Firkete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Firkete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eşitlik Peşinde Bir Dil: Feminist Tiyatro (Duygu KANKAYTSIN)

“Ben bir feministim…” cümlesiyle başlayan Feminist Tiyatro eşitsizliklerin daha da çoğaldığı çağımızda ve dünyada hem örgütleyici hem de kışkırtıcı güce sahip bir kitap. Bireyin toplumsal süreçlerde hem özne hem de nesne olduğu alanları işaret eden, kadını ve erkeği en iyi anlama yolunun feminizmden geçtiğini söyleyen Feminist Tiyatro, bununla da yetinmeyip hayatı anlamanın bir başka yolu olarak tiyatroyla feminizmi buluşturmakta.

Birçok sanat disiplini gibi tiyatro da anaakım içinden eril söylemin ve algının kontrolünde gelişmiştir. Bunun önemli işaretlerinden biri de bilindiği gibi kadın oyuncunun sahneye geç çıkmasıdır. Yahut çıktığında dahi kadının erkek gözüyle nesne konumunda sıfatlandırılması olayıdır. İşte bu sakat durum, eşitsizlik hayatın her alanında olduğu gibi tiyatroda da yaşanmakta. Kahramanlar erkek! Daha doğrusu kahraman olmaya ne gerek var? Bu durum bilgisi ve algısıyla bakılacak olduğunda, Mitos Boyut Yayınları’ndan yeni çıkmış olan Feminist Tiyatro, bu eşitsizliğe tanık olmanın ötesinde tiyatro kuramlarına yeni bir dil ve soluk getirmiştir.

Özlem Belkıs araştırmacı ve yazar olarak ‘alanı’ tiyatro üzerinden feminizmi okumakta. Tiyatro araştırmaları içerisinde feminizmin yeri, nasıl kullandığı gibi arkeolojik çalışmalarda bulunmaktadır. Bunu temsiliyet ilişkisi üzerinden kurgularken eril dili deşifre ederken erilliği ve şiddeti yeniden üretmemek anlamında imtina etmektedir.

Tiyatro tarihi açısından anaakım içinde eril algının ve söylemin ötesinde bir dille araştırmasını okura sunmuştur. Bunu ilk olarak feminist eleştiri başlığındaki bölümde yoğun sorularla ama ‘karşı dile’ düşmeden ‘cephe’ değil aynı yerde olmanın içinden bakarak tiyatro dünyasını eleştirmiştir. İkinci bölümde Batıda Feminist Tiyatro, üçüncü bölümde Türkiye’de Feminist Tiyatro ve son bölümde de kavramların ve yorumların analizi olarak örnekler üzerinden değerlendirmelerde bulunmuştur.

Batıda ve bizdeki tiyatro bölümlerinde, feminist teori üzerinden tiyatroda yapılan marjinal çalışmalar, sahneler, özel tiyatrolar, oyun yazarları, performans tiyatro, beden ve tiyatro ilişkisi vs. tarihsel bir düzlemle araştırılmış ve Belkıs tiyatro sanatının yüzleşmeci özelliğiyle kadın ve erkeğin cinsiyet rejimleri üzerinden de sahnede yüzleşmesini sağlamıştır. Belkıs’ın Feminist Tiyatro ile sorunsallaştırdığı yüzleşme algısı tiyatrodaki eşitsizliklerin bir kez daha düşünülmesi ve tartışılması açısından düşünce uçları oluşturmaktadır.

Özellikle önemsenmesi gereken son bölümde “Erkek Gözüyle: Kendisini Feda Eden Kadın: Iphıgeneia”, “Erkek Gözüyle:  Doğanın İzlerini Taşıyan Kadın: Tosca”, “Kadın Gözüyle: Kalıplara İlk İtiraz-Sevim Burak”, “Kadın Gözüyle: Ataerkil Her Şeye Tek Başına Kafa Tutmak: Zeynep Kaçar” başlıklı incelemeler bir heykeltıraş titizliğiyle çalışılmıştır. Büyük ozan Euripides’in antik karakteri olan Ifigenia bugün yeniden yorumlanmak üzere bir tiyatro eseri olmanın ötesinde bireye, kadına, erkeğe bakmanın başka bir yolunun mümkünlüğüyle Belkıs’ın yazısında okunmuştur.

Edebiyatımızın kıymetli isimlerinden Sevim Burak da, Belkıs’ın titiz çalışmasında gerek edebiyat metinleriyle (oyunları) gerekse yaşamıyla aynı potada eritilmiştir. Bizatihi yaşamını metinlerine dâhil eden, yaşamı ve metinleri birbirine geçmiş olan Sevim Burak’ı, Belkıs yalın bir dille ama kadın dünyası içerisinden çoğul bir sesle imlemiştir. Belkıs’ın seçtiği oyun ve başlıklar, araştırdığı kadın yazarlar onun düşünce dünyasının da izleridir.

Feminist teori ile tiyatroya, metinlere, oyunculara, sahneye bakmak kuşkusuz perdelerimizi aralayacak, yeni cümleler kurduracak ve Özlem Belkıs’ın kitap boyunca değindiği gibi başta yaşamımızda özelde sanatımızda ‘aydınlanmamızı’ sağlayacaktır. Çünkü daha baştan anaakım eril söyleminin ötesinde bir dille buluşmak direnç yaratacaktır. O bakımdan feminist teorinin tiyatroyla kesiştiği bu kitap sadece akademik, bilimsel çalışmalar yapan feminist incelemeciler için değil aynı zamanda eşitliğe inanan ve bunun mümkünlüğü için çaba harcayan her emekçi bireyin ilgisini çekecektir.


FEMİNİST TİYATRO, Özlem Belkıs, Mitos Boyut Yayınları, 2015.

Zamanın Eli (Kübra YÜZÜNCÜYIL)

Aylardan Temmuz, ablamın randevusu var. Doğurmak için randevulaşmış doktorla. Şu saatte alacak beni, şu saatte yanınıza gelmiş olurum diye konuşuyor. Karnına dokunuyorum, avcumun sıcaklığıyla uyanıyor cuncacık. Çok uzun bir yoldan gelecek diyorum, çok uzun bir yol varmış gibi elimin altında.

Hastane sabahı anneannem geliyor Nallıhan’dan. Nerde bizim sakız patlağı diyor. Hani gelmedi mi daha? O sırada hemşire giriyor içeri. Vakit geldi diyor, götürelim hastayı.

Hastayı? Babamı da beyin ameliyatından önce böyle götürmüşlerdi. Sonra o toprak oldu, ben toprağın kızı. Gülümsüyorum, öpüyorum ablamı ama ne mene.

Doğum, ölümün maymun ikizi.

Hele biz de gelelim kapıya kadar, varalım önüne bekleyelim kızımızı. Yok diyor hemşire, fazla kalabalığa gerek yok.

Bekleyiş. Pencereden süzülen ışıklar oynaşıyor hastane odasında; ayakta bekleyenlerin gölgesine sızıp volta atanların acelesine bürünüyor, yerden tavana zıplayıp gözbebeğine düşüyor anneannemin, keskin bir yeşili açmakla uğraşıyor orada.

Ne oldu? diyorum, yanaklarından öperek. Ne bu surat Melahat Hanım? Anlatmaya başlıyor Üzüldüm kızım üzülmem mi. Eskiden ebeler vardı bizim köyde. Valla tüm kadınlar biz hep birlik olurduk. Biri dizine oturtunca diğeri önüne geçer, ıkındın sıkıldın deyivermeden geliverirdi çocuk. Ben mesela senin ananı öylece donuma doğurduydum. Sonunu aldılar, yıkadılar mis gibi kucağıma verdiler ananı. Kalabalık yapmayınmış, bizim zamanımızda böyle değildi… İçini döktükçe altın küpeleri sallanıyor, yuvarlanıyor ışık oyunları kulaklarında.

Aniden hatırlıyorum kitabı. Bir fısıltı gibi dolanıyor aklımda :‘Elleri Tılsımlı’.

Mağdurun sesini iletebildiği her monografi modern bilgi kavramını derinden sarsar. “Elleri Tılsımlı” işte tam da bu noktadan hareketle,  kadın tarihi ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının görmezden geldiği bir noktayı deşiyor. Modernleşme yasalarıyla özne konumundan itilip marjinalleşen, dahası bu hakim kodu içselleştiren, içselleştirdiği ölçüde de kendini konuşmaya ve dinlenmeye layık görmeyen ebelerin sesine kulak veriyor.

Bir genelleme olarak ebelerin sohbete giriş cümlesi: ‘Ne bileyim ben kızım, ne anlatayım.’
Ebelerin tarih sahnesinde değişen kültürel temsillerini, toplumsal imajlarını ve onları yaşlı şifacılardan pis acuzelere dönüştüren simgesel şiddet mekanizmalarını ortaya çıkarıyor Gökçen Beyinli. Konuşamayanı konuşturmayı bir tür akademik hırs ve nostalji meselesi haline getirmeyen ve bulgularından abartılı folklorik anlamlar çıkarmayan bu inceleme, Türkiye’de modernleşme tartışmaları için kuşkusuz yeni bir ses.

Yazar, Ayizi Yayınları’ndan çıkan kitabını birbiriyle dirsek teması haline olan iki ana bölüm üzerinden kuruyor. İlk bölümde 1842 Türkiye’sinden günümüze doğumun medikalleşme sürecini anlatırken, modern tıp sözlüğünün erkek egemen kodlarını çözüyor. Kadının doğumla temas etme biçiminin modern nüfus politikalarıyla birlikte neye evrildiğini, başka bir deyişle, Türk ulusunun askeri, politik ve ekonomik gücünü arttıracak bir araç haline nasıl geldiğini açıklıyor.

“Sırt üstü yatar doğum pozisyonu, doğum alanında erkek egemenliğin yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir çünkü bu pozisyonda doğuran kadın ve doğurtan kişi arasında bir hiyerarşi oluşur. Doğuran kadın eskiden doğuma kadarki sancılı süreçte hareket ederken, pasif olarak yatakta sırtüstü yatan ve doğurtan kişinin talimatlarına uyması gereken, yardıma muhtaç bir ‘hasta’ya dönüşmüştür.”

İkinci bölüme geçtiğimizde sorgulanan temel mesele kadının bir ebe olarak kamusal alandaki kimlik inşa süreci oluyor. Doğum, tıbbi tahakküm altına girmeden önce ülkemizde kimler, neden ve nasıl ebe olmuştu diye soruyor bu kez Beyinli. Ebelerin kendi meslek bilgilerini ‘el vererek’ kuşaklar arası aktarması ve bu yolla sıkı bir kadın dayanışması oluşturmasına, bu dayanışmanın kadınların toplumsal görünürlüğünü arttırmada oynadığı roller gibi tartışmalara yer verdiği bu bölümde unutulmaya yüz tutmuş özgün bir kültürel belleği canlandırıyor.

Odadaki sessizliği katlayan pembe kıyısıyla parmaklarının, birbirine yaslanmış ince tırnakları ve köpüklü şeffaf ağzıyla küçücük bir kız getiriyorlar içeri. Annesi gözlerini açtığında buraya getirirler, doğru emzirme pozisyonlarını göstermek için tekrar geleceğim diyor hemşire. Maşallah pek güzel bir bebek, Allah bağışlasın.

Öne doğru uzatıyor dudaklarını, bir taşımlık süt kendini çoğaltacak kaynağı arıyor. Gözlerini açıyor, bir kedi esniyor güneşe doğru. Zamanın eli değecek sana diyor Melahat Hanım, korkma emi. Küçük ışıklar ince tüylerinden öteye geçiyor, başlıyor dönmeye dünya.

Buenas Noces Frida (Ahmet ERGENÇ)

Frida Kahlo toplumsal varlıkla kişisel varlığı ya da dış dünya denilen şeyle iç dünya denilen şeyi iç içe geçirmiş bir siyasi figür ve ressamdı. Bir yandan kendini Meksika devriminin kızı diye tanımlayıp, toplumsal bünyeye dâhil oluyor, bir yandan da şahsi bünyesindeki acıları ve hezeyanları resmediyordu. Çoğunlukla otoportrelerden oluşan resimlerinde en mahrem ve maraz yönlerini tuvale dökerken, bir yandan da sokakta ve dünyada olup bitenleri değiştirmek için mücadele ediyordu. Bu anlamda, politika ve sanat arasında yapılan kaba ayrımı ortadan kaldırıp, hem son derece toplumsal bir politikanın kendinden emin taşıyıcısı, hem de son derece şahsi bir hikâyenin kırılgan anlatıcısı olabiliyordu. Yani Frida’nın iki hayat hikâyesi vardı: fiziksel acılar ve varoluşsal buhranların belirlediği kendine kapalı hayatı (resimlerinin ana malzemesi) ve politik mücadelenin belirlediği dışa açık hayatı.
   
Frida’nın hayat hikâyesini yazmak bu açıdan hassas bir dengeyi gerektiriyor: hem Frida’nın dış dünyadan bağımsız bir düzeneğe sahip çalkantılı ‘hasta yatağı’nın hem de etrafını saran dünyanın çalkantılı gidişatının resmedilmesi gerekiyor. Rauda Jamis’in Frida: Aşk ve Acı’sı bu anlamda doğru bir rotayı takip ediyor: bir yandan Frida’nın günlüklerinden alıntılarla şahsi dünyasını sunarken, bir yandan da dış dünyada yaşayan Frida’yı dışarıdan bir gözle, biyografik roman kurgusu içinde sunuyor. Böylece bazen Frida, bazen de biyografi yazarı, bazen iç ses bazen dış ses devreye giriyor ve ortaya çok katmanlı ve bütünlüklü bir ‘Frida ve çağı portresi’ çıkıyor.
   
