Tayfun TOPRAKTEPE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tayfun TOPRAKTEPE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zamanıdır, Zamanı Gelmenin… (Tomris SAKMAN-Tayfun TOPRAKTEPE)

"Yeni biz söz dizimi lazım Cüneyt bana. Sıkıldım öznenin her zamanki yerinden, gizlenmesinden, saklanmasından. Varlığından ayrı, yokluğundan ayrı. Yüklemler özne olsun, sevmekler dolaşsın caddelerde, “seviştim”ler konuşsun “nefes almıştım”larla, hep birlikte bizi yapsınlar, biz yapsınlar. Eyleyen biz olmayalım. Bir sevişmek gelsin, bütün zamanlarda çeksin bizi, Esra’yla beni. Eylem zamanı geçti, gelmez bir daha; özne de yok zaten."

Yaşadıklarımızın içinde hiç beklemediğimiz bir anda bizi başka farkındalıklara taşıyacak gizli ipuçları vardır. Günlük hayatın sıradanlığı, tekdüzeliği, hücrelerimizin derinliklerine öyle işlemiştir ki farkına varamaz, çoğunlukla gözden kaçırırız bu ipuçlarını. Kimi zaman bir aşk, kimi zaman bir çocuk, kimi zaman da yıldızlı bir gökyüzü vardırır insanı bu farkındalık eşiğine. Kısacık bir an’dır bu. Yol boyunca neleri, kimleri teğet geçtiğimizi fark eder, hayatın hayhuyuna kapılmayacak kadar dışarıdan izleriz kendimizi. Aşk biter, çocuk yürür, yıldızlar bir bir söner. Geriye kalan ise, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı duygusudur, yalnızlıktır.

Behçet Çelik’in Soluk Bir An’ı, kahramanı Taner’in işte bu sıradanlığı durduran bir an yaşamasıyla başlıyor. Taner’i eşikten atlatan ise yanağına değip geçen bir soluktur; Esra’yla, yani karısının en yakın arkadaşıyla yaşadığı kısacık bir an. Zamanın durmasına yol açan kısa, soluk bir an. “Zaman da tam o anda durdu. Bir an. Uzadı sonra, uzadıkça uzadı, daha da uzadı. İkinci bir zaman oldu, akıp giden zamanın yanında – paralel bir zaman. Akmayan, o anda durmuş, orada kalmış ama her daim şimdiki zamana paralel.”

O soluk bir an’la –aşk diyebilir miyiz?- Pandora’nın kutusu açılır ve Taner’in nereye kaldırdığını unuttuğu umutlar, heyecanlar, tutkular, arzular çıkar ortaya.

Taner roman boyunca bazen o kısacık an’da çakılı kalan ikinci zamanda, bazen de akıp giden gerçek zamanda gidip gelir. Birbirinin içine geçen bu iki zaman arasında bocalar. Bocalar, çünkü Taner kendini, dolayısıyla hayatı durmamacasına sorgulayan bir karakterdir. Hareket etmez ama sorgular. Ona göre, ayağına diken batmış birinin hareket ettiğinde canı acıyorsa, durmalıdır, sabit kalmalıdır. O, hayatı yaşamayı değil, balkondan seyretmeyi seçenlerdendir. Başka seçenek de yoktur, hayat böyle bir şeydir, geçer gider. Geçerken avunabildiğin kadar avunmak en iyisidir…

