Gökhan Yavuz DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökhan Yavuz DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Modernitenin Kutsal Kitabı Olarak Don Quijote (Gökhan Yavuz DEMİR)

Hukukun Büyübozumu’nun yazarı Kasım Akbaş, doğum günün kutlu olsun!

Kadim dünyanın günbatımının nesneleri uzatan gölgesinde modern trajediyi yaratan Shakespeare, bütün bilinemezliğiyle bir başınadır. Modern dünyanın gündoğumunda gerçekliğin gözleri kamaştıran ışıltısında modern romanı icat eden Cervantes ise meyhanelerde her şeyini anlatan ihtiyar sarhoşlar kadar şarap sohbetlerinin en tanınan müdavimidir. Shakespeare zengin ve başarılı bir oyun yazarıdır; Cervantes ise ne şiirde ne de tiyatroda yeteneğinin karşılığını bulabilmiştir. Shakespeare’in dehası bütün eserleridir; Cervantes’in dehası ise sadece Don Quijote’dir. Shakespeare de Cervantes de 1605’te şaheserlerine imza atmışlardır: Kral Lear ve Don Quijote’nin ilk cildi –bugün 400. yaş gününü kutlayan ikinci cildi için daha on yıl beklemek gerekecektir. Shakespeare dünya denen gizemi oyunlarındaki karakter festivaliyle açığa çıkarırken; Cervantes, dünyanın aşikârlığında kendini saklayan gizi sadece iki karakterle, Don Quijote ve Sancho Panza ile gözler önüne sermiştir. İkisi de 23 Nisan 1616’da hayata veda eden edebiyatın bu iki büyük dehasından Shakespeare biz okurları için tam bir muamma ve meçhul iken, Cervantes malumdur. İşte okuyacağınız yazı, hiç eskimeyen gerçek bir “açık eser” olan Don Quijote ve onun hayatı herkesin malumu olan yazarı hakkındadır.

Miguel de Cervantes Saavedra 1547 yılında Madrid yakınlarındaki Alcalá de Henares’de fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Hayatı da en az romanı kadar sürükleyici olan bu kabına sığmaz İspanyol, karşımıza ilk olarak bir yaralama davasının başrolünde çıkar. Kayıtlara göre 1569’da Cervantes hakkında bir yaralama iddiasıyla tutuklama kararı çıkartılır. Gıyabında verilen cezaya göre sağ eli kesilecek ve on yıl sürgünde kalacaktır. Ama Cervantes sağ elini kurtarmak için kaçacağı İtalya’da kaderin rüzgârında savrulurken bir süre sonra sol elini kaybedecektir. Kaçak ve sürgün olan bu serseri İspanyol, Papa V. Pius’un Osmanlıya karşı bir Haçlı seferi çağrısında bulunması üzerine toplanan İspanya ve Venedik donanmasına Roma’da katılır. 7 Ekim 1571’de Lepanto Körfezi’nde gerçekleşen İnebahtı Deniz Savaşı’na katılan Cervantes kahramanca çarpışır: iki kez göğsünden yaralanır ve bir top güllesiyle de sol elini kaybeder. Nisan 1572’ye kadar Messina’da hastanede tedavi gören Cervantes beş yıla yakın askerlik yaptıktan sonra, 1575’te İspanya’ya dönüş yolunda Osmanlı korsanlarına esir düşer ve beş sene de Cezayir’de köle olarak yaşar. Bu esnada defalarca kaçmaya çalışır. Nihayet 1580 yılında ailesi istenen fidyeyi toplamayı başarır ve Cezayir Valisi Hasan Paşa’nın kölesi olarak İstanbul’a gönderilmekte olduğu gemide Cervantes özgür olduğunu öğrenir. İspanya’da da hayat onun için hiç kolay olmayacaktır. İşsiz kalır, yazdıkları başarı kazanmaz, kısa süreli tutuklanmalar yaşar ve 1594’te vergi tahsildarı olur. 1597’de bazı vergi gelirlerini zimmetine geçirdiği iddiası ile yine hapse atılır. Burada Don Quijote’yi yazmaya başlar. Evinin önünde bıçaklanarak öldürülen bir adam yüzünden cinayete iştirak suçlamasıyla yine içeri alındığı ve paçayı zor kurtardığı 1605 yılında, yayınlandığı anda bir best-seller olan Don Quijote’nin ilk cildi yayınlanır. Roman muhtelif korsan baskıları yapılacak denli çok satsa da Cervantes’in ekonomik sorunlarına derman olmaz. Çünkü yayıncısıyla çok kötü bir sözleşme yapmıştır. Çok kısa sürede birçok dile tercüme edilen roman – meselâ 1612’de İngilizceye tercüme edilmiştir ve Shakespeare’in Don Quijote’yi okuduğu bilinir – maalesef yazarından başka herkese para kazandırmıştır. 1613’te yazdığı Örnek Alınacak Hikâyeler ve 1615’te yayınlanan Don Quijote’nin ikinci cildi yazarlığının en müstesna eserleridir.

