büyük eserlerde işlenmiş bir olgu olarak da düşünüldüğünde, bu meselenin bir tesadüfün arkasına saklanamayacak kadar hayatiolduğu görülür. Benim savım, Descartes gelip yöntemsel şüphecilikle sakinleştirene ve modern özneyi kurana kadar, bu deliliğin gerçeklikle bağ kurma ve bir tasarım oluşturabilme yetisinin  zayıf olduğu yönündedir.

Gerçekliği inşa etmek için toplum sözleşmesine benzer bir kökensel unutuşa ihtiyacımız vardır. Bütün insanların, güneşin evrenin merkezi olmasının ya da tam tersi bir şeyin peşinden giderek sağlam bir varsayımla evreni kurabilmeleri, daha sonra da bunu icat ettiklerini unutarak hakikat olarak ilan etmeleri gerekir. Tarih ise bunu yazarken, durumun evrimsel bir süreç olarak geliştiğini göz ardı etmek durumundadır burada. Örneğin Fransız Devrimi, bütün Fransa'nın bir araya gelerek yaptığı bir şey olarak canlanır kafamızda.Aslını bilsek bile yaşamın içerisinde durum birden öyle gelmeye başlar.Oysa devrim olduğunda bunu bütün Fransa'nın bildiğini ummak saflıktır, hele dönemi düşündüğümüz zaman. Bu bilimsel devrimler, dinsel devrimler ya da sanatsal devrimler için de böyledir. Sabah kalkınca birden değişeceğimizi umanlar yalnızca aydınlanmacılardır. Delilik bu anlamda, devrimsel bir krizin semptomudur, bir devrimi muştular yalnızca. Bir devrim de bir grup delinin, deliliğini bulaştırması olarak okunabilir. Bunun dışında bir delilik hali, üzerine konuşulamayacak bir imkansızlığa götürür, çünkü deli deli olarak kaldığı sürece iletişimimizin olamamasını bize şart koşar. Don Quijote ise Sancho Panza ile bir iletişim kurabildiği için, onu yeni bir şeyin habercisi saymamız mümkün olmaktadır.
 
Delilik ve Eşitlik

Yaşamı kuran bütün alanlarda, yeniyi dile getiren ilk kişi her zaman için yalnızdır ve yeni olarak açtığı alanın ya da eskiden varolan bir kategoriye eklediği yeniliğin sonucunda bir orji noktasına varır. Burada yeni, her şeyi birbiri ile eş kılan konunun otoritesini ya da kutsalını kirleten bir ilk günahtır.

Don Quijote yazıldığı dönemde, her alan böylesi bir "yeniler cenneti" durumundaydı. Dinsel alan yeni bir mezhep ile, sanat yeni türlerle, siyaset yeni bir sınıfla, bilim pek çok yeni keşifle allak bullak olmuştu.  Don Quijote'nin deliliği bu anlamda sonu gelmiş bir çağın içinden çıkan, artık başka bir dünyanın inşasına geçilmesinin çığlığıdır. Kitabın sonunda Don Quijote ölecekken evin hem dağılmış hem de mirasın sevinciyle dolu olması hatta kitapta erdemden nasibini almış neredeyse kimsenin olmaması, çağın artık yaşandığı çağ olmadığını gösteren bir şeydir.

Bunca çıkarcılık, bunca sefillik ve bunca kötülük tarafından ortaya çıkan Don Quijote'nin çığlığı(deliliği), sanki Descartes gelsin ve modern özneyi kursun diye çağırmaktadır. Çığırından çıkmış bir zamandaki dünyayı düzeltmek, eğer başka bir dünya kurulmazsa, ancak Hamlet ve Don Quijote gibi delilikleri ile hatırlanan karakterlere kalmaktadır çünkü.

Kendi zamanımızın da çığırından çıkmış olduğunu, hatta belki hiç başka türlü bir zamanın olmadığını düşünecek olursak, Don Quijote'nin  400. yılında, bu romanı yeniden okumak her zaman için çağdaş bir okuma olacaktır.


DON QUİJOTE, Miguel de Cervantes Saavedra, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2012.


“Melankoli ülkesi”ne Nasıl Gidilir (Selin AVAZYAN)

Rumen yazar Mircea Cărtărescu’nun birinci cildi geçtiğimiz yıl Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan eseri  Orbitor dünya romancılığına bir hayat öpücüğü olmuştu. Kaleminin yakın bir gelecekte Nobel ile taçlanması kuvvetle muhtemel bu heyecan verici yazarın dev eseri Orbitor, ikinci cildi ile yeni yılın ilk aylarında yine Ayrıntı Yayınları kanalıyla Türkçe okurlarıyla buluşacak .
Bu yıl “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” temasıyla düzenlenecek İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğunun Romanya olması ve birçok ünlü Rumen yazarın ülkemize davet edilmiş olması, dikkatleri bu ülke edebiyatına ve özellikle Mircea Cărtărescu’ya çeviriyor...
 
Hayat ve ölümden ibaret kâğıt oyunu

Okurların Orbitor’un öncesinde yine Ayrıntı’nın yayımladığı Travesti adlı romanıyla tanıştığı Mircea Cărtărescu, “yalnızca iki figürden ibaret bir kâğıt oyununu sonsuza kadar oynarız; hayat, ölüm” derken hem sıkı bir şair olduğunu hatırlatıyor hem de nehir romanının “leitmotif”ini ele veriyor.
Ucu “anlatıcı yazara” kadar uzanan destansı romanda, asırlar önce yaşanmış bir göçün trajik hafızasını kuşaklar boyunca izliyoruz. Okudukça bir kuşak öncesinden hüzün ve acıyı tevarüs edinen Çingene kadınlar ve hayatın zorluklarıyla daha da sertleşen Çingene erkeklerle tanışıyoruz.
Kısacası kelebek misali kendi hayatlarını tamamlayıp sahneden çekilen Cărtărescuzedeler!  

Kelebeğin Sol Kanadı

Kelebeğin sol kanadına gelince... Bir taraftan, yazarın Kelebeğin Sol Kanadı’nı romanına alt başlık yapması hakkında tahminlerde bulunmak bir yandan da bu canlıya dair bilgilerimizi tazelemekte yarar var. Çünkü mesaj kelebek kanadının filigransı yüzeyinde.

Kelebeğin, ışık kaynağına ve dış etkenlere göre vaziyet alan incecik iki kanadında milimetrik ölçülerde aynı desenler bulunur. Üstelik göz şeklindeki desenler bir dış tehlike karşısında iki tarafta da aynı biçimde belirir.

Böylelikle yazar, hayat ve ölümü iki zarsı geçişken yüzey olarak düşünmemizi, kanatların göz kamaştırıcılığı ve renk cümbüşüne rağmen iki günlük beyhude bir kelebek ömrünü unutmamamızı istiyor.

Birbirinin içinde ölen bedenler

Ana rahmiyle bağlandığımız dünyada, hayat ve ölüm kartlarını bilinç kendini yutana, ten soğuyana kadar oynuyoruz.

Lakin bir yandan da doğumdan ölüme sayısız ömürler yaşadığımızı “Kendimi bir o kadarını tükettiğim önceki hayatlarımmış gibi değişik yaşlarda düşündüğümde, uzun ve kesintisiz bir ölüler dizisinden, birbirinin içinde ölen bedenlerden oluşan bir tünelden bahsediyor gibiyim” diyerek kakıyor başımıza.

İrili ufaklı enfes öykülerle kurduğu anlatısı boyunca bize, yani perişan ettiği okuruna, türlü oyunlar oynuyor; labirentsi tuzaklarda“Kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından” dizelerini hatırlatarak, artçı sarsıntıları bitmeyecek depremini başlatıyor!..

Mesela ne mi yapıyor?..

Neredeyse tüm roman boyunca kendi beynine ve bizim beynimize parmaklarını daldırıyor ve narin organımızı hamur gibi yoğuruyor. Aldığı temel anatomi eğitimine sıkı sıkıya sarılmış bir nörolog edasıyla beynin bölümleri ve işlevlerini anlatısına yedirerek “nihil” ve “beyhude”yi bu anlatının orta yerine bir flama gibi dikerken, temel eğitimini unutmamış bir nörolog olarak soruyor;  “İçimizden neyi kurtarabiliriz? Ruhumuzu? Yıldız vücudumuzu? Bilincimizi? Basit bir tümör hepsini iptal ediyor, epileptik bir çekirdek hafızayı altüst ediyor!..”

Belki kahramanı Herman’a, Anca’nın saçlarını kazıtıp bütün kafasına, Gunter Grass’ın Teneke Trampet’indeki anne rahminden dünyaya gelmeyi yıllarca reddeden Oscar’ını hatırlatan esas oğlanı Mircea’nun suretini, “Bütün”ü ve hayatın yetmiş iki buçuk katmanını dövme ile nakşettirmesinin sebebi de bu.

Bizden, gözlerimizi kafa ve onun saklayıp koruduğu beynimizden ayırmamamızı, bütün meselenin ve hayat denen karmaşanın yine hayatın akışı içinde oradaki mikro yuvalarda, kıvrımlarda ve tümseklerde kah unutarak kah hatırlayarak geçip gittiğini anlatmak istiyor.
Zaten okudukça da kendi hayatına gönderme yapan Küçük Mircea, gözlerini diktiği odasındaki eşyalardan gözlerine yansıyan flulukta bir teselli arayan Mircea, eli hayalarında ergen Mircea,  inmeli Mircea, bazen bir Bükreş çamurunda kaybolmuş tırsak Mircea, yalnızlık acısı çeken Mircea, asansörün karanlığa yükselişinde Stephen King düşleri çıkarsayan Mircea, kalemi elinde yetişkin ve yorgun Mircea, hepimizi tükettiği ve öldürdüğü tüm hayatlarının karanlık ormanına sürüklüyor. Bunu öyle ustalıkla ve ama bir yandan da öyle zalimce yapıyor ki sıkıysa kapılıp gitme o melankoli ülkesine!

Roman tükenmiş miydi?

Nobel’e aday gösterilmiş, birkaç yıl içinde de Carlos Fuentes’e yapılanlar ona da reva görülmezse bu ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Cărtărescu, “roman tükendi” diyenlere Orbitor ile “hayat mümkün oldukça roman da var olacaktır. İnsan dediğin zaten bir roman kahramanı değil midir” diyerek yüreğimize su serpiyor.

Mircea Cărtărescu romanı, bu isimler elbette kişinin okuma tercihleriyle farklılık gösterse bile benim açımdan kah Fuentes (Terra Nostra) ve Marquez (Yüzyıllık Yalnızlık) kah Kafka ve Beckett’i (bizatihi kendileri) hatırlatan edasıyla okuruna sağlam bir geleneğin zincirinde yer aldığının müjdesini veriyor.

Kendi yarattığı kahramanların dilinde de bir biçareler korosunun seslendirdiği baladın nakarat bölümünü ezberletiyor bize;

Sen, bazen çoğalsın bazen de sayılı şey çabuk biter hesabı tükensin diye yıllar... aylar... günler... saatler... dakikalar... saniyeler ve anlara böldüğün hayatın hepi topu bu kadardır!

Bütün bu anlattıklarımın sonunda diyeceğim şu ki, Orbitor’u, ikinci ve üçüncü kitaplar için sabırsızlanacağınız ucu açık destan gibi bir solukta okuyabilirsiniz. Ama, onca darbeden sonra melankolinin gayyasına savrulup sonunu getirebilir misiniz bilemem...

Ama böyle yaparsanız Ştefan cel Mare sokağında gelip geçenleri seyrederken size dönüp dudaklarında muzır bir gülümsemeyle “Böyle yapsanız da sizin hayatınız Orbitor’umu tamamlayacaktır nasılsa” diyecektir Kalemi Elinde Orta Yaşlı Mircea!

ORBİTOR, Mircea Cărtărescu, Çev:  Sunia İliaz Acmambet, Ayrıntı, 2014.


Mizahtaki İroni (Murat ÖZBEK)

Friedrich Schlegel, ironi için “sürekli parabasis” der. Romantik dönem ironinin belirgin bir özelliği olan “parabasis” antik yunan tragedyalarında, oyun aralarında izleyiciyi tragedyadan uzaklaştırmak için yöneticileri, devlet adamlarını, dalkavukları iğneleyen mizahi oyunların sergilendiği kesitlerdi. “Sürekli parabasis” tanımlaması ironi ve mizah arasındaki ilişkiyi netleştirme çabası olarak görülse de bu konuda acele etmemek gerekir. Zira ilk anda mizahın ironiyi kapsadığı düşüncesine kapılabiliriz. Dikkatimizi çekmeye muktedir olan “parabasis”ten ziyade sürekliliktir. P. de Man ironiyi tanımlarken “İşin tuhaf tarafı” der, “kişinin ancak söylediği şeyi kastetmeyen bir dil tarzını tanımlarken kastettiği şeyi söyleyebiliyor görünmesidir.” Süreklilik ironinin doğasında vardır. Dolayısıyla mizahın içinde de ironi vardır ama bu mizahın ironiyi kapsamasından değil, ironinin sürekli olmasından kaynaklıdır.

