Dosya: 8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: 8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sadece Feministler Değil, Özgürlükler Savunmaya Çekiliyor (Pınar SELEK)

Avrupa’nın pek çok kentinde diğer adı faşizm olan “aşırı sağcı” ahtapot, kollarını her yere vuruyor: kadınlara, eşcinsellere, yabancılara, işçilere, çocuklara...

İslamofobi, dikkati hep Müslüman ülkelere çekerek, Avrupa’da, aslında hep var olan, şimdilerde atağa geçen gericiliğin zamanında fark edilmesini engelledi. Oysa on yıllardır neo-liberalizmin diğer yüzü olan yeni-muhafazakarlık, farklı kültürel ve dinsel bağlamlara uyum sağlayarak, büyük mücadelelerle elde edilmiş hak ve özgürlükleri tek tek kaldırmakla meşguldü. On yıldır Avrupa Birliği üyesi olan Polonya’da kürtajın yasak olması, feminist gruplar dışında hemen hemen gündeme bile gelmiyordu.

Fakat İspanya ve Fransa’da son aylarda, aşırı sağcılar atağa geçip özgürlükleri hedef alınca, herkes gözünü Avrupa’da uyanan faşizme çevirdi.

Önce İspanya’da sağcı hükümet, kürtaj yasasına müdahale etmeye kalktı. Mevcut yasa, 2010 yılında sosyalist hükümet döneminde daha da özgürlükçü bir hal almış, kadınların kürtaj olmasının önündeki pek çok engeli kaldırılmıştı. Yeni hükümet, sadece bu değişiklikleri değil, yasanın tamamını hedef aldı ve 1985’deki kürtajın suç olmaktan çıkarıldığı dönemin bile gerisine taşıdı: Eğer yasa geçseydi, İspanya’da, sadece tecavüz sonrası ya da anne ve bebek sağlığını tehdit eden durumlarda kürtaj mümkün olacaktı.

Ama yasa geçmedi. Dünyanın her yerinde kadın örgütleri sokağa döküldü: İspanya’da kürtaj hakkı için. Daha neler… Avrupa ülkeleri de dâhil olmak üzere, henüz kazanılmamış bunca hak varken, feminist hareket ve onu destekleyen tüm özgürlükçüler daha önce kazandıkları hakları korumak için mücadele eder oldular.

Yeni faşist dalga ise savunmada değil, saldırı konumunu terk etmeden, ikinci atağını Fransa’da yaptı. Bu sefer, hedeflerini çoğaltarak… Ahtapot misali, eşcinsellerin, kadınların, Yahudilerin, Müslümanların, işçilerin boğazına, aynı anda sarılarak... Fransa’daki sosyalist hükümet, sosyal hareketlerin baskısıyla eşcinsellere evlilik hakkı tanıyan yasayı gündeme getirince, Katolik kilisesinin ve sağcı partilerin öncülük ettiği binlerce kişi sokağa döküldü. Ellerindeki homofobik, gerici sloganlarla dolu pankartlar gökyüzünden düşmemişti, tabii ki. Ailenin kutsallığını, kadın ve erkek rollerinin farklılığını dinsel söylemlerle süsleyerek bağıran bu insanlar, yasa çıktıktan sonra önce solcu gençleri hedef aldılar, ardından Yahudileri ve Müslüman göçmenleri, sonra da kadınları. Arka arkaya solcu gençler bıçak darbeleriyle yaralandı ya da öldürüldü. Yahudi okullarına yapılan kanlı saldırılara rağmen, komedyenlerin Nazi propagandası popülerleşti. Ardından, lise ve ortaokullarda, uzun yıllar süren mücadeleler sonucu müfredata giren, toplumsal cinsiyet (gender) eğitimlerine karşı kampanya başlatıldı. “Çocuklarımızı eşcinsel yapacaklar!”, “Toplumsal cinsiyet kavramını ortaya atan, Judith Buttler denilen Amerikalı bir kadın… Hem homo hem Yahudi!”, “Kutsal ailemizi savunmak için çocukları okula göndermeyeceğiz!”.  Bu söylemle, Ocak ayının son haftasında, binlerce aile çocuklarını okula göndermedi. Neyse ki bu boykot bir günden fazla süremedi. Ama söz konusu eylem, Fransa’nın pek çok kentinde kitlesel gösterilerle sürüyor. Hollanda hükümeti ise, Mart ortasındaki seçimler dolayısıyla, dikkatli bir söylem tutturuyor. Tabii bu dikkatli söylemin seçimden daha önemli bir nedeni var: Üstelik neo-faşist hareketin hedefindeki eşcinseller, feministler, azınlıklar ve göçmenler çoğunlukta olsalar da, üstelik toplumsal muhalefetin içinde örgütlü olsalar da, karşı bir ses yükseltemediler henüz. Zaman zaman eşcinsel gruplardan, feministlerden, mevcut haklarını korumaya yönelik tek tek sesler yükseliyor ama yetmişli yıllardan beri süren bölünmüşlük nedeniyle, Fransa’da anti-faşist bir blok yok.

Şimdi herkes seçimleri bekliyor. Neo-faşistler sokakta, feministler, eşcinseller ve hedefteki tüm ezilenler ise, kendi grupları içinde…

Bakalım her zaman yeni sürprizler yaratabilme potansiyeline sahip olan toplumsal mücadeleler alanında yeni bir eşik ateşlenecek mi?

Feminist Süreli Yayınlar Üzerine Kısa Bir Sohbet (Özlem Çelik ve Demet Gülçiçek ile Söyleşi: Yasemin AKİS)

Yasemin Akis, Feminist Politika Dergisinden, Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Özlem Çelik ve Amargi Dergisinin "Mutfak"ından Demet Gülçiçek ile feminist süreli yayınlar üzerine röportaj yaptı.

Hem Amargi, hem Feminist Politika dergisi feminist hareketin farklı kollarından beslenerek doğdular, bu nedenle ve de yılların birikimiyle süreli yayın dünyasında çok ayrı bir yerde duruyorlar. Kısaca süreli yayın serüveninizin nasıl başladığını anlatabilir misiniz?

