Ömer İZGEÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer İZGEÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çünkü Dil, Belirsizliğin Şiiridir (Ömer İZGEÇ)

Gökhan Yavuz Demir “Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği” başlıklı çalışmasında dil bilimi, felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi dallardan damıttığı bilgileri bir kuram kitabından beklenmeyecek akıcılıkta aktarıyor. Kitap, başlığının da önerdiği gibi dilin belirsizliği gibi devasa bir konuyu ele alıyor.

Dilin Belirsizliği
Belirsizlik birçok ihtimali yamacında barındırarak, kesinliğin dengesini alaşağı edip özgürlüğün tohumlarını her bir yana serpiştirerek, dünyayı istikrarsız kılabilen bir kavramdır. Dilin belirsizliğinin incelenmesi de daha ilk etapta bizi tekinsiz bir paradoksun içine fırlatıyor. Doğa, insan, uzay, hayat gibi konularda konuşurken dili kullanırız. Benzer şekilde dil hakkında konuşurken de dili kullanırız. Bir başka konuda söz söylerken, söylemimizin nesnesiyle aramıza bir mesafe koyabilirken, dil hakkında dilin dışında, mesafeli bir noktadan konuşmak mümkün değildir. Bu ise başladığımız noktadan itibaren bir belirsizliğin ilanıdır. İlk satırlarından itibaren bu zorluğa okurunun dikkatini çeken Demir, dilin ve belirsizliğin tanımını yapabilmek için Batı felsefesinin başlangıcına dönüyor. Aristocu bir çıkarım basite indirgeyerek, eksilterek ama açık bir şekilde dildeki belirsizliğin doğasını şöyle tanımlıyor: “Çünkü adlar ve ifadelerinin toplamı sonludur, halbuki şeyler sonsuz sayıdadır. O vakit, aynı ifadenin ve tek bir kelimenin birçok anlamı olması kaçınılmazdır.”
Gökhan Yavuz Demir sonrasında dil, düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi incelerken kavramların gerçeklikle ilişkilerinin sahici bir ilişki olmadığını söyleyen Nietzsche’ye varıyor. “Nietzsche’ye göre, esasında dilin gerçeklikle hiçbir teması yoktur; dilin yalnızca kendi kendisiyle teması vardır.”

Bu bağlamda Nietzsche, dilin gerçeği çarpıtarak bir belirsizlik yarattığı fikrinin bir yanılsama olduğunu söylüyor. Çünkü dilin, kendisinden başka çarpıtabileceği bir şey yoktur. Dilin yarattığı belirsizlikle, yalnızca hakikatin bir yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Dil, bununla da kalmayıp mantığın özdeşlik ilkesinin önerdiği “bir şeyin ya a yahut b olması” durumunu alaşağı eder. Çünkü dilde “hem-hem de” söz konusudur, bir şey hem a hem de b olabilir. Özdeşlik ilkesinin inkârı olan dil bu bakımdan rasyonel değildir. En basitinden, birden fazla anlamı olan bir kelime, ifade veya cümle belirsizdir. Böyle bir durumda, kişinin dili özensiz kullandığı, ya da söz konusu olan dilin yetersizliği gibi bir düşünceye sığınabilinir. Oysa kitabın ana ekseni olan bu belirsizlik, dilin olağan bir unsurudur. Mantıkçı pozitivizmde dilin gerçekliği yansıttığı, resmettiği savunulur. Aslında bu da bir temenniden öte bir şey değildir. Burada bahis konusu olan fiziğin, bilimin dilidir. Zaman, mekân ve hatta evrenin belirsiz olduğunu gösteren Einstein’la beraber bu görüşün de ağır bir darbe aldığı söylenebilir. Belirsizlik, kuantum fiziğindeki gelişmelerle beraber artık fiziğin de bir problemi haline gelmiştir. Bu bağlamda Demir, doğa bilimlerindeki matematiksel kesinlik idealini sosyal bilimlere taşımak isteyen Condorcet ve ardıllarının çalışmalarının zayıf noktalarını ortaya koyuyor. Konunun genişliğine rağmen Demir, okuyucusunu metne bağlayıp bu farklı düşüncelere gebe tartışmalarda onun yolunu kaybetmesine bir anlamda engel de oluyor. Bu çalışmanın kuvvetli yönlerinden birinin de bu yol gösterici üslûp olduğunu düşünüyorum.

Belirsizliğin Çoğulculuğu
Metin her ne kadar dile, ondaki belirsizliğe odaklanıyor gibi görünse de üzerinde durduğu kavramlar hakkında felsefî ve hatta yer yer politik tartışmalara da yer veriyor. Mesela ilk etaptan çoğu zaman olumsuz bir intiba yaratan “belirsizliğin” aslında bir avantaj olduğunu savunuyor. Belirsizlik kapsayıcı ve çoğulcudur. Mutlağın, zorunluluğun peşinde olan iktidarın aksine belirsizlik öteki anlamları kapsayan, farklı olana yaşama şansı veren bir olgudur. Güven ve istikrar adına bizlere tek bir dil, tek bir hayat formu, tek bir içerik ve anlam sunan kesinlik, bu çoğulcu belirsizliğin getirdiği sağlıklı gerilimleri de budar.
Kesinliğin dili ise monologdur. Metin, bilhassa yakın politik tarihin insalığın başına gelen büyük felaketlerin müsebbibinin belirsizlikten ziyade bu belirsizliği ortadan kaldırmak arzusuyla harekete geçen kesinlik arayışları olduğuna da dikkat çekiyor.