Hayatın içinde bir “yabancı” gibi yaşayan kahramanımız; filizlerini ilk gençliğinde vermiş varoluş sıkıntısını, hayata direnmeden, herkesin gittiği güvenli yollardan yürüyerek bastırmaya çalışan, aksayan durumları -evliliği gibi- kesip atacak taraf olmak istemeyen, içinde belirebilecek olası umuttan alabildiğine kaçan, “şerefli mağlubiyetler çağı”nın en büyük zulmünü kendisine yaşatan bir aktörüdür aslında. “Herkesin yaptığını yapmak güvenliydi; başkalarının adımlarıyla oluşmuş patikadan yürümek, geçip gitmişlerden kalan izleri, onların dağlara taşlara kazınmış, havaya karışıp rüzgârlarla fısıldanır olmuş sözlerini takip etmek, ateş yaktıkları yerde ateş yakıp onların kıvrıldığı gibi kıvrılmak bir kenara, bulmacadaki kesik çizgileri birleştirmek, arada sırada, pek nadiren yoldan çıkmayı hayal edip ürpermek ama çıkmamak, peşi sıra atacağı adımı sağlam tutmak. Yıllar önce verdiği karar buydu. Başka türlü olabileceğine inandığı zamanlar da olmuştu daha gençken ama ilk zorlukta tökezleyince bu karara varmıştı. Herkesin yürüdüğü yoldan yürüyecekti. Daha farklısını yapmak, kafa tutmak herkesin harcı değildi. O hamur yoktu kendisinde.”

Bir kere doğduk, yaşayacağız… 

Romanlar, şiirler, müzikler… Taner yalnızlığını bir tek onlarla paylaşır. Şairlerin, yazarların dediklerine kulak verse de bunları hiç bir zaman kendi yaşamına uyarlayamaz. Sorusu da çoktur, cevabı da. Ama cevapları genellikle kitaplardan okumuştur. Emekli olup, sahip olduğu her şeyi arkasında bırakarak bir pansiyona yerleşme düşünü, Selçuk Baran’ın Bir Solgun Adam’ını okumakla yitirdiğinin farkındadır. Yaşamasa da, kitapların ona öğrettiği gibi kaçacağı yerde de aynı havayı soluyup aynı suyu içeceğini bilir.

Taner, en gerçek sinyalleri veren “beden”in yol göstericiliğine inanır. Gerçekten de beden değil midir aynı anda hem çocuk, hem yetişkin hem de yaşlı olan? Bize dünyeviliği hatırlatıp “ben buradayım, yaşıyorum” diyen yegâne varlığımız? Yaşadığımız varoluş sıkıntılarından benliğimizi kopararak ayağımızı yere bastıran, yaşadığımızı hissettiren beden. “Sadece bedeni vardı, gerisi kendisinin, birilerinin, ataların, hocaların uydurmasıydı.”

Behçet Çelik, farkındalık cehennemine ilk gençliğinde düşen Taner’i bizlere kelimelerle anlatmakla kalmıyor, aynı cehenneme düşenlere –Tanergillere- bir dost, bir yoldaş gibi tanıştırıyor. Hayatımıza sokuyor. Modern hayatın “bunaltı”sının yaşandığı caddeler, siteler, alışveriş merkezleri, ışıklı tabelalar, binalar arasında “Yalnız değilsiniz, bakın Taner de böyle!” diyor.

Soluk Bir An kusursuz bir Türkçeyle, yazarın öykücülüğünden gelen az ama yoğun anlatımla kaleme alınmış bir roman. Satırlar arasında gezinirken Taner’le birlikte kâh hayatın anlamsızlığını, kâh yaşamanın ne güzel bir şey olduğunu düşünüyoruz. “Sonunda ölüm olan bir varoluş çok da önemli bir şey değildir, olamaz, bu kadar da ciddiye alınmamalı,” diyen Taner, ölümsüzlük ilacının “yaşamakta” olduğunu da söyler bize bir taraftan.

Bir Manifesto… 

Romanın sonundaki dört sayfa ise başlı başına -hikâye edilmiş- bir manifesto. Hayatımızda olup bitenlerin başkahramanları, kişiliğimizin, ruhumuzun hamuruna su katıp şekil verenler, rollerini hakkınca yerine getirerek bir bir söz alıyorlar.

Behçet Çelik toplumdaki rollerimizle var olduğumuz, her şeyin görünmez iplerle birbirine bağlı olduğu hayatımızda, insanlarla/olaylarla birlikte içimizde aşınıp derinleşen bir çukura, o koskoca boşluğa işaret ediyor. Bir daha durup düşünmemiz için… Mırıldanarak da olsa, Paul Celan’ın dizelerinin ağzımızdan dökülmesi için…

“Penceredeyiz sarmaş dolaş, kendimizi seyrediyoruz sokaktan:
vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.”

