Gotik Edebiyat

Bulut YAVUZ, Barışcan DEMİR, Merve TOKGÖZ, Deniz YAVUZ, Murat ÖZBEK

18. yy.’da Bir Boksör

Barışcan DEMİR

Köşegenden Gelen Edebiyat: Gotik (Murat ÖZBEK)

Gotik edebiyatın önemli isimlerinden Flannery O’Connor, kendisine yöneltilen “Hikâyelerinizde şiddeti nasıl açıklarsınız?”  sorusuna, “Aslında o kadar şiddet yok. …bir bakıma komik, estetik bir yan var.” cevabını verir. Gotik edebiyatın olaylara, karakterlere, olay ve karakterlerin yerleştirildiği mekâna ve daha genel bir ifadeyle edebiyata yaklaşımı bir ters yüz edişle başlar. O’Connor, şiddet için yaptığı açıklamayı “İyi İnsan Bulmak Zor” öyküsü için dile getirir. Öykü, arabalarıyla yolculuğa çıkan bir ailenin yolculuk bitmeden yaptıkları kazadan sonra hapisten kaçan Ayarsız, Hiram ve Bobby Lee ile karşılaşmalarını ve yardım istedikleri bu “suç”luların aile fertlerini öldürmesini anlatır. Öykünün asıl teması bu karşılaşmanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir. Ayarsız, mevcut durumu şöyle anlatır: “İsa her şeyin dengesini bozdu. Esasında O’nun başına gelen işin, benim başıma gelenden pek farkı yoktu, lakin o bir suç işlememişti, benimse suç işlediğimi kanıtlayabiliyorlardı çünkü hakkımda kâğıtlar vardı ellerinde.”

Yeniçağa gotikini vermek
Flannery O’Connor’ın öykülerinde kültürel alana yayılan Gotik unsurlarla karşılaşmak çok zor değil. Karakterlerini başıboş bırakan yazar, okuyucuya öyküyü şekillendirebilmesi için geniş bir alan bırakır. Elbette bu alan, öyle hoyratça kullanılmak için elverişli değildir. Her şeyden önce sözünü ettiğim alan gotike aittir ve bu alanı ele geçirebilmek için bir kırılmaya ihtiyaç vardır. Nitekim düz bir okumanın şiddet dediği olayları Gotik yazar, tüm oluş sürecini hesaba katarak, “komik ve estetik” olarak değerlendirir. Karakterlerin başıboşluğu, bir sabitliğe ve/veya sürekliliğe saplanıp kalma tehlikesine karşı –aşağıdaki örneklerle de netleştirileceği gibi– Flannery O’Connor öykülerinin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor.
“Kutsal Ruhun Tapınağı” isimli öykü, etrafını kuşatan hücreleri parçalayan bir karaktere sahiptir. Öykünün girişinde bu karakterden çocuk diye söz edilir ve çocuğa dair veriler oldukça sınırlıdır. Öyküde çocuğun annesi ile de karşılaşırız ama onun da nereden geldiğini, öyküye nasıl dâhil olduğunu sunacak bir veri yoktur elimizde. Yukarıda ifade ettiğim gibi yazarın sunduğu geniş alan, hücre parçalayıcı karakterde olduğu gibi belirli boşluklardan oluşur. Bu boşluklar sadece karaktere dair bilgilerle sınırlı değildir. Aynı zamanda karakterin hayal gücüyle birlikte mevcuttur.

Risk alarak savrulan yumruk
“Her Çıkışın Bir İnişi Vardır” isimli öyküde ise zenci kadın beyaz düzlemdeki sabitliği kırılmaya uğratır. Öykünün karekterlerinden Julian ve annesi toplu taşımada zencilerle karşılaşırlar. Karşılaşmadan önce anne otobüsü süzdükten sonra beyaz sürekliliğin sağladığı memnuniyeti “Biz bizeyiz demek.” şeklinde dile getirir. Ardından otobüse sırasıyla önce iyi giyinimli, elinde evrak çantası olan erkek bir zenci sonra bir çocukla birlikte kadın bir zenci biner. Julian’ın annesi söz konusu çocuk olunca zenci çocukları da sevebileceğini gösterir ve zenci çocukla iletişim kurmaya çalışır. Bunu fark eden zenci anne, çocuğunu yanına çekiştirir ve sağlanmaya çalışılan iletişimi yarılmaya uğratır. Julian ve annesi ile zenci anne ve çocuğu aynı durakta inerler. Julian’ın annesi çantasından pırıl pırıl bir peni çıkarır ve zenci çocuğa seslenip parayı verir. Zenci anne ikinci bir hamleyle siyah yumruğunu Julian’ın annesine indirip “Kimsenin parasını almaz o!” diyerek olay mahallinden uzaklaşır.

Zenci kadının eylemi, Ayarsız’ın kendi “suç”uyla İsa’nın “suç”unu kıyaslaması ve çocuğun hayal gücü, sürekliliği gotik bir yarılmaya uğratır. Gotik olan, sürekliliği yardığı yerin ötesini ve berisini ulaşılmaz kılar. O’Connor öyküleri, özellikle de değerler arasında mekik dokuyan, sefil hayatların iyi olma çabasını ironik bir dille ele alır. Bu öyküler, iyi-kötü, karanlık-aydınlık gibi ikilikler arasında sıkışan, eriyen, gittikçe kaybolan hayatların portresini çizer. Kişi iyiyken kötü olana toslayabiliyor, aydınlık içinde kaybolup karanlıkta kendini bulabiliyor. Pozitif çağrışımı olan değerlerin sabit düzlemine inat, gotik, köşegenden gelmeye devam eder. Köşegenden gelen, evrenselliği ortadan kaldırıp kendi geçiş güzergâhının zeminini oluşturur. Gotikin geçtiği yerde iyi artık iyi değildir ve aynı zamanda kötü de artık kötü değildir.

Flannery O’Connor’ın Goth karakterleri tekinsizdir. Ne yapacakları belli olmaz. Dahası “nankördürler”. Annesinin aksine Julian, zencilerle sohbet etmeye çalışır. Onların da konuşabildiğini çevresindeki beyazlara ispatlamak için çaba sarf eder. Yazar, Julian’ın hissiyatını şöyle aktarır: “Şu zenciyle bir konuşabilseydi, sanat, siyasa ya da çevrelerindekilerin akıl erdiremeyeceği herhangi bir konu üzerine…” Çevresindeki beyazları pişman etmek ister Julian. Zenci kadın da beyazları pişman etmek ister. Fakat burada iki farklı “pişmanlık” söz konusudur. Julian’ın başvurduğu pişmanlık hali bir yanılsamanın ötesine geçmez. Bu hamle hiçbir risk içermez. Dolayısıyla değersizdir. Zaten Julian ile annesi sürekli tartışırlar ve bu tartışmalar kendi konumlarını sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Julian’ın bu tavrı ne ondan bir şey götürür ne ona bir şey katar. Fakat zenci anne risk alabildiği için “nankördür”. O, en başından kendisinden kopup gidecekleri hesaplamıştır ve buna rağmen zenci hamlelerde bulunur. Flannery O’Connor öykülerinin eşsiz oluşunun nedenlerindin biri de budur: Bir eylemin risk içerip içermediği gotikin yeniçağa taşınışı için belirleyici olandır. Beyaz olan, beyaz olmanın sağladığı imtiyazlardan feragat etmeden zencilerin haklılık meselesini gündemine alabilir mi? Beyaz ama iyi değil, beyaz ama zenci olabilir mi? Yarılma, tekinsizlik, ters yüz etmeyle beraber, Gotik edebiyat bu soruları cevaplayabilmiştir.

HER ÇIKIŞIN BİR İNİŞİ VARDIR, Flannery O’Connor, Nazım Dikbaş, Fatih Özgüven, Tomris Uyar, Metis, 2011
İYİ İNSAN BULMAK ZOR, Flannery O’Connor, Aylin Ülçer, Metis, 2014.


Şeytana Adanan Adak (Deniz YAVUZ)

“çünkü her şeytanın hükmedeceği bir zaman gelir”

Baudelaire’in, “Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış” diyerek tanımladığı ve gotik edebiyatın akla ilk gelen isimlerinden olan Edgar Allan Poe’nun, üç öyküsünden müteşekkil Kara Kedi isimli kitap, Kolektif Kitap tarafından yayımlanmış. Çevirisi Bilge Ceren Şekerciler tarafından yapılan bu kitabın alametifarikası ise Luis Scafati’nin öyküleri muhteşem bir şekilde resimlemiş olması.

Kitaba adını da veren ilk öykü Kara Kedi. Anlatıcısının akıl sağlığının yerindeliğinden, yumuşak başlı, insancıl ve yufka yürekli oluşundan dem vurarak başladığı öykü, insanda içkin olarak bulunan demonikliğin tedricen ortaya çıkışı üzerine kuruludur. Bu ortaya çıkışın tetikleyicisi ise bir kara kedidir. Kierkegaard’ın, “demonik olan, dışavurumunu ancak 'iyi' ile ilişkiye geçtiğinde, kendi sınırlarına dışarıdan ulaştığında gerçekleştirir” diyerek ortaya koyduğu şekliyle düşünürsek, bu öyküde sınırları netleştiren şey kara kedinin varlığıdır.

Şeytanın Yükselişi
Kara kedi öyküsünü iki bölüm halinde incelemek mümkün. Birinci bölümde, öyküde karşımıza çıkan ilk kara kedi-Pluto-yavaş yavaş yükselen bu duruma eşlik eder. Birçok mitolojide habis ve kötü olanın timsali olan kara kedinin adının Pluto olması tesadüf değildir. Antik Yunan'da, yeraltı ülkesinin tanrısı Hades'in diğer ismidir Pluto ve Hesiodos Theogonia adlı eserinde onu “yüreği acımak nedir bilmeyen tanrı” diyerek tanımlar. Anlatıcımızın Pluto ile olan ilişkisi aniden gaddarca bir dehşete dönüşüverir. “Bir anda kendimi kaybettim. (...) Sanki ruhum asıl bedenimden bir anda uçup gitmiş, yerine şeytani bir kötülük taşıyan, bedenime onun her yanını acı çektirme hazzıyla titreten bir ruh girmişti.” diyerek tarif ettiği ruh hali, demonik olan tarafından ele geçirilmiş olmanın bir itirafıdır. Şeytani olanın ayırt edici özelliği kişinin edimlerini farkında olarak gerçekleştirmesidir. Anlatıcı şeytanileştiğinin farkındadır fakat engel olmaz. Tam da bu ruh halindeyken kara kedinin gözünü çıkarır. Artık kara kedi tıpkı Mephistopheles gibi bir uzvu eksik bir varlıktır. Şeytanın bir uzvunun eksik yahut sakat olması hali de çeşitli dinler ve mitolojilerde karşımıza çıkan, tanıdık bir durumdur.
Kişinin tümüyle kötü olması beklenemez. Bu nedenle, şeytanilik doruk noktasına eriştikten sonra bir arınma arzusunu da beraberinde getirir. Anlatıcımızın “ZITLIK ruhu beni ele geçirdi” derken kastettiği de tam olarak şeytani olanın bu ikili doğasıdır. Arınmanın gerçekleşmesi için de demonik olanın dışavurumuna yol açan kara kedinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu durumun kendisi de şiddetli bir çelişki barındırır. Bir yandan arınmaya ve şeytani olandan kurtulmaya yönelik bir çaba varken diğer yandan bu çaba ancak ve ancak kara kedinin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu kurtuluş düşüncesi, anlatıcımızın kara kediyi bir ağacın dalına asarak arınmaya çalışmasıyla son bulacaktır. Tanrıya olan sevgisinden doğan hasetle isyan eden şeytanı andırır şekilde, “Astım çünkü beni sevmişti” diyerek bu şiddetli çelişkiyi ifade eden anlatıcımızın arınması o kadar kolay olmayacaktır. Kedinin asıldığı gece yanan evinden, karısı ve hizmetçisiyle zorluklarla kaçıp kurtulan anlatıcı, ertesi gün yanan evine geri döndüğünde yıkılmayan tek duvarda boynundan iple asılmış bir kedi kabartması olduğunu görür. Engizisyon ateşinden sağlam çıkması şeytaniliğine delalet olan habis bir ruh gibi, yangından sağ çıkmış bir kedi “hayaleti”, aynı zamanda anlatıcımızın derin suçluluğunun, korkusunun ve vicdan azabının da bir göstergesidir.

