Dosya: Otorite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Otorite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mutsuz Bilinç (Yalçın HAFÇI)

Otorite kavramını en çok sorgulayanlar anarşistler olmuştur. Bu yanıyla pek çok düşünce sistemini de etkilemişlerdir. Kendi çapında ilk bilinçli anarşist Proudhon’du. Devlet otoritesinin olmadığı bir toplum Ütopyasını “Mülkiyet Hırsızıktır” ve “Anarşi Düzendir” diyerek savundu. Bakunin’se Marx’ın Kapital’ine ne denli hayran kalsa da devlet otoritesinin olmadığı, sonsuz bir özgürlük isteğiyle yanıp tutuştu. Ona göre, sosyalizmin olmadığı bir özgürlük adaletsizken, özgürlüğün olmadığı devletli bir sosyalizm kölelikti. Kropotkin devlet otoritesinin birden yıkılmayacağını ve evrimci bir dönüşümü savundu. Stirner bilinçli bir egoistti, devlette birlikte toplumu bile reddetti. Tolstoy ve Gandhi ise otoriteye karşı sevgiye ve kardeşliğe dayalı mistik bir formu benimsediler. Çağdaşımız Bookchin de ekolojik bir açıdan karşı çıktı otoriteye. Hepsinin de otoriteye karşı kararlı bir tutumu vardı, her ne kadar ütopyalarında yer yer tutarsızlıklar olsa da. Ama pek çok düşünürü derinden etkilediler. Hem, Wilde’in dediği gibi “ilerleme, ütopyaların yol almasıdır”. Doğal olarak anarşistler hep şu soruyla karşılaşmışlardır: Otoritenin yerine neyi koyacaksınız? Soruya soruyla karşılık verecek olursak: Kanserin yerine neyi koyarsınız?

Günümüz sosyologlarından Richard Sennett’in, Ayrıntılı Yayınları’ndan çıkan “Otorite” isimli kitabı da “Otorite nedir?” sorusuna, yaşamın içinden çözümlemeli öyküleri hem iktisadi hem de siyasi alana yayarak cevap arıyor. Birbiriyle bağlantılı dört denemenin ilkini oluşturan bu kitapta öncelikle otoritenin her türlü konuda güç ve güçsüzlük üzerinden kurulduğu belirtiliyor. “Yadsıma” başlıklı bölümde insanın hem otoriteye ihtiyaç duyması hem de ondan rahatsız olması çelişik duygular üzerinden ele alınıyor. Mesele aslında şu: Özgürlük varsa güvenlik, güvenlik varsa özgürlük yok. Sennett hem aileden hem de iş ve sosyal ortamlarımızdan çarpıcı örneklerle bunu deşeliyor. Kitabın ruhunu ele veren “Ret Bağları” başlıklı metinde, otoriteye isyan ederken ona daha fazla bağımlı olmanın çelişikliğini psikolojik bir örnekle ele alıyor: Helen isimli genç bir kadın, sırf babasına isyan etmek için onun istemediği, hatta damarlarına basacak tercihler yapmaktadır. Yani bu tercihlerde özgür bir seçim yoktur, sadece babanın zıddı vardır. O halde hâlâ Helen’i belirleyen baba otoritesidir. Sennett bunu bir fotoğrafın negatifinden pozitif baskı yapmaya benzetiyor. Gerçek anlamda bir otorite reddi yoktur burada, aksine onu tahtından indirmek yerine dikkatini çekmeye yönelik bir isyandır. Elbette aynı mantık farklı bir biçimde bir iş yerinde ya da siyasal bir mücadelede de geçerli olabiliyor. Bir de kötü otoritenin yerine iyi otorite hayalleri kurabiliyor insanlar oysa sorun otoritenin kendisindedir. Sennett haklı olarak “tamam isyan edelim ama bizi zıddımız belirlemesin” diyor.

Kanımca asıl olansa Marx’ın da çok kere belirtiği gibi otoritenin gayri meşruluğunu kavrayarak onu can alıcı noktalarından reddeden bilinçli bir başkaldırıdır. Bilhassa çağdaş sanatta da bunun eksikliğini görebiliriz. Örneğin Paz’ın şu sözleri oldukça manidardır: “Bir süredir sanattaki reddediş ritüel yinelemelerden ibarettir. Ayaklanma bir prosedüre, eleştiri retoriğe, kural yıkma törene dönüşmüştür. Sanatın değil ama modern sanatın sonuna geldik”

O halde ne yapacağız; egemen anlayışa boyun mu eğeceğiz, varlığımızın mistik köşelerine mi saklanacağız ya da tutarlı bir hazcılığı mı benimseyeceğiz? Elbette hayır! Neyi istemediğimizden çok neyi istediğimizi söyleyeceğimiz bir hayal sürücüne sahip olacağız. Çünkü sistemin muhaliflerine bıraktığı tek alan ona biçilen rolün negatifi olmak. Örneğin suya sabuna dokunmayan Amerikan karşıt kültürü bunun tipik kanıtıdır. Marcuse’un de Baskıcı Toleransizm tespitinde belirttiği gibi, sistem kendi muhalefetini de izin verdiği ölçüde kendisi belirlemiştir.