Eugene İonesco’nun Gergedanlar isimli oyunu kara mizahın özgün bir örneğidir. Kalabalıkların öyküsünü anlatmak için ise gergedan iyi bir örnektir. Oyunun başlarında yolun sol tarafında koşan bir gergedan görülür. Biraz sonra ise yolun diğer tarafında bir başka gergedanın koştuğu dikkatleri çeker. Oyunun iki karakteri olan Jean ve Berenger gergedanların sokaklarda koşturabilmesinin imkânı üzerine tartışırlar. Daha sonra Daisy, Patron, Garson Kız, Mantıkçı, Bakkal Kadın ve eşi de bu tartışmaya dâhil olur. Tartışma absürd bir noktaya varır; ilk geçen gergedanın tek boynuzlu mu yoksa çift boynuzlu mu ya da ilk geçen gergedanın çift boynuzlu mu yoksa tek boynuzlumu münakaşası ilk perdenin sonuna kadar varır. Bunun yanında Mantıkçı’nın dört ayaklılar üzerine absürd mantıklar yürütmesi ve çevresindekileri ikna etmesi (Eugene Ionesco bu tür ikna etmeye “aldatma” der.). İkinci perdede gergedan tartışması Jean ve Berenger’in çalıştıkları yerde başka karakterlerin de katılımıyla devam eder. Son perdede de tartışma devam eder ve Berenger dışındaki diğer karakterler tartışmaya yenik düşüp gergedana dönüşür. Oyunda Berenger kitlesel ahlaka, etiğe, siyasete ve en nihayetinde kitleselliğin kendisine karşı koyup kişi olarak kalmayı başarabilen tek insandır.

Eugene Ionesco’nun bu kara mizahı, ironi ve mizahı bir arada barındırır. Berenger tek kalabilmeyi başarmıştır ama başarıdan önce tek kalabilmeyi göze almıştır. İroni buradadır. Oyunun son sahnesinde Berenger ve Daisy sevgili olur. Gergedana dönüşmeyen son iki insan! Oyunun ilk perdesinde başlayan gergedanlaşma tartışması son sahnede Berenger’le Daisy arasında devam eder ve bu tartışma, bitene kadar ele geçirebileceği herkesi eritir. Başı ve sonu belli olan bir metin olarak okunduğunda, Gergedanlar sadece mizahı kapsar. Gergedan toplumsallığa yönelik gülünç ve sıra dışı bir seçimdir. Bir eleştiri, özgürleştirmeyi amaçlayan bir eleştiri, olarak sunulmaktadır. Temel dürtü özgür insanı ayakta tutmayı hedeflemektedir. Bunun için mizah iyi bir silah olarak kullanılmaktadır. Bir biçim, bir yöntem olarak oldukça etkilidir ve ilk çağlardan bugüne varmayı başarabilmiştir. Fakat yazar ironiyi gözden kaçırır. Ionesco, ironinin sürekliliğinin bir gereği olarak mizahtaki ironi için bir önlem alamamıştır. Dahası ironi mizahın içinde kendini öyle bir gizlemiştir ki, mizahı daha da etkili kılmasından dolayı onun farkına varmak güçleşmiştir. Kitleselliğin kaçınılmazlığını konu edinen yazar, kaçınılmazlığın kendisini ne yapacaktır? Burada devreye ironi girer ve Ionesco’nun yapabileceği bir şey yoktur.

Gergedanlar’da mizahi öğe olarak sunulan gergedan ironik bir şekilde Ionesco’nun mizahını geçersiz kılar. Oyunun başında sokaktan geçen ilk gergedan tek gergedan olmayı başarır ama ardı arkası kesilmeyen bir dönüşüm “tek”liği ilk gergedanın elinden çekip alır. Bu oyunu başı ve sonu belli olmayan bir metin olarak okuma ihtimalimiz de var. Gergedanlar tekrar insana dönüşmeye karar verdiklerinde Berenger yine bir kitlenin içerisinde kalmış olacak. İşte ironi.  Her seferinde geri gelme ihtimalini geride bırakır. İhtimali bıraktığı yerde tüm hamleleri geçersiz kılar. İroninin zorluğu, ironiyi tanımlamanın zorluğu bu noktada başlar. F. Schlegel buna ironideki ironi der. Asıl güldürmeye muktedir olanda budur. Burada komik mizahtan veya gülenden belirlenmez. Komik olan ironinin ortaya koyduğu gülünçlüktür. Bu duruma okuyucunun gülmemesi durumun komik olmadığı anlamına gelmez. Gülünç olan kurmacayla gerçekle arasındaki ironik durumdur. En nihayetinde komik olan ironinin kendisidir Çünkü ironi Ionesco’nun oyununun ana hatlarına sızmıştır.

F. Schlegel ironideki ironiyi tanımlama çabasına giriştiği pasajın sonlarına doğru pes edip şu soruyu sorar: “Bütün bu ironilerden bizi hangi tanrılar kurtaracak?” Yazar ilahi güce sığınır. Schlegel, inancın da çare olmadığını fark ettiğinde bütün bu ironilerden bizi kurtaracak olan şeyin hepsinden daha büyük bir ironi olabileceğini söyler.

Oyundaki mizahi temalardan biri de normal ve anormal meselesi üzerinden ilerler. Kitleselleşme eleştirisinin bu konuyla da bir ilgisi var. Oyunun sonlarına doğru çoğunluğun durduğu yerin normal olduğunu savunmaya çokça teşne olan karakterler gergedana dönüşmeye başlar. Gergedanların sokaklarda hoyratça koşmaları karnavalları anımsatan bir mizahı barındırır. Bunu kara mizah yapan ise durumun kendisinin absürd olmasıdır. Ezcümle, mizah yazarın amacını gerçekleştiren bir silah olarak müthiş bir görev görmektedir. Bu açıdan Ionesco’nun öngörüsüne hayranlık duymamak elde değil. Gelgelelim yazarın “körlüğü” oyunu düz bir metin olmaktan çıkarıp edebi bir esere dönüştürmektedir. Dolayısıyla Ionesco’nun mizahtaki ironinin farkına varmamış olması kurmaca ve gerçek arasındaki engeli açığa çıkarmıştır. Yazarın niyeti konumuzun dışındadır. Mizah ve ironi dil ile ilgili bir meseledir ve bu bir noktadan sonra yazarın kontrolünden çıkar. Gergedanlar oyunundaki mizahın ironisi meselesi dilsel bir meseledir. Dolayısıyla yazarın, yazarken kast etmediği meseleler ironinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
TOPLU OYUNLARI 4 / GERGEDANLAR - BAVULLU ADAM - ŞU KAHPE DÜNYA,  Eugene İonesco, Çev.: Hasan Anamur, Mitos Boyut, 2000.


'Finzi-Contini'lerin Bahçesi' (Selim ÇAĞLAR)

Giorgio Bassani üzerine internet üzerinden kısa bir araştırmaya çıktığımızda ilk olarak karşımıza çıkan şunlar oluyor: Şair, romancı, çevirmen ve faşizm karşıtı önemli bir aktivist.
Bunların yanında, odak eserlerine doğru çevrildiğinde ise "bireyin yaşamını çağın olayları içinde irdelemesiyle bilinir," diye bir tanımlama çıkıyor ki bu, Bassani'yi anlama noktasında kilit bir noktada duruyor. Çünkü Bassani ne yazarsa yazsın çağın olayları, akan hikâyenin fonunda önemli bir yer tutuyor ve bu tuttuğu yerde ise genel olarak ateşli bir eleştirinin fitili ateşleniyor.

Bassani eserlerinin fonunda dönen olaylar çerçevesinde bir taraf tutuyor mu?

Bu, en başta onun romancı kimliğine zarar verecek zorlayıcı bir tutum. Bassani'yi başarıya taşıyan ve bugün hâlâ anılmasını sağlayan duruşu, bu fonda akan olaylara karşı olabildiğine uzak durması ve yaşananaları tüm gerçekliğiyle gözler önüne serebilmesinde yatıyor. Ancak diğer yanıyla da o kadar içeriden bir ses kendisi. Onun yazdıklarını farklı yere koymamızın nedeni; ne akışa müdahele etmesi ne de oluşa... Tarih içinde tarafı belli olsa da bir izleyici olarak var oluyor eserlerinde ve tam anlamıyla gözlemden ibaret yaşantıları aktarma derdine düşüyor.

Tarih içinde bir dönemden ses veren Bassani'nin tarihi anlatma ve okuruna alımlatma yolunda takındığı en önemli tavır bu olarak görülüyor ve yazarın kendisine de edebiyatçı kimliğinin yanına, tarihin içinden aktığı metinler kaleme alması nedeniyle "tarihçi" yakıştırması yapılıyor. Bu ne kadar doğru bir yakıştırmadır; bunu Bassani'nin metinleri içinde biraz olsun gezinebilme fırsatı yakalayan ya da yakalayacak olan okurlar belirleyecek şüphesiz ama kanımca çok da hakısz bir yakıştırma değil bu. Çünkü Bassani yaşadığı coğrafyanın ruhunu edebiyata taşıyarak bunu hakkınca yapıyor. Ardından akan tarih ise yazar hakkında söylenenleri güçlendiriyor. 

Yazarın eserlerine taşıdığı, bunu güçlendirecek bir diğer özelliği ise kendi Yahudi kökeni ve yaşamını geçirdiği Ferrara'daki Yahudi topluluğunun yaşamı üzerine kalem oytnatması daha çok. Tam da bu nedenle bir vakanüvis gibi halkının arasında dolaşmış ve biriktirdiği toplumsal malzemelerin önüne insan hikâyeleri katarak eserlerini tamamlamış.

Geçenlerde yayımlanan Finzi-Contini'lerin Bahçesi de bunlardan biri; hatta pek çok eleştirmene göre en önemlisi.

Finzi-Contini'lerin Bahçesi; 2000'de yaşamını yitiren Giorgio Bassani’nin savaş sonrası İtalyan yazınının başyapıtları arasında yer alan ve 1962’de yayımlandığında büyük bir ilgi ve beğeniyle karşılanmış, Viareggio Ödülü’nü kazanmış romanı.

Bassani'ye yakıştırılan "tarihçi" nitelemesini de göz önünde bulundurursak, kitabın "bir bellek romanı" olarak anılmasını da rahatlıkla anlamlandırabiliriz. Ancak Finzi-Contini'lerin Bahçesi'ni edebiyat tarihindeki yerini konumlandırabilme noktasında bize en çok yardımcı olacak tanımlama, "yitik zamanın izinde" akıp giden bir bellek romanı olacak ki Bassani'nin, bu romanında Proust'un adımlarını takip ettiği, dahası biçem olarak da ona yaklaşmaya çalıştığı ortaya çıksın.

Tam da Proust romanlarında olduğu gibi aslında romanın ön planında takip ettiğimiz hikâye oldukça sıradandır Finzi-Contini'lerin Bahçesi'nde de. Kısaca bahsedecek olursak; orta sınıfın biraz üstünden gelme, bunun yanında ise aşk konularında oldukça acemi, romanın sonuna kadar ismini öğrenemeyeceğimiz hem kahramanımız hem de anlatıcımız; son derece zengin, malikânelerde kapalı olarak büyütülmüş, toplumdan kopuk soyluluk hevesleriyle yaşamını geçiren, ayrıca zengin ve seçkin bir ailenin göz nuru, zeki, kültürlü, dengesiz ve züppe kızı Micòl’e gönlünü kaptırır.
Bu, herhangi bir romanda da rastalayabileceğimiz bir durum ancak Giorgio Bassani'nin romanını özel kılan bu olayların İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde bir dünyada, 1938'de geçmesi ve Irk Yasaları denen garabetin tam da göbeğinde rengini bulması.

Bu bağlamda Finzi-Contini'lerin Bahçesi, gerçek anlamıyla bir Bassani romanı ve bunları içinde en beğeni görmüşü. Sıradan sayılabilecek bir olayın arakasına çok önemli bir tarihsel kırılma noktası sığdırmış yazar ve anlattığı aşkla koşut akan hikâyede, hiçbiri birbirini ezmiyor. Ancak bizim okur olarak alacağımız anlatılan aşktan çok Irk Yasaları çevresinde rengini bulmaya çalışan bir gönül ilişkisi ve İkinci Dünya Savaşı'na adım adım ilerleyen bir ülkenin resmi olacak.

Ve tüm bu yaşananlar Bassani'nin başkenti olarak niteleyebileceğimiz Ferrara kentinde geçiyor. Bassani'nin de kendini her zaman tüm ruhuyla ait hissettiği bu kent, kaleminde tam da bir kentli ruhuyla can buluyor.

