Dosya: Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Karnavalın Mizahı (Bulut YAVUZ)

Mizah denildiğinde, akla genel olarak modernizmle eşzamanlı olarak ortaya çıkan öznenin "öteki"ye karşı giriştiği değerden düşürme çabası gelir. Özne önce bir şeye yabancılaşır, sonra onu alay ederek ya da komik bir hale sokarak kendisini olumlar. Burada alay edilen nesneleşmiş ve alay eden ile bir karşıtlık ilişkisine girmiştir. Öznenin edimi onun yabancılaşmasını daha da derinleştirir. Karikatürler, politikacıların komik taklitleri, klişe cümlelerin içeriklerinin değiştirilmesi, mizahın günümüzde özne ve yabancılaştığı şeyler karşısında kendisini savunma girişimlerinin tipik örnekleridir. Bu, Baudrillard'ın ifadesiyle söylersek "öznel ironi"dir. Yabancılaşma evrenine ait bu düzende, komiğe ait bütün unsurlar mesafe, alay ve dışarıda tutma ile gerçekleştirilir.

Bahtin Rabelais ve Dünyası adlı eserinde tam da bu bakış açısını eleştirir. O mizahın halk kültürü, resmi ideoloji ve ikinci bir yaşam biçimi olarak örgütlenen karnaval coşkusunu temele alarak, "öznel ironi"nin dışında, kadim bir geleneğin, halk mizah geleneğinin, kutsal yüzünü açığa çıkarır. Rabelais'nin temele konulma nedenini ise Bahtin "Rabelais zordur. Ancak onun eseri, doğru anlaşıldığında, bu bin yıllık halk mizah kültürünün gelişimine geriye dönük bir ışık tutar; bu kültür onun eserlerinde en büyük edebi ifadesini bulmuştur" (s. 30) diyerek açıklayacaktır.

Türkçe'de Rabelais

Rabelais ve Dünyası'na değinmeden önce, üzüntüyle belirtilmesi gereken şey Rabelais'nin beş eserinden sadece ikisinin - Pantagruel ve Gargantua - Türkçe'de olmasıdır. Bunlardan da sadece Gargantua'nın Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol'un birlikte çevirdikleri versiyonu okunabilir. Çeviri her ne kadar iyi de olsa, İncil ve Tevrat'tan yapılan alıntıların çıkartılması gibi bir handikapı barındırmaktadır. Birsel Uzma tarafından yapılan çeviriler ise, Rabelais'nin dilinin çevirmen tarafından sansürlenmiş, hatta "yazar burada bayrağa seslenmiştir" haline getirilmiş eserin kötü bir taklidine dönüştürülmüş halinden başka bir şey değildir.

İki Dünyalılıktan Doğan Gülüş


Bahtin gülmenin paganik döneme ait tek dünyalı hali yerine, devletin ve sınıfların daha keskin olduğu ortaçağın iki dünyalı halini ele alır. Onun gözünde halk mizahı bu iki dünyalılık hali ile beraber derinleşmiş ve hayat ile yaşam arasındaki sınırda beliren karnaval kültürünü ortaya çıkarmıştır.
İki dünyalılık halinin bir yüzü, herkesin yerinin belli olduğu katı kast sistemi etrafında örgütlenen resmi bayramlar ya da törenlerdir. Burada her sınıf kendisine ayrılan bölgede görevini icra edip, resmi ideolojiyi tekrarlamaktan başka bir iş yapmamaktadır. Öte yandan karnavallar - ki Bahtin Ortaçağın özellikle büyük şehirlerinde senede üç aylık bir zaman diliminin ayrıldığını aktarır - yaşamın ters yüz edildiği ve devletin en ciddi temsilcilerinin bile dahil olduğu bir alandır.
Bahtin Ortaçağ gülüşünün bugünkü mizah ile karıştırılmamasını söyler bize, çünkü o dönemin gülme ile olan ilişkisi bugünkü halin aksine dönemin resmi ideolojisinin merkezi olan kiliseyi de kapsamaktadır, yani kilise de karnavallarda sokaktadır, halktır. Halk mizahının bir bölümü bizzat kilisedeki hücrelerden çıkar. Sözlü ve yazılı Latince parodileri kilise hücrelerindeki keşişlerin yazdığı bir dönemdir bu.  Parodia sacra (kutsal parodi) adıyla anılan bu parodiler, içerik olarak kutsal kitapların içeriğinden, onlarda yer alan figürlerden türetilir. Aynı zamanda latince gramer üzerine yapılan parodiler de mevcuttur. Kastların ortadan kalktığı bu karnaval alanlarında; karnaval geçit törenleri, pazar meydanı konuşmaları gibi teklifsiz ilişkilerin ortasında beliren gülüş bir gülen ve gülünen tarafından gerçekleştirilen ikili bir şeye değil, bir bulaşma haline, gülüşün kendisinin insanlara bulaştığı bir şeye tekabül etmektedir.