Sennett’in Yadsıma bölümünde ikinci olarak ele aldığı başlık ise Paternalizm, yani sahte sevgiye dayalı otoritedir. Özellikle XIX. Yüzyılda kapitalizmin yaratmak için yıktığı dönemi kapsamaktadır bu. Bu dönemde otorite “Patron babadır” ifadesinde somutlanmıştır. Patronun sömürücülüğü baba imgesiyle gizlenmeye çalışılmıştır. Sonradan uluslaşan devletlerin halen bu değerler üzerinden v arlığı sürdürdüğünü de belirtmek gerekir.

Bir sonraki başlık özerklik, yani sevgiye dayanmayan günümüz otoritesi. Paternalizmde başkalarının sözde iyiliği için bakımını üstlenme sorumluluğu varken, özerk otoritede bu sorumluluk yoktur. Özerk otorite daha kurnazdır. Çünkü ilk bakışta, başkalarının üzerinde iktidar kurma kaygısı fark edilmez. Aslında otoritenin yerine manipülasyon almıştır. Buradaki özerk otorite tepeden bakan, kendine hâkim, popüler kullanımıyla cool olma anlamında başkalarının üzerinde sindirme gücüne sahip olmaktır. Kuşkusuz ‘vasıf toplumu’ denilen günümüzün teknik uzmanlığıdır bu. Proust’un da dediği gibi “Kayıtsızlık, sevileni üstün duruma getirir”. Örneğin zamanımızın bürokrasisinin kapı duvar biçiminde sağırlığı ve dahası kişiliksizleşmesiyle beraber bütün topluma yabancılaşması bunun tezahürüdür. Gitgide rasyonelleşen günlük yaşamda bir disiplin ve etki aracı olarak kaba gücün rolünün yerini utancın rolü almıştır. Yeni şiddet anlayışı, bir otorite tarafından fiziksel ya da hakaret içeren sözlerle değil, denetim altına aldığı insanı aylarca görmeyerek, adamdan saymayarak ve ciddiye almayarak sürdürülmektedir. İnsanların bundan kurtulmak içinse tek çare başarılı olup sivrilme arzusudur. Bu yüzden dikkat çekmek isteyen, içsel değerlerini revaçtaki özelliklerle süsleyerek kendini pazarlamaya ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Zira iyi eğitim görmüş, kendin ipek çok konuda geliştirmiş, bağımsız, ‘klas’ karakterler kalabalıkların içinde öyle olmasa bile öyle gibi görünerek fark edilirken; bunları başaramayanlar ise aşağılanarak üzerinde utanç denilen çok büyük bir otorite kurulur. Bana göre kitabın en öncelikli tespitlerle dolu bölümü de budur.

“Tanıma” başlıklı bölümde ise, Hegel’in “Tinin Görüngübilimi” adlı ilk eserinin en önemli parçası olan “Efendilik ve Kölelik” üzerinde duruluyor. Bir insanın yalnızca tanınmak suretiyle gerçekten var olduğu belirtiliyor. Hegel bu tanıma sürecini bir düelloya benzetiyor. Ezilenin, ezenin dikkatini çekmek amacıyla girdiği bir savaştır bu ve ona göre, toplumda özgürlük koşulların oluşturmak sorumluluğu daima ezilenlere aittir. Bu, bir yolculuktur ve dört aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamada, ezilen Stoacı bir biçimde düşünce dünyasına çekilir İkinci aşamada şüpheci bir bakışla dünyaya diker gözlerini üçüncü aşamada zincirler fark edilmiştir ve bu nedenle mutsuz bir bilinç oluşmuştur. Dördüncü aşamada ise rasyonel bir bilinç çıkar ortaya, yani her insan kendi içindeki memnuniyetsizliğin başkalarında da görerek, kaderciliği terk edip birlikte hareket etmeye başlarlar.

Bu noktadan sonra Sennett, otoriteyi bir öteki olarak görmeyi terk ederek tanımayı, onu görülür, anlaşılır bir hale getirmeyi denememizi, gizlerini çözmeyi öneriyor. Yani onu tanımlarsak bir parça denetim altına alabiliriz ve diğer insanlara karşı kayıtsızlık içermeyecek bir biçime dönüştürürüz demek istiyor. Otoritenin tümden yok edildiği bir ilişki, bir aile, bir devlet hayal etmenin anlamlı ve mümkün olmadığını söyleyerek liberal bir çözüm sunuyor. O halde insanlık sonsuza dek mutsuz bilinç aşamasından çıkmayacak. Sennett’in önerisi kimilerine daha gerçekçi gelebilir ama doğru değildir? Bu yüzden yazımın başında belirttiğim Bakunin ve Kropotkin’in devletsiz sosyalizm ütopyası daha adil geliyor bana. Üstelik otoriteyi liflerine dek çözümleyen Sennett’in kitabında bu isimlerden hiç bahsetmemesi de ne tuhaf bir durum. Veremden bahsedip de Pastör’den bahsetmemek mümkün mü? Aklıma hemen Althusserci metin çözümlemecilerinin şu ilkesi geliyor: Söylenenden çok söylenmeyene bakılmalıdır her zaman.

