Burak ÖZÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Burak ÖZÇETİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Medyaya ve Entelektüel Modalara Karşı (Burak ÖZÇETİN)


2014 pek çok konuda olduğu gibi iletişim çalışmaları ve kültürel çalışmalar alanları üzerine pek çok çevirinin ve telif eserin yayımlandığı bir yıl oldu. İletişimciler için dönemin en yakıcı konularından olan yeni iletişim teknolojileri, yeni medya ve sosyal medya gibi başlıklar akademik ve popüler üretimin çokça yoğunlaştığı alanlardan oldular. Lakin 2014 yılında yayımlanan bir kitap var ki, kitabın kendisinden öte, yayımlanması bile başlı başına üzerine düşünülmesi gereken bir mesele. Gerbner’in Medyaya Karşı’sından bahsediyoruz.

Kitabın yayımlanmasının başlı başına bir mesele olmasından ne kast ediyoruz onunla başlayalım. Malumatfuruş ve wikipedik bilgisever entelektüel cenahın (özellikle de Türkiye akademyası) muhtelif entelektüel modalar, gözde isimler, temalar etrafında savrulmaya çokça teşne. Bu savrulmanın aynı anda hem sorumlularından hem de mağdurlarından biri de yayıncılık dünyası. En iyi ihtimalle on kitabı ancak bir kitap edebilecek popüler isimlerin çalakalem yazdığı kitap, broşür ne varsa basmaktan imtina etmeyen; kimi klasiklerin yetkin çevirileri piyasada bolca varken bu çevirilere yenisini eklemekte beis görmeyen; daha önceden kötü bir çevirisi yayımlanmış bir kitabın tıpkıbasımında eski çeviriyi kontrol bile etmeye tenezzül etmeden basan bir yayıncılık dünyası. Konu, bazı çalışma alanlarında daha da kronik bir hal almış durumda. İletişim çalışmaları alanı da bunlardan birisi. İletişim kuramları ya da iletişim araştırmaları dersini Türkçe eğitim veren bir üniversitede vermeye çalıştığınızda ne demek istediğimi çok daha iyi anlarsınız. İletişim çalışmalarının kurucu metinlerinin, en önde gelen figürleri tarafından kaleme alınan kuramsal ve yöntemsel açıdan ufuk açıcı çalışmaların, temel tartışmaların çok büyük bir çoğunluğunun hala dilimize kazandırılmayı beklediğini görürüz. 

Walter Lipmann, Harold Laswell, Paul Lazarsfeld, Elihu Katz, Bernard Berelson, Wilbur Schramm ve daha nice kurucu figürün kitap ya da makalelerin ya hiçbiri çevrilmemiş ya da sadece birkaçı Türkçeye kazandırılmış durumda. Buna ek olarak, ya dil engeli ya da bu eserlere ve okuma faaliyetine yeterince değer verilmemesi sebebiyle (zira akademyanın okumak, araştırmak ve bilimsel bilgi üretmekten, ve hatta derslerini dahi düzenli ve itinalı bir şekilde yapmaktan çok daha önemli işleri var) bu isimlerle ilgili pek çok yalan yanlış, kulaktan dolma ve “aktarandanaktarandanaktaran” bilgi dolaşımdadır. Ünsal Oskay, Erol Mutlu ya da Mehmet Küçük gibi nadide insanların aramızda olmayışına insani sebeplere ek olarak bu yüzden de bin kere kahroluyor insan. Not etmeden geçmeyelim Heretik Yayıncılık gibi girişimlerin ve tavırların varlığı da bir o kadar umut kaynağı oluyor insana. Yayınevinin web adresini ziyaret edip Bourdieu, Becker, Goffman, Layder ve sosyolojinin diğer müstesna isimlerinin metinlerinin çevirileri ve çevirilerin özeni karşısında saygı duymamak elde değil.  

Önemli bir katkı

Medyaya Karşı’nın 2014 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan Güneş Ayas, Veysel Batmaz ve İsmail Kovacı çevirileri ile basılması işten bu yüzden çok şey anlatıyor ve işte bu yüzden çok anlamlı. Kitap George Gerbner’in farklı dönemlerde iletişim çalışmaları alanına yaptığı önemli katkıların bir derlemesi niteliğinde. Against the Mainstream başlığı ile Gerbner’in yakın çalışma arkadaşı Michael Morgan tarafından derlenen kitabın Türkçe çevirisi Medyaya Karşı. Kitap Gerbner’in farklı dönemlerinde kaleme aldığı makaleleri ve yaptığı araştırmaların bir derlemesi ve beş bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Erken Dönem Teorileri başlığı altında Gerbner’in özgün iletişim modelini geliştirdiği “Genel Bir İletişim Modeline Doğru” gibi tarihsel bir metni barındırıyor. Makalenin ilk yayımlanma yılı 1956 (AV Communication Review, c.4). İkinci kısmın başlığı ise Medya Çağında Eğitim. İletişim ve eğitim etkileşimi üzerine son derece önemli üç makale bu bölümde okuyucuyla buluşuyor. Üçüncü ve dördüncü kısımlar Gerbner’le özdeşleşmiş “Kültürel Göstergeler” araştırmasına ve yetiştirme kuramına giden yol ve kültürel göstergeler incelemesinin kuramsal ve yöntemsel sacayakları ele alınmaktadır. Beşinci ve son kısımda ise kültürel göstergeler incelemesi özellikle medya ve şiddet ilişkisi bağlamında ele alınmaktadır. 

Gerbner ve “kültürel göstergeler”

Kitapta Morgan’ın enfes giriş yazısında Gerbner’in araştırma gündeminin farklı aşamaları anlatılıyor. Gerbner’le yapılan söyleşi ise bir bilim insanının muazzam ve ilham verici hayat hikayesini kendi anlatımıyla okuyucuya aktarıyor. Kitabın Türkçe çevirisinde Annenberg School for Communication’da Gerbner’in öğrencisi olmuş olan Veysel Batmaz’ın anı-değerlendirme niteliğinde yaptığı katkıya rastlamak da mümkün.
Gerbner’in çalışmaları günümüzde de sürekli olarak yeniden üretilen yanlış bir algıyı sarsma çabası olarak düşünülebilir: ampirik araştırma yöntemleri ile eleştirel bir duruşun yan yana var olamayacağı iddiası (s. 12). Gerbner’in bu yaklaşıma verdiği yanıt ise Medyaya Karşı’nın (yani Gerbner’in yaklaşık elli yıllık araştırma gündeminin) temel kaygısını özetler niteliktedir: “Ampirik yöntemlerle sosyal bilimlerin eleştirel amaçlarını birleştirmek, ayrıntılı araştırmalarla değer ve bilinç yönelimli teorileri bir araya getirmek ve böylece gerçek bir kamusal topluluk içindeki bilinçli bireye, içinde yaşadığı kültürün geniş dip akıntılarını kavramasını sağlayacak bir bakış açısı kazandırmak” (s. 121).  