Janus’un İki Yüzü
Tam da bu vicdani yarılmanın gerçekleşmesinden sonra öykünün ikinci kısmına geçeriz. Anlatıcımızın karşısına yeni bi kara kedi çıkar. Bu kara kedi Pluto’ya çok benzemektedir. Ondan tek farkı göğsünde bulunan beyazlıktır (bu beyazlık bize kelt mitolojisindeki cat sith adı verilen kara kediyi çağrıştırır. Cat sith ölen insanların ruhlarını çalmasıyla bilinir.). Üstelik bir süre sonra, tıpkı Pluto gibi bir gözünün kör olduğu anlaşılacaktır. Vicdan azabının tecessüm etmiş hali gibi birden ortaya çıkan bu kedi bir itirafı da beraberinde getirir; “kedi ödümü koparıyordu”. Kediye dair düşüncesini, “o canavardan tiksiniyor, nefret ediyordum” diyerek açıklayan anlatıcımızın korkusu ve suçluluğu kedinin göğsündeki beyazlığın bir darağacına benzediğini farketmesiyle iyice büyür. Çünkü vicdani olanla şeytani olan arasındaki bu benzerlik ve çağrışım dehşet vericidir. Bu dehşet, şeytanın tanrıya olan itirazını ve isyanını anımsatan şu cümlelerle ifade edilecektir; “Kaba saba bir hayvan, bir benzerini aşağılayarak yok ettiğim kaba saba bir hayvan, bana, Yüce Tanrı’nın suretinden yaratılmış bir insana böylesine bir acı çektirecekti ha!”

Yeniden baştaki duruma dönülmüştür. Şeytani olan yükselmiş ve arınma arzusunu da beraberinde getirmiştir. Öfkeden deliye dönen ve eline aldığı baltayla kediyi öldürmeye çalışan anlatıcımız, karısının engel olması üzerine baltayı karısının kafasına vurur ve onu öldürür. Bu korkunç cinayetten sonra cesedi gizlemeye koyulan anlatıcımız, “ortaçağdaki papazların işkence ederek öldürdükleri kurbanları duvara gömdükleri gibi” cesedi mahzenin duvarına gömecektir. Cesedin duvara gömülmesiyle kara kedinin yok olması eş zamanlıdır. Kara kedinin ortadan kaybolmasıyla anlatıcımız bir kaç gün rahat edecektir. Fakat karısının ölümünü araştıran dedektifler tam da işin peşini bırakmak üzerelerken, Kierkegaard’ın “vicdan azabı olan hiç kimse suskunluğa dayanamaz” sözünü doğrularcasına, aniden bir itiraf gibi mahzen duvarından bahseden anlatıcımız  kendini ele verir. Bu sırada duvarın içinden gelen kara kedinin çığlığı ile anlatıcının itirafı birbirine karışır ve duvarın yıkımına başlanır. Duvar yıkıldığında, kendisine adanan adağın başındaki kedi alması gereken ruhu almış, “kıpkırmızı ağzı ve ateş gibi yanan tek gözüyle sinsice” cinayet işlettiği katile bakmaktadır.

KARA KEDİ, Edgar Allan Poe, Bilge Ceren Şekerciler, Kolektif Kitap, 2012.



Masalsı Bir Gotik Roman (Merve TOKGÖZ)

Ann Radcliffe on sekizinci yüzyılda yaşamış kadın bir yazardır ve gotik edebiyatın ilk temsilcilerinden sayılır. Yazarın Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi isimli kitabı, gotik romantik tarzda yazdığı erken dönem romanlarından biridir. Kitabın hikâyesine bir göz atacak olursak; hikâye Sicilya’da görkemli bir şatoda geçer. İlk eşinin ölümünün ardından -ki aslında ölmemiştir- iki kızını bakıcısına ve şato sakinlerine emanet eden Mazzini Markisi, ikinci eşi ve oğlu ile beraber Napoli’ye taşınıp uzun yıllar orada yaşar. Şatoda sakin ve huzurlu bir hayatın tadını çıkaran Julia ve Emilia, öldüğünü sandıkları annelerinin dostu ve onları anne şefkatiyle büyüten Madam Menon ile bir gün sohbet ederlerken şatonun kullanılmayan güney bölümünden ışık sızdığını görürler ve dehşete kapılırlar. Akabinde hemen şatoda görevli olan Vincent’a haber verilir ve ışığın nereden geldiğine dair bir araştırma yapılması istenir. Birkaç sefer daha şatonun güney bölümünden ışık sızdığını ve dahi bir adamın ya da siluetin oraya girip çıktığını görürler ancak araştırmalarından bir netice alamazlar. Tüm bunlar yaşanırken Vincent rahatsızlanarak vefat eder ve Marki cenaze için oğlu ve ikinci eşi ile birlikte şatoya döner. Kitabın esasen hikâyesi de karakterler ile beraber buradan sonra hareketlenir: Genç Ferdinand’ın reşit olma şöleninde birbirlerine âşık olan Julia ve Kont Vereza (Hippolitus), bu aşkı umursamayıp kızına talip olan Dük Luovo ile Julia’yı zorla evlendirmek isteyen Mazzini Markisi, iki kız kardeşe annelerinin acı dolu hikâyesini ilk kez anlatan Madam Menon…

Bu gotik roman, kitabın başından sonuna dek iki ana kahraman arasında (Julia - Hippolitus) devam eden, zaman zaman başka karakterlerin hikâyesi ile iç içe geçen, tekrarlayan bir aşk macerası ile süslenmiştir. Öyle ki kitaba konu olan bu romantik macera, gotik unsurların önüne geçerek kitabı neredeyse masalsı bir aşk hikâyesine dönüştürmüş. Masalsıdır zira kitabın başkahramanlarından biri olan güzel Julia, ruhunda kötülüğe dair hiçbir iz taşımaz ve bu bakımdan kitapta iyiliği temsil eder. Babası Mazzini Markisi Ferdinand ise gene masallardan aşina olduğumuz gibi zorba, acımasız, bencil, sefasına düşkün bir babadır ve kitapta kötülüğü temsil eden karakterdir. Radcliffe, aynı zamanda kötü ile kötüyü de karşı karşıya getirir. Buna verilebilecek örnek ise Julia ile zorla evlenmek isteyen Dük Luovo ve kızı şatodan kaçan Marki arasındaki çatışmadır.
  
Ölmeyen İyiler
  
Radcliffe’in okurunu kitapta “ölmeyen ölüler” ile şaşırtmayı sevdiği gayet ortada. “Ölmeyen ölüler” denildiğinde gotik bir temayı çağrıştırsa da esasen iş hiç de öyle değil. Misal; Dük ile evlenmek istemeyen Julia ile Hippolitus, Ferdinand’ın yardımı ile kaçmaya karar verirler fakat Mazzini Markisi onları yakalar ve Hippolitus’u orada öldürür. Sayfalar ilerlediğinde Hippolitus’un ölmediği, ağır yaralarının günler geçtikten sonra iyileştiği meydana çıkar. Bu hadisenin okurla ilk kez buluşmasından dolayı heyecan yarattığı aşikârdır. Ne var ki hikâyenin sonrasında da benzer durumlar ortaya çıktıkça “ölmeyen ölüler” heyecan yaratmaktan ziyade sıradanlaşır. Burada da gene kitabın bir bölümünde öldüğü sanılan Ferdinand ve yıllar önce öldüğü söylenen Marki’nin ilk eşinin aslında ölmediği kitabın sonuna doğru ortaya çıkar. Radcliffe’in “ölmeyen ölüler”inin ortak noktası ise iyilik timsali Julia’dır: Julia’nın aşkı Hippolitus, Julia’nın annesi Louisa, Julia’nın kardeşi Ferdinand. Yazar, iyiliğin tarafında yer alarak “ölmeyen ölüler” ile iyiliğe yeniden ve üst üste hayat verir.
 
Gotik Unsurlar
  
Kitabın ana mekânı bir şatodur. Bu şatonun ön manzarasını deniz süslerken arka cephesini karanlık bir orman kaplar. Şatonun birbirini takip eden kapalı kapılarından mağaralara açılan karanlık dar geçitleri, kullanılmayan ve gizem yaratan odaları ilk dönem gotik romanlarında rastlanabilen ögelerdendir. Bunun yanında gene benzer şekilde sonsuza gidercesine art arda açılan karanlık kovuklara sahip mağaralar ya da insan cesetleri ile dolu mahzenler de kitapta gerilim yaratmak için kullanılan mekânlardandır. Julia ve Madam Menon’un kitabın bir bölümünde sığındığı manastırın mimari yapısı da gotik tarzdadır. Yüksek kemerli, yüksek tavanlı bu mimari yapının başrahibi Abate’dir. Radcliffe Abate’yi de bir gerilim unsuru olarak kullanmıştır zira din adamı olmasına rağmen öyle bir karakterdir ki ne iyiden yanadır ne de kötüden. Madam Menon’un, Julia’yı peşinde olan babasından korumak için ettiği ricalara Abate’nin yanıtı zaman zaman iyimser zaman zaman da hiddetli ve kötücül olmuştur. Karanlık ve dipsiz bucaksız ormanlarda karakterlerin karşısına çıkan haydutlar tam olarak gotik bir unsur sayılmasa da bir gerilim aracı olarak kullanılmıştır. Kitabın dehşet saçan, zalimlik ve zorbalık timsali karakteri Mazzini Markisi de romanda kötü olan pek çok şeyle bir şekilde bağı olduğu için gerilim yaratan en büyük unsurdur.
  
Ve Mutlu Son
  
Radcliffe kitabın ilk kısımlarında şatonun güney bölümünden ışığın sızması, iniltilerin duyulması, geceleri bir adamın siluetinin görülmesi gibi olaylarla okuru şatoda doğaüstü bir şeylerin yaşandığına inandırır. Hatta yazar, oğlunun yaşanan olayları sorması üzerine Marki’yi konuşturur ve yüz yıl önce şatonun o kısmında masum bir adamın öldürüldüğünü, ruhunun hâlâ orada yaşadığını ima eder. Gotik bir kitapta böyle şeylerin olması zaten beklendiği için aslında şaşırtıcı değildir. Ne var ki kitabın son sayfalarında her şey akıl ve mantık çerçevesinde açıklanır. Şatonun güney bölümünde ne olduğuna dair oluşan merak, gerçeklerin ortaya çıkması ile söner. Marki ilk eşini şatonun güney bölümüne hapsetmiştir ve ona yiyecek içecek götürmesi için Vincent’ı görevlendirmiştir. Duyulan iniltilerin, sızan ışığın, o bölüme girip çıktığı görülen adamın artık doğaüstü bir hikâye olmadığı neticelenmiştir. Marki zehirlenerek ölür ve böylece alışıldık bir şekilde iyiler, kötülere karşı bir zafer kazanır. Radcliffe gotikin gölgelendiği bu romantik kitabına masalsı bir son, okuruna da ahlaki bir ders verir.
SİCİLYA’DA BİR AŞK HİKAYESİ, Ann Radcliffe, Duygu Akın, Can Yayınları, 2011.

18. yy.da Bir Boksör (Barışcan DEMİR)

Eğer 18. yy.ın ikinci yarısı, klasisizmin mükemmelliyetçiği ile gotikin dekadanının çarpıştığı bir ringse, Beckford’un Vathek’i gotikin aparkatıdır. Yalnızca 18. yy. değil, edebiyat tarihine yerleşmiş birçok dönem için ringin gongunu çalan bir “arayış motifi” söz konusudur. Ölümsüzlüğü arayan kral Gılgamış’ın anonim yaratıcısından, Don Quijote’nin düşçülüğü ile Sancho Panza’nın gerçekçiliğini çarpıştırarak, değerli olanı arayan Cervantes’e dek birçok yazarın kullandığı arayış motifi, edebiyatta özgünlüğü ortaya koymanın en güçlü silahlarından biri olmuştur. “Ötesini aramak” ise dekadan yazınının, gelenekselleşmiş edebiyata geçirdiği sol kroşesidir. Edebiyat tarihinde Goethe’nin Faust’u ile doruğa çıkarılsa da, Mefistofeles’e yüz çevrilen ikinci ciltle birlikte Hıristiyan ahlakına kurban edilmiş olan “öteyi arama kroşesi” için gereken gerçek gard, dekadan akımının efsanevi yazarı Huysmans’ın Tersine’si gelip de ortalığı kavuruncaya dek yalnızca Beckford’un Vathek’inde vücut bulabilmiştir.