Taner’in bütün hayatını baştanbaşa sorgulamasına neden olan Esra’ya duyduğu aşk
-bir daha soralım, aşk diyebilir miyiz?- ne mi oluyor? Kitabı okumayanların hevesini kaçırmayalım. Sadece bir ipucu: Onun akıbeti de başlangıcı gibi yine kısacık, soluk bir an’da gizli.

Soluk Bir An
Behçet Çelik
Can Yayınları 1.Basım Mart 2012

Bir Solgun Kadın: Selçuk Baran (Tomris SAKMAN - Tayfun TOPRAKTEPE)

60’lı yılların ortalarında “Haykırmalıyım,” diyerek başlamıştı yazmaya Selçuk Baran. “Söylemeliyim. Sonra da bu yetmemeli. Haykıracak sözüm olmalı. Haykırmalıyım. Ve söyleyecek sözüm başkaları için olmalı. Kendim için söyleyeceklerimi ancak çok sonra başkalarına duyurabilirim.” Edebiyat dünyasına adım attığında -erken yaşlarda başlamıştı yazmaya ama okurlarla paylaşması ancak 1968’de, otuz beş yaşında olabilmişti- büyük bir coşkuyla karşılandı Selçuk Baran. İlk romanı Bir Solgun Adam, 1974’te Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı ve bir yıl sonra basıldı. 1977’de yayınlanan Anaların Hakkı adlı öykü kitabıyla 1978 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Adnan Özyalçıner’le paylaştı. Bu öykü kitabını 1984’de Kış Yolculuğu, yine 1984’de Tortu, 1989’da Yelkovan Yokuşu ve 1992 yılında Arjantin Tangoları adlı öykü kitapları izledi. Orhan Pamuk’la Mehmet Eroğlu’nun birinciliği paylaştığı 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda, Bozkır Çiçekleri adlı romanı mansiyon aldı. Ama Baran bu romanı ancak 1987 yılında bastırabildi.

BİR YAZMA KIRGINI

İnci Aral’ın cümlesiyle “Bir yazma kırgını”dır Selçuk Baran. Necip Tosun ise onunla ilgili bir yazısında düşüncelerini şöyle belirtir: “Dergilerde düzenli olarak yazan, yazı kurullarında yer alan, öykü davası güden bir yazar değildi. Ne kendi sanatı hakkında konuştu ne de genel sanat ortamında boy gösterdi. Dergilerden, yayınevlerinden hep uzak durdu. Bir edebiyat mahfilinde yer almadı. Daha çok kitaplarıyla göründü. Önemsenmek için özel gayretleri, çıkışları olmadı. Belki de günümüz yazarlık imgesini beğenmedi, önemsemedi. Ama kıyıcı edebiyat dünyası bu inceliği fark edemedi.”

KENDİ CÜMLELERİYLE SELÇUK BARAN

Hukuk kariyerini yarıda bırakan Selçuk Baran’ın büyük bir aşkla evlendiği eşiyle arasındaki çözülmez sorunlar, aradığı mutluluğu evlilik hayatında da bulamamasına neden olur. Çünkü Arjantin Tangoları’nda da yazdığı gibi, “Aşk, evlilik için kullanılmaz.” Küçük yaşlardan beri yazmaya-okumaya duyduğu ilgi, eşiyle aşkının getirdiği mutsuzluk, çocukların ve evin sorumluluğunun Selçuk Baran’ı sürüklediği nokta umutsuzluktu. Günlüklerine karaladığı cümleler ise bu umutsuzluğun seslenişleriydi: “Kitap okumayalı küçük şeyler düşünmeye alıştım, ufkum daraldı. Hayatı kıyasıya yaşayamadığımdan şikâyetçiyim. Buna sebep, derinliğine duyuşlardan yoksun oluşum mu, yoksa çok çeşitli duygular arasında bocalayışım mı? Bazen uslu, akıllı bir kedicik oluveriyorum. Çocuklarım ve kocamın sevgisinden başka bir şey istemem gibime geliyor. Sonra çapraşık, ne olduğunu tam kestiremediğim fikirler; ne olduğu meçhul hisler beni sımsıkı kavrayıveriyor. Onları çözebilsem belki rahat ederdim. Ama o kadar az vaktim var ki. Hepsini şuurumun altına itiyorum. Orada boğuşup duruyorlar. Bu boğuşmadan vücudum yorgun ve halsiz düşüyor.”