Kültür, iletişim ve hikâyeler

Gerbner iletişimi mesajlar aracılığıyla oluşan etkileşim” olarak görür. Ona göre iletişim kültürü oluşturan sembolik çevreyi hem yaratır hem de bu çevre tarafından güdülen insani bir süreçtir. İletişim tek yanlı bir etkileme ve ikna süreci olarak ele alındığı bir dönemde Gerbner iletişimin sembolik ve kültürel yönlerine dikkat çeker. Bunu, hikâye anlatmanın en temel insani süreçlerden olduğu vurgusuyla pekiştirir: “Ben büyüye inanırım. Müzik ve dans yarımıyla inanılmaz zenginliklerin kilitlerinin çözülmesini sağlamak, sanat yoluyla gözle görülmeyenler ait görüntüleri akıllarda canlandırmak, şiir, şarkı ve öykü aracılığı ile hayal ve gerçek durum dünyaları yaratmak: işte insan yaşamının temel sihri budur. Hikâye anlatmak bu sihir için benim kullandığım kısaltmadır. Hikâye anlatmak, insanı, homo sapiens türü haline getiren nedendir” (s. 314).

İnsanları kendilerine ve birbirlerine anlattıkları hikayelerin toplumsal gerçekliği değerlendirmemiz üzerindeki etkilerini ampirik çalışmalara bolca referansla tartışan bu kitap iletişim kuramları, iletişim sosyolojisi ve yöntem konularında kafa yoran araştırmacıların başucu kitaplarından biri olmaya aday.  Ayrıntı Yayınları ve kitabın çevirmenlerini bu önemli katkısının diğer yayıncı ve çevirmenleri cesaretlendirmesi dileğiyle. 

MEDYAYA KARŞI, George Gerbner, Çeviri: Güneş Ayas, Veysel Batmaz ve İsmail Kovacı
Ayrıntı Yayınları, 2014.

“Bir savaş düşünün, kimse gitmiyor...” (Burak ÖZÇETİN)

Türkiye dillerine kazandırılmasını dört gözle beklediğimiz Ordu Millet Efsanesi (Palgrave, 2005) kitabının yazarı Ayşe Gül Altınay, Pınar Öğünç’ün Asker Doğmayanlar kitabına yazdığı önsözü şu sözlerle sonlandırıyor: “–Bir savaş düşünün kimse gitmiyor. –Düşünebilir miyiz?”

Erkeğiyle kadınıyla, pek çoğumuz düşünemiyor, lakin düşünemeyenlerin değil, militarizmi reddedenlerin “hikâyeleri” böylesine sarsıcı bir kitabın konusu olabiliyor. Öğünç, kitaptaki sübjektif hikâyelerin uç uca eklenmesiyle Türkiye’de zorunlu askerlik karşıtı, antimilitarist hareketin 1990’lar ve 2000’ler boyunca seyrini izlemenin bir nebze mümkün olacağını söylerken aslında kitabın yazılma amacını ortaya koyuyor.

Gitsen bir türlü, gitmesen bin türlü

Kitap, muhtelif gerekçelerle askere gitmeyi reddeden ve vicdani reddini açıklayan kişilerle yapılmış yüz yüze görüşmelere dayanıyor. Yaşanan acılar, işkenceler, sürekli gözaltılar, askeri mahkemeler, aşağılamalar, toplum tarafından dışlanma, kayıt dışı yaşamak, sürekli tetikte yaşamak zorunda kalmak... bütün bunlar vicdani retçileri “asker kaçağı”, “kolaycı”, “korkak” olarak damgalamanın kendisinin ne kadar kolaycı olduğunu ortaya koyuyor.

Öğünç, derlediği bireysel hikâyelerde vicdani reddin sadece askere gitmeyi reddetmek anlamına gelmediğini; birçok vicdani retçinin temelde bir bütün olarak militarist tahayyülü ve militarizmi tüm hayatlarından kovmak amacında olduklarını bize gösteriyor. Yani anti-militarist bir toplumsal düzenin kuruluşu için devrimi kendi yaşamlarında başlatan, en zor olanı seçen insanların hikâyelerini bize aktarıyor. Bunu yaparken de –dosya konumuzdaki diğer yazılarda olduğu gibi– militarizmin sadece askerlikle sınırlı olmadığını, sivil olanla/askeri olan arasındaki perdenin şeffaflaştığı her uğrakta karşımıza çıkan, gündelik yaşamı örgütleyen ilkelerden biri olduğunu vicdani retçilerin yaşamlarından örneklerle ortaya koyuyor.

Ve hikayeler...

Vicdani reddin insanın tüm yaşamını kapsayan bir duruş, duyuş meselesi olduğunu kitaptaki ilk figür olan Tayfun Gönül’ün şu sözlerinde görmek mümkün: “Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Garsondan çay istemeye bile” (30). Vicdani ret aslında yaşamın bu ufak ayrıntılarında yuvalanmış hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerine bir karşı çıkış olmasıyla, alternatif bir dünya tahayyülünün nüvelerini içerisinde barındırıyor. Gönül’ünkine benzer vurguları diğer vicdani retçilerle yapılan söyleşilerde de bulmak mümkün. “Emir alıp vermek benim kişiliğimle, duygularımla hiç bağdaşmayan bir şey,” diyen Vedat Zencir’de olduğu gibi. Bununla birlikte Zencir Türkiye’de muhalif kesimlerin savaş karşıtı bir politikalarının olmadığını, hatta orduyla ilgili bir anlayıştan bile yoksun oldukları belirterek önemli bir eksikliğin altını çiziyor.