Frida Kahlo’nun yaşadığı dönem (1907-1954) hem kendi ülkesinde, hem de dünyanın geri kalanında büyük siyasi çalkantıların ve kırılma dönemlerinin yaşandığı bir dönemdi. Şöyle bir hatırlayalım neler olduğunu: Meksika Devrimi, 1917 Sovyet Devrimi, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve bütün bunların sanat ve edebiyata olan etkileri. Frida kendini böyle bir dönemde, ülkesindeki devrimin içinde, bir büyük tarihi anın içinde bulduğu için şanslı hissettiğini söylüyor: “Biz bir devrimin çocuklarıydık ve bu devrimin bir yanı bizim omuzlarımızdan destek alarak ayakta duruyordu… Karşı çıkılması olanaksız bir tarihsel anlam beynimizin dünü, bugünü ve yarınında titreşiyordu ve biz bunun tümüyle bilincindeydik…” Bu nedenle Frida yeniyetmelik döneminde bir şahsi kriz yaşamadığını, hayatının ve etrafındaki gençlerin paylaşılan bir tarihsel anın etrafında güneş gibi parıldayan bir mücadele olduğunu söylüyor. Depresyon burjuva işidir lafını doğrulayacak bir tarihsel yoğunluk ve mücadele içinde olan Frida hayattan büyük idealleri uğruna yaşar. Frida’nın kendini tarihsel olarak konumlayışı doğum tarihini değiştirmeye kadar da varacaktır. İnsan intihar ederek ölüm tarihine ve anına karar verebilir ama ne zaman doğduğuna karar veremez. Kesin bilgi. Ama Frida şahane bir muziplikle bu kesin bilgiyi de bozguna uğratmış. Kitapta yer alan günlük alıntılarından birinde şöyle diyor:   “İnsanlar doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. Ne zaman doğdu bu kız? 6 Temmuz 1907’de mi? Yoksa 7 Temmuz 1910’da mı?... Ben bir devrimle birlikte doğdum. Duyduk duymadık demeyin… 1910’da doğdum.”

Ama bu büyük tarih anlatısını bozan bir erken şahsi ölüm tarihi, Frida’nın hayatını bambaşka bir yöne sürüklüyor. 17 Eylül 1925’te, Frida ölümcül bir kaza geçiriyor. Onu dünyayı kucaklayan coşkulu hayatından alıp, yatağa, hareketsizliğe ve kronik acıya mahkum eden bir kaza. İlk aşkı ve yoldaşı Alejandro’yla birlikte, rüzgarlı ve hafif bir günde bindiği otobüs, tramvay tarafından ikiye bölünüyor. Bu kaza Frida’yı da gerçek anlamda ikiye bölüyor. Vücudundan geçen bir demir parçası (daha sonra, 1944’te bunu ‘Kırık Sütun’ adlı tablosunda resmetmiştir) Frida’yı hasta yatağına mahkum ederek, dış dünyadan koparıyor. Böylece aklı dışarıda akan coşkulu hayatta, bedeni acılı yatağında iki Frida çıkıyor ortaya. O zamanları ve sonrasında sık sık yatağa ve bedenini saran korselere mahkum oluşunu gayet sade ve çarpıcı bir benzetmeyle şöyle anlatıyor Frida: “Ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiyim.”
   
Okulda Cauchas adlı, “kışkırtıcı, cüretkar, kafa bulandırıcı”  eklektik bir edebiyat – siyaset topluluğunun parçası olan ve hem bir estet hem de angaje bir politik figür, belki de bir yazar olma yolunda ilerleyen Frida, artık yatağa bağlıdır ve metaforik değil, gerçek anlamda, fiziksel acılar içindedir. Zamanla bu yatağı meşhur otoportrelerini yaratacağı bir yüzleşme mabedine dönüşür. Ailesinin hareket edemeyen Frida’nın yatağının üstüne yerleştirdiği aynada sürekli kendini gören Frida, gördüğü şeyi çizmeye başlar. Ve böylece kendini didikleyen, sorgulayan ve varlık hallerini, acılarını, hezeyanlarını ve ümit parıltılarını resme döken Frida Kahlo ortaya çıkar. Sürekli ölüm ihtimali ve kendisiyle ‘yüz yüze’ olması ona müthiş bir derinlik ve hayatiyet bahsetmiştir. Resimlerinde görülen o bulanık rüya hissini ve sert hayati damarı buna atfedebilirsiniz.
   
Sonra hayatına malum, Diego Rivera girer. Ve Kahlo Diego’yla olan ilişkisi esnasında dönemin mühim sanatçıları ve siyasi figürleriyle temasa geçer. Andre Breton gibi gerçeküstücüler Kahlo’ya müthiş bir hayranlık duyar ve aralarına dahil etmek isterler ama Frida gerçeküstücüleri sıkıcı, yavan ve teorik bularak, onların arasına girmeyi reddeder. Paris snopluğu ona göre değildir ve gerçeküstücülük artık ‘şişmanlamış, evli bir adam’ kadar vasattır Frida’ya göre. Bu esnada Rivera ile birlikte Amerika’ya, bir komünist parti üyesi olarak nefret ettiği Amerika’ya da gider ve ‘hayat adamı’ Rivera’nın aksine Amerika’da gördükleriyle hiç uyuşamaz. Çelik ve saldırganlığın ve yüzeyselliğin ülkesi Amerika da ona göre değildir. Nihayetinde yine Meksika’ya döner ve Kolomb-öncesi mirası, yani Aztek kültürünü de sahiplenen Zapata devriminin, yerli kökenleri yok saymayan bir sosyalizmin savunucusu ve gerçekle gerçeküstünü bir araya getiren bir resimsel üslubun yaratıcısı olarak Meksika’da ölür.
  
Ölümünden önce yaptığı son otoportre olan ‘Marksizm Hastayı Sağlığına Kavuşturacak’ adlı tablo bütün bu şahsi ve politik hayatın özeti gibi. Aztek sembolleri, parıldayan bir güneş, yabani, ürkek, tehditkar bakışları ve geleneksel eteğiyle Frida, bir kurtarıcı figür olarak Marks, Frida’nın elinde tuttuğu kızıl kaplı kitap ve bütün bunları saran ve gerçeğe gerçeküstü bir hal katan bir rüya atmosferi. Frida dünyada iyileşmenin yolunu bulamadan ama dünyaya inancını da yitirmeden sonsuz uykuya daldı. Kitap Frida’nın kendine veda cümlesiyle bitiyor, tekrarlayalım: Buenas noces Frida!

FRİDA: AŞK VE ACI, Rauda Jamis, Çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, 2015.



Mutlağı Reddeden Bir 20. Yüzyıl Filozofu (Dinçer DEMİRKENT)

Eric Hobsbawm, Kısa Yirminci Yüzyıl adlı eserine on iki yirminci yüzyıl insanının, yüzyıl üzerine söylediklerini alıntılayarak başlar. Alıntılarda ortak olduğunu söyleyebileceğimiz düşünce en dehşeti umutların ve felaketlerin yirminci yüzyılı karakterize ettiğidir. Yirminci yüzyıl hakkındaki imgelerimiz büyük hakikatler ve onlara eşlik eden sadakat ve ihanet hikâyeleriyle kaplanmıştır. Belki bir yanılsama, belki de kaçıştır geriye doğru uzanan bu romantik bakış; ama yine de felaketi daim olan dünyamızda kendi yüzyılımızı yirminci yüzyılın romantik kırılmasından görmeyi bırakamayanlardan olduğumu söylemeliyim.

Yirminci yüzyılın en etkileyici kadın düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in Elisabeth Young-Bruehl tarafından Dünya Aşkıyla adıyla kaleme alınan biyografisi, yüzyıl hakkındaki ‘romantik sapmayı’ beslememek için elinden geleni yapsa da okur kendini yüzyılın hakikatlerine sadakat ve ihanetleri yargılarken buluyor. Hannah Arendt’in yargıda bulunmaktan korkmamakla karakterize olan öyküsü de belki okuru bu duruma kışkırtıyor. Kitabın İletişim Yayınları tarafından hazırlanan Türkçe baskısının kapağında bulunan fotoğraftan itibaren yargılama süreci başlıyor. Arendt’in on sekiz yaşına ait yüzü ve duruşu, melankolisine sığmayan sabırsız gözleri, saçı ve giyimiyle fotoğrafın vaadi okuru kitap boyunca karşımıza çıkacak güçlü hislerin önüne geçecek düşünce ve yargılama pratiğine hazırlıyor.

Almanya İçindeki ‘Parya’ 
Hannah Arendt’in Köningsberg’de geçen çocukluğunu ayrıntılı bir biçimde kavramakla kalmayıp dönemin ‘Almanlığı’yla bizi tanıştıran Arendt’in annesi Martha’nın benimsediği pedagojik yöntem. Martha Arendt, çocuğunun doğumundan itibaren ondaki bütün duygusal, fiziksel ve zihinsel değişimleri notlar halinde kaleme alıyor. Özellikle babasının ve dedesinin ölümünden sonra Arendt’in bir çocuk olarak –kimi zaman annesinin onun hissiz bir çocuk olduğu yönünde şüphe duymasına varan- tavırları Arendt’in çocukluğuna ilişkin okuru, kitabın devamında geliştireceği yargılardan ilkine zorluyor. Babasının ölümünden dolayı annesinin durumuna üzülerek annesine, bunun birçok kadının başına geldiğini ve cenazede şarkıların güzelliğinden dolayı duygulandığını söyleyen bir çocuk hakkında ne düşünülmeli?

Arendt bir Alman Yahudisi ve hem Almanlığı hem de Yahudiliği, düşünceleri ve hayata bağlılığı yönünden güçlü bu çocuğun geleceğinde en önemli etkiyi yaratıyor. Alman diline ve şiirine düşkünlüğü onun bir filozof ve Almanya içindeki ‘parya’ konumu onu seyirden yaşama geçen bir ‘gerçek insan’ yapıyor. Arendt’in kişisel ilişkileri dâhil yaşamını belirleyen belki de en önemli düşünce sadece paryaların ‘gerçek insan’ olduğu yönündeki düşüncesi olmuş. Bu yargıya güçlü bir biçimde inanmaya başlamasından itibaren de ‘gerçek insan’ olarak kalma uğraşı yaşam deneyimine eşlik etmiş.

Arendt’in sürgün içinde geçen ve en sonunda dünyayı bir vatan olarak bellemeye varan hayatının olgunlaşması Köningsber’den çıkışıyla başlıyor. Almanya’da felsefe devriminin önemli iki ismi Heidegger ve Jaspers ile karşılaşmaları ve gelişkin anlamda duygusal yakınlaşmaları da öyle. Young Bruehl, Almanya’nın felsefede çıkış yaratan iki düşünürün tam da temel eserlerini yazarlarken Arendt ile birlikte çalıştıklarını vurguluyor. Heidegger’in, Platon’dan itibaren varlığın unutulmasına neden olan Batı metafiziğini eleştirisi ve Jaspers’in psikolojiden felsefedeki temel eserine ulaşan çalışmaları Arendt’in ikisinin yanında olgunlaşan eğitimine denk geliyor.

Parlak bir arkadaş çevresinde parlak bir öğrenci olan Arendt’in parya konumuna ilişkin düşünceleri yine bu ortamda hiç de taşra sayılamayacak bölgelerde yaygın olan anti-semitik tutumlara ilişkin yargılarla güçleniyor. Arendt’in Köningsberg’de hissettiği yüzyılın ilk büyük felaketinin daha büyük ve derin ardılı Almanya üniversitelerinde kendini hissettiriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ikinci eşi Brücher’in düşüncelerinin de katkısıyla yazılacak Totalitarizmin Kaynakları’nın ilk filizleri belki de henüz kendini apolitik olarak tanımladığı bu yıllarda atılıyor: Emperyalizm, antisemitizm ve ırkçılık.

Eleştirel Düşüncelerin Filizlenişi
1933’te Naziler iktidarı aldığında Alman kültürüne bağlılığına rağmen, Almanlar kadar ona güvenmiyor. Hem Alman şiirine ve düşüncesine çok güvenen Almanlar hem de siyonizmi Yahudi hayırseverliğine bağlamış Yahudilere karşı hiç de aceleci olmayan yargılara varıyor. Blumenfeld ile tanışmasının ardından eleştirel bir bağlılık kuracağı Siyonist düşünce ilişkisini eleştirelliğinin dozunu artırarak hayatının geri kalanında da sürdürüyor. Fakat zengin ve asimile Yahudilere karşı daha bu dönemden ‘size Yahudiliğinizle saldırılıyorsa kendinizi ancak Yahudiliğinizle savunabilirsiniz’ ilkesini geliştirmeye başlıyor. Paryalar ve asimile Yahudiler arasında açıkça paryaların gerçekliğini ve Yahudi politikalarını yönlendiren zengin Yahudi ailelerin sorumluluğunu korkmadan dile getiriyor. – Biyografi yazarının vurguları bu düşüncenin gelişmesinde Arendt’in çocukluğundan beri annesi Martha’nın telkinlerinin payını da açık biçimde ortaya koyuyor. Varnhagen adlı Yahudi kadının mektuplarına tesadüfen ulaşması ve Alman romantizmi üzerine çalışması ile birleşen bir süreçte, Yahudi karşıtlığını hislerin ötesine geçen bir noktada kavrama zorunluğuna artık kesin olarak karar veriyor.

Arendt’in Alman üniversitelerindeki eğitim yıllarının belki de en önemli yanı Brüehl’ün kabileler olarak adlandırdığı dostluklar. Arendt’in içinde bulunduğu entelektüel çevreler onun düşünce gelişiminde büyük bir etki uyandırıyor. Kendisinde oldukça büyük ve evli olan Heideger ile yaşadığı ilişki, ardından onun tavsiyesiyle Jaspers ile kurduğu dostluk bu çevrenin odakları. Her iki evliliği onu Siyonist ve komünist çevrelerle de temasa sokuyor ve ‘apolitik hayatı’ özelllikle Nazi iktidarından sonra sona eriyor. Bu entelektüel çevreler, bir yandan içinde bulunduğumuz çölleşmeye hayıflanırken bir yandan da hem yüzyılın hem de dönemin Almanya felsefe ve politikasının etnolojisini düşünmeye zorluyor okuru.

Yaşam İle Eserin İçiçeliği
Savaş, sürgün ve hesaplaşma yılları, önce Paris ardından Amerika’da başlıyor. Yahudilerin soykırıma uğratılmasının tanıklığı ile Amerika’ya göçmeyi başaran şanslı azınlığın içinde yer alan Arendt önemli eserlerini Amerika’da üretiyor. Totalitarizmin Kaynakları, Şiddet Üzerine, Devrim Üzerine, Kötülüğün Sıradanlığı, İnsanlık Durumu, Cumhuriyetin Krizi, Geçmiş ve Gelecek Arasında bu dönemde üretilmiş eserler. Arendt’in politika felsefesini ortaya koyan bu eserlerde Amerika’ya göçünün ardından Siyonizm ile ilişkileri de etkili oluyor. Siyonist projelere güçlü itirazlar getiren Arendt, federasyon, özyönetim, ulus egemenliğinin, bir ve mutlak olanın reddi fikirlerini güçlü bir biçimde dile getiriyor. Devrim Üzerine ve İnsanlık Durumu’nda Marksime ilişkin tasarladığı ama çıkaramadığı kitapta yer alacak düşüncelerin özünü sunuyor. Belirtmek gerekir ki Bruehl’ün biyografisi tüm bu eserlerin yazarın yaşamını belirleyen düşüncelerle nasıl iç içe geçtiğini muazzam bir çaba ve titizlikle aktarıyor.