Birinci Raunt
Abbasi soyundan gelme dokuzuncu halife olarak tanınır Vathek. Genç yaşta tahta geçmesiyle tebaasında Vathek tarafından mutlu yönetilecekleri izlenimini uyandırmıştır. Bu genç halife bize, klasik bir Dr. Faustus yorumu olarak öteyi arama motifinin güzel bir örneğini vermektedir. Kendi sarayını yetersiz bulup, tüm duyularını en yüksek noktada tatmin edebilmek adına Beş Duyu Sarayı’nı inşa ettirir. Bunun dışında tüm sarayları tebaalarına açarak, onların beğenisiyle de beslenen hükümdar, sanki cömertliği ile Machiavelli’nin Prens’inde eleştirilen “aşırı cömert prens” tipine ve kendini, ona tebaalarının yüklediği anlamla değerlendirdiği için de Farabi’nin İdeal Devlet’inde eleştirilen “yanılan hükümdar” tipine göz kırpmakta gibidir. Bunlarla da yetinmeyen Vathek, göklerin sırrına ve imkânsızın bilgisine erişmek adına Babil Kulesi benzeri bir kule yaptırır. Ne yazık ki bu kule onun arayışını sonlandıramayacaktır, çünkü kulenin inşası bittiğinde onun en üst katına çıkan Vathek, gökyüzündeki yıldızların hâlâ topraktan bakıldığındaki kadar uzakta olduklarına tanık olacak ve kendi küçüklüğü altında ezilecektir. Eseri yalnızca bu kısma kadar değerlendirecek olsaydık eğer, Vathek’i Ortaçağ teolojisinin klasik vurgusu olan, “Tanrı Aklı’nın insan aklından büyük oluşunu fark ederek aydınlanan insan” fikri üzerinden okuyabilirdik elbet; fakat bu okuma tipi bizi, kaçınılmaz olarak, tıpkı Ortaçağ filozoflarının yaptığı gibi tanrının sonsuzluğuna karışan insanın keşfiyle sonlanan bir anlayışa götürebilirdi. Öte yandan Vathek’i gotik edebiyatın aparkatı yapan özellik de tam burada ortaya çıkıp, sonsuzluk ya da benzeri mükemmellik anlayışlarını doğuran akıl çağını yarma gücünü içinde barındıran bir dekadanı varediyor olmasındandır. Dekadan, tanrısal mükemmelliğin ve sonsuzluğun önüne, onu kıracak Deccal’ini çıkarmaktır ve bunu tıpkı yenik düşer gibi görünen bir boksörün, beklenmeyen anda yükselip de rakibini devirecek darbeyi indirdiğindeki gibi gafil avlayarak yapmaktadır.

İkinci Raunt
Dizginlenmeyen bir “öteyi arama” durumundan bahsediyorsak eğer, bu durum aynı zamanda yeterli olanın, kabul edilmiş olanın, kutsal sayılanın veya idealin de ötesine adım atmayı gerektirir. Vathek’in aşamadığı sınırın ötesine adımı, onun Gavur’la tanışması ile başlayan olaylar silsilesinin sonunda gerçekleşecektir. Vathek’in kulesi, ona imkânsızın bilgisine ulaşma konusunda derman olamamıştır. Bu noktada artık umutları tükenmiş, hiçbir şeyden zevk alamaz olmuştur; çünkü o, olanla yetinmekte ve inşa ettiği kulesiyle bile yaklaşamadığı göklerin sonsuzluğu altında ezilmektedir. Beckford’un burada kastedilen sürekliliği bozan darbesi, Vathek’in karşısına çıkardığı Gavur’dur. Gavur’un sahneye girmesi, tam anlamıyla dışarıda olanın, hiçbir beklentiyi karşılamayanın, diğer bir deyişle “aranılan öte”den gelme bir varlığın, aniden beklentiler ve inançlar dünyasının sürekliliğine dahil edilmesidir. Diğer bir deyişle o, Deccal’dir, çünkü yalnızca Deccal gerçek anlamda “ötede olma” niteliğine sahiptir.

Nakavt
Beckford’un dekadanı ise ötede olan Deccal ve içeride olan kitleyi karşılaştırdığında ortaya çıkar. Gavur, başta Vathek’in hoşuna gitse de, gerçek anlamda ötede olduğu için tümüyle günah’ı temsil eden varlığı dolayısıyla Vathek tarafından tekmelenir. Bunun üzerine, hükümdarlarını taklit eden tebaalar da Gavur’u tekmelemeye başlayacak ve onu, sanki bir topmuş gibi sürmeye koyulacaklardır. Bu günah topuna vuran herkes  onu nefretle tekmeler, fakat nefreti eyleme dökmek için, nefret edilenin peşine düşmek, onu fark etmek, onu tanımak ve ona ulaştığında onunla temasa geçmek gerekir. Gavur, günahın çizdiği alandır, fakat bu alan sabit değildir, çünkü ondan nefret edenlerin tekmeleriyle hareketlendirilir.  Günah’a tekme atmak için kişi, kaçınılmaz olarak onun sınırına girmiş, hatta onun gelecekteki yeni sınırına yön vermiş, onun yeni menzilini belirlemiş olur. Günahın tekmelenmesi için bile onun tanınması gerekir, çünkü tekmelemek için gereken nefret, yalnızca bir tanıma ilişkisi sonucunda doğabilir. Diğer bir deyişle nefret edilene tekme atmak, onu kabul etmek, onun sabit olmayan doğasının peşinde, ona doğru sürüklenmek demektir.
   
Beckford’un çizdiği bu tabloda, ötede olanı ya da diğer bir deyişle günah’ı karşısına alan sonsuzluk anlayışının bile günah’ın içinde erimesi, esrik bir halde onun çekimi içinde, ona karşı, fakat ona doğru yönlenmesi söz konusu edilir. Müezzinlerden yatalaklara, hükümdardan sütnineye dek herkes günahın peşine düşmüş bir halde sonsuzluk ve mükemmellik hayallini kaybetmektedir. Öteyi aramak aynı zamanda hem doyum hem de doyumsuzluğa yöneltir, çünkü arayışın başladığı nokta ötede değildir ve ulaşılacak olan nokta da başlanan noktanın kutsalı için bir hakarettir. Gotikin aparkatı olan Vathek’in ortaya çıkarttığı bu tablo, klasisizmin doğasını oluşturan kendine dönük idealizmi nakavtla mağlup ederek, eserin adının edebiyat tarihine kazınmasını sağlamış eşsiz bir örnektir.
VATHEK, William Beckford, (Çev.)Seçil Kıvrak, İletişim Yayınları, 2012.


Otranto ya da Düşlerin Yükselişi (Bulut YAVUZ)

Kimi edebiyat türleri vardır; üslup ve biçim bakımından yavan bir görünüme sahip olmakla birlikte bize bu yavanlıkla yüce sandığımız kültürümüzün kokuşmuşluğunu gösterirler. Gotik dönem edebiyatı da işte böyle bir edebiyattır. İlk örneği olan Otranto Şatosu ise bunun uzamını kurandır. Bu uzam sayesinde yüksek edebiyat yapma iddiasının yanında, başka, yeni bir tarzda edebiyat yapmanın olanağı doğmuştur.

Kitap “Asıl sahibi orada yaşayamayacak kadar büyüdüğünde, Otranto Şatosu ve Lordluğu mevcut ailenin elinden çıkacak”  kehânetinin aşama aşama gerçekleşmesi üzerine kuruludur. Kehâneti soyunun azlığına bağlayan Mevcut Lord Manfred, Vicenza Markisi’nin kızı Isabelle ile oğlu Conrad’ı alelacele evlendirerek, soyunun devamlılığını – ki karısı ona sadece iki çocuk doğurmuştur ve bunlardan da biri erkektir – sağlamaya çalışır. Bu girişimini evliliğin olacağı gün Conrad’ın tepesine düşen, bir insanın yüz katı büyüklüğünde bir miğfer bozar.

Manfred daha sonra soyunu devam ettirmek için Isabella’yı elde etmek ister. Isabella ondan kaçıp kiliseye gitmeye çalışır ve bu  kaçışta Theodore isimli köylü – daha sonrada soylu biri (öncesinde soylu olan ve daha sonra papazlığa geçen Jerome’un oğludur) olduğu ortaya çıkacaktır – ona yardım eder. Kitapta Manfred’in kızı Matilda ise, babasının çılgınlığına kontrast olarak kutsal bakire konumundadır. Matilda’nın annesi Hippolita ise itaatkar eş konumundadır. Manfred, Isabella ile ilgili amacına ulaşmak için Isabella’nın kayıp zannedilen babasının (Frederic) çıkıp gelmesini fırsat bilerek Matilda’yı ona vaat eder. İlişkiler ağı ve diyaloglar oldukça zayıf bir görünümdedir. Ancak kitabın bize vaadi çok başka bir noktada kendini gösterir. Bu vaat görsel üzerine kuruludur. Kitabın her bir sahnesi kendi başına çok vurucu ve resim sanatına yaklaşan cinstendir. Isabella’nın geçtiği dehlizler ya da Theodore’un onu bulduğu mağara, Matilda’nın sunakta babası tarafından bıçaklanması, Frederic’in aklını başına getiren Hippolita’nın odasındaki sunakta beliren iskelet, Isabella Manfred’den kaçıp odadan çıktıktan sonra beliren hayalet gibi pek çok sahnede bahsedilen yavanlıklar; örgülü bir kontrast ile edebiyatı güçlü kılıyor.

Tepeden Düşen Miğfer
Tepeden düşen miğfer olgusu, deus ex machinayı hatırlatır biraz. Normalde en sonda devreye giren kutsal bir figür olayları düzenler ve kapanışı yaparken, kitabın başında beliren miğfer tam tersine her şeyi birbirine katan ve süregideni parçalayan bir tarzdadır. Miğferin ait olduğu zırhı görenler ve anlatanlar vardır öyküde. Öykü, bu zırhın sahibi olan Alfonso’nun hayaletinin artık kaleye sığmadığı için onu içeriden paramparça etmesi ve kehâneti gerçekleştirmesi ile son bulur. Alfonso’nun hayaleti ise gökyüzüne doğru yükselerek gözden kaybolur.

Gotik dönem edebiyatı genel olarak her şeye sahip olanın (genelde kral, prens vb. statülerdeki tiran karakterlerdir) gücünün elinden kayıp gitmesinin öyküsüdür. Burada da Manfred karakteri bu işi üstlenir.

Sonsuzun Mimarisi
Kitapta anlatıldığı kadarıyla, olaylara sahne olan şatonun, yazar Walpole’un Strawberry Hill’ine benzediği söylenebilir. Kitapta mimarinin kurgulanışı, gotik edebiyatta sonsuzun işleniş biçiminin kusursuz bir örneğidir. Kitapta geçen iki yapı da (Şato ve Kilise) bir geçit ile birbirine bağlıdır. Bu durumu Conrad’ın ölümünden sonra soyunu devam ettirme işini kendi üstüne alan Manfred’in Isabella’ya sahip olmak istemesi ve Isabella’nın Manfred’den kaçarken kiliseye bağlanan yeraltı geçidini aramasından öğreniriz. Geçidi aradığı yer şatonun altındaki dehlizlerdir. Bu dehlizler, yer altında bütün mekânı ören bir ağ görüntüsü verir. Gıcırdayan ve çarpan kapılarla, yeraltı olmasına rağmen, bir esintinin varlığı ile duvarımsı yapıları yıkan bir duyguyla anlatılır bu dehlizler. Isabella kiliseye geçmek için gizli bir geçidi kullanır. Kiliseye çıkan gizli geçit, sonsuzda birleşen mekânlar içerisindeki bir geçit gibidir. Kilise ismine uygun olarak kutsal bir mekân işlevi görürken, şato deliliğin hüküm sürdüğü bir mekândır.