Vicdani reddini 13 yıl önce açıklayan Yuri, siyasette bugün var olan sorunların hepsinin birbirleriyle ilişkili olduğunu söyler: “Mesela burada, Ayvalık’ta arıtma tesisinin olmamasının vicdani retle bağlantısı var,” der ve ekler “antimilitarist olmak benim kimliklerimden bir tanesi. Taşıdığım tek kimlik yaşıyor olmam. Bir bitkiden, bir balıktan kendimi ayırmıyorum.” 

Burada Zeytin Müzesi’nin açılışı vardı. Başkan, vali, milletvekili, protokol... Bir tarafta belediye bandosu var, kaç yaşında adamlar hazırolda bekliyorlar. CHP milletvekili çıktı, “Zeytin barış demektir” diye başlayıp Ayvalık, barış, barışa dair, bildiğimi politikacı ne söylerse onları öfkeli bir dille söyledi. Başka birileri daha konuştu. Sonra tam kurdele kesilirken belediye bandosu askeri marş çalmaya başladı. Birden beynim durdu; adam barış dedi, uzun uzuzn barış hakkında konuştu, zaten Zeytin Müzesi’nin açılışı... ve askeri marş çalıyor! Kendimi tutamadım, asker gibi sayıp ellerini kaldırmaya başladım.” (Yuri, s.59)

Eşcinsel vicdani retçi Mehmet Tarhan’ın “Eşcinsel olmam nedeniyle ‘hak’ olarak sunulan çürük raporunu militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum” diyerek muayeneyi reddetmesi fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığı uzun tutukluluk sürecinin de başlangıcı olur. Tarhan’ın yaşadıkları Türkiye’de vicdani ret mücadelesinin tarihini yazacak olanlar için şüphesiz akla durgunluk veren ayrıntı ve anlarla doludur. Sağlam raporu dosyasına düşülen “eşcinsel olduğu halde muayeneyi reddetmesi kastının yoğunluğunu göstermektedir” notu gibi.

Vicdani ret askerliği reddetmekten daha fazla bir şeydir

Askerlikle cinsiyet ve yaş nedeniyle ilişiği (henüz) olmayan kişilerin hikâyeleri, vicdani reddin askere gitmemenin ötesinde bir duruş olduğuna dair bariz örneklerdir. İnci Ağlagül’ün “susmak suç ortağı olmaktır, o yüzden susmadım” demesinde olduğu gibi.

“... tam da bana zorunlu olmadığı için, doğrudan değilmiş gibi görünüp aslında bizi de hem doğrudan hem de dolaylı etkilediği için karşı çıkmamız lazım.” (Ağlagül, s. 84)

Feminist zeminde bir antimilitarist anlayışın peşinden giden Ferda Ülker “kadın retçileri, vicdani ret kavramını geliştirme açısından, erkeklerin reddinden daha değerli buluyorum” derken aslında kavramın kapsayıcılığına vurgu yapıyor. Merve Arkun da vicdani reddi antikapitalizmle, otorite karşıtlığı ile birlikte düşünmenin gerekliliğini vurguluyor.

Daha on dört yaşındayken Lice’de koyun otlatırken havan mermisiyle vurulan ve o kocaman güzel gözleriyle hala bizden hesap soran Ceylan Ökol’un ölüm haberinin ardından, onunla aynı yaştaki liseli İlyada Erkuş’un vicdani reddini açıklaması herhalde kitabın en heyecan veren ve yürek burkan hikâyelerinden birisi:
“Ceylan Önkol’un yaşında bir gencim, 15 yaşındayım, ben yaşıtlarımın, arkadaşlarımın ölmesini istemiyorum. Yeni Ceylanların ölmesini istemediğim için askerlik yapmayacağım. Bu militarist kültürün bir parçası olmayacağım.” (İlyada Erkuş, s. 168) 

“Evladını yitirmiş bir asker babası olarak vicdani reddimi açıklıyorum...” 2010 yılında vicdani reddini açıklayan Hayri Kamalak’ın sözleri bunlar. Oğlunun askerliğinin 17. gününde intihar ettiğine dair haberi alan ve buna ihtimal vermeyen, oğlunun şüpheli ölümünün peşine düşünen bir babanın vicdani reddi.

1990’lı yıllarda PKK’ya katılan, yakalanan ve sonrasında da vicdani reddini açıklayan, Roboski için 1300 kilometre yürüyen ve Türkiye’de barış duygusunun ve düşüncesinin gelişmesi ve güçlenmesi için çaba harcayan Halil Savda’nın hikâyesi vicdani reddin diğer bir cephesini göstermesi açısından çok çarpıcı. Diğer cephede Kürt Vicdani Ret Hareketi’nin içerisinden bir figür olan Kemal Acar’ın anlattıkları da kaydedilmeli.

İslam’da zorunlu askerlik mümkün değil diyen ve Enver Aydemir ve İslam’ın heterodoks akımlarından etkilenerek vicdani reddini açıklayan İnan Mayıs Aru vicdani ret hikâyelerinin çeşitliliğini ve ahlaki ve bireysel muhasebelerin çoğulluğunu ortaya koyuyor. Lakin tüm bu çeşitlilik içerisinde tüm hikâyeler vicdani ret ve militarizmle ilgili şaşmaz bir doğrunun altını çiziyor: bu olguların sadece askerle, askere gitmek ya da gitmemek arasında yapılan ayrımla ilgili olmadığını, bir bütün olarak yaşamlarımızın her hücresine nüfuz ettiği gerçeğini. Öğünç çalışmasının giriş bölümünde bunu şu sözlerle belirtiyor:
Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların,  bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi? (s.22)
Öğünç’ün kitabı ve kitapta yaşadıklarını cesurca paylaşan kişiler, kimsenin gitmediği savaşları düşünmemiz için bize ilham veriyor. Bu yüzden de sadece övgüyü değil teşekkürü de hak ediyorlar.

ASKER DOĞMAYANLAR, Pınar Öğünç, Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2013. 

Militarizmin Görünmez Ayrıcalığı (Nurseli Yeşim SÜNBÜLOĞLU ile Söyleşi: Burak Özçetin)

Militarizmi merkeze alan sayımızda konuyla ilgili en kapsamlı çalışmalardan birine –Erkek Millet Asker Millet (2013, İletişim)– imza atan Nurseli Yeşim Sünbüloğlu ile bir söyleşi yaptık.