Arendt’in siyaset felsefesine bu yazıda girmem mümkün ve doğru değil. Fakat Arendt’i popülerleştiren Kötülüğün Sırandanlığı’na birkaç satırla değinmek, özellikle de Buehl’in biyografisinin tanıtıldığı bir kitap için zorunlu. Arjantin’de yakalanıp İsrail’e getirilen ve İsrail’de yargılanan ölüm kamplarının sorumlularından Erich Eichmann’ın duruşmalarını New Yorker için izlemeyi isteyen ve isteği kabul edilen Arendt’in duruşma sırasında oluşan yargıları özellikle Siyonistler tarafından çok sert eleştirilmiş ve bugüne de etkileri olan önemli tartışmaların kaynağı olmuştur. Arendt’e göre Eichmann sıradan hatta kimi zaman aptallığının farkında olmayacak derecede sıradandır. Arendt’in vardığı yargı istisnanın Nazi Almanyası döneminde Eichmann değil, ona karşı çıkanlar olduğu yargısına varmış ve bu durumdaki birinin yargılanmasının ise ancak insanlığa karşı işlenen suçlar benzeri bir kategori içinde düşünülebileceğini söyleyerek İsrail’deki yargılamaya ilişkin fikirlerini sunmuştur. Eser bunun ötesinde Yahudi cemaati içinde radikal bir tutum almış ve önemli siyasal ve hukuki tartışmaların da kaynağı olmuştur.

Hemen bütün eserlerinde yüzyılının sorunlarını düşünen ve onun ötesine geçecek bir politika felsefesinin arayışında olan Hannah Arendt’in Elisabeth Young Bruehl tarafından yazılmış biyografisi iki şeyi aynı anda ve çok güçlü bir biçimde başarıyor: Yüzyılın yarattığı güçlü duygularla baş edecek bir düşünce metodolojisini Arendt’in yaşamı içinden gösterme ve bir düşünce insanın yaşamı ve eserleri arasındaki güçlü bağı kanıtlarıyla ortaya koyma.

HANNAH ARENDT-DÜNYA AŞKIYLA,  Elisabeth Young-Bruehl, Çev.: Ali Selman,  İletişim, 2015.


Tutkulu Bir Devrimci (Anıl Ceren ALTUNKANAT)

“O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını severek ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir (…) Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu.”
Rosa Luxemburg gibi hem siyasetçi ve düşünür kimliğiyle tarihe mal olmuş hem de bir dizi kişisel tutkuya ve hayatla alabildiğine zengin ve çok yönlü bir ilişkiye sahip bir karakterin yaşam öyküsünü anlatırken, iki boyuttan birine fazlaca çubuğu bükmek pekâlâ mümkün. Luxemburg’un toplu eserlerini ve mektuplarını yayına hazırlamasıyla tanınan, aynı zamanda Margaret von Trotta’nın “Rosa Luxemburg” filmlerine de danışmanlık yapmış olan Prof. Annelies Laschitza’nın kaleme aldığı çalışma, sadece yeni arşiv belgeleriyle zenginleşen en kapsamlı Luxemburg biyografisi olmakla kalmıyor; bu açıdan da son derece doyurucu bir Rosa resmi sunuyor. “Bütün dertleri tokların vicdanına yüklemek istiyorum” diyen bir devrimcinin, doktor unvanlı bir iktisatçının, bir botanik, resim, müzik ve edebiyat âşığının, bir yazar ve militanın tutku ve direniş dolu yaşamöyküsünü anlatıyor.

Polonyalı bir Yahudi ailesinden gelen Rosa Luxemburg, bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı ertesi Almanya’yı sarsan devrimci ayaklanmanın önde gelen figürlerinden biriydi. Polonya sosyal demokrasisindeki ulusalcı eğilimlere, Almanya sosyal demokrasisi içindeki sosyal reformizme karşı tavizsiz mücadelesiyle öne çıktı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki II. Enternasyonal ihanetine ve “vatan savunması” yalanlarına karşı, işçi sınıfını emperyalist savaşa karşı örgütlemeye çalıştı. Bolşevik Devrimi’ni büyük bir coşkuyla karşıladı; parti-kitle ilişkisi, sosyalist demokrasi gibi konularda Bolşevikleri eleştirdi. Ardında yüzlerce makale, onlarca kitap ve broşür, iktisat teorisinden ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorununa kadar pek çok önemli teorik/politik tartışma ve zaman zaman karşıtlarını çileden çıkartan sert polemikler bıraktı.

Öte yandan bu coşkusu sadece siyasal ve teorik tartışmalara değil, tüm zenginliğiyle yaşamın bizzat kendisine yönelmişti: “Doğanın türlü türlü ve gizemli yapıları ve renkli detay zenginliği Rosa Luxemburg’u mutlu ediyordu. Tüm duyuları yeni tutkusu için harekete geçmişti. Hiçbir çayır, kır veya ormandan yeni bir keşif yapmadan, eve götürmek üzere ot, çiçek veya dallar toplamadan dönmüyordu. Geniş bir bitki coğrafyasında incelemeler yapıyor ve koleksiyon coşkusunu çevresine de aktarıyordu; aynı zamanda resim yapmaktan da hoşlanan, evdeki yardımcısı Gertrud Zlottko’ya bile.”

Fakat siyasi tartışmalardaki tüm tavizsizliğine, iddialılığına ve gücüne, yaşamla kurduğu bu çok yönlü ilişkiye rağmen zaman zaman içine düştüğü zayıflık ve çaresizlik duygusunu da kayda geçirecek kadar derin bir içgörüye sahip Rosa –kuşkusuz günün sonunda mücadeleye ve yaşama duyduğu güçlü bağı bir kez daha kurmak koşuluyla. Kitapta Rosa’nın bu dirimsel coşkusuna, direnme ve mücadele gücüne tanıklık eden sayısız mektubuna yer veriliyor. Onu bir sayfada Alman sosyal demokrasisi içinde eleştiri oklarından en çekinilen kalemlerden birine, diğer bir sayfada kaskatı bir yabanarısına dönüşmüş bulmak mümkün:

“Zorlukla kurabildiğim güzel dengenin tam orta yerinde dün akşam yatmadan önce, yine geceden çok daha karanlık olan bir çaresizliğe kapıldım. Bugün de gri bir gün, güneş yerine soğuk doğu rüzgârları hâkim… Kendimi donmuş bir yabanarısı gibi hissediyorum; hiç sonbaharın ilk soğuk sabahlarında ölü gibi kaskatı, incecik bacaklarını içine çekmiş ve kürkü kırağıyla kaplanmış bir şekilde çimenin üstünde sırtüstü yatan bir yabanarısı gördünüz mü? […] Bu gibi durumlarda yaptığım ilk iş dizlerimin üstüne çökmek ve yabanarısını ağzımın sıcak soluğuyla hayata döndürmek olurdu. Keşke güneş de benim gibi bir zavallıyı ölüm soğukluğundan hayata döndürebilse! Bu arada içimdeki şeytanlara Luther gibi mürekkep hokkasıyla karşı koyuyorum.”

Levent Bakaç’ın akıcı bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı bu çalışmada, bir yandan dünya ve devrim tarihinin bu gelgitli dönemine Rosa’nın penceresinden tanıklık ederken, aynı zamanda onun edebiyata, botaniğe, resme, müziğe derin ilgisi ve yeteneğiyle de tanışıyoruz. Bu kitapta karşımızda “hayat piyanosunda bütün parmaklarını kullanmak” isteyen bir devrimciyi buluyoruz. Kısacası Laschitza, Önsöz’de belirttiği hedefine ulaşmış görünüyor:

“Burada sunulan yeni yaşam öyküsü, Luxemburg biyografisindeki tek yönlülükleri aşmayı amaçlıyor. Başlıca hedefim, kapsamlı arşiv çalışmaları, yayınlanmış kaynaklar ve yeni araştırma sonuçları temelinde, Rosa Luxemburg’un gelişimini gerçeğe uygun şekilde ve geniş açıdan göstermek. Elinizdeki biyografi, Rosa Luxemburg’un hayatındaki çeşitli durakları takip ediyor ve kişiliğinin, teorik çalışmalarının ve politik ve pedagojik faaliyetlerinin birliğini gözler önüne sermek istiyor. Girdiği çatışmaların ve başarı ve yenilgilerinin nedenlerini açıklamak üzere, arkadaşları ve karşıtlarının kişisel ve politik zihin dünyasına da ışık tutuluyor.”


ROSA LUXEMBURG- HER ŞEYE RAĞMEN, TUTKUYLA YAŞAMAK, Annelies Laschitza, Çev.: Levent Bakaç, Yordam Kitap, 2010.



Eftelya’nın Hikayesi (Helin KÜÇÜK)

Kitabın yazarı Thomas Korovinis Eftalya ile (Çika ismi daha sonralarında bir takma isim olarak kendisine verilmiş. Yazının devamında bahsedeceğim) 1989 yılında İstanbul’da tanışmış. Kendi tabiri ile Eftelya “Yunan Konsolosluğu’nun önünde orada cüzi miktarda parasal yardım bulmaya çalışan son trajik figürlerden biri”. O zaman seksen yaşlarında olan Eftelya’nın, hikâyesini kendine has üslubuyla paylaştığı Korovinis bu kaydı sekiz yıl sonra Eftelya’nın diline hiç müdahale etmeden kitaba aktarmış. Kimileri için okumakta zorlanacakları bu tercih, benim için Eftelya ile gerçek bir sohbet tecrübesine eşdeğerdi.

Aslında hikâye çok eski ama eskimesine erkek aklın izin vermediği kadar yeni. Erkeklerin başlattığı bir savaşta kaybolan bir küçük kız, erkek egemen toplumda nefes almaya çalışan bir ergen ve bu erkek dünyanın kuralına boyun eğmek zorunda kalan bir garip kadın. Feminist tırnaklarımı çıkarmadan anlatmaya çalışacağım; yazının hemen başında bezmeyin. Zaten kitabı okuduktan sonra “kadın haklı beyler” diyeceksiniz.

Eftelya’nın hikâyesinin başı “ne olur sonu güzel bitsin” arzusuyla başlıyor. Okulunun ilk günü, Eftelya güzel kalemlerini koyup çantasına, okul yolunu tutuyor.  Dersler az biraz sıkıcı gelmiş olacak ki uyuyakalıyor, bir kedi uyandırıyor onu sınıfa nasıl girdiği belli olmayan. Uyanıp dışarı çıktığında ilk gördüğü şey, elinde tüfeği ile bir asker karşıdaki evin kapsının önünde; içeride, evin bahçesinde ise bir adam asılmış. 5 Aralık 1917 Erzincan Mütarekesi Eftelya’nın gözlerinden anlatılıyor tam bir çocuk aklı ve diliyle. Belki okulda uyuyakalıp derslerini dinleyemiyor ama en hayati bilgi giriyor aklına Eftalya’nın: “Topal Osman Ağa’nın konağı. Hıristiyanları bu öldürüyordu, Rabbim İsa, lanetli Topal Osman, çeteci, büyük çeteci, çok kötü adam, ruhu şad olmayasıca. O zaman bir korku çöktü üstüme, bir titreme ve adamı gördüm, git oradan dedi. Hadi Eftalya, dedim içimden, doğru eve çek”. Bu topraklarda azınlık olarak yaşama giriş; Hadi Eftelya! Doğru eve çek!

Babası cezaevine girdikten sonra annesi ve ninesi ile kalan Eftelya ikisinin de ölümünün ardından bir Osmanlı kadını tarafından kaçırılıp (Bu tabir Rumlar arasında Müslümanları ifade etmek için kullanılırdı) doğup, büyüdüğü Giresun’dan Poli’ye yani İstanbul’a getiriliyor. Böylece Eftalya’nın Çika olma yolculuğu da başlamış oluyor.

İstanbul’da babasını delirmiş olarak bulan Eftalya’yı halası himayesine alıyor ve ikinci ders zili çalıyor. Bu topraklarda hem azınlık hem de kadın olarak yaşamaya giriş; “Anladım mı yani nedir hayatım? Bu duyduğun, işte budur hayatım. Gübreden çık boka gir. Boktan kaç gübreye düş.”
Sonrasında hikâye her ne kadar bilindik olsa da canınızı acıtmaya devam ediyor. Bir adamla tanışıyor, yabancı bir asker. Kendisine Çika adını o veriyor. Adam onu beklemesini istiyor, namuslu bir kız olarak beklemesini istiyor ondan. Ama başka adamların da başka planları var elbet. Eftelya, bırakırlar mı seni? Ki bırakmıyorlar. Eftelya oluyor Fahişe Çika. “Hangi yolu alayım, kime derdimi anlatayım, dünya kafamın içinde bir yumak, başım bir fırıldak gibi dönüyor, nerede bulacaksın sana benzeyen bir kalp, sana acıyacak bir yürek?” diye düşünürken adaşı Denizkızı Eftalya’nın sesiyle nasıl hüzünlendiğini anlatıyor. Onu hüzünlendiren adaşının çok genç yaşta, paşaların keyfi için bir gemide şarkı söyledikten sonra hastalanıp ölmesiyle de şarkıları susuyor. Son dersi de böylelikle Denizkızı veriyor Eftalya’ya: Bu topraklarda güzel sesli güzel kadınların ciğerlerinin ve yüreklerinin ebedi yeri, sofralarıdır ciğersiz paşaların.

