Onur YILDIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur YILDIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Orwell Ödülü’nün 2013 Yılı Adayları Açıklandı (Onur YILDIZ)


İngiltere’de 1994 yılından beri George Orwell adına verilen Orwell Ödülü’nün 2013 adayları açıklandı. Kitap, gazetecilik ve blog olmak üzere üç dalda verilen ödüller siyasi konularda yazmayı bir sanat haline getirme konusunda George Orwell’a benzerlik gösteren eserlere veriliyor.

Bu yılın kitap adayları arasında; İngiltere`deki ırkçı parti British National Party (Britanya Milli Partisi) ve genel olarak yabancı düşmanı hareketin yükselişini inceleyen Daniel Trilling`in kitabı “Bloody Nasty People: The Rise of Britain’s Far Right”, Meksika’da narkotik çetelerinin şiddet içerikli yöntemlerini inceleyen Ioan Grillo’nun eseri “El Narco”, Raja Sheadaeh’in Filistin işgal altındaki topraklarında yaşam deneyimlerini anlatan “Occupation Diaries”in yanı sıra Paul Preston’ın İspanya İç Savaşı sırasında devlet tarafından gerçekleştirilen soykırımı anlatan “The Spanish Holocaust” ve Chrystia Freeland’in global eşitsizlik ortamında dünya zenginlerinin yaşam pratiklerini inceleyen “Plutocrats: The Rise of the New Global Super Rich” adlı kitapları bulunuyor.

Ödüller 15 Mayıs’ta Londra’da yapılacak tören ile sahiplerine verilecek.

Bağımsız Elektronik Kitap Satıcıları Amazon'a Karşı Birleşti (Onur YILDIZ)

Guardian gazetesinin internet sayfasında yer alan bir habere göre, Amerika Birleşik Devletleri merkezli 3 bağımsız kitap satıcısı, aralarında Penguin ve Macmillan gibi tanınmış yayın evlerinin de bulunduğu 6 büyük yayınevi ve Amazon şirketi hakkında, aralarında yaptıkları özel anlaşma neticesinde elektronik kitap piyasasında tekel oluşturmak suçlamasıyla mahkemeye başvuracaklar.

Bağımsız kitap firmaları, Amazon firmasının kullandığı Dijital Haklar Yönetim Teknolojisi sayesinde hem elektronik kitap kopyaları hem de dijital kitap okuyucularının okuyabilecekleri elektronik kitapların çeşitliliği üzerinde haksız bir tekelleşme yarattığını savunuyor. Bu tekelleşmenin fiyatların yükselmesi ve müşteriye sunulan seçeneklerin azalması gibi sonuçları olduğunu iddia eden bağımsız kitap firmaları, yayınevlerinin sadece Amazon ile anlaşma yapıp, kendileri ile görüşmeyerek bu sürece katılmak ile itham ediyor.

Elektronik kitap kopyaları ve elektronik kitap okuyucularını eşleştiren Dijital Haklar Yönetim Teknolojisinin tekelinin kaldırılmasını talep eden bağımsız kitap firmaları, yayınevlerinin bağımsız kitap firmalarının kendi dijital yönetim teknolojilerini kullanmasına izin vermesini istiyor.

Merkez-Çevre Arasında Demokrasi (Toygar Sinan BAYKAN - Onur YILDIZ)

Türkiye’de 10 yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunan AKP’ye yaygın bir uluslararası ilgi olduğundan ve İngilizce’de kayda değer nicelikte bir entelektüel üretimin varlığından bahsetmek gerekiyor. Tüketici olmaktan uzak bu değerlendirmede AKP üzerine İngilizce’de kitaplaştırılmış bazı akademik çalışmalar kronolojik bir şekilde incelenecek ve bu çalışmaları kat eden demokrasi ve merkez-çevre sorunsallarının altı çizilecek.