Ayrıca Finzi-Contini'lerin Bahçesi, yazarın özyaşam öyküsüne dair de pek çok ayrıntı içeriyor. Bu bilginin önemi, meraklı okur için biraz daha farklı çünkü romanın hangi ruhtan çıktığını alımlayabilmek adına, dikkat çekici bir detay bu. Bassani kendi yaşamından bir parçayı, tarihsel bir fonda anlatıyor belki, bilemeyiz ama romanı her ne şekilde elimize alırsak alalım kitaplığa pişman bir şekilde koymayacağımız kesin çünkü hem Neyyire Gül Işık'ın titiz çevirisi hem de yazarın bizi davet ettiği dünya buna izin vermiyor.

Bunda, yazarın Proust'a öykünüp detaycı bir gözle ve dikkatli bir kalemle betimlemeye çalıştığı çevresi ve tarihin payı ise çok büyük.

Meraklı okura ikinci bir not: Finzi-Contini'lerin Bahçesi, filme de uyarlanmış romanın çok ses getirdiği zamanlarda. İzlenmesi de şiddetle salık verilir...


FINZI-CONTINI'LERIN BAHÇESİ, Giorgio Bassani, Çev.: Neyyire Gül Işık, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Bir Çöl Gezegeni (Burcu ULUÇAY)

ABD’li bilimkurgu yazarı Frank Herbert, gazetecilik yaptığı 1950’li yıllarda kum tepelerinin kontrol altına alınmasıyla ilgili bir makale yazmaya karar verir. Ufacık kum tanelerinin bir araya gelerek geniş bir çevreyi etkisi altına alacak güce ulaşması, kendi sözleriyle Herbert’ı “büyüler.” Bir süre sonra çöllerin ekosistemini araştırmaya başlayınca, Dune serisini ortaya çıkaracak fikir doğar: Baştan sona kum tepeleriyle kaplı bir gezegen. Çöl Gezegeni Dune.  Çölün dayattığı fiziki koşullar üzerinden çevre ve insan arasındaki ilişki hikâyenin dert edindiği en temel mesele olarak karşımıza çıkar.

Birçok din çöllerde, çöllerde göçebe hayatı süren insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Şüphesiz bunun bilincinde olan Herbert, ekonomik ve siyasi çıkar çatışmaları üzerinden yaptığı çevre eleştirisini, insanlık tarihi boyunca belki de en fazla manipüle edilmiş din konusuyla birleştirir ve Dune gezegeninin topraklarına bir mesih efsanesinin tohumlarını eker.

Romanın ilk bölümünde, kendisine İmparator tarafından Arrakis’i, yani Dune gezegenini yönetme görevi verilen Dük Leto Atreides, odalığı Jessica ve on beş yaşındaki oğlu Paul’ü alarak, emrindeki adamlarla birlikte çöl gezegenine gelir. Dune, o güne kadar yaklaşık yetmiş yıldır zalim ve açgözlü Harkonnenların yönetiminde kalmıştır. 

Dune’un yönetimini yeniden ele geçirmek isteyen Harkonnenlar, kumpas kurarak Dük Leto’yu öldürür. Jessica ve Paul, Harkonnenların elinden kurtulup çölün yerlileri olan Fremenlere katılır. Bene Gesserit okulunun Fremenler arasında yıllardır yaydığı efsane ve kehanetlerin etkisi Paul’ün geleceği görme yeteneğiyle birleşir ve kendisine rağmen dini bir lidere dönüşen Paul mesih rolünü üstlenir.
Harkonnenlar, Dune’a yeniden hükmetmek için her şeyi göze alır.  Dahası, tüm hanedanların bağlı olduğu İmparator, Atreides Dükü Leto’yu güçlü bir muhalif olarak gördüğünden ortadan kaldırmak ister. Suyun olmadığı ve devasa kum solucanlarının dolaştığı bir yer nasıl bu kadar vazgeçilmez olur? Topraklarınızdan yaşlanmayı geciktiren ve geleceği göstererek gezegenler arası taşımacılıkta rotanızı belirlemenizi sağlayan bir baharat çıktığını düşünün. Kullanıldıkça bağımlılık yaratan Melanj. İmparatorluk, Hanedanlıklar, uluslararası taşımacılığı elinde tutan Uzay Loncası ve Fremenler arasındaki gerilimli ve kanlı ilişkilerin temelinde bu kaynağa sahip olma dürtüsünün yattığını söyleyebiliriz.

Herbert, Fremenleri yaratırken özellikle Orta Doğu, Afrika ve güneybatı Amerika yerlilerinden beslendiğini ve din-çöl arasındaki ilişkiyi bu sayede derinleştirebildiğini söylüyor. Romanda tüm mücadelenin ve kumpasın tetikleyicisi Melanj baharatı olsa da, Fremenlerin ağırlıkta olduğu bölümlerde baharatın su kadar önemli olmadığını hissediyoruz. Melanjı kazıp çıkarmakta usta olan Fremenler baharatı miktarına aldırmadan tüketirken, su söz konusu olunca gözyaşları harcamaktan bile sakınıyor. Vücut sularını geri kazandıkları damıtıcı-giysiler giyiyorlar ve birini öldürdüklerinde kanını dökmek yerine “suyunu döktüm” diyorlar. Herbert, susuzluğun insanlara yaptırdıklarını ince detaylarla hikâyeye öyle bir eklemliyor ki, 50 yıl önce yazılan bu kitabı okurken küresel ısınma, iklim değişiklikleri ve seller etrafında dönen tartışmalar zihnimizin bir köşesinde sürekli yankılanıyor.

Dune’un seneler öncesinden bugüne seslenebilmesi, yaşamsal kaynakların bilinçsizce kullanılmasına veya kazanç getiren kaynaklar üzerinde siyasi ve ekonomik çıkarların çarpıştırılmasına yönelik eleştiriden kaynaklanmıyor sadece. Herbert, inançların siyasi üstünlük elde etmek için suiistimal edilmesini ve karizmatik dini bir lider yaratılmasını da tehlikeli buluyor:

“Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde, sürücüler karşılarında hiçbir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider, hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder, körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç fark edeceğini unuturlar.” (kitaptan, sf. 514)

Doğanın ve dinin temelinde yükselen bu hikâyede insanın ve insan aklının en önemli unsur haline görüyoruz. Dune gezegeninde düşünen makinelere ve bilinçli robotlara karşı başlatılan ve neredeyse yüzyıl süren Butleryan Cihadı’ndan sonra, “insan gibi düşünen makineler”in yapılması yasaklanıyor. Hikâyemizde birçok bilimkurgu eserinde görmeye alışık olduğumuz dijital sistemler, robotlar, bilgisayarlar veya siber savaşlar yok. Fakat Herbert insan aklı ve doğa merkezinde ilerleyen hikayesi için çok daha yerinde buluşlar yaratmış: genetik planlama, zihinsel yeteneklerini ve bilinçlerini en üst seviyeye çıkaran mentatlar ve hatta çöl gezegeninin ekolojik özelliklerini değiştirme çalışmaları…

Dune, İthaki Yayınları’nın “Bilimkurgu Klasikleri” dizisinin ilk kitabı. Türe ilgili okurun ve eleştirmenlerin aklına, bilimkurgunun klasiklerini bir dizide toplama fikri nasıl ortaya çıktı, türün klasik eserleri nasıl belirlendi veya belirlenmeye devam edecek, ilk kitap için neden Dune seçildi gibi bazı sorular gelebilir. Bu soruların hepsini, dizinin editörü Alican Saygı Ortanca Dune’a bir sunuş yazarak cevaplamış. Ayrıntılara burada yer ayıramasak da en azından diziye hayat veren fikri söyleyelim: İyi bilimkurgu iyi edebiyattır. Bu dizi, bilimkurgu severleri mutlu edecek; buna şüphe yok. Ama dizinin bilimkurgu üzerine yapılan akademik ve eleştirel çalışmalara da büyük katkı sağlayabileceği gözden kaçırılmamalı. Dizi ilerleyip okurlar ve eleştirmenler kitaplar hakkında yorumlarda bulundukça, Türkçe edebiyat dizgesinde bilimkurgu klasikleri olarak hangi eserlerin kabul görüp görmediği ve bunun nedenleri üzerine araştırmalar yapılabilir. Ayrıca, daha önce çevrilmiş bir eserden bahsediyorsak kitabın mevcut çevirileri karşılaştırılabilir. Titizlikle yapılırsa, böyle bir karşılaştırma Türkiye’de edebiyat çevirilerinde benimsenen stratejiler ve bunların zamana ve koşullara göre nasıl değiştiği hakkında aydınlatıcı olacaktır.


Belirtmeden geçmeyelim; Hugo ve Nebula Ödüllü Dune’la başlayan seri için belirlenen kitaplar bir taraftan basılmaya devam ederken, bir taraftan yeni kitaplar incelenip dizinin yayın listesine eklenecek.
DUNE, Frank Herbert, Çev.: Dost Körpe, İthaki, 2015.

Bir Gün Tek Başına Yeniden (Ayşegül TÖZEREN)

Vedat Türkali’nin büyük eseri “Bir Gün Tek Başına”nın yayınlanmasının üzerinden 40 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, romanda anlatılan toplumsal ve bireysel çelişkilere yaşamlarımızda hala tanıklık ediyor oluşumuz bir yanıyla acı, bir yanıyla da edebiyatın gücünü göstermesi açısından değerli.

“Bir Gün Tek Başına” politik bir roman. Türkiye’nin 50’lerden 60’a doğru değişen siyasi iklimi, sessiz sedasız kurulan emek sınıfının gizli tarihi, büyük kentlere göç edenlerin yeni yaşamı, devrimci hareketin içinde görünür olmaya başlayan kadın kimliği, romanın içinden akan nehirler. Kimi zaman birbirine karışıyor, kimi zaman birbirlerinden ayrı akıyorlar.

“Bir Gün Tek Başına”, aynı zamanda içinden Nazım’ın ve yazarın kendisinin şiirlerinin geçtiği bir aşk romanı. Yani Günsel ile Kenan’ın hikâyesi. Vedat Türkali, bir yandan solun tarihini edebiyatın içinden aktarırken, bir yanda da aşk gibi çetrefilli bir tema üzerinden sol içi toplumsal cinsiyet eleştirisine girişiyor. Yazar, romanında, tek anlatıcı yerine iki anlatıcı seçmiş. Eş anlatıcılar, Günsel ve Kenan. Romanın başlangıcında Kenan’ın iç sesi anlatıcı konumundayken, ilerleyen sayfalarda Günsel’in sesi de anlatıcı olarak erkek karaktere katılıyor. Anlatıcıların iç seslerini, çelişkilerini besleyen yan karakterler olarak, Kenan açısından eşi Nermin ve arkadaşı Rasim, Günsel açısından da kısa bir süre sevgilisi olan Sermet ve arkadaşı Handan öne çıkıyor. Romanın, diğer yan karakterleri, Günsel’in abisi Hasan ve “Baba”.

Bir Savaş Olanı Olarak Erkek Cinselliği


“Bir Gün Tek Başına”, birbirini yaşatan iki kurumun, devletin ve ailenin, birlikte eleştirilmesi gerektiğinin ayırdına varmış bir öncü roman. Bu yüzden hem politik bir roman, hem de bireysel çelişkileri su yüzüne çıkaran bir aşk romanı. Kenan, romanda küçük burjuva aydınını temsil ederken, eşi Nermin devlet ve aileye, bir başka deyişle toplumun yerleşik değerlerine onu bağlayan, yaşamında yapmak istediği devrime engel olan yan karakter olarak sunuluyor. Sistemin adamı, belki devletin adamı Rasim ise, Kenan’ın hem arkadaşı, hem de hep olmaktan korktuğu kişi. Kenan’ın Rasim olmaya yaklaştığı anlar da, romanda aile ve devletin sembolü olarak karşımıza çıkan eş Nermin’e özellikle cinsellik bağlamında “yenildiği” bölümler. Romanda erkek bedeni ve cinselliği asıl savaş alanı olarak gösteriliyor. Beden ve cinsellik, politik mücadele alanının da bir simülasyonu. Günsel’le ilk yalnız kalışlarında yaşadıkları ön sevişme, ardından evine gidişi ve Nermin’le yaşadığı cinselliğin sonrasında duyulan iç sesi de bunun bir yansıması: “Birbirine tıpatıp benzeyen iki sevgilim var!.. Biri Vatan cephesine yazıldı, öteki yıkmaya çalışıyor…” Bu bağlamda erkek karakter, politik romanların pek çoğunda gördüğümüz gibi idealize edilmemiş, gerçek olmayan bir erkeklik inşasının içinde kurulmamış. Aksine ana kadın karakterle karşılaştırıldığında, zaaflarına, çelişkilerine daha yenik, daha zayıf bir karakter olarak kurulmuş Kenan. Belki yazarın bu seçiminden dolayı, “Bir Gün Tek Başına”yı okuyanlar Kenan’ı anlamaya çalışır, Günsel’e abayı yakar.

“İşin kötüsü, ben de istiyorum.”