Gözü kara, serseri, kaçak, sürgün, asker, silahşör, gazi, köle, devlet memuru, rüşvetçi, mahkûm, başarısız oyun yazarı ve modern romanın babası olmayı tek bir hayat hikâyesine sığdırmayı başarmış bu İspanyol’un biyografisini okumak bile çok keyifli bir tecrübedir. Bilhassa çok iyi bir Cervantist olan Jaime Manrique’in, İnebahtı’nın çolak gazisinin yaşanmış serüvenlerindeki boşlukları edebî muhayyilesiyle tamamladığı ve yazarımızın hayatından enfes bir entrika ve intikam romanı çıkarmayı başardığı Cervantes Sokağı bunun en güzel ispatıdır.

Rivayet odur ki bahçede kitap okurken kontrolsüz bir kahkaha nöbetine yenik düşen bir öğrenciyi sarayının balkonundan gören III. Felipe, “şu genç adam ya deli yahut da Don Quijote’yi okuyor” demiştir. Döneminin İspanyol toplumunu bütün erdemleri, çelişkileri, tuhaflıkları ve canlılığıyla bir metnin içine yerleştirdiği Don Quijote’de Cervantes, neredeyse altı yüz kadar şahsa yer vermiştir: asilzâdeler, burjuvalar, köylüler, din adamları, çobanlar, çerçiler, hırsızlar, devlet memurları, Çingeneler, orospular, Yahudiler, Mağribî Müslümanlar, berberler, komedyenler,Türk korsanları, maceraperestler; kısacası hemen her türlü meslekten ve toplum katmanından figürler geçit resmi yaparlar.

O devirde çok moda olan şövalye romanlarının müptelası olan Hidalgo Alonso Quijida’nın, bu romanları okuya okuya gerçeklikle bağını kaybetmesinin anlatıldığı ilk ciltte şövalye romanları tiye alınır. Fakat on yıl sonra yazacağı ikinci cilt, bu ilk cilt hakkında bir romandır ve ikinci ciltteki her karakter de ilk cildin okurudur. Her ne kadar daha 1613’te Örnek Alınacak Hikâyeler’in önsözünde Cervantes Don Quijote’nin devamını yazacağını müjdelese de, on yıl sonra bu ikinci cildin yazılmasının sebebi 1614 yılında – bugün de kim olduğu bilinmeyen – Alonso Fernández de Avellaneda imzalı sahte bir Don Quijote’nin yayınlanmasıdır. Bu sahtekâr yazar, bu sahte Don Quijote’de Cervantes’e ileri geri sataşmalarda bulunur. Bizim serseri tabiatlı Cervantes’imiz buna çok içerler ve bir daha devamı yazılamasın diye Don Quijote’yi sonunda öldüreceği hakiki ve esaslı ikinci cildi yayınlar. İlk ciltte modern dünyada şövalyeliğin bir delilik olduğunu anlatan Cervantes, şimdi şövalyeliğe layık olmayan modern dünya ile alay etmektedir.

Modernitenin temel karakteristiklerini romanına bir sosyolog ciddiyetiyle nakşeden Cervantes, bir delinin komedyasını değil, aşırı rasyonaliteden muztarip modern dünyada ideallerinin peşinden koşan bir kahramanın trajedisini yazmıştır. İkinci cildin sonunda Don Quijote yakın dostları berber ile papaza ölüm döşeğinde deli olduğunu, romanların hayal dünyasına inandığı için pişman olduğunu itiraf edip günah çıkarırken, tutku ve delilik, akıl karşısında artık ebedî mağluba dönüşür. Bilinç ve delilik, bir arada asla bulunamayacağı için, deliliği karşısında bir mesafe edinen ve bilinç geliştiren Don Quijote ölmeye mahkûmdur. Don Quijote’nin ölümü, Apollon karşısında Dionysos’un mağlubiyetini sembolize eder.