Kitabın adından başlayalım istersen. “Erkek Millet Asker Millet: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek(lik)ler”. Buradaki “ve” tesadüfi bir yan yana gelmekten ziyade köklü bir rabıtayı anlatıyor sanırım?

Kesinlikle. Kitabın temelini oluşturan bu üç kavramın birbirine ne denli bağlı olduğunu anlamak için “Egemen bir erkeklik anlayışına dayanmasaydı militarizm meşruiyetini nasıl kurardı?” ya da “Militarist idealleri benimsemek ve militarist pratikleri gerçekleştirmek erkeklere hangi ayrıcalıkları sağlıyor?” gibi soruların cevaplarını düşünmemiz yeterli. Üstelik bu üçlü birbirini hayatın çok farklı alanlarında besliyor ve bu faaliyet her alanda aynı derecede göze çarpmayabiliyor. Militarizm, milliyetçilik ve normatif erkeklik bu topraklarda hegemonik bir konuma sahipler ve hegemonik olmak zaten öncelikle doğallaştırılmış hale gelmek, dolayısıyla da “görünmez” olmak demek. Bize düşen iş de, bu alanları tek tek irdeleyip gün yüzüne çıkarmak. Kitapta yer alan makalelerin bu anlamda önemli bir katkı sağladığını düşünüyorum. Tanıl Bora, Arus Yumul ve Nazan Üstündağ’ın katkıları olan makaleler sırasıyla futbol, mizah ve beden-şiddet-direniş konuları bağlamında erkekliğin ve cinselliğin milliyetçi militarist kodlar aracılığıyla hangi şekillerde düzenlendiğini irdeliyor. Tahmin edileceği üzere, askerlikle doğrudan ve dolaylı ilişkili kavramlar ve deneyimler derlemede önemli bir odak noktası. Ayşe Gül Altınay, Ömer Turan ve Barış Çoban’ın makaleleri doğrudan kışla deneyimi üzerine. Altınay’ın makalesi disipline edici bir pratik olarak zorunlu askerliğe ve bu pratiğin eğitimle ilişkisine dair kapsamlı bir bakış niteliğinde. Turan’ın makalesi çatışma bölgesi dışındaki zorunlu askerlik deneyimlerine odaklanarak kışlanın ne derece ideolojik bir mekan olarak ele alınabileceği sorusuna yanıt arıyor. Çoban ise kışladaki iktidar işleyişini, “gösteri iktidarı” kavramı üzerinden bir okumaya tabi tutuyor. Derlemede yine zorunlu askerliği merkeze alarak militarist ideolojinin çeperinde konumlandırılmış grupların deneyimlerini irdeleyen makaleler de bulunuyor. Bu irdelemeyi Senem Kaptan asker anneleri, Alp Biricik erkek eşcinseller, Can Açıksöz ve ben de Güneydoğu gazileri üzerinden gerçekleştiriyoruz. Meselenin tarihsel boyutunu da ihmal etmiş değiliz. Yaşar Tolga Cora Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı dönemlerinde beden terbiyesi ve ulus-devletin ideal erkek kurgusunu, Güven Gürkan Öztan ise ordu-millet mitinin milli kimlik yaratma sürecindeki kritik rolünü inceliyorlar. Tebessüm Öztan ve Şafak Aykaç’ın makaleleri sırasıyla Kore Savaşı dönemi militarizminin sinemaya yansımasını ve 1990’larda şehitlik fenomeninin yükselişini ele alıyor. Bu tarihsel izlekteki son noktayı Murat Belge’nin 2010 yılında gündeme gelen profesyonel ordu sistemine geçişin mümkün olup olmadığına yanıt arayan makalesi koyuyor.   
  
Kitabın ve giriş yazısının temel iddiası militarizmin askeri alanla sınırlı olmadığı, aksine askeri ile sivil arasındaki sınırların silinmesi ya da bulanıklaşması anlamına geldiği. Bu bulanıklaşmayı günümüzde en çok hayatın hangi alanlarında gözlemliyoruz?

Biliyorsun, militarizm en basit tanımlamayla askerî değerlerin yüceltilmesi ve bu değerlerin sivil hayatın düzenlenmesinde önemli bir yere sahip olması demek. Bu tanımlamadan yola çıkarak zorunlu askerliğin ve onu teşvik eden söylemlerin militarizmin temel direği olduğunu görebiliyoruz. Militarizmi aynı zamanda askerî-sivil ayrımının bulanıklaşması olarak düşünmek ise gündelik hayata biraz daha yakından bakmayı gerektiriyor. Birkaç gün önce sosyal medyada rastladığım bir ilan buna iyi bir örnek bence. Bahsettiğim, bir evcil hayvanı sahiplendirme ilanı, dolayısıyla militarizmle doğrudan hiçbir ilgisi yok – ta ki “askerliğini yapmamış olanlara sahiplendirme yapılmayacaktır” notuyla karşılaşana kadar! Başka bir açıklama yapılmadığı için ilan sahibinin askerliğe yüklediği anlamlarla ilgili ancak tahminde bulunabiliyoruz. Türkiyelilerin askerliğe yükledikleri anlamlarla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Elbette bu konuda çok kıymetli çalışmalar var; aklıma ilk olarak Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabı geliyor mesela. Senem Kaptan’ın derlemede yer alan çalışması da bir başka örnek. Ayrıca halihazırda Kürt erkeklerinin kışla deneyimlerine dair bir çalışma yapıldığını biliyorum. Toplumun içindeki farklı grupların askerliği nasıl algıladıklarını ve doğrudan ya da dolaylı nasıl deneyimlediklerini daha çok örnek üzerinden bilirsek Türkiye’de militarizmin haritasını daha gerçeğe yakın çıkarma şansımız olur. Oysa halkın askerlikle ve askerlerle ilgili ne “düşündüğünü” biz en çok sivil ve askerî iktidarın ağzından duyuyoruz. Askerliğin bu denli yüceltildiği bir memlekette profesyonel orduya başvuru neden bu kadar az ya da neden muazzam sayıda asker kaçağı var sorularını göz ardı etmemek gerekiyor .  
        
Militarizmin bu topraklara ve insanlarına böylesine nüfuz etmesinin temel sebepleri nelerdir sence?