2003 yılında yayımlanan Islamic Political Identity in Turkey (Türkiye’de İslami Siyasal Kimlik) kitabında Hakan YAVUZ özellikle 1980 sonrası dönemde İslami siyasi hareketin önünde beliren fırsatların mümkün kıldığı İslami modern kimliği sorunsallaştırıyor. Yavuz kitabında, Kemalist devlet ve İslami kimlikler arasında varsaydığı tarihsel karşıtlığı kavramsal olarak merkez-çevre paradigması içinden tartışırken, AKP’yi bu ikiliğin yeni bir uğrağı ve yeni bir toplumsal sözleşme talep edenlerin temsilcisi olarak tanımlıyor. Yavuz kitabının teorik çerçevesini oluşturan merkez-çevre paradigmasına uygun bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini Kemalist devlet ile Müslüman toplumun değerleri arasındaki mücadelenin tarihi olarak adlandırıyor. İslami kimlik, cumhuriyetin kuruluşunda siyasal karar alma mekanizmalarından dışlanan ve yeni bir kimlik ile tanımlanmaya çalışılan kitlelerin yüzünü döndüğü bir ifade aracı olarak tanımlanıyor. Rejime yöneltilen tüm demokratik taleplerin kendilerini içinden ifade ettiği İslami siyasal söylemin bu özelliği nedeniyle kazandığı demokratik karakter, Yavuz’a göre AKP’nin siyasal projesinin demokratik olma özelliğini de belirliyor. AKP’nin ilk iktidar döneminde yaygın olarak var olan iyimser demokratik havayı İslami siyaset özelinde tarihselleştiren kitap, İslami hareketler ve demokrasi arasında kurduğu özdeşlik ile AKP’nin siyasal projesindeki otoriter ve baskıcı unsurları analizine dâhil etmiyor.

Berna TURAM’ın 2007 yılında yayımlanan kitabı Between Islam and the State: The Politics of Engagement (Türkçesi “Türkiye'de İslam ve Devlet: Demokrasi, Etkileşim, Dönüşüm” adıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlandı) bir siyasal olgu olarak AKP’yi, devlet ve İslami siyasi aktörler arasında özellikle 1980 sonrası gelişen diyalog ve işbirliğinin hem sonucu hem de kurumsallaştırılması olarak tasvir ediyor. Özellikle 1980 sonrası dönemde devletin İslami siyasete karşı artan hoşgörüsünün devlet ve İslami siyasi aktörler arasında bir etkileşim alanı yarattığını savlayan Turam, AKP’nin bu etkileşim ve karşılaşma durumuna dönüştürücü bir etki yapmaktan ziyade tam da bu alanın sonucu olarak ortaya çıkan bir siyasal olgu olduğunu tartışıyor. Kitapta devlet ve İslami aktörler arasındaki bu karşılaşma ve etkileşimi mümkün kılan iki temel faktör öne çıkıyor. Turam, Cumhuriyet’in en önemli başarılarından birinin laiklik ile halkın milliyetçi hislerinin birbirine karıştırılması olduğunu belirtirken bunun devletin seküler yüzünden hoşnut olmayan kitlelerin uzun vadede cumhuriyete bağlı kalmalarını sağladığını belirtiyor. 1980 ve sonrası dönemde ise “devletin liberalizasyonu”, siyaseten, öncesinde görünürlüğü engellenen İslami aktörlerin görünür hale gelmesini ve devlet karşısında bir muhatap olarak ortaya çıkmasını sağlamasıyla; ekonomik olarak ise, devlet ve İslami siyasal aktörlerin bir kısmı arasında ortak bir gündem yaratması ile kritik bir önem taşıyor. Bu aşamada AKP, devlet ile gerçekleşen işbirliği, müzakere ve diyalog sonucu radikallikten ılımlılığa doğru dönüşen İslami siyasetin son hali olarak var oluyor. Kitap 12 Eylül rejimi ve İslami siyasal hareketler arasındaki etkileşime vurgu yapması ile önemli bir noktaya temas ederken, devlet ve siyasal İslam arasındaki etkileşimi son kertede bir dışsal ilişki olarak tasvir ediyor. Bu dışsallık önkabulü özellikle iktidarının geç dönemlerinde AKP’nin devlet ile geliştirdiği organik bütünlük halinin analize dahil edilmemesi ile sonuçlanıyor.

