Samanlıktaki Anneler (Meltem GÜRLE)

Her yazarın bir meselesi olur. Hatta denir ki, iyi romancılar aslında aynı metni yeniden ve yeniden yazıp dururlar. Meselelerine her seferinde biraz daha yaklaşmayı hayal ederek. Onları yazmaya iten sebep her ne ise, onu kıskıvrak yakalayıp gözlerinin içine bakmayı umarak.

Perihan Mağden de hemen her zaman iki kadının hikayesini anlatıyor. Bunun zor bir ilişki olduğunun farkında. Bu ilişkideki karmakarışık dinamikler, tehlikeli dönemeçler ve beklenmedik sonlar onu büyülüyor. Sadece bunların yazarıdır denemez elbette. Ama esas meselesi kadınlar. Onları anlatırken ustalaşıyor, derinleşiyor, ilginçleşiyor.

Son romanı Yıldız Yaralanması da, bu ilişkilerin en esaslısı olan anne-kız meselesi etrafında dönüyor. Mağden’in anne-kız meselesine dokundurması ilk değil. Bu konu, yazarın daha önceki romanlarında da değişik şekillerde karşımıza çıktı. Birbirine hayranlıkla bağlı biri yetişkin diğeri çocuk (ya da çocuksu) iki kadının yoğun ve marazi ilişkisinin, Mağden’in romanlarında bir izlek haline geldiğini, hatta Refakatçi’den bu yana neredeyse her hikayede baş köşeye yerleştiğini söyleyebiliriz.

Perihan Mağden’in çok iyi bildiği ve ustalıkla anlattığı şeylerden biri, anneliğin uzun ve ağır seyreden bir hastalık olduğu gerçeğidir. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? adlı romanında, öldürücü bir bağlılık üzerinden tanımlanan bu ilişkinin, her iki tarafı da mahvedecek kadar güçlü olduğunu gösterir bize. Anne, kızını “çoklar ve kötüler” diye tarif ettiği kişilerin vereceği zarardan koruyabilmek için bir otelden diğerine kaçar durur. Korktuğu şey basittir aslında: kızının dünyaya çıkarak annesiyle kurduğu mutlak bağlılık ilişkisinden uzaklaşmasından endişe eder. Onun bağımsız bir birey haline gelmesini göze alamaz. Onun için kendi masalını kurar. “Çok ve kötü” olan ötekiler, anne ve kızdan oluşan bu “iki kişilik deliliği” bozacak, ona engel olacak olanlardır. Dışardaki dünyanın içeriye sızmasına engel olmak için kızını mütemadiyen sakatlayan bir annedir bu. Onu kendi anlatısına, kendi dünyasına, kendi deliliğine ortak etmek ister.

Yıldız Yaralanması’nın iki baş kişisi Yıldız ve Sun’un ilişkileri de benzer bir dinamikle besleniyor. Popüler bir şarkıcı olan Yıldız’la ona büyük bir hayranlıkla bağlı olan Sun’un hikayesini okumaya başladığımızda, “herkesin sevdiğini öldürdüğü” bir Perihan Mağden dünyasında olduğumuzu hemen anlıyoruz. Kendi kifayetsiz annesinin yerine parlak bir şarkıcıyı koyan Sun, bütün aşkını ve bağlılığını bu ışıltılı kadına yöneltir. Onun dizinin dibinde olmaktan, ışığında durmaktan başka hiçbir arzusu yoktur. Yıldız, genç kızın sevgisi ve hayranlığı ile beslendiğinin farkındadır. Roman boyunca, hepsi şiddet içeren bir seri davranışına şahit oluruz. Her gün eli biraz daha yükseltmekte hiç çekinmez: onu yaralar, hırpalar, incitir. Sun ise Yıldız’ın kendisine yaptıklarına sessizce boyun eğer: “Sol kolunu uzatıyor kuzu kuzu. Yıldız kolunu kaptığı gibi bir saniye bile tereddüt etmeden jiletle bir s harfi çiziveriyor. Canı incecik ama o kadar şiddetle yanıyor ki!”

Ne var ki, aslında diyalektik bir ilişkidir bu. Eninde sonunda alt üst olacak, tersine dönecek ve çocuğun annesi üzerindeki hükmü ile nihayet bulacaktır.

Çünkü kız çocuğun anne ile (ya da anne yerine koyduğu kişi ile) ilişkisi, sadece taraflardan birini tehdit eden bir bağlılık değildir. Bu ilişki anne için de aynı derecede tehlikeli ve yıkıcıdır. Anne çocuğuna öyle büyük bir aşk ve sadakatle bağlıdır ki, bu derece büyük bir sevgi ve hayranlık ancak felaket getirebilir. Refakatçi’de mürebbiyenin küçük kıza, İki Genç Kız’da annesinin Handan’a olan zaafı bu yıkıcı ilişkiden izler taşır. Ruhunun küçük kız tarafından tamamen ele geçirildiğini anladığı anda kaçmak ister mürebbiye. Fakat anneler nereye kaçabilir ki? Onlar çocuklarının ebedi gardiyanları, gönüllü köleleri ve daimi refakatçileridirler. Bu bir işkence haline gelebilir. Ama onlar için fark etmez. Çünkü işkencecilerine umutsuz bir şekilde aşıktırlar. Onun için ne kadar arzu etseler de kaçamazlar bir türlü. Ancak geride bırakılabilirler belki. Ya da inkar edilirler. İki Genç Kız’da, Handan’ın annesi kızının ihaneti ile sarsılır. “Küçük tavşanının” kendisini terk edebileceği, “bu kadar zalim olabileceği” hiç aklına gelmemiştir. Onun kendi yarattığı pembe şekerli dünyanın içinde sonsuza dek yaşayacağını hayal etmiştir belli ki.

Perihan Mağden, yeni romanında bu temaya geri döner. Çocuklar annelerinindir, der bize. Kızlar annelerinin projeleridir. Onları kendi suretlerinde yaratır ve büyütürler. Kendileri için korktukları her şeyi onlara yüklerler. Kendilerinin yeni ve belki de daha iyi bir sürümü olarak görürler onları. Tam da bu nedenle, kızlarının başarısı da en az başarısızlığı kadar büyük bir ihanettir onlar için.

Romanda geçen isimler (Yıldız, Sitare, Sun, Güneş) bu konuda da birer ipucu olarak okunabilir. Romanın anlatıcısı ve kahramanı olan genç kızın adı Sun’dur. Annesi Güneş ve anneannesi Sitare Hanım bu ismi kimin koyduğu konusunda anlaşamazlar. Güneş, kızının adını kendisinin seçip koyduğunu iddia eder, “Hayatımın bana sunduğu en güzel şey olduğu için.” Sitare Hanım ise bunu başarısız olmuş bir projenin yeniden uygulamaya konması gibi görmek konusunda kararlıdır. Silik ve etkisiz bulduğu kızının canını yakmak istermiş gibi hep aynı şeyi söyler: “Sende tutturamadık, İngilizcesini koydum ki güneş gibi parlasın torunum bari.” (48-49) Halbuki Sun ne birine ne de diğerine ait olmayı seçecektir. O kendi arzu nesnesini, yıldızını, ersatz-annesini bulmuştur: Suna.

Yıldız’ın gerçek adının Suna olması tesadüf değildir. Sun/Suna benzerliğinin altını çizmek için bulunmuş bir yöntem olduğunu düşünebiliriz elbette. Ancak bunun yalnızca yazarın okuyucuyu eğlendirmek için bulduğu bir oyun olduğunu varsaymak doğru olmaz. Çünkü bu ikilik/benzerlik çok katmanlı anlamlara gebedir.

Kendi silik annesi (Güneş) ve ceberut anneannesinde (Sitare) bulamadığı yoğun anne-çocuk ilişkisini, her ikisinden de izler taşıyan [Güneş=Sun(a) ve Sitare=Yıldız] ama idealize edilmiş bir figür olan Suna/Yıldız’a (sembolik anneye, ebedi arzu nesnesine) transfer eden Sun, bu ilişkinin talep ettiği tahribat gücü yüksek aşkı ve onu takip eden ihaneti de yıldızıyla yaşayacaktır.

Sun/Suna: Arzumun eksik nesnesi

Sun’un tarafından bakıldığında, onu Suna olmaktan alıkoyan tek şey bir “a”dır. Sadece tek bir harf. İdealize edilen, aşkla bağlanılan kişiyle bir olabilmek için tek eksiği budur: “a”

Ne var ki bu eksiklik, sıradan bir eksiklik değildir. Bize Lacan’ı ve onun arzunun eksik nesnesini tanımlarken kullandığı “objet petit a” ifadesini hatırlatır. Lacan’a göre, objet petit a henüz konuşma diline geçmeden, yani toplumsallığın dünyasına girmeden önce, bebeğin anneyle birlikte deneyimlediği bütünlük hali süresince sahip olduğu şeydir. Dilin/temsilin dünyasına geçtiğimiz zaman –yani özne haline geldiğimizde- onu sonsuza dek kaybederiz. Bütün hayatımız onun yerine başka şeyler koymaya çalışmakla geçer. Oysa hiçbiri onun yerini tutmaz. Sonsuza kadar ertelenmiş bir şeydir objet petit a. İşte bu yüzden hep arzulanandır, hep boşluğu doldurulmaya çalışılan ama hiç bir zaman ulaşılamayacak olandır. Yani kısaca imkansız olandır.

Lacan objet petit a için, “arzunun nesnesi değil, arzu nesnesinin sebebidir,” der. Suna da, Sun için herhangi bir arzu nesnesi değildir. Arzunun yegane nesnesi olabilir ancak. Onunla (yani aslında annesiyle) yekvücut olmak ister Sun. Arzu ettiği şey, annenin “öteki” olmadığı bir durumdur. Suna/Yıldız, onun için buluşmak ve bir olmak istediği şeydir. Oysa, Sun için hep dışarıda kalacaktır Suna. Ne kadar yaklaşır gibi olsa da, onunla hiçbir zaman örtüşemeyecek, onu hiçbir zaman yakalayamayacaktır. Onu bir yere kadar tanımlayabilecek, bir yere kadar onunla aynı olabilecek, ama hiçbir zaman onu tümüyle ele geçiremeyecektir.

Sun(a)’nın “a”sı Sun’a hep yabancı kalacaktır.

Samanlıktaki Anneler

Yıldız’a gelince, o Sun’u bir yandan kendisine benzetip bir yandan da hırpalarken, kendisine benzeyen bir oyuncak bebeği hoyratça parçalayan bir kız çocuğundan farksızdır. Kendi imgesinde yarattığı ama kendisi olmayan şeyi hırpalamak anneliğin esaslarından mıdır? Yaratmak gibi zarar vermek de, bir iktidar ilişkisi olarak tesis edilen anne-çocuk ilişkisinin dinamiklerinden biridir belli ki. Çocuğu onu tümüyle inkar edene (deli/geçersiz/kalp ilan edene) kadar, anne kendi suretinde yarattığı varlığa hükmeder. Onun üzerinde kayıtsız şartsız gücü ve hakimiyeti vardır. İsterse sever onu. İsterse bu gücü çocuğuna zarar vermek için kullanır.

Ama samanlık kaçınılmazdır. Her çocuk annenin yarattığı dünyanın dışına çıkacak ve onun kurduğu “iki kişilik delilik” halinin sınırlarını zorlayacaktır. Bunu yapmanın yolu, annenin deliliğini teslim etmek, bu halin adını koymaktır. Onun deli olduğunu söyleyerek, kız çocuğu kendi iradesini annesininkinden ayırır. Böylelikle, “çokların ve kötülerin” dünyasına adım atar, yani gerçek hayata karışır.

Hayata karışabilmek için annesini tımarhaneye kapatmak zorunda kalan Yıldız’ın durumu buna örnektir. Kızına yazdığı onlarca mektuptan birinde şöyle der, Yıldız’ın annesi:

Bu yerde kaçıncı yılım bil bakalım?
Umrunda diyil tabi
Ne zaman umrunda oldum
Artık ölünce çıkarırsın beni
Meşur Yıldızanım!
Sakla bakalım Anneni samanlıkta
Samanlıkta Anne: adım bu olsun.
(67)

Yıldız, annesini tımarhaneye kapatmakla kalmamış, onun kendisine verdiği ismi bile reddetmiştir. Kendini yeniden yaratmış, kendi kendisinin “isim-vereni” olmuştur. Adın bile yalan, der annesi ona bir başka mektubunda. Ve kendisinin gerçek olduğunu hatırlatır.

Sun da, Yıldız’ın evindeki misafirliğini (yani dünyaya çıkma anındaki ilk tecrübesini) bir seri yalan üzerine kurar. Bunlardan ilki annesi ve anneannesinin varlığını inkar etmektir. Bir yetimhanede büyüdüğünü söyler herkese. Yıldız’la Sun’un anneleri ile ilişkileri tamamen benzer bir izlek üzerinden açılır böylece. İkisi de annelerini gömmek isterler. İstedikleri onları bir samanlığa kapatıp sonsuza dek unutmaktır. Ancak ikisi de fark eder ki, ömürleri boyu bu samanlığın anahtarını boyunlarına asacak, annelerini inkar etmiş olmanın anısını bir lanet gibi üzerlerinde taşıyacaklardır.

Bunun Odipus hikayesini andırdığını düşünenler olabilir. Ancak, samanlıkta kendi deliliği ile baş başa bırakılan annenin durumu, oğlunun hayata dair hırsına kurban giden babanın kaderinden çok daha acıklıdır. Yıldız’ın annesi bunu bilir ve yazar da: Ölmek deli ilan edilip kapatılmaktan çok daha iyidir.

“sen öldür bakalım anneni, daha kolay mı olaydı suna, adın bile yalan bak yazcam on kerre, suna suna suna, annen gerçek ama istemesen de...”

Dahası, babanın iktidarını deviren oğlun cinayeti, bir izleyici önünde (yani toplumsal bir anlama tercüme edilebilecek şekilde) gerçekleşir. Oysa annesiyle yaşadığı yakınlıktan, iki kişilik delilikten kendini ayıran genç kadın, onu başkalarının gözü önünde yok edemeyecek, kötü bir anı gibi saklamayı tercih edecektir. Yıldız’ın annesini, tamamıyla yok edemeyip saklaması (deli ilan edip kapatması), her an hortlamak üzere bekletilen bir felaket olarak canlı tutması anlamına gelir. Babayla cepheden yüzleşen oğul yerine, anneyi “geçersiz” ilan eden kız vardır karşımızda. Kendi varlığını ancak anneyi tımarhaneye kapatarak kurabilen, dünyada kabul görmeyi ancak onun deliliği üzerinden garantileyebilen biridir o.