Özlem Çelik: Bizimki 2009 yılında çıkmaya başlamış bir dergi; yılda dört sayı çıkartıyoruz ve üç ayda bir çıkıyor. Feminist Politika dergisi Sosyalist Feminist Kolektif’in(SFK) kurulmasıyla beraber ilk yayın organı olarak, kendi gündemini ortaya çıkartmak ve feminist hareketin de sesi olmak hedefiyle çıktı. Mevcut feminist yayınları göz önüne alarak, bir tamamlayıcı olarak; onlardan bir anlamda farklı ama dayanışarak…

Demet Gülçiçek: Amargi’yse 2007 yılında politik bir bilgi üretilebilecek bir mecra olarak ortaya çıkıyor. Ama şu son dönemde, kendini evriltmeye çalıştığı bir yer var: gündeliğimizi dergiyle politize etmeye çalışıyoruz. Tabii ki büyük meseleler üzerine de laf etmek önemli ama bir yandan çok da basit gündelik pratikler olarak görünen şeyin aslında ne kadar da bu büyük meselelerle ilişkili olduğunu görmek önceliğimiz.

Kuruluş aşamasında belirlediğiniz feminist ilkeleriniz var mıydı, derginizde yayın süreci nasıl işliyor?


Özlem Çelik: En temel ilkemiz kolektif, hiyerarşilerden azade iş yapmak ve örgütlenmek. Onun için de belli mekanizmalarımız var. Derginin her sayısı için süreç şöyle işliyor; bir sonraki dergiye iki ay kala tüm SFK’ye açık bir yayın toplantısı yapıyor ve dosya konumuza karar veriyoruz. Daha sonra daha küçük bir kurul kuruluyor ve bu kurul her sayıda yeniden oluşturuluyor. Her sayıda yeni bir editör oluyor, pratik işleri toparlaması, takip etmesi için. Bunun dışında değişmeye açık bir yayın yönergemiz var, ortak oluşturulmuş, bu da deneyim aktarımını sağlayan araçlardan bir tanesi. En temel şey; herkesin her işi yapması, öğrenmesi ve aramızdaki rotasyonla tüm dergiye ait işleri kafa emeği, kol emeği ayrımı yapmadan sürdürmek. Yayın kurulumuzsa kararları tek başına herkesten bağımsız veren bir kurul değil, gerektiğinde tüm SFK’ye danışarak çalışan bir kurul. Bir de dizgiyi bir kadın arkadaşımız dayanışmayla yapıyor.

Demet Gülçiçek: Biz yayın kurulu yerine “mutfak” usulüne geçtik. Derginin mutfağına katkı sunanlar değişiyor, tabi bir de sabit grup var. İstanbul ya da Ankara’da bir toplantı alınıyor, mutfaktaki kadınların toplanması kolaylaşıyor. Biz, dergi yazılarında farklılığa gitmeye çalışıyoruz. Amargi’ye “akademik bir dergi olmaya doğru gidiyorsunuz” eleştirisi vardı. Bu bir ölçüde hak verdiğimiz bir şey oldu çünkü bir sürü insan Amargi’ye tezinin makalesini yazabileceği bir yer gibi bakmaya başlamıştı artık. O yüzden son dönemde akademik anlamda bir yerde yazabilecek insanlardan ziyade, tanınmayan ve daha genç kadınların yazmasına önem veriyoruz. Feminist tartışmalar kısmı bizim için daha kıymetli bir yerde duruyor. Farklı görüşlerde aynı dergi içinde çatışan yazılar çok sık oluyor,  bunları yayınlamakta önemsediğimiz bir şey.

Feminist süreli yayın çıkartırken şimdiye kadar karşılaştığınız en ciddi sorunlar neler oldu?

Demet Gülçiçek: Bizde maddi sıkıntı sorunu var. Bir sürü kadın dergiyi okumak istiyor,  ama her seferinde matbaa parası vakti deldiğinde “bu sefer kesin çıkmayacak” diye yüreğimize inerek dergi dönüyor. O yüzden fiyatı arttırmak zorunda kalıyoruz, o tekrar satışı düşüren bir şey. İlk olan şey gönül bağı iken bir anda fiyat gibi şeyleri göz önünde bulundurmak zorunda kalıyoruz. En büyük sıkıntı bu bence, onun dışında olan, kendi içimizdeki ve dışımızdaki tartışmalar istenen şeyler zaten.

Özlem Çelik: Kolektif olmanın getirdiği bir avantajı kullanıyoruz yani kendi katkılarımızla dergiyi destekliyoruz ve aynı zamanda dergi satışından gelen parayla oradan gelen masrafı da çıkartıyoruz. Dağıtım en büyük zorluklardan biri çünkü kendimiz yapıyoruz ve bu zaman, güç ve emek demek. O da aynı şekilde bu yatay yapının bir parçası, o dergide yazı yazarken aynı zamanda o dergiyi gidip yayın evlerinde dağıtan, kargo için paketleyen kişi de olabiliyorsun. Bunların hepsinde herkes bir şekilde görev alıyor. Bir de abonelik sistemimiz var, derginin abone adreslerine gönderilmesi şeklinde.

Soruyu sizin hayatınıza yöneltecek olursak, bu dergiler sizlerin hayatında neler değiştirdi? Kadın yazınının dönüştürücülüğüyle ilgili ne düşünüyorsunuz?


Demet Gülçiçek: Benim aklıma bir olay geldi. Birkaç ay oldu, 15 yaşında iki liseli genç kadın bizim dergiye e-posta atmışlar: “biz yazmak istiyoruz, kadınlıkla ilgili yazacaklarımız olduğunu düşünüyoruz ama başladığımızda yazı gitmiyor ne yapalım?”. Bu hepimizi çok etkilemişti. Şöyle dedik “olayı yazmaya başlayın, gerisi daha kolay gelir”. Benim hayatımda da böyle oldu. Amargi okumaya başladığım zamanlar, yeni politize olmaya başlamıştım. Yazmaya inanılmaz bir teşvik gördüm ve sonrasında içinde buldum zaten kendimi. Ufaktan bir yazma hali gördükleri anda “bak şöyle desene, şunu da yapsana” dediler ve röportaja başladım, iki buçuk senedir de öyle gidiyor. Yazmanın bir kadının hayatını ne kadar değiştirdiğini görebileceğim bir ortam oldu. Direk olarak hayatına başka türlü bakmana neden oluyor, gündeliğin içinde yaşadığın şeylere bir de başka gözle bakmaya başlıyorsun.
Burada yazarken kendimi sürekli açıklamak ve meşrulaştırmak zorunda değilim. “Hissettiğim hemen hemen her şeyi yazabilirim ve bu yargılanmayacak” fikriyle yazmaya başlamak bence insanın kafasını çok açan ve onu rahat hissettiren bir durum. Yani yargılamak dediğim şey işte o erkek dili, sürekli uygulanan bir tür şiddet dili. Yeterince akademik değil, yeterince politik değil, şu değil, bu değil… Bunları hissetmediğin bir şekilde yazmaya başlamak insanı kesinlikle çok rahat hissettiriyor.