Kenan geçimişinde kısa bir süre sol hareket içinde yer almış, devletten yediği bir iki tokatla ürkmüş, geri çekilmiş, evlenmiş ve konformist bir yaşam tercihinde bulunmuştur. Az sayıdaki çalışanıyla birlikte yürüttüğü kitapçısında da tipik bir küçük burjuva aydını profili çizmektedir. Ancak aklının bir köşesinde, hep yarım bıraktığı devrimcilik vardır. Günsel ise, Sivas’tan İstanbul’a göç etmiş, okuduğu üniversitedeki sol hareketin önde gelen öğrencilerinden biridir. Bir yanıyla toplumun yerleşik değerlerinin içinde büyümüştür, bir yanıyla da devrimci bir karaktere sahiptir. Kenan, Günsel’de yaşamında yarım kalan devrimciliği bütünleyebileceğini düşünmektedir ya da düşlemektedir. Ancak Günsel’in de çelişkileri vardır. Toplumu siyasi bağlamda dönüştürmeyi hayal ederken, özgürlük ve devrim için mücadele ederken, özel yaşamında toplumun yerleşik değerlerinin yarattığı girdaplarda boğulmaktadır. Evli, çocuklu bir erkekle ilişki yaşamak, Nermin’in varlığı, hatta evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmek Günsel için, kendisiyle mücadele ederek, yıkmaya çalıştığı tabularıdır. Bu bölümlerde Türkali’nin toplumun cinselliğe ilişkin çelişkilerini daha görünür kıldığını ve toplumsal cinsiyet eleştirisi yaptığını görüyoruz. Aslında, Günsel’in devrimci ruhunu boğan toplumun cinsellik tabuları, romanda Kenan’la ilk bedensel yakınlaşmalarında söylediği bir cümlede saklıdır: “İşin kötüsü, ben de istiyorum.” Günsel’in roman boyunca yaşadığı bir diğer çelişkisi de, küçük burjuva aydının temsili olan Kenan’la ilişkisi ve içinde bulunduğu devrimci mücadele arasındaki gelgitlerinden oluşuyor. Kenan’la buluştukları pahalı bir semtteki, Teşvikiye’deki küçük daireden çıkıp, politik bilinçlendirme için gittiği yoksul işçi evleri arasında hep çelişkiler yaşıyor ve durup, doğrularını arıyor. Bu sırada, Günsel’in çelişkilerini abartılı ve ironik bir biçimde su yüzüne çıkaran ve yüzleşmesini sağlayan, ama çelişkilerinde boğulmaması için de elinden tutan Handan, diğer yanda da Günsel’in ruhundaki gelgitleri derinleştiren eski sevgilisi Sermet de yan karakterler olarak öne çıkıyor.

Kenan, Günsel’le bütünlenmeye çalışırken, Günsel’le birlikte gençliğinde tanıdığı bir figür de tekrar karşısına çıkar: “Baba” Baba, yaşadıkları coğrafyada güngörmüş, siyasi görgüsü olan bilge bir karakter olarak kurulmuştur. Bir biçimiyle de Kenan, onunla ruhsal bir baba-oğul ilişkisine de girmektedir. Bu baba-oğul ilişkisi romanda derinlikli olarak kurulmuştur. Aynı zamanda,“Baba” görmüş, geçirmiş, yenik ama mağrur bir son dönem Osmanlı aydını temsiliyeti de taşımaktadır.

Günsel’le Kenan Meselesi

“Bir Gün Tek Başına”, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden bir gün önce kapanan bir romandır. İhtilal öncesi toplumun değişik katmanlarına yayılmış bunalımı, Vedat Türkali, kurduğu birbirine benzemez karakterlerin dünyalarından aktarabilmiş, ölümsüz bir küçük burjuva aydını, yine ölümsüz bir devrimci kadın karakteri yaratmıştır: Kenan ile Günsel.

Belki bundan, “Bir Gün Tek Başına”, okur için biraz da onların hikâyesidir ve… “Kenan olmak da ayıp değil”dir. “Günsel olmak da”, “hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil”dir…

BİR GÜN TEK BAŞINA, Vedat Türkali, Ayrıntı Yayınları, 2015.

“Sanatçının Görevi Egemen Olan Güce Yanlışlarını Göstermektir” (Kaan Murat Yanık ile Söyleşi: Merve AÇIKGÖZ)

Kaan Murat Yanık son kitabı Butimar ile raflarda yerini alırken, biz de yazarını ve bu sıra dışı romanı daha yakından tanıyabilmek için bir röportaj yaptık…

Sizinle ilk kez karşılaşacak okurlar için bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1988 yılında doğdum. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudum. Bu süre içinde çeşitli edebiyat dergilerine yazılarımı yolladım, ilk yazılarım o zamanlarda yayınlandı. Okulu bitirdikten sonra birkaç yayınevinde editörlük yaptım. Sonra da Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi'nde Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yüksek lisans. Edebiyatla, organik bir bağ kurmam üniversite yıllarıma tekabül ediyor.

Okuyanlar elbette öğrenmiştir ama yeni tanışacaklar için sormak istiyorum, nedir Butimar?
 

Butimar, Pers mitolojisindeki bir kuşun ismi. Bu kuş denize aşıkmış, denizin kıyısına çöker ve denizi izlermiş. Denizden bir damla dahi su içmezmiş, denizin kuruyup tükeneceğinden korktuğu için. Bir de bu kuşlar aşık olduğu zaman uçamazlarmış. Bunun epistemolojik, felsefik bir sürü şekilde okuması yapılırsa tasavvuf ve doğu edebiyatındaki aşkın kanatlandırdığı meselelerinin tam tersine çıkıyor. Kanatsızlaştırıyor.

Butimar'ın konusu oldukça ilginç. Birinci bölümde günümüz Nişantaşı'nda bir psikiyatrın günlük hayatını ve acayip kişiliğini tanımaya çalışan okur, ikinci bölümde kendini yirminci yüzyılda Erivan'da buluyor. Zorunlu göçler, farklı dinler, aşklar ve simya. Sizi bu dünyayı anlatmaya iten ne oldu?

Ben Uçurtma Mevsimi'ni yayınladıktan sonra edebiyat eleştirmenleri hep olumlu görüşler bildirmişlerdi ama görüşlerin yanında şunu da bana söylediler, ''Dışarıya oryantalist gözle bakıyorsun.'' Yani bana ''Neden Çin'i anlatıyorsun, neden Sırbistan'ı anlatıyorsun bu bize biraz suni geldi kendi köklerini anlat.'' diyen değer verdiğim edebiyat eleştirmenleri, kendi köklerimi anlatmayı düşündürdü.

Romanda anlatılan psikiyatr kent içinde çarşafla geziyor diye, siz de çarşaf giyinmiş, Bebek, Etiler sokaklarında gözlem yapmışsınız. Peki bir müptezeli, bir LGBT bireyini, inşaat işçisini yahut kör bir dilenciyi anlatmak için benzer bir yakınlık kurmayı dener miydiniz?

Elimden geldiği kadar sanatın sınırları dahilinde ne gerekiyorsa yaparım. Burada A, B diye ayrım yapmak yerine hepsini baştan kabul edip her kılığa bürünmek zorundaysam eğer bunu yaparım ama bir de şöyle bir sorun ortaya çıkıyor, bir katili anlatırken cinayet mi işleyim? (gülüyor) Ama dediğim gibi, bir psikolojik problemim varsa onu da kabul ediyorum, başkalarının yerine  yaşama isteği her zaman diri bende. Birilerinin yerine yaşamak hoşuma gidiyor, bunu yazmasam bile bir süreliğine kendimi onun yerine koymak. Aslında bu çok fazla roman okuyan insanlarda karşılaşılan bir durumdur.

Yakın zamanda sosyal medyada ''Bizim şarkıcılar gibi bilboardlara çıkma şansımız yok, kitaplarımızı ancak bu şekilde duyurabiliyoruz.'' Şeklinde bir açıklama yapmışsınız.

Twitter’da  bu açıklamayı yaptım, çünkü okurlarımın attığı tweetleri retweet yapıyor, yorumlarını yayınlıyorum. Edebiyat dünyası şu an çok vahim bir halde. Tabii ki bu nitelikli edebiyat için geçerli değil ama biz edebiyata zincir kitapçılardan ulaşabiliyoruz, internetten sipariş vererek ulaşabiliyoruz. Mecburen o tür kitapçılarda benim kitabımın daha fazla yer alması için benim insanlara bu kitabı daha fazla okutmam gerekiyor. Şunu en baştan söylüyorum, insan yaptığı iyiliği söyler mi söylemez mi, ahlak sorunu başka bir şey ama ben zaten kitabın telifinin yarısını köy okullarına kütüphane kurulması için bağışlıyorum. Uçurtma Mevsimi'nde de öyle yaptık, Uşak'ta üç tane kitaplık oluşturuldu, birkaç şehirde daha var. Bunu keşke televizyona da çıkıp söylesem ama bizde televizyona çıkıp açıklama yapan yazarlar yalnızca linç girişiminde bulunulacaksa  konuşuluyor.
Kaan Murat Yanık, neler okuyor, modern roman hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben Türk edebiyatında  belli başlı durakları takip ettim. Ahmet Hamdi Tanpınar'la başlayan, doğu-batı arasındaki arafta kalma durumunu geçerek Yusuf Atılgan, Oğuz Atay'a ulaşan.  Ben Yaşar Kemal ile Orhan Pamuk arasındaki çizgide kaldım. Türk Edebiyatında Orhan Pamuk'u çok beğeniyorum mesela. Günümüz yazarlarından da, Murat Menteş'i seviyorum, Alper Canıgüz, Hakan Bıçakcı, Barış Bıçakçı, Latife Tekin… Şu anda dünya edebiyatındaysa en beğendiklerimden biri Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları.

Günümüz Türkiye'sinde genç bir romancıyı yaşadığı siyasi ortam, toplumsal meseleler ne denli etkiliyor? Son zamanlarda yaşadığımız olaylardan, ''Bir gün mutlaka anlatacağım,'' dediğiniz, anlatmak zorunda hissettiğiniz bir şey var mı?

Günümüz Türkiye'sinde bence toplumsal meselelere kayıtsız kalan yazar, eğer bunu kitaplarında anlatmıyorsa dahi herhangi bir demecine sokmayan yazar alçaktır. Çünkü çok kötü şeyler oluyor, insanlar  ölüyor. İnsanlar sırf siyasi görüşlerinden dolayı örseleniyor, aşağılanıyor, hedef haline getiriliyor. Bunlar beni bir insan olarak çok üzüyor. Bununla beraber isterseniz mütefekkir deyin isterseniz aydın, eğer o kişi tepedeki siyasi erke, buna hükümet de diyebilirsiniz, egemen güç de diyebilirsiniz, ona muhalefet etmiyorsa, bir yanda o siyasi erki cilalama işini harfiyen yerine getiriyorsa bence o da alçaktır. Çünkü sanatçının görevi egemen olan güce yanlışlarını göstermektir. Kimse siyasi güce hakaret etsin demiyorum, bu başka bir şey ama muhalefet yaptığını dillendirmek zorundasın.

Ben Butimar romanında televizyonda asgari ücretle geçinen insanlara kanaat edin diyen din hocalarının trilyonlar kazandığını belirtmiştim. Ben bu adamlardan tiksiniyorum.  Butimar'ın 14. sayfasında bunu yazdığım için çok ağır eleştiriler aldım, ismini vermek istemediğim  bir televizyon programında hakarete uğradım. Yani günümüzü anlatırken ben bir şeylere gözümü kapatarak anlatamam, neyse onu anlatmak zorundayım.

Son zamanlarda raflarda çok fazla edebiyat dergisi var, içlerinden birinde yer alıyor musunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu dergileri?

Ben edebiyatla ilgili yürüdüğüm yolda hiçbir zaman, hiçbir gruba dahil olmadım. Şu dergici o tayfadan, bu dergici bu tayfadan, hiçbir zaman öyle bir şeyin içine girmedim.  Bu sebeple uzun zamandır hiçbir dergide yazmıyorum. Çünkü benim yazdığım dergide bir yazar Işid propagandası yapıyorsa ben o dergide yazamam. Benim yazdığım dergide birilerine sırf inançları yüzünden küfrediliyorsa, ben o dergide de yazamam. Ama artık öyle bir hâle geldik ki, edebiyat dergileri şucu bucu demek için çıkarılıyor. Severek takip ettiğin bir tane edebiyat dergisi söyle dersen, Notos derim.

BUTİMAR, Kaan Murat Yanık, Kapı, 2015.

Yaralara Işık Tutan Bir Roman (Nilüfer ALTUNKAYA)

Amerikan Edebiyatı’nın en verimli yazarlarından biridir Oates. Bu yüzden dilimize çevrilen eserlerine bir yenisi eklendikçe heyecan duymamak elde değil. Kurmaca ve gerçekliğin sınırlarını zorlayan, yalın anlatımıyla etkili bir derinlik yaratabilen,  müthiş bir gerilim içinde okuru hep insanın kuytularında gezdiren baş döndürücü bir yazardır o. Tecavüz, ensest, çocuk istismarı, intihar, şiddet, aşağılama gibi insana özgü kötülükleri soğuk bir nesnellikle değil insancıl bir anlama ihtiyacı içinde anlatır. Gotik bir evrende korku, yasak ve günah kavramlarını sorgularken bilinemez olanın kapılarını aralar.