Sun ve Yıldız’ın anneleriyle olan ilişkilerini belirleyen budur. Sun’un romanın sonunda Yıldız’ı terk edip gitmesini de aynı yerden okuyabiliriz.

O vakte kadar annesi yerine koyduğu ve hikaye boyunca “birleşmeye” çalıştığı Yıldız’a sonunda ihanet eder, Sun. Kendini ondan ayırması hiç kolay olmaz belki. Hangi kızın kendisini annesinden, rol modelinden, yaşamının en yakın ilişkisinden ayırması kolay olmuştur ki? “İçi yırtılır gibi parçalara ayrılıyor. Yıldızının kokusu bütün benliğini sil baştan kaplıyor.” Üstelik Yıldız da onu bırakmaya niyetli değil. “Gitme,” diyor ona, “yoksa yaralanırım.”

Ama Sun kendini Yıldız’dan ayırıyor. Yalan söylediğini itiraf ediyor sonunda. Annesi var onun. Hasta bir anneannesi var. Yetimhanede büyümedi. Bir havuz perisi değil o. Yıldız’la birlikte kurdukları dünyadan, bu iki kişilik delilikten uzaklaşıyor böylece. Bu deliliğin izlerini taşıyacağını biliyor. İncindiğinin, arızalandığının ve belki de hiç bir zaman iyileşmeyeceğinin farkında. Ancak dünyaya doğru gidebilmek için kendisini inciteni, sembolik annesini, geride bırakıp yürüyor. Büyüyebilmesi için onu geçersiz kılması gerek. Onun deliliğini kabul etmesi gerek. Yine de hiçbir zaman unutmayacak. Sonsuza dek saklayacak bu yarayı.

Çünkü her annenin kızında açtığı yara bu. Kıymetli bir yara. Çünkü “bu, yıldız yaralanması.”

YILDIZ YARALANMASI, Perihan Mağden, Everest Yayınları, 2012.

İran Devrimi’nde Postmodern Bir Aydın ve ‘Zararsız Cinsel Oyunlar’ (Barış İNCE)

“İsrail saldırılarına uğradık. Ölenler oldu içimizde. En yiğit, en gözü kara savaşanlar kimlerdi biliyor musun? Yan yana vuruştuğumuz, kelime-i şahadet getirip ölürken doğru cennete gideceğine inanan koyu Müslümanlar. Hani bizim burada tepeden bakıp alay ettiklerimiz.” Filistin’de savaşmış bir solcu militan, Türkiye’deki arkadaşına/yoldaşına anılarını böyle aktarıyordu Vedat Türkali’nin ünlü romanı Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde… Sanki 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ser verip sır vermeyen nice delikanlıların içinde böyle bir Allah inancı varmış gibi… Ünlü postmodern aydın Foucault da İran’daki Molla devriminden bahsederken “Pehlevi yönetimini devirme hedefine kilitlenmiş insanların ölümle yüzleşmeye hazır olmasının büyüleyici olduğundan” söz eder. Sanki o çok eleştirdiği “büyük anlatı” sosyalizmin militanları, halkı için ölüme gözünü kırpmadan gitmemiş gibi…

Janet Afary ve Kevin B. Anderson, “Foucault ve İran Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları” adlı kitaplarında, Foucault’nun İran Devrimi ile ilgili yazılarını ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet perspektifinden eleştirmiş. Kitap, Foucault’nun modernizmi eleştirirken, ondan daha gerici bir kalkışmaya nasıl dört elle sarıldığını ilginç örneklerle açıklamış. Foucault’nun, modern toplumsal ilişkiler karşısında modernlik öncesine ait toplumsal ilişkileri nasıl kayırdığını özetlemiş.

Kitaba göre Foucault'nun İran Devrimine duyduğu ilgi, gazetecilik merakını aşıyordu. Yeni "Müslüman" tarzı politikanın sadece Ortadoğu için değil, aynı zamanda Fransız Devrimi'nden bu yana laiklikten yana politikalar güden Avrupa için de yeni bir "siyasal maneviyat" biçiminin başlangıcı olabileceğini düşünüyordu Foucault… Şiilerin şahadet efsanelerini ve kefaret ritüellerini devrimci hareketin ekseriyetle sahiplenmesi ve Pehlevi yönetimini devirme hedefine kilitlenmiş insanların ölümle yüzleşmeye hazır olması, Foucault’yu adeta büyülemişti. Şahadet kavramından bir siyasi maneviyat çıkarıyordu Foucault…

Aslında kitapta Foucault’nun düşünce yapısının köşe taşları olan; maneviyata derin ilgi, modernizm öncesi cinsel yönelimlere övgü, “delilik” kavramını öne çıkararak mevcut düzenin tek tipleştirmesine karşı çıkış gibi olgular ayrıntılı bir şekilde anlatılmış ve bu kavramların İran İslam Devrimi’ne bakışta nasıl öne çıktığı açıklanmış. Kitabı kaba bir postmodernizm eleştirisi olmaktan çıkaran en önemli noktası Foucault’yu en zayıf karnı olan toplumsal cinsiyet tartışmaları üzerinden vurması olmuş.

Kimlik politikalarına verdiği önemle öne çıkmış, düzenin toptan değiştirilmesindense hayatın içindeki kimi kurallara (gündelik faşizm gibi) karşı çıkışı tercih ederek, aslında kimi feminist akımlara da kaynaklık eden Foucault düşüncesi, İran Devrimi’ne yaklaşırken kadın meselesinde tökezlemiş. İslamcı iktidarın, kadınların üzerinde modernizmden çok daha büyük bir baskı ve otoriterlik uygulayabileceği, gözünü modernlik karşıtlığı bürümüş Foucault’yu pek de tedirgin etmemiş. Nitekim o dönemde Paris’te sürgün hayatı yaşayan İranlı bir solcu kadın olan ‘Atoussa H.’nin gönderdiği mektupta ilginç ifadeler yer alıyor. Atoussa, Foucault’nun İslamcılara karşı eleştirel olmayan duruşuna güçlü şekilde itiraz etmiş: “Şahın kanlı zorbalığının yerini alabilecek bir İslamcı hükümet ihtimali karşısında Fransız solcuların kaygısız tavırları beni müthiş üzdü.” Ona göre Foucault, ‘günümüzde sendelemekte olan vahşi kapitalist diktatörlüğün yerine geçmesi ona göre faydalı olacak bir ‘Müslüman maneviyatı’ karşısında heyecan duyuyordu.

Aslında bu bakışın kökleri Foucault’nun cinselliğe bakışında aranmalıdır. Nitekim kitap da böyle yapıyor. Kadın hareketi açısından olmazsa olmaz muhalefet alanı olan cinsel taciz, cinsel şiddet, çocuk tacizi gibi kavramların Foucault’yu pek de enterese etmediği Cinselliğin Tarihindeki şu örnekle özetlenmiş: “Foucault 1867 yılında Lapcourt köyünde kendi halinde bir erkek rençperin belediye başkanına ihbar edildiğini yazar. Çünkü daha önce de yapmış olduğu, üstelik çevresindeki köy çocuklarının da yaptığına şahit olduğu şeyi yapmış ve küçük kıza kendini elletmiştir. ‘Ayran oyunu’ diye adlandırılan oyun eskiden beri teklifsizce oynanmaktadır. Foucault 1976 yılında bu oyun üzerine şu yorumu yapar: ‘Bu öykünün taşıdığı önemse hiç de önemli olmayışından kaynaklanır. Çünkü köydeki cinsel etkinliğin bu gündelik sıradan olgusu kır yaşamının bu küçük zevk kaynağı, belli bir andan itibaren yalnızca kolektif bir hoşgörüsüzlüğe değil aynı zamanda bir yargı eylemine tıbbi bir müdahaleye titiz bir klinik muayene ve kurumsal bir çalışmaya konu olmuştur.”

Kitaptaki bu örnek, münferit bir örnek değil, Çünkü Fransa’da yetişkinler ile on beş yaş altı çocuklar arasındaki cinsel münasebetleri suç kapsamına almayı hedefleyen kampanya sırasında Foucault bu kampanyaya karşı çıktı, cinselliğin hukukun işi olmadığını söylüyordu.

Batı’daki burjuva modernizmini (pek çok açıdan haklı olarak) eleştiren Foucault ve diğer postmodern düşünürlerin açmazı, modernizmi bir halk aydınlanması ile aşmak yerine ondan daha geri noktadaki kimi uygulamaları “kültür” kisvesi altında olumlamasıdır. Bahsettiğim kitabın her sayfası bu konuda önemli örneklerle dolu. O yüzden Foucault’nun İslam devrimi sırasında Şii’lerin şahadet kültüründen etkilenmesi de, kadına yönelik baskıcı uygulamaları görmezden gelmesi de bu şekilde açıklanmalıdır. Bugün 8 yaşındaki çocukların başını örten zihniyete “özgürlük” perspektifi ile yaklaşan kimi feminist ya da sol liberal akımların durumu da bu köklerde aranmalıdır.

Foucault, İran ile ilgili verdiği bir söyleşiye şu başlığı uygun görmüştü: “İran: Ruhsuz dünyanın ruhu”. Yazının başında örnek verdiğim Vedat Türkali romanı da, İslamcıları anlamamız gerektiği konusunda nasihatler dinlerken Marx’ın “din halkın afyonudur” sözünden sonra söylediği “kalpsiz dünyanın kalbidir” cümlesini araya sokuşturmuştu. Ne tesadüf değil mi? Halbuki Marx, aynı cümlenin devamında “Halkın hayali mutluluğu olarak dinin ortadan kaldırılması, onun gerçek mutluluğunun talebidir” yazar.

O zaman ne demeli? Her İslami kalkışmada gözleri kamaşan sevgili düşünürler… Muhtaç olduğunuz siyasal maneviyatı, dünyanın her yanında damar damar dolaşmış asil devrimci muhalefette bulabilirsiniz.

FOUCAULT VE İRAN DEVRİMİ, Janet Afary ve Kevin B. Anderson, Çev: Mehmet Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012.

Bir Sınır Olarak Demokrasi ve Ötesi (Murat ÖZBEK)

Gilles Dauve ve Karl Nesic’in Demokrasinin Ötesinde başlıklı kitabı İhya Kahraman’ın çevirisiyle kısa bir süre önce Fransızcadan Türkçeye kazandırıldı. İkili demokratikleşme, demokrat kimlik, totaliterleşme, yönetme-yönetilme, tahakküm kurma gibi günümüzün siyasi dağarcığında sıklıkla yer bulan kavramlarını, demokratik toplumlarda hukukun uygulanış biçimleriyle kendi aralarında yer değiştirmeleri (demokratikleşmenin totaliterleşmeye, yönetme-yönetilme ilişkisinin tahakküme dönüşmesi) üzerinden ele alıyorlar. Ele almanın da ötesine geçerek demokrasi kavramını sorgulamaya başlayıp demokrasinin “sahipleri” nezdinde halk ve nüfus arasındaki ayrımı, nüfus üzerinde bir kontrol mekanizması yaratmak istemenin sandık başına gelen halkın desteğine ulaşmanın bir yolu olduğu gibi düşüncelere yer veriyorlar. Ayrıca çoğunluk ve azınlık arasındaki ilişkinin nasıl işlediği üzere getirilen eleştiriler ışığında çoğulculuk ya da komün gibi kavramların uygulama alanlarını ve biçimlerini ele alıyorlar. İnsanların diline pelesenk olmuş olan demokrasinin sorgulanmadan, kimi zamanda etki yaratmak namına önüne –ileri, geri gibi– bazı sıfatlar getirilerek kimi zamanda “ehven-i şer, şerlerin en iyisidir” denilerek zor zamanların atlatılmaya çalışıldığı bir yönetim olduğu vurgusu kitap içinde şekillenen temalardan birisi.

Demokrasinin toplumsal yükselişiyle tahakküm alanlarını oluşturan burjuvazinin bir sloganı olduğu savı bazı temellendirmeleri de beraberinde getiriyor. Örneğin, demokratik hakların güvenlik gerekçesiyle askıya alınması, gücün tek bir elde toplanması ve bunların sonucunda bireyin alanının daraltılması, gücün merkeze kaydırılarak (bireyin) elinden alınması demokratik birer olguymuşçasına, demokrasi aşılmaması gereken tek sınırmışçasına temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Okuru verili tahayyül sınırlarını zorlamaya teşvik eden Demokrasinin Ötesinde açıktan değinmese de Foucaltcu bir yaklaşımla (aslında Foucault’nun Marksizmle –Marks’la değil– olan problemleri göz önüne alınırsa bunun mantıklı olamayacağı eleştirileri gelebilir ancak yazarların ‘demokrasi iktidarına’ vurgusunun bir anlamda Foucaultcu bir yaklaşım olduğunu belirtelim.) gücün ve/veya iktidarın asıl sorunu teşkil ettiği görüşünü genel bir çerçevede paylaşarak tam karşısına çoğunluktan çoğulculuğa doğru bir yol çiziyor. Bu yola geçişin önünde engel olarak duran sandıkların şeffaflığının halkın gözünde önemli bir ayrıntıymış gibi görünmesine karşın Batılı yönetim biçiminin yedi ila dokuz milyar insana genelleştirilmesi özellikle de Asya ve Afrika’daki sömürgelerin sandık başına toplanması ya egemen bir kesimi söz sahibi yapıp sömürgenin devamına ya da egemen kesimi etkisizleştirip iç savaşa sebep olan yöneten-yönetilen hiyerarşisinin devamlılığı açısından varlığı tartışılması gereken istenç ve güç etkileşimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu konu etrafında bir de polis şiddetinin şekilden şekle girerek devletin yurttaşı üzerindeki tahakkümünü kalıcı kılmak için uyguladığı yöntemlerin demokrasi ile ilişkisi ve bununla beraber devlet-vatandaş ilişkisinin gündelik yaşama yansıması kitapta özgün örneklerle tartışılıyor.