Özlem Çelik: Evet, kesinlikle katılıyorum Demet’in söylediklerine… Aslında şöyle bir kıymeti de var bence bizim gibi dergilerin; kadınlarla beraber iş yapıyor olmak! Çünkü kadınlar karma yapılarda kendi sözlerini söylemekte güçlüklerle karşılaşıyorlar ama kendi sözlerini söyleyebilecekleri, kadın oldukları için yargılanmayacakları bir derginin varlığı rahatlatıcı.
Ama bence kadınların örgütlediği dergilerin kıymetini en çok Gezi sürecinde gördük. Biz orada kısa bir araştırma yaptık; Gezi direnişi üzerine süreli yayınlarda yayımlanan tüm sol ve sosyalist yazılara baktık. Yaklaşık yüz otuz altı tane yazı vardı ve bunlardan sadece on sekizini kadınlar yazmıştı. Bu kadar çok bildiğimiz, her yerde okunan dergilerde düşe düşe on sekiz tane yazı düşmüş kadınlara. Bu kadınlar yazmadığı, yazamadığı için mi, tabi ki hayır! Bu dergilerin çoğu erkekler tarafından yönetilen, hiyerarşik yayın süreçlerinin hâkim olduğu yerler. Kadınların aslında yazacak yeri yok, bu yapısal da bir sıkıntı. O nedenle 1920’lerde Virginia Woolf’un her yazı yazacak kadının kendine ait bir odaya ihtiyacı vardır sözü, bugün her yazan kadının bu yazıklarını yayınlayacak bir yayınevine, dergiye de ihtiyacı vardır diye yinelenebilir... Bence Amargi ve Feminist Politika bu yere işaret ediyor.

Hemen direniş üzerinden bağlantılı şu soruyu sorayım; kadınların yazıyla kurduğu ilişkinin ve kadın yazınının daha fazla artmasının sizce feminist bir mücadeleye doğrudan bir etkisi var mı?

Özlem Çelik: Aslında senin bıraktığın yerden, tam da öyle bir yerden etkisi olduğunu düşünüyorum. Yazmak demek özgüvenin güçlenmesi anlamına geliyor, bu da feminist mücadelenin temelinde duran bir şey.

Demet Gülçiçek: Aynen feminist mücadelenin temelinde ve yazmak aslında hem deneyim aktarma, hem de düşünme pratiği. Tam da mesele o deneyimin ortaklaşmasıysa veya bir şeyi sorgulamaksa, yazmak onun yolunu epey açan şey gibi geliyor bana, yani mücadeleyle çok iç içe.

Özlem Çelik: Dediğin gibi gerçekten… Feminist yazın “özel olan politiktir”den başlayan bir yazınsa oradaki deneyim aktarımı, birçok kadına ulaşabilir. Her kadın bir yapıya ulaşamayabilir, kişilere ulaşamayabilir, bir sürü yerde, bir sürü kadın var bunlara ulaşamayan. Mesela cezaevlerindeki kadınlar var, o nedenle ceza evlerine de gönderiyoruz dergiyi. Dergiyi okuduklarında kadınların en azından yalnız olmadığını hissetmesi ve kendi özel alanında yaşadığını şeyin, birçok kadın tarafından yaşandığını bilmesi önemli bir feminist dayanışma.
Dergiye dair dönüşler oluyor mu, kadınlar size nasıl ulaşıyor?

Özlem Çelik: E-posta daha çok işleyen bir sistem ya da sosyal medya demek lazım kısaca, Facebook ve Twitter gibi. Oradan daha çok yazı geliyor: “Bunu web’e koyar mısınız, dergiye koyar mısınız?” O çok iyi geliyor hepimize. Dışarıdan birine o cesareti vermiş olmak, bir kadının mesafeyi kırıp yazısını gönderebilmiş olması çok kıymetli bir şey. O yazıları bizim benimsediğimiz yayıncılık ilkeleri ile kolektif bir değerlendirmeden geçiriyoruz. Dergiye uygunsa dergide, değilse web’de… Bir de her dergi basımından sonra okur toplantısı yapıyoruz, bu da okuyucudan geri dönüş almak için önemli. 

Demet Gülçiçek: Bizde bir önceki sayıydı yanılmıyorsam, yazarların yaklaşık yarısı bizimle Twitter’dan ilişkilendi. Ve insanlar yazıyor ve bunlar çoğunlukla akademi dışı, genç kadınlar oluyor. Muazzam güzel bir şey, çok istediğimiz bir şeydi bizim de.

Süremiz ve yerimiz biraz sınırlı olduğu için son soruya geçiyorum. Bildiğiniz gibi bu röportajı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bağlamında gerçekleştiriyoruz. Bu bağlamdan harekete ederek, eğer zamanınız olsa, imkân ve paranız el verse, kadınlar için ne tür dergiler, yayınlar çıkarmak istersiniz? Sizin kadınlar için kurduğunuz hayaller neler?

Demet Gülçiçek: Benimkisi kişisel bir cevap. Bir sene kadar önce birkaç arkadaş giriştik bu işe kadın öykü dergisi, adını da koymuştuk Kanaviçe. Kurgudan oluşan, kendi deneyimlerimizi öyküleştirdiğimiz... Öykü derken de yazılanlar edebiyatın dibine vurmak zorunda değil, gerçekte yaşadığın şeyi kendi düşüncenle değiştirebilmek, ona politik müdahalede bulunabilmek. Sevdiğimiz kadın yazarlar veya hayatımızdaki kadınları birleştirmek; Simon de Bouvoir’la annemi birleştiriyorum mesela. İkisinin konuştuğunu düşünüyorum. ; kadınların üzerine kadınların yaptığı ve bir sürü kadını bir araya getirebildiğin zengin, geniş bir alan. Çok çok istemiştik, ama hayat meşgalesi… Dört tane parasını pulu olmayan kadının bunu gerçekleştirmesi daha zor.