En başta zorunlu askerlik. Askerlik her şeyden önce toplumun içindeki politik, ekonomik, etnik, topumsal cinsiyete dair hiyerarşileri toplumun bir yarısına iyice belletme amacı güden bir pratik. Zorunlu askerin kendiden kudretli olanlara boyun eğmeyi öğrenmesi karşılığında özellikle toplumsal cinsiyet üzerinden iktidardan pay almasına dayalı bir pratikten bahsediyoruz burada. Bu yönüyle diğer kurumların, mesela eğitim sisteminin, temel amaçlarıyla örtüştüğü çok nokta var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hepimiz her an devletin dirliği ve düzenliğine hizmete çağrılmaya alışığız zaten. Dolayısıyla hala bir ölçüde geçerliliği olan feda kültürü militarizmin varlığını sürdürmesi için elverişli bir zemin oluşturuyor. Yalnız son dönemde özellikle orta sınıflar nezdinde feda kültürünün etkisinin zayıflamaya başladığı gözleminin yapıldığını da belirtmek gerek. Bu da askerlik yükümlülüğünün giderek daha fazla alt sınıflarla ilişkilendirilmesi sonucunu doğuruyor. Militarizmi besleyen bir diğer etken de askerliğin romantize edilmesi. Güneydoğu gazileriyle yaptığım mülakatlarda zaman zaman karşıma çıkan bir ifade, “Askerlik bize oyun gibi geliyordu”. Burada toplumun şiddetle ilişkisinin askerlik algısını şekillendirdiğini söylemek mümkün. Şiddet ve fiziksel güç uygulamanın yüceltildiği bir toplumda askerliğin silaha erişim ayrıcalığı olarak da algılanıyor olmasına şaşırmamak gerek.     
        
Kitaptaki yazılarda militarizmin daha ziyade resmi ideoloji ve sağ siyasal ideolojiler ile bağlantısına değinilmiş. Bu tercihin sebebini sorayım ilk olarak. İkinci olarak solun militarizmle imtihanı hakkında neler söyleyebilirsin?

Militarizmi sağ ideolojiler çerçeveside ele almanın çok bilinçli bir tercih olmadığını itiraf edeyim. Sol ve militarizm ilişkisine bakmamış olamayı kitabın önemli bir eksiği olarak not etmiş olalım. Behice Boran başkanlığındaki Türk Barışseverler Cemiyeti’nin Kore Savaşı’na karşı çıkması gibi yüz akı örnekler olmakla birlikte biraz önce tarif etmeye çalıştığım iklimden solun etkilenmemiş olması elbette düşünülemez. Solun militarizmle ilgili tarihsel tutumunu analiz etmek de şüphesiz çok önemli ama benim esas dikkatimi çeken, bu kadar yoğun militarizm ve askerî vesayet tartışmalarının yapıldığı bir dönemde yaygın diyebileceğimiz bir sıklıkta kullanılan “Gezi şehidi” tanımlaması. Bu tanımı kullandığına çok şaşırdığım sol tandanslı kişiler oldu. Muhtemelen üstüne fazla düşünmeden kullanılıyor ama önemli olan tam da bu zaten. Gezi direnişi ve onu takip eden süreçte devletin büyük bir aymazlıkla insanları öldürmesinin kahrediciliğini ve yitirilen canların kıymetini ifade etmenin tek yolunu hala “şehitlik” kavramında buluyorsak, onca tartışmaya rağmen militarizm capcanlı varlığını sürdürüyor demektir. Ya da biz militarizm tartıştığımızı zannederken aslında tartışmalarımız çoğunlukla Silahlı Kuvvetlerin siyasetteki rolü ile sınırlı kalmış demektir.   
    
Son on yılın gözde konularından biri askeri vesayetin ve militarizmin geriletilmesi ve sivilleşme iddiası. Bu konuda neler söyleyebilirsin? Değişen ve süreklilik arz eden şeyler neler?

Bu ülkede militarizmi tartışmak uzun sürecek netameli bir süreçten geçmek demek. Askerlikle ve askerlerle ilgili varsayımlarımızla yüzleşmek, militarizmin şekillendirdiği değer yargılarımızın yerine yenilerini koymak demek. Elbette askerî vesayetin geriletilmiş olması bu yüzleşme sürecini kolaylaştıracak bir gelişme. Ancak biliyoruz ki, sona erdirilmesi gereken askerî vesayetin çerçevesi Silahlı Kuvvetler ve AKP ilişkisi üzerinden çizildi ve bunun dışına taşmaması için azami çaba gösterildi. Bunun için Ergenekon davası sürecine bakmak yeterli. Bu dava esas yapması gereken şeyi, yani askerlerin Kürtlere karşı işledikleri suçları yargılama işini yapmadı. Kürt mağdurların davaya müdahilliği kabul edilmedi. Dolayısıyla devlet sürecin en başında özellikle 1990’lı yıllarda yürürlükte olan askerî çözümün meşruiyetini tartışmaya açmaya niyetli ve istekli olmadığını göstermiş oldu. Nitekim geldiğimiz nokta Roboski katliamı oldu. Ahmet İnsel’in zamanında dikkat çektiği gibi, Roboski ile birlikte iktidar partisi ve Silahlı Kuvvetler aynı iktidar bloğunun içinde yerlerini almış oldular. Bu durum ortada dururken askerî vesayet ve militarizm tartışmalarının iddia edildiği kadar etkili olduğunu düşünmek pek mümkün görünmüyor. Ancak şunu da atlamamak gerek: Asker Hakları İnisiyatifi’nin çabalarıyla dolaşıma giren “asker hakkı” kavramının, yani askerliğin etrafındaki kutsallık halesinin zayıflamasının ve kötü muamelenin askerliğin doğal bir parçası sayılmasının sorunsallaştırılmasının görünürlük kazanması ve toplumsal ve siyasi kabul görmesi askerî vesayetin güçlü olduğu bir ortamda mümkün olmazdı.   
   
Kitabın özgün katkılarından biri erkeklik hallerini ve hegemonik erkeklik söylemini irdelemesi. Görece yeni bir çalışma alanı. Erkeklik hallerini çalışmak neden önemli?