Grotesk ve Müphem

Rabelais ve Dünyası esas itibariyle iki kavram etrafına örülmüştür; grotesk gerçekçilik ve müphemlik. Bahtin halk mizah geleneğinin veçhelerini, hem Rabelais'nin eserlerini hem de gülmenin tarihsel bağlamlarını harmanlayarak sunar.

Grotesk gerçekçilikten ne anlamamız gerektiğinin örneğini Bahtin, Rabelais'nin Gargantua'sında, Gargantua'nın annesinin kulağından (akıl) doğması, ama aynı zamanda dışkı ve sidiğin ortasına doğmasında buluruz. Burada yüce sayılan akıl yeryüzüne indirilmiştir. Ayrıca Gargantua'nın Fransızca gırtlak ile olan bağı da burada dikkate değer olacaktır. Grotesk'ten anlamamız gereken geçit, başka bir evrene açılan delik burada dünyadan başka bir yere açılmamaktadır. Ayrıca Rabelais'nin İncil'dekine benzer bir soyağacına sahip devlerden oluşturduğu grotesk figürler ve grotesk dönemin makro kozmos mikro kozmos düşüncesinin içerilmesi (Pantagruel'in ağzının içinde başka bir evrenin olması), Bahtin'in neden Rabelais'yi halk mizah geleneğinin en büyük edebi temsilcisi olarak saydığının da bir göstergesidir.

Müphemlik ise, grotesk gerçeklik ile açılan alanda yapılan işin adı gibi bir şeydir burada. Hem Rabelais'ye ayrılmış hacimli incelemede hem de Ortaçağ halk mizah geleneğinin aktarılması esnasında, yücenin dünyaya düşürüldükten sonra kurban edilişi ve tekrar yaşam verilişine verilen addır müphemlik. Kitaptaki mizah kavrayışı; sövgüyü salt bir yerme değil yererken gönderdiği yerden tekrar diriltmeyi kapsar. Dünyaya düşen yücelik önce gülüşe ait şenlik sofrasında tüketilir, daha sonra yine aynı gülüş tarafından daha genç, daha gürbüz bir şekilde yeniden doğar. Akıl önce bel altı bölgeler tarafından dışkıyla özdeşleştirilir, daha sonra bok böceğinin yavrusunu pisliğe sarıp, denizde temizleyip ona hayat vermesi gibi hayat bulur.

Rabelais ve Dünyası "Ortaçağ karanlığı" klişesinden kurtulmak isteyen ve bunu romantisizmden uzak bir şekilde yapmak isteyen okurlar için eşsiz bir başvuru kaynağı olacaktır.

RABELAİS VE DÜNYASI, Mihail Bahtin, Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, 2005.


Bergson’dan Bir Saygı Duruşu (Barışcan DEMİR)

Bilindiği gibi Aristoteles’in Poietika’sı aslında biri tragedyayı, diğeriyse komedyayı incelemeye adanmış olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktaydı. Aristoteles’in komedyayı ve onun etkilerini işlediği düşünülen Poietika’nın bahsi geçen bu ikinci bölümü, onun külliyatının Ortaçağı sağ olarak atlatamamış kısımlarındandır. Bergson’un Gülme isimli eserini, tarihsel bir kopukluğu onarmak için girişilmiş bir saygı duruşu olarak okumalıyız. Sanki o, Aristoteles’in Ortaçağ geçmişinden koparılan kısmını bir yirminci yüzyıl parodisi ile örerek yeniden var etmekte, geleceğe taşımaktadır. Peki, bir çağ neden bir metni tarihten silmek ister? Hangi metnin varlığı bütün bir çağı korkutabilir? İşte bu kitapta Bergson’un ulaşmaya çalıştığı cevaplar bu sorulara dairdir.