Ümit CİZRE tarafından 2008 yılında derlenen Secular and Islamic Politics in Turkey: The Making of Justice and Development Party (Türkiye’de Laik ve İslami Siyasetler: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Oluşumu) adlı kitabı farklı yazarların Türkiye’de İslami hareketlerin tarihi ve AKP’nin Kemalist rejim ile ilişkisi üzerine yazdıkları makaleleri içeriyor. Kitabın ilk bölümü Siyasal İslam içerisindeki dönüşüm ve AKP’nin kendisini önceleyen Milli Görüş hareketinden farklarının politik ve entelektüel izlekleri üzerine yoğunlaşırken, kitabın ikinci bölümünde Menderes Çınar ve Ümit Cizre’nin AKP ile Kemalist rejim ve ordu arasındaki ilişkiyi inceledikleri makaleler yer alıyor. Özellikle bu bölüm AKP’nin siyasal projesinin anti-demokratik potansiyelleri ve otoriter eğilimlerini tartışması ile AKP üzerine yazılan literatüre önemli bir katkı yapıyor. Kitabın üçüncü bölümü AKP ve Avrupa Birliği ilişkisine odaklanırken, son bölümde ise AKP’nin sosyal tabanı üzerine yapılmış niceliksel bir analiz yer alıyor. Cizre’nin derlemesi kapsamı ve içeriğinin özgünlüğü itibari ile özellikle geç dönem AKP analizlerinde önemli bir yer tutuyor.

Özellikle demokratikleşme söyleminin konumu açısından AKP’nin analiz edildiği bir yorum Yıldız ATASOY’un 2009 tarihli Islam’s Marriage with Neoliberalism (İslam’ın Neoliberalizm ile Evliliği) adlı çalışmasında görülebilmekte. Atasoy, AKP’nin iktidara yükselişini ve Türkiye siyasetinde kalıcı bir yer edinişini üç paralel gelişmenin bir ürünü olarak değerlendiriyor. Neoliberalizmi, küreselleşmeyi ve Türkiye’nin toplumsal yapısındaki yakın dönemli dönüşümleri, özel olarak da muhafazakâr sermayedar kesimlerin yükselişini AKP’nin başarısının temeli olarak aldığı anlatısında Atasoy partinin özellikle demokrasi ve insan hakları söylemini dini değerlerle kaynaştırarak daha kapsayıcı, farklı çıkarları olan katmanları bir araya getiren bir siyaset oluşturduğunun altını çiziyor. Atasoy’a göre tam da bu yeni “neoliberal politik tahayyül” ve bu tahayyül aracılığıyla kurulan sınıflar arası koalisyon AKP’nin “devlet transformasyonu” siyasalarının göbeğinde yer almakta. Atasoy’a göre AKP’nin uyguladığı devletin İslami yeniden inşası siyasası, Kemalist devleti AB üyeliği çerçevesinde Anadolu’da gelişen orta sınıfların, dini grupların, entelektüellerin ve Kürtlerin ittifakı aracılığıyla dönüştürmektedir (2009, 246). Gramsci’den ödünç alınmış kavramların ağırlıklı olduğu zengin bir kuramsal tartışma üzerine inşa edilmiş çalışmanın okuyucu üzerinde bıraktığı temel etki ise, her ne kadar çalışma içinde doğrudan bir gönderme içermese de, bir yanıyla oldukça tanıdık. Bu anlatı İslami orta sınıfların ve ılımlılaşan İslami siyasal seçkinlerin derlediği bir sınıflar arası “çevre” ittifakının Kemalizm tarafından kurulmuş ve askeri-sivil bürokratik kadroların vesayeti altında olan devleti (yani merkezi) (2009, 3) dönüştürme etkinliği olarak özetlenebilir. Bununla birlikte, Atasoy’un Türkiye’de AKP iktidarı altındaki “devlet transformasyonunu” ulus ötesi dinamikler ve küreselleşme bağlamına oturtması kitabının önemli bir katkısı olarak ön plana çıkmakta.