Sonsuzda Birleşen Kurban
Gotik edebiyatta kurban figürü bir delilik ile kutsallığın birleştiği noktada durur. Otranto Şatosu için de durum böyledir. Kitapta şövalye görevini üstlenen Theodore ile Isabella arasında gizli bir aşk yaşandığı paranoyasına kapılan Manfred, kilisede gizlice buluştuklarını düşünüp kilisede gördüğü kadını öldürür, oysa kadın kendi kızı Matilda’dır. Matilda’nın kutsal bir alanda delilik tarafından katledilmesi bize bakire kurban etme ritüellerini hatırlatır. Matilda Alfonso’nun mezarının başındaki sunakta katledilmiştir, sunağa adanan kandır bu. Zaten Alfonso’nun hayaletinin mekânı yerle bir etmesinin, Matilda’nın ölümünün hemen sonrasında gerçekleşmesi de bunu destekler niteliktedir. Kehânet mekânların sonsuzda birleştiği yerde gerçekleşmiş olur böylece.

Kâhin İskelet
Kitapta sadece tek yerde beliren bir iskelet vardır. Frederic’in daha öncesinde karşılaştığı bir bilgenin beliren ve hatırlatan iskeletidir bu; daha doğrusu kitapta açıkta olan tek yeri yüzüdür ki bu yüzde de sadece kemik vardır. Hamlet’teki kurukafayı hatırlatır bize, dahası Gotik’ten sonraki akımın korku edebiyatı olmasını da açıklar bu durum. Korku edebiyatının dayanak noktası olan tuhaf yaratıklar ya da doğaüstü durumun edebiyata dahil olmaya başlamasıdır bu durum. İskelet Frederic’e orada niye bulunduğunu Hippolita’nın sunağında hatırlatır – Walpole’un sunakları hikâyenin kaderinin belirlendiği yerlerde kullandığı açıktır – ve kaybolur. İskelet, kehanetten sonra gelen kâhindir.

Her ne kadar sahnelerdeki gücünü birbirine bağlama yetisinden yoksun da olsa, Otranto Şatosu anlık yıkımlardan haz alan okurlar için büyük zevkle okunacak bir kitaptır.

OTRANTO ŞATOSU, Horace Walpole, (Çev.) Zeynep Bilge, Can Yayınları, 2011.

Gotik Edebiyat (Bulut YAVUZ, Barışcan DEMİR, Merve TOKGÖZ, Deniz YAVUZ, Murat ÖZBEK)

Barbar, vandal, yabancı, çapulcu; sabitliği, mutlaklığı, iktidarı veya kanonu yerle bir etmeye girişen her çaba benzer adlarla anılır. Her zaman şeytanidir, her zaman tahrif eder ve her zaman bütün hesapların dışında belirir. Biz burada onun görünümlerinden birisini, gotiki ele alacağız.

Goth kelimesi aslında barbarlık ile eşdeğer bir kullanıma sahiptir; yerleşik olan Roma kültürünü gelip talan eden ve Roma’nın yıkımının başlangıcı olan kavmin adıdır. Roma’nın kendisini sonsuzluğa yerleştirdiği yerde, demonik bir şekilde gelip o sonsuzluğu paramparça etmiştir. Gothlar tarihin dekadan unsurudur.

Nietzsche’nin öğretisinde dekadan kavramı bir yandan olumsuzlanırken, bir yandan da yeninin ortaya çıkışı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Apollon-Dionysos ilişkisinin sürekliliği, dekadanı bir zorunluluk olarak ortaya koyar. Gotik mimaride yaygın olan yüksek tavanlı kiliseler; içeride insanı sonsuzlukla ezerken, yapının dışının bitimlerinde yer alan sivri uçlar, içerideki sonsuzluk hissini yaratan o yüksek tavanların devamına tekabül eden bir yerdedir ve sanki o sonsuzluğu delip geçmeye çalışıyor gibidir.

Rönesans ile devreye giren yeni, Rönesans klasisizm ile sabitlenmeye ve Apolloncu bir parlatmaya maruz kalmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkmış olan “yeni”, artık insana Apolloncu bir düşten başka bir şey sunmaz hale gelmiştir. Gotik edebiyat bu Apolloncu parlatmaya karşı olarak, Dionysosçu bir çığlığa başvurmuştur. Bu çığlık üç farklı görünüme sahiptir; demoniklik, sonsuzluk ve dekadanlık. Bu görünümler birbirlerine bulaşan cinstedir.

Demonik olanın en iyi açıklamalarından birini Kierkegaard’un düşüncelerinde buluruz. O, demonik olanı kapalılık ve anilik üzerinden tanımlar. Kapalılık bir dilsizlik hali olarak kendi içine kapanmadır. Bu kapanma sonucu iletişim ortadan kalkar.  İnsanı, iletişimin birleştirdiği o kollektif ağdan çıkartır. Bu durumdayken insan artık bir özgür-olmayandır (iletişimsizliğin Kierkegaard’daki karşılığı budur). Aniliği ise Faust’un balesindeki Mephistopheles örneği ile açıklar Kierkegaard. Mephistopheles bu balede pencereden sıçrayıp bir “sıçrama” olarak kalır diye aktarır bize düşünür. Aynı anda içe doğru çöken ve birden patlayan bir dehşettir demonik olan.

Sonsuzluk ve dekadanı bir arada ele alındığında bağlamını daha iyi verecektir. Burada sonsuzluk edebiyatta sabitleşmiş Apolloncu bir düşün yansımasıdır, dekadan ise; bu düşü tahrif eden ve sonsuzluğun kurduğu sabitin maya perdesini indirendir. Çünkü Gotikin sonsuzu, mekânın düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkar. Grotesk bir figür olarak geçit – ki daha sonra Alice’in hikâyesi ile en güçlü örneğini vermiş olacaktır bu geçit olgusu -, dehlizler, labirentler, tepeden düşen şeyler, yapıları birbirine bağlayan tüneller; kısaca mekanları birbirine bağlayan bir sonsuzluktur kastımız.

Bizi Gotik edebiyat üzerine bir dosya hazırlamaya, yalnız edebiyatı değil, iktidarın sözde kusursuzluğunun ve sonsuzluğunun yayıldığı her alanı, tıpkı Goth’ların Roma’nın sözde yıkılmazlığına yaptıkları gibi, iktidarı yarıp atabilecek bir silaha duyduğumuz ihtiyaç itti. Biz, edebiyatın gizil doğasında bu ya da buna benzer silahları barındırdığına inanıyoruz. İster Kierkegaard’un demonik aniliğiyle, ister Nietzsche’nin Deccal anlatısının gösterdiği dekadanla ele alınmış olsun, gotik edebiyatın da, edebiyatın bu türden silahlarından biri olduğunu ortaya koymak istedik.


Buradayım Demeli Bazen… (Funda DEMİR)

Yaz denince ilk önce tatili hatırlamak çok eski bir çocukluk geleneği galiba. Okullar kapanır, karneler alınır, bisikletler yağlanır, hadi sokağa! Bazı sabahlar mahallenin halı yıkama günü, kapı önleri köpük köpük. Bakkalın önünde duran kasalara oturup gazoz içmek mahalle çocuklarının en büyük modası. Lastik atlamalar, evden gizlice kaçırılmış cam çerçeve kap kacakla kapı önlerinde kurulan çocuk pazarları, deniz kenarı piknikleri, kızarmış hamur kokusu, camide kuran kursu, kilisede incir ağacına dalmaca, eski ayakkabılara karşılık elma şeker veren muhallebici, zincirli dönme dolap, haşlanmış mısır kokusu, kukalı saklambaç, akşam ezanında pencere önlerinde sıralı anneler, baban geldi, hadi yemeğe sesleri.  Zihnime yer eden ne varsa yaza dair hepsi çok güzel. Kalabalık sofralar, babanneler, dedeler, kuzenler, Alman çikolatası, köy yolculukları, Bandırma feribotu, Erdek sahilleri, yokluğunda çok kitap okudum’lu şarkılar…  Öğle sıcağında evin en gölge odasında okunan kitaplar, limonata ve petibör bisküvi. Kokular, anılar, sesler zihnimde dans ederken her birinden giderek uzaklaştığımı fark ediyorum. Şimdi sıkıştırılmış günlerden ibaret sanki yaz. Denize mi gitsek, aileyle mi vakit geçirsek, o çok istediğimiz Prag turu ne olacak peki, hayır kampa gidelim demiştik, bu sıcakta hiçbir yere gidilmez, evden çıkılmaz, hadi bir film koy da izleyelim. Büyümek tembelliği, kararsızlığı, aklına eseni yapamamayı, yediğin dondurmaların bedelini misliyle ödemeyi gerekli kılıyormuş bazı bazı. Oysa bakkala gidip bütün çikolataları alıp, istediğim zaman istediğim kadar yiyebilmek sanırdım, değilmiş.
Şefkatli mevsimimizdi bizim yaz. Zengini fakiri karpuz peynir yer, bizi eşitler, aç, açıkta üşüyen olmazımızdı, içimiz rahat derdi babannem. O bitmek bilmez yaz gecelerinde, bir eliyle sivri sinekleri kovalayıp bir eliyle saçlarımızı okşarken. Kocaman bir yer yatağında bildiği çerkes masallarını anlatırdı, o yetmeyince hayat dersi konulu bitmek tükenmek bilmez hikayelerini, bilmem kimin kızını, gece gözüküp sonra kayboluveren üç harflileri. Bilmezdi ne çok korkardık o hikayelerden ama yine de anlatsın isterdik.
Babanne sesi değmiş, içinden yaz şefkati geçmiş bir kitaptan bahsetmek isterim. Fırtınalı Gece. "Fırtınalı Gece" Debi Gliori´nin "Stormy Weather" kitabından çevrilen ve İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan yeni kitabı. Kitap tam olarak mis gibi huzur dolu bir "uyku öncesi" hikayesi...Hatta o huzur dolu uykuyu garanti edebiliyor diyebilirim. Debi Gliori’nin daha önce yazdığı kitabı “Akıllı Tilki’nin Masalı”n da olduğu gibi, kahramanlarımız yine tilki ve annesi. Bu anlam da bir devam-dizi niteliği de taşıyor. Annesi tarafından hiç sevilmemiş biriyseniz biraz can acıtabileceği doğru, ama ufaklığa ne olursa olsun onu sevip koruyacağınıza, güvende olması için elinizden geleni yapacağınıza, zorlukların üstesinden beraber gelebileceğinize dair şiirsel bir aktarım sunmak isterseniz Fırtınalı Gece tam olarak aradığınız kitap olabilir. Çevirisini Ali Berktay’ın yaptığı kitapta anne tilki yatağa yeni girmiş yavrusuna  “Yavrucuğum sarın yorganına, söndür ışığını, geldi, artık iyi geceler deme zamanı, gömül gecenin koynuna, bırak kendini uykunun kollarına, merak etme anneciğinin gözü her an üstünde sakın korkma.” Der ve masalını anlatmaya… Öyle bir masal ki o an Dünya’nın farklı yerlerinde şu an okunana iyi geceler masallarına selam ederken, ne olursa olsun yavrusunu koruyup kollayacağını, her fırtınanın, her zorlu koşulun bir yaşama biçimi olduğunu sevgi dolu sözcüklerle anlatıyor. Resimleriyle birlikte sakinleştirici, yatıştırıcı bir dengeye sahip Fırtınalı Gece, özellikle okul öncesi çocukların ve anne babaların çok sevebileceği bir kitap. İster öğle uykusuna, ister mis kokulu iyi geceler öpücüğünün yanına çok yakışacak…
Keyifli okumalar ve mutlu anılar biriktireceğiniz upuzun, sıcacık bir yaz dileklerimle.

FIRTINALI GECE, Debi Gliori, Çeviri: Ali Berktay, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Ama Düşünüyorsun... (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

Minimal öykü, küçürek öykü, kısa öykü… gün geçtikçe çeşitli adlarla birlikte edebiyat dünyamıza daha fazla girmeye başladı. Minimal öykünün bunca görünür olmasının çeşitli sebepleri var; en başta dergilerin daha fazla ürüne yer verebilmek için yazarların uzun öykülerine itibar etmemeleri, yazı atölyelerinin öyküde sarkmalara karşı öyküleri neredeyse belli kalıplara sokmaları (ortalama 4 A4 sayfasıyla sınırlamaları, son dönem yayınlanan öykü kitaplarının ve içindeki öykülerin sayfa sayılarının enteresan biçimde yakın olmalarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum), M. Uçan dostumun yerinde tespitiyle şiirden uzaklaşan şairlerin öyküye yönelmeleri, 140 karakterli Twitter’ın kelebek etkisi gibi sebeplerle açıklanabilir.
   