Söz, aslında bünyesindeki belirsizlikle (çoğullukla) söylenenden fazlasını içermektedir. Kitaptaki Ellul’den bir alıntı şöyle: “Konuşma anı ile konuşmanın alınma anı arasında sembol, metafor ve analoji doğar.”
Konuşmanın yerini yazın aldığında ise bu etki katmerlenerek biraz ürkütücü ama aslında farklı gerçeklere pencereler açan üretken bir hale dönüşüyor. İyi bir edebiyat metni okuma eylemi sona ermesine rağmen okuyucunun zihninde yolcuğuna devam edip, farklı anlamlarla kendini yeniden ve sürekli inşa eder. Sanatsal bir üretim olan yazında, dil sonlu yapısıyla sonsuz ifade imkânlarını bünyesinde barındırır. Kitabın her sayfasında dilin, anlamının mantıksal olarak sabitlenme çabalarına direndiğine şahit oluyoruz. Anlamın, aslında tam da bu belirsizliğin bahçesinde yeşerdiğini görüyoruz. Çünkü dil hem ifşa edici hem de gizleyicidir. Metafor, alegori gibi kavramlar edebi yapıtlarda her daim kullanılmıştır. Bu formlar bize gerçeklik hakkında yeni şeyler söyler. Bu da elimizdeki metnin ana ekseni olan “belirsizliğin olumlu, üretici ve çoğaltıcı” kullanımıdır. Borges, Kafka, Beckett gibi bu formları kullanan yazarların metinleri, çoğul anlamların üretildiği incelemelerde defalarca incelenmiştir. Demir’in bu bilgilerin ötesine geçip felsefeyle harmanlayarak damıtıp bize sunduğu kavramların, edebiyat fakültelerindeki tez çalışmalarına önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum. Türkçe dil yapısı gereği zaten mistik bir belirsizliği, çok anlamlılığı bünyesinde barındırıyor. Dilin bu avantajını da kullanıp, onun yapısındaki müphemlikten beslenerek farklı anlatı arayışlarının peşine düşmüş bazı çağdaş Türkçe yazarlarının metinlerinin belirtilen kavramlar eşliğinde incelenmesi edebiyatımıza farklı yorumlar getirmeye, onun zenginleşmesine katkı sağlayacaktır. Atıllığın, güncelin, maddî olanın ve menfaat çarklarının arasında neredeyse yoka indirgenmiş edebiyat eleştirisi muhataplarının böyle bir yola girmeyeceklerini bilmek de bir sızı olarak kalacaktır.

Gökhan Yavuz Demir, zihin açıcı ve yer yer zorlu bir okuma serüveniyle belirsizliğin kudretini bize aşikâr kılıyor.Yazarın oyuncu anlatım tarzı, özellikle kimi geçişlerde parıldayan zekâsı ve kapsamlı kavrayışı her yönden zengin bir okuma serüveni vaat ediyor.

SOSYAL BİR FENOMEN OLARAK DİLİN BELİRSİZLİĞİ, Gökhan Yavuz Demir, İthaki Yayınları, 2015.

Aslında Kimse Masum Değil (Ömer İZGEÇ)

Suç Edebiyatı
Hayatının büyük bir kısmını radyo operatörlüğü yaptığı gemilerde dünyayı gezerek geçirmiş olan Cumhur Orancı’nın Acı Düşler Bulvarı isimli romanı Ayrıntı Yayınları tarafından 2012 yılında kitaplaştırılmış. Acı Düşler Bulvarı özellikle bizim edebiyatımızda üvey çocuk muâmelisi gören polisiye kurgunun güzel bir örneğini sunuyor. Daha fazla ilerlemeden önce bu “polisiye” tanımının üzerinde durulması gerektiği kanısındayım. Bu tür romanları “Suç Edebiyatı” olarak tanımlamanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Zira böylesi bir tanımla, odağı iyi tarafı simgeleyen polisten alıp biraz daha orta bir noktaya çekiyor. Adâletin yerini bulmasından, suçlunun yakalanmasından, beylik iyi-kötü tanımlamalarından ziyade suçun kendisi üzerine düşünmemizi sağlıyor. Böylece insan ruhunun arkeolojisini yapmak için daha önyargısız bir mecra inşâ ediyor.

Polisiye diye adlandırılan türün maruz kaldığı hafif edebiyat yaftası, tabii ki yalnızca böylesi bir isimlendirmeden kaynaklanmıyor. İnsanın merak karşısındaki zaafı tarihte farklı şekillerde kullanılmış, bu duygudan nemalanılmış. Merak bir ilgi çekme ögesi olarak dengbejlerden ilüzyonistlere, sinemacılardan reklamcılara ve dahi çocuğuna yatsı hikâyesi anlatan dede tarafından kullanılmış, kullanılıyor. Merakın ilgi çekmedeki maharetinin farkında olan romancılar da bu bağlamda istisnâ sayılmazlar. İyi edebiyatın çok satmak, iyi yazarlığın çok okunmak olduğuna inanan, bu tehlikeli duygunun parıltısına kapılıp salt amacı okuru şaşırtmak olan yazarlar her kültürde ve zamanda ilgiye mazhar olmuşlar. Böylesi bir algı çoğunlukla maalesef edebiyatın başat işlevlerini gölgeyip, belli bir tertibe uyan eğlendirici ama süflî metinlere yol veriyor. Evrimin bir parçası olsa gerek, iyi bir okur böylesi metinlerin ayrımına kolayca varabiliyor. Donanımlı okur merakı canlı tutabilmenin her türlü anlatıda ustalık ve emek gerektiren bir meleke olduğunu da bilerek, insanı dönüştüren daha üstün bir edebiyatın bundan fazlası olduğunun ayrımına varabiliyor. Edebiyatın özünde olanı kendine dert edinen, ancak öte yandan anlatının içine merak duygusunu da katıştıran eserler ise ayrıksı bir yerde konumlanıyor. John Fowles’ın Koleksiyoncu’su ve Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı böylesi metinlere yalnızca iki örnek.