Richard Sennett, Otorite, Çeviri: Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, 2011.


Otoritaryen Kişilikler (Ebubekir AYKUT)

Toplum ile birey arasındaki ilişkiler her zaman çetrefilli bir konu olmuştur. Bireyci düşünce toplumu bireylerin toplamına eşit varsaydığı için genel olarak bireylerdeki hâkim özelliklerin, parçası oldukları toplumsal yapının karakterini belirlediğini öne sürer. Toplumu bireylerin toplamından daha fazlasını ifade eden organik bir bütün olarak tahayyül eden düşünce ise bireyin özelliklerinin toplum tarafından belirlendiğini vurgular. Bu çerçevede bireyciler liberal demokratik bir toplum olmak istiyorsak bireylerin liberal ve demokratik olması gerektiğine işaret ederler. Organik toplum düşüncesine sahip olanlar ise toplum geleneksel ve devletçi karaktere sahip olduğu için onun oluşturan bireylerin de devletini yücelten ve geleneksel değerlerini muhafaza eden kişiler olduğunu belirtir.

Her iki tarafında eksikliklerini aşmaya uğraşan üçüncü düşünce biçimi ise toplum ve birey arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisini öne çıkarır; bir toplumun liberal-demokrat ya da muhafazakar-devletçi karakteri bireylerin ve toplumun karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkar. Bu kapsamda otoriter yönetimin filizlendiği toplumsal yapının özelliklerini bireylerin kişilikleri üzerinden incelemekte bir beis yoktur. Herhangi bir belirleyiciliğe sahip olsun olmasın bireyler içinde yaşadıkları toplumsal yapının ve daha özel olarak söylersek yönetim tarzlarının varlığını mümkün kılan bazı kişilik özelliklerine sahiptir. Otoriter yönetimler zorunlu olmasa da yaygın otoriteryan kişiliklerin varlığına dayanırlar, hatta siyasal-kamusal ilişkilerin dışındaki özel alandaki ilişkiler de otoriter yönetimler altında gittikçe otoriterleşir.

Otoriteryan Kişilikler ve Politik İdeoloji

Otoritaryen kişilik herhangi bir konuda otorite olan kişilik anlamına gelmez. Otoriter olmak genellikle yönetici sınıfa atfedilecek bir sıfattır ve yönetilen sınıfı siyasal anlamında otoriter olarak nitelemek yanlıştır. Bu sebepten otoritaryen kavramı daha ziyade otoriter yönetime açık olmayı ya da otoriter yönetimin destekçisi olmayı ifade eder. Diğer yandan kavram bir bireyde toplanmış özellikleri resmetmez, aksine farklı bireylerde ortaya çıkan bazı özellikleri içerir. Bu kapsamda otoritaryen kişilik psikolojiyi çağrıştırsa da kavram, ideoloji ile ilişkilendirildiğinde toplumu ve o toplumun siyasal yönetimini açıklamada kullanılabilir hale gelir.

Theodor W. Adorno Amerika’da 1940lı yıllara yapılan bir araştırmanın verilerine dayanarak yazdığı Otoritaryen Kişilik Üstüne kitabında “otoritaryen kişilik”in özelliklerini sıralar. Toplum birey ilişkisini psikolojinin kavramlarını ideoloji kavramı ile harmanlayarak inceleyen çalışma, otoriter yönetimlere açık ya da yandaş olan kişiliklerin oluşmasında etkin olan politik ideolojiye dair bazı sonuçlara ulaşır. Elbette çalışmanın tarihsel ve toplumsal koşullarının farklılığı nedeniyle ulaşılan sonuçların hepsi geçerli olmasa da bazı otoritaryen kişilik özelliklerinin hala etkili olduğunu saptayabilmek mümkündür.

Otoritaryen kişiliğin esasını oluşturan politik ideolojinin temel bileşenlerinden birisi “bilgisizlik ve kafa karışıklığı”dır. Bireyler sıklıkla güncel ve politik konularda düşünmeden kaçmak için sıklıkla “bilmiyorum” ya da “kafam karışık” bahanelerine sığınırlar. Ancak bu bağlamda insanların doğal aptallıklarından ya da olgunlaşmamışlıklarından söz edilemez, daha ziyade bireyler “yanlış şeyler düşünebileceklerinden ya da yanlış şeyler öğrenebileceklerinden korktukları için, düşünme hatta öğrenme konusunda zorluk çekiyorlar”dır (s.124). Yani kafa karışıklığı ve bilgisizlik eğitim ile aşılacak bir sorun değildir. Burada politik bilgisizlik ve kafa karışıklığı daha çok “akıllı” olmanın kendi avantajlarını gözetme anlamında algılanılmasından ve iletişim araçları ile iletilen politik bilginin “boş zaman”da alımlanır hale gelmesi nedeniyle bir “eğlence”ye dönüştürülmesinden kaynaklanır.