Toplumdaki birçok eşitsizlik normatif cinsiyet pratikleri ve söylemleri ile bağlantılı. İktidar ilişkilerini temeline alan her çalışma alanında önceliğin görece güçsüz kesimlere verildiğini görüyoruz, ki bu çok anlaşılır bir tercih. Özerk bir disiplin olarak erkeklik çalışmaları da uzun bir kadın çalışmaları/feminist araştırma geçmişini takiben ancak 1990’larda ortaya çıkıyor ve hegemonik erkeklik de bu disiplinin ürettiği en etkili kavram. Hegemonik erkeklik temelde, kadın/erkek kategorik yaklaşımının tüm erkekleri erk sahibi olarak kodlamasına karşı çıkan ve erkeklerin erkeklik iktidarıyla farklı ve eşitsiz şekillerde ilişkilendiklerini savunan bir kavram. Dolayısıyla bu teorik yaklaşım eril iktidarın hangi koşullarda sürdürüldüğü, bu iktidarın sürmesi için kadınlardan ve erkeklerden hangi yollarla rıza devşirildiği, özne- eril iktidar ilişkisinin çelişkileri ve kırılganlıkları gibi konuların incelikli analizine olanak sağlıyor. Türkiye’de oldukça yeni sayılabilecek bir çalışma alanı olmasına rağmen erkekliğin çeşitli veçhelerini konu alan giderek artan sayıda nitelikli çalışma yapılması sevindirici. Eylül ayında düzenleyeceğimiz 1. Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Konferansı’na tahminimizin üstünde bir sayıda başvuru gelmesi de Türkiye’de bu alana artan ilginin kanıtı. Bu konferansta erkekleri ve erkeklikleri yeni toplumsal hareketler, militarizm, beden ve cinsellik gibi birçok farklı konu bağlamında tartışmaya açacağız. Bu vesileyle konuyla ilgili herkesi 11-13 Eylül’de İzmir’e davet etmiş olalım. Konferansla ilgili ayrıntılı bilgi için internet adresi, http://icsmsymposium.org.

ERKEK MİLLET ASKER MİLLET, Der. Nurseli Yeşim Sinbüloğlu, İletişim Yayınları, 2013.
     

Karnaval ve Direniş (Burak ÖZÇETİN-Doğuş SARPKAYA)

Gezi direnişi boyunca sürekli olarak gündeme gelen konulardan biri “isyancıların” ve “direnişçilerin” ortaya koyduğu mizahi performans oldu. Afişlerle, duvar yazılarıyla, şarkılarla, sloganlarla, Twitter temaşasıyla, sosyal medya paylaşımları, web siteleri ile direnişin mizahi yönü öne çıktı. Direnişçiler İstanbul sokaklarını, Gezi Parkı’nı ve Türkiye’yi bir eylem ve karnaval mekânına çevirdiler. Gelişmeler, toplumsal hareketlerin mizahi ve ayrıksı yönleri ile ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Özellikle 1980’lerin ortalarında Batılı akademik çevrelerde fazlaca bir ilgiye mazhar olan (“Bahtin endüstrisi” deyişinin ortaya çıkmasına yol açacak kadar yaygın bir ilgiydi bu) Mikhail Bahtin’in karnaval imgesine sıkça başvuruldu. Gelişmeler, iktidarı alaşağı etme ve iktidara karşı direnmenin farklı yönlerini öne çıkaran James Scott ve Barry Sanders gibi figürlerin de çalışma ve kavramlarını gündeme getirdi.

James C. Scott’ın Tahakküm ve Direniş Sanatları (1995, Ayrıntı) adlı kitabı, “Akıllı köylü büyük efendinin karşısında yerler kadar eğilir ama sessizce osurur” diyen Etiyopya atasözünü aktarırken aslında kitabın ruhunu ve temel iddiasını ortaya koyar. Ezilenlerin “yanlış bildikleri”, “kandırıldıkları”, “uyutulduklarını” iddia eden egemen ideoloji tezinin eleştirisinden hareketle tahakküme karşı geliştirilen farklı direniş türlerinin varlığına işaret eder. Malezya yerlileri üzerine yaptığı antropolojik çalışmalarıyla bilinen Scott, kapitalizm öncesi direniş biçimlerinin modern dünyada da karşılık bulduğunu savunuyor. Scott, doğrudan devrimci bir biçimi olmayan pasif direniş biçimlerinin sadece köylülüğe özgü olmadığını, pek çok yer ve zamanda tahakküm altındaki birçok grubun eylem repertuarında farklı direniş biçimlerinin gözlemlendiğini bildirir: İş yavaşlatma, mizah ile eleştirme, dedikodu, arkadan sövme vb. gibi eylemlerin çoğunun aslında ezilenlerin baskı karşısında tepkisi olarak görmek gerekir. Scott’a göre hâkim ve tabi gruplar, iki tarafın da bildiği bir senaryoya uyarak mücadele içerisine girişirler. Gündelik olanda gizlenen bu senaryolar, karşı tarafın kararlılığını sınayan ve kendi mücadele alanının sınırlarını genişletmeye çalışan bir niteliğe sahiptir. Hâkim gruplar iktidarını normalleştirip doğallaştırmaya çalıştıkça, tabi gruplar bu iktidarı aşındırmanın yolları üzerine çalışır. Benzer bir izlek görece daha yakın zamanda Türkçeye kazandırılmış olan Gündelik Hayatın Keşfi (1. ve 2. Ciltler 2009, Dost) adlı çalışmalarıyla Michel De Certeau’da da görülür. De Certeau, madunların taktiklerini muktedirin stratejilerinin karşısında “idare etme” sanatına, kullanımlar ve taktiklere odaklanır. Bu arada, Tahakküm ve Direniş Sanatları’nın baskısının tükenmiş olduğunu not ederek Ayrıntı Yayınları’na durumu arz edelim.

Scott’ın gündelik hayat içerisinde gerçekleştiğini varsaydığı mücadelenin bir ayağı mizahtır. Bu açıdan Scott’un direniş sanatları ve “gizli senaryolar”a yaptığı vurgu Bahtinci karnaval kavramı ile etkileşimli olarak okunabilir. Karnaval toplumsal sınırların yıkıldığı, alaşağı/altüst edildiği, gerçeklerin ve gerçeklerin sapkın yorumlarının dolaysız bir şekilde ortaya serildiği ve farklı dillerin, aksanların bir arada konuşulabildiği bir ortamı anlatır. Bakhtin’e göre karnavalın belirleyici öğelerinden biri gülmedir. Sahici gülme ciddiliği yadsımaz, onu kapsar. “Gülme dogmatizmden, hoşgörüsüz ve korkutucu olandan arındırır; fanatiklik ve ukalalıktan, korku ve sindirmeden, öğreticilikten, toyluk ve yanılsamadan, tekil anlamdan, tekil düzeyden, duygusallıktan kurtarır.”