Tekinsiz Gülünç

Her yapı gibi ortaçağın da kendi bünyesinde barındırmak istemediği şey, kendi sürekliliğine zarar verebilecek olan her tür sapkınlıktır. Komedyayı tarih sayfasından silmeye çalıştığına göre de, komedyanın içinde barınan bir tür sapkınlığın farkına varmış olmalıdır. Bergson kitabına, tam da komedyadaki bu sapkınlığın neliği üzerine düşünerek başlamaktadır. Ona göre gülünç olan yalnızca insana özgüdür: Örneğin bir manzara güzel veya görkemli olabilir fakat asla gülünç olamaz. Bir hayvana gülünebilir belki, fakat bu onda insani bir şey yakalandığındandır. Bununla paralel olarak gülme de yine insana özgü olandır, fakat gülmenin gülünç olandan farkı, onun yankılanmaya ihtiyaç duymasıdır. Gülünç olanın doğası kendi başına, yalnız ve yalıtılmış olmayı gerektirirken; gülmenin yalnız ve yalıtılmış halde gülünç olandan keyif alması mümkün değildir. Bergson’un sözleriyle “Gülme her zaman bir topluluğun gülmesidir.” Topluluk, bir kabul yapısıdır: Mevcut gerçekliğin ve tâbi olunan sürekliliğin kabulü yapıyı oluştururken, kabul edilmiş bu gerçekliği ve sürekliliği baltalayan her mekanik katılık, kabule tâbi olan biri için daima gülünç olarak adlandırılacaktır. Bir toplum için, Hobbes’un önerdiği gibi, önceden belirlenmiş alelade bir mutabakat yeterli değildir. Toplumun mutabakat sonrasında istediği şey, sürekliliği olan bir karşılıklı uyumun sonuna kadar korunmasıdır. Örneğin toplum için yalnızca hayatta kalmamız yeterli değildir, o aynı zamanda bizden “iyi” yaşamamızı da bekler ki, bu noktada aksi olan her durum sürekliliğe tâbi olan tarafından gülünç olarak adlandırılacaktır. Gülünç karakter toplum için bir tekinsizdir, çünkü o “toplumun eksenini oluşturan müşterek merkezden uzaklaşmak ve son noktada bir acayipliğe varmak eğiliminde olan bir faaliyetin muhtemel emaresidir.”

Gülmenin Dizgini
 
Toplumun tâbi olduğu gerçekliği ve sürekliliği sarsmanın emarelerini gösteren gülünç olana toplum somut bir ceza ile müdahale edemez, çünkü gülünç olan da onun sürekliliğine somut bir şekilde saldırmamaktadır Bergson’a göre. Toplumun bu konuda yapabildiği tek şey “gülme”dir. Gülme, yarattığı korkuyla acayiplikleri ve sıradışılıkları bastırır. Gülünç, başkalarıyla ilişki kurmaya aldırış etmeyen dalgın kişiyken, gülme onun bu dalgınlığını ıslah etmek, onu rüyasından uyandırmak için vardır. Bergson’un “Toplum içinde şekillenmiş her küçük topluluk böylece, belli belirsiz bir içgüdüyle, başka yerde edinilmiş ve değiştirilmesi gereken alışkanlıkların katılığını yontma ve ıslah etme usulleri icat eder… Gülmenin işlevi bu olmalıdır. Konu olan kişiyi daima bir parça küçük düşüren gülme hakikaten bir tür toplumsal hizaya sokma biçimidir.” sözleri, toplumsal aklın disipline etme art niyetini ya da bir kitle silahı olarak gülmenin doğasını deşifre etmektedir. İşte Ortaçağı korkutan şey de gülünç olanın ve gülmenin bu yönleriyle deşifre olmasıdır Bergson’a göre.

Mizahın İzleği
 
Komedyanın iki ana unsuru olan gülüncü ve gülmeyi üstteki gibi bir ikilikle, yani tekinsiz ve ıslah ile açıklar Bergson. Oluşturduğu bu ikiliği temele koyarak, Aristoteles’in Poietika’da kendi çağının tragedya yazarları üzerinden yaptığına benzer bir şekilde; yazınsal tarihi katetmektedir. Cervantes’ten Molière’e, Pascal’dan Mark Twain’e nicelerinin metinlerini didikleyen bu çalışma, güldürünün yasaları, gülünç olanın sahip olması gereken özellikler, hayal gücünün mantığının saf aklın mantığından farkları, tiyatro okuru ile tiyatro oyuncusu arasındaki farklar ve başka birçok konuya açıklamalar getirmektedir.
 