Minimal öykünün; eksiltmeli yapısı, fazladan tek bir sözcüğe bile tahammülünün olmaması, anlatacaklarını bir sayfa, bir paragraf hatta bazen tek bir satırda anlatması karşısında yüreğimizde senelerce çarpan iyi şiirler gibi zor yazıldığını düşünenlerdenim. Gene şiir gibi çok yazıldığı halde, nitelikli örneklerine az rastlamaktayız. Minimal öykünün Zeus’u Ferit Edgü, Apollon’u Murathan Mungan’sa bence Afrodit’i de Sine Ergün’dür. Uzun zamandır üç tanrılı devam eden kısa öykü inancıma Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları kitabıyla Demeter olarak Ayşegül Kocabıçak da eklendi. (Demeter anne sevgisi tanrıçasıdır öte yandan Kocabıçak da kitabını annesine ithaf etmiştir.)  

Kitap; Sessiz Çocuklar, Dilsiz Anneler, Ve Biz…Her Birimiz isimli üç bölümden oluşuyor, adınıysa ilk iki bölümden alıyor. Nevin Hirik’e ait nefis kapak resmindeki kadınlar, içerdeki sayfalarda karşılaşacaklarımız hakkında bilgi verir gibi üzgünce bakıyor. Sessiz Çocuklar bölümündeki öyküler çocukların ağzından anlatılıyor. İlk bölümde, Soma faciasında babasını yitiren, annesinin dedesi tarafından istismarına şahit olan, arkadaşının ölümüne sebep olan, babasının annesine uyguladığı şiddeti gören çocukların kayıtsız bir kabulleniş altındaki sessiz çığlıklarını duyuyoruz. “Köyümüze kömürü Allah getirmiş, nenem şükreder hep. Babamı da Allah öldürdü, amca öyle diyor. Annemi de O hasta etti ama ben dua edersem iyileşecek. Ne güzel! İstediğini alıyor, istediğini veriyor, istediğini hasta ediyor. Hep yalvaralım istiyor. Şimdi bana uzun ömrü de O verecek. Ben babamsız uzun ömür istemiyorum ki. Onun çoraplarını yıkamadan, kokusunu duymadan, her gün bir liramı onun elinden almadan uzun ömürlü olmak istemiyorum. Başımı yana çevirip yanağım ıslak çoraplardayken sakallı amcanın eteğini çekiştiriyorum. “Amca o Allah’a söyle, bir daha bizim köye gelmesin. Olmaz mı?”

Dilsiz Anneler isimli ikinci bölümdeki öyküler ise annelerin (daha doğrusu evli ve çocuklu kadınların) ağzından aktarılıyor. Adana Pozantı Çocuk Cezaevi’nde oğlu istismara uğrayan annenin çaresizliği, kocasından dayak yiyen kadının anne eliyle her seferinde kocasına teslim edilişi, cinsel tercihi gizleme kisvesi altında yapılan evliliğin yükünün ağırlığı, kız kardeşlerin yarım kalmış anneye olan özlemleri, kendileri de zamanında çektiği halde gelinlerine çektiren oğul annelerinin fiziksel şiddetten beter sosyal şiddeti anlatılıyor. “Üç gün sonra geldi abim. Üç gün boyunca tutmuşlar, aç susuz. Sormadan. Konuşmadan. On dört yaşındaki abim üç gün sonra geldiğinde kırk yaşındaydı. Genç olmaya çalışırken üç günde yaşlı başlı herif olmuştu. Babamdan yaşlıydı sanki. Sokakta oynamayı bıraktı. Pazar yerinde kızları seyretmeyi bıraktı. Bütün gün bağdaş kurup oturdu. Elinde tespih. Gülerdim. Gözlerindeki hüznü görmemek için, bağdaş kurmuş ayağının başparmağını sürekli oynatmasına gülerdim işte.”

Son bölüm, Ve Biz…Her Birimiz’de; ölen bir annenin ardından giden kızın, evli sevgilisini gömen üniversitelinin, müşterisine aşık olan kuaför çırağının, patronuna aşık sekreterin, şefkatini yanlış kişilere gösteren kadının yani bizlerin hikâyeleri anlatılıyor. “Tren istasyonundayım şimdi. On gün oldu. Kedi de geldi benimle. Ne bulursam yiyip, uykum gelince bir kenara kıvrılıp uyuyorum kedicikle. Öykü satıyorum istasyondakilere. Gözlerimden okunuyor mu hikâyem bilmiyorum ama buradayım, alan(anlayan) olursa diye bekliyorum.”    

Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, bağıra çağıra acıları gözümüze sokma çabasında değil, yaraları gösteriyor sonra bir kedi gibi yalıyor. Kısa kısa cümlelerle, çaresizlikten sebep aldırmaz gözüken karakterlerle, az konuşup çok susarak dilsiz bir kedi gibi sürünerek anlatıyor derdini. Kitap insanı kalbinden yakalıyor, şöyle bir dokunuyor, sonra bırakıyor... sen yoluna git diyor. Giderken de düşün ama, bile demiyor. Ama sen düşünüyorsun. Ama düşünüyorsun... Güzel olan bu ama düşünüyorsun...

DİLSİZ ANNELERİN SESSİZ ÇOCUKLARI, Ayşegül Kocabıçak, Nota Bene, 2015

Maden işçilerinin komite-konsey örgütlenmeleri ve öz yönetim deneyimleri üzerine…(Onur Bütün ile Söyleşi: Mualla UÇMANER) )

“Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor/Yeni Çeltek’ ten Soma’ya Maden İşçileri” isimli kitap Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Kitabın yazarı Onur Bütün ile Yeraltı Maden-İş Sendikası nın yazılmamış tarihi ve maden işçilerinin bu özgün deneyimi üzerine konuştuk.

-Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi üzerine yazdığınız kitap bir sözlü tarih çalışması olarak mı değerlendirilmeli?
Türkiye’ de sosyalistler yaşadıkları deneyimleri kayıt altına almak konusunda son dönemde epey önemli çalışmalara imza attılar. Ancak bu çalışmalar benim yaptığım çalışma da dâhil olmak üzere, geç kalınmış çalışmalardır. Yaşarken yazmak; bir gelenek olarak oturmamıştır, bu bağlamda yeni yeni yürütülen akademi içi/dışı çalışmalar son derece umut vericidir.

Sendikanın 1975-80 (Birinci dönem), 1992-98 (İkinci dönem) yılları arasındaki çalışmalarını Suluova, Çorum, Havza, Gümüşhacıköy, Merzifon, Zonguldak, İstanbul ve Ankara’ da madenciler, eşleri, avukatlar, maden mühendisleri ile görüşerek kayıt altına aldık. Sendikanın Genel Başkanlığını yapan Çetin Uygur bu söyleşilerin tamamına katıldı. Bu bağlamda kitabın önemli bir bölümü günlük tutma, anket soruları, önceden belirlenmiş sorular, fotoğraflama ve ses kaydı alma gibi yöntemleri kullandığımız sözlü tarih çalışması ile hazırlandı. Teorik tartışmalar da yürüttük ve bu tartışmaları kitabın ayrı bir bölümü olarak konumlandırdık.

-40 yıl önce yaşanmış bir sendikal deneyim için bilgi, belge bulmak sizi zorladı mı?

Söyleşi yaptığımız herkese basılı metinleri, görsel malzemeleri (sendikanın takvim, afiş vb. materyalleri) sorduk ve ellerinde Askeri Darbe sonrasında kalanları topladık. Elbette tamamını bulamadık ve bu bağlamda eksik kalan tartışmaların olacağını bilerek eksikleri söyleşilerde gidermeye çalıştık. Ayrıca çalışmak isteyen herkese de bu arşivi açacağız.

-Komite ve konseyler birer örgütlenme aracı olarak nasıl ortaya çıkmışlar?

Sendikanın zihin emekçilerinden özellikle bazı isimleri burada saymak gerekir; Çetin Uygur, Yalçın Çilingir ve Tayfun Özuslu gibi arkadaşlar dünyadaki işçi konseyleri deneyimlerini okumuş ve aralarında tartışmışlardı. Ancak sendikanın kuruluşundan sonra komite ve konseyler kurma fikri daha çok bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Sendikanın örgütlü olduğu Yeni Çeltek, Çayırhan gibi yerlerde uygulanan anket çalışmasının sonuçları Genel Merkez’e ulaştığında, maden işçilerinin ekonomik durumu, sendikal bilinci üzerine epeyce bir bilgi toplanmıştır. Kısa bir süre sonra hemen her konuda iletişim kurmanın, bilgi edinmenin anket soruları üzerinden gerçekleştirilmesinin teknik ve insani zorlukları belirginleşince, 20 maden işçisinden oluşan komiteler ve her komiteden seçilen 1 kişinin temsil edildiği konseyler kurulmuştur. Bu komite ve konseyler 1977 yılında kendi kararlarını alan, maden ocaklarında işçi sağlığı ve güvenliği üzerine yetkinleşen hale gelmişlerdir.
Şimdi yaşanan bir deneyim olarak Rojava Devrimi, bundan 40 yıl önce Devrimci Yol’un da savunduğu halk ve direniş komiteleri geleneğini Kürtlerin, Ezidilerin, Türkmenlerin, Arapların ve kantonların ekonomik, kültürel, toplumsal inşası açısından yeniden ve yerinden kuruyor. Taze bir tartışma olarak Yeni Çeltek deneyimini Rojava’da da görmek mümkün aslında…

-Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi daha çok Yeni Çeltek öz yönetim deneyimi olarak da bilinir. Sendikanın örgütlenme perspektifini bu bağlamda nasıl açıklayabilirsiniz?

Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi ağırlıkla Yeni Çeltek Maden İşletmesi üzerinden biliniyor. Bu bilinirlik hali Askeri Darbe döneminde bölgenin tüm duyarlı, muhalif ve devrimcilerinin yargılandığı davadan ötürü de öne çıkmasını sağlamıştı. Sendikanın Askeri Darbe’ye kadar 16 işyerinde örgütlendiğini biliyoruz. Yeni Çeltek ve Aşkale’nin diğer işyerlerinden farkı, bu ocakların uzun süren grevlerin ardından işgal edilip yasa dışı üretim yaparak, komite ve konseylerin üretim sürecinin sonrasını da bölge halkıyla birlikte kurdukları köy, mahalle komiteleri ile birlikte organize etmesinden kaynaklanır. Yeni Çeltek’te kömürün satışı, nakliyesi, maden işçileri ile bölgede yaşayan halkın kolektif emeği ile organize edilmiştir. Aşkale’de ise işgal edilen işletme üretimini sürdürmüş ancak bölgedeki faşistlerin gücü tamamen kırılamamış ve kömürün satışı gerçekleştirilememiştir.
Yeni Çeltekli maden işçileri, Bigadiç’teki, Turhal’daki maden işçilerinin sendikaya ilk üye oldukları andan itibaren onları örgütleme çalışmalarına katılmışlardır. Maden işçilerinin yine maden işçilerini örgütledikleri önemli bir deneyim olarak da tarihe not düşmek gerekiyor.

-Kitapta önemli birkaç teorik tartışma yürütmüşsünüz. Bu bölüm üzerine neler söylemek istersiniz?

Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın özgün bir deneyim olarak anılmasında zihin ve beden emekçilerinin birlikte örgütlenmesini ve bu fikrin zihinsel arka planındaki teorik tartışmayı açmaya çalıştım. Zihin ve beden emeğinin kapitalist topluma gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğini, komünistlerin bu meseleye nasıl baktığını ve sendikada bu fikrin nasıl yaşatıldığını görünür kılmaya çalıştım. İkinci olarak, sendikanın mücadele tarzının sınıf savaşı ile betimleneceğini, sınıf mücadelesinden sınıf savaşına nasıl yöneldiğini, yasa dışı işgal ve üretimin sınıf savaşı vermek için ön koşul değilse bile önemli bir başlık olduğunu vurgulamaya çalıştım. Kitabın bu bölümünde Özgür Narin ve Tayfun Özuslu’nun da iki makalesi bulunuyor. Osmanlı’dan günümüze öz yönetim deneyimleri, madencilerin alternatif örgütlenmeleri, bu iki yazıda zenginleştirilerek tartışıldı.