Eftalya’nın hikâyesinin bir kadın hikâyesi olduğu kadar önemli bir dönem anlatısı oluğunu da söylemek lazım. Yazar Korovinis önsözde bunu şöyle açıklıyor: “Bizim insanlarımızdan birinin sürükleyici hayat hikâyesinin içinde çağdaş Türk-Yunan tarihinin birçok mihenktaşı beliriyor ve İstanbul’un son birkaç on yılının toplumsal hayatının karakteristik figür ve olayları gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor”. Kullandığı dil ise yazara göre hem dramatik hem de çeşitli lehçelerin birleşiminden oluşuyor. Korovinis bunu şöyle özetliyor; “İstanbullu Rumların yerel söyleyiş- leri, hâlâ kullanılan çeşitli Türkçe deyimler ve birkaç Pontusça kelimeden oluşan bir karışım” Bu bağlamda en dikkat çeken bölümlerden biri Eftalya’nın Fahişe Çika olduktan sonra başından geçen bir olay; Evinde kaldığı Madam onun için birkaç adamla pazarlık yapıyor ve Çika da bu pazarlığa kulak misafiri oluyor. Ardından odaya dalıp durumun ne olduğunu ona da açıklamasını istiyor ve adamlar “Seni alacağız, ortaya koyacağız. Biz üç tane zengin çiftiz. Seni iyi bir eve götüreceğiz. Hepimiz beraber oynayacağız. Işıkları söndüreceğiz ve kim isterse öbürüyle ne isterse yapacak.” Çika ise bu durumdan hoşlanmıyor ve böyle şeyleri daha önce duyduğunu anlatıyor: “Duydum ki böyle şeyleri başka yerlerde yapıyorlar, uzakta, Anadolu’da bazı köylerde.” Sonrasında ise ben dâhil pek çok Alevinin bir aklı geri yüzünden hayatında en az bir kez dinlemeye maruz bırakıldığı, sonrasında bön bön bakışlarla “ya harbiden doğru mu?” diye sorulduğu “mum söndü” suçlamasını anlatmaya başlıyor. Yayınevi bu bölümü tutmalarının sebebini “Bu asılsız ithama (modern söyleyişle “nefret söylemine”) ve benzerlerine bu anlatıda da rastlanması, bunların Sünni dışı topluluklarda da yaygınlaşmış olduğunu ortaya koyuyor” diyerek açıklıyor. Çika’nın bu anlatımı konusunda ona kızmadan hikâyeye devam edebilmemin sebebi ise sanıyorum benim de aldığım derslerden biriydi. Marksizme giriş Ders:1 “ Bir toplumdaki düşünce biçimi, o toplumdaki egemen sınıfın düşünceleridir.”

Eftalya’nın hikâyesi bittiğinde ilk yaptığım şey hemen Denizkızı Eftalya’nın bir şarkısını bulup dinlemek oldu. Aynı adı taşıyan bu iki kadın adlarını bilmedikleri adamların savaşlarında, keyiflerinde onlara taktıkları isimlerle bu dünyadan geçtiler. Dilleri, onları da yok eden bir çoğunluğun diline dönüşüverdi onlar bilmeden. Birinin sesi kaldı taş plaklarda; diğerinin hikâyesi de 67 sayfaya sığıverdi ve okunu verdi bir çırpıda.

*Yazı boyunca Eftelya’yı asıl ismiyle anmamın sebebi, hikâyesini anlatırken ona Fahişe Çika diye seslenilmesinin en büyük hakaret olduğunu söylemesi. Bunu açıklıkla söylemesine rağmen kitabı hazırlayanın Eftelya’nın en nefret ettiği isimle kitabı çıkarmasını anlamak pek mümkün değil doğrusu.

FAHİŞE ÇİKA, Thomas Korovinis, Çev.: Frango Karaoglan, İstos Yayınları, 2012.



“İlham Verici” Olmaktan Fazlası (Sevinç TOSUN)

Sosyoloji öğrencileri, disiplinin kurucu “babaları”nı öğrenirlerken bir ara kulaklarına onun adı da çalınır, sonra pek üstünde durulmaz, sınavlarda sorulmaz, geçer gider. Jane Addams.

Bir kadın, üstelik üniversiteyle ilişkisi gayet mesafeli. Türkçe basımdaki Yayıncının Sunuşu’nda Chicago Okulunun ilham kaynaklarından biri olduğu belirtilmiş; ne kadar tehlikeli bir tarif! Bir kadından “ilham kaynağı” diye bahsediliyorsa, anlarız ki esas işi yapan adam ona aşıkmış ve bu aşkın verdiği güçle yoluna devam etmiş. Olsa olsa arada kafasındaki fikirleri onunla konuşmuştur. Ya da, “ona konuşmuştur” desek daha doğru. Bir tür ayna gibi.

Jane Addams bundan çok daha fazlasıydı. Sadece onlara değil, kendisinden sonra gelen kadın kuşaklarına da ilham verdi. Yaptıklarıyla, düşündükleriyle, mücadelesiyle, dünyaya katılma biçimiyle. Dünyaya katılmanın ancak eylem yoluyla olabileceğini gösterdi. Düşünce ile eylemin durmadan birbirini sınayan, birbirini besleyen, birbirini güçlendiren şeyler olduğunu. Praksisi.

Biyografi okumanın en güzel yanı muhtemelen budur: Kahramanın nasıl bir dünyaya, hangi araçlarla ve heveslerle katıldığını anlamamızı sağlar. Böylece biz, dünyayı onun gözüyle görürüz, bakışımız derinleşir, ufkumuz genişler. Addams’ın öğretmeni Caroline Potter’ın “Eğer bir kadın öğrendiklerini yalnızca biriktiriyorsa, hayati gücünü yitiriyor demektir” sözünün anlamını Addams’ın yaşamıyla kavrarız mesela. Henüz yirmi yaşındayken, mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Truva rahibelerinden Cassandra’nın hikayesini anlatmasını, kadın sözünün değersizleştirilmesini vurgulamasını içimiz titreyerek okuruz. Bu konuşma, hayatının geri kalanında vereceği mücadelenin habercisi gibidir.

Addams’ın eylemciliği üç temel alanda ortaya çıkar: sosyal reform, kadın hakları ve barış hareketi. Bu üçünü birbirinden ayırmaz, hayatının farklı dönemlerinde biri öne çıksa da, biri olmadan diğerlerinin başarılamayacağının farkındadır.

Sosyal reform mücadelesi, onun Hristiyanlığı kavrayışıyla bağlantılıdır. “Yoksullarla birarada yaşamanın onları iyileştirmekten başka, sahici nedenleri olduğunu keşfetmek”ten söz eder örneğin. İlk Hristiyanların sınıfsal farklılıkları aşan bir topluluk kurma idealinden derinden etkilenir, Tolstoy ve İtalyan devrimci Mazzini’de bu arayışın izlerini bulur. Onun için sosyal reform, yasal ve ekonomik düzenlemelerin ötesinde, ahlaki bir idealdir. Çünkü yoksulluk, insanların “ruhlarını sakatlar”. Chicago’nun en yoksul ve göçmenlerle dolu mahallesinde kurduğu Hull House, dünyadaki ilk toplum merkezlerinden biridir ve Addams hayatının büyük bölümünü burada geçirir. Yoksullar için ücretsiz sağlık hizmetleri, kadınlar ve çocuklar için barınak, yetişkin ve çocuklar için kültürel çalışmalar sunan bu merkez, sosyal çalışma alanının ortaya çıkışının habercilerinden biridir. 1893 yılında patlayan Pullman Grevini bütün gücüyle destekler. Grevin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, sosyal reformlar için çalışmaya devam eder. Chicago’lu orta sınıftan kadınlara yaptığı konuşmada, “İnsanların vicdanının uyanması, işçi sınıfının insanlığın manevi, entelektüel ve maddi mirasına tam katılımının sağlanmasını gerektirir” der. Louise W. Knight, Addams’ın bu grev ve sonrasındaki tutumunu, “Aslında bu konuda Jane Addams’ın kavrayışı, Marx’ın öngördüğü gibi, kendi sınırlı yaşam deneyimleriyle biçimlenen perspektifiyle sınırlıydı. Bolluk içinde bir hayatta, beyaz bir kadın olarak yetişmişti, hiçbir zaman bir fabrikada çalışmamıştı ve ekonomik iktidarın gücüne kördü; ayırt edebildiği tek çatışma, kişisel olandı” diye değerlendirir. Ama haksızlık etmeyelim, Addams deneyimlerinden öğrenen biridir. Pullman Grevinden sonra babasının hayırseverlik etiğini terk ederek politik perspektifini genişletir. “Çağın tutkusu” der, “çalışanları özgürleştirmektir”. Bundan sonraki çalışmalarında hep kamusal gücün yeniden dağılımı hedefini görürüz.

Addams’ın cinsiyet bilinci, sınıf bilincinden çok daha erken uyanmıştır. Henüz çok genç bir öğrenciyken. Yıllar sonra, mezun olduğu Rockford Koleji diploma töreninde yaptığı konuşmada, kadınların saf doğasına ilişkin yaygın inancı sorgular: “Belki de kadınların siyaseten yozlaşmamış olmalarının, yasama organlarını yozlaştırmamış olmalarının ve zarara yol açmamalarının nedeni, bunu yapmak için daha önce hiçbir fırsata sahip olmamalarıdır; adeta cezası savaş suçundan bin beter olan bir askeri yasayla zincire bağlanmışlar gibi.” Bu konuşma, bize kadınlara yönelik ayrımcılığın sistematikliğini kavradığını gösterir. Tuhaf biçimde, Pullman Grevinden sonra geliştirdiği içgörü ve babasının hayırseverlik etiğini terk etmesi, onun cinsiyet eşitsizliğini kavrayışında da derinleşmeye yol açar ve işveren George Pullman’ı Kral Lear’a benzetir: Babanın yasası, sadece kız evlatları değil bütün ezilen ve sömürülenleri itaate zorlamaktadır.

Addams’ın ırkçılığa ve göçmen karşıtlığına yönelik mücadelesi, Amerika Birleşik Devletlerinin Birinci Dünya Savaşına girmesiyle, büyük bir barış mücadelesine dönüşür. Amerika Birleşik Devletlerinin ilk ulusal kadın barış örgütü olacak Kadınların Barış Partisi’nin ilk başkanı seçilir ve yıllarca uğraşmak zorunda kalacağı vatana ihanet suçlamalarını göğüsler. “Jane Addams gülünç, boş kafalı, küstah, evde kalmış yaşlı bir kadın olarak şimdi de çapını aşan konulara burnunu sokuyor”dur. Bugünleri sonradan şöyle hatırlar: “Bu toplumsal aşağılama ve bütün ülkeye yayılmış yanlış anlama, beni kendine acımanın çok yakınına getirdi. (…) Ne tuhaf ki, barış yanlısı kişi savaş zamanında kendine acıma batağından doğruca kendini haklı görmenin çorak tepelerine çıkabiliyor ve her iki yerde de kendisinden aynı şekilde nefret edebiliyor.”

1935’te, 74 yaşında öldüğünde, ona daha önce saldırmış olanlar “Amerikan kadınlığının en iyi örneği”, hatta “insanlığın anası” diye selamladılar. Neyse ki dostları onun kim olduğunu biliyor ve hatırlıyorlardı: “Olması gereken hayata değil, hayatın kendisine olan sevgisi”nden söz ettiler, sıradışı kavrayışından, kendini adama yeteneğinden, insancıllığından…

Addams’ın hayatını Louise W. Knight’ın kaleminden okumak bir zevk. Öğretici, ilham ve heyecan verici bir deneyim. Bu kısacık yazıda değinilemeyen pek çok yönüyle Addams’ı tanımak ve yüzyıl başı dünya tarihinin bir kesitini derinlemesine okumak için harika bir kitap.



JANE ADDAMS: EYLEMCİ BİR RUH, Louise W.Knight, Çeviri: Çağın Öngen, Eda Beydili, Başak Adıgüzel, Özlem Cankurtaran Öntaş, Melike Tunç Tekindal, Hale Meriç Karabekir, Çiğdem Ademhan,  Ayizi, 2014.


Resmi Olmayan Tarihi De Zorlamak (Şöhret BALTAŞ)

Bir Afrika özdeyişi, “Aslanlar kendi hikâyelerini yazmadıkça, avcıların hikâyelerini dinlemek zorundayız” der. Resmi tarih ile gerçek tarih arasındaki karşıtlığı bu kadar yalın bir biçimde ortaya koyan başka bir söz bilmiyorum. Hele bugünlerde, Ortadoğu’da iktidar ve rant avına çıkmış olan avcıların anlattığı kahramanlık hikâyelerinin teşhir edilmesi için bu sözü sıkça hatırlamaya/hatırlatmaya öyle çok ihtiyacımız var ki…

Ancak bu mesele, hiç de öyle tek boyutlu değil. Yani özdeyişteki gibi, bir tarafta avcıların, öteki tarafta aslanların ol-duğu iki kutuplu ya da tek bir ezen-ezilen ilişkisinin olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Avcıların içinde farklı hikâyeler anlatanlar olduğu gibi, ne yazık ki aslanlar içinde de farklı hikâyelere inanan, hatta avcı hikâyelerinin peşine takılan ve bu uğurda kendi türünün yok oluşuna, çürüyüşüne hizmet edenler var. Bu yüzden resmi tarihin teşhiri dediğimizde, iç içe girmiş sonsuz sayıda kapıyı açmamız ve ardındakini gün ışığına çıkarmamız gerekiyor; birini bile eksik bıraktığımızda en dıştaki ağır demir kapının yerinden oynatılamayacağını bilerek…

Bu metafordan hareketle; yüzyıllar öncesinde kadının egemenlik altına alınmasıyla başlayan cinsiyet iktidarı, iç içe girmiş kapılardan oluşan bu yalanlarla dolu labirentin en zor açılan odası desem, herhalde abartmış olmam. Zira, gerek sınıf, gerek ırk veya milliyet hakkında söylenen resmi yalanların üzerindeki şal kaldırıldığında açığa çıkan resimde, kadın ezilmişliğinin hâlâ “verili durum” olarak kabullenilmesi, tarihsel olarak sürekli tekrarlanan bir olgu. Eşitlik ve özgürlüğün evrensel şiar haline gelmesini sağlayan Fransız Devrimi’nden bu yana, avcılara savaşanlar safında bir an tereddüt etme-den yer alan kadınlar, yeni iktidarlar kurulduğunda ilk safdışı bırakılanlar arasında yer alıyor daima… “Tamam” deniyor kadınlara, “iyi güzel, savaştık, kazandık, hadi şimdi evlerinize dağılın!” Siyaset her zaman biz kadınlar adına erkeklerin yaptığı bir alan olarak kabul ediliyor; bizler için neyin doğru ve yanlış olduğuna onlar karar veriyor; nasıl özgürleşeceğimizi bile onlar bizden daha iyi biliyor!

Bu anlamda, kadın tarihinin yazılması o “son kapı”nın açılması ve içerde hem avcılarla hem de bizzat aslanlarla mücadele edilmesi anlamına geliyor.