Gülme’de, hem Ortaçağın neden korktuğunun cevabını hem eksikliği tiyatro kuram bölümlerinde çokça hissedilen komedya üzerine nadir bulunur türden bir incelemeyi hem de sanat felsefesi için olmazsa olmaz basamaklardan birini bulabilirsiniz. Bu sözlerin ardından bize, metni oldukça başarılı bir şekilde Türkçeye aktarmış olan Devrim Çetinkasap’tan, Bergson’un geçmişe sıkışıp kalmış diğer kitaplarını da M.E.B. baskılarından kurtarıp geleceğe taşımasını dilemekten başka bir şey kalmıyor.

GÜLME, Henri Bergson, Çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

Mizahta Şaşırtmak Esastır (Tan Oral ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizeri Tan Oral’ın elli yılı aşan sanat yaşamının ardından dünyaya bakış açısını görmenizi istedim biraz. Değişen mizah anlayışından, geçip giden iktidarlardan ve günümüz dünyasından konuştuk. Bakın neler söyledi…

Çizime başlama hikâyenizi merak ediyorum doğrusu. Çocuk yaşlarda başlamamışsınız öyle mi?

Ben tembelliğe çocukken başladığım için, bu iş bugüne kadar geldi ama o konuda da başarısız oldum. Yeterince tembellik fırsatı vermiyor içinde yaşadığımız düzen. Tembellik derken biraz keyifli olmak, biraz hayal kurmak, keyfine göre dolaşmak ve çizmek, çizmeyi severim, bunları kastediyorum. Ama bu şans, bu mutluluk ne yazık ki içinde yaşadığımız zaman parçasında kolay elde edilemiyor. Çok çalışmak, çizmek zorunda bırakılıyoruz. Doğrusu sorunuza yanıtımın nerede başladığını, ben de tam olarak kestiremiyorum. Sıkıntılı bir zamanda, liseyle üniversite arasındaki bir boş alanda, işsiz, güçsüz, okulsuz hatta bulunduğum çevre nedeniyle uzun süre arkadaşsız kaldığım bir dönemde, o sıkıntılar beni mutsuz edeceğine kâğıtlara boşaltmış olmalıyım duygularımı. İlle bir başlangıç olacaksa o kâğıtların birikmesiyle başladı diyebilirim.

Babanız subaymış ve çok fazla yer değiştirmişsiniz. Sizin bahsettiğiniz dönemde İzmir’e yerleştikten sonra galiba. 

Bu kadar çok dolaşırken insanın her gittiği yerde sevdikleri, dostları oluyor. Bütün bunlardan sonra, hayat hakkında ne hissettiğimi düşündüğümde, benim için hayat, sevmek, dostluklar kurmak ve onlardan ayrılmak zorunda bırakılmak şeklinde özetlenebiliyordu.

Babanızın tayinlerinden dolayı mı?

Evet. Yani hep sevdiklerimden ayrılmak zorunda bırakıldığımı görüyorum geriye baktığım zaman. Bunların içinden bazıları kopmuyor, hâlâ devam ediyor, hâlâ birbirlerini arayan insanlar olarak. Bazılarıysa kaybolup gidiyor, ben de onlar için tabi.

50 yılı aşkın bir zamandır çiziyorsunuz, neden diye sorsam size?

Çizmek bir istisna! Hayatımdaki ve çevremdeki her şey yolunda gitse neden uğraşayım eleştirel çizgiyle? Yaşadığım mutluluk, insanlarla olan ilişkilerim yeter de artar bile. Hele ki yaşadığımız dönemde, hele ki yaşadığımız ülkede o kadar kolay olmuyorsa, sizin yakanızı sorunlar ve engellemeler bırakmıyorsa eğer, ne yapacaksınız? Ya teslim olacaksınız, ya mutsuz olacaksınız, ya sarhoş olacaksınız, ya da kâğıda bir şeyler çizeceksiniz.

Sanat yaşamınız boyunca pek çok iktidara tanık oldunuz. Çizerken en zorlandığınız bir iktidar dönemi var mı?

Çizerken hep zorlandım.

Nasıl?