-Son olarak kitabın adında da geçen Yeni Çeltek’ten Soma’ya maden işçilerinin örgütlenme çalışmaları ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Kitabın yazım sürecine başlamadan Çetin Uygur’u ikna etmek gerekiyordu ve bu ikna süreci ancak 15 yıl sonra gerçekleşti. Çalışmaya başladık ve 25 gün sonra Soma Katliamı gerçekleşti. Madenciler kurtarma faaliyetlerine katıldılar, yaralarını sararken komite ve konseyler kurmaya başladılar. Kitabın ana temasının pratiği Soma’da yaşam bulurken, sendikanın (YMİŞ) ikinci döneminin önemli bir figürü olan Kamil Kartal Soma’daki maden işçilerinin örgütlenme çabalarına katılmıştı. Soma, maden işçilerinin komite ve konsey çalışmalarına nasıl baktığını, katliam sonrası durumlarını, antropolojik verileri bir anket çalışması ile değerlendirdik. Soma çalışması bu bağlamda kitaba dâhil oldu, yoksa popüler bir yaklaşımla Soma’yı ele almadık. Şimdilerde maden işçileri, eşleri, yakınları Soma Sosyal Haklar Derneği’nde örgütlenme çalışmalarına devam ediyorlar.

Özgürlüğe Kaçış (Tolga ARAS)

Kendimize küçük alanlar yaratıp özgürlük tohumları ekme eylemi uzun zaman öncesine dayanıyor. Dünya tarihi böyle örneklerle dolu. Büyük bedeller, savunmalar, direnişler ve hatta kayıpların öyküsü de o tarihe dâhil.

İşin garip tarafı böylesi dirençler, özgürlüğü yitirmeye ramak kala patlıyor. Distopya ütopyaya, oradan da gerçeğe dönüşüyor. Mahmut Eşitmez, ilk romanı Liberhell'le buna benzer bir direnişi, mücadeleyi, ödenen bedelleri ve kazanılan özgürlüğü anlatıyor.

Şehir İçinde Şehir
Eşitmez'in anlattıklarını anlamamız için uzağa gitmemize gerek yok çünkü Liberhell, cehennemden özgürlüğe kaçışı resmediyor. Zaferin fotoğrafına bakıp keyiflenenlerin değil, karede yer alanların romanı bu.
Eşitmez'in kurguladığı dönem, hemen her şeyin yasaklandığı, hayatın zindana döndüğü bir zaman dilimine denk geliyor. Birbirini muhbir sanan, daha da kötüsü hemen herkesin birbirini takibe aldığı bir dönemden bahsediyoruz.
Yasaklar ve korkular diz boyu. İşte böylesine bir cehennemi, özgürlük alanına çevirebilmek için cesaret; suya sabuna dokunmayanlardan çok her şeyi göze alabilecek insanlar gerekli. Eşitmez'in romanında her iki gruptan da insan yer alıyor. “Liberhell” denen yer, ikinci gruptakiler tarafından kurtarılmış bir bölge. Ancak gözünüzde hemen toz pembe bir tablo canlanmasın çünkü sınırları kesin olarak çizilmeyen bir alanı, cennet şeklinde değerlendirenler de var karanlık bir arazi diye niteleyenler de.

Eşitmez, bir gelecek kurguluyor ki Liberhell bölgesi de bunun tam merkezinde. Eski bir cezaevi üstünde yükselen bu yer, vakti zamanında göçmenlerin konuşlandığı bir alanken sonradan o insanlar, buradan bir daha kıpırdamayınca olanlar olmuş ve Liberhell de bir şehre dönüşmüş. Adeta şehir içinde şehir kimliği kazanıyor. Fakat aynı zamanda bir hapishane halini de almış. Her şeyini kendi üreten, bir tür yalıtılmışlıkla tanımlanan ve ana şehirden, özgür bir bölgeye evrilmiş. Buranın dışındaki kent, iktidarın öfkesini insanların üstüne boşalttığı, baskının ve her an kapıyı çalabilecek tutsak etme eyleminin kol gezdiği bir yere dönüşmüş durumda. Eşitmez'in başkahramanı, yazılımcı Turgut da bu gerilimi hissedenlerden. Çünkü arbedede kaybolan annesine ulaşmaya çabalıyor ve çaldığı her kapı onu Liberhell'e bir adım daha yaklaştırıyor. Ama tüm aşamalar, önüne yeni korkuları; tuhaf, anlamsız ve akla hayale gelmeyecek sıkıntıları seriyor. “Kontrollü şiddetin” hüküm sürdüğü kent, Turgut gibi pek çok kişiyi de tedirgin ediyor.

İktidar vurgusu, polisin insanlara uyguladığı orantısız ama “kontrollü” diye yansıtılan şiddet, arayış ve gerilimden her an doğabilecek direnişi gündeme getiriyor. Bu da yakın geçmişteki Gezi deneyimini hatırlatıyor.

İsyan ve Umut

Geçmiş-şimdi-gelecek çizgisinde köprüler kuran Eşitmez, bunların yanına yöresine (manzarayı tamamlasın diye değil) hiçbir şeye bulaşmayan, bulaşmak istemeyen ve tükettiğiyle mutlu mesut yaşayan gerçeğe çok yakın portreler de yerleştiriyor. Nefes alıp veren adaletsizliğin, artarak süren şiddetin ve yabancılaşmanın kaynağı da büyük oranda bu tür insanlar. Eşitmez biraz bu kenarda duran ya da kalmayı tercih eden kişilerle hesaplaşıyor kitabında. Şiddeti, baskıyı yasakları ve keyfiyeti normalleştiren iktidar olgusunu da gündeme getiren bir roman Liberhell.

Peki, olumsuz bunca şeye rağmen kitapta umuda dair satırlar var mı? Elbette. O da Liberhell denen bölgenin ta kendisi.

Aslına bakılırsa Eşitmez, olumsuzluklardan bir ışık türetmeye çabalıyor roman boyunca. Bazen örtük bezen de açık biçimde vurgulanan suskunluğun yok ediciliğini başını kaldırıp tersine çevirenler sayesinde bir isyana ve oradan da umuda dönüşüyor.

Yeryüzü cehenneminden kurtulmanın tek yolu, ona hiçbir şekilde boyun eğmemekten geçiyor. Bedeli ne olursa olsun, denenmesi gereken şey bu. Eşitmez, Liberhell'le bize tam da onu hatırlatıyor.  

LİBERHELL, Mahmut Eşitmez, Ayrıntı Yayınları, 2015. 

"Hayat Abartılacak Bir Şey Değil Be Roman. Hayat Abartılacak Bir Şey Değil." (Kerem Işık ile Söyleşi: Serap TELÖZ)

Kerem Işık, Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığı “Toplum Böceği” adlı kitabından sonra geçtiğimiz aylarda “Iskalı Karnaval”la okurlarıyla yeniden buluştu. İlk kitabı “Aslında Cennet Yok”tan sonra “Toplum Böceği” ile edebiyatta ciddi bir çıkış yakaladı ve adını genç öykücülerin arasına yazdırdı. Son öykü kitabı “Iskalı Karnaval”da da görüyoruz ki kendisine çizdiği bu yolda sağlam adımlarla ilerliyor. Bu kitabında da yine kelime oyunları ve kurguladığı dil bekliyor öykülerinde bizi. İleriyi gösteren bir ayna tutuyor gibi. Gelecekte kurguladığı öykülerinde bireyin sıkışmışlığını, sınırlarını, kabullenmişliğini ve toplum, düzen tarafından dayatılan kurallar karşısında aklını, kalbini kullanan cesur kahramanları çıkış yollarını kendileri buluyorlar. Her ne kadar kurgular farklı olsa da aslında bizzat insanı, bizi bize anlatıyor Kerem Işık ve sanki bizi tatlı tatlı uyandırmaya çalışıyor. Keyif alarak bir solukta okuduğum “Iskalı Karnaval” hakkında sevgili Kerem Işık’la söyleştik.

S.T. Sadece öyküleri değil dili de kurguluyorsun öykülerinde. Bunu “Toplum Böceği”nden de biliyoruz. Ve bu kez karşımıza “Iskalı Karnaval”la çıkıyorsun. Bu isimde bir öykün yok kitabın içinde. Öncelikle biraz kitap isminin oluşum aşamasından bahseder misin?

K.I. “Toplum Böceği”nin temeli, kitapla aynı adı taşıyan öyküyle birlikte atılmıştı. Dolayısıyla kitabın ismi daha en başından belliydi. Bu kez farklı bir yol izleyerek kitaptaki öykülerden birinin ismini kullanmak yerine daha kuşatıcı bir isim seçmek istedim. Kitap boyunca farklı sebeplerle hayallerini ‘ıskalayan’, istediklerine bir türlü kavuşamayan karakterler anlatılıyor. HAYDA’daki Merve, O En Güzel Klişe’deki Rıfat ya da Rıza’nın İmalatı’ndaki Rıza… Hepsi de istekleri, ulaşmak istedikleri hedefleri olan fakat dış nedenlerden ötürü bunu gerçekleştiremeyen karakterler. Aynı zamanda öykülere tıpkı gerçek hayat gibi sürprizli ve ele avuca gelmez bir yapı kazandırmaya çabaladım. Dolayısıyla kitabın ismi aslında benim için ‘Hayat’ ile eşanlamlı: sürekli bir şeyleri ıskalayıp durduğumuz rengârenk bir karnaval!

S.T. İlk öykün Kalbi Büyüyen Adam, kitaptaki en kısa öykün ancak benim yüreğimi en çok acıtan öykülerden biri oldu. Sevgiden bu kadar çok mu korkuyoruz?


K.I. Kalbi Büyüyen Adam öyküsünde az önce bahsettiğim ‘ıskalama’ durumu tersyüz oluyor. Bu kez ıskalanan, Kalbi Büyüyen Adam’ın ta kendisi. Kimsenin acı çekmemesi için bütün acıları çekmeye razı olan bu adamı kimse anlayamıyor. Gündelik hayatın ‘karnavallığı’ içinde bu adamın – handiyse – romantik duruşuna yer yok. Evet, yüreği acıtan bir yanı olduğu doğru; fakat umut veren bir yanı da var. Her ne kadar Kalbi Büyüyen Adam’ın heykelini dikmek kimsenin aklına gelmese de heykelinin dikilmesinden çok daha etkili bir şey oluyor ve bu kez kahramanımız o küçük kızın yüreğinde büyümeye başlıyor. Sevgiden korkmuyoruz, hatta aksine herkesin tek derdi daha çok, hep daha çok sevilmek; fakat bitmek bilmeyen acımasızlığımızla, vahşiliğimizle, iktidar sevdamızla, umursamazlığımızla ve bencilliğimizle sevgiyi korkutup kaçıran yine biz oluyoruz.

S.T. Gelecekte kurguladığın, toplum kurallarına uyum sağlamaya çalışan bireyin sıkışmışlığını, kanıksamışlığını, sorgulamaya başlamasını ve başkaldırısını okuduğumuz HAYDA adlı öykün en uzun öykülerinden biri. Öyküden romana bir geçiş mi bekliyor bizi?

K.I Neredeyse okumaya başladığım günden bu yana bilimkurgu en sevdiğim türlerden biri olmuştur. Gelecekte geçen metinlerin bana çok daha geniş bir özgürlük alanı sağladığını düşünüyorum. Tabii ‘bilimkurgu’ kelimesini ilk duyuşta anladığımız anlamda, bilimsel bir temele dayanan metinler için kullanmıyorum; kaldı ki bu kullanılış biçiminin de çok doğru olmadığını düşünüyorum. Bilimkurgu meselesine değinmemin nedeni aklımda – daha ziyade – Atwood, Mieville, Le Guin gibi yazarların metinleriyle dirsek temasında olan bir roman fikrinin dönüp dolaşıyor olması. Ancak bu roman tasarısından önce, halihazırda üzerinde düşündüğüm ve notlarını almaya başladığım bir novella araya girecek gibi görünüyor. Ancak öyküden kopmamın mümkün olmadığını belirtmeme gerek yok sanırım…

S.T. Dil oyunlarını, kelimelerle oynamayı, bildiğimiz kelimelere bambaşka anlamlar seviyorsun; HAYDA, AVM, SANKİ, SERÇE, MİT, ROMAN vs. gibi bildiğimiz kelimelerin senin kaleminde farklı kurgulandığını görüyoruz. Tasarlarken, öykümü bu kelimeleri doğuruyor, kelimelerden mi öykü doğuyor?