Alev Bulut “Joyce Carol Oates’un Öykü Dünyası” adlı makalesinde Oates’un öyküleri hakkında şunları belirtir:

“Oates, sınıflama ölçütü ne olursa olsun bütün öykülerinde genel olarak her gün herkesin başından geçen ya da geçebilecek şeylerden, günlük yaşantımızın satır aralarından, çok sıradan, tanıdık yaşantılardan süzdükleriyle aslında bizi bizle yüzleştirir. Örneğin gotik türdeki öykülerinde bizi sanki bizimle korkutur, hiçbir şeyin insanın sahip olduğu en temel güdülerden, şiddet dürtüsünde daha korkunç olamayacağını göstererek korkuyu çok uzaklarda aramamıza gerek olmadığını hatırlatır. Düşünüp de dile getiremediklerimiz, düşünmeye bile çekindiklerimiz bu öykülerde pervasızca gezinir.”

Kendisine kulak verirsek neden insanın bu karanlık sınırlarında gezindiğini daha iyi anlayabiliriz:
“Bana yön veren dürtüler hemen her zaman insanları, doğayı, bir olayı ya da derinliğine ancak sanatın dingiliğinde inilebilecek, içinden çıkılması güç bir deneyimi anıtlaştırma isteği gibi şeyler olmuştur. Buna bir de kendini savunamayacak olanların “yaşadıklarına tanıklık edebilme” ve genel çizgileriyle tanımlamakta çok zorlandığım gizemleri, sırf varlıkları kabul edilsin diye ortak yaşantılara dönüştürme, onları kâğıt üzerinde kalıcı bir hale getirme isteğimi eklemeliyim. Çünkü bizi birbirimize bağlayan şeyler en temel deneyimlerimiz - duylarımız – dürtülerimizdir - bunların çok karmaşık bir dili de yoktur.”

Öyleyse, insanın yaralarına ışık tutmak, kötülüğün derinliklerindeki iyiliği çekip çıkarabilmek gibi bir çaba içindedir diyebiliriz onun için.  

Elbette bunlarla sınırlı değildir Oates’un yazma uğraşı. Yalın bir anlatımla görkemli bir etkiyi çoğaltmayı başarır. Bunu anlatıcının öykü evrenini olağanüstü bir yakınlıktan kurmasına borçlu olduğunu söylemek mümkün. Her kurgusunda bir yaşanmışlık etkisiyle okura yalan söylemediğini sezdirir. Bu mesafeyi o kadar ustalıkla ve yöntemsel bir sezgiyle ayarlar ki artık kurgu çok katmanlı bir gerçeklik algısıyla hapseder okuru. Tıpkı İlk Aşk da olduğu gibi.

On bir yaşlarında bir kızdır Josie. Genç ve güzel annesi Delia’nın babasından ayrılması üzerine Ransomville’ye Esther Teyze’nin yanına taşınmışlardır. Josie bütün duyularıyla algılamaya başlar bu yeni yaşamını. Böylece Presbiteryen Kilisesi’nin gelecek papaz adayı olarak yetiştirilen Jared’ın bambaşka deneyimlerle dolu dünyasına adım atar.

Dünyayı annesinin anlattıklarından tanımaya çalışıp, merakını annesine sorduğu sorularla giderirken kuzeni Jared, İbrahim’in Tanrı’ya itaat etmesi gibi bir etki yaratır Josie’de. Korku dolu, esrarengiz ve anlaşılması zor bir esaret başlar.

“Mücadele edemeyecek kadar zayıf ve âşıksın. Jared seni, küçük kız, kontrol altında tutmadı mı, kendi deyişiyle incitmedi mi? Bataklıkta ve eski köprünün yıkıntılarında kim bilir kaç kez. Ve şimdi, büyükannesinin mutfağından yürüttüğü ve daha dayanıklı olsun diye defalarca kıvırdığı tülbent şeritleriyle senin el ve ayak bileklerini bağlıyor.” (s.56)

Josie hep büyüklerin dünyasının bir parçası olduğunu sandığı yasakların, korkuların, yani henüz bir kız çocuğunun tanışmadığı başka türlü şeylerin dünyasına adım atarken, hem meraklı, hem de serüvenci ruhunu dizginlemek istemez. Bunları kimse bilmemelidir. Çıplaklık kan ve cinsel kışkırtıcılık barındıran aşk ritüelleri gibidir yaşadıkları.

Anlatının kahramanları aslında sadece bu küçük kızın gözlemleriyle aktarılsa da önemli ayrıntılar harika fırça darbeleri gibi bütün manzaraya hâkim olmamızı sağlar. Bir çırpıda eski yerleşim yerlerinden geçip, nehrin kıyısındaki sesleri duyarak bir kız çocuğunun yakın akrabasının ürkütücü dünyasına adım atarız. Esiri olduğu şiddete tanık oluruz. Kadın erkek rollerindeki keskin farklılıklara, dinsel yaptırımların gotikleşmiş normlarına dokunuruz. Mekânın derinliği, kasaba ve şehir yaşamının ayrıntıları üslupsal bir devinim yaratır.

Suç vardır ortada,  Josie sonunda bunu anlar, itaat etmekten kurtarır kendisini ama suçlu yoktur. Bu coşku dolu bir ilk aşktır sadece.

Sonuç olarak, Joyce Carol Oates’un yazınına küçük ve unutulmaz bir ilk adım için okunulması gereken en güzel öykülerden biridir İlk Aşk. Erhan Sunar’ın çevirisi de özgün dildeki anlam katmanlarını ve biçimsel hareketliliği dilimize oldukça başarılı bir şekilde aktardığı için kaçırılmaması gereken bir fırsat olsa gerek. Alakarga’dan…
İLK AŞK, Joyce Carol Oates, Çev.: Erhan Sunar, Alakarga, 2015.

Seçimi Değil İnsanı Anlatan Kitap (Aydın İLERİ)

Sinemamızın son dönemdeki başarılı, sevilen ödüllü oyuncusu, doktor, senaryo yazarı,  BirGün Gazetesi Pazar Eki’ndeki yazılarında ve ilk kitabı “Peri Gazozu”ndaki öykülerle okuru hüzünle sarmalayan, yaşanmışlıkları betimlediği, çarpıcı üslubuyla belleklerimizi sarsan, hafızamızı tazeleyen, okuyanın boğazını düğümleyen, okurun gözlerini istemsizce nemlendiren Ercan Kesal, novella türündeki yeni romanında, politik hiciv kaleme alarak okurunu gülümsetmeyi umuyor.  

Uzun zamandır üzerinde çalıştığı, notlarını aldığı kısa romanda yazarın yazı üslubunu bilen nereden hüzün çıkacak diye bekleyen okuru şaşırtacak bir mizahi ton var.

“Nasipse Adayız” da, Devrimci bir gelenekten gelen “başka bir siyaset yapma” heveslisi bir doktorun “iktidar olma”  hırsıyla belediye başkanlığına aday gösterilme çabası var. Bir süre sonra tüm çabalarının nafile olduğunu, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını fark ediyor.  Kendisinden çok daha deneyimli, neredeyse her seçimdeki çalışmalarda ve aday adaylıklarında yerini alan “demirbaş adaylar” olduğunu acı gerçeği ile karşılaşıyor. Seçim öncesi birden bire artan yöre dernekleri yemekleri, kokteylleri, “bilet pazarına dönüşen, aday adaylarının sömürüldüğü bir seçim arifesinde”  kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen adayların parasal rekabeti.

Bütün o ön seçim süreci, aday adaylıkları, delege listeleri gibi aşağıdan yukarıya demokrasi tanımlarının hepsi boş, göstermelik tuhaf bir oyun. Siyaseti meslek gibi yapan insanların sürdürdüğü bir faaliyet olduğunu fark ediyor etmesine ama fark ettiğinde, kahramanımızın geri dönecek cesareti de kalmadığı için, sonunu bildiği bir oyunu oynamaya zorunlu olarak sürdürüyor.

Siyasetin engebeli ve dolambaçlı yollarından geçen kahramanımız Dr. Kemal Güner’in belediye başkanlığı aday adaylığı deneyiminde başından geçenlerin anlatıldığı roman fazlasıyla gerçekçi, hayata, insana, siyasete dokunuyor.

İstanbul’un varoşu diyebileceğimiz yerel kimliklerin, yöre derneklerinin siyasette belirleyici olduğu bir ilçede dayanışmacı, halkını seven, yerelin sorunlarını bilen, hizmet etme idealleri olan, halka dokunan naif bir doktorun seçim sarmalında başından geçenlerin anlatıldığı traji komik bir roman.

Romanı okuyanlar kendi siyasal ve insani yaşam deneyiminden bir parça mutlaka bulacaktır. Romanda geçen bölgeye çok benzer bir yerelde yaşamış, büyümüş ve yerel seçim süreçlerine çokça katılmış biri olarak kitapta kendimden çok şey buldum. Romanda anlatılanlar  bir partide yaşanan bir süreç değil. Adaylaştırma  sürecinde yaşananlar hemen hemen bütün partilerde benzerlik gösteren bir süreç. Partilerdeki demokratik süreçlerin gerçekçi ve sağlıklı işlemediğini anlatan bir politik hiciv Nasipse Adayız.

Romanda geçen bir bölümde artık aday adaylığı sürecindeki çalışmaları bir meslek gibi sürekli yapan bir adam, Doktor Kemal Güner’e; “Üzülüyorum senin bu hallerine” diyor… “Biz buradayız, gidecek başka yerimiz yok, işimiz bu aslında. Arada senin gibi arkadaşlar gelir, biraz vitrinde dururlar, paralarını harcar ve giderler” diyor. Bu diyalog, tuhaf oyunu göz önüne seriyor.

Mizah, kara mizah, dildeki oyunlar okurken güldürüyor, güldürürken düşündürüyor. 100 yaşını kutladığımız yazı ve mizah ustası Aziz Nesin yaşasa bayrağı seve seve devrederdi Ercan Kesal’a. Senaryo diliyle yazılan romanın çok yakında bir sinema filmine dönüşeceğini ve Ercan Kesal’in bir nefeste okuduğumuz yazılarının bir kaç hafta içinde tekrar BirGün Gazetesi Pazar Eki’nde olacağını buradan müjdeleyelim.

Nasipse Adayız’, yerel ve genel siyasete atılacak herkese “Yeni başlayanlar için bir kılavuz roman” ısrarla önerilir/öneriniz.

NASİPSE ADAYIZ, Ercan Kesal, İletişim, 2015.

“Kutsal” Değerler Sorgulanırken… (Özge ÖZTÜRK TOPAL)


Uykudayken herkes masumdur, savunmasızdır, bir felaket anında yok olmaya mahkûmdur.
Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile… İnsanlığın en temel içgüdülerinden biridir, sevmek, sevilmek, benimsenmek, özlenmek… Bir gruba dâhil olmak… Aidiyet duygusu kişinin bu kaotik dünyada kendini daha güvende hissetmesine, daha mutlu ve anlamlı bir yaşam sürmesine olanak verir. Fakat kötülükler hep en yakınlardan gelir, bu yüzden tıpkı uykuda olduğumuz gibi savunmasız yakalanırız, sonuç yok edici olur. Belki de herkes aslında tek başına bu dünyada ve belki de hayat bazen gerçekten kötü.

Dublin’li yazarlar Paul Perry ve Karen Gillece’in kullandığı mahlas olan Karen Perry imzalı çıkan kitabın orijinal adı The Innocent sleep. İki yazarın ortak eseri olan ve Türkçeye “Masum Uyku” olarak çevrilen kitapta hikâye, Fas-Tanca, İrlanda-Dublin, İngiltere-Londra gibi farklı ülkelerin görkemli ve de gizemli şehirlerinde geçiyor. Beş yıla yayılan öyküyü, ana karakterler Robin ve Harry’nin ağzından dinliyoruz.

Her şey Harry’nin eşi Robin için doğum günü hazırlıkları yapmasıyla başlar. Romantik bir gece kurgulayan Harry, 3 yaşındaki oğlu Dillon’u erkenden uyutur ve Robin’den biraz gecikeceğini bildiren bir telefon alır. Heyecanını kaybetmeden hazırlıklılara devam eden Harry, doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark eder ve olaylar silsilesi yaşanır.
Yazar, satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor

“Fırtına geliyor, havadaki tuhaf sessizlikten anlayabiliyor fırtınanın geldiğini” şeklinde olan kitabın ilk cümlesi için ilgi çekici bir girizgâh tanımı yapmak mümkün. Zira okuyucuyu ters köşeye yatıran kitabı okuma süreci de fırtına gibi bir çırpıda bitiyor ve fırtına sonrası gibi sarsılmış bir şekilde okuru düşünmeye sevk ediyor.