Kitaplarında şimdiyle geçmiş arasından doğan çatışmaları, kaybedilen, biten sevgileri, hayatın yorduğu umutsuz insanların iç sıkıntılarını, geçmişle hesaplaşmalarını anlatmayı tercih eden Selçuk Baran’ın kişisel hayatı da eserlerinden farklı değildir: “Geçenlerde yaşamam için mutlu olmamam gerektiğine karar vermiştim. Şimdi de insanları sevmek için onlarla duygu alışverişinde bulunmamın gereksizliğine inanıyorum. Böylece dostluk önemini yitirdi. (tabii böyle olunca aşk da...) Galiba hiç dostum yok benim. Yalnız bazen sessiz bir okur olmaktan sıkılıyorum. Sadece karşımdaki söylemesin, beni de dinlesinler istiyorum. Bir gün hiçbir işe yaramadığımı kabul etmiştim. İşte şimdi de en bilinçli, en gerçek haliyle yalnızlığı kabul ediyorum. Ama bu yalnızlık ucuz edebiyatçıların sıka sıka suyunu çıkarttıkları o gizliden gizliye özlenen yalnızlık değil. Benim yalın katıksız durumum. Bundan ne kurtulmaya ne de yararlanmaya kalkışacak değilim. Sadece gereklerine uygun olarak yaşayacağım yalnızlığımı.”

Selçuk Baran edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmış ve ödüller almıştı ama o, okuyucularına yakın duramamanın mutsuzluğunu yaşıyordu. Yazdıklarını edebiyat çevrelerinin ve ödüllerin değil okuyucuların tartmasını istiyordu. Hem yukarıda Necip Tosun’un cümlelerinde geçen sebeplerden hem de okuyucusuna yakın duramadığı kaygısıyla Selçuk Baran 1994 yılında artık yazmamayı seçti. Ölümünden birkaç ay önce, Tanzimat’tan Günümüze Yazarlar Ansiklopedisi ekibi tarafından kendisine gönderilen Bilgi Formunun 'Eklemek istediğiniz başka bilgiler' bölümüne düştüğü not şöyleydi: “Başarısız bir yazar olduğumu kabullendiğimden, 1994'te yazmamaya karar verdim. O günden beri, herhangi biri olarak hayattan keyif alıyorum.” Gazeteci-yazar Berat Günçıkan'ın "Gölgenin Kadınları” kitabında da Selçuk Baran’ın yazmayı bırakmasıyla ilgili şu cümleleri yer alır: “Bir fikir veriminin etki yapabilmesi için, der Thomas Mann, eser sahibinin kişisel hayatıyla çağdaş neslin genel kaderi arasında gizli bir yakınlık, hatta eşitlik bulunmalıdır. Toplum, kendisinin, bir sanat eserini niçin şöhrete ulaştırdığını bilmez. (...) ama alkışın asıl sebebi, tartıya gelmeyen bir şeydir: Yakınlık duygusu. Demek ki ben, okuruma yakın olmayı beceremedim. Bu yüzden çekilmeyi yeğledim. Gerçi insan başkaları için değil, kendisi için yazar. Ama kendim için yazdığım sekiz kitap, yalnız kendim için olacaksa, yeterlidir diyorum.”