K.I Her ikisi de… Bazen böyle ‘buluntular’ bir öykü fikrine dönüşüyor, bazense bir öykü yazılırken yeni yeni kısaltmalara gerek olabiliyor.

S.T. Genellikle öykülerin gelecekte geçiyor. Distopik ögelerin ağırlıklı olduğu öyküler. Tasarlanmış bu gelecekten ne kadar uzaktayız sence?

K.I Az önce de belirttiğim gibi, bilimkurgu, ‘güncelin’ anlatısı bağlamında göz ardı edilemeyecek olanaklar sunuyor. Burada asıl önemli olan, tasarlanan gelecekten ne kadar uzak olduğumuzdan ziyade, içinde yaşadığımız gerçekliğin bilimkurgunun sağladığı bu olanaklardan faydalanarak ne denli başarılı bir şekilde kâğıda dökülebildiği. Zira bilimkurgunun bana hitap eden yanlarından biri de güncelle arasındaki bu sıkı bağ aslında. Uzun sözün kısası, bu tasarlanmış gelecekten uzak değiliz; aksine bir yanıyla tam da içinde yaşıyoruz…

S.T. "Kılçıksız Sanat" adlı öykünde, beş yıl sonra yeniden bir kitap yayımlamaya çalışan, gelinen noktanın vahametiyle karşı karşıya kalan bir yazarın başından geçenleri okuyoruz. Ciddi bir sansür eleştirisi. İçinde bulunduğumuz bu süreçte yazarken sen de oto sansür uyguluyor musun?

K.I Kesinlikle öyle bir durum yok. Aksine, zihnimi kurcalayıp duran dertleri, anlatmak istediğim hikayeyi daha dikkat çekici, çarpıcı ve akılda kalıcı detaylarla aktarmaya gayret ediyorum.

S.T. Bireyin gözünden toplumsal düzen eleştirisi ve uyarı niteliğinde bir kitap bekliyor okurlarını. Son olarak, yazarın yazdıklarında bir meselesi olmak zorunda mıdır diye sormak istiyorum.

K.I Böyle bir ‘zorunda’ olma hali vardır diyemeyiz. Fakat yaşamla, içinde bulunduğumuz dünya düzeniyle, kendisiyle, kelimelerle ya da sadece aktarmak istediği hikâyeyle derdi olan yazarların metinlerini daha sahici buluyorum. Ayrıca – en azından kurgusal metin yazanların – ortak bir derdi de vardır diyebiliriz: anlatmak istedikleri hikayeyi en iyi şekilde anlatma çabası… 


Hadi Gelin! Su Güzeldir (Eda SEZGİN)

“Yeni Crobuzon’da olanları düşününce. Çok şey risk altında. Konsey’in peşine düşenler yüzünden buradayım. Ayrıca senin onu durdurabileceğini düşündüğümden. Bu yüzden buradayım işte.” (Demir Konsey)

China Miéville’in Yordam Kitap’tan çıkan son kitabı Demir Konsey’de geçen bu cümle, bir metafor olarak ele alındığında, fantastik edebiyatta çok genç yaşından itibaren haklı bir başarı elde etmiş olan yazara dair, biz okuyucularına ve onunla yeni tanışacak olan okuyuculara aydınlatıcı sözler fısıldıyor. Fantazinin mükemmelliğini kusursuzluk olarak algılamayan ve bazı dünyaları kurmak için bazı şeylerin söylenmeden bırakılabileceğine inanan yazar; deneyselliği ve kuşkusuz onu Türkçeye kazandıran çevirmenler ve editörler için zorlayıcı olduğu kadar ufuk açıcı da olan, bambaşka algıların kapısını aralayan katmanlı diliyle risk almaktan hiç sakınmıyor.

İngiliz bilimkurgu ve fantazi yazarı China Miéville’in Yeni Crobuzon üçlemesi; 2011 yılında Yordam Kitap tarafından yayımlanan Perdido Sokağı İstasyonu ve 2013 yılında yayımlanan Yara’nın ardından, geçtiğimiz ay okuyucularla buluşan Demir Konsey ile birlikte tamamlanmış oldu. Miéville, Ursula K. Le Guin’in de sahip olduğu, bilimkurgu ve fantazi alanında en önemli ve saygın ödüllerden biri olarak bilinen Arthur C. Clarke Ödülü’nü üç defa kazanan tek yazar. Hatta buradan ufak bir bilgilendirme de yapalım. Le Guin’in “tam anlamıyla bir sanat yapıtı” olarak nitelendirdiği, Miéville’in zamana yayarak oldukça performatif bir üslupla yazdığı ve dille ilgili ihtimalleri ve sınırları, daha önceki kitaplarından çok daha ötelere çektiği Elçilik Kenti de önümüzdeki aylarda ve yine Yordam Kitap tarafından raflarda yerini almaya hazırlanıyor.

Miéville’i; estetik, mimari, çevre, toplumsal yapı ve kültür gibi tüm unsurlarıyla birlikte bir şehir ustası olarak nitelendirmek abartılı olmayacaktır. Zira yazar; yarattığı Yeni Crobuzon atmosferindeki caddeler, yapılar ve onların taşıdığı geçmiş dokusuyla çok katmanlı, tuhaf ve kendine özgü estetikle biçimlenmiş şehirler inşa ediyor. Miéville, bu atmosferde; makineleri hayvanlarla, hayvanları insanlarla, insanları görülemeyen, kütlesi olmayan enerjilerle iç içe geçiriyor ve eski çağlardan bugüne dek, hakikat ve varlık üzerine tasarlanmış tüm ütopya ve distopyaları; Kafka, Philip K. Dick, Raymond Chandler, Bruno Schulz, J. R. Tolkien gibi pek çok yazara selam vererek bir araya getiriyor. Miéville’in romanlarında öne çıkan mimari deha bir yana, dil ve anlamla ilgili arayışları ve bir yazar olarak kaçınmadığı riskli hamleleri, kuşkusuz okuyucularının zihinlerinde de sınırları aşma yönünde tetikleyici bir etki yaratıyor. Bu açıdan, Miéville, okuyucularıyla kurduğu ya da kurmaya çalıştığı ilişkide provokatif yazar rolünü benimsemiş gibi duruyor.

Yeni Crobuzon dünyası ile yaşadığımız dünya, Şehir ve Şehir’deki birbirini kesen ama görmezden gelen ikiz kentler gibi, farklı hakikatlerle çevrili ve kuşkusuz sınıflı bir dünyadır. Yeni Crobuzon’un bir “dünya düzeni” olarak devam etmesi de eşitsizlikler, baskı, zorbalık ve sömürü ile bunlara karşı mücadelelerin varlığından ve onlara dair sorulardan ayrı düşünülemez. Bu sorular biraz da Brecht’in okuyan işçisinin soruları gibidir. Belki de Yeni Crobuzon’un zengin estetiği ve bir dünya olarak kuşatıcı gücü; varoluşu bir bütünlükten çok bir soru olarak düşünmek ve dünyaları bu sorularla birlikte tasarlamakla yakından ilgilidir:

“Yedi kapılı Thebai şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız, kralların adını yazıyor,
yoksa krallar mı taşıdı kayaları?”


Yeni Crobuzon dünyasının soruları da sınıfı bir kader gibi öngören mutlak kurgulara mesafeyle bakmaktadır.
Dünyalar tasarlamak bağlamında, Miéville katı bulduğu yanlarını da göz ardı etmeden Tolkien’e hem fantastik edebiyat alanında daha önce denenmemişi deneyen bir yazar olması hem de Miéville’in kendi yazarlık serüveninde ufuk açıcı bir etki yaratması nedeniyle önemini teslim eder. Tolkien’in Orta Dünya’sı mükemmel bir dünya değildir şüphesiz. Miéville için yazınsal ve düşünsel kusurları da vardır; ama onun ilgilendiği nokta sadece bu değildir zaten. Aynı zamanda, Tolkien’in bir dünya kurarken izlediği yoldur, arayışları esnasında yolu bükmesi, yoldan sapmalarıdır. Fantastik edebiyat için yarattığı olasılıklardır.

Miéville’in kusurla ilişkisi, estetiğinde belirleyicidir. Sonları olan dünyaların bilinirliğinden uzak durması, aslında estetik anlamda Lukácsvari bir sekterliğe neden uzak olduğunu da anlatmaktadır. Bunu bir söyleşisinde, yine çok etkilendiğini belirttiği İngiliz yazar M. John Harrison üzerinden örnekler:

“M. John Harrison, büyük İngiliz anti-fantazi yazarı, dünya yaratımı üzerine çok parlak metinler kaleme aldı. Bilerek okuyucunun dünya yaratımı beklentilerine müdahale etti. O, bizi bu, sabit ikincil bir dünya bulmaya yönelik bayat arzumuzla yıkmaktan hoşlanıyor ve ben de bunları, onunla aynı fikri paylaşan biri olarak söylüyorum. Örneğin, Viriconium’da yarattığı şehrin adı belli bir açıklama olmaksızın sürekli değişir. Harita şaşar. Bir hikâyede ölmüş olan bir karakter daha sonra yine ortaya çıkar. Bu tabii ki devamlılık düşkünlerini çok sinirlendirir. Ama bunu yapmasını gerçekten seviyorum. İnanılmaz provokatif ve ben böyle bir paradigmayla yazmazken, bundan birtakım dersler çıkarmaya çalışıyorum.”  (International Socialist Review, Sayı: 75) Miéville için de dünya yaratımındaki en önemli şeylerden biri bazı şeyleri söylemeden bırakmaktır.

Miéville’in Marksizm üzerinden, bilimkurgunun “dünya kurma” olanaklarını da tartıştığı bir söyleşisinin sonunda sarf ettiği “Hadi gelin! Su güzel” sözü, kültürel açıdan meraklı ve açık kafalı “solcular”a bir çağrıdır aslında.

Suyun kaygan bir metafor olarak varlığı, kuşkusuz Yeni Crobuzon üçlemesinin ikinci kitabı olan Yara’da fazlasıyla göze çarpar.

“Armada sürekli hareket halinde, köprüleri iki yana sallanıyor, kuleleri eğilip kalkıyor. Şehir suyun üzerinde kımıldanıp duruyordu.”

Yüzen korsan şehir Armada bir yara mitinin izini sürer kitap boyunca. Su hem tekinsizdir, hem evdir hem de geleceğe dair sonsuz bir umuttur. Miéville gibi bir yazarın, tasarı sürecini ve o tasarının dili konusundaki arayışlarını hep taze tutmasının, okuyucularında yarattığı etki de böyle tanımlanabilir. Okuyucu sürekli hareket halinde bir yazarla yüzecek midir, yoksa kıyıdan geri mi dönecektir? Bu hep bir risktir. Ama evet, su güzeldir.


DEMİR KONSEY, China Miéville, (Çev.) Güler Siper, Yordam Kitap, 2015.

Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri (Serap ÇAKIR)

Devrimci Yol davasından yargılanarak hüküm giyen ve 1991’deki infaz yasasındaki düzenlemeyle tahliye edilen dört isim, Eskişehir Cezaevi’nde başlayıp Aydın Cezaevi’nde sonlanan Süresiz Açlık Grevi günlerini bundan 25 yıl önce kaleme aldılar. Yıllar sonra Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve 1989’un karanlık günlerine uzanan Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri kitabı yakın tarihimizin en acı tablolarından birini önümüze seriyor. Açlık, işkence ve sürgünle geçen devrimci bir direnişin hikâyesi sizleri bekliyor.

Yıl 1989 aylardan Haziran. Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde mahkûmlar tünel kazarak kaçmayı planladılar ancak bir askerin toprağın altından gelen sesleri duyması üzerine günlerdir kazdıkları tünel açığa çıktı ve özgürlük hayalleri son buldu. Bunun üzerine devlet yetkilileri mahkûmlara iyi bir ders vermenin peşine düştüler. İktidar çok öfkeliydi, insana yaraşan her hakkı yasaklama yolunu seçti. Mahkûmların sazları, radyo, teyp ve televizyonları kırıldı; gözlüklerini bile ellerinden aldılar;  halıları,  kilimleri, hasırları yok edildi; yatakları, nevresim ve çarşafları ortadan kaldırıldı; elektrikli ocaklarına varıncaya değin ellerinden alındı; havalandırmaya çıkmaları dahi yasaklandı.  İktidar tüm hıncıyla mahkûmlara büyük bir ders vermenin peşine düştü. Ancak mahkûmlar bu olup bitenlere göz yummak yerine Süresiz Açlık Grevi’ne gittiklerini duyurdular. Tüm hakları gasp edilen tutuklu ve hükümlülere başkaca bir yol bırakılmamıştı. Eskişehir Cezaevi’ndeki açlık grevinde günler günleri kovalarken, ne Adalet Bakanlığı’ndan mahkûmların kazanılmış temel haklarına yönelik bir iyileştirme sözü geldi ne de onları iktidar nezdinde birileri muhatap almak istedi. Üstelik cezaevi yetkilileri tarafından şeker ve tuz ihtiyaçları da karşılanmadı. Süresiz Açlık Grevi, devlet eliyle resmi anlamda ölüm orucuna dönüştürülmüştü.