William HALE ve Ergun ÖZBUDUN AKP’yi 2010 tarihli Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: the Case of the AKP (Türkiye’de İslamcılık, Demokrasi ve Liberalizm: AKP Örneği) adlı çalışmalarında oldukça kapsamlı bir çözümlemeye tabi tutmaktadırlar. Yazarlar çağdaş siyasal bağlamın getirdiği belirli farklılıklara işaret etmekle birlikte AKP’nin Türkiye’de merkez sağ geleneğin bir devamı olduğunu vurgulamaktalar. Hale ve Özbudun, “muhafazakâr demokrat” ideolojinin milli görüşçü gelenekten ayrıldığını ve AB yanlısı bir çizgide reformcu ve demokratikleştirici bir rol oynadığının altını çiziyor. AKP’nin derlediği sınıf koalisyonunun –ki bu yükselen muhafazakâr İslami sermayedarların başını çektiği ve geniş bir alt sınıf desteğine dayalı bir koalisyon olarak ortaya çıkmakta- ve toplumsal tabanın da kapsamlı bir haritasını çizen çalışma AKP’nin çevrenin değerleriyle uyumlu muhafazakâr demokratik siyasal ve toplumsal değişim anlayışını, merkezin seçkinci-Kemalist değişim anlayışıyla bir karşıtlık içinde anlatılaştırıyor. Çalışmanın yayınlanmasından hemen birkaç sene önceki eğilimlere bakarak AKP’nin bir kavşakta olduğu yorumunda bulunan yazarlar, partinin reformist ve demokratikleştirici rolüne ilişkin olumlu yaklaşımlarına karşın sonuç itibariyle bu eğilimlerden vazgeçilme ihtimaline de vurgu yapmaktadırlar.

Simten COŞAR ve Gamze YÜCESAN-ÖZDEMİR tarafından derlenmiş olan 2012 tarihli Silent Violence (Sessiz Şiddet) adlı çalışma AKP’nin yükselişini ve iktidarını bir tarafta AB sürecinin getirdiği demokratikleşme yönündeki etkilerle ve oldukça geniş bir neoliberalizm tanımına dayanan küresel bir sürecin yapısal etkileriyle açıklamakta. Diğer taraftan ise çalışmanın içindeki makalelerin birçoğu AKP’nin yükselişini ve iktidarını 1980 sonrası Türkiye’ye has bir kültürel ve sosyolojik dönüşümün, yani Türk-İslam sentezinin ve İslami sermayedar sınıfların yükselişinin yapısal etkisi çerçevesinde değerlendirmekte. Derleme, AKP’nin daha ilk dönemlerinde dahi çoğulculuğunun oldukça seçici bir temele dayandığını vurgulamakta. AKP’nin belli tarz bir kimlik siyasetine dayanarak ve özel olarak da sınıf siyasetine dayanan bir çoğulculuğu muhafazakâr – mütedeyyin bir sivil toplumun ön plana çıkarmak yoluyla bastırdığının altı çizilmekte. Kitap sonuç olarak siyasal ve sosyal haklar alanında neoliberalizmin yıkıcı etkilerinin İslami değerlere vurgu yapan muhafazakâr bir siyasal strateji ile nasıl gürültüsüz bir şekilde idare edildiğine vurgu yapıyor ve AKP iktidarının bu özelliğini “sessiz şiddet” tamlaması ile kavramsallaştırıyor. “Sessiz şiddet” kavramsallaştırmasının ise ideolojiyi temel olarak bir yanlış bilinçlilik durumu olarak tanımlayan bir varsayımın izlerini taşıdığı ise not düşülmeli. Özellikle Yalman’ın makalesinin altını çizdiği merkez-çevre anlatısının neoliberalizmin Türkiye’deki yükselişi açısından oynadığı role ilişkin vurgu çalışmadaki birçok makaleyi kat etmekte. AKP’nin yükselişini ve iktidarını uluslararası ve ulusal düzeydeki ekonomik, sosyolojik ve kültürel dönüşümlerin yapısal etkileri içinde konumlandıran çalışmada partinin politik - ideolojik failliğinin altını dikkatle çizen katkı ise Coşar’ın tek başına kaleme aldığı makale olarak belirlenebilir.