Öteye Geçmek

Asıl vurgu ise demokrasinin bir savaş argümanı olduğu temellendirilmesine yapılıyor. “Biz Irak’a demokrasi götürüyoruz” argümanı dünya kamuoyunda makul bir meşrulaştırma olarak algılandı, nitekim İngiliz liderler de bu argümanla ülkelerinde seçimlere gittiler ve zaferleri de bu paralelde gerçekleşti. Sandıkların kutsanmış bir sonuca dönüşmesi ise bu liderlere yönelik eleştirilerin bir günaha dönüşmesine sebep oluyordu. Bu durum sadece savaş durumlarına özgü bir konu değil, benzer biçimde Türkiye’de de hükümetin yaklaşık yüzde elli oy alması onu tamamen soyut bir varlık haline getirdi. Yapılan her tartışmada “ama yüzde elli oy almış bir parti var”, “iki kişiden biri bu partiye oy vermiş yani halka saygı duymayalım mı?” gibi tümcelerle karşı karşıya kalınıyor. Dolayısıyla hükümetin her yaptığı oy oranına bağlanacaksa bunların arasına tüm uygulamaları koymalıyız: Meclis’ten geçirilen bir yasanın dayanağı halksa eğer Roboski’deki katliamın dayanağı da halktır, Berlin’deki Kanlı Hafta’nın da, İrlanda’daki Kanlı Pazar’ında… Gılles Dauve ve Karl Nesic bu minvalde söylemlerle seçimlerden sonra demokrasinin temsil etme-temsil edilme ilkesinin hiyerarşiler aracılığıyla güç unsuruna dönüştüğünü, gücün tek bir elde toplandığını ardından güç-istenç-yasa ilişkisinin devreye girerek hiyerarşinin en üst katındakine ret edemeyeceği bir konum sağladığı gerekçesiyle bu duruma karşı bir duruş sergilemekle kalmayıp ne yapılabileceğini de tartışmaya açıyorlar.

Demokrasinin yerleşmesinde önemli bir isim olan Rousseau’nun “…tek bir isteğin dürtüsü köleliktir, koyulmuş bir yasaya itaatse özgürlük” cümlesine kitapta yer veren yazarlar aradaki farkı iyice belirginleştirmeyi amaçlıyorlar. Kurtuluşun tecimsel olandan vazgeçmekte olduğunda ya da (hatta daha doğrusu) o şeyi tecimsel olmaktan kurtarmak gerekliliğinde, sokaktaki ağacın bakım işinin sadece belediyenin görevi olmadığını, o ağacın sokak için bir dekordan daha fazla bir şey olduğunu idrak etmede, var olan biçimin dışına çıkmanın nelere mal olabileceğini veya kazanımlarının neler olabileceğine yönelik bir hesaplamanın içine girmeden, doğrudan günlük hayata dahil edilmesi gereken bir yaşam biçimine geçilmesi gerekliliğinin üzerinde durulmasıyla yakalanabileceğini kitapta görebiliyoruz. Yukarıda ağaç üzerine verilen örneği, yasaların giremeyeceği alanlara dikkat çekmek için sokak sakinlerinin yasaya bağlı kalmadan ağacı sahiplenme (bireyin sahiplenmesi değil, sokağın sahiplenmesi) duygusu, yasayla değil isteyerek yapmanın asıl özgürlük olduğu hatta ve hatta bunu bir dürtüyle doğal olana dönüşmesine olan atıfla Rousseau’nun cümlesinin nereye oturabileceği üzere açılan değerlendirmeye bir örnek olarak da ele alabiliriz.

DEMOKRASİNİN ÖTESİNDE, Gilles Dauve-Karl Nesic, Çev: İhya Kahraman, Sel Yayınları, 2012.

Anayasanın Ötesinde (Dinçer DEMİRKENT)

2011 seçimlerinden beri hız kazanan anayasa tartışması, yeni anayasanın taslak metnini hazırlamak için kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun 19 Ekim 2011’deki ilk toplantısıyla yeni bir boyut kazandı. Uzlaşma Komisyonu’nun çalışma usulleri, hedefe ulaşmak için dört aşama tasarladı. 2012 yılı sonunda çalışmaların tamamlanması hedefi ile ilk aşama, Nisan 2012’de katılım, veri toplama ve değerlendirmenin tamamlanması olarak belirledi. Ardından gelecek üç aşama: metin oluşturulması, oluşturulan metnin kamuoyuna sunulması ve kamuoyunca tartışılması ile kamuoyundan gelecek önerileri dikkate alarak gözden geçirilen metnin teklif haline getirilmesi. 2012 Aralık ayının üçüncü haftasındayız.

Uzlaşma Komisyonu’nun bu haliyle bir anayasa yapması metni çıkarması çok mümkün görünmüyor. AKP, Abdurrahman Aydın’ın bu dosyadaki yazısında belirttiği gibi anayasayı bir boş gösteren olarak siyasi söyleminin merkezine almış durumda. Bir yandan ülke anayasasızlaştırılırken bir yandan da yeni bir anayasa söyleminin ardında, yeni rejim inşa ediliyor. O zaman şu soru sorulabilir: Eğer böyleyse Birgün Kitap Eki de bir anayasa dosyası hazırlayarak bu söyleme katkıda bulunmuyor mu? Kestirmeden yanıtımızı verelim. Amacımız temelde bu sürecin gayrimeşruluğunu ortaya koyarak ne olup bittiğini anlamak ve önümüzdeki verili sorunsalı değiştirebilmenin yollarını aramak.

AKP, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliğini büyük bir yutturmacayla geçirirken 12 Eylül düzenini sürdürmenin yolunu, onun getirdiği anayasayı itibarsızlaştırmakta ve demokratik anayasa söyleminde buldu. Anayasa Mahkemesi ‘demokratikleştirildi’; verdiği ve vereceği kararların incelenmesi kimin için demokratikleştirildiğini gösterecektir. HSYK ‘demokratikleştirildi’; yargıç ve savcıların durumu da bunun mahiyetini göstermekte. Kamu denetçiliği kurularak insan hakları ihlallerini önlemeyi hedeflediğini söyleyen siyasi iktidar, Türkiye’nin ülke olarak utancı olan 301 kararının altında imzası olanları bu kurumun başına getirdi. Kadınlar konusundaki eşitlik bağlamındaki ‘demokratik’ düzenleme mevzuatta hiçbir karşılık bulamadı… Evet karşımızda demokratikleşmeyi mevcut baskıcı rejimi güçlendirmek için kullanan bir siyasi söylem var. O zaman bize düşen ‘demokratikleşme’ sorunsalını değiştirmek, demokrasiyi sınırlarında savunmak olacak.

Anayasa Nasıl Tartışılıyor 

12 Eylül faşist darbesinin ardından kabul edilen cuntanın son şeklini verdiği anayasa, birçok kez değişikliğe uğradı. 1995, 2001, 2004 ve 2010’daki değişiklikler oldukça kapsamlıydı. Bunun yanında hemen her siyasal yapı yeni bir anayasa önerisi kaleme almaya çalıştı. (AKP’ye yakın SETA şimdiye kadar yapılan neredeyse bütün önerileri bir kitap içinde derledi) Yeni anayasa yapım süreci olarak adlandırılan süreçte de başta AKP’nin kendisi Ergun Özbudun başkanlığında oluşturulan bir komisyona 2007 yılında anayasa önerisi hazırlattı. TÜSİAD da yine Özbudun koordinatörlüğünde bir yuvarlak masa çalışmasında görüşlerini aktardı. TBMM başkanlığı aracılığıyla STK’lardan, üniversitelerden, görüş istendi; bireylerin önerileri için elektronik ortamda imkân sunuldu.

AKP, bir yandan mevcut anayasayı itibarsızlaştırırken bir yandan meşruiyetini bu ‘demokrasi gösterisi’nden sağlamaya çabaladı. Ortada ise bir toplumsal tartışmadan ziyade yeni rejimin taşlarının döşenmesi çalışması vardı. Anayasa yapım süreci yürürlükteyken kanun hükmünde kararnamelerle bürokrasiye ayar verildi, yönetmelik ve genelgelerle anayasaya uygunluğu çok tartışmalı düzenlemeler bir bir geçirildi. Milli eğitimde açıkça laikliğe aykırı uygulamalar devreye sokulurken bir televizyon dizisi için bile yargıya müdahale edilebilen bir tek adam-tek kuvvet rejiminin dayandığı milliyetçi-muhafazakâr temeller açıkça ortaya kondu. Sendikalar ve meslek örgütlerinin kanunlarla zemini oyulurken anayasa tartışmalarında sosyal hakların adı bile geçmedi. Nasıl olsa demokratik anayasa yapılıyordu…

Anayasa Kitaplığı 

Süreç, konu üzerine düşünen entelektüelleri de içine çekti. 2012 yılında önemli diyebileceğimiz kitaplar çıktı. Bunlar arasında Aykut Çelebi ve Ece Göztepe tarafından hazırlanan ve Metis Yayınevi’nden çıkan ‘Demokratik Anayasa’, Ergun Özbudun’un bu ay içinde Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkardığı ‘1924 Anayasası’, Sabancı Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Birinci Meclis’, Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-i Esasiye Ders Notları’ gibi akademik niteliği baskın kitapların yanında Doğu Perinçek’in cezaevinde yazdığı Kaynak Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye’nin Anayasal Birikimi’, İbrahim Kaboğlu’nun kendi yazılarını derlediği İmge Yayınevi’nden çıkan ‘Hangi Anayasa’ kitabı gibi siyasal niteliği baskın eserler de var.

Ayrıca dosyamızda üzerine yazılmış bir değerlendirme bulacağınız Phoenix Yayınevi’nden çıkan ‘Bolivya Anayasası’ da bu yılın zenginleşen anayasa kitaplığında başka bir konumdan yerini aldı. Demokratik özerklik meselesi üzerine Mustafa Sönmez’in kitabı Notabene’den çıktı, dünyadaki örnekler üzerine yeni bir kitap yayıma hazırlanıyor. Burada sayabildiğim ve sayamadığım bu eserlerden bazıları Türkiye’nin mevcut anayasal sorununu çeşitli boyutlarıyla tartışırken, bazıları AKP’nin döşediği zeminde soluk alıyor, bazıları da kendi meşrebince yeni yollar arayışında. 

Yukarıda bahsettiğimiz sorunsalı anlamak ve değiştirmek için ortaya konan entelektüel birikimi değerlendirmek önemli. Örneğin, Çelebi ve Göztepe’nin derlemesi bir yandan Türkiye’de anayasa hukukçularının ahvalini sunan bir panoramayı önümüze koyarken bir yandan da spesifik sorunlar üzerinde derinleşmenin yolunun açacak makaleler barındırıyor.. Kriz anlarında klasik eserlere dönmek, meselenin kuruluşuna gitmek bakımından Ağaoğlu kitabı çok değerli bir katkı, ‘Birinci Meclis’ de önemli belgeleri ve bunlar üzerine yazıları bütünlüklü bir biçimde sunmasıyla ciddiye alınmalı. Bunun yanında örneğin Perinçek’in kitabı hesaplaşılmadan bir kenara atılmamalı. Özbudun’un 1921 Anayasası üzerine yıllar önce yazdıktan ve 1924 üzerine yazmayı uzun yıllardır istemesinden yola çıkarak ‘1924 Anayasası’ üzerine gayet teknik bir eserin yayımlanmasının 2012 Aralık’ına denk gelmesi bile bu kitabı incelemek için bir neden olmalı.

Kitaplığın Ötesinde 

Bu dosyayı hazırlama amacımız, başta belirtildiği gibi, bu tartışmaları izlemenin ötesine geçmek ve tartışmanın verili biçimine, onun içinden müdahale etmekle sınırlı kalmamak. Eğer bir ülkede yeni bir anayasa tartışılıyorsa yeni bir düzen tartışmasının önü açılıyor demektir. AKP ‘her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmemek’ taktiğini uyguluyorsa onun söylemini referans alarak değil, onu değiştirerek tutacağımız yolda bu tartışmayı kendi ilkelerimiz bakımından örmek gerekmektedir. Onlar başkanlık sistemi, olmazsa yarı başkanlık o da olmazsa 1924 Anayasası’nın partili cumhurbaşkanı mı diyor; biz söz, yetki, karar ve iktidarı halka bırakan anayasal formülleri düşüneceğiz. AKP mevcut anayasayı kendi rejiminin önünü açmak için itibarsızlaştırdı. Anayasa yapım sürecindeki gerçek kavga bizim için zaten itibarsız olan darbe anayasasının karşısında ‘demokratikleşme’yi iktidarın maşası olmaktan çıkaracak, demokrasiyi sınırlarında savunacak bir anayasanın mücadelesini vermekle mümkün olacaktır.

“Türk Tipi Demokrasi”nin Son Durağı: Türk Tipi Başkanlık Sistemi (Demirhan Burak ÇELİK)

“Türk tipi demokrasi” anlayışı, Türkiye’nin özgül koşulları öne sürülerek, demokrasimizin eksik ve açmazlarını gölgeleme/gizleme çabasının bir ürünü. AKP tarafından gündeme getirilen öneriyle “Türk tipi başkanlık sistemi” kavramı da siyaset dilimize girmiş oldu. Bu yazıda bu sistem ana hatlarıyla incelenecek. Bunun için önce, önerinin düşünsel arka planını ortaya koymakta yarar var.

DÜŞÜNSEL TEMELLER: İKTİDARIN KİŞİSELLEŞMESİ EĞİLİMİ VE OSMANLI GEÇMİŞİ

Türk tipi başkanlık sistemini tam olarak anlamak için, öncelikle, “yıllardır bu model üzerinde çalıştığını” dile getiren AKP’li Burhan Kuzu’nun yazdıklarına göz atılmalı. Kuzu’nun “Her Yönü ile Başkanlık Sistemi” başlıklı kitabı bu konuda başvurulabilecek en güncel kaynak.

Özal, Demirel gibi liderlerin başkanlık sistemini iktidardan düştükten sonra savunduklarını ileri süren Burhan Kuzu, Erdoğan’ın ise en güçlü olduğu dönemde bu sistemden yana tavır koyduğunu; bunun bir vatanperverlik ve ileri görüşlülük olduğunu söyleyerek giriyor konuya (s. 12). Başkanlık sisteminin temel özelliklerini anlattıktan sonra, ABD’deki başkanlık sisteminin Güney Amerika’daki “başkancı” sistemlerle karıştırılmaması gerektiğinin altını çiziyor. Bu görüşü desteklemek için Fransız anayasa hukukçusu Duverger’den yaptığı alıntılar ise düpedüz oryantalist, hatta ırkçı bir tını taşıyor: “birçok Güney Amerika ulusunda halkın büyük bir bölümünün Kızılderili ya da melez, okumamış ve geri kalmış insanlardan oluştuğunu ve bu insanlar için oy pusulasının bir anlam taşımadığını eklemek gerekir… beyaz ırktan birkaç kişi, ancak yavaş yavaş uyuşukluktan kurtulmakta olan renkli derili bir halk kitlesine egemendir ve bu kitleyi avucunun içinde tutmaktadır. Bu kitle her çeşit seçim hilesine ilkelce boyun eğer” (s. 105).