"Son kapı"yı zorlayanların tarihi

İşte Hülya Osmanağaoğlu’nun “Feminizm Kitabı: Osmanlı’dan 21'inci Yüzyıla Seçme Metinler” adlı kitabı, bu coğrafyada “son kapı”yı zorlayanların tarihini anlatıyor. Resmi tarihe karşı yazılan gayri resmi tarih anlatılarının birçoğunda da adı geçmeyen, tarihin görünmez özneleri olan kadınların bu ülkede verdiği mücadelelerin titizlikle hazırlanmış bir dökümünü sunan kitap, kendi alanıyla birlikte aslında diğer alanlardaki yalanlara da ışık tutuyor. Örneğin, resmi tarihin 1923 tarihi ve Türk milleti ile başlattığı “kurtuluş” hikâyesinin hiç de öyle olmadığını, kadınlar üzerinden bir kez daha anlıyoruz. 1908’e doğru ve daha sonrasında hakları için mücadele eden kadınların varlığı, bize tarihimizin çok kimlikli bir geleneğe dayandığını gösteriyor. Tıpkı solun, Türkiye’de sosyalizmin tarihi anlatılarını 1920’lerden başlatmasının, daha baştan “milliyetçi” bir perspektifle sınırlanmış olması gibi, feminizmin de “Cumhuriyet’le birlikte başlayan kadın hakları” hikâyesinden kurtulması için önemli bir tarihsel dayanak sunuyor. Bu, yola çıktığımız noktanın yürüyüşümüzü belirlemesi açısından son derece önemli.

Kitap, Birinci Dalga ve İkinci Dalga ana başlıkları altında Osmanlı’dan bugüne kadın hareketinin geçirdiği evreleri, bizzat o dönemin dilinden anlatıyor. Birinci Dalga’nın içerisinde Osmanlı döneminde kadın haklarını (Avrupa’da olduğu gibi) daha çok oy hakkı ile sınırlandırarak savunan Türk, Rum, Ermeni ve Kürt kadınlarının yazıları yer alıyor. Şükûfezar, Hanımlara Mahsus Gazete, Kadınlar Dünyası, Hay Gin (Ermeni Kadını) gibi dergilerde yer alan farklı milliyetten kadınların mücadelesi Birinci Dalga Feminizm’in tipik talepleriyle sürüyor: Seçme-seçilme hakkı, çalışma ve eğitim hakkı, tek söz-cükle ifade etmek gerekirse eşit yurttaşlık hakkı.

"Özel olan politiktir"

İkinci Dalga Feminizm, 1980’lerde başlıyor. 80 öncesi sol mücadeleden gelen kadınlar, İkinci Dalga feminist hareketin çoğunluğunu oluşturuyor ancak hem teorik hem de ülkede yaşanan pratik açısından solun eleştiriye tabi tutulduğunu, kadınların görünmezliğinin sosyalist teori ve pratik açısından da beslendiğinin tespit edildiğini görüyoruz bu dönemde. Kadınlar bu kez sadece eşit yurttaşlık değil, yaşamın her alanında özgürlük istiyorlar. Bu dönemin öne çıkan şiarı, bugün hâlâ önemini koruyan şu yalın cümle: “Özel olan politiktir.”

Kuşkusuz, burada kadın mücadelesinin, egemen söylemlere karşı yürümeye devam ettiği yolda öğrendikleri de var. Bunların başında Kürt kadınlarla yaşanan dayanışma ve yol birliği çabaları var. Kürt kadınlar, 90’larda kendi dergilerini çıkarıyorlar; Roza, Jujin, Jin û Jiyan hem Kürt hem de kadın olmanın getirdiği deneyimleri katıyor kadın hareketine. Karşı-lıklı anlama çabaları, bugün birçok yapıda birlikte mücadele etme gücüne ulaşmış durumda.

Yine 90’larda başörtü yasağıyla birlikte öğrenim hakkı elinden alınan kadınlarla yürütülen dayanışmanın, feminist ha-rekete “farklılıkların birliği” anlamında perspektif kattığını belirtmek gerekiyor. Kuşkusuz siyasal İslamcı yükselişle birlikte bu birliğin yer yer tartışma ve gerilimlere neden olduğunu, ancak her şeye rağmen, başörtüsü yasağına karşı duruşun hem özgürlükler mücadelesini ilerlettiğini, hem de despotik devlet geleneğinin sorgulanmasına yol açtığını tespit edelim.

Kitabın son bölümünde yer alan, LGBTİ hareketi ve heteroseksizme ilişkin Kaos GL’de yayınlanan metinler de feminist hareketin ilişkilendiği bir başka toplumsal gruba işaret ediyor. Daha önce hiçbir muhalif hareketin ilişkilenmediği LGBTİ hareketi, özel alanın politikleştirilmesini savunan kadın hareketi içinde özgün bir yer edindi ve özellikle Gezi Direnişi’nden sonra kabul edilen bir toplumsal özne haline geldi.

Hülya Osmanağaoğlu Feminizm Kitabı’nın amacının “bir kadın tarihi yazmak” değil, “feminist hareketin 20’nci yüzyıldaki macerasını metinler üzerinden okumak” olduğunu söylüyor. Bana kalırsa, hayli alçakgönüllü bir ifade olmuş bu; çünkü labirentlerin içinde kaybolmuş olan o “son kapı”yı açmak için başucumuzda bulunması gereken bu kitap, bu topraklarda bir zamanlar yaşamış ve kadınlık adına söz almış olan kadınların tarihini anlatıyor. Resmi tarihin paslı demir kapısıyla meselesi olan herkes okumalı.

FEMİNİZM KİTABI: OSMANLI’DAN 21'İNCİ YÜZYILA SEÇME METİNLER, Hazırlayan: Hülya Osmanağaoğlu, Dipnot Yayınları, 2015.

Kadınlar, Katiller ve Kalanlar (Zeynep Ceren EREN)

Vera'nın Dolores'e tavsiyesidir:
"İnsanın içini karartacak kadar erkek bir dünyada yaşıyoruz Dolores. Kocalar her gün ölür. Hatta şu an sen burada ağlarken, büyük ihtimalle bir tanesi ölüyor bile olabilir."
Film, Dolores Claiborne, 1995

Hepimiz biliyoruz, değil mi? Kadın cinayetlerinin ne kadar arttığını, erkeklerin bıkmadan usanmadan yorulmadan her gün kaç kadını öldürdüğünü, adına devlet denilen kadın düşmanı mekanizmanın hiçbir işe yaramadığını, bırakın kadınları korumayı, yapanın sırtını sıvazladığını, memlekette kadın hareketinin kadınlar daha eşit, daha iyi hayatlar sürsün, özgür olsun diye değil, sadece ve sadece yaşayabilsinler diye uğraştığını… Bunların hepsini biliyoruz.
Biliyor muyuz gerçekten? Sadece öldüğünde haber olan ve baş harflerinden tanıdığımız bu bitmek bilmeyen alfabeyi biliyor muyuz? Daha doğrusu, sadece sonunu bildiğimiz bir hikayeyi gerçekten bilebilir miyiz? Ya da daha da kötüsü, bu alfabeye, cinayetlere, aynı memleketin sakinleri olarak nereden, nasıl bağlanıyoruz? Bunlar sadece o zavallı kurban kadınların ve katil adamların hikayeleri mi? Hadi adamlar gerçekten katil de, peki kadınlar o kadar kurban mı? Emin misiniz?
Bu kitapta, öldürmüş ve pişman, koğuştaki duvarında kocasının fotoğrafını saklarken “Güzel günlerimiz de olmuştu” diyen kadınları, öldürmüş ve asla pişman olmamış, “Suçu ben her zaman ölende bulurum” diyen erkek katilleri, bir de bu cinayetler tarlasında en kıymetlilerini kaybetmişlerin söylediklerini dinleyeceksiniz. Cezaevlerinde ve dışarıda kayıp yakınlarıyla yapılan bu görüşmelerde, bildiğimiz matematiğin kadından erkeğe nasıl değiştiğini, bazen rakamların bile zulmü anlatmakta nasıl da yetersiz kaldığını göreceksiniz.
Gencecik gelin Nigar’ın tam 17 senesinin, haftada en az 3 geceden kocası tarafından ırzına geçilerek, onu bağırta bağırta, zorla ters ilişkiye girmesiyle geçtiğini mesela. Kaç etti? 2652 gece. İki bin altı yüz elli iki gece. O da bu geceler bir defada biterse. Ya da 30 senelik evli bir başka kadının, dayak yemediği bir gün bile olmadığını göreceksiniz, yani ne ediyor, 10950 gün. On bin dokuz yüz elli gün. Öbür tarafın matematiği başka ama, tek bir soru var: “Bunun yatarı kaç?” Tek korku tahmininden fazla yatmak. Azıcık yüksek karar verse bile hakim başta, telaşa mahal yok, daha bunun namusu var, tahrik olmuşluğu var, orospuluğu var. İşte böyle yapıyor hesabını kitabını bilen erkekler, işte böyle iniyor eşini, kaynanasını, baldızını silahla vuran Hamit’in cezası, 84 yıldan 14 yıla. Sadece 14. On dört.
Bu kitabı okuduktan sonra içiniz elvermeyecek kocasını öldürmüş kadınlara katil demeye. Diyemeyeceksiniz, çünkü bu kadınlar katilse, kadınları öldüren erkeklere başka bir sıfat bulunması gerekiyor.
Adamların matematiğinin söylediği başka şeyler de var. Okuduğunuzda görüyorsunuz, kimsenin tek başına hikâyesi değil bu olan bitenler. Kötücül bir erkek dayanışması var etrafta. Fısıltılar var, öğüt verenler, yol yordam gösterenler, “Ben şu kadar yattım, sen de en fazla bu kadara çıkarsın.”     diyenler. Öldürmenin bilgisi dolaşıyor ortalarda, ucuz etin hangi markette olduğunu bilmek, bilmiyorsan öğrenmek kadar kolay bir kadını öldürünce başına ‘en çok’ ne geleceğini bilmek. Karısını, kaynanasını, baldızını vururken kurşunu bittiğinde bile yardım etmeye çalışıyor arkadaşları Hamit’e, ama paraları yetişmiyor da yenisini alıp götüremiyorlar. Karısı bu yüzden yaşıyor bugün Hamit’in. Yeri geliyor bir komşu, yeri geliyor bir akraba, yeri geliyor arkadaş oluyor bu fısıldayanlar. Çember genişledikçe genişliyor. Hepimizi içine alıyor.
Belki cinayetten tanımazsınız bu fısıldayanları, bu el verenleri. Ya namustan, ahlaktan, çok affedersiniz orospu olmaktan söz açıldığında? Çekinmeden bir bir anlatıyor erkek katiller; çayın sıcak olması orospuluk, soğuk olması da. Manava gitmek orospuluk, sokağa çıkmak, hele sokağa yalnız çıkmak, daha büyük orospuluk. Balkona çıkmak, evin içindeyken bile görülmek, çalışmak, para kazanmak orospuluk. Kocaya karşı gelmek orospuluk, kocanın ailesiyle iyi geçinmemek orospuluk, çocuk doğurmak istememek, kocanın isteklerini yerine getirmemek hep orospuluk. Orospuluğun, namussuzluğun cezası? Dayak. Tecavüz. İşkence. Ölüm. Adamların eşyası çünkü kadınlar. Nokta. “20 yıl sonra bana boşanmak istediğini söyledi.” diyor, “Var mı öyle ya. Baştan evlenmeyi kabul etmeyecekti.” Bu özgüvenle, erkek katillerden bir tanesi içtenlikle muştuluyor bize: “Kimse kimseyi kandırmasın, cinayetler olacak.”
İşte tam da bu yüzden, bugün bu topraklarda olan biteni tanımlayan şey, yazarın da söylediği gibi, cins kırımıdır. Kitaptaki anlatılara bakıldığında kadınların niye şiddete başvurduğuna değil de, niye bu kadar az şiddete başvurduğuna şaşırıyor asıl insan. Ve anlıyor, bugün kadınların en büyük isyanı, kadınların en büyük direnişi yaşamak, hayatta kalmaktır. Kimse kadınları bu cinayet tarlalarında kurban diye görmesin. Kitaptaki her örnek bıkmadan aynı şeyi söylüyor, hiçbir kadın aniden öldürülmüyor. “Gözüm döndü öldürdüm!” diyene inanmayın. Adamlar ısrarla söylüyorlar “Seni öldüreceğim.” Günlerce, aylarca söylüyorlar. Tehdit ediyorlar, işkence ediyorlar. Bütün bu süre zarfında kadınlar hep uğraşıyor, bu adamlardan kurtulabilmek, gidebilmek, ayrılabilmek için uğraşıyor. Bu bataktan çıkmak için. Hem de herkes onu paçasından yakalamış aşağı çekerken. İşte kimsenin onlara yardım etmediği, kadın düşmanı devletin onları korumadığı bu zaman diliminde canlarını dişlerine takıp uğraşıyorlar. Ölmemek için. Ölmemek için. Nadiren kendi ailelerinin desteğini alarak ama hep çocuklarını tekrar görememe tehdidiyle. Terk etmeye çalıştığı adamın yanında yeniden işe girmeye bile razı oluyor ölmeden Gönül, ablasına diyor ki “Adamın gözünün önünde olursam belki sakinleşir, bırakır yakamı”. Bunlar mecburiyet seçenekleri. Ama işe yaramıyor.  
Bir sessiz alfabenin, kartopu gibi büyüyen rakamların ötesini görmek, bilmek ister misiniz? Kocalarını öldürmüş kadınlar kendilerini niye cezaevinde en nihayetinde “özgür ve emniyette” hissediyorlar? Kadın cinayetlerini adi suç değil politik kılan o çember nasıl, bize nasıl değiyor, ve belki en önemlisi bu çemberi nasıl kıracağız? Ölü Kadınlar Memleketi’nde kadınlar, katiller ve kalanlar anlatıyor.
**
ÖLÜ KADINLAR MEMLEKETİ, Burçe Bahadır, Ayizi Kitap, İstanbul, 2014.




         

Sinema Kadın Mekan (Gül YAŞARTÜRK)

Serazer Pakerman’ın St Andrews Üniversitesi’nde yazdığı doktora tezinin kitaplaştırılmış hali olan Film Dilinde Mahrem, Deleuzeyen kavramların anlaşılamama derdini ortadan kaldırıyor, bunu da kuram ve analizi birleştirdiği film örnekleriyle yapıyor. Yazar farklı ülke ve dönem filmleri arasında akrabalık kurmasının yanında hafıza, hareket ve sınırlar başlıkları altında ele aldığı kadın karakterleri de adeta tek bir öykü çatısı altında birleştiriyor. Ancak kitapta gündelik konuşma dilinde kullandığımız kimi kelimeler / ifadelerle (‘adam kadına zorla sahip olur’, ‘aynen’, ‘takılmak’, ‘gariban’…)  karşılaşmak akademik dile zaman zaman gölge düşürüyor.

Kitabın yapısı

Kitabın giriş bölümü analizlerde kullanılan kavramların açıklamalarını içeriyor genel olarak. Yazar analizlerinde şizoanalizn açıklamasının ardından feminist kuramla şizoanalizi birleştiriyor. Şizoanalizi anlamak için önemli olan temel kavramlardan oluş ve çoğunluksal güç tanımlarını yaparken, çoğunluksal politikanın yerleşik öznesinin erkek olduğunu, bize direniş alanı açacak olanınsa azınlıksal kadın olduğunu (azınlık ve azınlıksal arasındaki farkın altını çizerek) belirtiyor.