Kimsenin Masum Olmadığı bir Hikâye

Acı Düşler Bulvarı’nda, Orancı bir cinâyetin etrafında şekillenen olayları yer yer okuyucuyu zorlayan ama bu zorlama derecesinde de onu içine çeken çetrefil bir kurguyla sunuyor. Hikâye Cihangir çevresinde işlenen bir travesti cinayetinin etrafında örülüyor. Bir cinâyet, kim olduğu belli olmayan bir katil ve sayfalarca süren merak duygusu çok bilindik bir tertip aslında. Acı Düşler Bulvarı’nı istisnaî yapanlar ise yazarın kurgu tekniği, insanın karanlık yönlerine ışık tutan hikâyesi, okuyucuyla kurduğu marazî bağ ve metindeki varoluşsal damar. Kurulan bağ marazî çünkü okur tam bir ipucuna yaklaşmışken “tanrı yazar” ilgiyi başka yöne çekiyor ya da anlatıcısının ilk etapta kendini ele vermediği yeni bir bölüme başlıyor. Metindeki
anlatıcı sürekli değişiyor ancak anlatanın kim olduğu baştan açık edilmiyor. Yazar, benzeri birçok metinde olduğunun aksine asla okuyucunun sırdaşı olmuyor. Karakterlerden daha fazla bilgiye erişimi sağlanırken, okuyucu aynı zamanda en az onlar kadar çarnaçar ve boşlukta bırakılıyor. Bu da gittikçe bir girdaba dönüşen metindeki tedirginliği, gizemi, olaylar karşısındaki etkisizlik hissini ve kaybolmuşluk duygusunu palazlıyor. Olaylar ilerledikçe metindeki birçok karakter katil adayı olmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı nedenlerden dolayı birer suçluya da dönüşüyor. Büyük gizemin –katil kim ve neden- peşine takılan okuyucu aslında kimsenin masum olmadığı tekinsiz bir hikâyenin parçası haline geliyor. Anlatıcının kimliği üzerinden kasıtlı olarak yaratılmış belirsizlik tüm bu öğelerle birleşince, metnin önemli özelliklerinden birisi olarak varoluşçu bir sızı her daim derinlerden hissettiriliyor.

Acı Düşler Bulvarı’nın bir başka izleği ise azınlıklara uygulanan şiddet. Cihangir ve çevresinde, azınlık mensubu yaşlılara karşı uygulanan şiddet ve cinayetler seçici geçirgen basınımızın bazı mecralarında yer almıştı. Bu şiddetin arkasından, gayrimüslim yaşlıların mallarına el koyan ülkücü bir çete çıkmıştı. Orancı bu suçları kurgusuna katıştırarak güdümlü şiddete de parmak basıyor. Bir travesti cinayetiyle başlayan hikâyede, suçun yalnızca kenar mahallelerde varolmadığına, şiddetin hedefine yalnızca belirli bir kesimin konulmadığına tanıklık ederken burjuva toplumunun karanlık bir tablosuyla karşılaşıyoruz. Maddî çıkarların, her türlü ahlakî ve vicdanî olgunun önüne geçtiğini gösteren anlatı, bu bağlamda bir toplum eleştirisidir de. Orancı metninde kuşatılmışlığın, kokuşmuşluğun, adalet yoksunluğunun izlerini yer yer Kafka’nın Dava’sını anıştıran bir edebi ortamda sürerken, bireysel ve toplumsal gönderileri olan hikâyesini onunla ahenk içinde yenilikçi bir kurgu üzerine inşâ ediyor. Bahsedilen tüm bu katıklarla çok daha ileri bir edebi zevk vaat edebilecek metin, tasvirlerin azlığından dolayı kimi yerlerde ebebi atmosferi yaratmakta yetersiz kalabiliyor. Yazarın kişisel bir tercihi olabilecek bu unsuru, gelecek metinler için ufak bir okur temennisi olarak bırakmak isterim.

Acı Düşler Bulvarı, karanlık anlatısına ve atmosferine rağmen barındırdığı renkli tiplerle de zevkli bir okuma serüveni vaat ediyor. Anlatıya tuhaf tipler eklendikçe, hikâye bir yandan renklenirken öte yandan daha bir karanlığa gömülüyor, zira her sayfa okuyanı anaforun merkezine daha da çekiyor. Hafiye Kahvesi’nde oturan hususî hafiye Agop Mercekyan, Sami Abi ve onun barının müdavimi Osmanlı şehzadesi, ABD’de yaşayan Türk ressam, uyuşturucu kuryesi Carlos Osman, Kolombiya mafyası, Tamara Hanım, kapalı çarşı esnafı, çete üyeleri ve bir sürpriz olarak Sevim Burak kitaptaki karakterlerden bazıları.

Son dönemlerde Murathan Mungan’nın Şairin Romanı kitabı “polisiye” ve fantastik kurguya biraz olsun saygınlık kazandırmıştı. Burhan Sönmez’in Kuzey’i ve İhsan Oktay Anar’ın tüm eserleri de keza aynı şekilde birer etki yapmıştı. Acı Düşler Bulvarı da suç edebiyatımızda kendine güzel bir yer açıp, bize bu türün iyi bir örneğini kendi dilimizde okumak fırsatı veriyor. Suçun, doyumsuz insan doğasının, çıkar söz konusu olduğunda dağılan medeniyet maskemizin üzerine düşünmemizi sağlarken, merak denilen o kadim ve hastalıklı duygumuzu da okşamaktan geri kalmıyor.