Politika konusunda kafası karışık ve bilgisiz kalmayı yeğleyen bireyler “klişeleştirme ve kişişelleştirme”ye başvururlar. Politikaya yabancılaşmış birey için “kaotik gibi gözüken şeye düzen getirmeye klişe yardımcı olmaktadır (s.128)”. Klişeleştirme yoluyla yaşananlar hep aynıymış ve hep yaşanıyormuş (“eski hamam eski tas”) gibi algılanarak gerçek dünya bireye uzakta, soyut ve yaşanmamış tutulur. İnsan hakları, demokrasi, adalet vb. bazı evrensel kavramlara içeriksiz ve uygunsuz bir şekilde, konuya ilişkin bilgisizliği örtebilmek için başvurulur. Klişeleştirmenin zıddı olan kişiselleştirme ise “nesnel toplumsal ve ekonomik süreçleri, … , söz konusu durumla özdeşleşmiş bir kişi çerçevesinde betimleme eğilimi (s.129)” anlamına gelir. Kişiselleştirme süreci olması gereken, yani düşünme süreci için gerekli olan, soyutluktan kaçınarak yaşananları ana ve mekana hapseder. İsimlerden söz edilerek söz konusu mesele üzerine düşünmekten kaçılır ve aynı zamanda isimlerle özdeşleşmenin de yolu açılmış olur.

Otoritaryen kişiliğin hala geçerli olduğu düşünebilecek bir diğer özelliği “yüzeydeki ideoloji” ile “gerçek görüş” arasındaki açıklıktır. “Kendi ‘resmi’ ideolojisi, düşünmek zorunda olduğunu varsaydığı şeyi doğrular; gerçek düşünceleri ise, psikolojik itkilerinin yanı sıra, daha dolaysız kişisel gereksinimlerinin de bir ifadesidir (s.140)”. Birey bir yandan hâkim ideoloji tarafından kendisine sunulan çerçeve içinde düşünmeye çalışır diğer yandan kendi günlük deneyimlerinde yaşadığı sorunlarla yüzleşir, hâkim ideoloji içersinde bunlara cevap veremez ve bunları hâkim ideoloji ile yan yana çelişkili bir şekilde dillendirir. Bunun tam tersi de geçerlidir; birey hâkim ideolojinin dışında konuşurken farkında olmadan kendi hâkim ideolojinin argümanlarını çelişkili bir şekilde dile getirebilir. (Gramsci’nin çelişkili bilinci ile birçok ortak yöne sahiptir bu tanım.) Her ne kadar Adorno bu uyumsuzluğu karamsar bir şekilde yorumlama eğiliminde ise de resmi ideoloji ile bireyin kendi yaşanmışlıklarından kaynaklı görüşü arasındaki açıklık otoritaryen kişiliğin tamamen otoriter yönetimin koşullanması altında olmadığına delalet eder.

Sonuç

Sonuç olarak otoritaryen kişilik bir yandan otoriter yönetimlerin hem ortaya çıkmasının koşullarını yaratır hem de otoriter yönetimler tarafından şekillendirilir ve koşullanır. Bilgisizlik, kafa karışıklığı, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi süreçler otoriter yönetimlerin ortaya çıkışının koşullarını oluşturur ya da otoriter yönetimler bu tür süreçleri mümkün hale getirir ve bireylere dayatır. Ancak bu ikisi arasındaki ilişki kırılamaz bir döngüye işaret etmez. Bu anlamıyla da tüm gündelik hayatın iktidar tarafından kontrol altına alındığı totaliter yönetimlerden farklı olarak otoriter yönetimler altında bireyler toplumsal özgürlüklerini inşa etmeye başlayacakları sınırlı bir özgürlük alanına sahiptirler.

Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üstüne: Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, Çeviri: Doğan Şahiner, Say Yayınları, 2011.


Otorite ve Otoriterlik (Savaş KARTAL)

Otorite, iktidar ve meşruiyet ile birlikte siyaset biliminin temel kavramlarındandır ve siyasal süreçleri açıklamada/anlamada bu kavram seti diğer kavramlara nazaran merkezi bir konum teşkil ederler. Bu kavramlarla gündelik siyasete ilişkin bazı sorular sorulabilir: Bir hükümetin Boğaza üçüncü köprü yapmak için iktidarı var mıdır? Peki hükümetin köprüyü yapmak için otoritesi var mıdır? Ya da hükümetin köprüyü yapması meşru mudur? Bu sorular birbiri ile ilişkili olmakla birlikte aynı cevabı içermezler. Tersten cevaplamaya başlayalım; varsayalım ki hükümetin köprü yapması meşrudur, ama köprüyü yapmak için otoriteye ve iktidara sahip olması gerekir. Düzden cevaplayalım; hükümetin köprüyü yapmaya iktidarı olduğunu varsayalım, aynı zamanda otoriteye ve meşruiyete sahip olması gerekir. Ortadaki sorudan da cevaplamaya başlayın yine aynı sonuçla karşılaşırsınız. İktidar, otorite ve meşruiyet zorunlu olarak birbirini içermezler.