Başkanlık sistemini savunurken Kuzu’nun başvurduğu bir diğer argüman, iktidarın kişiselleşmesi eğilimi. Yazar, tek kişi yönetimlerine karşı yürütülen özgürlük mücadelesi ve parlamento kavgasının ardından, bugünkü durumun bir tür eskiye dönüş olduğunu; “vatandaşların, bu tür iktidar anlayışına sempati duyduğu”nu belirtiyor (s. 127).

“Türkiye’nin özel durumu”na da ayrıca değiniyor. Buna göre, “bu milletin sosyo-kültürel yapısına en uygun sistem başkanlık rejimidir… devletin kurumlarını milletin özü doğrultusunda organize etmek gerekmektedir.” Bu “öz”ün ne olduğunu ve organizasyonun nasıl yapılacağını da bu kez Başgil’den alıntılarla ortaya koyuyor: “Biz üstümüzde bir baş görmek isteyen bir milletiz. Bu başı, kendi içimizden kendimiz seçelim. Fakat ona baş olmanın evsaf ve icaplarını tanıyalım” (s. 111). Başkanlık sisteminin “bu topraklara yabancı olmadığını” da belirtmeden geçmiyor yazar. Tabiî, Osmanlı geçmişine vurgu yapmayı ve dünya anayasa hukuku yazınında şimdiye dek pek dile getirilmemiş bir gerçeği açıklamayı da ihmal etmeden: “ABD’nin ilk kuruluşunda bu sistem oluşturulurken, o günün Osmanlı yönetiminden etkilendikleri de bir gerçektir” (s. 112).

TÜRK TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİ: DEVE Mİ KUŞ MU?

AKP için bir anayasa taslağı hazırlamış olan Ergun Özbudun’un bile, “bu Türk usulü garip bir sistem” sözleriyle tepki gösterdiği (Taraf, 23 Kasım 2012) “Türk tipi başkanlık” sistemi hükümet sistemleri sınıflandırmasında nereye oturuyor? Artık, tam metni basınla da paylaşılmış olan (http://ismetberkan.blogspot.com/2012/11/ak-parti-baskanlk-sistemi-onerisi-tam.html) AKP önerisinin temel özelliklerini gözden geçirerek bu sorunun yanıtını arayabiliriz.

Türk tipi başkanlık sistemi önerisinde, başkanlık sisteminin temel unsurları olan başkanın halk tarafından seçilmesi ve yürütmenin başı olması ilkeleri dışındaki diğer hususlar, bu modele monte edilmiş gibi görünüyor. Örneğin, kuvvetlerin sert ayrılığı olarak anılan klâsik başkanlık sisteminde, parlamenter sisteme özgü olan, yürütmenin yasamayı fesih yetkisi bulunmazken; Türk tipinde başkana bu olanak tanınmış durumda. Yine, klâsik başkanlık rejiminde bulunmayan, yasamanın başkan seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi de öngörülmüş. Buna göre, “TBMM veya Başkan, tek başına her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilir” (md. 28). TBMM seçimleriyle başkanlık seçimlerinin aynı gün yapılacağı ve aynı süre boyunca görev yapacakları (md. 27) bu modelde, TBMM’nin, aynı zamanda parti başkanı olmasının önünde hiçbir engel bulunmayan devlet başkanına bağımlı bir görüntü sergilediği unutulmamalı. Üstelik, Meclisin, başkanın ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda, başkan bir kez daha aday olabilecek (md. 28). Bu, başkanın görev süresinin sonlarına doğru seçimin yenilenmesi durumunda, bir kişinin üç dönem başkanlık yapabileceği anlamını taşıyor.

Başkana, başkanlık kararnameleriyle, yani, yasa niteliğindeki genel düzenleyici işlemlerle ülkeyi yönetme olanağının tanınması da (md. 22, 23) klâsik başkanlık sisteminde bulunmayan, sistemin özüne aykırı bir yetki.

Başkanın, bakanlık, büyükelçilik, yüksek mahkeme üyeliği gibi üst düzey makamlara yaptığı atamalarda, klâsik başkanlık sisteminden farklı olarak, meclisin onayının aranmaması da bu önerinin dikkat çeken bir diğer özelliği.

Türk tipi başkanlık sisteminde, yasamaya, Osmanlı geçmişiyle uyumlu biçimde, neredeyse 1876 Anayasasındaki gibi yalnızca yasa yapma ile sınırlı bir işlev tanınmış; başkan ise güçlü yetkilerle donatılmış. Bir tek, Kanun-ı Esasî’nin “padişahın kişiliğini kutsal ve sorumsuz” sayan 5. maddesi eksik gibi. Ki, bu eksiklik de, impeachment olarak bilinen, başkanın cezaî sorumluluğuna ilişkin maddede (md. 24), sürecin son derece güç işler hale getirilmesiyle giderilmeye çalışılmış gibi görünüyor. Buna göre, başkan hakkında TBMM üye tamsayısının en az üçte ikisinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Soruşturma, Meclisteki siyasal partilerin güçleri oranında temsil edileceği komisyon tarafından yürütülür (ki, muhtemelen en güçlü parti başkanın partisi olacaktır). Soruşturma sonucunda, başkan Yüce Divana ancak, TBMM üye tamsayısının dörtte üç çoğunluğunun oyuyla sevk edilebilir. Bu arada, klâsik başkanlık sisteminin uygulandığı ABD’de, Başkanın Temsilciler Meclisinde toplantıya katılanların basit çoğunluğuyla suçlanabildiğini; Senato’da da toplantıya katılanların üçte ikisinin oyuyla mahkûm edilebildiğini anımsatalım.

Son olarak, anılan kitabında, Güney Amerika rejimlerinde başkanlara tanınan, yasamayı fesih ve kanun gücünde işlem yapma yetkilerini “felaket” olarak niteleyen ve “diktatörlük riski”ne vurgu yapan Burhan Kuzu’nun (s. 103, 132, 163), Türk tipi başkanlık sistemini, “Parlamento görevini yapmaz, yasa çıkarmazsa başkanın oturup ağlayacak hali yok. Obama gece gündüz ağlıyor” sözleriyle (Akşam, 29 Kasım 2012) savunmakta olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

SONUÇ YERİNE

Cumhurbaşkanının konumu ve yetkilerine ilişkin düzenlemelere bakılarak, “1982 Anayasasının Kenan Evren için dikilmiş bir elbise” olduğu görüşü sıkça dile getirilir. Türk tipi başkanlık sistemiyle de Tayyip Erdoğan için bir kaftan dikilmekte olduğunu söylenebilir. 1982 Anayasası döneminde yaşanan krizlerin temel nedenleri arasında, Türkiye’nin yüz yılı aşkın parlamenter sistem birikimine aykırı biçimde, Cumhurbaşkanının aşırı derecede güçlendirilmesi de vardır. Yapılması gereken, yerleşmiş olan bir sistemi bütünüyle kenara atıp yapay çözümler aramak yerine, parlamenter sistemi işler hale getirecek öneriler üzerinde düşünmektir.

Burhan Kuzu, Her Yönü ile Başkanlık Sistemi, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2012

Yeni (!) Siyasetin Boş Göstereni: Anayasa (Abdurrahman AYDIN)

Boş-gösteren çeşitli gösterilenlerle doldurulabilen, belirli bir bakımdan istikrarlı ve yine belirli bir bakımdan da istikrarsız bir unsurdur. İçeriği sürekli değişebilse de biçimsel bakımdan da olsa özdeş bir yinelenmeye imkân tanır. Hatta tam da bu imkân sayesinde ve aracılığıyla dile tutunur. Fakat hangi dil? Bir tür hareketsizlik biçiminde tasarımladığımız bir uzamda, sürekli kaçış halinde olan bir gösteren midir sözünü ettiğimiz? Klasik bir dünyada yaşıyor olsaydık, kuşku yok ki bu söylenebilirdi; klasik dünyanın ‘dil’i, en nihayetinde yaşamdaki değişimleri adlandırma zorunluluğuyla bir gelişim sergilemiyor muydu? Bu ‘dil’, temelde, dilin dışında konumlanmış nesnelerimizi anlamanın bir aracı, ortamı değil miydi? Elbette bu görüş, bir “boş-gösteren” tasavvuruna sahip olsa bile, bu boş-gösterenin dilsel uzamı inşa edici gücünü ve etkinliğini göremeyecektir. Demek anayasa, gerçek bir siyasal anlama yalnızca klasik bir dünyada sahip olabilir. Hem dile ilişkin görüşün derecesi bakımından, hem de uzamı, kendisine-yönelimli bir biçimde düzenlemesi, örgütlemesi bakımından…

Dilin müphem konumunun ilk ayırtına varanın Hegel olduğu söylenirse, herhalde yanlış olmayacaktır: Her şeyi dolayımlayan ama kendisi dolayımlanamayan bir şey olarak dil. Bu sezgi, yirminci yüzyılın başlarından itibaren bir yapı olarak dil kavramsallaştırması biçimine bürünecektir. Bu kavramsallaştırma, ‘ben’i (en başta da özerklik yanılsamasını) temele alan modern ideolojik söylemlerin zeminini linguistik bir düzeyde oymanın yollarını açacaktır. Tümel kavramların biçimselliğine vurgu yaparak “bu” sözcüğünün içeriksizliğini, ama aynı oranda da tümelliğini ortaya koymuş olan Hegel’in tutumunun, ‘ben’ sözcüğüne uygulanışı başka bir sonuç doğuracaktır: ‘Ben’, tekillikten çıkamadığı halde, ‘bu’ gibi içeriksizdir. ‘Bu’ boş göstereni, doldurulabilir iken, ‘Ben’ boş göstereni, doldurulamaz; çünkü arzu da artık işin içindedir. Sürekli çağırır; kendine katmak, temellük etmek arzusundadır, ama boş olduğu için kendisi ortalarda yoktur. Böylelikle inşa etkinliği, sürekli bir belirsizlik yaratmak ve belirsizliğe fırlatmak üzerine kuruludur; boş-gösterenin bu sürekli kaçışı, içinde hareket etmekte olduğu uzamı sabit bir uzammış gibi algılamamıza neden olur. Pek çok uzamsal biçimden bir tanesi, bir dilsel biçim, pek çok olanaktan yalnızca biri mutlaklaştırılmıştır. Boş-gösterenin peşine düşmek, belirli bir dil biçimine yakalanmak, ona tutsak olmak anlamına gelir.

Ülkemizdeki yeni anayasa yapım sürecinin bu kadar uzun bir zamana yayılması, hangi biçimin sabitleneceği, neyin mutlaklaştırılacağı üzerine bir mutabakatın sağlanamamış olduğunu göstermektedir elbette. Fakat tam da bu hâl, bir başka şeyi açığa çıkarmaktadır: Bu sürecin lokomotifi durumundaki aktörler için temel sorun, demek ki gerçek ve somut sorunlarımız değil, neyin mutlaklaştırılacağı sorunudur ki bu da gerçek bir sorun olmaktan ziyade, söz konusu aktörlerin neyi dert ettikleriyle ilgilidir. Bizzat mutabakat arayışının kendisi, sorunların üzerine düşünülmesini engellemektedir. Yeniden oluşturulacak bir birliğin içinde, özneyi yeniden kurmadan hiçbir şeyin dağıtılmayacağının sigortasıdır şu ‘yeni anayasa’ dedikleri. O halde bir süredir yeniden-inşa-ediliyoruz. Aleviler olarak, Kürtler olarak, eşcinseller olarak, kadınlar olarak, Müslüman olmayanlar olarak vs. geçerli kimliğin inşasının blokları biçiminde inşa ediliyoruz: Özneler olarak, sürekli bir belirsizliğe fırlatılan bir şeyin peşinde koşmamız isteniyor, çoğun koşuyoruz da.

Dilbilimin büyük ustası Benveniste, ‘ben’ ile ‘sen’ arasındaki ilişkinin, iletişimin ancak belirsiz bir ‘o’ ile belirebileceğini saptamıştı. Sorun ‘o’nun kesin bir belirlenime sahipmiş gibi davranılmasında yatmaktadır. Böylelikle mevcut iktidar, bir yandan hiçbir belirlenimi olmayan bir Anayasayı sürekli hedef olarak işaret etmekte; fakat bir yandan da bu Anayasa, mutlak bir belirlenime sahipmiş gibi davranmaktadır. Belirsiz-belirlenimlilik hali, rıza üretiminin yeni halidir. Karşıki parktaki inşaat sorunundan bile söz etseniz, size Yeni Anayasa işaret edilecektir, yerel yönetimlerin idari ve siyasal konumlarının Yeniden tariflenişi açısından. Her şeyin çözümünü içeren bir metin, Borges’in sonsuz kitabını akla düşüren, onu taklit eden ve sürekli yazılmakta olan bir metin! Elbette kâğıtlara değil, siyasetimizin soyut uzamına kaydedilen; aynı anda bu uzamı kaydeden ve insanları(nı) bu uzama kaydeden bir metin… Böyle bir metnin temel arzusu, kuşku yok ki, fenomenal coğrafyamızı yeniden düzenlemektir. Metnin yazar(lar)ı, arzuladığı şeyi değil, Kendi arzusunu başkalarına arzulatmaya çalışmaktadır.

Kendi arzusuyla Baba-Amcasının arzusu arasında bir ayrım yapamayan ve bu nedenle de deliren, çılgınlık içinde ölüme koşan ve birçok insanı ölüme sürüklediği halde amcasını bir türlü öldüremeyen Hamlet’lere mi dönüşmemiz isteniyor? Kuşkusuz evet, ama Hamlet gibi, bir mirasta hak sahibi olduğumuz öğretilmeli ilkin bize. Neo-Osmanlıcılığın temel işlevi, mirasın yeniden dağıtımında oynadığı bu roldür. Miras üzerindeki her hak iddiamız, ‘yer’in yeniden düzenlenişine tam da bu iddiayla destek vermemiz; Atatürk’ten sonra İkinci bir Baba’nın sapkın arzu ve tutkularını, bizzat bizim siyasallaştırmamız anlamına gelecektir. Babayı öldür, yasası geçerlilik kazansın. Her önüne geleni Kemalist olmakla itham eden Başbakan, kendi babası olan Atatürk’ü sembolik olarak öldürürken, acaba neye hizmet etmektedir? O halde, bu haliyle bu dünyayı, ona tamah edenlere bırakmalı. Zaten Turgut Uyar uyarmamış mıydı, “Bizim değildir bu dünya, bizim olmadıkça tepeden tırnağa” diyerek?