İnsanlar belki de Don Quijote’yi okuyanlar ve okumayanlar diye; okuyanlar ise kendi aralarında ilk cilde veya ikinci cilde müptela olanlar diye ikiye ayrılabilir. Don Quijote’nin okurları hakkında bir meta-roman olan ikinci cilde aşık bir Don Quijote okuru olarak; Don Quijote’nin İspanya’nın İncil’i olduğuna inanan Unamuno gibi ben de bu modern hayatın kutsal kitabını saygıyla selamlıyorum: “Tanrımız Don Quijote!”







Çünkü Dil, Belirsizliğin Şiiridir (Ömer İZGEÇ)

Gökhan Yavuz Demir “Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği” başlıklı çalışmasında dil bilimi, felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi dallardan damıttığı bilgileri bir kuram kitabından beklenmeyecek akıcılıkta aktarıyor. Kitap, başlığının da önerdiği gibi dilin belirsizliği gibi devasa bir konuyu ele alıyor.

Dilin Belirsizliği
Belirsizlik birçok ihtimali yamacında barındırarak, kesinliğin dengesini alaşağı edip özgürlüğün tohumlarını her bir yana serpiştirerek, dünyayı istikrarsız kılabilen bir kavramdır. Dilin belirsizliğinin incelenmesi de daha ilk etapta bizi tekinsiz bir paradoksun içine fırlatıyor. Doğa, insan, uzay, hayat gibi konularda konuşurken dili kullanırız. Benzer şekilde dil hakkında konuşurken de dili kullanırız. Bir başka konuda söz söylerken, söylemimizin nesnesiyle aramıza bir mesafe koyabilirken, dil hakkında dilin dışında, mesafeli bir noktadan konuşmak mümkün değildir. Bu ise başladığımız noktadan itibaren bir belirsizliğin ilanıdır. İlk satırlarından itibaren bu zorluğa okurunun dikkatini çeken Demir, dilin ve belirsizliğin tanımını yapabilmek için Batı felsefesinin başlangıcına dönüyor. Aristocu bir çıkarım basite indirgeyerek, eksilterek ama açık bir şekilde dildeki belirsizliğin doğasını şöyle tanımlıyor: “Çünkü adlar ve ifadelerinin toplamı sonludur, halbuki şeyler sonsuz sayıdadır. O vakit, aynı ifadenin ve tek bir kelimenin birçok anlamı olması kaçınılmazdır.”
Gökhan Yavuz Demir sonrasında dil, düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi incelerken kavramların gerçeklikle ilişkilerinin sahici bir ilişki olmadığını söyleyen Nietzsche’ye varıyor. “Nietzsche’ye göre, esasında dilin gerçeklikle hiçbir teması yoktur; dilin yalnızca kendi kendisiyle teması vardır.”

Bu bağlamda Nietzsche, dilin gerçeği çarpıtarak bir belirsizlik yarattığı fikrinin bir yanılsama olduğunu söylüyor. Çünkü dilin, kendisinden başka çarpıtabileceği bir şey yoktur. Dilin yarattığı belirsizlikle, yalnızca hakikatin bir yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Dil, bununla da kalmayıp mantığın özdeşlik ilkesinin önerdiği “bir şeyin ya a yahut b olması” durumunu alaşağı eder. Çünkü dilde “hem-hem de” söz konusudur, bir şey hem a hem de b olabilir. Özdeşlik ilkesinin inkârı olan dil bu bakımdan rasyonel değildir. En basitinden, birden fazla anlamı olan bir kelime, ifade veya cümle belirsizdir. Böyle bir durumda, kişinin dili özensiz kullandığı, ya da söz konusu olan dilin yetersizliği gibi bir düşünceye sığınabilinir. Oysa kitabın ana ekseni olan bu belirsizlik, dilin olağan bir unsurudur. Mantıkçı pozitivizmde dilin gerçekliği yansıttığı, resmettiği savunulur. Aslında bu da bir temenniden öte bir şey değildir. Burada bahis konusu olan fiziğin, bilimin dilidir. Zaman, mekân ve hatta evrenin belirsiz olduğunu gösteren Einstein’la beraber bu görüşün de ağır bir darbe aldığı söylenebilir. Belirsizlik, kuantum fiziğindeki gelişmelerle beraber artık fiziğin de bir problemi haline gelmiştir. Bu bağlamda Demir, doğa bilimlerindeki matematiksel kesinlik idealini sosyal bilimlere taşımak isteyen Condorcet ve ardıllarının çalışmalarının zayıf noktalarını ortaya koyuyor. Konunun genişliğine rağmen Demir, okuyucusunu metne bağlayıp bu farklı düşüncelere gebe tartışmalarda onun yolunu kaybetmesine bir anlamda engel de oluyor. Bu çalışmanın kuvvetli yönlerinden birinin de bu yol gösterici üslûp olduğunu düşünüyorum.