BİR SOLGUN ADAM

Bir Solgun Adam romanı belki de Selçuk Baran’ın kendi yalnızlık destanıdır. Baran, kendisi için çok özel bir çalışma olduğunu söylediği Bir Solgun Adam’la ilgili olarak konuşurken kendini anlatmaktadır: “Biliyorum, umutsuzluğu kimseler üstüne almıyor. Öyle ya, sosyalizm varsa umutsuzluk gündem dışı olmalı. Ama ben umutsuzum. Solgun Adam’ı yaşıyorum her gün. Dünyada bir yabancıyım. Her sabah yabancı gözlerle uyanıyorum. Gün boyu kendimi gizleyerek insanlarla ilişkimi sürdürüyorum; yabancılığımı bir günah gibi taşıyarak ve gizleyerek. Korkunç çabalar harcıyorum. Akşama doğru başkalarını kandırdığım gibi kendimi de kandırmayı başarıyorum; öykülerdeki umut dolu karşı koyuşu yaşıyorum.”

SELÇUK BARAN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

1999 yılında hayata sessiz ve küskün veda eden Selçuk Baran adına İstanbul Galapera Kültür ve Sanat Derneği tarafından bu yıl birincisi gerçekleşen öykü ödülünün ilk sahibi “Ocakta Yemeğim Var” adlı dosyasıyla Hakkı İnanç oldu. Ödül seçici kurullarında yer almama kararını “Yaşarken ve yazarken inceliği, duyarlığı, değeri handiyse çiğnenmiş sevgili dost” dediği Selçuk Baran için bozan Selim İleri, ödülün seçici kurul başkanlığında yer aldı. Kurulun diğer üyeleri ise Sezer Ateş Ayvaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Turhan Günay’dı.

“Bir an önce unutun beni. Tek istediğim, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutmak.” diyen Selçuk Baran’ı unutmamak, insanın içinde saklı dramlara incelikle dokunan cümleleriyle tanışmak isteyenler yazarın tüm kitaplarını Yapı Kredi Yayıncılık etiketiyle bulabilirler.

Haymana’dan Cambridge’e uzanan köprü... (Tomris SAKMAN - Tayfun TOPRAKTEPE)


İlk kez 2009’da Kuzey romanı ile tanıdığımız Burhan Sönmez’in ikinci romanı Masumlar 2011 yılında yayınlandı. Aynı yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Masumlar, Ankara (Haymana Ovası) ve Cambridge’de geçen, bir bakıma doğu ile batıyı birleştiren bir roman. Bunu hem romanın geçtiği mekânlardan hem de üsluptan  çıkarsamak mümkün. Haymana’da geçen olaylar masal diliyle anlatılırken, Cambridge’de geçen olaylar kısa ve yoğun diyaloglarla ve detaya inilmeden, bir bakıma okura hayal etme payı bırakacak şekilde anlatılmaktadır.