Miras üzerinde hepimizin hakkının bulunduğu söylemi, hepimizi uysal ‘oğullar’ olarak inşa etmenin söylemidir (‘kızlar’ olarak değil; ki bu da bu söylemin gizli ya da belki de açık cinsiyetçiliğidir). Hepimizden talep etmemiz istenmektedir. Taleplerin yerine getirilip getirilmeyeceğine ilişkin bir samimiyet testi çıkarmak da manasızdır; çünkü esas olgu, neyin talep edildiğinden bağımsız olarak talebin kendisidir. Ödülü ve cezası ise bir ‘oğulluk’ statüsüdür. “Hepiniz piçsiniz” demişlerdi bize; çok şükür öyleyiz.

Demek ki bu Anayasa yapımı süreci, Babanın ve oğlun yeniden inşası sürecidir. Bu nedenle Yeni Anayasa sürekli ‘gerçek’ten kaçırılmakta ve aynı oranda gerçek de kaçırılmaktadır. Sorunlardan her söz edilişinde, Yeni Anayasanın işaret edilmesiyle, sorunların ve elbette kendi gerçekliğimizin sözünü etmek olanaksızlaştırılmaktadır. Bir kitap ki her şeyi içerir, kendisi yok ortada.

Yeni Anayasa, A. K. P., TBMM Yayınları, Ankara, 20.. (Kaliteli beyaz Türkiye kâğıdına basılmıştır). Mutlaka okuyun, ama lütfen yazmayın.

Kürt Sorunu Bağlamında Bazı Anayasal Tartışmalar (Murat SEVİNÇ)

AKP, 2010 yılında anayasacılık tarihimizin hiç tereddütsüz en “göz boyayan” girişimini gerçekleştirip yirmi küsur maddelik bir anayasa değişikliği yaptı. Hedefi, HSYK ve kuşkusuz zamana yayılmak zorunda olan Anayasa Mahkemesi üye çoğunluğunu ele geçirmekti. AKP’ye madden ve manen bağlanmış olanların hiç duraksamadan “Ergenekonculuk” ile itham ettiği ünlü ABD’li düşünür Arato’nun 2010 değişiklik paketine dair yaptığı “soğanın cücüğü” benzetmesi, söz konusu iki kuruma dair düzenlemelere ilişkin bir eleştiriydi. Sonrasında yaşananlar, HSYK seçimleri, Anayasa Mahkemesi, son olarak Kamu Başdenetçisi (ayrıca, yardımcılıklarına) seçim ve atamaları, AKP’nin 2010 değişikliğinin hasatını topladığını gösteriyor.

AKP, 2011 seçimlerine bir dizi “çılgın proje” ve “yeni anayasa” sloganıyla katıldı. Yaklaşık % 50 oy alan, ancak ve neyse ki anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu elde edemeyen iktidar partisi, TBMM’ye girmeyi başarmış partilerin (BDP, bağımsızlarla grup kurdu) eşit katılımıyla TBMM Uzlaşma Komisyonu oluşturdu ve bu Komisyon anayasa yazımına başladı. Haberlere bakıldığında Komisyon’un anayasa yazabilmesi mümkün görünmüyor. Bu hâl, anayasa yazımını teknik bir süreç olarak algılamanın, hiçbir sorunun adını koymak istememenin, siyasal/sınıfsal mücadeleyi görmezden gelmenin sonucudur. Ezcümle; TBMM, neden yeni bir anayasa yazdığını dahi bilmez durumda. Baştan beri tekrar edilen, “sivil ve demokratik anayasa” sloganının ise içi boş. Çünkü sivil anayasa sivillerin yazdığı anayasa olmadığı gibi; Örneğin bir AKP’li ile bir sosyalistin demokrasiden anladığının benzer yanı olmayabilir. İdeolojisiz anayasa hedefi ise tümüyle zırva. Böyle bir metin, ancak; “pidesiz, yoğurtsuz ve etsiz İskender” yapılabildiği gün yazılabilir. Asıl konuya dönelim.

Anayasal Tartışmanın Asıl Temeli

Böyle işleyen bir anayasa yapım sürecinde iki temel soru sorulmalıdır: Türev kurucu iktidar yani şu anki TBMM, aslında yapma yetkisi çok tartışmalı “yeni bir” anayasayı hangi gerekçeyle yapabilir? Kısaca: Dünya anayasacılığı, bizlere, asli iktidar hüviyetinde olmayan parlamentoların da “zorunluluk” durumlarında “yeni anayasa” yapabildiklerini gösteriyor. ABD, Fransa, İspanya vs. Demek ki bir “zorunluluk tanımı” gerekli. Hiç uzatmadan: Türkiye için zorunluluk, Kürt sorunudur. Demek ki yeni anayasa “ancak” bu soruna yönelik sözü varsa “yapılabilir” hale gelebilir. Burada diğer soru önem kazanır: Kürt sorunu nedir? Nasıl tanımlarsanız, ona göre konumlanırsınız. Kürt sorunu; “eşit yurttaşlık,” “terör,” “bölücülük” vs. gibi ifadelerle tanımlandığında kuşkusuz çözüme yönelik öneriler de farklı olacaktır. Ayrıca bir sorunu ya da durumu tanımlarken başlıca muhatap hiç kuşkusuz sorun olarak tanımlanandır. Türkiye örneğinde, Kürt siyasal hareketi. Demek ki, tartışmanın başlıca aktörleri; diğer tüm bileşenler bir yana, hareketin parlamentodaki temsilcileridir. Yani bu aralar dokunulmazlıkları kaldırılıp tutuklanmalarından söz edilen milletvekillerini barındıran ve hatta kapatılması gündeme getirilen BDP. Eğer yeni anayasa, yurttaşlar arasında adaleti, eşitliği sağlayacak şekilde yapılacaksa (ki tüm bu kavramlar da ideoloji yüklüdür!), öncelikle emekçi sınıfların ve tabii Kürt siyasetinin talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde anayasa, AKP demokrasiden ne anlıyorsa, ona benzeyen bir metin ve uygulanmasıyla sonuçlanacaktır ki özellikle AKP liderliğinin demokrasi algısının, batı demokrasisi ile benzerliğinin olmadığı ortadadır.

Tabii “emekçi sınıflar” ifadesinin de altı, bir kez daha çizilmelidir çünkü “ana sorun” olmakla birlikte tek sorun Kürt sorunu değildir ve bazı kültürel-siyasal hakların tanınması, 1982 Anayasası düzeninin içerdiği pek çok açmazı çözmeyecektir. Ancak bu yazının konusu diğer sorunlar değil, Kürt siyasi hareketinin talepleridir. Taleplerin ne olduğu ve Türkiye’de tam olarak neyin tartışıldığı da açık değil. Bunda, biz ölümlülerin kavrayamadığı/haberdar olmadığı gizli pazarlıkların, uluslararası gelişmelerin, siyasetin çoğu zaman bir silah olarak da kullandığı kapalı ve bol şifreli dilin, konu üzerine kalem oynatanların tedirginliğinin vs. etkisi var. Ancak sorunun, öncelikle “temel haklar” ve “yönetimin yeniden örgütlenmesi” konularında düğümlendiği varsayılabilir. İki ana başlık, “anlamlı” bir başlangıç olarak kabul edilebilir.

Tarih ne ölçüde geriye götürülebilir kestirmek güç ancak son yıllarda gündeme getirilen tartışma konuları açısından çok önemli bir toplantı 2007’de yapılmıştı: Sonrasında kapatılan DTP’nin düzenlediği Demokratik Toplum Kongresi. Kongre sonunda yayınlanan Bildiri’de demokratikleşme sorunu ifadesiyle tanımlanan Kürt sorununun, “Kürtlere demokratik özerklik (muhtariyet)” sağlayarak çözülebileceği görüşü yer almıştı. Elli şehirden, çoğunluğunu DTP’lilerin oluşturduğu yaklaşık altı yüz delegenin katılımıyla yapılan toplantılardan ayrıca, Kürt halk önderi sıfatıyla anılan Öcalan’a yönelik “İmralı uygulamalarına son verilmesi,” “halkla bağ kurabileceği ortam” ve “başka bir yere nakli” talepleri de dile getirildi. Aynı talepler bugün de söz konusu ancak bunlar doğrudan anayasal konular değil.

Anayasacılık açısından dikkate alınması gereken talep bölgesel meclis olmuştur: Federal yapı ya da etnik temelli bir özerk yönetim değil, il ve merkezi yönetim arasında kademeli idari yapı. Etnik ya da toprak temelli bir özerklik anlayışı yerine, kültürel farklılıkların ifade edilebildiği bölge yapılanması. Bölgeler, bölge meclisinin yetki sınırları içindeki en büyük ilin adıyla anılacak ve valiler, merkezi idare ile bölge yürütme kurulunun aldığı kararları uygulayacak: “(20-25 dolayında bölge) TBMM ile iller arasında işleri kolaylaştıran, halkın yönetime daha fazla katılımını sağlayan çağdaş, demokratik bir siyasi ve idari yapılanma…” DTP böylece, yine Bildiri’deki ifadeyle, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında gerçekleşmeyen demokratikleşmenin yaşama geçirilebileceğini savunuyor. Anayasa’ya, “ulus” yerine “Türkiye Ulusu,” “T.C. Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder” ifadelerinin eklenmesi ve “ayrı bayrak,” diğer talepler.

1921 Anayasası ve Özerklik

Bunlar, 1921 Anayasası'nın idare biçimini andırıyordu. Meclis hükümeti sistemi öngören 1921’in güncel tartışmalar açısından önemi, kurmaya çalıştığı idari yapıdır. Özetle: İlk maddesindeki şu düzenleme, sonraki hiçbir anayasamızda yer almadı: "İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir." Anlamları: Halkın, egemenliği TBMM eliyle kullanacak olması ve sonraki maddeler göz önünde bulundurulduğunda, idari özerkliğin kabulü. 23 maddeden oluşan bu kısa Anayasa'nın 10. ve sonrasındaki maddeler, “coğrafi konum ve ekonomik durum” göz önünde bulundurularak, bugünkü söyleyişle bölgeli devleti andıran idari yapı oluşturmaya yönelikti. Türkiye vilayetlere, vilayetler kazalara ve kazalar nahiyelere ayrılacaktır. Başında TBMM hükümeti tarafından tayin edilen valinin olduğu vilayet şuraları, “kanunlar mucibince,” eğitim, sağlık, ekonomi, ziraat, bayındırlık ve sosyal yardımlaşma gibi konularda karar alabilir. Kaza ise, daha çok kolluğa ilişkin görevleri olan ve başında, valinin emri altındaki kaymakamın bulunduğu birim. Halka en yakın olan nahiye (bucak) şurası ve müdürü halk tarafından seçilir ve şura, ekonomik/mali yetkileri bir yana, yargısal yetkilerle de donatılmıştır (yasalar çerçevesinde). 22-23. Maddelere göre, vilayetlerin birleşmesiyle oluşacak ve vilayet işlerinde uyumu sağlayıp bir tür denetimi de yapacak olan "umumi müfettişlik"tir. Yerel organları (özerklik tanıyarak) bir daha hiçbir anayasamızda rastlanmayacak ölçüde güçlendiren Anayasa'nın bu hükümleri uygulanamadı. Gerçi Mustafa Kemal’in İzmit’te basın mensuplarıyla söyleşisinde dile getirdikleri (Ocak 1923) ve hazırlattığı Anayasa Taslağı (Ekim 1923), 1921’in yerel idare anlayışının en azından bir süre Kürt sorunu açısından kullanıldığını gösteriyor. Buna karşılık Kurtuluş Savaşı'nın özellikle de Lozan’ın ardından, 1921'in kurduğu hükümet biçimine gerek kalmadığı gibi, “ulus devlet” yolunda, “ulusal iradenin” temsil edileceği “yegâne” organın TBMM olması gerektiği düşüncesi de baskındı. Nitekim bu anlayış 1924 Anayasasına da yansımıştır.

Kürt siyasi hareketinin kuruluşa, 1921’e yaptığı atfın önemi buradadır. Çünkü o günün anayasası ile kurulan sistem, günümüzde, en bilinenleri İspanya, İtalya, İngiltere’de uygulanan bölgeli devlete benzer bir sistem. Bu, devlet yetkilerini yerel birimlerle paylaşmayan üniter ile her biri bir devletçik kimliğindeki yönetimlerin bir araya gelmiş hali olan federal devlet arasında bir sistem ve son çeyrek yüzyılda, özellikle etnik ve dini farklılıklardan kaynaklı sorunlar yaşayan demokratik devletlerde görülen bir yönetme eğilimini temsil etmektedir. Peki parlamentodaki gücü sınırlı ve seçimlerde Türkiye genelinde %5-7 diliminde oy alabilen bir siyasi hareketin talepleri, ülkenin geri kalanında ne ifade edecektir?

Talepler

Türkiye’nin belli bölgelerinde oy oranını % 60’lara kadar çıkarabiliyor olsa da BDP’nin söylemi, yalnızca ve sıradan bir siyasi parti talebi olarak algılanırsa, kuşkusuz ülkenin % 95’i için pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak temel sorunun Kürt sorunu olması bir yana, BDP’nin talepleri, bir yandan da yurttaşın her düzeyde yönetime katılması hedefine ve Batı, özellikle Türkiye açısından yaşamsal değerde olan Fransa’nın son yirmi yılda geçirdiği dönüşüme uygundur. Yönetime çeşitli düzeylerde katılım, yalnızca Kürtler’in değil her yurttaşın talebi olmalı ve bunun için gerekli mekanizmalar yaratılmalıdır. Yerelin güçlendirilmesi, bazı yaşamsal kararların yerel birimlerce alınması, yurttaşın kendisine en yakın olan yöneticiyi seçebilmesi, sistemin bir bütün olarak daha demokratik hale getirilmesi için tek değil ama son derece gerekli bir ilke haline gelmiştir. Üstelik böyle bir yönetim anlayışı ne “üniter devlet” ne de bir arada yaşamaktan hoşnut din ve ırkların kaynaştığı “ulus devlet” düşüncesine aykırıdır. Ancak bu ulus düşüncesine ulaşmak, kuşkusuz, bugüne dek gerek siyaset gerekse yargı tarafından benimsenen ve ülkeyi yurttaş için yaşanmaz hale getiren ulus devlet yorumunun terk edilmesini gerektirmektedir. Öncelikle, anayasadaki “merkezi-yerel yönetim” ilişkisini içeren hükümlerin değiştirilmesi gerektirmektedir. Bir kez daha tekrar etmekte yarar var: Bölgeli devlet, üniter devlet içinde yer alan bir devlettir ve bölgeler açısından “ana kuralları” belirleyen de, anayasa değiştirme yetkisine sahip olan da ulusal parlamentodur. Böyle bir yönetim şeklinin “bölünme” kaygısı yaratması, olsa olsa “kuruntu” olarak tanımlanabilir.