Belirsizliğin Çoğulculuğu
Metin her ne kadar dile, ondaki belirsizliğe odaklanıyor gibi görünse de üzerinde durduğu kavramlar hakkında felsefî ve hatta yer yer politik tartışmalara da yer veriyor. Mesela ilk etaptan çoğu zaman olumsuz bir intiba yaratan “belirsizliğin” aslında bir avantaj olduğunu savunuyor. Belirsizlik kapsayıcı ve çoğulcudur. Mutlağın, zorunluluğun peşinde olan iktidarın aksine belirsizlik öteki anlamları kapsayan, farklı olana yaşama şansı veren bir olgudur. Güven ve istikrar adına bizlere tek bir dil, tek bir hayat formu, tek bir içerik ve anlam sunan kesinlik, bu çoğulcu belirsizliğin getirdiği sağlıklı gerilimleri de budar.
Kesinliğin dili ise monologdur. Metin, bilhassa yakın politik tarihin insalığın başına gelen büyük felaketlerin müsebbibinin belirsizlikten ziyade bu belirsizliği ortadan kaldırmak arzusuyla harekete geçen kesinlik arayışları olduğuna da dikkat çekiyor.

Söz, aslında bünyesindeki belirsizlikle (çoğullukla) söylenenden fazlasını içermektedir. Kitaptaki Ellul’den bir alıntı şöyle: “Konuşma anı ile konuşmanın alınma anı arasında sembol, metafor ve analoji doğar.”
Konuşmanın yerini yazın aldığında ise bu etki katmerlenerek biraz ürkütücü ama aslında farklı gerçeklere pencereler açan üretken bir hale dönüşüyor. İyi bir edebiyat metni okuma eylemi sona ermesine rağmen okuyucunun zihninde yolcuğuna devam edip, farklı anlamlarla kendini yeniden ve sürekli inşa eder. Sanatsal bir üretim olan yazında, dil sonlu yapısıyla sonsuz ifade imkânlarını bünyesinde barındırır. Kitabın her sayfasında dilin, anlamının mantıksal olarak sabitlenme çabalarına direndiğine şahit oluyoruz. Anlamın, aslında tam da bu belirsizliğin bahçesinde yeşerdiğini görüyoruz. Çünkü dil hem ifşa edici hem de gizleyicidir. Metafor, alegori gibi kavramlar edebi yapıtlarda her daim kullanılmıştır. Bu formlar bize gerçeklik hakkında yeni şeyler söyler. Bu da elimizdeki metnin ana ekseni olan “belirsizliğin olumlu, üretici ve çoğaltıcı” kullanımıdır. Borges, Kafka, Beckett gibi bu formları kullanan yazarların metinleri, çoğul anlamların üretildiği incelemelerde defalarca incelenmiştir. Demir’in bu bilgilerin ötesine geçip felsefeyle harmanlayarak damıtıp bize sunduğu kavramların, edebiyat fakültelerindeki tez çalışmalarına önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum. Türkçe dil yapısı gereği zaten mistik bir belirsizliği, çok anlamlılığı bünyesinde barındırıyor. Dilin bu avantajını da kullanıp, onun yapısındaki müphemlikten beslenerek farklı anlatı arayışlarının peşine düşmüş bazı çağdaş Türkçe yazarlarının metinlerinin belirtilen kavramlar eşliğinde incelenmesi edebiyatımıza farklı yorumlar getirmeye, onun zenginleşmesine katkı sağlayacaktır. Atıllığın, güncelin, maddî olanın ve menfaat çarklarının arasında neredeyse yoka indirgenmiş edebiyat eleştirisi muhataplarının böyle bir yola girmeyeceklerini bilmek de bir sızı olarak kalacaktır.