Bakhtin, özellikle Rönesans döneminde ortaya çıkan ve ortaçağın ikili dünyasını -ciddi kilise retoriği ve gülme ile kendini yansıtan karnaval yaşamının- gülme yönünde büken, dönüştürücü gülme eyleminin, dünyayı sorgulama ve değiştirmede büyük rolü olduğunu savunur. Karnaval, komik olanla eşzamanlı ortaya çıkan küçük düşürülmeler, rezaletler ve aşırılıklarla gerçekliği ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir. 2001 yılında, Sibel Irzık’ın bilgilendirici önsözüyle ve Cem Soydemir’in akıcı çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan Karnavaldan Romana, Rabelais ve Dünyası (2001, Ayrıntı) ve Dostoyevski Poetikasının Sorunları (2004, Metis) başlıca Bakhtin çevirileri. Aynı zamanda Bakhtin uzmanı Craig Brandist’in Bahtin ve Çevresi (2011, DoğuBatı) adlı çalışması da kayda değer.

Barry Sanders Kahkahanın Zaferi (2009, Ayrıntı) kitabında Bakhtinci gülmeyi tarihsel bir bağlama yerleştirir. Gülmenin yıkıcı bir tarihini yazma iddiasıyla yola çıkan Sanders, gülmenin direnişi tetikleyen etkilerini ve egemenlerin buna karşı aldığı pozisyonu masaya yatırır. Sanders’a göre nesnelere tek bir bakış açısıyla bakmamak, onlara ilişkin kurgusal ve imgesel dünyalar yaratmak mizahın ya da genel olarak estetik deneyimin beslendiği alandır. Hayal gücünün beslediği mizah, nesnelerin yeni bir biçimde görülebilmesini sağlar. Bu da günlük yaşama ile mesafe alınmasını sağlayarak, gerçek olana karşı uzaklığın oluşturulmasına, umudun ve düşlerin alanının genişletilmesine olanak verir. Konuyla ilgili çarpıcı çalışmalardan biri olan The Politics and Poetics of Transgression’da (İhlalin Polititası ve Poetikası, 1986) Peter Stallybrass ve Allon White Bahtinci karnaval kavramını ideolojik repertuarların ve kültürel pratiklerin çalışılmasında kullandılar. Ayrıntılarına giremeyeceğimiz bu çarpıcı çalışmanın yakın zamanda Türkçeye kazandırılması dileğimizi burada not edelim.

Son olarak, gülmenin, mizahın, karnavalın iktidar ilişkilerini alaşağı etme potansiyeli ile ilgili şüphelerin altını çizmek mümkün. Scott’un “gizli senaryolar” argümanında neler olup bittiğinden “haberdar olan”, ne olup bittiğini “bilen”, kamusal senaryonun bir parçası olarak itaat eden, ama aslında itaat edermiş gibi yapan, direngen maduniyet konumları tanımlanır. Bu, “bilmiyorlar, ama yapıyorlar” sözleri ile formüle edilen yanlış bilinç tezlerini açık bir şekilde yadsımak anlamına gelir. Yanlış bilen öznenin yerini, rol yapan öznenin gizli senaryosu alır. Oysa Gramsci’nin madun sınıfların tarihlerinin zorunlu olarak parçalı ve episodik olduğuna dair yaptığı vurgusunu hatırlamak; bunu, Althusser’in ideolojinin maddiliğine yaptığı vurgu ile birlikte düşünmek belki birkaç soru işaretinin doğmasına katkıda bulunabilir.

TAHAKKÜM VE DİRENİŞ SANATLARI, James D. Scott, Çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1995.

GÜNDELİK HAYATIN KEŞFİ I-II, Michel De Certeau, Çev. Lale Arslan Özcan (Cilt I), Ç. Eroğlu, E. Ataçay (Cilt II), Dost Kitabevi Yayınları, 2009-2010.

KARNAVALDAN ROMANA, Mikhail Bakhtin, Çev. Sibel Irzık, Ayrıntı Yayınları, 2001.

KAHKAHANIN ZAFERİ, Barry Sanders, Çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2009.

Türkçede İletişim Kitapları (Burak ÖZÇETİN)

Gücünden ve etkisinden bir an bile şüphe duymadığımız, sıkça pek çok toplumsal ve siyasal derdin sorumluluğunu üzerine attığımız bir şey kitle iletişim araçları. Sadece Türkiye’ye özgü değil tabii medyaya verilen bu önem. Bilgi teknolojilerinde yaşanan dönüşümle birlikte, gitgide artan bir oranda hayatımızın her alanına nüfuz eden bir süreçten bahsediyoruz. Tabii bir de son zamanlarda dillerden düşmeyen, “geleneksel” medyaya eklenen, dillerden düşmeyen “yeni” medya ve “sosyal” medya gibi kavramlarımız da var. Bu haftaki dosyamızı yenisiyle eskisiyle iletişim ve medyayı ele alan kitaplara ayırdık. Aşağıda da çok ama çok kısa bir Türkçedeki iletişim kitapları turu yapacağız. Bize ayrılan bu kısacık yerde ayrıntılı ve kapsayıcı bir değerlendirme yapmak mümkün olmadığı için temel meseleleri ve her ilgi düzeyinden okuyucunun ele almaktan keyif alacağı kitapları zikredeceğiz.

İletişimin Tarihi

İletişimin toplumların hayatında bu denli önemli bir konu haline gelmesi insanlık tarihine bakıldığında görece yeni bir gelişme. İletişimin, özellikle de kitle iletişiminin tarihi modernitenin tarihi ile koşutluk içerisinde incelenebilir. John B. Thompson Medya ve Modernite’de (Kırmızı, 2008) kitle iletişim olgusu ve modernitenin iç içe girmiş, karmaşık ve ortakyaşar ilişkisini son derece incelikli bir şekilde ele almaktadır. Crowley ve Heyer’in İletişim Tarihi başlıklı, alanındaki en yetkin isimleri bir araya getiren derlemesi (Siyasal, 2011) iletişimin uzun tarihinin ayrıntılı ve nitelikli bir muhasebesini okumak isteyenler için ideal.