Yine, gerek anadilde eğitimin önündeki engelin gerekse anayasada belli bir ırka atıf yapan düzenlemelerin kaldırılması da yalnızca Kürtler’in değil, tüm yurttaşların talebi olmalıdır. Yeni bir anayasa yapılmayacaksa da, bu konular anayasa değişiklikleriyle gündeme gelmelidir. Halihazırdaki anayasa, “yurttaşlık” nitelemesini çok aşan ve açıkça belli bir ırka gönderme yapan ifadelerle dolu ve bu durum Kürt olmayan yurttaşların da sorunudur. Yurttaşlık tanımı da değiştirilip herkesi kapsar hale getirilmelidir.

İlk üç madde değiştirilmelidir. Bu sayede anayasal ve yasal düzeyde pek çok sorunun aşılması kolaylaşacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin yıllardır “yanlış” bir değerlendirmeyle ele aldığı, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesi (Mahkeme, federalizmi savunmayı dahi bu ilkeye aykırı görüp parti kapatmıştır) kaldırılmalıdır. Hiçbir devlet, anayasa izin vermediği için bölünmüyor değildir. Devletin bir “resmi dili” olduğu hükme bağlanıp eğitim diline dair yasaklar kaldırılarak, anadilde eğitimin önündeki anayasal engeller temizlenmelidir. Her konuda olduğu gibi anadilde eğitim de, siyasi mücadele sonunda varılacak bir ilke sorunudur ve bu ilke kabul gördüğünde, verilecek eğitimin çapı, içeriği, yoğunluğu vs. gibi konular yıllara yayılacak ve doğrusu, hukukçulardan çok eğitimcileri/pedagogları ilgilendiren ayrıntılardan ibaret kalacaktır. Devletin şekli elbette “Cumhuriyet” olacak. Ancak cumhuriyetin, örneğin Fransa’da olduğu gibi bir “adem-i merkeziyetçi cumhuriyet” şeklinde tanımlanmasının önünde engel yoktur. Fransa, 1958 Anayasası’nın “değiştirilemez maddesi” olan ilk maddesini değiştirip söz konusu ilkeyi eklemiştir. Bu yönde bir değişikliğin, “değiştirilemezlik” ilkesi koyan dördüncü maddeye aykırı olacağını iddia edenler var. Ancak değiştirme yasağı, ilkelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir yasak olarak düşünülmeli, o ilkelerin zenginleştirilmesine engel kabul edilmemelidir. Aksi yorum, akıl fikir dışıdır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini incelediği (ve iptal ettiği) kararlarında, ilk üç maddenin “basit ve yalnızca sözcüklerden ibaret olmadığı” yönünde görüşü, bu savı güçlendirici niteliktedir.

Sonuç olarak: Türkiye demokrasisinin tek sorunu Kürt siyasetinin talepleri değil. Ancak en önemli sorun/açmaz, kuşkusuz budur. Ayrıca, Kürt sorunu olarak tanımlanan sorun Kürtlerin olduğu kadar Türkler ve diğer etnik grupların da sorunudur. Bunlar, eğer “yönetime katılma” ve “eşit yurttaşlık” talebi olarak algılanırsa ki böyle algılanması yerindedir; gündeme getirilen “katılma” talepleri, bir bütün olarak ülkeyi demokratikleştirmeye yönelik hale gelecektir. Yurttaş, dört beş yılda bir sandığa giden ve belirlenmesinde hiçbir etkisi yapamadığı adaylara oy veren insan olmaktan çıkarılmalıdır. İster yeni bir anayasa ister anayasa değişikliği yoluyla olsun, anayasa metni düzeyinde daha uygar ve özgür bir Türkiye, ancak söz konusu değişiklikler yapıldığında yaratılabilecektir. Er ya da geç yapılacaktır da çünkü Türkiye anayasacılığı çağdaşlarını biraz arkadan da olsa takip etmiştir. Bu düzeye ulaşabilmenin yolu da öncelikle siyasal alanı ferahlatmaktan, muhatapları cezaevi tedirginliğinden kurtarmaktan, gerçek bir tartışma ortamı yaratmaktan ve saldırgan milliyetçi üslubu terk etmekten geçmektedir. Ve eğer böylesi ilkeleri içeren bir anayasa/anayasa değişikliği yapılmayacaksa, halihazırdaki anayasa korunmalıdır. Her “yeni” olumlu değildir. 2010’da yaşatılan pespayeliğe bir kez daha izin verilmemeli ve gerektiğinde adam gibi, gür bir sesle “reddediyoruz” denilebilmelidir. Her şeyi yeni baştan keşfetmeye gerek yok; biraz çevremize, başka ülkelere bakmak yeterli olur.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik (Soner TORLAK)

Bolivya dendiğinde meraklısının aklına ilk gelen şey, kuşkusuz, Che’nin gerilla mücadelesi verdiği ve hayatını kaybettiği küçük bir Latin Amerika ülkesi olacaktır. Che’nin ölümünden neredeyse tam 40 sonra Bolivya’da Sosyalizme Doğru Hareket Partisi iktidara gelecek, ülke tarihinde ilk defa bir yerli, bir işçi ve bir sosyalist, Evo Morales devlet başkanlığına oturacaktı. Morales’in devlet başkanı olmasının ardından seçilen yeni kurucu meclisin hazırladığı ve 2009 yılındaki referandumla onaylanarak yürürlüğe giren Bolivya Anayasası ise dünya anayasacılık tarihine yapılmış en eşitlikçi ve özgürlükçü anayasalardan biri olarak tarihe geçti bile. Ülkedeki bütün etnik grupları ve yerli topluluklarını, dilleri, kültürleri ve yaşam alanlarıyla birlikte resmen tanıyan bu anayasa, ayrıca bütün stratejik kaynakların kamulaştırılması ve ekolojik-sosyalist bir toplum ideali için de güçlü bir zemin sunuyordu.

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, her şeyden önce Bolivya Anayasası’nın İspanyolca orijinalinden tam çevirisiyle tarihsel bir belge olma niteliği taşıyor. Kitapta bunun yanı sıra üç temel metnin daha çevirisi mevcut: Halkların Anlaşması İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı; Baraj Karşıtı Buluşma Temaca/Meksika Deklarasyonu ve BM Genel Kurulu İnsan hakları Komisyonu’nun Güvenli İçme Suyuna ve Koruyucu Sağlık Hizmetlerine Erişim Hakkı Belgesi. Kitapta ayrıca Bolivya Anayasası’nı, anayasacılık kuramları, uluslararası hukuktaki yeri, uygulamaları ve nihayet, toplumsal mücadelede yarattığı olanaklar açısından ele alan dört kapsamlı makale bulunuyor.

Görünenler ve gerçekler 

Bolivya Anayasası, girişte şu sözlere yer veriyor:
“Geçmişteki sömürücü ve neo-liberal Bolivya devletini terk ediyoruz. Biz, halkın özgür gelişimi ve özgür karar alması amacına bağlı, demokratik, üretken, barışsever ve barışçıl bir Bolivya’yı kapsayan ve bunu açıkça ifade eden, Çoğul Uluslu Komüniter Hukuka dayalı bir Üniter Sosyal Devlet inşa ederek tarihsel bir meydan okumayı üstleniyoruz. Biz kadınlar ve erkekler, Kurucu Meclis yoluyla ve halktan kaynaklanan güç ile ülkenin birliği ve bütünlüğüne yönelik taahhüdümüzü gösterdik. Pachamama’mızın gücü ve Tanrıya olan minnet borcumuz ile halkımızın verdiği vekâletin gereğini yerine getirerek, Bolivya’yı yeniden kuruyoruz. Bu yeni tarihi mümkün kılan şehitlere ve kahraman kuruculara saygı ve minnetle...”
Buraya kadar her şey güzel. Ancak Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, bu anayasanın kazanılmış bir toplumsal devrimin ilan belgesinden ziyade, halen süren mücadelenin uğraklarından biri olduğunu açıkça göstermeyi dert edinmiş makaleler içeriyor. Bizi, Anayasa belgesinde şiirsel bir dille anlatılan hakların, nasıl halen gün be gün sokaklarda fiilen korunması gerektiğinin farkına varmaya davet eden bu makalelerde, Bolivya’da söylemdeki radikal değişimlerle fiilen devam eden sürecin çelişkilerine de dikkat çekiliyor.

Öte yandan Bolivya mevzubahis olduğunda tablonun bu kadar iç karartıcı olmadığını da hemen not düşmek gerekiyor. Özellikle yerlilerin yaşadıkları ata topraklarında çok gelişkin bir özerklik elde ettiklerini ve anayasanın da bunda kritik bir rol oynadığını belirtelim. Çalışma yaşamının her alanında her türlü hukuki zemini sağlanan örgütlenme özgürlüğü açısından da durum bir hayli ümit verici.

Yaratıcı gerilimler (mi?)

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik, toplumsal hareketlerin muazzam desteğiyle ve mücadeleleriyle iktidara gelmiş olan Morales hükümetinin, bahsettiğimiz hareketlerle yaşamaya başladığı ciddi gerilimlere de odaklanan değerlendirmeler içeriyor. Bolivya’da yer yer çatışma seviyesine varan bu gerilimlerin, Latin Amerika’nın sola dönüşünün yumuşak karnı olduğunu da not edelim.

Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerin çoğunun, bu anlamda daha önce karşılaşmadıkları ve bir anlamda ezberlerini bozan bir manzarayla yüz yüze geldiğini söylemek mümkün. Kıtadaki on büyük ülkeden sekizinde doğrudan ya da dolaylı biçimde toplumsal mücadeleler sonucunda iktidara gelmiş ve kendilerine “solcu, ilerici, devrimci” diyen hükümetler bulunuyor. Dolayısıyla kendilerini bir muhalefet odağı olarak kurmuş bulunan toplumsal hareketler ve sol partiler, hükümetin yedeğine düşmek gibi bir ihtimalle de karşı karşıya bulunuyorlar.

Eski günlere dönülmemesi ve iktidarın sağa kaptırılmaması üzerinden siyaset yaptıklarında, kendilerini ilerici olarak tarif eden mevcut hükümetlerin eksiklerini ve zaaflarını da görmezden gelmek durumunda kalıyorlar. Bu hükümetlere daha ileri talepler yönünde baskı yapmak adına harekete geçtiklerinde ise hükümetle cepheden savaşamamaları nedeniyle ciddi iç bölünmeler yaşıyorlar. Kaldı ki bu hükümetlerin bulaştıkları yolsuzluklar ya da neden oldukları hak ihlalleri de doğrudan onu iktidara taşımış olan toplumsal hareketlerin meşruiyetine darbe vuruyor.

Bolivya’nın da bu genel manzaradan nasibini fazlasıyla aldığını söylememiz gerekiyor. Bolivya Anayasası’nı kritik hale getiren şey ise toplumsal hareketlerin devlete karşı hak taleplerini artık büyük oranda anayasaya dayandırabilmeleri. Bu anlamda, yeni anayasa öncesinde yasadışı görülerek doğrudan bastırılmaya çalışılan hak taleplerinin, artık kendi anayasal zeminine sahip “yasal” talepler haline gelmesi, Bolivya’da toplumsal mücadelelerin seyrini de değiştiriyor.

Anayasa dersleri

Bolivya Anayasası: Hukuk, Demokrasi, Özerklik kitabı, sadece Bolivya Anayasası’nın tam çevirisini içermesiyle bile arşivlik. Öte yandan kitabın bugün Türkiye’de süregiden yeni anayasa, demokrasi ve özerklik tartışmalarına oldukça önemli bir müdahale olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bolivya Anayasası’nda 30’dan fazla yerel dilin resmi dil olarak tanınması, bugün Türkiye’nin egemenlerinin havsalasının almayacağı bir olguysa da, bir zamanlar Bolivya egemenlerinin de havsalasının almadığını düşünürsek, işin Bolivyalıların yaptığı gibi inatla mücadele etmeye kaldığını anlıyoruz.

Nihayet, Türkiye açısından Bolivya’dan devşirilecek sayısız ders var. Ancak bu kitap vesilesiyle ilk dersimiz, yürütülen yeni anayasa tartışmalarına eşitlikçi ve özgürlükçü bir müdahalenin ancak geniş toplumsal kesimlerin fiili mücadelesiyle yapılabileceğini ve meclis koridorlarında kaybolan hak taleplerinin ancak sokakta telafi edilebileceğini fark etmekten geçiyor sanırım.

BOLİVYA ANAYASASI: HUKUK, DEMOKRASİ, ÖZERKLİK, Editörler: Mahmut Fevzi Özlüer, Ilgın Özkaya Özlüer, Tolga Şirin, Nazım Sinan Odabaşı, Phoenix Yayınevi, 2002.

Dünya’nın Karanlık Taraftaki Elçisi: Kofi Annan (Toygar Sinan BAYKAN)

Kofi Annan’ın yakın çalışma arkadaşlarından Nader Mousavizadeh ile gerçekleştirdiği Interventions: A Life in War and Peace (Müdahaleler: Savaşta ve Barışta bir yaşam) adlı biyografik söyleşiyi New York Review of Books’ta değerlendirdiği yazısında Michael Ignatieff Annan’ın Birleşmiş Milletler’de oynadığı rolü başlıktaki ifadeyle tanımlıyor. Ignatieff, çokuluslu bir İngiliz şirketi için çalışan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Kofi Annan’ın, ilerideki göreviyle ailesinin bir zamanlar Kwame Nkrumah’nın önderlik ettiği devrimci milliyetçi bağımsızlık mücadelesi karşısında takındığı orta yolcu tavır arasındaki dikkat çekici sürekliliğe işaret etmekte. Ignatieff’e göre Annan, ırk farklılıkları arasında bir yaşam sürmeyi ve bu farklılıklar içinde iki tarafa da güven ve rahatlık telkin etmeyi ve nihayetinde kendisi olmayı başarmak konusundaki yeteneğini erken yaşlarında böylesi bir ortamda büyümesine borçlu.