Siyaset ve Otorite

Aslında siyasetin iktidar hakkında olduğu doğrudur. İktidara kimin sahip olduğu/olabileceği, onun nasıl kullanıldığı/kullanılması gerektiği ve hangi ilkelere göre uygulandığı/uygulanması gerektiği siyaset biliminde temel tartışma ve ayrışma noktalarını oluşturur. Otorite ise, iktidarın sahip olduğunu düşündüğü ya da sahip olduğu düşünülen bir haktır; oysaki gerçekte otorite, baskı ve zora başvurmadan itaatin ortaya çıkışına bağlıdır ve bu anlamıyla her iktidar kendiliğinden otoriteye tahvil edilemez ya da ona sahip değildir. Siyaset açısından düşünüldüğünde bu mesele meşruiyet sorununa işaret eder. Basitçe söylersek, iktidarı haklı bir otoriteye dönüştüren, yönetilenler açısından iktidarın otoritesinin kabulünü sağlayan meşruiyettir.

Otoritenin günlük dildeki kullanımı ile siyasal alandaki otoriteyi birbirine karıştırmamak gerekir. Gündelik deneyimde insanlar otorite kelimesini bir kişinin uzmanlığının, işbilirliğinin ve yeteneklerinin tanınmasını ifade eden bir anlamda kullanır. Bir terziye söküğümüzü diktirmeye gittiğimizde terzinin otoritesini tanımış oluruz. Ne terzi bizim söküğümüzü zorla dikmek istemiştir ne de her söküğü olan terziye gitmek zorundadır, yani terzi ile aramızda iktidar ilişkisi yoktur. Ya da bizim terziye gidip gitmemizin meşru olup olmadığı tartışılmaz. Bahsi geçen anlamıyla otorite kavramının siyasal otorite kavramı ile arasında, siyasal olanın iktidar ve meşruiyet ile birlikte düşünülmesi gerektiği için, farklılık bulunur.

Arendt, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi formüle etmeye çalışan Platon’un iktidarı otoritesini haklı çıkarabilmek için sürü ile çobanı, doktor ile hastaları vb. örnek gösterdiğini ve uzmanlık/ustalık bilgisinin rıza almaya yeteceğini düşündüğünü belirtir. Bu anlamıyla yönetilenin yönetene itaatinin sağlanması için gerekli olan zorlamanın şiddetten arınmış şekilde ortaya çıkacağı varsayılır. “Zorlayıcılık unsurunun bizatihi ilişkinin kendisinde ve buyruğun öncesinde yer aldığı bir ilişki türü arıyordu Platon” (s.150)”. Yunan felsefesi kavramı adını koyarak tartışamamış, kavramının adı konularak tartışıldığı dönem Roma dönemi olmuştur. Romalılar iktidarı şimdiye ilişkin bir güç olarak tanımlarken otoritenin köklerini gelenek tarafından kurulan geçmişe/kuruluşa/başlangıca yerleştirmiştir. Sonrasında Kilisenin ortaya çıkışı ve kurumlaşması ile birlikte din de otoritenin parçası ve kaynaklarından biri haline gelmiştir. Aydınlanma’nın ortaya çıkışına kadar otorite, gelenek ve din üçlüsü birlikte anılır olmuştur. Makyavel’in başlattığı tartışma ile otoritenin ve iktidarın kaynağının artık insanın dışında olmadığının farkına varılmış ve “insani bir arada yaşama durumundan kaynaklanan temel sorunlar”ın siyasal olarak yeniden düşünülmesine başlanmıştır.

Otorite ve Özgürlük

Liberal ve muhafazakar düşünürler otorite sorununu özellikle 19. yüzyıldan itibaren siyasal alanda özgürlük problemi ile birlikte ele almaya başlamışlardır. “Modern dünyada artık ‘otorite’ diye bir şeyin varlığından söz edemeyecek olmamızdan” yakınan Arendt liberal ve muhafazakar düşüncenin otorite konusunda “aynı paranın iki yüzünü oluşturduklarını” belirtir. Liberaller otoriter yönetimi özgürlükleri kısıtlaması sebebiyle mahkûm ederken, muhafazakarlar da otoritenin düşüşünü özgürlüğün sınırsız hale gelmesi ile kendi yıkımını ortaya çıktığı, Hobbes’un insanın insanın kurdu olduğu doğa durumunu hatırlatan bir kıyamet süreci olarak tanımlar.