Deleuze ve Guattariye göre ötekiliği, öteki oluşu; kadın oluş yoluyla anlayabiliriz. Bu bağlamda bakıldığında Deleuze ve Guattari’ye feminist demek çok da yanlış olmayacaktır!! Erkek çoğunluksal (hükmeden olumsuz yıkıcı güç / başka güçlerle karşılaşıp dönüşmesi mümkün olmayan güç) varlık olduğuna göre erkek oluştan söz edemeyiz. Oluş mutlaka azınlıksaldır, yani kadınların deneysel bilgisi çerçevesinde gerçekleşmesi mümkündür. Kadına ait yeni bir dil bulunması gerektiğini söyleyen üçüncü dalga feministlerden özellikle Luce Irgaray’ın fikirleri Deleuze ve Guattari’ye yakındır. Irgaray,  adın bedenini akışkana benzetir ve bedenin ve cinselliğin ne olduğuyla değil neler yapabileceği ile ilgilenir. Buna göre akışkan bir madde olarak kadın bedeni ataerkil düzenin duvarlarına baskı uygular. Deleuze ve Guattari için ise cinsellik kadın ve erkek cinselliği ile sınırlandırılamaz, cinsellik kontrol edilemez binlerce cinsiyet üretmektir.

Pakerman yaptığı analizlerde her iki görüşten de yararlanıyor. Oluş ve azınlıksalı destekleyen bir diğer kavram da Yurtsuzlaşma – yerleşikleşme olarak çıkıyor karşımıza kitapta. Yazar yerleşikleşmeyi Lacan’a referansla açıklıyor önce. Lacan’da yerleşikleşme, bebek vücudunda belli organların anne baba sevgisi ve bakımı sırasında erotik değer kazanması ve enerjiyle yüklenmesidir. Yurtsuzlaşma ise arzunun bu bölgelerden kurtulmasıdır. Yurtsuzlaşmayı çoğunlukla yeniden yerleşikleşme izler ancak yeniden yerleşikleşme azınlıksal bir eylem değildir. Yurtsuzlaşma, azınlıksal kadını çoğunluğun etrafına ördüğü duvarlardan kurtarabilir. Bu kavramın, çoğunluksal olana direniş mekânı ve potansiyeli yaratmak gibi özellikleri vardır. Yurtsuzlaşma bireyleri onları kısıtlayan mekânlardan kurtarır.

Şizoanaliz


Şizoanaliz için evde olmak açılması ihtimali olan kapalı bir kutuda olmaktır. Şizoanaliz, kutunun fiilen açılması ve içindekilerin elle tutulur biçimde ortalığa saçılmasından yanadır. Oluş, fiziksel bir evden (ülke ya da çete bile olabilir) fiziksel olarak ayrılmayı gerektirir. Ataerkil yükleri taşımak ya da fırlatıp atmak yerine o alandan ayrılmak yani evsiz kalmayı önerir.

Pakerman’ın kitaptaki ilk ayrıntılı şizoanalitik film okuması (ve aynı zamanda en çok akılda kalanı) Serdar Akar’ın Gemide filmi üzerine. Gemide (1998) filminin kadın düşmanı olduğunu düşünen benim gibi okuyucuları oldukça şaşırtan yorumları var yazarın. Filmde tecavüzcülerin sevimli çizilmiş olmalarından mütevellit ikiliklere ait bilgilerin bir faydası olmayacağını belirtiyor. Geminin izleyicinin zihninde dişil bir film mekânı halini aldığını, dört adamın yuvası olmaktan çıkıp onlar için travmatik bir mekân, kadın içinse azınlıksal bir direniş mekânı olmaya başladığını belirtiyor. Kadın eylemsiz olsa da erkekler arasındaki güç dengesini değiştiriyor. Başta sıcak bir yuva olan gemi ters yüz olarak tekinsiz bir mekâna dönüşüyor ve kadın oluşun deneyimlendiği bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. Burada kilit noktayı yurtsuzlaşma – bütünlük – oluş ve organsız bedenin birbirlerini tamamlayan kavramlar olduğunu hatırlamak. Bütünlük ilk aşamadır ve organsız beden yaratır. Bir kılıf gibi mekandaki kişi ve nesneleri sarar ve görünmez bağlarla bağlar. Bütünlüğün parçası olan kişi ve nesneler hareket ettikçe alan dönüşür ve adeta çorap gibi ters yüz olur.

Çoğunluksal hafıza ve film

Kitabın birinci bölümü “hafıza” adını taşıyor ve Allegro (Christoffer Boe 2005), Others (Alejandro Amenábar 2001), ve Kader’i (Zeki Demirkubuz 2006)  ortak zeminde buluşturuyor. Sıralanan filmlerde kadın karakterlerin tekinsiz mekânlarla kurdukları bütünlükler sayesinde çoğunluksal hafızanın mutlak doğruluğunu ve dokunulmazlığını ortadan kaldırarak ataerkil ideali yurtsuzlaştırdıklarını söylüyor yazar. Bu kadınlar sayesinde azınlıksal hafızaya ulaşmak mümkün olmaktadır. “Hareket” başlıklı ikinci bölüm ise, Talk To Her (Pedro Almodovar 2002), 10 (Abbas Kiyarüstemi 2002), İki Genç Kız (Kutluğ Ataman 2005) filmleri üzerinden; hafıza başlıklı bölümde kutudan kurtulan kadınların, harekete geçip sokağa çıktığını söylüyor okuyucuya. İki Genç Kız’da Handan ve Behiye’nin azınlıksal, akışkanın- suyun gücüyle ataerkinin duvarını zorlayan karakterler olduklarına ancak Handan’ın çoğunluğun yıkıcı gücüne teslim olduğuna dikkat çekiyor. Kitabın “sınırlar” başlıklı son bölümü ise İklimler (Nuri Bilge Ceylan 2006), Dogville (Lars Von Trier 2003) ve Offside (Cafer Panahi 2006) filmleri üzerinden kadınların yeniden yerleşikleşmeden yurt kurmayı öğrenmeleri temasını odak noktası olarak alıyor. Bu bölümde Dogville’deki tiyatro sahnesi (Dogville kasabası) ile Luis Bunuel’in Exterminating Angel (1962) filmindeki ev arasında “kaynak dünya” kavramına dayanarak kurduğu benzerlik oldukça dikkat çekiyor. Yazar bu tür mekânların hem gerçek bir fiziki mekâna tekabül ettiğini (böyle bir yer vardır manasında) hem de izleyicinin kendisi anlam yükleyebilmesini sağlayacak denli soyut olduğunu söylüyor. Filmde Grice İki Genç Kız’ın Handan’ı gibi çoğunluksal düzene teslim olan bir karakterdir.

Pakerman, kitabın sonu yolun başı başlıklı sonuç bölümünde kurduğu  “huzurlu bir evin olmadığı bu hikâyelerde kadınların kendi bedenlerinin etrafında onlarla birlikte hareket eden bir yaşam alanı oluşturduklarını gördük (…) eninde sonunda ataerkil düzenin ideal evimizmiş gibi sunduğu hapisten kaçmayı başardık” cümleleriyle çalışmasını güçlü biçimde özetliyor.

FİLM DİLİNDE MAHREM, Serazer Pakerman, Metis Yayınları, 2012.



Kadınların Tarihi (Melike UZUN)

“Her zaman meçhul askerden daha meçhul birisi vardır.  Meçhul askerin karısı.” Komünist Manifesto’dan beri tarihsel bilgi üretiminin yalancı bir iktidar edimi olduğunun farkına varıldı.  Tarih generallerin ve kralların başarı ve başarısızlık hikâyelerinden değil, cephede savaşan erlerin, yapıya taş taşıyan kölelerin, kendilerini savaşa sürükleyenle, köleleştirenle mücadelesinden oluşuyordu.  Böylece er ve kölelerin hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmaya başlandı. Ama anlatılan yine erkeklerdi.  Meçhul askerin karısı yok sayılmaya devam edildi, en fazla bir lütuf olarak askerin, erkeğin arkasında bir süs, renklendirici olarak yer edindi kendine.

Tarihyazımının dışında bırakılan kadının deneyimleri görünmez kılınıyor, tarihsiz ve deneyimsiz bırakılan kadın çocuk ve delilerle aynı kaba konup karar verme, iradeyle davranma,  mücadele etme yetileri yok sayılıyordu.  Bu yüzden “kadınların tarihini kadınlara kazandırmak” gerekiyordu.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında, tarihyazımında kadınların yok sayılmasına değinilirken bir yandan da Osmanlı’dan günümüze, dünyadan örnekleri de karşılaştırarak kadınların tarihinin dökümü yapılıyor. Kitap, Berktay’ın, tarihin cinsiyeti ve tarihyazımının nasıl olması gerektiği, kadınların tarihteki varoluş durumları ve mücadelesine odaklanan on üç makaleden oluşuyor.

Ülkemizde kadınların “insan hakları”nın güvence altına alınmasının milim milim ilerleyen tarihini okuyoruz bu yapıtta.  Kamusal hayatta erkeğin kadına uyguladığı hak ihlallerine karşı yapılan yasal düzenlemelere rağmen erkek, özel alanda özgürlüğünü kısıtsızca kullanmayı sürdürüyor. Osmanlı’dan günümüze kadar kadın hakları konusunda çıkan yasalarda kısmen iyileştirmeler olsa da temeldeki gerçek şu: “Bütün bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını özerk bir insan varlığı değil de baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. hallerde kendisinin değil, ona sahip olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır.” (s.101)
Berktay,  “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” makalesinde uzunca bir yer ayrılan Türk modernleşmesinde kadının konumunun “erkekler tarafından sıkıca çizildiğini”, bunun, ideal kadın ile varolan kadın arasındaki çelişkinin ataerkil çözümü olduğunu belirtir. Bu ataerkil çözümle de yetinmeyen erkekler toplumsal kurumların değişimi konusunda modernleşme savunucusu olsa bile, kadının konumu söz konusu olduğunda İslamcı/gelenekçi kesime yakın hissetmiş, hepsi kadınları “iyi zevcelik ve annelik”le sınırlandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kadınlar kamusal alanda farklılıklarını ve cinselliklerini bastırmak zorunda kalmışlar, uluslaşma sürecinde ne yapsalar “ulusun özevlatları” olamayacaklarını anlamış ve derin bir karamsarlığa kapılmışlardır. 

Ardı sıra gelen makale “Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği”nde 90’lar ve 2000’lerde etkin olan İslami feminizm ve bu kimliğin talep ve savunmalarına Batılı feministlerin verdiği destek eleştiriliyor. Berktay’ın dinsel kimlikler ve bu kimliklerin kadın mücadelesindeki etkileri konusundaki tespitleri günümüzü anlama/anlamlandırma açısından çok önemli. “Daha başından düşman bir dış dünyaya karşı sığınak, ‘içerde’ olanlar için de dayanışma görevi gören, savunmacı kimlikler bunlar. Aynı zamanda kurumların özerkliğini yok eden globalleşmeye karşı sınırları bulanıklaştıran ve istikrarsızlık yaratan yeni ve esnek ilişkiler ağına karşı ve nihayet ataerkil ailenin krizine karşı bir reaksiyonu ifade ediyorlar. Ataerkil ailenin dünya çapında krize girmesiyle kişiliğin ataerkil dayanakları yıkılınca, ailenin ve cemaatin ‘aşkın’ değeri ‘tanrı iradesi’ olarak yüceltiliyor. Zaten söz konusu kimliklerin esas gücü de sınırları belirsizleşmiş ve değişkenliğinden ötürü daha da tehdit edici hale gelmiş bir dış dünyaya karşı insanlara kesinlik ve korunma vadeden sığınaklar olmasında yatıyor.”  Böyle bir ihtiyaca denk düşmesine rağmen dinsel kimlik savunucularının büyük bir kısmı kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını hararetli bir biçimde savunduklarından farklılıkların özgürce ortaya çıkmasına engel olurlar ve toplumun, geleneksel cemaatçi kalıpların yarattığı sınırlar içinde kalmasına yol açar.
“Meşum Kadınlar”da mitolojiden çağımıza, Medusa’dan Femme Fatale’e kadar iktidar tarafından uğursuz ve ölümcül ilan edilen kadınların tarihine göz atıyoruz. Sonrasında Behice Boran’ın sosyalist mücadelede “kadın” ve “kendi” olarak yer alışına ve Suat Derviş’in edebiyatın testosterondan geçilmeyen ortamında cesaretle yazmasına tanık oluyoruz.

Son makale “Salem’in Cadıları”nda 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı olduğu gerekçesiyle asıldığı sorgulama ve yargılama süreci, cadı avlarının üç yüzyıllık tarihiyle birlikte anlatılıyor.  15. Yüzyılda papalık fermanıyla onaylanan iki rahibin öteki rahip kardeşlerini uyarmak için yayınladıkları bildirgede  “Çok kadının olduğu yerde çok cadı olur.”deniyordur. Sonrasında da “ Katolik inancına ebelerden daha fazla zarar veren kimse yoktur. Eğitim görmemiş bir kadın şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür.”diye devam edilir. Burdan,  çoğunlukla topluluk dışında kalmış, sivri dilli bağımsız kadınların öldürüldüğü bu cadı avlarının temel nedenlerinden birinin erkeklerin toplumsal statülerinin sarsılma tehlikesi olduğu görülür. Çünkü o dönemde eğitim almış erkek doktorlar geleneksel şifacı/ebe kadınlardan rahatsızdırlar. Kadınların şiddet, yaşam hakkının gaspı ve buna karşı mücadelelerinden oluşan tarihlerinin toplumsal histeri biçiminde yaşanmış bir parçasıdır bize aktarılan. Bu parçayı okuyunca günümüzde “cadı” diye çağrılan kız çocuklarının yetişkin kadın olduklarında varlıklarını tehdit edecekleri düşüncesinin erkeklerin bilinçaltında hâlâ sürdüğünü sezeriz. Yaramaz erkek çocuklarına layık görülen yüreklendirici “aslan” sıfatı, kız çocukları için biraz da serzenişle söylenen “cadı” ya dönüşür çünkü.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabı feminizmin başucu kitabı, ancak şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki kadınlar açısından tarihin de başucu kitabı. Kadınlar tarihlerini kazanmalılar. Bu, feminist mücadelenin bir parçası. Kadını erkeğin ötekisi olarak kurgulayan söylemlere inat kendi tarihimizi yazıp aktarmalıyız.