Ignatieff değerlendirmesinde, Annan’ın adam kayırmacılık ve suistimalin kötü şöhretli bir şekilde yaygın olduğu Birleşmiş Milletler bürokrasisinde ahlaki prestijini zaafa uğratmadan yükselebilmesini “kendi itibarına yönelik nezaket dolu fakat insafsız bir özenle” açıklamakta. Annan’ın ahlaki prestijini birçok despotik rejimle ve tiranla müzakere masasında inşa edebilmek ve koruyabilmek için gösterdiği çabayı vurgulayan yazısında Ignatieff Annan’ı sertçe eleştirmekten de kaçınmıyor. Özellikle Ruanda trajedisinde, BM barış gücünün soykırımın başlamasından birkaç ay önceki müdahalesine nasıl izin verilmediğini tartıştığı bölümde Ignatieff, Annan’ın BM’nin ahlaki prestijine gereğinden fazla güvendiğini ve böylelikle BM’nin suç ortağı durumuna düştüğünü de ileri sürüyor. (Bu arada Ignatieff’in Lesser Evil / Ehven-i Şer adlı kitabın yazarı ve önleyici müdahale stratejisinin bir taraftarı olduğunu da akılda tutmak gerekiyor). Buna karşın Srebrenitsa da ise Annan’ın bütün uğraşlarına rağmen güvenli bölgelerin korunması için güvenlik konseyinden yeterli desteği bir türlü alamadığı gerçeğini de teslim ediyor.

Ignatieff, oğlunun da adının karıştığı “gıda için petrol” yolsuzluğuyla gelen prestij kaybının ardından Annan’ın Suriye konusundaki son başarısız müdahalesini ise “vicdanlı bir adamın kefaret arayışı” olarak değerlendiriyor. Ignatieff’in altını çizdiği gibi Annan’ın hayatı “hala inatçı bir şekilde devlet çıkarlarıyla yönetilen bir dünyada ahlaki prestijin kırılganlığına dair ibret verici bir hikaye” olarak ortaya çıkıyor.

Katalunya’daki Yayınevlerinin Çıkmazı (Nilgün BAYRAKDAR)

Anna Pozas’ın geçen hafta El País’deki haberine göre Katalunya’daki kitap satışları son üç yılda %20 azaldı. Yayın evleri bu azalıştaki temel neden olarak İspanya’daki ekonomik krizi işaret ediyor. Ülkede işsizlik, resmi rakamlara göre beş milyona dayandı. %25’i aşan işsizlik oranı ve tüketici fiyatlarının sürekli yükselmesi, ekonomisi borç kriziyle sarsılan ülkede yaşam koşullarını daha da zor kılıyor. Haliyle bu durum yayıncılık sektörüne de yansıyor.

Yayınevleri yayıncılık piyasasındaki durumun kötü olduğunu doğrulamakla birlikte, diğer sektörlerle kıyaslandığında çok da büyük bir felaketle karşı karşıya olmadıklarını ifade ediyor. Ancak bu iyimser bakış açısı, sektörün içinde bulunduğu şartları göz önüne alınca çok gerçekçi gibi görünmüyor ya da İspanya’daki ekonomik durum düşündüğümüzden daha da kötü. Çünkü okuyucular sadece sınırlı olarak basılı kitaplara erişebiliyor. 2010 Ocak ayından itibaren ciddi sıkıntılar yaşayan Katalunya’daki yayınevleri sadece Katalanca kitapların basımına yönelmiş durumda. İspanyolca ve İngilizce kitaplar ise Avrupa’dan, Latin Amerika’dan ve İspanya’nın geri kalan bölgelerinden ithal edilerek durum dengelenmeye çalışılıyor. Hal böyle olunca basılı yayıncılık piyasasındaki arz, talebe göre sadece ‘çok satanlar’a dayanmakta. Dolayısıyla bugünlerde Katalunya’daki kitapçıların raflarının çeşitliliğinden bahsetmek oldukça zor.

‘Çok satan’ kategorisinin dışında kitap edinmek isteyen okuyucular ise elektronik kitap almayı tercih ediyor ya da almak zorunda kalıyor. 2012 yılındaki kitap satışlarının %5’ini elektronik kitap satışları oluşturmakla birlikte, bu rakamın ilerleyen yıllarda daha da artması bekleniyor. Önümüzdeki yılda da durumu pek parlak görmeyen yayınevlerinin %40’ı şimdiden elektronik yayına geçti.

Şu günlerde Avrupa’da tartışılan yayıncılık ve basılı kağıdın geleceği konusu İspanya’da da gündemde. Basılı kağıdı tercih eden geleneksel okuyucular durumdan oldukça rahatsız. Diğer yandan dijital formatın yaratıcılığı azaltacağı endişesini dile getirenlerin sayısı fazla. Tüm bu tartışmalara rağmen, ekonomik krizin etkisi ve küresel piyasada dijital formatın yükselişi nedeniyle, elektronik yayıncılığa yayınevlerince yapılan yatırımlar olağanca hızıyla devam ediyor. Geleneksel okuyucuların bu sürece ve elektronik kitaba alışıp alışamayacağını ise zaman gösterecek.

Demiryolu Kitapları (Balca CELENER)

Layıkıyla sunulması halinde, toplu taşımacılık hizmetinin yazılı olmayan kurallarının başında seyahat süresi boyunca kitap okumak gelmektedir hiç şüphesiz. Hatta bu kuralların dayatmasıyla hem kitap hem de gazeteler okumayı kolaylaştıracak boyda basılır hale gelmiştir. Her ne kadar "cep" boyutunda kitabı değil kişinin burnunun önünde nefes alabileceği bir avuç havayı sığdırmakta zorlandığı metrobüs/otobüs ulaşımı esnasında -herkesin bir diğer yolcunun ücretini şoföre ulaştırmakla yükümlü olduğu kolektif muavinliğe dayalı dolmuşçuluk sistemini bahse konu bile etmiyoruz- hayal etmesi güç olsa da, yolda kitap okumak bir büyük şehir kültürüdür ve çanta ya da cepteki kitabı evden çıkmadan yoklamak, daha metro istasyonunda vagon kalabalığına karışmadan önce kitabı çıkararak hazırlanmak, arada sırada diğer yolcular neler okuyor diye merakla başkalarının kitap kapaklarına göz atmak gibi türlü alışkanlığı da bünyesinde barındırır.

Bu kültür ve yaşam biçiminin en hakikatli savunucuları oldukları su götürmez olan Fransızlar için Ulusal Demiryolları Şirketleri "SNCF" bu kışın en beğenilen romanını seçmek adına kolları sıvadı. 13 Aralık'da yayınladıkları bir tebliğ ile 2013 kış sezonunun SNCF edebiyat ödülü adayları belli oldu. Komitenin gösterdiği adaylar, Kanadalı yazar Emily St John'da Mandel'in "Dernière nuit à Montréal" adlı kitabı, Amerikalı Ron Rash'ın "le monde à l'endroit" ve Patrick de Witt'in "les frères Sisters" adlı romanları, Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'un "Sur les ossements des morts" ve fransiz Olivier Truc'ün "le dernier Lapon" adlı kitapları. Demiryolları okuyucuları sevdikleri kitapları seçerek 24 Şubat geceyarısına kadar oy verebilecekler. Henüz bütün adayların kitaplarını bitirmemiş okuyucular için bile, sabah-akşam gidiş dönüş süreleri toplamı düşünülecek olursa yeteri kadar zaman olduğu düşünülebilir. Elimdekini bitirdikten sonra hangi kitaba başlasam endişesi çeken kararsız yolcular için ise, 2013 kış sezonu ödülleri büyük bir hizmet, bahar gelene kadar yeni kitap listesi için diğer yolcuların kucaklarındaki kitapların adlarını okumaya çalışmaktan kurtulmak için bir fırsat.

Bu arada, kış sezonu adaylarının açıklanmasından kısa bir süre önce SNCF yolcuları tarafından seçilen ve sonbahar ödülünün sahibi olan kitap ise Jérémie Guez'in "Balancé dans les cordes" adlı romanı oldu.

İşte 2013 baharına kadar Fransa'da raylı sistem yolcularının ağırlıklı olarak okuma tercihleri bu eserler olacak.

Yine Yasak! (Utku ÖZMAKAS)

Tarihi boyunca yasaklara ve sansüre “fazlasıyla” alışık olan yayın hayatımız için şaşırtıcı olmayan bir haber emniyet cephesinden geldi. Habertürk'ten Cemal Doğan’ın haberine göre emniyet, altmış yedi (67) kitap ile on altı (16) dergi, bildiri, afiş ve gazete için yeniden yasak istedi.

Emniyet daha önceden yasaklanan dört yüz elli üç (453) kitabın altmış yedisi (67) için yeniden yasak istedi. Savcı Kürşat Kayral, Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGM ve CMK’nin 250. maddesiyle görevli mahkemelerce yasaklanan yayınlarla ilgili listeyi ise gereğinin takdiri için Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle görevli Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği’ne iletti.

Emniyetin gönderdiği listede bulunan dört yüz elli üç (453) kitap ile altı yüz kırk beş (645) gazete, dergi, broşür ve pankarttan 5 Ocak 2013’e tarihine kadar yeniden yasaklama kararı alınmayan yayınların tamamı üzerindeki yasak kararları kalkacak.

Kayıp Önsözün İzinde (Utku ÖZMAKAS)

Mesut Çeki’nin derlediği ve Akademi Yayınları’ndan çıkan Bilinen Sır: Erkeklik ve Sosyalist Erkekler kitabına Füsun Erdoğan’ın yazdığı önsöz yayıncısı tarafından çıkarıldı. 2011 yılında Kırıklar F Tipi Cezaevi’ndeyken Çeki’yle yazışmaya başlayan Erdoğan, önceleri sıcak bakmasa da 2011 Eylül’ünde önsözü tamamlayıp Çeki’ye yollamış. Ne var ki Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’ne transfer edildiğinde kitabı ilk kez eline alma şansı yakalayan Erdoğan önsözünün çıkarıldığını görmüş. Erdoğan’ın bianet’te kaleme aldığı yazı, Çeki’nin de durumdan haberdar olmadığını gösteriyor. Akademi Yayınları konuyla ilgili bir açıklama yapmadı.

Ne Çeviriyor? Ferit Burak Aydar (Utku ÖZMAKAS)

Şu an Agora Kitaplığı’na Lenin Külliyatı’nın 20. kitabı olan Bolşevikler Devrime Gidiyor’u hazırlayıp çeviriyorum. Lenin’in 1917’de Şubat’tan Ekim’e kadar kaleme aldığı yazılardan oluşan 1917 Yazıları’nın da 3. kitabı. Bu seri Lenin’e dair iki harcıâlem algıyı çürütür nitelikte. “Hep en radikal tutumu alan, uzlaşma nedir bilmeyen biri” şeklinde düşman kadar dosttan da rağbet görmüş bir Lenin anlayışı var; Gramsci bile bundan kurtulamamış. Bu anlayışın tamamlayıcısı olan tahrifat ise Lenin’in ilke nedir bilmeyen, soğukkanlı bir pragmatist olduğunu iddia ediyor. Kitap bu çapraz ateşe güzel bir yanıt. Lenin’in “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganına yaklaşımı, işçi sınıfının devrimde öncü rolü vurgusu, yurtseverliği mahkûm eden enternasyonalist duruşu, diğer sosyalist partilerle ilişkisi, devrim anlayışı, silahlı devrim-barışçıl devrim diyalektiğini kavrayışı gibi başlıklardan hareketle Lenin’i ve dünya tarihindeki ilk (büyük) sosyalist devrimin nasıl gerçekleştiğini görmemizi sağlıyor.

Ne Hazırlıyor? Bilge Sancı (Utku ÖZMAKAS)

Kentsel dönüşüm ya da yeniden yapılandırma, bir süredir en önemli toplumsal meselelerden biri haline geldi. Özellikle son yıllarda İstanbul’daki dönüşüm, yeni soylulaştırma projeleri, konut sektörünün şişmesi gibi gündemlerle, şehir planlaması meselesi yalnızca pratik sonuçlarıyla değil, toplumsal hafızaya ve şekillenmeye etkisi ile konuşulur oldu. Bu güncel konuya, Paris-Haussmann örneğinde olduğu gibi şehir planlaması ile ekonomik, politik ve toplumsal yapılanma arasında sıkı ilişkiye, Murat Gül’ün Şubat ayında yayınlayacağımız Modern İstanbul’un Doğuşu: Bir Kentin Dönüşümü ve Modernizasyonu isimli çalışmasıyla katkı yapmak istedik. Gül, İstanbul’un gelişimi ile Türkiye’nin politik-toplumsal tarihinin ilişkisini oldukça net bir şekilde sergilerken, sorunun köklerini 80’lerden başlatan ya da yalnızca Menderes dönemine kadar uzatan yaklaşımların aksine Cumhuriyet döneminin en başından itibaren İstanbul’un planlanmasına ilişkin alınan kararları, projeleri ve İstanbul’un Haussmann’larını inceliyor. Bu çalışma ile başlayacağımız “KentSel” dizisine konuyu Marksizm, sol ve toplumsal çalışmaların gündemine sokmakta önemli bir rol oynayan Henry Lefebvre’nin Kentsel Devrim (La Révolution Urbaine) isimli kitabıyla devam edeceğiz.

2012 Dünya Kitap Yılın Yayınevi Ödülü (Utku ÖZMAKAS)

Dünya Kitap’ın 1993 yılından beri verdiği Dünya Kitap Ödülleri arasında bulunan Yılın Yayınevi Ödülü, yapılan oylama sonucunda oybirliğiyle Kırmızı Kedi Yayınları’na verildi. Umberto Eco, Virginia Woolf, Jose Saramago, Necib Mahfuz gibi pek çok önemli yazarın yayımcısı olan Kırmızı Kedi’yi tebrik ediyoruz.