Özlem Çelik: Benim ilk elden aklıma hızla birkaç şey geliyor. Birincisi mizah dergisi! “Bayan Yanı” gibi kadrosu sadece kadınlardan ama feministlerden oluşan bir ya da birkaç mizah dergisinin çıkmasını çok isterim. İkincisi de feminist bir bakış açısıyla bir dizi çocuk kitabı çıkartmak. Bunun için henüz enerjimiz yok, ama SFK’nin de kısmen gündeminde böyle bir şey var diyelim. Çünkü şuna inanıyoruz, çok erken yaşta feminist bir dille çocuk kitapları okumuş olarak büyüseydik, o prenslerin gelip bizleri alacağına önceden inandırılmasaydık, biraz daha rahat olurdu hayat. Ama tabii paramız daha fazla olsa öncelikle yapacağımız, farklı yayınları daha fazla kadına ve yere ulaştırmak olurdu herhalde. Hep beraber ortak atölyeler düzenlemek yazmak ve hatta çizmek üzerine.

Çok güzel bir söyleşi oldu, çok teşekkürler!

Kadının Beyanı Neye Esastır, Neden Esastır? (Candan DUMRUL)

 “Kadının Beyanı Esastır” bir usul ilkesi mi yoksa esasa dair bir karine mi? sorusu son günlerin önemli tartışma başlıklarından birisi. Bu yazı, söz konusu tartışmaya, erkek egemen hukuk sistemi içindeki yargılama pratiklerinden yol çıkarak ufak bir katkıda bulunma çabasından ibarettir.

Pek çok feminist için, ilke hem usul hem esas bakımından belirleyicidir. Çünkü taciz/tecavüz suçları, erkek egemen sistem içinde, sıradan adi suçlar olmayıp, bu sistemin kurucu öğeleridir. Kadın bedenini ve emeğini denetlemenin esaslı bir aracı olan bu suçları, patriyarkal sistem içinde yargılamak ve sistemin kendi mimarını cezalandırmasını beklemek bu açıdan ciddi bir paradokstur. Zira bu suçlarda, “tarafsız yargı” önünde; eşit yurttaşlar değil, “erkek adalet” nezdinde yok hükmündeki kadınlar ve muktedir erkekler yer alır.  Dolayısıyla, kadına yönelik cinsel şiddet suçlarının soruşturma ve kovuşturma süreçleri diğer suçlardan epeyce farklı işler. Patriyarkal sistemi var eden yapısal eşitsizlik, erkek yargının suça, suçluluğa ve mağduriyete yaklaşımını da daha en başından belirler.

Savcılık önüne gelen bir cinsel saldırı suçunda, neredeyse istisnasız biçimde; bu suçun “işlenmiş” olabileceğini değil “işlenmemiş” olabileceğini, yani kadının iftira attığını ya da rıza gösterdiğini varsayar ve buradan hareketle suç isnadının aksini, failin suçsuzluğunu ispata uğraşır. Savcılığın suçun olmayabileceği üzerinden yürüttüğü akıl da bütün delilleri bu eksende yorumlar. Örneğin, suçsuzluğu veri kabul eden bir savcı mağdurun “geç” şikâyetini suçun işlenmediğine dair bir bulgu olarak değerlendirir ve bunu mağdur aleyhine yorumlayıp karar verir. Oysa şu bilinen bir gerçektir ki, cinsel saldırıya maruz kalan bir kadının yaşadığı travmanın etkisinden kurtulması ve karar verip saldırgan hakkında şikâyette bulunması genelde epey zaman alır. Dolayısıyla “geç” başvuru, aslında cinsel saldırının olmadığına değil, olduğuna dair bir karine oluşturur. İşte beyanın “usul açısından esas olması” burada devreye girer, zira savcılık kadının taciz/tecavüz beyanını esas aldığı takdirde delil değerlendirmesini de buna göre yapar. "Kadının beyanı esastır ilkesi, usule dairdir” dediğimizde, ispat külfeti teknik olarak yer değiştirmez; yine suç ispatlanır, suçsuzluk değil. Ama delillerin değerlendirilmesinde bir yaklaşım farkı doğar ve bu da sonucu büyük ölçüde etkiler.

Bu kapsamda, kadının beyanını esas alan bir savcı, ruh sağlığının bozulmasına dair raporu, soruşturmanın başında itibar ettiği beyanı (suç isnadını) ispatlar bir delil olarak değerlendirir. Suçsuzluğu baştan kabul eden bir savcı ise, ruh sağlığı raporunun aksini ispata uğraşır, mağdur yargılar, sorgular, yıldırır. İşte mevcut hukuki yapıda durum tam da budur. Öyle ki, “kadının beyanı yalandır” şeklindeki bu ön kabulü benimseyen ve suçun işlenmediği kanaati taşıyan bir savcıyı aksine inandırmak olanaksızdır. Tüm deliller tecavüze işaret etse bile, kadının “rızası” ve failin “aksi ispatlanamayan savunmaları” böyle bir akıl yürütme dâhilinde her daim olasıdır ve ceza gerektirmez.

Gelelim “esas” meselesine. Beyanın esasa dair olması, “hayatın olağan akışı” kavramının, kadınlar ve erkekler arasındaki patriyarkal eşitsizlik çerçevesinde yorumlanmasıdır, failin delilsiz cezalandırılması talebi değildir. Hukukta “hayatın olağan akışı”, bireylerin norm olarak ele alınan (normal) davranışlarını ölçü sayan ve birey davranışlarını yorumlamada buna başvuran bir takdir standardıdır. Bunu cinsel saldırı suçlarına uyarlarsak; hayatın olağan akışı içinde bir kadının tacize/tecavüze uğraması her daim mümkün ve yaygındır. Bir kadının tacize ve tecavüze uğradığı yönünde iftira atması ise istisnadır, yani bu davranış hayatın olağan akışına aykırıdır. O halde, cinsel saldırı suçlarında mağdur beyanı buna göre değerlendirilmeli, failin cezadan kurtulmaya yönelik savunması karşısında ise takdir yetkisi buradan hareketle kullanılmalıdır. Taraf beyanlarının ve delillerin yargı makamlarınca takdir edilme prensibine ilişkin bu yaklaşım, suçsuzluk karinesinin ihlali değildir. Şöyle ki; genellikle kapalı kapılar ardında işlenen taciz/tecavüz suçlarında, tek tanığın, çoğunlukla mağdurun kendisi olduğunu düşünürsek, taciz/tecavüz beyanının aynı zamanda bir "delil" olduğunu da görmek gerekir. Yani, bu suçta mağdur aynı zamanda tanıksa ve tanık beyanı da bir delilse, fail bu delilin aksini ispatlayarak masumiyetini/suçsuzluğunu ortaya koyabilir. Çünkü biz biliyoruz ki iftirayı ispat, tacizi ispattan genelde çok daha kolaydır.