AKP üzerine 2003 yılından 2012 yılına kadar İngilizce’de yayınlanmış kitapların kapsayıcı olmaktan hayli uzak yukarıdaki değerlendirmesi dahi bu yazın açısından karakteristik sayılabilecek iki meseleyi ön plana çıkarmakta. İngilizce’deki AKP yazınının demokrasi sorunsalı açısından vurgusunun zaman içinde reformculuktan otoriterliğe doğru kayışı, içinde bulunduğumuz son birkaç sene itibariyle iktidarın herkesin malumu olan otoriterleşme eğilimine de tanıklık etmekte. AKP yazınının diğer önemli ortak noktası olan merkez-çevre yaklaşımı/sorunsalı ise gerek takipçilerinin kullanımlarında gerek daha eleştirel yaklaşımlarda gündeme gelişiyle Şerif Mardin etkisinin AKP’ye yönelik çözümlemelerdeki merkeziliğini göstermekte.

Bir Ahlak Kuramcısı Olarak Derrida (Onur YILDIZ)

Post-yapısalcı felsefeye yöneltilen temel eleştirilerden biri normativite ile kurduğu muğlak ilişki oldu. Bu eleştiriler, bir yandan post-yapısalcılığın asıl olarak bir yerinden etme felsefesi olduğu ve normatif yanının zayıf olduğunu vurgular iken, diğer yandan ise post-yapısalcılığın büyük anlatıların yerinden edildiği bir çağda kişisel bir farkındalık ve ahlak kuramından daha fazlası olmadığını savladı.

Benoit Peteers’in ‘Derrida: A Biography’ adı ile İngilizce’de yayımlanan kitabı Jacques Derrida’nın felsefesinin ahlak ile olan ilişkisine dair tartışmayı yeniden öne çıkardı. Tery Eagleton ‘Guardian’ gazetesinin internet sayfasında yayınlanan incelemesinde Derrida’yı insanları basitçe ‘gerçek, aşk, kimlik ve otorite’ konularında konuşurken tam olarak neyi kastettiklerine dair küstah bir kesinlikten uzak olmaları konusunda uyaran bir filozof olarak tanımladı. Adam Schatz ise ‘London Book Review’ de yayınlanan yazısında Derrida’nın hayatının son dönemlerinde adeta uzun yıllar boyunca felsefesine karşı yöneltilmiş eleştirilere cevap niteliğinde kendini bir ahlaki figür olarak kendini yeniden kurduğunu belirtti.

Eagleton, Derrida’yı söylemek istediğini yeni bir yazma ve felsefe yapma tarzı icat ederek söyleyen Kierkegaard, Nietzche, Marx, Adorno ve Walter Benjamin gibi ‘anti-filozoflar’ içinde sayarken; filozofu bir eleştirel düşünce geleneği içine yerleştirme ve bu eleştirel pozisyondan bir ahlaki duruş türetmeye çalışıyor. Schatz ise uzun yıllar Batı felsefesi ve metafiziğinin düşmanı olarak bilinen Derrida’nın aslında yeni Avrupa fikrine inanmış, Amerikan emperyalizmi karşıtı, İsrail karşısında Filistin ile birlikte saf tutan ama biraz da kendi kişisel deneyiminden dolayı İsrail karşıtlığının anti-semitik bir söyleme dönüşmemesi hususunda dikkatli bir sosyal-demokrat olduğunu iddia ediyordu.

Hem Eagleton hem de Schatz’ın incelemeleri Derrida’nın tam da kendi felsefesinde sorunsallaştırdığı metin ve anlam ilişkisini, Derrida’nın metinlerinden ne anlamak gerekir sorusu odağında yeniden üretiyor. Peeter’s ın İngilizceye çevrilen Derrida biyografisi Anglo-Sakson dünyasının Derrida’yı kendi diline tercüme etme ve felsefesini bir ahlak kuramı etrafında yeniden okuma çabalarını ortaya çıkarmış görünüyor.