ACI DÜŞLER BULVARI, Cumhur Orancı, Ayrıntı Yayınları, 2012.

Denetim Altındaki Bedenler (Ömer İZGEÇ)

Özellikle son yıllarda sosyal medyanın yaygınlaşması, hayvan istismarının kullandığımız kozmetik ürünlerden yatağımızdaki yastığa, tabağımızdaki yemeğimizden içtiğimiz kahveye, giydiğimiz ayakkabıdaki deriden tükettiğimiz süte yaşantımızın bir parçası olduğunu daha görünür kıldı. Türümüzün bu dizgesel zulmü ülkemizde de son dönemlerde tartışılmaya başlandı. 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nde paylaşımlar arttı, müşterek bir bilinç oluşturmaya teşne tek tük topluluklar eylemlerini sokağa taşıdılar. Ve sonra... Memlekete yine kurban bayramı geldi ve sokaklar bir kez daha kana bulandı. Uluorta, her türlü ezayla hayvan kesimini dini bir vecibe, tanrıya yakınlaşma olarak benimsemişlerle, bu eziyete farklı nedenlerden dolayı karşı olanlar arasında bir atışma başladı. Hayvanlar bir kez daha “kurban bayramı karşıtları” ile “dini vecibelerini yerine getirmek isteyen muhafazakârlar” arasındaki ideoljik bir kavganın nesnelerine indirgendi, asıl münâkaşa edilmesi gereken perdelendi.

Carol J. Adams Etin Cinsel Politikası kitabında başta hayvanların ve kadınların hedefi olduğu bu indirgemeyi “kayıp göndergeler” tanımıyla açıklıyor. Bu kavramın meşum niteliğini anlamak için ise kitabın etrafında döndüğü zihin açıcı kavramları ziyaret etmek gerekiyor.

Eril Dünyanın Etleri

Etin Cinsel Politikası’nda özetle erkek şiddeti, kadın düşmanlığı, et yeme kültürü ve militarizm arasındaki bağlantılar üzerinden bir kuram geliştiriliyor. Kitap faşizmin üzerinde yükseldiği türcü ve cinsiyetçi düşünceye, günlük yaşantımızın her evresine girmiş olan hayvan istismarına farklı (ve özü gereği kısıtlanmış) bir pencereden bakarak erkek egemen kültürün çözümlemesini yapıyor. Carol J. Adams ilk baskısı 1990’da yapılan bu önemli yapıtında eril kültürün tahlilini hayvanlar ve kadınlar üzerinden yürütüyor. Isaac Bashevis Singer’ın “Diğer yaratıklara karşı tavırları söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir” söylemine bir dipnot düşüyor, hayvandan insana yeryüzündeki tüm şiddetin başat sorumlusunun eril kültür olduğunu iddia ediyor. Kitaptaki feminist söylem yer yer baskın hale gelse de Adams tüm savlarını sağlam bir zemin üzerine inşâ edip meramını usulca, aşırılıktan uzak bir şekilde ifade ediyor.

Adams’ın anlatmak istediklerinden birisi de feminizmin vejetaryenlik ile kol kola yürümesi gerektiği, öz bakımdan aslında bu iki kavramın birbirlerini yankıladığı. Kitaptaki çıkarsamalar, hayvanların ete indirgendiği ve et tüketiminin zorunluluğu (gerekliliği) miti etrafında palazlanan eril kültürde her on yedi saniyede bir vuku bulan tecavüzün mağduru olan kadınlar ile çiftliklerde esir edilip mezbahalarda katledilen hayvanlar arasında ayan bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Metin bu kurulan bağlantının merkez noktalarından birine ise erkeklik inşasının önemli bir parçası olan bedenleri denetim altında tutmak arzusunu yerleştiriyor.

Çarpıtılan Dil

Bu yazının başında belirtilen “kayıp göndergeler” ise eğilip bükülen, çarpıtılan bir dilin vasıtasıyla oluşturuluyor. Eril kültürün beraberinden getirdikleri, kavramların içini boşaltarak algıyı saptıran bir dilden besleniyor. Adams kitabında bu türcü (insanmerkezci) ve cinsiyetçi dilin izini sürerken bize dilin tarafsız olmadığını, onun yalnızca düşünceleri taşıyan bir araç olarak algılanmaması gerektiğini, bizzat düşünceleri şekillendirdiğini gösteriyor. Cennetten Kovuluş efsanesinden başlayarak hayvanların insanların hizmetini görmesi için yaratıldığı söyleminin tarih boyunca tekrarlanarak bu algı kaymasına destek olduğunu saptıyor. Bahsedilen eril kültürün efsane ve öğretilerinde kadının da erkekten aşağı, bir hizmet ehli olarak biçimlendirilerek aynen hayvan gibi “birisi” olmaktan çıkıp “bir şey”e indirgendiği görülüyor. Çıplak kadın bedeni piliçle özdeşleştirilirken, reklamlarda et yemek erkekliğin nişanesi olarak toplumun bilincine işleniyor. En basitinden “ceset yemek” yerine “et yemek” diyiyoruz ki bu bile hayvanları kayıp göndergelere dönüştürüyor, Adams’ın dil üzerine yaptığı vurguya bariz bir örnek teşkil ediyor. Adams, Noreen Mola’dan alıntılayarak evlerini hayvanlarla paylaşanlar için kullanılan “sahip” kelimesinin köleliği anıştırdığını, bunun yerine “dost”, “refakatçi”, “yoldaş” kelimlerinin tercih edilmesi gerektiğini öneriyor. Hayvanların, insanların eylemleri sonucu acı çekmesinden ya da ölümünden bahsederken kullanılan “uyutmak”, “ötenazi”, “kurban etmek”, “sürüyü seyreltmek” gibi tanımlamaların uygulanan şiddeti maskelediğine dikkati çekiyor. Gündelik yaşama sızan böylesi bir dil yardımıyla kadın bedeninin eğlenceye hizmet ettiği pornografiden, hayvanların eğlence nesnesi olarak kullanıldığı sirklere, tahakkümün ve şiddetin meşrulaştırıldığına işaret ediyor. Birçok ataerkil toplumda etin gücü arttırdığı, erkeklik özelliklerinin et yiyerek elde edildiği inancının boy gösterdiğini görebiliriz. Böylesi toplumlarda günlük dil şiddeti meşrulaştırma işlevini yerine getirirken, görünür olan çarpıtılarak, sözcüklere yeni anlamlar yüklenerek ve biteviye söylemlerle bilinçaltı zehirlenirken modern “et üretim” merkezlerindeki görünmeyen (gösterilmeyen) zulüm şiddetini arttırıyor. Hayvanlar, besinini kendi üretmeyen şehir insanın algısında bir canlı olmaktan çıkıp ete (besine) dönüşürken, kadın bedeni de eril kültürün yönettiği pornografi, reklam, medya sektörü tarafından parçalanarak benzer kaderi paylaşıyor. Kitap değişimin kullanılan dilden başlayacağını savunuyor.