Mağdurun tanık beyanı mahiyetindeki anlatımlarının delil sayılması ise, bu delilin mutlak şekilde suçluluğu ispatlayacağı sonucuna götürmez. Her takdiri delilde olduğu gibi, tanıklığın bunu destekleyecek başkaca unsurlarla ele alınması gerekir. Örneğin mağdurun faile iftira atmasını gerektirir açık ve anlaşılır bir husumeti olmaması, tanık anlatımını destekleyen bir husustur. Zira taciz/tecavüzde, failden çok mağdurun yargılandığını bir toplumsal yapıda, kadınların iftira atmaları ya bir husumete ya da ruh sağlığı bozukluğuna işaret eder. İşte beyanın esasa ilişkin olması, bu toplumsal eşitsizliği gören bir yerden, mağdurun tanıklığına gerektiği şekilde itibar edilmesi anlamını taşır. Buna, suçun ispat araçlarının erkek egemen sistemde “hayatın olağan akışı” içinde değerlendirilmesi de denebilir.

Sonuç itibariyle, hukuki ilkeler, toplumsal koşullar gözetilerek kişilere hukuki güvence sağlamak için yaratılmış karinelerdir. Cinsel saldırı suçlarında kadın mağdurların patriyarkal sistemdeki eşitsizlikleri ve bedenlerine/kimliklerine yönelik saldırı karşısında hukuksal güvenceye kavuşma hakları gözetilerek, “kadının beyanı esastır” şeklinde hukuki bir karine yaratılması elzemdir. Zira suçu işleme, delileri saklama, ortadan kaldırma konusunda mutlak yetki ve imkâna sahip fail karşısında, mağdurun genellikle salt tanıklığından ibaret delili, hak ettiği kıymeti görmelidir ki; bu yolla bir başka hukuki karine olan “silahların eşitliği” sağlanabilsin.

Uyuyan Kadınlar (Janet BARIŞ)

Öteki olmanın kadın hali toplumsal normların dayattığından daha öteye geçmeye çalıştığında çarptığın duvarlara denk düşer. Sıklıkla kullanmaktan tersyüz olmuş, gitgide gerçek anlamını kaybetmeye yüz tutan ‘öteki’ kelimesi de bu yüzden artık sadece toplum içerisinde kadın ya da ‘farklı’ olmayı karşılamıyor. Öteki kelimesinin de aşan şeyler var. Kadın olmayı, azınlık olmayı, sosyalist olmayı, entelektüel olmayı, ateist olmayı kapsamaya çalıştığında ‘öteki’ kelimesinin de karşılayamadığı bir yükün gelip sırtınıza oturması tam da bu yüzden boşuna değil.

Bazen sadece kadın ya da azınlık olmakla da ilgili değil, politik olarak bir yolu seçmek, oradan ilerlemek de sizin kimliğinizin bir parçası oluyor. Yine de iki uçlu olduğu kadar her iki taraftan da olamamanın sıkıntısı var bunun içinde. Çünkü içinde bulunduğunuz cemaat ait olmanızı, kaybolmamanızı, itaat etmenizi, çoğalmanızı bekliyor. Çünkü cemaatin de kendi içerisinde dinamikleri var ve bir biçimde ilerlemesi gerekiyor. Bilinçlendikçe cemaatin köklü bir parçası olmadan da kimliğini, kökünü yanında taşıyabileceğini görüyorsun. Bu ait olamama bir varoluş sıkıntısı doğuracak kadar ağır travmalar yaşatmasa da her iki tarafa da gerçekten ait olamamanın, her iki taraf için de gerçekten istendiği, beklendiği gibi olamayacak olmanın sıkıntısını yaratıyor. Bu sıkıntı gündelik bir sıkıntıdan öte çok daha genel, çok daha genel-geçere yayılan bir sıkıntı olarak beliriyor.

Georges Perec Uyuyan Adam’ında sürekli hiçbir yere ait olamayan bir adamı betimler, ona uzaktan seslenir, sanki elini, kolunu nereye koymasını özenle öğütler. Bazen de durur acımasızca hayatında neyin olacağını, neyin olamayacağını keskin çizgilerle çizer, yüzüne vurur. Bu kitabı hayatımdaki başucu kitaplarımdan biri yapmamın, dönüp dönüp bakmamın kendimi çizgileri birçok anlamda belirlenmiş bir toplum içerisinde ‘uyuyan bir kadın’ olarak görmemden kaynaklandığını düşünürüm zaman zaman. Birilerinin dışarıdan sesini duyarak ama o seslere çok da aldırmadan yürüdüğüm adımların sesini duyarım.

Perec’in kısacık kitabında bu halet-i ruhiyeyi özetleyen onlarca paragraf vardır, bebeklikten yaşlılığa kadar ne yaparsan yap sana çizilmiş çemberlerin içerisinde çıkmaya çalışırken ne kadar zorlanacağını sürekli gösterir, bunun için kitabı açıp herhangi paragrafı seçmek bile yeterli olur. “Bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş, sıralarını bekliyorlar. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmiş ki, en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacaktır. Sen istediğin kadar sokağa çıkıp insanların şapkalarını çıkarıp başlarından uçur, başına iğrenç şeyler tak, çıplak ayakla yürü, bildiriler yayınla, önüne çıkan bir kapkaççıyı geçerken kurşunla, boşuna, bir işe yaramayacak.”