Gökhan Yavuz Demir, zihin açıcı ve yer yer zorlu bir okuma serüveniyle belirsizliğin kudretini bize aşikâr kılıyor.Yazarın oyuncu anlatım tarzı, özellikle kimi geçişlerde parıldayan zekâsı ve kapsamlı kavrayışı her yönden zengin bir okuma serüveni vaat ediyor.

SOSYAL BİR FENOMEN OLARAK DİLİN BELİRSİZLİĞİ, Gökhan Yavuz Demir, İthaki Yayınları, 2015.

And Dağlarının Aforizma Ustası (Gökhan Yavuz DEMİR)

Birçok çevirmen gibi ben de, tercüme edeceğim kitabı belirlerken, yayınevlerinden gelen taleplerden çok kendi okumalarımın ve akademik ilgilerimin peşinden koşuyorum. Bu nedenle de daha çok kurucu metinlerin Türkçeye aktarılmasını savunuyorum. Augustinus, Kant, Hegel, Kelsen, Savigny gibi büyük isimlerin, üzerine çokça yazılan ama hâlâ Türkçede bulunmayan kurucu metinlerinin bir an önce Türkçeye kazandırılması gerektiği aşikâr. Umberto Eco’nun akademik ününü borçlu olduğu The Role of the Reader gibi metinlerinden, Edward Sapir’in 1921 tarihli Language, Benjamin Lee Whorf’un 1956 tarihli Language, Reality and World veya Jan Potacka ve George Santayana gibi filozofların metinlerine, Türkçeye henüz tercüme edilmemiş ve tercüme edilmekte de alenen geç kalınmış devasa bir külliyat, öylece çevirmenlerimiz ve yayınevlerimizce keşfedilmeyi bekliyor.

Böylesi acil bir tercüme edilecekler listesi önümüzde dağ gibi dururken, benim şimdi önereceğim isim doğrusu lüks kaçabilir. Ama snop durumuna düşmek pahasına da olsa düşünce hayatımızı zenginleştireceğine yürekten inandığım And Dağlarının ötesinden bir aforizma ustasının Türkçede mutlaka olması gerektiğini savunmaktan vazgeçmeyeceğim. Kolombiya’nın Shakira ve Gabriel Garcìa Márquez’den sonra dünyaya hediye ettiği üçüncü büyüğünden, Nicolás Gómez Dávila’dan bahsediyorum elbette.

Politika filozoflarının en uzlaşmazı ve modernite eleştirmenlerinin en radikali Nicolás Gómez Dávila (18 Mayıs 1913-17 Mayıs 1994), yirminci yüzyılın gördüğü bilgelerden birisiydi. Kolombiyalı Katolik muhafazakâr düşünür İngilizceye o kadar geç tercüme edildi ki (Scholia to an Implicit Text, Ocak 2013) birçok entelektüel için görünmez kaldı. Zaten ömrünün son yıllarında bir nebze olsun parlayan şöhretini de Almancaya tercüme edilmesine borçluydu. O Almanca tercümelerden sonra şöyle anılmaya başladı üstad: And Dağlarının Nietzsche’si veya Katolik Nietzsche. Ömrün son demlerinde gelen şöhretin bedeli demek ki bazen bu kadar ağır olabiliyor!