İletişimin Kuramı

Kitle iletişiminin kazandığı öneme, iletişim çalışmaları olarak adlandırabileceğimiz, çok disiplinli bir çalışma alanının varlığı eşlik etmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında kitle kültürü üzerine yapılan çalışmalar bir yandan medyanın kitleleri harekete geçirme gücüne odaklanmış, diğer yandan da bu kitlelerin nasıl kontrol edilebileceği ve yönlendirilebileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu uğraş aynı zamanda “kitle iletişim kuramları” başlığı altında toplanabilecek farklı araştırma gündemlerinin ve yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Etki sorununu merkeze alan ve genellikle medyanın gücü ve etkisini abartma eğiliminde olan; davranışsalcı ve psikolojik indirgemeci problematikle sınırlanmış ve iletişimi teknik bir süreç olarak ele alan bu yaklaşımları ele alan pek çok çalışma vardır. Ünsal Oskay’ın uzun yıllar önceki derlemelerinden Kitle Haberleşmesi Teorilerine Giriş (2000 yılında Der yayınlarından yeniden basıldı), her iletişim fakültesi öğrencisinin başucu kitaplarından biri olan McQuail ve Windhal’ın İletişim Modelleri (İmge, 2010), Alemdar ve Erdoğan’ın birlikte kaleme aldıkları Öteki Kuram (Erk, 2012); Yaylagül’ün Kitle İletişim Kuramları (Dipnot, 2013) bunlar arasında sayılabilir. Son dönemde iletişim kuramları alanında kayda değer bir çalışma ise Yücel ve Bourse tarafından kaleme alınan İletişim Bilimlerinin Serüveni (Ayrıntı, 2012). Qr kodlarla desteklenmiş multimedya içeriği de yaratıcı bir şekilde kullanan çalışma, iletişim öğrencileri ve meraklıları için alanındaki en ayrıntılı ve başarılı çalışmalardan biri.

Kültür, İdeoloji, Ekonomi

İletişim çalışmaları ilerleyip zenginleştikçe iletişim teknik olmaktan çok kültürel ve sosyal bir olgu olarak ele alınmaya başladı. İletişim çalışmalarında, Marksizm içerisinden farklı geleneklerden beslenen “eleştirel” bir yeni sayfa açıldı. Etki, psikoloji, yönlendirme gibi kavram ve kaygılar yerini psikanaliz, ideoloji ve ideolojik aygıtlar, hegemonya, kültür ve kültür endüstrisi, ekonomi politik gibi kavram ve çalışma alanlarına bıraktı. Ana-damar iletişim çalışmalarından eleştirel olana geçişte Frankfurt Okulu’nun kültür analizi, “Kültürel Çalışmalar” geleneği ve ekonomi politik yaklaşım belirleyici rol oynadı. Türkiye’de iletişim çalışmalarında eleştirel soluğun tanıtılmasında ve yaygınlaşmasında üç ismin müstesna bir yeri vardır: Ünsal Oskay, Erol Mutlu ve Mehmet Küçük. Medya, İktidar, İdeoloji (M. Küçük, Bilim Sanat, 1999), Kitle İletişim Kuramları (E. Mutlu, Ütopya, 2005) gibi derlemeler ve Oskay’ın Benjamin, Jay, Mills çevirileri Türkiye’de iletişim çalışmalarını eleştirel ve güncel paradigmalara açmıştır. Bu çalışmalara ek olarak iletişim ve sosyal teori arasındaki bağ üzerine kurulu olan Maigret’in Medya ve İletişim Sosyolojisi (İletişim, 2012) ve Stevenson’un Medya Kültürleri (Ütopya, 2008) de dikkate değer çalışmalardır.

Türkçede Frankfurt Okulu külliyatının, diğer başlıklara oranla daha zengin olduğunu söylemek mümkündür. Frankfurt Okulu üzerine çalışmalar arasında iletişim ve medyayı merkeze oturtan Kejanlıoğlu’nun Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya (Bilim ve Sanat, 2005) çalışmasını ve Frankfurt Okulu’nun Türkiye’deki yansımalarını ayrıntılı ve hacimli bir şekilde ele alan Zamanın Tozu’nu anmak gerekir (DeKi, 2011). Kültürel Çalışmalar ise ilginç bir şekilde çok konuşulmakla ve Türkiye’de iletişim araştırmalarında çokça benimsenen bir yaklaşım olmakla birlikte, konu üzerine Türkçede yeterli düzeyde bir literatürün oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Raymond Williams kitapları dışında, genelde derlemelerde yer alan makalelere ek olarak kültürel çalışmalardan esinlenen muhtelif çalışmalar mevcuttur. İletişimin ekonomi politiği ile ilgili çalışmalara baktığımızda son zamanlarda yayımlanan birkaç çalışma öne çıkar. Adaklı’nın Türkiye’de Medya Endüstrisi adlı ayrıntılı incelemesi medyanın dönüşümünü Türkiye’de neoliberal dönüşümle birlikte, bu dönüşümün bir parçası olarak ele alıyor. Kaya’nın İktidar Yumağı (İmge, 2009) adlı çalışması medya sektöründeki uluslararası ve ulusal tekelleşme eğilimlerini ve bu eğilimlerin ideolojik ve politik sonuçlarını eleştirel kuramsal çerçevede değerlendiriyor. Sönmez’in Filler ve Çimen’i (İletişim, 2003) Türkiye’de medyanın 2001 krizi sonrasındaki kabuk değişimini incelerken geçtiğimiz yıllarda yayımladığı Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı (Yordam, 2010) adlı çalışması ise medyada faklı sektörlerdeki ekonomik ilişkileri bolca sayısal veri eşliğinde yorumluyor.

Türkiye’de yerel ve ulusal basının tarihi, medya etiği, araştırma yöntemleri, medya-siyaset ilişkisi, gazetecilik, radyo-televizyon-sinema gibi pek çok konu bir kısa çerçeve yazısında ele alınamadı. Fakat dosyamızda yer verdiğimiz diğer yazılarda bu çeşitliliği sunmaya çalıştık. Keyifle okumanız dileğiyle.