Etin Cinsel Politikası

Modern tüketim toplumu palazlanıp genişledikçe ve sanayileşme bir parazit gibi tüm dünyayı ele geçirdikçe, hayvanlar kadar kadınların ve çocukların da kapitalizmin kurbanı haline geldiğine görüyoruz. Oluşturulan bu ezilenler dünyası ise Etin Cinsel Politikası’nda saptadığı gibi eril söylemle, reklamlarla, günlük yaşama sızan (ve dahi onu şekillendiren) dille, yeniden tanımlanan değer yargılarıyla perdelenip üzerine renkli görüntüler düşürülüyor. Kitap bu üzerinde renkler gezinen perdeye bir delik açıyor. Etin Cinsel Politikası her satırında perdenin arkasında vuku bulanları görmek isteyenler için sarsıcı ama bir o kadar da zihin açıcı bir davete dönüşüyor. Bir kara deliğin ardındaki zulmete bakarak aydınlanmak isteyenler için…

Etin Cinsel Politikası, Carol J. Adams, Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Edebiyat Bir Hiç Değildir (Ömer İZGEÇ)

Romancılığımızda son dönemlerde hikayenin üsluptan daha öne çıktığı söylenebilir. Anlatım biçiminin hikâyenin gerisinde kalmasını farklı nedenlerle açıklamak mümkün. Görünen o ki çoksatan olgusunun son yıllarda ülkemizde karşılığını bulmasıyla birlikte revaçta olan konulara eğilen ve hızlı tüketilebilen metinler okuyucuları olduğu kadar yazarları ve yazar adaylarını da cezbediyor. Edebiyatın dönüştürücü gücünün yerini oyalayıcılığa ve müşterek olana dahil olma dürtüsüne bıraktığı böylesi bir ortamda, yazının özünde olan dil işçiliğinin, üslûp arayışının önemlerini kaybettiği görülüyor. Edebiyatı insan ruhunun arkeolojisini yapmak, özde olanı anlamak, haksızlığın ve zulmün karşısında direnmek için bir araç belleyen yazarlar ise her daim olduğu gibi bir vaha etkisi yaratıyor. Bu yazarlar anlattıklarına olduğu kadar biçeme de özen gösterip, her cümlenin üzerinde itinayla sebat ederek ve anlatılarıyla uyumlu bir dilin izini sürmekte direterek gerçek edebiyatın neferliğini üstleniyorlar. Son dönem romancılarımızdan Hüseyin Kıran, Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin bunlardan birkaçı.

Ayhan Geçgin hayatın içinde anlam bulan, okuyucusuna üstten bakmayan felsefi anlatıları ve her cümlesi üzerinde uzun uzun çalıştığı belli olan metinleriyle tıpkı Barış Bıçakçı gibi kavramların etrafında onlara dokunarak kirletmeden, sömürmeden sakince dolanır. Geçgin’in 2011 yılında yayınlanan Son Adım’da otuzlu yaşlarında İstanbul’da babaannesiyle yaşayan Ali İhsan’nın hikâyesi anlatılır. Şehirde doğmuş ama asla şehirli olamamış Ali İhsan’ın hikâyesi Albert Camus’nun yabancısıyla, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’iyle, Kafka’nın ve Dostoyevski’nin karakteriyle aynı eksende yol alır. Kitabın ilk bölümlerinde bireyin hayat karşısındaki umarsızlığı, kimliğinden ve köklerinden kopmuşluğu neredeyse hikâyesiz ama dolu dolu bir anlatıyla aktarılır. Gerisi edebiyat tutkununun temaşasıdır.

“Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok –ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

Ali İhsan’ın kafasının içinde dönenler şehrin kalabalığındaki keşmekeşte, bulutların ayrışıp yayılmasında, denizin üstünde tüten buğuda can bulur. Geçgin’in gösterişten uzak, ilmek ilmek işlenmiş ve her şeyden önemlisi diliyle ahenk içindeki anlatımının sinemadaki karşılığı Tarkovsky, Kieślowski ve Nuri Bilge Ceylandır demek yanlış olmaz sanırım. Ali İhsan düşünür, hep kendi içine konuşur. Böylesi “olaysız”, felsefi tınılar taşıyan ağır bir anlatının etrafında konuşlanmış hendeklerden biri olan yeknesaklığa düşmeden yol almak ise gerçek bir hüner işidir. Geçgin Son Adım’da bazı bazı bu hendeklerin yamacına değin sürüklenmesine karşın ustalıkla anlatısını sürdürmeyi beceriyor.