TARİHİN CİNSİYETİ, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2012.


İşte Bu Bizim Hikâyemiz (Esin ACARER)

Kendimizi fark etmeye başladığımız ilk andan itibaren, beden hafızamızın kayıtlarına geçirdiğimiz erkek şiddeti; farkındalığımızı yitirinceye kadar bizimle nefes alıp vermeye devam ediyor. Her gün içimizi dağlayan; kadın cinayeti, tecavüz, ağır yaralama, sokak ortasında darp edilme, evden kovulma öyküleriyle yaşamayı çoktan sıradanlaştırdık. Bu öykülere sahip kadınları ‘’şiddet gören kadınlar’’ olarak sınıflandırıp, kendimize de nefes alacak alanlar yarattık. Yarattığımız bu havalandırma alanlarını da ‘anne’, ‘bacı’, ‘dul’, ‘seksi’, ‘bayan’, ‘piliç’, ‘yavru’, ‘orospu’ gibi şahane(!) sıfatlarla süsleyip, ‘’kadın’’ olmaya bir türlü fırsat bulamadık. ‘’Dünya üzerinde kapladığı alanı değil, hayata kattıklarını dert eden; aşık olabilen, anne olabilen, üretebilen, bilen, soran, karşı koyabilen, çokça hata yapabilen bir kadın’’ olma mücadelemiz ağır yaralanmalarla, kalp ağrılarıyla, migrenle, mide hastalıklarıyla, obsesyonlarla, yalnızlıkla, depresyonla sekteye uğradı çoğu zaman. İşte bizim gibi ‘’modern’’, ‘’eğitimli’’, ‘’orta sınıf’’ kadınların ‘’aşırı acıklı’’ hikâyesinin anlatıldığı şahane bir ayna olmuş ‘’Denizin Hikâyesi’’.

Nesiller arası aktarımıma kafayı taktığım bu sıralar; genetik mirasını aktararak kendi öyküsüne başlayan Mahur, daha baştan en yakın arkadaşım olmaya adaydı. (İlerleyen sayfalarda adımın sadece bir kez ve önünde ‘’yalaka’’ sıfatıyla geçmesi beni hiç incitmedi.) Zira anneannemizin ya da babaannemizin tamamlayamadığı bir ilişkiyi tamamlama göreviyle, tüm ilişkilere sıkı sıkıya sarılıyor olabilirdik. Yaptığımız saçmalamaların, gurursuzlukların, boyun eğmelerin, bilip de bilmezden gelmelerin tüm günahı vebali onların boynunaydı belki de…

Kızı Fidan 3 yaşındayken, hayatına giren, en yakın arkadaşının kaybını yaşarken O’nu kendi dostlarıyla bir olup yalnız bırakan, işini gücünü, parasını, tüm enerjisini sonuna kadar kemiren, sırf kendi düzenini kuracak rahatlığa erişmek için aynı evde yaşamayı sürdüren, gözünün içine baka baka Mahur’u aldatan ve sonra da ‘’ ne yaparsan yap bunu duyacaksın. Kulağını kapamak değil beton döksen duyacaksın. Yavaş yavaş alıştırarak söyleyeyim demiştim ama belli ki anlamayacaksın. Senden ayrılıyorum… Yüzüme bak! Senden ayrılıyorum’’ diyerek terk eden adamın arkasından içilen sakinleştiricilerin, biraların işe yaramadığı, gözyaşlarının olur olmadık zamanlarda boşalıverdiği anlarda kulağına eğilip ‘’geçecek Mahur, delecek ama geçecek. Güven bana. Senin de dediğin gibi hayattan alınacak en güzel intikam sonuna kadar acı çekebilmek’’ diyebilmek, o bar sandalyelerinde yanında oturup seninle sarhoş olabilmek, sallanarak eve dönerken yolda birlikte bağıra çağıra, yarım yamalak, düşe kalka Ahmet Kaya şarkıları söyleyebilmek istiyor insan…’’Çünkü sen de biliyorsun ki, geçtiğinde daha güçlenmiş ve tüm bunlara gülüyor olacağız. Acın öfkeye, öfken iğrenmeye dönüşürken, senin pilini O’nun da sabrını(!) bitiren şey senin zayıflığın değil; kadınlığın ve mirasın belki de…’’ diye konuşmak ertesi günlerde…

Zamanla unuttuğunu sandığın yeteneklerin, öğrenme azmin, kızın Fidan’ın o masum, yaşından beklenmeyecek derecede olgun halleri sana yaşamı yeniden sarıp sarmalatacak. Sonraki yıllarda karşına çıkan tüm adamlardan alacağın dersler var. ‘’Burak’la geçirdiğin yıllar, Tamer’in kısacık süreye sığdırdığı sakillikler, Ömer’in ruh hastalığına varan durumu bir yana seni en çok üzen, üzüntüsü yanına kalan, geçmişten kalan en büyük gönül yaran Mehmet olacak’’ neden mi bunca aşk arasında Mehmet? Çünkü senin kadınlığını reddeden, seninle sevişmeyen, üstelik de bunu Ömer’in ‘’hastalıklı mısın?’’ takıntısından değil, ‘’anne’’ olduğun için sana ‘’uyuyan güzel’’ diyerek seninle sadece uyuyarak, seni anneliğinden yaralayarak yapacak. O ana kadar yaşadığın her şeyin sorumluluğunu ne kolay almıştın oysa üzerine. Sevmekten ziyade sevilme ihtiyacının farkındayken; Mehmet senden sevgi ve şefkat alıyordu sadece. Onlar senin sadece kızına verebileceğin, vermekten yüksünmeyeceğin, yeterince verip vermediğini sorgulayacağın duygularındı çünkü…

Kitabın basıldığında salonlara terfi edişin, şirket toplantılarının aranan yüzü olman; başkaları ne der diye düşünmeden sokakta yaptığın çizimler, şarkı söylemeler, sadece kendin olduğun anlar kadar özgür ve özgün hissettirmeyecek hiçbir zaman. ‘’Hayattan alabileceğin çok fazla şeyin var olduğunu, gerçekte verebileceklerini öğrendiğinde bir erkeğe bağlanmadan nefes alınabileceğini göreceksin. Deneyimler, değişen düşünceler ve acıyla pişen duygular geçmiş acılarını derinlere gömecek. Yine de sen o saf, anlamadan bakan, kendi gördüğüne inanan, her şeyi bildiği gibi sanan o güzel Mahur’ u özlemeye devam edeceksin. Elindeki her şeyi korumaya çalışacak, ne olur ne olmaz kaybederim diye çoklu seçeneklere sırtını dayayacak, kimseye güvenmeyeceksin.’’  Yine büyük konuşuyorsun Mahur. Korkma konuş. Bu kez sadece sen konuş. Tesadüflere inanmadığını, bütün bunların boşuna olmadığını, her şeyin bir anlamı olduğunu çok iyi biliyoruz artık. En olmadı yine saçlarını kestirirsin, yine sarhoş olur, yine ağlar, yine saçmalarsın. Bu kez sensin. Bütün sevabıyla, günahıyla, vebalini kimsenin boynuna yüklemediğin bir yaşamın var artık. Ve ben varım ve hep sen varsın… Kızına aktaracağın şahane bir miras var artık. Kitabına eklediğin son bölüm; bizim tüm mal beyanımız:

‘’ Önce seversin, sonra aşık olursun. Tersini söyleyenlere inanma. Onların bahsettiği şey tutku… hayranlık, saygı ve ihtimam ekleyip sonsuz köleliğini sunarsın. Sonra karşılığında her hücrene aşk yüklenir ve her gün bir üst sürümü var derler, yüklendikçe yüklenirsin.

Bir bardak suya bakıp, koca bir deniz görüp, içinde aşka yelken açan bir tekne hayal edersin. Elini uzattığında teninin tuzuna dokunabileceğin dev gibi bir adam olur karşında. Adım adım ona yaklaştıkça daha da büyür. Gözlerinde başlayan, omuzlarına düşen, ellerinden dünyaya yayılan sevgiyi, gücü, iyiliği görürsün. Kendini küçücük hissedersin karşısında, sana sarılsın, seni korusun, seni sevsin istersin… hepsini fazlasıyla verir. Cömert, müşfik ve cesurdur. Külkedisi, Rapınzel, Pamuk Prenses, Alice… Hepsi olursun birden. Ayakkabının çiftini ona verir, saçlarını kökten ellerine bırakır, uyumamak için elmayı asla ısırmazsın, beyaz tavşan sadece onun yolunu gösterir ve onun verdiği dünyaya sığınır, harikalar diyarına dönüp bakmazsın bile.
Süper kahramanları anlatan kitaplar raflarda eskirken fantastik maceraları değil, gerçeği yaşamayı tercih edersin. O kadar gerçektir ki, sen de kendiliğinden sen olur ‘’gerçek’’ olursun… Çok sever, çok aşık olursun… Ne yaparsa yapsın, ne derse desin, ne olursa olsun…’’

Sizi bilmem ama Mahur’un arkadaşlığı, çaresizliği, yetersizliği, takdir görme ihtiyacı, en zor zamanlardan çıkabilme gücü, boş vermişliği, güvensizliği, sınırsız gücü, yaratıcılığı, vahşiliği, zarafeti, insanlarla kurduğu bağ bana çok iyi geldi. Bu koskoca kurtlar sofrasında ‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar’’a bir yenisini daha eklemenin verdiği dayanışma ve özgüvenle…

DENİZİN HİKAYESİ, Dilek Neşe Açıker, Destek Yayınları, 2014.



Sadece Feministler Değil, Özgürlükler Savunmaya Çekiliyor (Pınar SELEK)

Avrupa’nın pek çok kentinde diğer adı faşizm olan “aşırı sağcı” ahtapot, kollarını her yere vuruyor: kadınlara, eşcinsellere, yabancılara, işçilere, çocuklara...

İslamofobi, dikkati hep Müslüman ülkelere çekerek, Avrupa’da, aslında hep var olan, şimdilerde atağa geçen gericiliğin zamanında fark edilmesini engelledi. Oysa on yıllardır neo-liberalizmin diğer yüzü olan yeni-muhafazakarlık, farklı kültürel ve dinsel bağlamlara uyum sağlayarak, büyük mücadelelerle elde edilmiş hak ve özgürlükleri tek tek kaldırmakla meşguldü. On yıldır Avrupa Birliği üyesi olan Polonya’da kürtajın yasak olması, feminist gruplar dışında hemen hemen gündeme bile gelmiyordu.

Fakat İspanya ve Fransa’da son aylarda, aşırı sağcılar atağa geçip özgürlükleri hedef alınca, herkes gözünü Avrupa’da uyanan faşizme çevirdi.

Önce İspanya’da sağcı hükümet, kürtaj yasasına müdahale etmeye kalktı. Mevcut yasa, 2010 yılında sosyalist hükümet döneminde daha da özgürlükçü bir hal almış, kadınların kürtaj olmasının önündeki pek çok engeli kaldırılmıştı. Yeni hükümet, sadece bu değişiklikleri değil, yasanın tamamını hedef aldı ve 1985’deki kürtajın suç olmaktan çıkarıldığı dönemin bile gerisine taşıdı: Eğer yasa geçseydi, İspanya’da, sadece tecavüz sonrası ya da anne ve bebek sağlığını tehdit eden durumlarda kürtaj mümkün olacaktı.

Ama yasa geçmedi. Dünyanın her yerinde kadın örgütleri sokağa döküldü: İspanya’da kürtaj hakkı için. Daha neler… Avrupa ülkeleri de dâhil olmak üzere, henüz kazanılmamış bunca hak varken, feminist hareket ve onu destekleyen tüm özgürlükçüler daha önce kazandıkları hakları korumak için mücadele eder oldular.

Yeni faşist dalga ise savunmada değil, saldırı konumunu terk etmeden, ikinci atağını Fransa’da yaptı. Bu sefer, hedeflerini çoğaltarak… Ahtapot misali, eşcinsellerin, kadınların, Yahudilerin, Müslümanların, işçilerin boğazına, aynı anda sarılarak... Fransa’daki sosyalist hükümet, sosyal hareketlerin baskısıyla eşcinsellere evlilik hakkı tanıyan yasayı gündeme getirince, Katolik kilisesinin ve sağcı partilerin öncülük ettiği binlerce kişi sokağa döküldü. Ellerindeki homofobik, gerici sloganlarla dolu pankartlar gökyüzünden düşmemişti, tabii ki. Ailenin kutsallığını, kadın ve erkek rollerinin farklılığını dinsel söylemlerle süsleyerek bağıran bu insanlar, yasa çıktıktan sonra önce solcu gençleri hedef aldılar, ardından Yahudileri ve Müslüman göçmenleri, sonra da kadınları. Arka arkaya solcu gençler bıçak darbeleriyle yaralandı ya da öldürüldü. Yahudi okullarına yapılan kanlı saldırılara rağmen, komedyenlerin Nazi propagandası popülerleşti. Ardından, lise ve ortaokullarda, uzun yıllar süren mücadeleler sonucu müfredata giren, toplumsal cinsiyet (gender) eğitimlerine karşı kampanya başlatıldı. “Çocuklarımızı eşcinsel yapacaklar!”, “Toplumsal cinsiyet kavramını ortaya atan, Judith Buttler denilen Amerikalı bir kadın… Hem homo hem Yahudi!”, “Kutsal ailemizi savunmak için çocukları okula göndermeyeceğiz!”.  Bu söylemle, Ocak ayının son haftasında, binlerce aile çocuklarını okula göndermedi. Neyse ki bu boykot bir günden fazla süremedi. Ama söz konusu eylem, Fransa’nın pek çok kentinde kitlesel gösterilerle sürüyor. Hollanda hükümeti ise, Mart ortasındaki seçimler dolayısıyla, dikkatli bir söylem tutturuyor. Tabii bu dikkatli söylemin seçimden daha önemli bir nedeni var: Üstelik neo-faşist hareketin hedefindeki eşcinseller, feministler, azınlıklar ve göçmenler çoğunlukta olsalar da, üstelik toplumsal muhalefetin içinde örgütlü olsalar da, karşı bir ses yükseltemediler henüz. Zaman zaman eşcinsel gruplardan, feministlerden, mevcut haklarını korumaya yönelik tek tek sesler yükseliyor ama yetmişli yıllardan beri süren bölünmüşlük nedeniyle, Fransa’da anti-faşist bir blok yok.

Şimdi herkes seçimleri bekliyor. Neo-faşistler sokakta, feministler, eşcinseller ve hedefteki tüm ezilenler ise, kendi grupları içinde…

Bakalım her zaman yeni sürprizler yaratabilme potansiyeline sahip olan toplumsal mücadeleler alanında yeni bir eşik ateşlenecek mi?