Yazar yalın bir dil kullanmasına rağmen satır aralarında ancak dikkatli bir okurun fark edebileceği işaretler veriyor ve sona doğru bu serüvene bir şekilde sizi ortak ettiğini anlamanızı sağlıyor. Kitabın henüz ilk sayfalarında Harry’nin oğluna uyku öncesi hazırlarken verdiği sütü anlatan “Lavabodan akan süt tozuna aklı takıldı” cümlesiyle şüphenin zehirli tohumu beyninizin bir köşesine sessizce düşüyor ama henüz güçsüz olduğu için serpilemiyor.

Dillon nerede, yaşıyor mu, öldü mü? Her şey Harry’nin suçluluk duygusuyla kurduğu bir hayalden mi ibaret?

Kitabı kısaca özetlemek gerekirse; ressam olan Robin ve Harry birbirlerine aşık olurlar ve birlikte bir yaşam için tanıdıkları herkesten her şeyden uzakta Fas’ın Tanca şehrini seçerler. Egzotik bir hayat, yeni dostlar, bir düş gibi süren mutlu yaşamları, Harry’nin Robin’e doğum günü için aldığı hediyeyi şehir merkezindeki kafede unuttuğunu fark etmesi ve oğulları Dillon’u evde tek başına bırakarak kafeye gitmesiyle dağılır. O esnada korkunç bir depremle ev enkaz haline gelmiş, Dillon’un cesedi dahi bulunamamıştır. Her şeye rağmen Harry ve Robin bu acıyla yaşamayı başarır ve böylesine travmatik bir acı sonrası birbirlerinden nefret ederek ayrılan çiftlerin aksine birlikte yeni bir hayata yelken açarlar. Dublin’e taşınan çift, beş yılın sonunda yeni bir bebek beklemektedir. Ancak Harry’nin, Dublin sokaklarında tesadüfen kaybettikleri oğulları Dillon’u sadece birkaç dakika görmesi ve gözden kaybetmesiyle her şey yeniden alt üst olur. Yakın çevresinin Harry’e inanmaması, Dillon’un öldüğünü kabul etmesi için yaptığı baskı sonuç vermez. Harry sokakta gördüğü çocuğun Dillon olduğuna emindir ve onu ne pahasına olursa olsun bulacaktır.

Düşük yapma tehlikesi yaşayan Robin’in ise ikinci bir acıyı kaldırmaya gücü yoktur. Bebeğini kaybetme korkusu, yıllar içinde Harry’e karşı bastırdığı öfkenin su yüzüne çıkmasına neden olur. Evde patlak veren büyük kavga sonrası olaylar çorap söküğü gibi ilerler ve zaaflarına yenik düşen insanların hikâyesi olan Masum Uyku, sarsıcı bir finalle sona erer. Sevgi, aşk, güven, dostluk, aile gibi kutsal değerleri sorgulayan kitabın sürpriz finalini öğrenmek ve düşünmek için siz de “Masum Uyku’ya” dalın.


MASUM UYKU
,  Karen Perry, Çev.: Bağış Bilir, Okuyanus Yayınevi, 2015

Bir Güzel Çarenin Avazı (Semih ÖZTÜRK)

Segâh Makamı, Esra Kahraman’ın yayınlanan ilk romanı. Buzdan Kanatlar isimli bir de deneme kitabı bulunan yazar, romanında Türkiye yakın tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden bir tanesinin orta yerine bağdaş kuruyor ve acının yara aldığı yerden başlayarak anlatmaya başlıyor. 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı, zulüm ve korku çemberi içerisinde geçen romanda, aslında sızısı bugün bile devam etmekte olan yaralar bir kez daha açılıyor. Esra Kahraman, hikâye ettiği olaylarla birlikte yarattığı karakterler üzerinden bu yaranın acısına göz göre göre dokunuyor. Acıtıyor, sızısını hatırlatıyor çünkü geçip giden dönem sadece basit bir geçmişten ibaret değil, bunu biliyor ve özellikle bu noktada sesini olabildiğince gür çıkarmaya çalışıyor. Kursakta kalan bir heyecanın, devrim hareketinin, aşkın, çaresizliğin, gençliğin ve umudun içerisinden yol bulmaya çalışan roman, derdini kendi dermanına yaslayarak yavaş yavaş işliyor, iz bırakıyor.

Korkunun başladığı yıllar

12 Eylül Askeri Darbesi, Türkiye’nin yakın tarihte yaşadığı baskı mekanizmalarının şüphesiz en güçlü otoritelerinden bir tanesini oluşturdu. Sadece sindirmek ve yıldırmak üzerine planlanmayan bu otorite, ilk günden beri kendini geliştirdi, büyüttü. Ortaya koyduğu geniş etki alanı sayesinde üreten ve düşünen insanların hayatlarını bıçak gibi keserek en derin yaraların açılmasına yol açtı. Bunun yanı sıra varlığını güncelleyerek devlet aklının en temel refleksleri arasında yerini aldı. Şüphesiz ki darbe, bir ülkenin geleceğini en güçlü noktasından, devrim umudundan vurarak amacının büyük bölümüne büyük oranda ulaştı. 12 Eylül’deki zulüm dönemini uzaktan yakından yaşayan, işkence gören, yıllarca cezaevlerinde tutsak bırakılan yüzlerce insan ve bu insanların yakınları, yeniden hayata tutunabilmek için her şeye rağmen bir ucundan en çok umuda sarıldılar. Geçip gideceği, tükeneceği, yeni bir mücadele biçimiyle yerinden edileceği düşünülen darbe ve sonrasındaki dönem, aynı oranda umutsuzluğu da doğurdu. Çünkü çaresizliğin kol gezdiği bir dönemde en büyük ilacın umut olduğuna öyle ya da böyle inanan insanların fazla seçeneği yoktu. Ülkedeki devrimci hareketi, karşısında duran hareketle birlikte zaman zaman hiç ayırmadan ezen bu yapı, aslında söz konusu devlet aklının işleyişinin ve aynı zamanda doğal ilerleyişinin olmazsa olmaz seçeneği haline dönüştü, dönüştürüldü. Zira faşizm, kendi yaşam alanını oluşturabilmek için düzenli olarak gelişen ve kendini güncelleyen reflekslere ihtiyaç duyar. Bununla da kalmayıp haklılığını halkın algısında meşru kılabilmek için bu güncelliğini farklı alanlardan dolandırarak yerini sağlamlaştırır. Bugün bile o döneme dair tartışılan çoğu konu, aslında yaratılan bu algının yaptığı ölü bir doğum gibi, hayatlarımızda yer etti, etmeye de devam ediyor.

Ve Segâh

Esra Kahraman, Segâh Makamı’nda anlattığı olayları, beraberinde gelişen ve değişen duygu durumlarını ayrı başlıklar altında anlatarak kurgulamış. Böylece bütüne giden ana hikâye ayrıntılı bir biçimde ifade edilerek kendi iç yapısına dönüşmüş. Karakterlerin gelişim süreçlerini ve olayların birbirleriyle olan bağlantılarını da bu sayede anlatımına yerleştiren yazar, 12 Eylül’ün sadece olaylar toplamından, ölümlerden, fişlemelerden, işkencelerden ibaret olmadığını farklı bir açıdan ele alarak anlatmaya çalışmış. Çünkü resmi ve gayri resmi açıklamalarda adı geçen çoğu insan, birer birey olarak gerçekliğin içerisinde bulundular ve bu zulmü yaşadılar. Evet ama bu insanların adı neydi, nerede yaşıyorlardı, bir aşkları, aileleri, hayalleri var mıydı? Esra Kahraman tam da bu noktadan yaklaşıyor hikâyesine. Tüm bu baskı döneminden teker teker geçirilenler, romanda kendilerine derin bir nefes buluyor, fotoğrafa bir de başka açıdan bakıyorlar. Söyleyecek sözleri, atılacak sloganları bir bir burada hayat buluyor yeniden. Yazar, bu gerçekliğin farkında olarak yaklaştığı dönemi, ayrıntılı bir gelişimin süzgecinden geçirerek kişilerin hayatı üzerinden ele alıyor. Evlerine giriyor, sokaklarından geçiyor, sevinçlerine gülüyor, acılarına ağlıyor ama mutlaka onları konuşturuyor, söz veriyor. Kursakta düğümlenen bütün bir hayat, bu defa avaz avaz sesini haykırıyor, kendine geliyor.

Yazarın kurduğu bu dünyadaki temel mesele sadece zulmün muhasebesini yapmak değil elbette. Bunu yaparken aşkın en kıymetli tarafına da dokunmayı biliyor, görmezden gelmiyor. Çünkü ardında koşulan dava, değişmesi düşlenen dünya her ne kadar büyük ve engin olursa olsun, insan tıpkı su gibi ekmek gibi aşkı içinde istemeyi biliyor, bunu hissediyor.  Bu ihtiyacın etrafında yeşeren bir tarafı da var romanın. Segâh Makamı, biraz da bu yönüyle anlatılan dönem romanlarından farklı bir çizgide yer buluyor kendisine. İlk cümlesinden son cümlesine kadar geçen zaman, büyük bir kazanımın kendi ifadesinde yeşeriyor çünkü. Düşenlerin ayağa kalktığı bir yeri de işaret ediyor aynı zamanda.  Bunun farkında olan bütün karakterler, aynı durum üzerinden yaşamayı ve hissetmeyi biliyorlar. Tarih boyunca insan hayatına müdahale etmek için elinden geleni yapan devlet mekanizması, burada da en büyük yıkım rolünü oynuyor. Çelmenin takıldığı her yerde aynı güç oranında zafer isteği saklanıyor ama bunu düşenden başkası bilmiyor. Çünkü gelişimin, en güzel yıllara zarar veremeyeceğini bilen birileri var. İşkence altındayken de, hücrelerde hapisken de buna inanan, bununla ayakta kalan insanlar var ve olacak. Esra Kahraman bunun da farkında olduğunu ifade etmek istercesine romanına kendi sesini katıyor, eksik etmiyor.

Roman, bir mektupla son buluyor. Şöyle yazıyor mektupta:  ‘’Hayalsiz geçen ömür koca bir boşluk, kıraç toprak, kuru bir ağaç gibidir tez zamanda kocayıp, ihtiyarlar…’’ Aslında bu cümle, bütün hikâyenin başladığı yere götürüyor okuru. Sona ermeyi değil, yeniden başlamayı öğütlüyor biraz. Hayaller kurup bir kez daha denemeyi, düşülecekse düşülmeyi ama kalkmanın uzak olmadığını hatırlatıyor. Ne olursa olsun, hayal ve umut… Zamanı insandan taraf kılan şey, biraz da budur, diyor yazar. Umut vardır diyor, ve mektubun devamında şöyle devam ediyor: ‘’Sevda denen o müthiş duygunun hüznün bahanesi olduğunu ya da tam tersi, hüznün sevdayla beslendiğini düşünürdüm! Erken bir yargıymış meğerse; sevdanın sonu düş yıkımıyla bitmiyorsa eğer mutluluk hüznü gölgelermiş… Evet, düşlerim güne döndü sayende ve olanca nezaketiyle yüreğimin başucunda kuruldu saadet…’’

Segâh Makamı, ince ince dokunan deli dolu bir umudun romanı… Böyle yaşıyor ve yaşatıyor içinden gelip geçen yılları, insanları, zaferi ve devrimi.

SEGÂH MAKAMI, Esra Kahraman, Ayrıntı Yayınları, 2015.

“Türkiye ve Kolombiya sanıldığı kadar birbirine uzak değil” (Armando Romero ile Söyleşi: İdil DÜNDAR)

Kolombiyalı şair-yazar Armando Romero, Cajambre Nehri romanıyla ilk kez Türkçede. Bir polisiye romanın bütün özelliklerini taşıyan, ama tek bir polis-dedektif karakterin olmadığı bu roman, antropolojik metinden aşk hikâyesine, tarihi romana ve coğrafi anlatıya kadar çok sayıda farklı tür arasında geçiş yapıyor, Türkiyeli okurun edebi bir ilgi duyduğu Latin Amerika dünyasını özgün bir biçimde ele almaya çabalıyor.

Romero, Kolombiya’da, Pasifik’e dökülen bir nehrin kıyısında işlenen gizemli bir cinayetin üzerinden aşk, toprak mücadelesi, erkek egemen kültür, toplumsal gerilimler, ayrımcılık ve adalet gibi pek çok temayı kitabında harmanlıyor. Geçtiğimiz günlerde Verita Kitap etiketiyle yayımlanan romanı üzerine Armando Romero’yla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Cajambre hangi noktaya kadar otobiyografik bir roman olarak kabul edilebilir?

Çok sayıda yazar, yazdıkları romanlara hayatından parçalar ekler. Bazen bunun ölçüsü o kadar artar ki neredeyse otobiyografik romanlara dönüşürler. Cajambre örneğinde kendi aile hayatımla bir ilişki olduğu doğru. Karakterler Pasifik Kolombiyası bölgelerinde, kesin konuşursak Cajambre’de yaşamış olan akrabalarım model alınarak oluşturuldu. Genel olarak hikâye kurgu ürünü, ama gerçeğe de yaklaşıyor çünkü bütün tarihsel, sosyal ve kültürel koşullar gerçek. Ben romanlarımın dönemsel gerçekliğine çok sadık bir yazarım. Son olarak şunu da belirteyim, ben Cajambre’de o genç ziyaretçi deneyimini yaşadım, Ruperta’yı öldürdüklerinde oradaydım.