Perec bu işe yaramazlıktan bahsederken asıl üzerinde durduğu şey toplum yararına olmak değildir. Romanın başından beri öğütler verdiği adama bir boşlukta asılı kaldığını hatırlatır. Ne cemaatinin içinde ne de kendisinden beklendiği gibi davranmasını bekleyen toplumun genel yapısı içerisinde bir yer bulamayan kadın da Perec’in ‘Uyuyan Adam’ı gibi boşlukta sallanır.

Bireyselliğin çöküşü

Georg Simmel özgürlüğü ve bireyselliği toplumsal olanın içinde aramanın zorluğuna işaret ederken en çok toplumsal engellerden bahseder, bunun bir de azınlık olanını yanına koyduğunuzda bireyselleşme hepten bir kendine gömülmeye dönüşür ve özgürlüğü ya da bireyselliği aramak bir lüks haline gelir. Yine Simmel’e gören insanın varlığı ve davranışları hep iki sınır arasında bulunur. Bu sınır önce zaman kavramında ve daha sonra, düşüncede daha akıllıca ve daha aptalca, sahip olunan şeyde ise daha kapsamlı ve daha sınırlı arasındadır. Dolayısıyla aslında davranışlarımız ve hayat içerisindeki tahayyülümüz içerisinde sürekli bir yön bulmaya çalışırız. Bunu da çoğu zaman etrafımızda birtakım sınırlar olduğunun farkına varmadan yaparız.  Etrafımızda çemberlerin olduğunu görebilmek için kendimizi dışarıdan bir bakışla görmemiz gerekir. Zira ancak sınırlarının dışında duran kişi bilir onların içinde olduğunu, onların birer sınır olduğunu anlayabilir. Kaspar Hauser der Simmel açık havaya çıkıp da duvarları dışarıdan görene dek hapishanede olduğunu bilmiyordu. Bazen insanın ne tür bir hapishane, ne tür bir sınırlılık içerisinde olduğunu anlaması için dışarıdan bakması gerekir. Azınlık olmanın ya da artık öteki kelimesinin de karşılayamayacağı bir biçimde dışarıda tutulmanın, dışarıda bırakılmanın yegâne iyi yanı sınırlarını görebilmektir fakat bunun farkında olmak da yaşarken ‘gördüklerini’ değiştirmez.

Hiçbir tarafa ait olmak istememenin kızgınlığını taşımamak da bir süreç, kızgın değilsen kendi seçtiğin yoldan gitmenin özgüvenini taşıyorsan, açtığın yoldan gitmeye çalışıyorsan öfke de taşımıyorsun. Yine de bu da bir çeşit kendini kandırmadan öteye geçmiyor. Çünkü biliyorsun ki aslında çok da farkına varılmış değilsin. Azlığın azında kaldığın için de seni görebilenler parmakla saydığın kadar, elli kilometre öteye geçsen kaybolacaksın. Kimse adını anlamayacak, içtiğin kahvede adın hep yanlış yazacak, kahveni alıp köşeyi dönsen de kurtulamayacaksın. Marazların devletle, şimdininkiler ayrı, geçmiş ayrı hangi dönemi açsan acıya rastlıyorsun, sana iyi olan, sana güzel olan hiçbir şey yok, olmamış. Hal böyle olunca yaşadığın toplum içerisinde nasıl bir bireysellik taşıyacağın da senin sınırlarını belirleyen yegâne unsur oluyor.

UYUYAN ADAM, Georges Perec, Çev. Sosi Dolanoğlu,  Metis Yayınları, 2007.
BİREYSELLİK VE KÜLTÜR, Georg Simmel, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2009.


Bu mücadelenin Bir Parçası: Kadın Kadına Öykü Yarışması (Burcu ERSOY*)

Bu dünyada yaşamak, birey olma hakları gasp edilen, özgürlüğü elinden alınmaya çalışılan kadınlar için, doğumundan ölümüne kadar var olma mücadelesidir. Bu toplumda, Türk, Sünni olan egemenin belirlediği tanımıyla sağlıklı, zengin, heteroseksüel ve erkek olmayan herkes, var olma mücadelesinin ne demek olduğunu bilir. Toplumun normları karşısında yer alarak var olmaya çalışmak, hiç bitmeyen bir mücadeledir. Bazıları bu mücadelede sesini yükseltir ve politik bir tavır olarak yaşamını savunmaya başlar; işte o zaman örgütlenerek egemeni yerle bir edecek değişimin parçası olmak kaçınılmazdır.

Egemen normları birden fazla kimliğiyle karşısına alanlar ise bu değişimde çifte rol üstlenirler.  Kadınları seven kadınlar, hem feminist hem de LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) mücadelesinin kesiştiği yerde en çok “görünür olma” çabası verenlerdir. Yaşadıkları toplumda ve de bileşeni oldukları hareket içinde, sesleri cılız kalmasın diye hep daha yüksek sesle konuşmak, her zaman “bir dakika ben de varım” diye varlıklarını hatırlatmak ihtiyacındadırlar. Kadın Kadına Öykü Yarışması da, bu çabanın en güzel örneklerinden biri olarak 2006 yılından beri gerçekleşiyor. Kaos GL’nin mekânında cumartesileri yapılan eşcinsel/biseksüel kadın sohbetlerinde birçok kötücül yapıtı**  eleştirirken “biz neden yazmıyoruz” fikriyle temeli atılmış bir organizasyon bu.  Görünür olmak istiyoruz evet, ama kötü bir profile sıkıştırılmış bir görünürlük değil istediğimiz.