Hiçe indirgenemeyen

Son Adım’ın ilk bölümü diyebileceğimiz 178 sayfalık kısmında anlatılan, İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci kuşaktan fertlerinin kentle ve kökleriyle kurdukları ya da kuramadıkları bağdır. Ancak böyle kestirip atmak haksızlık olur, zira Ali İhsan’ın hikâyesi büyük edebiyatcıların anlatılarında olduğu gibi evrenseldir de. Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatırken hiçbir yere ait olamama gibi bir membadan katreler damıtıp okuyucusuna sunar. Bu ait olamama mefhumu, Geçgin karakterlerini Barış Bıçakçı’nınkilerden farklı bir yerde konumlandırır. Hüseyin Kıran’ın ve Ayhan Geçgin’in metinlerinin aksine “ev” Barış Bıçakçı’nın hikâyelerinde sığınılacak, içinde kendiyle ve sevdikleriyle bağ kurulabilecek son kaleler olarak belirir. Oysa Kıran’ın karakterleri gibi Geçgin’in Ali İnsan’ı da kendiyle dahi bağ kurmakta zorluk çeker.

“Ev, diyorsun kendi kendine, ama bir evim yok. Daha önce ev dediğim de aslında bir tür hücreydi, buradan daha değişik olsa bile öyleydi, bunu hep hissettim. Aslında hiçbir zaman bir evi, kendimi evimde hissedeceğim bir evi hayal edemedim.”

Ali İhsan’ın bakımını yaptığı yarı yatalak babaannesiyle bile bir duygu birliği yoktur. Kısacası Ali İhsan ıssızdır; evde, dışarıda, başkalarıyla beraberken, bir başınayken. Ancak Geçgin’in Son Adım’da kolaycı bir karamsarlığı kendine siper etmediğini de belirtmek gerekir.

Düşündüğü şekilde olmasa da Ali İhsan’ın hayatı babaannenin ölümüyle değişir. Babaannenin vasiyeti gereği ve içten içe bir kopuş, bir yeniden doğuş itkisiyle yaşlı kadını gömmek üzere ecdadının topraklarına, ülkenin doğusuna gider. Bu yolculuğun başlangıcı kitabın ikinci bölümüne giriştir. İkinci bölümde Ali İhsan kendi içinden de ıssız bir coğrafyayla ve oranın insanlarıyla karşılaşır. Bu kendi içindeki çoraklığın cisimleşmiş halidir. Ayhan Geçgin’in bu ikinci bölümle, ilkinde konu edilen varoluşsal kaygıları toplumsal bir yere oturtması edebiyatın zaferlerindendir. Şiddetten, zulümden, yoksulluktan, karanlıktan kaçanların tüm bunları içlerinde taşımaya mahkûm edilişlerinin hikâyesidir anlatılan. Son Adım’da yaşamın felsefi hakikatiyle siyasal hakikati birbirini kirletmeden, zehirlemeden iç içe geçer. Bu anlatıda muktedirin adaletsizliği, yaşatılanların us dışılığı iki cümleye sığabilir.

“Bir neden arayışı kendinde ya da ötekilerde bir suçlu aramaya götürüyor. Ayrıca onlar da sizi bizzat buraya getirerek burada olmaları için kendilerine bir neden yaratmış oluyor.”

Kitabın son kısımlarındaki işkence sahnelerinde ise Ali İhsan, Hüseyin Kıran’ın Resul’üne yarenlik eder. Yaşanan, yaşatılan zulmün anlatıldığı, erkin acımasızlığının ve kirinin ortaya döküldüğü bölümler yer yer beden-bilinç ilişkisinin de sorgulandığı felsefi bir damar bulur. Felsefe ile siyasetin iç içe geçerek birbirini desteklediği ve çoğalttığı bu bölümler kitabı zulmü lanetleyen, işkencelerin ve infazların karanlığını ayan eden bir çığlığa dönüştürür.

Ayhan Geçgin her şeye rağmen karanlık anlatısını edebiyatın dönüştürücü etkisinden direnç dolu bir umut devşirerek sona taşır. Ali İhsan işkencecilerine "Sizin bilmediğiniz bir gerçek var,” der, “İnsan bir hiç değildir… Gerçeği mi istiyorsunuz. İşte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır... Binlerce bedeni parçalasanız bile bu gerçeği asla öğrenemeyeceksiniz.” Edebiyatın içinde de yok edilemez bir şey vardır, gerçek yazının içinde, ne yapılırsa yapılsın hiçe indirgenemeyecek bir şey. Son Adım bize bunu yeniden hatırlatıyor.

SON ADIM, Ayhan Geçgin, Metis Yayınları.