Eserde kadınlar önemli bir rol sahibi. Hepsi güçlü, gizemli… Bunu kadınlara karşı bir saygı duruşu olarak mı görmeliyiz?

Evet, ama bu saygı peşinen kabul edilmiş bir düşünceden değil, genel olarak Kolombiyalı kadın gerçekliğinden ve zorlu cangıl bölgelerinde hayatta kalmak için savaşan kadınlardan kaynaklanıyor. Sizin de gördüğünüz gibi çok güçlüler ve gizemli olmaları, benim görüşüme göre, aşk, dayanışma ve cesaretin birleştiği feminen karakterlerinin farkında oldukları ölçüde kendi varlıklarının da bilincinde olmalarından geliyor. Oldukça maskülen bir dünyada yaşadıklarını unutmayın. Onlar için hiç kolay değil, ama şiddete başvurmadan öne çıkmayı başarıyorlar.

Roman ilerledikçe yavaş yavaş Ruperta’yı tanıyoruz. Başta kolay bir kadın olarak sunulurken, gittikçe cesur, güçlü ve devrimci bir kadına dönüşüyor. Roman başlamadan önce ölüyor ama bence ana karakterlerden biri. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Aynı fikirdeyim, dahası bence Ruperta bu romanın başkarakteri. Ruperta tanıdığım kadınları model alarak oluştu, gerçi onlardan bazıları zenci değildi. Ama piangua toplayıcısı olarak çalışan kadınların savunması için verdiği savaş, halkına duyduğu tutku, çektiği acılar ve zorluklar onu Pasifik’te zenci kadının bir sembolüne dönüştürüyor. Savaş sadece işteki sömürünün getirdiği kötü muameleye karşı değil, aynı zamanda toprak kaybına, yerinden edilmeye, kültürel habitatın yok edilmesine, devletin polisinin onları mecbur bıraktığı terk edişe karşı veriliyor.

Romanda tek bir polis karakter bile yok ama bir polisiye romanın bütün özelliklerine sahip. Benim aklıma gelen tarif ‘Polisiye olmayan polisiye’. Aynı fikirde misiniz?


Sizin de gördüğünüz gibi, Cajambre’de bütün sorunlar polis ya da ordu olmadan çözülüyor. Kolombiya’daki Afrika kültürleri hakkındaki belki de en büyük uzman olan Kolombiyalı etnolog Jaime Arocha, Bogota Milli Üniversitesi’nde yaptığımız bir çalışmada, bu romanın Kolombiya’da barışı sağlamak için yapılması gerekenlere bir örnek teşkil edebileceğini söylemişti, çünkü romanda sorunları toplumun kendisi çözüyor. Bunun bir hayal olduğunu biliyorum, ama romanımın neden polissiz ya da dedektifsiz bir polisiye roman olduğunu anlamak için gerekli ipuçlarını veriyor. Bu benim icadım değil, Cajambre’de yaşanan gerçeklik.

Romanı en iyi tanımlayan tamlama nedir? Antropolojik bir hikâye, polisiye roman, coğrafi bir anlatı, bir aşk hikâyesi…
 
Romanın kapsamını gerçekten iyi anlamışsınız. Bunların hepsi ve ayrıca tarihsel roman; çünkü ahşap toplanması ve satışı işinden, toprak ve denizin işlenmesine ve toprak sahipliğinden doğan sorunlara kadar dönemin yeniden yapılandırılması gerekti. Bütün bunları, romanın aslında biri trajik diğeri trajik olmayan iki yüzde sergilenen bir aşk hikâyesi olduğunu söyleyerek özetleyebilirim.

Romanda Pasifik cangılının zenci sakinleri ile ülkenin iç bölgelerinden gelen ‘göçmenler’ arasındaki farkları görüyoruz. Siz gönüllü bir göçmensiniz, romanın çevirmeni de öyle… Ve Türkiye, çok az insanın anne-babasının doğduğu yerde yaşadığı bir ülke. Bu anlamda, birbirinden o kadar uzak kültürler arasında aslında sandığımız kadar fark olmadığı söylenebilir mi?


Sizin de iyi bildiğiniz gibi, kültürler bizim coğrafi ve dönemsel farklara bakarak zannettiğimiz kadar birbirinden uzak değil. Cajambre’de zenci sakinler de göçmen, çünkü o zamanın ilk sakinleri Kızılderililerdi. İspanyollar, önce altını ve ardından da ahşabı işlemek için oraya zencileri getirdiler. Benim akrabalarım ahşap işçiliğinde çalışan göçmenlerdi, ayrıca ben ve bu romanın çevirmeni Amerika ve Avrupa’da yaşayan göçmenleriz. Türkiye halkının DNA’sını inceleyen çalışmalara rastlayınca, Türkiye’yi oluşturmak için bir araya gelen halkların büyük çeşitliliği karşısında çok şaşırdım. Çünkü benim ülkem Kolombiya da böyledir. Benim kişisel örneğimde, DNA’m Avrupa, Amerika ve Afrika arasında muhteşem bir karışımı gösteriyor. Cajambre kültürlerin bir kavşağı, bu yüzden Kolombiya’yı da çok iyi yansıtıyor. Türkiye de öyle değil mi zaten?

Roman, Pasifik Kolombiyası hakkında yazılmış az sayıda romandan biri. Bu, Türkiye’de kesinlikle tanınmayan bir dünya. Bunun sonucu olarak romanın yeterince anlaşılmayabileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, tam tersine, bence Türkiyeli okur uzun saatler boyunca yolculuk etmek zorunda kalmadan, farklı insan gruplarının bir arada bulunduğu, aynı zamanda çok verimli, tropikal, Türkiye’de hayal bile etmenin imkânsız olduğu bir doğanın görülebileceği muhteşem bir dünyaya açılan bir kapı bulacak. Türkiyeli okur, Kuzey Amerikalı okurun tersine, meraklı bir okur, genel olarak Avrupalı okur böyle. Ve Descartes’in dediği gibi, merak bilgiye götüren bütün değerlerin anasıdır.

Sık sık Yunanistan’a seyahat ediyorsunuz, Ege denizi hakkında şiirleriniz var. Türkiye, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Yunanistan’la Ege denizini de paylaşıyor. Ülkemizi tanıyor musunuz?


Geçen sene İstanbul ve Ankara’yı ziyaret etme mutluluğunu yaşadım. Muhteşem bir seyahatti, çünkü sadece Türkiye’deki harika şair ve profesörlerle tanışmakla kalmadım, Kolombiya Büyükelçiliği sayesinde ebedi şair dostlarımdan biri olan Alvaro Mutis hakkında seyirci topluluğuyla sohbet etme fırsatını da yakaladım. Türk ve Yunan tarafındaki Ege’nin aynı gerçeklikte çözümlenen iki ayna olduğunu biliyorum, ama beni en çok etkileyen şey devasa bir gizem olan İstanbul’du. Batı tarihinin katmanlarını okumayı tamamlayamadığım, üst üste yazılmış bir parşömenden oluşan bir şehir. Hayran olduğum yazar Orhan Pamuk’un kitaplarını tanıyordum ve bahsettiği melankolinin nedenini hep kendime sorardım. Onun düşüncelerini derinlemesine kavrayabileceğimi sanmıyorum, ama o melankolinin şehrin birbirini takip eden farklı yüzlerinden kaynaklandığını söyleme cüretini göstereceğim. Bu yüzler ortadan kaybolmuyor, bir köşede, bir sokakta, caddenin bir kıvrımında ya da bir köprünün altında gizlenerek, geri döneceklerine dair bize söz veriyorlar. Biz de onları bekliyoruz. Türkiye’ye geri dönmeyi çok istiyorum, bu gizemi çözmek için değil, onu yaşamaya devam etmek için.

Söyleşiyi İspanyolca aslından çeviren: İdil Dündar

CAJAMBRE NEHRİ,Armando Romero, Çev.: İdil Dündar, Verita Kitap, 2015.

Çiftlik İnsanları (Baran ÇAĞSU)

"Uzun Kuraklık" ve "Kazı", aynı dünyadan ve dilden doğmuş iki farklı verim. Aynı köyün farklı çiftliklerinde yaşanan iki hikâyeyi anlatıyor gibiler.

Bize uzak ülkelerin edebiyatlarını tanımaya başladıkça farklı ufuklar açılıyor önümüze. Gerek yaşayış, gerek yaşamı algılayış, gerek bu yaşamın içinden akan insan hikâyeleri gerekse de bu insanların yaşamlarına eğilen yapıtlar, aslında tam da edebiyatın üstlenmesi gereken işlev üzerine düşündürüyor okurları. Edebiyat, son kertede, insanın kendisini alımlama sanatı. Bu sanatın gereklerini yansıtan her yapıtın peşinden sonuna kadar gitmek de okurlara düşüyor. Farklı ülkelerden gelen nitelikli yapıtlar ise bu peşe düşüşte okurun tek aracı.

Hemen yukarıdaki cümlelerin kurulmasının nedeni, geçen günlerde yayımlanmış bir kitap olan Uzun Kuraklık – Kazı. Kitap, 1975 doğumlu Galli yazar Cynan Jones'un iki kısa romanını bir araya getiriyor. Hacmen küçük olsa da okuruna kattıklarıyla büyüyen iki kısa roman Uzun Kuraklık ve Kazı. Romanlara geleceğiz. Ancak öncesinde yazardan bahsetmek gerekli biraz. Çünkü Jones'un yazdıkları ilk kez Türkçeye kazandırıldı ve bu iki romanından yola çıkarak o toprakların sesini yansıtan bir yazar olduğunu söylemnek mümkün.

Cynan Jones ülkesinde ve özellikle İngiltere'de kısa romanlarıyla tanınmış bir isim ve bu bağlamda pek çok ödüle değer görülmüş. Bu iki romanı okuyanların da anlayabileceği gibi küçük kasaba yaşantısını çiçeklik ve şarapçılık yaparak devam ettiriyor. Ülkesinin Aberaeron kasabasında yaşıyor. Romanlardan, yazarın özyaşamöyküsüne dair kırıntılar toplamak derdinde değilim elbette bunu söyleyerek. Söylemek istediğim sadece kasabaya ve kırsala dair yaşayışı, betimlemelerle çok net ve detaylı bir biçimde anlatıyor bu iki romanında Jones. Bunda şüphesiz yazarın ülkesinde sürdürdüğü yaşantının da etkisi vardır ancak Cynan Jones'un önemli bir yazar olduğunu söyleyebilmek için daha pek çok neden var elimizde. Bunların başını da yazarın anlattığı atmosferle bütünleşen dili çekiyor.
Kitaptaki iki kısa romandan ilki olan Uzun Kuraklık, ekonomik zorluklar yaşayan bir çiftlikte açıyor kapılarını bize ve kaçan ineğin peşinde geçen bir günü anlatıyor. Buradan bakıldığında eğlenceli bir konu olarak gözükebilir "kaçan inek" başlığı. Her Kurban Bayramı'nda "kaçan dana" haberlerini okuyan bizler için durum böyle ancak Cynan Jones, bu olaydan yola çıkarak derin bir kasvete ve düşünceler selinin içine sürüklüyor okurunu. Düşünün sadece maddi sıkıntılar yaşayan bir köylünün evinden kaçan bir ineğin ne demek olduğunu! İşte böyle bir iç sıkıntısıyla açıyor roman sayfalarını bize. Sonrasında da romanın kahramanı Gareth ineğini ararken onun zihin akışına kapılıyoruz. Öykü diline yakın bir dili var Cynan Jones'un. Ânı genişleten, zihnin kıvrımlarında dolaşan... Buna bağlı olarak Gareth ineğini ararken onun zihnine dalıyor yazar ve kırsalın ıssız topraklarından doğan insan hikâyelerinin yanında farklı bir var oluş sorgulamasına kadar uzanıyor. Doğum, ölüm, yaşam... Bunlar kahramanımızın zihninden akıp gidiyor. Galler kırsalının ıssızlığıyla da üst üste biniyor adeta bu sorgulamalar. Hemen yukarıda bahsettiğim; yazarın, romanın atmosferiyle bütünleşen dilini de duyumsuyoruz Uzun Kuraklık'ta.

Bu kısa romanda Cynan Jones'un uyguladığı bir farklı biçem daha var. Olayları; Gareth, karısı Kate, oğulları Dylan ve kızları Emmy’den oluşan aile bireylerin gözünden teker teker izleterek veriyor Jones. Bu da yaşayışların her gözde nasıl farklı şekillendiğini görebilmek adına oldukça önemli.
Uzun Kuraklık'ın ardından gelen Kazı da yine aynı şekilde kırsalda akıp giden bir roman. Ancak hemen belirtmekte yarar var; Uzun Kuraklık'ın devamı niteliğinde bir hikâye değil. Benzerlikleri aynı topraklardan doğmaları. Kim bilir, belki aynı kitapta toplanmalarının da nedeni budur.