Arendt bu kapsamda otoritenin iktidar ile eş tutulmasına dair yanlışa dikkat çeker. Arendt’e göre “otorite, her zaman kendisine itaat edilmesini istediği için, genellikle belli iktidar ya da şiddet biçimleriyle karıştırılmaktadır. Ne var ki, … , zorun geçerli olduğu yerde otorite de iflas etmiştir (s.129)”. Otoriter ilişki, ortak bir akıla ve buyuranın gücüne dayanmayan içsel bir ilişkidir ve karşılıklı iki tarafça da haklı ve meşru görülen bir hiyerarşiye işaret eder. Liberaller otoriteyi iktidar ile bir tutup özgürlüğün karşısına koyar, muhafazakârlar ise iktidarın varlığını otorite ve özgürlüğün kendisi ile bir tutar, otoritenin özgürlüğün garantisi olduğunu iddia ederler. Oysa yaşadığı dönemde otorite ve özgürlüğün düşüşünün aynı anda yaşandığını düşünen Arendt için otorite ve onun getirdiği geleneksel değer ve normlar özgürlüğün ilga edildiği totaliter yönetimlerin önündeki engeldir. Liberaller otoriter yönetimlerin “özgürlüğü ancak sınırlamakla yetindiğini dolayısıyla özgürlükle olan bağlarını muhafaza ettiğini görememektedirler (s.134)”. Muhafazakarlar ise otoritenin olmadığı her yerde özgürlüğün yok olduğunu düşünürler. Bu kapsamda her iki düşünce biçimi de otoriterlik ve totaliterlik arasındaki farkı gözden kaçırır.

Otoriter Yönetim

Yukarıda yapılan otorite tanımları ve kavrama ilişkin tarihsel bilgiler diğer yönetim biçimlerinden ayırmamız gereken otoriter yönetimin özelliklerine dair bazı unsurlar içerir. Her şeyden önce hiyerarşik yapısıyla otoriter yönetim biçimi diğer yönetim biçimleri arasında en az eşitlikçi olanıdır. Dahası her ne kadar özgürlüklerin ilgası anlamına gelmese de özgürlüklerin sınırlandığı bir yönetim biçimidir. Ve aynı zamanda otoriter yönetim siyasal alana din ve geleneğin yeniden çağrıldığı bir yönetimi ifade eder. Arendt’in otorite ve özgürlüğün yitirilmesine dair karamsar modern dönem saptamasının karşısına içinde yaşadığımız dönemin siyasal iktidarın ve otoritenin artık insanın ürünü olduğunun kavrandığı ve yeni bir başlangıca işaret edildiği iddiası ile çıkarak siyasal olanı yeniden düşünmenin mümkün olduğunu öner sürebiliriz.


Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2012.


Otoriterlik ve Totaliterlik Nedir Ne Değildir? (Filiz ZABCI ile Söyleşi: Kansu YILDIRIM)

Son zamanlarda rejim sorunu ve rejimin nereye doğru gittiği sorusu üzerine çokça yazılıp çizildi. Bu tartışmalar esnasında “otoriterlik”, “totaliterlik”, “diktatörlük” gibi pek çok kavram anıldı. Ne var ki her kavramın tarihsel ve toplumsal olarak farklı bir bağlamının bulunduğu ve belirli bir siyasi tercihe göre kullanıldığı da aşikâr. BirGün Kitap olarak bu kavramların ortaya çıkış sürecini, arasındaki ayrımları, tarihsel örneklerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Filiz Zabcı ile konuştuk.

Kansu YILDIRIM: Otoriterlik ve totaliterlik son yıllarda siyasi tartışmalarda sıkça kullanılmaya başladı. Ancak kimi zaman bu kavramlar birbirinin yerine de kullanılıyor. Bu kavramlar arasında tarihsel ve teorik olarak bir farklılık bulunuyor mu?

Filiz ZABCI
: Sizin de belirttiğiniz gibi “otoriterlik” ile “totaliterlik” kavramları açısından ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu kavramlar çoğu kez eş anlamlı kullanılıyor. Aralarındaki ayrım çizgisini görmek gerekiyor; ancak siyaset bilimindeki diğer kavramlarda olduğu gibi, bir kavramı nasıl tanımlayacağınız, nasıl bir teorik yaklaşımdan hareket ettiğinize ve siyasi duruşunuza göre değişiyor. Liberal metinler ile Marksist metinlerin özellikle totaliterlik olgusunu kavrayışı köklü bir biçimde birbirinden farklıdır. Yine de kavramları eninde sonunda tanımlamaya çalışmak ve ortak anlamlara ulaşmaya çalışmak durumundayız; elimizde düşünmek için başka araçlarımız yok.