Kurgu ya da gerçek kendi hikâyelerimizi kendimiz kaleme alalım diye çıktık yola. Kendi tarihimize kendi duygularımızla sahip çıkalım istedik. Tarihi yazan erkek zihniyeti, kadınları istediği gibi gösterip, sığ kalıplar içine sokarak birbirlerine düşman etmenin peşindeyken, bununla mücadele etmenin en güzel yolu, yaşayanların kendi kaleminden anlatmasıydı. Duygularını, düşüncelerini kendine saklama nasihatlarıyla yetiştirilen ve hatta mümkünse duymasın-görmesin-bilmesin istenen kadınların, bu üç maymun oyununu bozup eline kalemi alması kolay değildi. Bizi lanetleyen topluma inat, kazanımızı kaynatıp cadılığımızı göstermeliydik. Nitekim kadınlar yazmazsa, tarih erkeklerin yalanı olmaya devam edecekti. İlk sene dokuz cadıyken, her geçen sene arttık ve gün geldi kırkları aştık. Yalanlanan aşklarını, yok sayılan cinselliğini, bilinmeyen ilklerini, unutturulmaya çalışılan ütopyalarını paylaştı kadınlar. Ekim 2009’da Sel Yayıncılık’tan, ilk üç yarışmada seçilen öykülerinden oluşan bir de kitap basıldı: ‘Aşkın L Hali’. Kadın Kadına Öyküler, aynı yıl Kasım ayında TÜYAP Kitap Fuarında yerini almakla kalmadı, yarışmada dereceye giren öykülerin yazarlarıyla beraber yarışmanın jüri üyelerinden akademisyen Güzin Yamaner’in katıldığı ve moderatörlüğünü feminist yazar ve eleştirmen Hande Öğüt’ün yaptığı bir de panel düzenlendi. Yayınlanmasından birkaç ay sonra savcılığın, lezbiyenliğin "doğal olmayan cinsel ilişki", ifadenin de "müstehcen" olması gerekçesiyle soruşturma başlattığı kitabın ikinci baskısı 2012’de çıktı. İçindeki öykülerden ilham alarak Hilal Demir’in elinden hayat bulan yeni kapağıyla yine raflarlaydı. Başarmıştık, öykülerimiz okunuyor sesimizi duyuruyorduk, sürekli artan bir paylaşımla kendi tarihimizi yazmaya devam ediyorduk ve bu bize durmamamız gerektiğini gösteriyordu.

Geçtiğimiz  sene düzenlenen  yarışmada kazanan öykü yazarı, yarışmaya katılma şevkini ikinci yarışmayı kazanan öyküden aldığını söyledi ve ödülünü elinden aldığı öykü yazarına bu gücü verdiği için teşekkür etti. Bu, kadınlar arası eşcinsel aşkı bilmeyenlere ya da yanlış bilenlere kaynak olmasının yanı sıra, kadın kadına aşkı yaşayıp dile dökemeyenlere de değmesi açısından yazmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Yazmak, bir yandan da içine hapsolduğunuz kabuğu kırmak demekti çünkü: Önce kendine görünür olmak, kendinle barışmak ve bunu herkesle paylaşarak çoğaltmak. Aynı ödül töreninde kazananlardan biri öyküsünü ve ödülünü tutuklu kadınlara; bir diğeriyse nefret cinayeti ile öldürülen trans kadınlara atfetmesi paylaşımın diğer güzel örnekleriydi. Kimisi yazma tutkusunu artık saklamamaya karar verdi; kimisi için ilk oldu ama son olmadı ve başka yarışmalara, başka yayınlara da yazmaya başladı; kimisi ailesine açılacak cesareti ve güveni buldu; kimisi komşusunun, öğrencisinin, öğretmeninin ya da aynı mahallede, sokakta yan yana yürüdüğü birinin de kadınları seven bir kadın olabileceğini fark etti…

Böyle organizasyonlar, kadınların kendilerini ifade etmeleri üzerindeki baskı ve engellemeyi aşması yönünde çok değerli bir fırsat sunuyor ve kadınlar aldıkları cesaretle karanlıkta bırakılmaya çalışılan yönlerini keşfedip, daha özgüvenle isteklerini gerçekleştirmek için adım atıyorlar. Kazandığı ödül sayesinde ne zamandır içinde olan fotoğraf tutkusunu açığa vurabileceği fotoğraf makinesine kavuşan; ödülünün motivasyonu ile başka bir yarışmaya da katılarak kitabı basılan kadınlar oldu ve bunun gibi belki bilmediğimiz birçok güzellik, yenilik kattı bu yarışma kadınların hayatına.

Her sene farklı bir tema ile yoluna devam eden Kadın Kadına Öykü Yarışması tamamen kadınların emeğinden ve yüreğinden çıkan bir organizasyon. Daha çok yazılacak öykü, basılacak kitap var. Kadınlar bu varoluşunu paylaşmaya ve tarihe not düşerek kalıcılaştırmaya kararlı olduğu sürece de, mücadelenin bir parçası olacak bu yarışma.

Yeri gelmişken de hatırlatalım “Bir kadının bir başka kadını sevmesi kendiliğinden mücadelecidir” düşüncesi ile 9.su düzenlenen bu seneki yarışmanın kazananları 8 Mart’ta kaosgl.org websitesinden duyurulacak.


* Kaos GL Kadın Kadına Öykü Yarışması Organizasyonu
**Bu sohbetler sırasında izlediğimiz, kadınları seven kadınları ‘canavar’laştıran Canavar (2003) filmi; bu duyguyu yaşayanları sorunlu, bunalımlı bir ergenliğe hapseden İki Genç Kızın Romanı (2002) kitabı ve kitaptan uyarlanan İki Genç Kız (2005) filmi; kadın kadına aşk ilişkisini kaybetmeye mahkûm olarak gösteren Kayıp ve Çılgın (2001) filmi  örneklerle daha da çeşitlendirilebilir. 



Anlatılan Senin Hikâyendir Ya Da Hikâyenin Bir Kısmı (Sanem YARDIMCI)

Biyografi okumak, tarih kitaplarının anlattıklarını bir kişinin ekseninde yeniden elle tutulur hale getirir, kocaman tarih anlatılarının birebir insanların yaşamlarında neye tekabül ettiğine dair bir fikir verir. Hele ki biyografinin konusu Ulrike Meinhof olduğunda; yetim olmanın, kadın olmanın, muhalif olmanın, anne olmanın, ünlü bir gazeteci, editör, film yapımcısı olmanın, tüm bunları elinin tersiyle itip gerilla olmanın, bir numaralı devlet düşmanı haline gelmenin, mahkûm olmanın, tecridin hikâyesi anlatılır.