Biraz önce söylediğim gibi bana kalsa çizmem, oysa zorlandığım için çiziyorum. Çiziyor isem zorla çiziyorumdur. Zaten o zorlama olmasa, dediğim gibi, niye uğraşsın insan kâğıtla, kalemle, problemlerle? Genellikle iktidarlar yönettikleri toplumu mutlu etmekte hiç de becerikli olmuyorlar. Bir ülke hayatı sorunlarla doludur. Bu sorunlar belli bir adalet duygusu içinde, belli bir eşitlik kollanarak, belli bir hoşgörüyle çözülmeye çalışılıyorsa insanların mutlu olma şansı daha fazla olabiliyor. Ama genç bir cumhuriyet!.. 600 yıllık geçmişini yok sayarak kurulduğu da düşünülürse, burada yaşayan insanların sakatlanmış bir iç dünyalarının olduğu anlaşılabilir. O yüzden sorunları çözmek, yeni sorunları yaratıyor. Bütün bunların yaşandığı bir ülkenin iktidarları da tabi ki çizen adam için her zaman kolay olmuyor.

Siz çizerken bu sorunları yansıttığınızı mı yoksa hafiflettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Doğrusu kendimi hafiflettiğimi düşünüyorum. Çünkü ağır geliyor. Bu ağır gelen koşulları kabul ederek, razı olarak yaşamak ise daha da ağır geliyor. O yüzden bir tepki vermek, kabul etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Özeti bu bence…

Çizdiğiniz karikatürler bazılarının beğenisini kazanırken bazılarında hazımsızlık yaratabiliyor. Ne düşünüyorsunuz böyle olunca?
 

Mizah, bazı insanları neşelendirip mutlu edebilir ama konu edilen bazı insanları ve yandaşlarını da mutsuz edebilir. Zaten amacımız da bu. Adını anmaktan çok keyif aldığım Romanyalı çizer dostum Albert Poch’un bir sohbet arasında söylediği şey beynimde yer etmişti: Mizah ve karikatür bizi rahatsız edenleri rahatsız etmektir. O kadar iyi özetliyor ki…

10 Ekim’de Ankara’da yaşanan terör faciası bir mizahçının gözünden nasıl görünüyordu? 

Sadece sustum. İki gün sustum. Yapacak bir şey yoktu. Üzüntü ve acı içinde sustum. Ama ondan sonra bugün T24’te bir çizgim yayınlandı. Şöyle bir cümle vardı orada: Vatandaşını korumakta aciz olan neden savaş çıkartmaya kalkışır ki? Bu çizgi, bu olayın kimin tarafından neden başa geldiğini açıklayan bir şey. Mizahın böyle bir yanı var. Sen barış diye toplanan insanların güvenliğini beceremiyorsan savaşa filân girme, çünkü savaş karşılıklı ölüm demektir. Sen kendini koruyabiliyorsan, evet düşman bildiğine karşı bir savaşı göze alabilirsin belki. Sen bunu beceremeden Suriye’de bir savaşa bulaşırsan başına bunları getirirler. Bu çok acı bir olay, çok…

Karikatürlerinizin dışında animasyonla da çok ilgilenmişsiniz. 1970’te yaptığınız Sansür filmine bayıldım. O dönemde böyle bir bakış açısı, teknik imkânları da düşünürsek muhteşem. Polis şiddetini işlemişsiniz o dönemde. Bunun dönüşü nasıl oldu?

Çok eskide kalmış bir hikâye aslında. Onun bir de çocuklar için kitabını yaptım. Şimdi Evrensel Kitapevi yeni baskısını yapıyor, herhalde fuara yetişmiş olur. Çok eskilerde yapılmış bir işin unutulmamış olması hem hoşuma gidiyor, mutlu ediyor beni, hem de hâlâ geçerli olması çok canımı sıkıyor açıkçası. Yani bugün sansür dendiği zaman “o da ne demek” diyebilmeydi insanlar. Sansür diye bir film yapmak çekici geldiydi bana. Doğrusu çizgi film konusunda ne eğitimim ne de bilgim vardı. Ancak Sinematek Derneği’nde gördüğüm çizgi filmlerin nasıl yapılabileceğini çözmeye çalışıyordum. En çok da Jan Lenica’nın filmlerinin teknik olarak nasıl olabileceğini düşündüğüm için kafamda öyle bir çözüm oluştu. Sadece onu uygulayarak, kartonları keserek, kameranın altında kıpırdatarak yapılmış bir filmdir o. Son dakikaya kadar uğraşıp TRT’ye verdik; sonra bir ödül geldi, sonra göstermek istemediler. Kaldı öyle. Zannediyorum üç sene sonra onu bir çocuk kitabı olarak, “madem siz göstermiyorsunuz kütüphanelerde bulunsun” diye yayımladık.