Bir toprak ağası olan Gómez Dávila üniversiteye hiç gitmedi; Paris’te yaşadığı yıllarda evinde özel öğretmenlerden ders aldı. Obur bir okur olan Don Colacho ana dili İspanyolca dışında Latince, Grekçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Portekizce ve İtalyanca biliyordu; rivayete göre, Kierkegaard’ı aslından okuyabilmek için ölmeden önce Danca da öğrenmeye başlamıştı. Ömrü boyunca münzevi bir hayat yaşayan And Dağlarının bilgesi, küçük bir arkadaş çevresinin ve 30.000 ciltten oluşan kütüphanesinin sınırlarının dışına çıkmaya hiç heves etmedi. O kadar ki yegâne kitaplarını bile sadece dostlarına hediye etmek için yayınlattı.
Benim Türkçeye mutlaka tercüme edilmeli dediğim kitaplarından Notas I (ki ikincisi asla yayınlanmadı), 1954 yılında kardeşi tarafından bastırıldı. Üstadın aforizmalarından oluşan bu kitap, sadece dostlara hediye edilmek üzere 100 tane basılmıştı. 1959’da ise denemelerinden oluşan Textos I yayınlandı – bilmiyorum ikinci cildin hiç yayınlanmadığını söylemeye gerek var mı(!) Gerçekliğin felsefî bir sistemde asla temsil edilemeyeceğine inandığı için daha çok reaksiyoner bir yamalı bohça yaratmayı amaçlayan Gómez Dávila, metaforlarla bezenmiş hayli poetik ve üst düzey edebî bir dilde kendi sesini bulmuş ve bu denemelerde felsefî antropolojisi ile tarih felsefesinin temel kavramlarını ortaya koymuştur. Burada rastgele seçtiğim yirmi tane aforizmada da görüleceği üzere demokrasiden sanata, edebiyattan tarihe, marxizmden teknoloji eleştirisine, felsefeden entelektüaliteye kadar pek çok konuda kalem oynatmıştır:
“Bir entelektüelin Komünist Partiyle evliliği daima zina ile sonlanır.
Bilimin nosyonlarını benimseyen bir filozof, kanaatlerini önceden belirler.
İdeal toplum, insanlığın azametinin mezarlığı olacaktır.
Sınırsız ifade özgürlüğü yine de yetenek yoksunluğunu telafi etmez.
Demokratik seçimler, kimin yasal olarak zulüm göreceğini belirler.
Egoizmin üç esası şunlardır: bireycilik, milliyetçilik, kolektivizm. Demokratik teslis.
Bugünün muhafazakârları, demokrasinin hor kullandığı liberallerden başka bir şey değil.
Özgürlük, farklı olma hakkıdır; eşitlik ise farklı olmanın aforoz edilmesi.
Retorik, demokrasi bahçesinin biricik çiçeğidir.
Edebiyat hiç kimse yazmadığı için değil, tersine herkes yazmaya başladığı vakit ölür.
Kelimeler insanlar arasında doğar, yazarlar arasında büyüyüp serpilir ve orta sınıfın ağzında ölür.
Tanrı aletleri yarattı, şeytan makineleri.
İnsanlığın üç düşmanı vardır: şeytan, devlet ve teknoloji.
Hakiki problemlerin çözümü değil, tarihi vardır.
Özgün tarih, ham vakıanın zekâ ve muhayyileyle yeniden canlandırılmasıdır.
Marx, Marxizmin rezil etmediği yegâne Marxisttir.
İncil’in başmeleğinin aksine; Marxist başmelekler, insanların cennetlerinden kaçmalarını engellerler.
Biz reaksiyonerler bahtsızız: sol, fikirlerimizi; sağ ise vokabülerimizi çaldı.
Felsefenin çözümleri, kılık değiştirmiş yeni problemlerden başka bir şey değildir.
Filozof çağının sözcüsü değil, zamana hapsedilmiş bir melektir.”

On iki yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir ülkede, hâlâ muhafazakârlığın ne olduğunu anlayamamış entelektüellerimiz için Nicolás Gómez Dávila’nın aforizmalarının zihin açıcı olacağına inanıyorum. Çünkü modern insanı kutsalları üzerine düşünmeye davet eden bu gayet provakatif üslup, hepimizi kendi entelektüel putlarımızın sınırlarına fırlatıp atıyor. Don Colacho’nun keskin zekâsıyla bilenmiş kelimelerinde anlatılan kendi hikâyemizle yüzleşmek için belki de tam zamanı. Unutmayalım ki George Steiner’dan Ernst Jünger’e kadar pek çok entelektüel okuru olan bir düşünürden, gerçek bir put kırıcıdan bahsediyoruz. Gabriel Garcìa Márquez bir defasında üstad için şunları söylemişti: “Eğer komünist olmasaydım, ben de Nicolás Gómez Dávila gibi düşünürdüm.”

İspanyolca bilmesem de bazen bu Kolombiyalı gericiyi (!) İngilizceden Türkçeye aynı poetik dille tercüme etmeyi düşünüyorum. Bazense ana dilinden tercüme edilmiş herhangi bir Nicolás Gómez Dávila metnine, üstadın ruhuna yakışır retorikte bir takdim yazdığımı hayal ediyorum. Belki bir gün düşlerim gerçek olur, kim bilir?..

TEXTOS, Nicolás Gómez Dávila, Atlanta, 2013.