Otoriter rejimler, geleneksel ve modern tarzları açısından çeşitlilik gösterirler. Bazen de bunların karma biçimleri ortaya çıkabilir. Geleneksel olanlar, sözgelimi mutlak monarşiler, sınırlandırılmamış tek kişinin yönetimine karşılık düşerler. Bunun yanında bürokratik ve askeri otoriter rejimler daha çok modern siyasal sistemler içinde vücut bulurlar. XX. yüzyılda özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan askeri darbe sonrası rejimler gibi. Elbette lidere ya da tek kişiye dayanan otoriter rejimlere de XX. yüzyıl boyunca rastlıyoruz. Almanya’da Hitler’in önderliğinde ya da İspanya’da Franco’nun önderliğinde gerçekleşen faşist rejimler gibi. Çeşitlilik göstermesine karşın, otoriter rejimlerdeki ortak özellik, siyasal gücün; bir kişinin, bir kesimin, bir partinin veya bir organın elinde toplanması, yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Aynı zamanda bu gücü denetleyecek yargı ya da toplumsal örgütlenmeler gibi ara mekanizmalar ya ortadan kalkmış ya da zayıflamıştır; dolayısıyla siyasal iktidarın sınırlandırılması ve hesap verir olması artık çok zordur. Otoriter rejim, aynı zamanda, bir siyasal baskı rejimidir. Baskının da biçimi ve araçları değişebilir. Otoriter rejimler aynı zamanda totaliter de olabilir.

Hangi durumlarda totaliterlik ortaya çıkıyor?

Totaliterlikte, siyasal iktidarın ölçeği büyür ve genişler. İktidarın ya da devletin denetim alanı ya da karar verici olduğu alan, kamusal kurumların ve kamusal alanın sınırları dışına taşar, özel alana hatta mahremiyet alanına kadar uzanır. İktidarı ellerinde bulunduranlar, siyasal, toplumsal, kültürel hemen her alanda, düzenleyici, denetleyici ve karar verici durumdadırlar. Siyasal iktidarın içeriğinde de bir farklılık söz konusudur; tüm toplumu bir ideoloji üzerinden şekillendirmek amaçlanır. Ölçeğin genişlemesinin temel nedeni de burada yatar zaten. Bu ideoloji var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirme isteğinde olabileceği gibi, var olanın yeniden üretilmesinde ya da var olanın meşrulaştırılmasında bir işlev de görebilir.

Burada yine bir kafa karışıklığı beliriyor. Eğer bu özelliklerden hareket edecek olursak, Fransız Devrimi sonrasında da totaliter bir rejimin yaratıldığı gibi bir sonuca varırız. Ve belki de tüm devrimlerden sonra, burjuva ya da sosyalist, toplumu yeniden biçimlendirmek, yeni bir toplum yaratmak amacı içindeki her girişim totaliter diye adlandırılacaktır? Nasıl ayrım yapacağız?

Totaliterliği sadece demin belirttiğimiz ölçüt üzerinden tanımlarsak yanlış sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Bir ideoloji ya da bir siyasi proje doğrultusunda sistemi biçimlendirmeye ya da değiştirmeye yönelik her girişim totaliter bir rejim yaratmaz; bunun için başka koşullar da gereklidir. Aksi takdirde devrimlerden sonraki her yönetimi totaliter diye etiketlemek gibi yanlış bir sonuca varırdık.

Bu nedenle, totaliter sistemlere içeriğini veren başka ölçütlere bakmamız gerekir. Totaliter sistemlerde en önemli özelliklerden biri de çoğulculuğun ortadan kaldırılmasıdır. Tıpkı, otoriter sistemlerde olduğu gibi baskıcı, muhalefete ve eleştiriye izin vermeyen bir devlet vardır; fakat otoriter rejimlerden farklı olarak farklı görüşlerin, seslerin kendisini duyurabileceği bütün kanallar kapatılır. Çok partili yaşama, sivil toplum örgütlerine, demokratik kitle örgütlenmelerine, özgür bir basına, özgür bir düşünsel ortama kesinlikle yer yoktur; siyasal çoğulculuk gibi toplumsal ve kültürel çoğulculuk da kırpılıp yok edilir. Sadece devletin belirlediği ideoloji doğrultusunda çalışan, devletten bağımsız değil, tam tersine devletin bir kolu gibi ideolojiyi topluma yayma amacını taşıyan sendikalar veya diğer toplumsal örgütlenmeler var olabilir ya da yine devletin ideolojisini yayma görevini üstlenmiş, rıza üreten görsel ve yazılı basın söz konusudur. Hatta edebiyat, sinema, mimari, müzik bile devletin izni ile belirlenmiş standartlarda üretilen yapıtların içinde yüzdüğü bir havuz haline gelir. En önemli unsurlardan birisi de yeni bir tarih yazımıdır.