Kazı, yine bir çiftlikte açmaya başlıyor hikâyesini. Ancak bu kez bir aile değil, eşini yakın zaman önce kaybetmiş hüzünlü bir genç adam karşılıyor bizi. Hikâyenin karşı yakasına ise porsukları köpeklerle dövüştürmek için acvlayan "vahşi" bir karakter yerleştirilmiş. Bu karakter yazar tarafından şiddettin hayattaki olağanlığını ve bir yandan eleştirisini yapmak için konumuş romana. Bu bağlamda hikâyenin iki yakası, bu şiddet sarmalıyla bağlanıyor birbirine ve iki farklı uçta görünen roman kahramanları aynı noktada birleşiyor.

Uzun Kuraklık da, Kazı da aynı dünyadan ve dilden doğmuş iki farklı verim. Aynı köyün farklı çiftliklerinde yaşanan iki hikâyeyi anlatıyor gibiler. Ancak düşündürdükleri ve romanın üzerine düşündüğü noktalar farklı elbette.

İkisinin romanın en önemli ortak noktasını ise yazarın anlatım gücü belirliyor.

UZUN KURAKLIK – KAZI, Cynan Jones, Çev.: Kıvanç Güney, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Dönüşüm Yahut Bir Kurban Hikayesi: Homo Economicus (Tevfik KALKAN )

Her şey kendimi Kafkaesk bir hikayenin içinde bulmam ve kaybetmemle başladı.

İstanbul’un bunaltıcı kalabalığından sıkılmış ve bir sahil kasabasına tayin istemiştim. Ev tutup yerleştikten sonra kalan birkaç parça eşyamı almak üzere araba kiralamaya karar verdim. Arabayı alıp işimi gördüm ve kazasız belasız bir şekilde aldığım gibi teslim etmek üzere Beylikdüzü’ndeki plazalardan birinde yer alan bir araç kiralama şirketini aramak üzere yola düştüm Şato’yu arayan Bay “K.” Misali. Saatler sonra kapıya vardığımda şirket çalışanı geldi ve arabadaki muhtelif onlarca çiziklerden bir tanesini göstererek, arabayı çizmişsiniz, dedi.   Peki ne olacaktı şimdi? Şu: yukarı ofise çıkılacak, durum patrona anlatılacak ve hüküm vermesi beklenecekti. Şimdi Jozef K. gibi hissediyordum işte. Alakası olmadığım bir davada sanık olarak.

Umutsuz bir halde evime vardığımda kapının önünde bir kolinin beni beklemekte olduğunu gördüm. Koliyi mutfak tezgahının üzerinde açtıktan sonra bir düzine kitabın arasından Kafka’nın Ayrıntı Yayınları’nın klasikler dizisinden yeni çıkan Dönüşüm’ü ile göz göze geldim. Kadim dostumu diğerlerinin arasından çekip aldım ve bir çırpıda okudum. Bu temiz ve özenli çeviriyi beğendim. Emine Ayhan’ın sunuş, Harold Bloom’un sonsöz yazılarını da öyle.

Calvino’nun alını çizdiği gibi klasikleri tekrar okuma bahtiyarlığını kendimizden esirgemeyelim. Calvino, bunun için son derece isabetli, bir düzine gerekçe sıralamıştı, bir neden de ben söyleyeyim: şu anlamsız ve absürt dünyada yapayalnız olmadığınızı anlamak, onlarca yıl geçmişten bir dost sesi duymak için. İkna olmadıysanız bir neden de Albert Camus’den yazayım: “Bir an gelir ki, yaratım artık –trajik- gibi görülmez; yalnızca önemsenir. O zaman insan umutla uğraşır. Ama ona düşen bu değildir. Ona düşen kaçamağa sırt çevirmektir. Kafka’nın bütün evrene açtığı amansız davanın sonunda da bunu buluyorum. Kafka’nın inanılmaz kararı, köstebeklerin bile umut etmeye kalktıkları bu çirkin ve altüst edici dünyayı temize çıkarır.”

Emine Ayhan sunuş yazısında  Dönüşüm ile ilgili yaygın bir hatanın altını çiziyor. Gregor Samsa’nın dönüştüğü şey bir “bok böceği” değildir. Kapitalizm açısından işe yaramaz, etinden, sütünden faydalanılamaz bir tür murdar mahluktur. Kafka, kitap kapağında bir böcek resmi kullanılmamasını ısrarla istiyor ki böylelikle Gregor Samsa ile akrabalığımızın önünde yanıltıcı bir sembol olmasın. Böcek resmini kafanızdan silin ve sabahları saatin çalması ile beraber yataktan çıkmak için verdiğiniz mücadeleyi, tüm o sancılı kıvranma süreçlerini bir düşünün. Girdiğiniz tüm o garip şekiller, ters dönmüş bir böceğin çırpınışına benzedi mi? Ayhan sunuşunda, böcekleşmeyi  Kafka’nın güncel insanlık kavramı açısından düşünmemizi istediğini ısrarla vurguluyor, nitekim Gregor aslında fiilen böceğe dönüştüğü için insan olmaktan çıkıyor değildir. Belli bir insanlık durumundan çıktığı için insanlıktan çıkar. Peki nedir bu insanlık durumu? Yataktan kalkıp işe gidememek, anne, baba ve kız kardeş için yararlı olamamak. 

Max Brod’un aktardığına göre, Kafka hikayesini dostuna okuduktan sonra hayıflanarak “Bir insanın ailesinin kirli çamaşırlarını böyle ulu orta sergilemesi hoş mu sence?” diye sorar. O an ne cevap verdiğini bilemiyoruz ama Max Brod, dostunun vasiyetine uymayıp tüm eserlerini yayımlayarak verir esas yanıtı. Zira Kafka Dönüşüm ile ailesinin değil tüm insanlığın kirli çamaşırlarını sergilemiştir. Ayhan’ın da belirttiği gibi, Dönüşüm’de kurban sadece Gregor değildir. Dönüşüm’ün ardından kapı görevlisi olarak işe başlayan baba, dikiş nakışla ev geçimine katkı sağlamaya çalışan ana ve keman eğitimi almak yerine zengin bir koca aramak zorunda kalan kız kardeş de kurbandır. Sadece onlar da değil çalışanlarını sömürerek sermaye biriktirmeye programlanmış patron ve bu amaca hizmet etmesi için yataktan çıkamayan çalışanın evine gönderilen müdür de kurbandır. Tıpkı kiraladıkları aracı kiraladıkları gibi aldıkları halde depozitolara el koyan vurguncular gibi. İnsanlık evriminin bir aşamasında, yürek sızlatan bir dönüşüm yaşamış ve homo economicus’a dönüşmüştür.

Sadık Hidayet, Kafka’nın “Tanrı’ya yer olmayan bir dünyada” insanı çırpındığı “çıkmazın yalnızlığında ve umutsuzluğunda” anlatan ilk kişi olduğunu söyler. Harold Bloom ise Dönüşüm’ün sonsözünde Kafka’nın “yıkılmaz olan” metaforuna yer verir: “Yıkılmaz olan, içimizde olmaya devam eden bir öz değildir, Beckett’ın ifadesi ile artık devam edemediğin zaman devam eden şeydir. Kafka’da devam etmek daima ironik şekillerde olur…”
Benim için ise Kafka’nın sesi daima bir dost sesidir. Saçmanın, anlamsızlığın içinde çözünüp darmadağın olduğunuzda bile sesinize ses verecek bir kadim dost sesi.

DÖNÜŞÜM
, Franz Kafka, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

Aşk ve Ölüm Hakkında (Aysel SAĞIR)

“Nereden başlasam? Şimdi başımda kaynaşıveren tüm düşünceler şimdinin ürünü; saati, dakikası, tarihi yok. Dünkü bir olay benim için bin yıl önce yaşanmış bir olaydan daha eski ve etkisiz olabilir…”

Aşk, yaşam, ölüm… insanlık için bir düğüm noktası olurken, çuvallaması da buralarda başlıyor. Her insanın buralarda açılan çukurların içine istemese de düştüğünü inkar edebilir miyiz (?) Var olma ve ölüm arasında salınıp duran yaşamın içinden bazen çok baskın bir ses(ler) gelir. İranlı yazar Sadık Hidayet’i bu baskın seslerden biri olarak niteleyebiliriz. Yirminci yüzyıla damgasın vuran yazarlardan biri olarak Sadık Hidayet, Kör Baykuş’ta, bireyin iç dünyasından sesleniyor. Ancak bu sesleniş, herkesin rahatlıkla gördüğü görüp tanımlayacağı somut durumların çok ötesinden geliyor. Buradan yola çıkarak, söz konusu sesi duymak için özel bir dikkat gerektiğini söyleyebiliriz.
Aksi takdirde; çapraşık, anında karabulutların hücum ettiği, tersliklerin, talihsizliklerin birbirleriyle yarış halinde olduğu bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu düşünerek tümüyle olumsuz bir duruma kilitlenebiliriz. Bu da bizi yazarı ve metinlerini hiçbir zaman anlayamayacağımız bir noktaya götürür. Bunun olmaması için izlenecek yolların başında da bir yazarın metinlerini biçimlendiren paradigmanın ucundan tutmak geldiğini söylemek gerekiyor.

Eski ölmüş ‘ben’…
Birinci tekil kişi konumunda olan anlatıcıyı takip ettiğimiz Kör Baykuş’ta, bize eşlik eden ya da bizim eşlik ettiğimiz anlatıcı, içine girdiği atmosferle ilgili somut nedenler göstermez. Zira kişi olaylar ve durumların içine o ana dek biriktirdikleri, deneyimledikleriyle girecektir. Dolayısıyla da, kendisini çevreleyen atmosfere kendi dünyasındaki çelişkilerin resmini asacaktır. Gerçekte de öyle değil midir (?) Somut durumlara iç dünyalarımızda olan bitenlerin iz düşümüyle dokunuruz biraz da.
Hidayet metninde bu dokunmayı kullandığı metaforlarla şöyle anlatacaktır; “Ben parçalara bölünmüş somut bir varlık mıyım? Bilmiyorum. Ama şimdi aynaya baktığımda, tanıyamadım kendimi. O eski “ben” ölmüş, parçalarına ayrılmış, ama aramızda hiçbir engel yok… Üzüm salkımını sıkmalı, şırasını şu ihtiyar, kuru gölgemin boğazına kaşık kaşık dökmeliyim… Odamda karanlık bir sandık odası var. Odanın ayaktakımından olanların dünyasına açılan iki penceresi var. Biri bizim hayata, diğeri sokağa bakar. Oradan beni Rey şehrine bağlar. Dünyanın Gelini denilen, binlerce sokağı, arka sokağı, basık iç içe geçmiş evleri, medreseleri, kervansarayları olan Rey şehri. Dünyanın en büyük şehri denilen bu şehir odamın arkasında nefes alıyor, yaşıyor… Her yerde kat kat gölgemi görüyorum. Hayatımı iki büklüm gölgeme açıklamak için bir hikaye anlatmalıyım…”

İç konuşmaların uzantısında…
Ben anlatıcının sürekli konuşma halinde olduğu olay örgüsünün de bu konuşma içinde kurulduğu metinde, bir kadın ve erkek ilişkisi öne çıkar. Bu durumda ana karakterin de ben anlatıcı olduğunu söylemeye gerek yok. Anlatıcının zihninden gelişmeleri takip ederken zamanda çakışmalar yaşanır. Bir andan yola çıkarken, aynı anı çağrıştıran ya da yaşanan başka anların tekrar ettiği izlenimine kapılan bir zihin vardır karşımızda. Tabii aynı zamanda yanılan, yanıldıktan sonra da tekrar başa dönerek aklının kendisine oyun oynadığını düşünen bir zihin.

Anlatıcının kurduğunu varsaydığımız olay örgüsünün içinde bir kadın vardır ve bütün gerilim de söz konusu kadın etrafında örülür. Çocukluktan itibaren aşık olduğu kadınla evlendiği halde onu hep uzaktan izlemek zorunda kalan anlatıcı, bu mesafede durarak, şimdiye değin kurulmuş ilişki ve aidiyetlerin anlamlarını sıfırlayarak, sadece aşkın kendisini esir alan etkileri üzerinden bir varlık durumu geliştirecektir. Bir hezeyan hali içinde iç konuşmalarla dile gelen bu anlatımda, ulaşılamayana duyulan saplantılı isteğin basit ilk aşaması zaman ilerledikçe yerini içinden çıkılamaz iç içe geçmiş duygu durumlarına bırakacaktır.

Bu duygu durumları aynı zamanda; yaşamın sunduklarının ötesine geçerek, asıl anlamın bu ötelerde olduğunu görünür kılacaktır. Metnin önemi tam da buralarda açığa çıkar. Zira her kişi verili olanı aştığı oranda kendini bulmaya biraz daha yaklaşacaktır. Tıpkı yaşarken bizlerin de yaptığı gibi.

KÖR BAYKUŞ, Sadık Hidayet, Çev. Mehmet Kanar, Ayrıntı Yayınları, 2015.