Yeni Bir Anlatı Dizisi: Raskol'un Baltası (Utku ÖZMAKAS)

Geçtiğimiz yıl “Şiir direnirse kazanacak” diyerek sokakları afişleyen, şiiri yeniden sokağa çıkarma amacıyla “160. Km”yi kuran Edebi Şeyler Yayıncılık, bu yıl düz yazıya ayırdığı yeni dizisini hayata geçirdi: Raskol’un Baltası. “Yüksek Edebiyat Bize Alçak Geliyor” diyerek “kişisel patlamaların” peşine düşen anlatı dizisi dört kitapla hayatına başladı: Orhan Duru’nun ölmeden önce yazdığı “ilk roman”ı Az Roman. Bir yazarın öldükten sonra bile yazdıklarıyla gençleşebileceğini gösteren Az Roman’ı Burak Fidan yayına hazırladı. Şair Ahmet Güntan’ın “ilk roman”ı ise Olanlık. adını taşıyor. Tamamen diyaloglardan oluşan roman, ait olmak üstüne bir soruşturma. İsmail Pelit’in romanı ise Köpekler ve Allah. Pelit’i İsmet Özel Cinayeti ve Enis Batur’u Öldürmek kitaplarından tanıyoruz. Ozan Can Özübal’ın şiddetli ve kanlı bir kimsesizler hikâyesi olan ilk romanının adıysa İtlaf. “Raskol’un Baltası”na hoş geldin diyoruz.

Yancının Aşkı (Onur AKYIL)

Onur Sakarya üzerine daha önce de yazdım; pişman değilim. 2011’de yayımlanan Eksik Adam’ın ardından Şubat 2012’de Yancının Aşkı’yla çıktı geldi Onur. Kesin olan bir şey varsa, kimsenin akıl veremeyeceği kadar sıkı bir şiire sahip, gerisi gerçekten yoruma mahal vermeyecek kadar boş. Onur Sakarya’ya savruk bir şiiri olduğunu söyleyenler, geçip bir Onur Sakarya şiirinin karşısına ‘ben ne zaman böyle bir şiir yazacağım?’ diye hayıflansınlar, başka da çareleri yok. Hep söylediğimiz gibi, şiir yalnızca hayatı gereksinir ve hayat yalnızca budalaca kağıda dökülen narinliklerden çok daha fazlasıdır; ya da Sakarya’dan alıntılayıp söyle söyleyelim: ‘pederleri dizin, tüfeğimi getirin’

Sakarya’nın melankolisi kendi dışındaki şeyleri travmatik bir zaman dilimi kıldığı için, bizim şiirimizde pek kimselere nasip olmayan bir süreklilikle birbirlerine bağlılar. Bu bağlılığı önemli kılan ve muhtemelen şairinin bile farkında olmadığı ayrıntı ise Sakarya’nın yazdığı şiirin gündelik dili, gündelik dilin kendi alanı içinde yeniden yapılandırması. Bu tür bir dil kullanımı aslında ‘benim’ diyen imzaların dahi beceremediği, estetize etmeyi başaramadığı bir dil kullanımını işaret ediyor: ‘ // düğünümde dansöz patlatmak istiyorum / ve daha neler neler / kalbinin çekirdeğini bana ver / beynimi parmaklıyorum, kusturuyorum / Antalya Konyaaltı’nda üç smoker / ben gönlümü şimdilik susturuyorum //…’.

İlk bakışta böyle bir söylemin herhangi bir başka şiirde de olduğu ya da gerçekten bu gündelik dil yapılandırmasının gerçekten çok mu etkili / başarılı olduğuna dair eleştiriler geliştirilebilir. Ancak açık olan o ki, Sakarya’nın şiirinde sözcükler bir araya getirilmiyor şair tarafından, neredeyse bir görüntü okuması gibi zaten bir arada bulunuyorlar ve şair bir nevi tercüme hatasıyla bize bu okumayı aktarıyor. Daha açık ifade edecek olursak, Sakarya kendine kendi dışından bakarken, farkında olmadan her şeyin dışına çıkıyor. Kendine bakarken, bütün olup biteni görüyor ve böylelikle kendisiyle kendi dışı arasındaki zaman / mekan kaymasının dilini kullanıyor; o yüzden asal olan olaylar ya da şeyler bütünü, tercüme edilmiş açık anlamlar olarak karşımıza çıkıyor. Bir şairden yapması beklenen şey başka nedir ki zaten; açık olan bir anlamı tercüme edilecek bir şeymiş gibi görmesi… Meselenin bir başka özü de Sakarya şiirinde tam da bu: ‘ // iyi belleyin ahali ben bir hayaletim / bol acılı bir halet-i ruhiyeyim / zaten bir tahtam eksikti / dün ilk defa gülümsedim / gülümsemek ne şık şeymiş doktorum / eksik tahtamın yerine bir gökkuşağı çiviledim.’.

‘Şairin hayatı’ denen gerçeklikten yana olanlardan bu yüzden Onur Sakarya. Zaten bildiğimiz üzere ‘gerçekçiliğin’ artık gelip dayandığı noktada bu; değişmeyen ama anlamı sürekli değişen gerçeklerin artık edebi ürünlere böyle bir perspektiften sızması gerekliliği de açık. Sakarya’nın ‘şairin hayatı’nı şiire çevirdiği anda kazandığı çoğulluk onu bir başkasının hayatıyla bu yüzden rahatlıkla ortaklaştırıyor; O’nun şiirlerinde seslendiği isimler, örneğin Taci, bu yüzden bir başkası gibi durup, şairin kendisi oluveriyor. Bu önemli bir ayrıntı, Sakarya bu benim dediği şiirlerde bir başkası, bu bir başkası dediği şiirlerde ise yalnızca kendisi olarak ortaya çıkıyor. Bu bir kafa karışıklığı ya da benzeri herhangi başka bir şey değil; bu yalnızca olması gerekeni her zaman hayatın belirlediğine dair ince bir alay, tereddütsüz ama gizli bir gönderme (örneğin bu dizeleri alıntıladığımız şiir ‘demirtaş çocuklarına’ ithaf edilmiş): ‘ Allah bu kafayı kazadan beladan saklasın / benim hiç annem olmadı örneğin / madik atmayı dokuzunda öğrendim / cigaralık sarmayı on beşinde / bir de abim vardı benim / ah benim serserim / mahalle üflentisi / şahine binerdi ağır ağbiler / ah be ağbiler / abimi hangi bıyıklı paketledi?’.

Yancının Aşkı’nda açılış şiiri olan ‘Ağla Taci Ağla’, aslında tüm bu söylediklerimizin ilk okuması olarak önemli bir şiir. Taci’nin kim olduğu şairinde saklı bir sır fakat bir şiir kahramanı olarak yaşadıkları, sordukları, sorguladıkları hepimiz için pek bir aşikâr. Sakarya’nın toplumsal rolleri ya da konumlanışları basit ama gerçekten çarpıcı bir biçimde ele alışı Ağla Taci Ağla’da da son derece başarılı bir biçimde görülebiliyor. Sakarya şiirin bir yerinde, öyle bir yerden yakalıyor ki hayatı, üstüne pek bir şey söylemeye lüzum yok: ‘ // tanrım sen yapmıyorsun madem başkasına yalvar / gece vardiyası, sökük şalvar / neymiş? / erkek dediğin eve ekmek getirirmiş / ev de ev olsa bari iki piriket//’. Bununla birlikte günlük düzenin insanı ne denli yalnızlaştırdığı, insanları nasıl kimsesizleştirdiği de Sakarya şiirinde en derin haliyle gün ışığına çıkıyor; örneğin Angut’un İntiharı’nda şair şöyle özetliyor her şeyi: ‘// artık gidiyorsun / yemekli vagon, tek yön bileti / hep şu emperyalistler / ilişkimizi onlar bozdu / para bozdu, kıskançlık krizleri / kader yazdı, biz sildik / defterden huzurlu günleri//’.

Yancının Aşkı’ndaki iki öneli dua da ayriyeten önemli: Finlinin Duası ve Kaybedenlerin Duası. Her iki şiirde tek kelimeyle birbirinden ilginç, birbirinden tehlikeli. Finlinin Duası’nda ‘ // bir yerlerde şimdi şerefimize içiyorlar / bir Finlinin duasına konu oluyoruz //’, Kaybedenlerin Duası’nda ise ‘ // ey! nutukçular, feylesoflar / ahir zamanın kalpazanları / ey! suçu cezalandıran şiddet / ve süt gibi beyaz / fakat kokuşmuş adalet / ey ! her sokak başına ismini / yazdıran cüret / biliyorum yatağınız sıcak / rüyalarınız tatlı / size iyi geceler bile dilemiyorum//’. diyor Sakarya..

Onur Sakarya üzerine, dediğim gibi daha önce de yazdım; iyi ki şiirimizde ‘varlık’ gösterenlerden değil. Onur’un zaten bir şair olarak kaynağı çok zengin, varlık göstermeye ihtiyacı yok; bütün Küçük Emrah filmleri önemli… O yüzden başka onlarca sıkı dize olmasına rağmen Onur Sakarya’dan ben bu yazıyı Onur’un şu dizeleri ile bitirmek istiyorum:

“Adana treninde dumanlı ruhlar / kimisi yaklaşır huzura / kimisi karalar bağlar / vay başıma gelenler a dostlar / annemi tanrı öldürdü / üzgünüm / ben biraz da küskünüm abisi // benim adım da yangın olsun abisi’….

YANCININ AŞKI, Onur Sakarya, Artshop Yayınları, 2012.

Bir Küçücük Parçacık Varmış (Funda DEMİR)

Dünyayı anlamak bizim için bile bu kadar zorken çocukların bununla nasıl başedeceğini düşünsenize. Yoo, tamam hepimiz o yollardan geçtik, amenna. Ama zaman ve mekan insanı nasıl başkalaştırabiliyor biliyoruz artık. Bizim, yani büyüklerin dünyası (hani daha dün o büyükler başkalarıydı) soğuk bir yer. İçinde oyunlar da var elbet, ama kaybetmeye tahammülü olmayan, kendinden küçüğü ezen, yok eden oyunlar... Gökkuşağı bir puzzle ise, eksiklerimiz var bizimde. Hayalini kurduğumuz renklerin bazıları kayboldu büyürken. Yerine yeni renkler koyduk ve işte o vakit kendimiz olduk. Çocuklar ise bir büyü ormanındalar sanki. Aramızda masumiyet adında şeffaf bir tül var. O yüzden hayal kurarken, kıskanırken, inatlaşırken, hatta kavga ederken aklımızdan geçenler farklı şeyler.

Pezzettino, bir küçük. Hatta küçücük. Herşeyin devleştiği günümüz dünyasında arada sıkışıp kalmışlığı yaşayan, bir başkasından koptuğunu düşünen ve ona ait olduğunu düşünen bir "parçacık." Pezzettino herkesin cesurca ve harika işler yaptığını görünce bir gün kim olduğunu, kime ait olduğunu öğrenmek için yollara düşer. Önce koşanla karşılaşır ve sorar; "Afedersiniz koşan, acaba ben sizin parçanız mıyım?" "Bir parçam eksik olsa nasıl koşabilirim" der koşan. Sonra güçlüye gider Pezzettino. Soru da cevap da aynıdır. Yüzen, dağdaki ve uçanın da karşına da dikilir Pezzettino. Ama hala eksik parçalı birine rastlayamaz. Sonunda mağarada yaşayan Bilgin'e sorar aynı soruyu "Bilgin ben sizin parçanız mıyım?" "Hayır" der Bilgin. "Öğrenmeyi çok istiyorsan Pat Adası'na git!" Büyük bir heyecanla Pat Adası'na giden Pezzettino, adada kimseyi göremeyince çok üzülür. Etrafta taşlıktan başka bir şey yoktur, yine de inatla birilerini arar Pezzettino. Sonra ayağı takılır ve kayalardan aşağıya yuvarlanmaya başlar.Pezzettino'yla beraber parçaları da etrafa dağılır. Bir sürü küçük parçası vardır dostumuzun. O zaman anlar diğerleri gibi küçük parçalardan oluştuğunu, başka kimseye ihtiyacı olmadığını ve kendi olduğunu.

Elma Çocuk tarafından yayımlanan Pezzettino, karton kapak ve kuşe kağıt baskılı. Leo Lionni'nin kaleme aldığı bu yalın sıcacık öyküyle ısıtın içinizi. Kitabı dilimize çeviren isim Kemal Atakay. Resimlerle bir bütün olan bu öyküyü anlatmak yetmiyor. Kitabın içindeki illüstrasyonların güzelliği benim dilimin dönmediği yerlere uzanıyor. Söyleyebileceğim tek şey rengarenk uçan,kaçan ,yüzen Pezzettino oyuncakları yapmak istiyorum. Kitabı okurken bir etkinlikte yaparım derseniz http://www.randomhouse.com/kids/lionni/images/pezzettino-special-mirror.pdf adresinden bu aynayı indirip kitap okuma zevkinizi saatlerce sürecek bir şölene dönüştürebilirsiniz.

Çocuklar felsefeden anlar mı demeyin. Pezzettino ve yavrucağızınızla birlikte sorgulayın öz benliğinizi.Eksikleri bulun, sıralamaları yapın. Zor olduğu kadar keyifli bu yolculuğa çıkarken miniğinize eşlik edin. Bu arada en kıymetli parçasını kaybeden anaları-babaları unutmadan okuyun ki bu öyküyü yeni parçalar eksilmesin şu dünyadan.

PEZZETTİNO, Leo Lionni, Çev: Kemal Atakay, Elma Yayınevi, 2012.

KALEM Dergisi 11. Sayı (Helin KÜÇÜK)

“Anlatılan aslında bir “kayıp kuşağın” hayatı ucundan kıyısından sımsıkı yakalama çabasının hikayesidir... Dergimizin, “kalem edebiyat ve sanat dergisi”nin yolculuğu 2004 sonunda, soğuk bir Aralık sabahı, Ankara’da bir öğrenci evinde başladı. Henüz yirmili yaşlarının başında iki edebiyat heveslisinin, Kemal Akoğlu-Cemal Salman ikilisinin “Neden olmasın?” sorusuyla ilk adım atıldı. Aynı sabah kağıt kalem çıkarıldı, isimler yazıldı, ilkeler konuşuldu, ayaküstü iki üç sayının içeriği masaya yatırıldı.”

Yukarıda anlatılan 11.sayısını çıkaran Kalem Edebiyat ve Sanat Dergisi’nin çıkış hikayesi. Her iki ayda bir çıkan Kalem kendine her sayı için bir tema belirliyor ve yazmak isteyen acemi, profesyonel bütün öykü,şiir yazarlarına derginin sayfalarını emanet ediyor. Her sayısında 30’a yakın öykü bulabileceğiniz Kalem Dergisi’nin Kasım-Aralık sayısı “Tesadüfler” üzerine. Göksu Uğurlu’ya ait “Köfte”, Senum Süral’e ait “Kül” gibi kısa öyküleri bulabileceğiniz dergi Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını- sanırım yazının sahibi Kemal Akoğlu’nun deyimiyle- “otopsiye” alıyor.