Yalın Olanın İzinde (Ömer İZGEÇ)

Resul (2006), Madde Kara şiir kitabıyla bilinen Hüseyin Kıran’ın ilk düzyazı verimidir. Kıran’ın yapıtlarından bahsederken, bilinen anlamıyla roman üzerine bir kez daha düşünmek gerekir. Resul’de ve yazarın bir sonraki romanı Gecedegiden’de okur daha ilk satırlarda sınanır, okuma eylemi üzerine düşünmek zorunda bırakılır. Mesele bir şey anlatmak olduğu kadar, anlatıyı mümkün kılan dilin kendisidir de. Yüzyıllar önce bulunan dil kullanılmış, dönüştürülmüş, sosyal yaşamın bir sonucu olarak içi boşaltılmıştır. Şiir ve düzyazılarından, Kıran’ın yozlaşan dili kırıp kendine yeni bir kulvar açmak peşinde olduğu anlaşılabilir. Yeni bir anlatı kulvarı bulmak ise verili dilin olanaklarını zorlamak ama yine de anlaşılırlık sınırının içinde kalmaya çalışmak demektir; zira okunamaz bir metin, metin değildir. Farklı bir dil arayışının anlatının kendisiyle, yazarın meselesiyle örtüşünce bir anlam kazandığını düşünürüm. Tam da bu noktada, Resul’deki varoluş sancısı çeken, fiziksel ve ruhsal işkenceyle örselenmiş, güvenlikle ilgili takıntısı olan bir bilincin çırpınışlarını aktaran dil ve anlatı tarzı yerindedir, özgündür, çetrefildir.

Kıran’ın metinlerinde şairlikten gelmesinin izlerine rastlansa da romanları asla şiirsel ya da şairane değildir. Onunkisi edebi bir gösterişen ya da ıskarta oyunlardan uzak, metnin meselesiyle ahenkli ve kullanılan dile itiraz niteliğinde bir arayıştır. Beckett’in “tüm dilin bir dil aşırılığı olduğu” fikriyle örtüşen, nihai amacı sessizliğe ve öze yaklaşmak olan bir denemedir söz konusu olan. Beckett, eserlerinde gittikçe dozunu arttırarak dile bir almaşık olarak sessizliğe yönelmiştir ve anlatılarını fazlalıklardan arındırmaya çalışmıştır. Beckett’in karakterlerinin konuşmaları bölük pörçüktür; amaç iletişim kurmak ya da anlatmak değildir. Aslında birbirleriyle konuşmayan Beckett karakterlerinin amacı anlatmaktan ziyade anlamak, varoluşu anlamlandırmaktır. İnsanın bu ebedi arayışına uygun olarak kişiler zaman ve uzamdan soyutlanmış, toplumsal kimliğe bağlı olmayan karakterlerdir. Kıran’ın roman karakterleri Beckett’inkilerle bir benzerlik gösterir.

Kültürden soyut haliyle insan

Kıran Resul’de ilkel olanı, kültürden soyut haliyle insanı anlamaya çalışır. Anlatı Kemal Varol’un saptadığı gibi anlamını ilk elde açık etmeyen, simgeler ve benlik oyunlarıyla örülüdür. Hatırlayışlarla bölünen, bir detay üzerinden kılı kırk yaran çıkarımlarla sekteye uğrayan, korku nöbetleriyle seyrini yitiren anlatıdaki Resul’ün belleği güvenilmezdir. Resul’e göre evin dışında ona seslerle, görüntülerle ve kokularla saldıran bir dünya vardır; o tüm bunların kendisiyle ilgili olanlarına karar vermekte zorlanır. Resul’de anlatı birinci tekil şahıs üzerinden ilerliyormuş görünmesine karşın yer yer araya bir dış ses girer, okuyucuya parçalanmış bir zihnin izini sürdürtür. Metinde zaman dizimi belirsizdir. Ölümün kurtulmak olmadığını anlayan bilinç, varlık sancısı çeker ve kimi zaman kendini oyalamak için söz oyunlarına, sayıklamalara, tekrarlara başvurur, sanrılar gördürür. Resul bilinciyle ve soluğunu her an yamacında hissettiği güvensizlik duygusuyla boğuşmaktadır. Romanın ana eksenlerinden biri olan Daire, güvenlik hissini tarumar ederek Resul’ün bilincinde yaşamaya başlamıştır. Daire onu gözetlemektedir ve uygunsuz davrandığında, gerektiğinde –ki bu uygunsuzluk nedir, gerektiğinde ne zamandır, Resul bilmez- cezalandıracaktır. Bu ceza fiziksel şiddet ve ardında bıraktığı ruhsal izle Resul’ü odasına sıkıştıracaktır. Resul odasında ördüğü, kimsenin onu göremeyeceği, sokulup dokunamayacağı güvenlikli kozaya sığınır. Kozanın duvarlarını ise kıvamlı, peltemsi düşüncekalıbı tuğlalarıyla örmüştür.

“Tutmaya çalışınca eliniz içine gömülüyordu. Şekli hemen bozuluyor, hatta yer yer kopup parçalanabiliyordu. Nihayetinde bu bir düşüncekalıbıydı ve ben ona maddi ve katı bir nesne muamelesi yapıyordum.”

Resul yeteri kadar bu tuğlalardan üretirse kendini koruyacağını düşünür; dışarıdan ve kendinden. İçeride Resul ile birlikte kalan ise hatıralar, durdurak bilmeyen bir bilinç ve sürekli çevresiyle zorunlu bir iletişimde olmasına neden olan duyulardır. Görmek istemediğinden gözlerini kapatır. Gözlerini kapatınca hayallere kapılır, yaşamaktan yorulunca uykulara dalar ve yine görmeye devam eder. Görmekten kurtuluş yoktur. Bu ise Resul’u “bedenden kurtulmak mümkün ancak bilinçten değil” noktasına götürecektir. Yine de “o sinsi varlık”ın nefesiyle içini kirtletmesine izin vermemek için savaşır.