Sorunuzu yanıtlamak için bir de totaliterlik kavramının tarihine bakmak gerekiyor; kavram ilk olarak İtalyan düşünür Giovanni Gentile tarafından 1920’lerin başında kullanılıyor. Yaygınlık kazanması ise, 1945 sonrasında Liberal düşünürlerin, özellikle de ABD kökenli “ampirik siyaset bilimciler”in ve tarihçilerin bu kavrama dört elle sarılmasıyla gerçekleşiyor. En önemli örneklerden biri, Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski’nin yazmış olduğu “Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi” başlıklı kitaptır. Soğuk savaş dönemindeki ideolojik mücadele içinde “totaliterlik” neredeyse “kavramsal bir silah” gibi. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemin eleştirilmesinde hatta çok daha ileri bir noktada kötülenmesi ve aşağılanmasında ve elbette liberal demokratik sistemin meşruluğunun sağlanmasında çok önemli bir işlev görüyor. Üstelik bu yapılırken ana akım siyaset bilimi yazını oluşturuluyor; temel kavramlar falan tanımlanıyor ve totaliter sistem ile çoğulcu demokratik sistem birbirine karşıt olarak kurgulanıyor; totaliter sistemlerin içine hem faşist sistemler hem de sosyalist sistemler oturtuluyor. Sonuç olarak bu tanım içinde faşist sistem ile sosyalist sistem aralarında hiçbir fark gözetilmeksizin aynı kefeye konuyorlar. Bir kere bunu, bir kavram üzerinden gerçekleşen bir ideolojik savaş olarak görmek, bilimsellik kisvesi altında yapılmış büyük bir “saptırma” olarak ele almak durumundayız.

Yeniden totaliter rejimlere dönelim. Özellikle yeni bir rejimin meşruluk kazanabilmesi ve süreklilik gösterebilmesi için rıza oluşturabilmesi çok önemli. Peki demokratik rejimdeki rıza ya da ikna teknikleri ile totaliter rejimdekiler arasında nasıl bir fark vardır?

Bir kere rıza üretimi için her rejimde zor aygıtları şu ya da bu şekilde söz konusudur. Buna demokratik rejimler de dâhil. Yine de bu rejimlerde rıza üretimi yani meşruluk, en azından hukuk devleti anlayışını benimsemiş olan ülkelerde, anayasaya uygunluk, temel hak ve özgürlüklerin korunması, güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne saygı ile belli bir refah seviyesinin sağlanması gibi en başta ifade edebileceğimiz unsurlara bağlanır. Demokratik kültürü özümsemiş, yurttaşlık bilinci gelişkin bir toplumda rıza üretimi için bunlar kuşkusuz gerekli. Ancak, Marksist literatür içinden yazarlar bambaşka bir alan açarak, kapitalist sistemde rızanın “ideolojik aygıtlar” sayesinde üretildiğini ve sivil toplum örgütlerinden, kitle iletişim araçlarına, eğitim kurumlarından dine pek çok aygıtın bu rızanın sağlanmasında aktif rol oynadığını ortaya koyuyor. Burada da bir “totallik”, toplumu belli bir ideoloji, “hâkim ideoloji” çerçevesinde biçimlendirme var.

O halde ayrım yapma olanağımız kalmıyor mu? Sınırlar bulanıklaşıyor sanki!
Hayır, tabii ki ayrım yapabiliriz. Şimdiye kadar totaliterliğe ilişkin üç temel özellik üzerinde durduk. Eklememiz gereken dördüncü ve çok önemli bir özellik daha var: “Korku”, “şiddet” ve “terör” üçgeni. Terör derken, elbette devlet teröründen söz ediyoruz. Bir sistemin totaliter olabilmesi için, insanların sadece devletin şiddet araçlarından değil, birbirlerinden de korkması gerekir. Öyle ki toplum kamplara bölünür ve sürekli düşman yaratılarak; düşmana karşı hem nefret hem de ondan korkma duygusu üretilir. Bununla da sınırlı değildir; “düşman” olarak belirlenmiş unsurlara karşı sürekli şiddet ve terör vardır. Toplama kamplarına kadar uzanan bir terör… Bu aynı zamanda “biz” olarak belirlenmiş kesimin rejime kitle desteğinin sağlanması açısından da önemlidir. Aykırı bir sesin ve sürüden ayrılanın başına aynı şeyin gelebileceği tehdidinin yarattığı korku sürekli canlı tutulur. Arendt’in de ortaya koyduğu gibi totaliter rejimlerde “kitle desteği” olmazsa olmaz koşullardan biridir. Totaliter rejimler kitle desteği olmadan ayakta kalamazlar; bu nedenle sürekli ya şiddete ya da iknaya dayanan, çoğu zaman da bunların ikisinin birlikte işletildiği rıza oluşturma mekanizmaları çalışır. İkna mekanizmalarının en başta gelenlerinden biri de “yalan”dır. Irksal üstünlük gibi, büyük siyasi yalanlar yanında, taktik gereği sürekli küçük yalanlar da üretilir. Siyasetin aldığı bu özgül biçime, insanlık için büyük bir tehdit oluşturan bu tür bir yönetme tarzına karşı nasıl önlemler alınacağı bu yüzden çok önemlidir.