KENDİ KURALLARI OLAN BİR ADA

Haymana Ovası’nda geleneksel kırsal yaşam tarzı hüküm sürmektedir ve doğuştan gelen statü ön plandadır. Buna bağlı olarak hem coğrafi hem de toplumsal hareketlilik sınırlıdır. Yaşam, aile ve geleneklerin belirlediği kesin değerler ve ahlak kuralları tarafından düzenlenmektedir. Herkes birbirine kan ya da evlilikle bağlıdır. (I) Yoksulluğun kader sayıldığı, ölümlerin sıradan karşılandığı, mutlu olayların nadiren yaşandığı bir coğrafyadır. Dünyadan kopuktur. Öyle ki, büyük savaşın bittiğinden, hatta Mustafa Kemal’in öldüğünden bile haberleri yoktur. Bir bakıma Haymana Ovası bir adadır. Adaleti, adaletsizliği, kendi kuralları olan bir ada: “Tatar fotoğrafçı daha buralarda yokken Haymana Ovası’nda kurtlar, tilkiler ve bir boz ayı dolaşırdı. Serin duvarlı evler, uluyacakları zamanı bekleyen köpekler ve gelinlerin yalnız bıraktığı pınar, akşamları dolunaya sarınarak yatardı. Ekmek az olur, ölüm sık görülür ve aşk bazen yaralı bir su gibi kanlı akardı.” (s. 91) Tatar fotoğrafçı bu adaya zaman zaman uğrayan ve dış dünyadan haberler getiren biridir. Keza savaşın bittiğini, Mustafa Kemal’in öldüğünü de o söylemiştir. Benzer şekilde belki de Hatip Dayı’ya hediye ettiği makineyle Haymana Ovasına ilk fotoğraf makinesini sokan da Tatar fotoğrafçı olmalıdır. Tatar’ın çektiği fotoğraflar,  Hatip Dayı, İhtiyar Os, Koca İsmail, Brani Tawo ve belki de Feruzeh’in yaşamlarını etkileyecektir. Tatar fotoğrafçının, adaya gelen bir yabancı gibi, mevcut dengelerin ve düzenin sarsılmasına neden olduğunu ve onun gelmesi ile birlikte kimi durumların geri döndürülemez şekilde değiştiğini görmekteyiz. Öldürdüğü Lille’nin fotoğrafını bir sene sonra Tatar’ın elinde gören Koca İsmail’in ertesi sabah hayatını kaybetmesi gibi.

Cambridge ise, Haymana’ya, hatta o dönemin Ankara’sına kıyasla, modern şehir kavramının tüm özelliklerini taşıyan, endüstrinin ve ticaretin egemen olduğu, insanların birbirleriyle yakın duygusal ilişkilerden çok çıkara dayalı, rasyonel, hesaplı ilişkiler kurdukları, daha hızlı, rekabetçi ve dinamik bir yaşam sürdükleri bir yerdir. Bireyin yalnızlaşması, suç ve intihar vakalarının artması bu şehirleşmenin doğal sonucudur. (II) Wittgenstein’ın mezarı başındaki beyaz mantolu kadının kimsesizliği, “Ben ölüyüm artık. Hayatım bitti” (s.69) ve “Ne şiirlerimi kitap haline getirebildim ne de ölmeyi becerebildim.”(s.143) diyen Brani Tawo’nun da intihara meyil etmiş olması bu yalnızlaşmaya örnektir.

Brani Tawo’nun iki kez bisikletinin çalınması, (s.34/s.100) “Üç günlük uykusuzluktan sonra nihayet yatabildiğini, müziği biraz kısmalarını istemesine” (s.36) rağmen komşusunun bu konuda pek duyarlı olmaması, bisikletini çalan gençlerin “Siktir ülkene git!”(s.100) diye bağırması, gibi daha da çoğaltabileceğimiz birçok örnek, modern şehir hayatının kaçınılmaz gerçekleridir.

DOĞU İLE BATI’NIN USTACA BAĞLANMASI

Yazar, ustaca kullandığı ayrıntılarla kültürel ve zamansal olarak birbirinden çok uzak olan Haymana ve Cambridge’i romanın sonunda bir fermuarın kapanması gibi birbirine bağlar. Roman karakterlerinden Biranî Tawo’nun Haymana’ya ait en son anılarından biri  arkadaşları ile birlikte dinledikleri radyo tiyatrosudur. Bu ayrıntı, başlangıçta çok önemli değilmiş gibi görünse de sonunda tren istasyonunda geçen sahneyle olan paralelliği yazarın doğu ile batıyı ustaca ve yumuşak bir geçişle birbirine bağlamasına olanak verir. Sosyolojik açıdan bakıldığında tren imgesi batı ile doğu arasında köprü vazifesi görür. (Örneğin, Şark Ekspresi) Biranî Tawo’nun Haymana’da dinlediği radyo tiyatrosu bölümünü çıkardığınız zaman, romanın sonu kuşkusuz aynı tadı vermeyecektir.