Yazarı Jutta Ditfurth’un ifadesiyle altı yıllık araştırmanın ürünü olan biyografi, Ulrike Meinhof’a dair kendisinden önce kaleme alınan Alois Prinz’in Türkçeye de çevrilen Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim gibi diğer metinleri de eleştiriyor. Daha en başında Meinhof ailesinin sanıldığı gibi Nazi iktidarına karşı direnen Hıristiyanlardan olmadığını, aksine babasının bir Nazi destekçisi olduğunu bu anlamıyla Ulrike’nin tipik bir Alman ailesine doğduğunu aktarıyor. Meinhof biyografilerini eleştirdiği bir diğer nokta da, Ulrike Meinhof’u bir tür kaza sonucu silahlı mücadeleye geçmiş gibi gösterilmesi. 35 yaşında ünlü bir gazeteci, film yapımcısının neden gerilla olduğunu kavramakta güçlük çeken akılların Ulrike Meinhof’un seçimini önemsizleştirmelerine karşı çıkıyor. Ditfurth, Meinhof’un bilinçli bir şekilde bu kararı aldığı, dönemin Almanya’sında, silahlı mücadele seçeneğinin pek çok sol grup içerisinde tartışıldığını, dolayısıyla yaygın kanının aksine RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu)’ın tesadüfen kurulmuş, amacı belirsiz bir örgüt olmadığını vurguluyor. Her ne kadar kitabın bazı yerlerinde kaynağı belirsiz iddialara yer verse de, Ditfurth savaş sonrası Almanya’sına dair bir panorama da çıkarıyor: Adenauer döneminde faşizmle yüzleşmenin ne kadar eksik olduğunu ve neredeyse hiç gerçekleşmediğini, Nazilerin ekonomi ve siyasetteki kilit konumlarda istihdam edilmeye devam etmelerinin nasıl bir Almanya yarattığını,  Almanya’nın NATO üyeliği ve yeniden silahlanmaya başlamasını… Bunlara ek olarak Willy Brandt dönemini, nükleer silahlanma, üçüncü dünya ülkelerindeki bağımsızlık mücadelelerine karşı hükümetin tavrı, Doğu Almanya ile batıda parlamento dışı muhalefet arasındaki ilişkiler, basının tekelleşmesi ve buna karşı yürütülen mücadele, 1952’den itibaren çoğalan eylemler ve bu eylemler esnasında yaşamlarını kaybeden eylemciler, olağanüstü hal yasasını da görüyoruz. 

450 sayfalık 34 kısa bölümden oluşan biyografide, Jutta Ditfurth, Ulrike Meinhof’un hayatının ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Küçük yaşlarda otoriter eğitim sistemine karşı çıkan, ailesi öldükten sonra kendisinin ve kardeşinin sorumluluğunu üstlenen manevi annesi Renate Riemeck ile çatışan, Meinhof 1958/59 yıllarında nükleer karşıtı hareket içerisinde siyasallaşır. Yaygın kanının aksine 50’lerin sonunda sadece nükleer silahlara değil aynı zamanda nükleer enerjiye de karşı çıkıldığını ve bu hareketin önde gelen isimlerinden birinin Ulrike Meinhof olduğunu öğreniriz. 1956 yılında kapatılan ve yasaklanan Komünist Partiye üye olur, parlamento dışı muhalefet içerisindeki her geçen gün daha belirgin bir yer edinir. Vietnam savaşı ve tüm dünyaya yayılmış emperyalizm karşıtı eylemleri düzenler, onlara katılır. Muhalif Konkret dergisine yazılar yazar ve daha sonra derginin editörlüğü görevini üstlenir. Radyo yayıncılığı ile de ilgilenir. Radyo ve televizyon için o dönemde çok da ilgi çekmeyen göçmen işçilerin durumlarını, yetiştirme yurtlarında yaşayan kızları konu edinen haberler, belgeseller hazırlar. Üniversitede gazetecilik eğitimi verir. 1972 yılında Andreas Baader’in kaçırılmasına yardım ederek silahlı mücadeleye geçer. Tanıdığı RAF sempatizanı bir öğretmenin ihbarı üzerine yakalanır, beyaz işkence olarak adlandırılan sesten tamamen yalıtılmış bir hücrede aylarını geçirir.  Yargı süreci devam ederken hücresinde ölü bulunur.  

Tüm bunların yanı sıra biyografi, kişisel yaşamının mihenk taşlarını da konu ediniyor: 1974 yılında Ulrike Meinhof hakkında bir kitap yayınlayan Klaus Rainer Röhl ile evliliği, ikizlerin doğumu, boşanması, yalnız iki çocuklu bir anne olarak yaşam sürdürme çabası... Ancak Ditfurth kişisel yaşamına dair kurduğu cümlelerde klişelere sığınmayı seçmiş. Meinhof hakkında yaratılan dezenformasyonu eleştirirken, kişisel hayatına dair tahmine dayalı olduğu açıkça belli cümlelerin dökülüvermesi, biyografinin çizmeyi amaçladığı resme gölge düşürmüş. Sözgelimi ilk gençlik yıllarında Ulrike’nin aşık olduğu Maria ile olan ilişkilerini anlatırken, ya da annesi fırtınalı bir gecede öldüğü için Ulrike’nin her zaman fırtınadan korktuğunu iddia ederken. 

Ulrike Meinhof kimdi? Ulrike Meinhof kadındı, komünisti, silahlı mücadeleyi seçmişti, yakalandı, beyaz işkenceye maruz kaldı ve Stammheim’daki hücresinde ölü bulundu. Burjuva toplumunun idealize ettiği yaşam şeklini reddetti. Hücresinde ölü bulunduktan sonra Hessen eyaletinde yayınlanan gazeteye verilen “vergi mükellefleri” imzalı bir ilanda, aldığı ölüm kararı için kendisine teşekkür edilmesi ya da aradan yıllar geçtikten sonra 2001 yılında hâlâ onu bir yere konduramayan akılların beynini incelemeye yeltenmelerine şaşmamalı. Ne de olsa toplumlarımız bu ideale dayanıyor. 

Türkçe çeviriye dair not: Redaksiyon yapılırken parlamento dışı muhalefetin Almanca kısaltması olan APO, kitabın bazı yerlerinde açıklama yapılmaksızın bırakılmış, APO’nun Almancadaki karşılığını bilmeyen okuyucunun metni anlamasını imkânsızlaştıran bu hatayı yayınevlerimizin kabarık kabahat defterlerine ekleyelim. 

ULRIKE MEINHOF, Jutta Ditfurth, Çev. Saliha Nazlı Kaya, Agora Kitaplığı, 2010.