Tan Oral’ın hayatında ve mizahın içinde kedinin yerini sormak istiyorum size.

Mizahta kedinin yeri için şöyle söyleyebilirim. Bernard Shaw’a sormuş bir genç yazar: Ben sizin gibi yazar olmak istiyorum ne yapmalıyım? “Cevabı çok basit masanda bir kedin olsun” demiş. Benim içinse, özel bir gayret değil kediyle birlikte olmak. Kediler çocukluğumdan itibaren hayatımdaydı. Sabah çay içmek ne kadar doğalsa kediler de hayatımın bir doğal parçasıydı. Bunun önemini yıllar sonra çevremden gelen tepkilerle anladım. 

Kediyi şakacı hınzır bir insana benzetirsek şimdiki iktidarın yerine neyi koyabiliriz?

Sadece gergedan diyebilirim. Burnunun doğrultusunda hiçbir şeyi görmeden, bir yere toslayana kadar dümdüz giden. Gergedanın öyle bir özelliği var, kıvrak değildir. Bedenleri ağır olduğu için toslayana kadar dümdüz giderler.

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizerisiniz. Ana teması hayata gülümseyerek bakmak. Oysa biz biraz karamsar bir ülke olduk diye düşünüyorum. Böyle bir ana temanın altında neler konuşacağız kitap fuarında?

Umudu söndürmemek, kuyruğu dik tutmak, bu anlamda konulan bir slogan bence. Bu temayı belirlediklerinde Türkiye bu kadar karanlık değildi. Bu kadar karanlığa henüz girmemişti. Belirtiler vardı ama… Ben bu temanın umudu canlı tutmak, umutlanmaktan vazgeçmemek anlamında konulduğunu düşünüyorum.

Şimdiki gençleri nasıl buluyorsunuz mizah yönünden? Sosyal medyada özellikle? 

O kuşaktan olmadığım için her halde yeterince izleyemiyorum. Bu sosyal medya olayı da çok yeni bir olgu. Dolayısıyla üzerine yorum yapmak zor. Bir koro sesi gibi geliyor bana, bir uğultu olarak duyuluyor. Uğultunun etki yapması çok zor. O yüzden sosyal medyadaki uğultuda küfür ve hakaret edenlerin sesleri daha fazla duyuluyor.

Peki, son dönem mizah dergileri için neler söyleyeceksiniz?

Aynı şeyi mizah dergileri için de söyleyebilirim. Bir şey yapılıyor ama her zaman beklenen etki çıkmıyor.  Ama Musa Kart Cumhuriyet’te günün birinde bir karikatür yapıyor, davalar ödüller… Birinin bir yerine batıyor yani. Tıpkı sandalyeye bırakılan bir tek raptiye gibi…

Mizah dergilerinin neden etkisinin azaldığını düşünüyorsunuz?

Çünkü bu görülüyor. Vakit geçirmek ve eğlendirmek de bir ihtiyaçtır kuşkusuz.  Bu amaçlarla çiziliyor, ancak kapaklarında siyasi ya da sosyal mesajlar da yer alıyor. Bir de bugün siyasetin en tepesinde oturan kişinin eleştirisini yapmak için suratını bozmak, çirkinleştirmek bir şey demek değil. Sonunda sadece çarpıtılmış, çirkinleştirilmiş bir surat kalıyor ortada. Öyle etkili bir muhalefet oluşmuyor, yeterli de olamıyor. Arada bir, bütün dergileri alıyorum hepsine bakıyorum. Genellikle aynı şeyleri görüyorum.

Bir noktayı kaçırmışlar o zaman?

Mizah ve komedi. İkisi yapı olarak tamamıyla farklı. Mizah şaşırtma amaçlıdır. Bir olay karşısında bir mizahçının ne yapacağı pek bilinemez. Yani tepkinin ne zaman, nereden geleceği pek belli değildir, şaşırtmak esastır. Komedide ise asıl olan şartlandırmadır, tekrara dayanır. Walt Disney’in çizdikleri bugünün çizgileriyle benzeşir. Onu izleyen insan gülmeye hazırdır zaten ve güler. Birbirlerinden farklı da olsalar, her iki anlayışın da ortak yanı; çizilenleri izleyen ya da onlarla karşılaşan bir insanın neşelenmesini ve kendini iyi hissetmesini amaçlıyor olmalarıdır.