Brani Tawo’nun evinin duvarında asılı olan Juliet Binochette fotoğrafı da önemli bir ayrıntıdır. Romanın sonlarına doğru fark edileceği üzere bu fotoğraf Feruzeh’e benzemektedir. Bu sayede Feruzeh karakteri okurun gözünde canlanır. “Aşırı yorum” riskini de göze alarak, belki de bu noktada doğu kültüründeki “surete aşık olma” halinden de söz edilebilir. Duvarda asılı olan o fotoğraf aylardır en ince ayrıntısına kadar aklına kazınmıştır Brani Tawo’nun. Bu suretin Feruzeh’de vücut bulması bir nevi kader olarak kabullenilmiş olabilir. Wittgenstein’ın mezarı başında beyaz mantolu kadının sorduğu “Kadere inanır mısın?” sorusuna Brani Tawo’nun verdiği “Sadece aşk konusunda” cevabı bu yorumu destekleyecektir. Kurmaca metinlerde sıkça karşılaştığımızın tersine yazar, Feruzeh ile Brani Tawo’nun aşkını anlatırken artık iyice içi boşaltılmış, alışıldık sözcüklere başvurmadan yapar bunu. İkisinin arasında filizlenip boy veren aşkı bayağılaştırmadan aktarır.

Romanın ilk cümlesi: “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde” ve “İnsanlar nerede ölmek istiyorsa, orası onların vatan duygusunun karşılığıdır.” (s.26) cümlelerinden daha başlangıçta Brani Tawo’nun yaşanmamış olması arzulanan bir hayatı olduğunu anlarız. Wittgenstein’ın mezarının yanına bir ölü gibi uzanıp başucunda bir mezar taşı hayal etmesi bu duygunun belki de doruk noktasıdır. (s.117) Brani’nin ifadesiyle anneannesi Kewe’den miras türküyü söylerken yakınlardan gelen keman sesi, ağıt ile requiem’i bir araya getirir.  Yani bir nevi Haymana ile Cambridge’i tekrar birbirine bağlar.

‘BEN NEREDEN GELDİM’

Romanda varoluş teması da sıkça işlenmektedir. “Çocukluğumda ‘Ben nereden geldim? diye sorardım. Annem ve yengelerim gülerdi. İnanmadığım cevaplar verirlerdi. Bazen gece yarısı uyanır, sessizliği dinlerdim. Karanlıkta yok olduğumu sanırdım. Bu dünyaya nasıl geldiğimi ölüm kadar merak ederdim”(s.122) Dayısının fotoğraf makinasını kırarak içine bakması ve bir fotoğraf makinesinin insan suretini nasıl yarattığını anlayabilirse kendi sorularına da cevap bulabileceğini düşünmesi de buna örnektir. Varoluş sorununun bir başka yansımasını, yaşadığı coğrafyaya tutunabilme, kendinin yapabilme, kendinden bir iz bırakabilmeye evrilmesinde görürüz. Bu evrilme, Kewe’nin kendi köyündeki elma ağacının çekirdeklerini şimdiki evinin önüne ekmesinden başlayıp, Brani’nin mezarlıkta Wittgenstein’ın yanına uzanarak toprağa kök saldığını hissetmesine, hikâyenin sonunda Feruzeh’in de İran’dan getireceği elma çekirdekleriyle İngiltere’de kendi kimliğine dair bir iz bırakmak istemesine kadar sürer.

Kolay okunan bir roman “Masumlar”; ancak Mevlânâ'nın, “Ben konuşurum, herkes kendi kabınca alır.” cümlesiyle ifade ettiği gibi, okuyan herkesin kendi kabınca alacağı, meraklısı için çok ilginç ayrıntılarla örülü bir roman. Bazen açıkça bazen de göndermelerle yazarın birçok düşünür ve edebiyatçıya atıfta bulunduğunu görürüz. Bu düşünür ve edebiyatçıların eserlerine vâkıf okurların, Masumlar’ı okurken çok daha fazla keyif alacağı, felsefi, edebi, sosyolojik hatta teolojik sorular soracağını tahmin etmek zor olmasa gerek.