Feminist Süreli Yayınlar Üzerine Kısa Bir Sohbet (Özlem Çelik ve Demet Gülçiçek ile Söyleşi: Yasemin AKİS)

Yasemin Akis, Feminist Politika Dergisinden, Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Özlem Çelik ve Amargi Dergisinin "Mutfak"ından Demet Gülçiçek ile feminist süreli yayınlar üzerine röportaj yaptı.

Hem Amargi, hem Feminist Politika dergisi feminist hareketin farklı kollarından beslenerek doğdular, bu nedenle ve de yılların birikimiyle süreli yayın dünyasında çok ayrı bir yerde duruyorlar. Kısaca süreli yayın serüveninizin nasıl başladığını anlatabilir misiniz?

Özlem Çelik: Bizimki 2009 yılında çıkmaya başlamış bir dergi; yılda dört sayı çıkartıyoruz ve üç ayda bir çıkıyor. Feminist Politika dergisi Sosyalist Feminist Kolektif’in(SFK) kurulmasıyla beraber ilk yayın organı olarak, kendi gündemini ortaya çıkartmak ve feminist hareketin de sesi olmak hedefiyle çıktı. Mevcut feminist yayınları göz önüne alarak, bir tamamlayıcı olarak; onlardan bir anlamda farklı ama dayanışarak…

Demet Gülçiçek: Amargi’yse 2007 yılında politik bir bilgi üretilebilecek bir mecra olarak ortaya çıkıyor. Ama şu son dönemde, kendini evriltmeye çalıştığı bir yer var: gündeliğimizi dergiyle politize etmeye çalışıyoruz. Tabii ki büyük meseleler üzerine de laf etmek önemli ama bir yandan çok da basit gündelik pratikler olarak görünen şeyin aslında ne kadar da bu büyük meselelerle ilişkili olduğunu görmek önceliğimiz.

Kuruluş aşamasında belirlediğiniz feminist ilkeleriniz var mıydı, derginizde yayın süreci nasıl işliyor?


Özlem Çelik: En temel ilkemiz kolektif, hiyerarşilerden azade iş yapmak ve örgütlenmek. Onun için de belli mekanizmalarımız var. Derginin her sayısı için süreç şöyle işliyor; bir sonraki dergiye iki ay kala tüm SFK’ye açık bir yayın toplantısı yapıyor ve dosya konumuza karar veriyoruz. Daha sonra daha küçük bir kurul kuruluyor ve bu kurul her sayıda yeniden oluşturuluyor. Her sayıda yeni bir editör oluyor, pratik işleri toparlaması, takip etmesi için. Bunun dışında değişmeye açık bir yayın yönergemiz var, ortak oluşturulmuş, bu da deneyim aktarımını sağlayan araçlardan bir tanesi. En temel şey; herkesin her işi yapması, öğrenmesi ve aramızdaki rotasyonla tüm dergiye ait işleri kafa emeği, kol emeği ayrımı yapmadan sürdürmek. Yayın kurulumuzsa kararları tek başına herkesten bağımsız veren bir kurul değil, gerektiğinde tüm SFK’ye danışarak çalışan bir kurul. Bir de dizgiyi bir kadın arkadaşımız dayanışmayla yapıyor.

Demet Gülçiçek: Biz yayın kurulu yerine “mutfak” usulüne geçtik. Derginin mutfağına katkı sunanlar değişiyor, tabi bir de sabit grup var. İstanbul ya da Ankara’da bir toplantı alınıyor, mutfaktaki kadınların toplanması kolaylaşıyor. Biz, dergi yazılarında farklılığa gitmeye çalışıyoruz. Amargi’ye “akademik bir dergi olmaya doğru gidiyorsunuz” eleştirisi vardı. Bu bir ölçüde hak verdiğimiz bir şey oldu çünkü bir sürü insan Amargi’ye tezinin makalesini yazabileceği bir yer gibi bakmaya başlamıştı artık. O yüzden son dönemde akademik anlamda bir yerde yazabilecek insanlardan ziyade, tanınmayan ve daha genç kadınların yazmasına önem veriyoruz. Feminist tartışmalar kısmı bizim için daha kıymetli bir yerde duruyor. Farklı görüşlerde aynı dergi içinde çatışan yazılar çok sık oluyor,  bunları yayınlamakta önemsediğimiz bir şey.

Feminist süreli yayın çıkartırken şimdiye kadar karşılaştığınız en ciddi sorunlar neler oldu?

Demet Gülçiçek: Bizde maddi sıkıntı sorunu var. Bir sürü kadın dergiyi okumak istiyor,  ama her seferinde matbaa parası vakti deldiğinde “bu sefer kesin çıkmayacak” diye yüreğimize inerek dergi dönüyor. O yüzden fiyatı arttırmak zorunda kalıyoruz, o tekrar satışı düşüren bir şey. İlk olan şey gönül bağı iken bir anda fiyat gibi şeyleri göz önünde bulundurmak zorunda kalıyoruz. En büyük sıkıntı bu bence, onun dışında olan, kendi içimizdeki ve dışımızdaki tartışmalar istenen şeyler zaten.

Özlem Çelik: Kolektif olmanın getirdiği bir avantajı kullanıyoruz yani kendi katkılarımızla dergiyi destekliyoruz ve aynı zamanda dergi satışından gelen parayla oradan gelen masrafı da çıkartıyoruz. Dağıtım en büyük zorluklardan biri çünkü kendimiz yapıyoruz ve bu zaman, güç ve emek demek. O da aynı şekilde bu yatay yapının bir parçası, o dergide yazı yazarken aynı zamanda o dergiyi gidip yayın evlerinde dağıtan, kargo için paketleyen kişi de olabiliyorsun. Bunların hepsinde herkes bir şekilde görev alıyor. Bir de abonelik sistemimiz var, derginin abone adreslerine gönderilmesi şeklinde.

Soruyu sizin hayatınıza yöneltecek olursak, bu dergiler sizlerin hayatında neler değiştirdi? Kadın yazınının dönüştürücülüğüyle ilgili ne düşünüyorsunuz?


Demet Gülçiçek: Benim aklıma bir olay geldi. Birkaç ay oldu, 15 yaşında iki liseli genç kadın bizim dergiye e-posta atmışlar: “biz yazmak istiyoruz, kadınlıkla ilgili yazacaklarımız olduğunu düşünüyoruz ama başladığımızda yazı gitmiyor ne yapalım?”. Bu hepimizi çok etkilemişti. Şöyle dedik “olayı yazmaya başlayın, gerisi daha kolay gelir”. Benim hayatımda da böyle oldu. Amargi okumaya başladığım zamanlar, yeni politize olmaya başlamıştım. Yazmaya inanılmaz bir teşvik gördüm ve sonrasında içinde buldum zaten kendimi. Ufaktan bir yazma hali gördükleri anda “bak şöyle desene, şunu da yapsana” dediler ve röportaja başladım, iki buçuk senedir de öyle gidiyor. Yazmanın bir kadının hayatını ne kadar değiştirdiğini görebileceğim bir ortam oldu. Direk olarak hayatına başka türlü bakmana neden oluyor, gündeliğin içinde yaşadığın şeylere bir de başka gözle bakmaya başlıyorsun.
Burada yazarken kendimi sürekli açıklamak ve meşrulaştırmak zorunda değilim. “Hissettiğim hemen hemen her şeyi yazabilirim ve bu yargılanmayacak” fikriyle yazmaya başlamak bence insanın kafasını çok açan ve onu rahat hissettiren bir durum. Yani yargılamak dediğim şey işte o erkek dili, sürekli uygulanan bir tür şiddet dili. Yeterince akademik değil, yeterince politik değil, şu değil, bu değil… Bunları hissetmediğin bir şekilde yazmaya başlamak insanı kesinlikle çok rahat hissettiriyor.

Özlem Çelik: Evet, kesinlikle katılıyorum Demet’in söylediklerine… Aslında şöyle bir kıymeti de var bence bizim gibi dergilerin; kadınlarla beraber iş yapıyor olmak! Çünkü kadınlar karma yapılarda kendi sözlerini söylemekte güçlüklerle karşılaşıyorlar ama kendi sözlerini söyleyebilecekleri, kadın oldukları için yargılanmayacakları bir derginin varlığı rahatlatıcı.
Ama bence kadınların örgütlediği dergilerin kıymetini en çok Gezi sürecinde gördük. Biz orada kısa bir araştırma yaptık; Gezi direnişi üzerine süreli yayınlarda yayımlanan tüm sol ve sosyalist yazılara baktık. Yaklaşık yüz otuz altı tane yazı vardı ve bunlardan sadece on sekizini kadınlar yazmıştı. Bu kadar çok bildiğimiz, her yerde okunan dergilerde düşe düşe on sekiz tane yazı düşmüş kadınlara. Bu kadınlar yazmadığı, yazamadığı için mi, tabi ki hayır! Bu dergilerin çoğu erkekler tarafından yönetilen, hiyerarşik yayın süreçlerinin hâkim olduğu yerler. Kadınların aslında yazacak yeri yok, bu yapısal da bir sıkıntı. O nedenle 1920’lerde Virginia Woolf’un her yazı yazacak kadının kendine ait bir odaya ihtiyacı vardır sözü, bugün her yazan kadının bu yazıklarını yayınlayacak bir yayınevine, dergiye de ihtiyacı vardır diye yinelenebilir... Bence Amargi ve Feminist Politika bu yere işaret ediyor.

Hemen direniş üzerinden bağlantılı şu soruyu sorayım; kadınların yazıyla kurduğu ilişkinin ve kadın yazınının daha fazla artmasının sizce feminist bir mücadeleye doğrudan bir etkisi var mı?

Özlem Çelik: Aslında senin bıraktığın yerden, tam da öyle bir yerden etkisi olduğunu düşünüyorum. Yazmak demek özgüvenin güçlenmesi anlamına geliyor, bu da feminist mücadelenin temelinde duran bir şey.

Demet Gülçiçek: Aynen feminist mücadelenin temelinde ve yazmak aslında hem deneyim aktarma, hem de düşünme pratiği. Tam da mesele o deneyimin ortaklaşmasıysa veya bir şeyi sorgulamaksa, yazmak onun yolunu epey açan şey gibi geliyor bana, yani mücadeleyle çok iç içe.

Özlem Çelik: Dediğin gibi gerçekten… Feminist yazın “özel olan politiktir”den başlayan bir yazınsa oradaki deneyim aktarımı, birçok kadına ulaşabilir. Her kadın bir yapıya ulaşamayabilir, kişilere ulaşamayabilir, bir sürü yerde, bir sürü kadın var bunlara ulaşamayan. Mesela cezaevlerindeki kadınlar var, o nedenle ceza evlerine de gönderiyoruz dergiyi. Dergiyi okuduklarında kadınların en azından yalnız olmadığını hissetmesi ve kendi özel alanında yaşadığını şeyin, birçok kadın tarafından yaşandığını bilmesi önemli bir feminist dayanışma.
Dergiye dair dönüşler oluyor mu, kadınlar size nasıl ulaşıyor?

Özlem Çelik: E-posta daha çok işleyen bir sistem ya da sosyal medya demek lazım kısaca, Facebook ve Twitter gibi. Oradan daha çok yazı geliyor: “Bunu web’e koyar mısınız, dergiye koyar mısınız?” O çok iyi geliyor hepimize. Dışarıdan birine o cesareti vermiş olmak, bir kadının mesafeyi kırıp yazısını gönderebilmiş olması çok kıymetli bir şey. O yazıları bizim benimsediğimiz yayıncılık ilkeleri ile kolektif bir değerlendirmeden geçiriyoruz. Dergiye uygunsa dergide, değilse web’de… Bir de her dergi basımından sonra okur toplantısı yapıyoruz, bu da okuyucudan geri dönüş almak için önemli. 

Demet Gülçiçek: Bizde bir önceki sayıydı yanılmıyorsam, yazarların yaklaşık yarısı bizimle Twitter’dan ilişkilendi. Ve insanlar yazıyor ve bunlar çoğunlukla akademi dışı, genç kadınlar oluyor. Muazzam güzel bir şey, çok istediğimiz bir şeydi bizim de.

Süremiz ve yerimiz biraz sınırlı olduğu için son soruya geçiyorum. Bildiğiniz gibi bu röportajı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bağlamında gerçekleştiriyoruz. Bu bağlamdan harekete ederek, eğer zamanınız olsa, imkân ve paranız el verse, kadınlar için ne tür dergiler, yayınlar çıkarmak istersiniz? Sizin kadınlar için kurduğunuz hayaller neler?

Demet Gülçiçek: Benimkisi kişisel bir cevap. Bir sene kadar önce birkaç arkadaş giriştik bu işe kadın öykü dergisi, adını da koymuştuk Kanaviçe. Kurgudan oluşan, kendi deneyimlerimizi öyküleştirdiğimiz... Öykü derken de yazılanlar edebiyatın dibine vurmak zorunda değil, gerçekte yaşadığın şeyi kendi düşüncenle değiştirebilmek, ona politik müdahalede bulunabilmek. Sevdiğimiz kadın yazarlar veya hayatımızdaki kadınları birleştirmek; Simon de Bouvoir’la annemi birleştiriyorum mesela. İkisinin konuştuğunu düşünüyorum. ; kadınların üzerine kadınların yaptığı ve bir sürü kadını bir araya getirebildiğin zengin, geniş bir alan. Çok çok istemiştik, ama hayat meşgalesi… Dört tane parasını pulu olmayan kadının bunu gerçekleştirmesi daha zor.

Özlem Çelik: Benim ilk elden aklıma hızla birkaç şey geliyor. Birincisi mizah dergisi! “Bayan Yanı” gibi kadrosu sadece kadınlardan ama feministlerden oluşan bir ya da birkaç mizah dergisinin çıkmasını çok isterim. İkincisi de feminist bir bakış açısıyla bir dizi çocuk kitabı çıkartmak. Bunun için henüz enerjimiz yok, ama SFK’nin de kısmen gündeminde böyle bir şey var diyelim. Çünkü şuna inanıyoruz, çok erken yaşta feminist bir dille çocuk kitapları okumuş olarak büyüseydik, o prenslerin gelip bizleri alacağına önceden inandırılmasaydık, biraz daha rahat olurdu hayat. Ama tabii paramız daha fazla olsa öncelikle yapacağımız, farklı yayınları daha fazla kadına ve yere ulaştırmak olurdu herhalde. Hep beraber ortak atölyeler düzenlemek yazmak ve hatta çizmek üzerine.

Çok güzel bir söyleşi oldu, çok teşekkürler!