Beckett’in Godot’su farklı dönemlerde muhtelif yorumlara yol vermiştir. Kimilerine göre beklenen Godot ölümdür, kimi zaman aydınlanmadır, bazen de af ya da sosyalizmdir. Tüm bu yorumların ortak noktası ise Godot’nun beklenen olmasıdır ve o gelince her şey daha farklı olacaktır. Kıran’ın metnindeki Daire ve sinsi varlık da böylesi farklı açılımlara gebe öğelerdir. Toplumsal yaşamın hizaya sokucu yapısı, bir hayvan olan insanın yönetici içgüdüleri ve bilinç, ezici yumruğunu hissettiren faşizan yönetimler ile salt fiziksel şiddet ve uygulayıcıları bu öğelerin sırlı anlamları olarak öne sürülebilir. Metindeki ara anlatılardan, Daire’nin gözetleyen ve gereğinde cezalandıran kamu olduğu çıkarımı yapılabilir ancak romandaki her şey gibi bu da müphemdir.

Resul’deki başlıca diğer karakterler ise analık Hafize, kiracı kız Işıl ve Mahir Bey’dir. Işıl kötünün, yaşamın acımasızlığının farkındadır ama onunla kendi yöntemleriyle savaşmaktadır, direnmektedir. Öyle ki kirasını ödemek için işadamı Mahir Bey ile birlikte olur, istediklerini yapar; yaşamını sürdürmek için bedenini satar. Hayatta kalmaya çalışır. Resul Işıl’ı hayranlıkla izler. Mahir Bey ise romanın yüzeydeki kötü karakteri, ruhun acımasız ve karanlık tarafı olmasına karşın o da içgüdülerle ve bedensel ihtiyaçlarla yönetilen yaşama fırlatılmışlardan biridir yalnızca. O da kendi oyun bahçesini kurmuştur ve zamanını doldurmaktadır. Metindeki birbirinden ilginç diğer karakterler ise bahçede yaşamaya zorlanan yatalak baba, bedensel tüm işlevlerini yitirmiş, kardeşi ve kimden olduğu belirsiz çocuklarla yaşayan şişman kadın ve Mahir’in kara işçileridir. Roman karanlık ve grotesk bir kumpanyanın, rahatsız edici bir müzik eşliğinde sergilediği kâbûsumsu gösterisini andırır.

Yerleşik anlatının sınırlarında

Ömer Türkeş’in tespit ettiği gibi, Kıran’ın yazınında görülen dil okuyucuyu irkiltmek, tiksindirmek ve etkilemek için araçsallaştırılmaz. Bu noktada, Resul belki de yakın durduğu bir tür olan yeraltı edebiyatına dahil edilebilecek diğer metinlerden oldukça ayrıksı bir noktada konumlanır. Kıran’ın karanlık yazı evreninde anlatılan en basit haliyle insandır. Üzerindeki sosyal yaşam örtüsü kaldırılmış insanın özü, kuytularını arşınlayan tozanlı bir ışıkla aydınlanır. Ortaya çıkan irkiltici, saklı, yabansıl ve unutulmuş olandır. Beckett’in bahsettiği “içimizde çok önce katledilmiş varlık”tır görünen ve ortaya çıkarılmak istenen. Resul sadece kendisi olmak, kendisiyle eşit olarak yaşayan bir varlık olmak istemektedir.

“Yaslandığım ağaç anlamıştı zorluğumu. O soylu sadeliğini iletiyordu, gücünü ve sadece ağaç olma bilgisini. Ben de tıpkı onun gibi sadece ben olmalıydım. Sadece Resul, sadece canlı, sadece kendim, kendimle eşit ve kendimden ibaret olmak ve bunu asla bilmemek. Bilmek çürütüyor çünkü.”

Kendisi olmaya çalıştıkça Resul daha da yabancılaşır. Kendine ulaşabileceği varsayılan her adımda daha fazla dağılır, kendini deştikçe onulmaz gerçekliğin, varoluş sancısının merkezine daha da yaklaşır. Resul ne toplumun içinde kendisi olarak barınır ne de bilincinin gölgesinde kendi iç dünyasına sığınabilir. Anlatının sonlarına doğru “insansak, sadece ve yalın biçimde varlığı yaşamak imkânsızdır” çıkarımını yapar. Varlığı sonsuz bir çabalamayla boğuşmaktan ibarettir. Bu yavaş yavaş Resul’u kendisini yok etmeye kadar götürecektir. Metin bu bağlamda beden-bilinç ilişkisini sorgular.

“Bilinç bedenden, beden bilinçten haberli olduğu sürece, birbirleri hakkında bildikleri düşündükleri eleştirebildikleri doğru buldukları yanlış buldukları değiştirmek istedikleri dışladıkları ve benimsedikleri olduğu sürece yaşamak zor.”

Kıran mesele olarak sadeleşmenin, dolaysızlığın peşine düşmüşken bölük pörçük bir zihnin yer yer sayıklamalara varan anlatısı bu arayışıyla edebi bir karşıtlık oluşturuyormuş gibi görünebilir. Okuyucu şaşırır, zorlanır, yerleşik anlatının sınırlarını zorlayan metne yabancılaşabilir. Aslında bu tam da Kıran’ın izini sürdüğü, dilin kodlanmış yapısını kırarak öze ulaşmayı hedefleyen farklı bir yazın anlayışının tezahürüdür. Kıran’ın metinleri okuma alışkanlığına bir müdahaledir ki bu etki yeni bir algıyı tetikleyerek farklı bir okuma tecrübesine yol verir. Başlangıçta yalnızca anlatıcıda karşılığı olan imgeler, metin ilerledikçe okurda da bir karşılık bulmaya başlar. Ancak böylesi bir metin talepkârdır ve her okuyucunun arzuladığı bir kitap-okur ilişkisine evrilmeyebilir. Hüseyin Kıran’ın eserleri bu bağlamda zor, ancak zor olduğu kadar da farklı okumalar vâât eden ayrıksı metinlerdir.

Resul, Hüseyin KIRAN, Metis Yayınevi