Açlık, dördüncü haftasına ulaştığında mahkûmlarda gözle görülür fiziksel ve ruhsal değişimler başladı. İyice zayıflamışlar, bir filmi baştan sona izleyemeyecek hale gelmişlerdi. Kitap okuyamıyor, gazetelerin yalnızca başlıklarına ve kendileriyle ilgili haberlere bakıyorlardı. Vücutlarının çeşitli bölgelerinde uyuşmalar, mide ağrıları, kramplar baş gösterir olmuştu. Sağlıkları giderek kötüleşiyordu. Bütün ülke ise bir korku filmini izler gibi olayları, basının anlatabildiği kadarıyla yalnızca seyrediyordu. 12 Eylül’ün baskıcı ve işkenceci anlayışı ve buna uygun siyasal yapı cezaevlerinde tüm şiddetiyle işliyordu. Açlık grevinin beşinci haftasında mahkûmlarda unutkanlık, konuşma güçlükleri başladı. Yaşayan birer iskelete dönüşmüşlerdi ama kazanılmış haklarını tekrar geri alabilmek için direnmeye devam ediyorlardı. Direnen mahkûmlar arasında ağırlıklı olarak Kurtuluş, TKEP, Halkın Kurtuluşu, Devrimci Yol, PKK, Devrimci Sol, TİKB, TIKKO, Rızgari, Kawa, TDY, DK gibi davalardan yatanlar vardı.

Kamuoyu baskısı ve SHP’li milletvekillerinin basındaki demeçleri, aydınlar, sivil toplum kuruluşları ve mahkûmların ailelerinin sesi ise hemen her gün gazetelere yansımaya başlamış ancak devlet gözünü, kulağını bu çığlıkların hepsine kapatmayı tercih etmişti. Koğuşlar toplu mezarlara dönüşmek üzereydi ve herkes eli kolu bağlı bekliyordu. Resmi yetkililerin ve Adalet Bakanlığı’nın işine geldiği gibi sürdürdüğü açıklamaları ise acımasızlığın ötesindeydi. “Bunlar siyasi eylemlerdir, amaçları ideolojiktir” şeklindeki cümlelerden kurulu sözler vardı ağızlarında. Sistemin karşısına dikilmiş bir avuç devrimciyi bile isteye ölüme götürmeye çalışıyorlardı.

Ölüme yolculuk ve sürgün saatler

Grevin otuz beşinci gününde, 1 Ağustos’u 2 Ağustos’a bağlayan gece ise şeytanın aklına gelmez bir gelişme yaşandı. Eskişehir Cezaevi’nde açlık grevi yapan 280 tutuklu ve hükümlü Aydın ve Nazilli Cezaevleri’ne sevk edilmek üzere ring araçlarına alınmaya başlandı. Tamamen çelik ve demirden yapılmış, havalandırması olmayan, su verilmeyen mahkûmlar, doktor kontrolünden bile geçirilmeden otuz beş günlük açlıkları yok sayılarak adeta bir ölüm yolculuğuna çıkarıldı. Tıka basa doldurulan araçlarda fenalaşanlar, kusanlar, kendinden geçenler, havasızlıktan bayılanlar ve sıcaktan bunalanlar tüm karşı çıkışlarına rağmen verilen uzun molalarda bile dışarı çıkarılmadılar. Mahkûmların su istekleri bile neredeyse reddedildi. Zaten küçücük kalan bedenleri, o uzun yolculuk boyunca sarsılmış halde kendilerini Aydın’da buldular. Pek çok mahkûmun ölümün sınırında gezdiği o sıcak saatlerde iki tanesi vardı ki, ölümle burun burunaydı. Daha küçük ve daha havasız hücreli bir araçta Eskişehir’den Aydın’a götürülen o iki direnişçi mahkûm Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu’ydu. Cezaevine vardıklarında her ikisi de yaşıyordu ancak bilinçleri yerinde değildi. İktidar direnişi kırmak için akıllara zarar bir yöntem seçmişti ve ne yazık ki korkunç planları bununla bitmedi. Birileri fena halde ölüm istiyordu…

Düpedüz infaz


Direnişe dışarıdan destek giderek artarken Ceyhan, Gaziantep, Bursa, Diyarbakır, Çanakkale, Malatya, Sağmalcılar, Nazilli, Erzincan, Ergani, Kahramanmaraş açlık grevine başlayan mahkûm haberleri geliyordu. İstanbul ve Ankara’da üniversiteliler hareketlenmişti. Protestoların ardı arkası kesilmiyor, gazetelere destek ilanları veriliyordu. Ama yine de hiç kimse bu korkunç sürgün gecesini önleyemedi. Mahkûmlar Aydın Cezaevi’ne vardıklarında ise, ringlerden ikişer ikişer içeriye sokulmaya ve her uğradıkları bölümde ayrı ayrı işkencelere uğramaya başladılar. Günlerdir açlıkla mücadele eden bedenleri bu kez tekme, tokat ve kemere direnmeye çalışıyordu. Gardiyanlar birbirine Haydar diye sesleniyordu. Dayağın ardından şuurunu kaybedenler azımsanmayacak sayıdaydı. Yirmi sekiz araçlık uzun konvoydakiler bu kez de işkence sırası bekleyerek saatlerce havasız araçlarda kaldılar. Uzun süredir birbirinin üzerine yığılı şekilde yatan Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu da demir kapıların ardına bir bilinmeze doğru sürüklenerek götürüldüler. Havada sadece açlık ve ölüm kokusu vardı. Aydın’da o gece insanlık onuru ayaklar altındaydı; işkence ve vicdansızlık hükmünü ilan etmişti. İkişerli gruplar halinde içeri alınıyor, dövülüyor, çırılçıplak soyuluyor, tekrar dövülüyor ve tansiyon ölçme odasına sokulup tekrar dövülüyor, saç ve sakalları, bıyıkları zorla kesiliyor ve tekrar dövülüyorlardı. İşkence sabaha kadar sürdü. Ya insanca yaşam ya ölüm sloganları o gece koridorları inletti. Mahkûmların durumu bu kabustan sonra daha da ağırlaştı. Açlığın yanına bu kez işkence acıları, ağrıları ve kanamalar eklendi. Kimi böbreğinden, kimi ciğerlerinden, kimi kaburgasından zarar görmüştü. Yine de hapishane yönetimi direnişi kırmayı başaramadı. Bozuk suları verdiler mahkûmlara. Şeker yok ve tuz da yok… Dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, hükümeti ise ANAP’tı, başında Turgut Özal bulunuyordu.


Sonunda ne oldu?

Hükümet, iktidarının sarsılmaz bütünlüğünü aklı sıra korurken, topluca infaz emrini vermişti bir kere. Taviz yok, hak yok, yasak var! Süresiz açlık grevi tam 52 gün boyunca sürdü. Tüm baskılara rağmen, resmi eller direnişi kıramadı ve mahkûmlar insani isteklerinin hemen hepsinin sözünü Adalet Bakanlığı’ndan aldılar. Vücutlarında açlık günlerinin izlerini, kalıcı hasarları, işkencenin kalıntılarını taşıyarak yaşadılar.

Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri ismini taşıyan ve yukarıda anlattıklarımın ayrıntılı bir resmini sunan kitap geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Tarık Uygun, Ersin Ergün Keleş, Osman Zeybek ve Harun Korkmaz’ın birlikte kaleme aldıkları o karanlık günlerin üzerinden şimdi seneler geçti. Söz konusu tutukluların gördükleri işkence ve kötü muameleye ilişkin açtıkları dava ise aradan geçen 26 yıla karşın hala devam ediyor…

Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri kitabı, sürgün ve işkence nedeniyle hayatını kaybeden arkadaşları Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu anısına yazılmış. Bir daha böyle kötü günler yaşamamak umuduyla. Demokrasi ve insan haklarının güven içinde sağlandığı gelecek günlere özlemle…

cakirserap@yahoo.com

DİRENİŞ SÜRGÜN VE ÖLÜM GÜNLERİ, (Haz.) Tarık Uygun, Ersin Ergün Keleş, Osman Zeybek, Harun Korkmaz, Ayrıntı Yayınları, 2015.

AKP’nin Sosyal Haklar Sicili (Zafer AYDIN)

AKP’li yıllar kadar kavramların ezildiği, içeriğinin boşaltıldığı ve anlamını kaybettiği, örselendiği ve taşıdığı anlamın tamamen dışında propaganda örtüsü işlevi gördüğü başka bir dönem herhalde olmamıştır.  Sosyal politika, sosyal devlet, hak, eşitlik ve adalet  gibi kavramlar ile bu kavramlarla ifade edilen politikaların tasfiye sürecine propaganda amacıyla eşlik eden “reform” ve “devrim” gibi kavramlar bu dönemde anlamını ve “itibarını” oldukça kaybetti. Ama kavramlara eziyet ederek dönemi anlatma ve anlamlandırma çabaları tam gaz devam ediyor. “Reform” yerine şimdi de  “restorasyon” kavramı ile yeni döneme yön verme hazırlığı içindeler. Meryem Koray ve Aziz Çelik tarafından derlenen,  Meryem Koray, Kemal İnal, Osman Öztürk, Kuvvet Lordoğlu-Hakan Koçak,  Murat Özveri, Aziz Çelik, Recep Kapar, Gülcan Urhan-Betül Urhan, Saniye Dedeoğlu, Örgen Uğurlu, Binnur Öktem Ünsal’ın yazılarıyla yer aldığı “Himmet, Fıtrat, Piyasa  AKP Döneminde Sosyal Politika" adlı kitap tam zamanında raflarda yerini aldı. AKP’nin “reform” yapıyoruz diye yaptıklarının eğitimde, sağlıkta, sosyal güvenlikte, çalışma yaşamında, istihdamda ne anlama geldiği ve nasıl bir tahribata yol açtığı bilimsel  veriler ve sağlam analizlerle kitapta yer alıyor. Bugün restorasyon kavramı ile ifade edilen şey eğer  AKP ile barışma, AKP’nin günahlarının üstüne sünger çekme niyeti ve amacı taşımıyorsa o halde kitap, “Ne yapmalı?” sorusunu soranlar için de bir tür pusula niteliğinde.

Kitapta Meryem Koray “AKP Dönemi: Neo liberalizm, Neo Muhafazakarlık, Neo Popülizm Beşiğinde Sallanan Sosyal Devlet ve Sosyal Politika”, Kemal İnal  “Piyasa ve Muhafazakarlık Elinde Araçsallaşan  Eğitim”, Osman Öztürk  “ Sağlıkta Neo Liberal Dönüşüm ve Hak Kayıpları”, Kuvvet Lordoğlu-Hakan Koçak “AKP Döneminde İstihdam, İşgücü ve İşsizlik”, Murat Özveri “AKP Döneminde İş Hukukunda Güvencesizliğin Kurumsallaşması”, Aziz Çelik “AKP Döneminde Sendikal Haklar”, Recep Kapar “AKP İktidarında Sosyal Sigortalar”, Gülcan Urhan-Betül Urhan “AKP Döneminde Sosyal Yardım”,  Saniye Dedeoğlu “2000’li yıllarda Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Politikaları: Muhafazakarlığın ve  Neo Liberalizmin Gölgesinde mi?”, Örgen Uğurlu “AKP’nin Çevresel Hassasiyeti İhya Etme Politikaları: Yapar Gibi Yıkmak”  ve Binnur Öktem Ünsal  “AKP  Döneminde Kentleşme Politikaları ve  Kentsel Dönüşüm” makaleleriyle yer alıyor.

Piyasacı Politikalar

AKP, işbaşına geldiği andan itibaren piyasacı politikalar konusunda asla “reddi miras” yapmadı. Tersine en ağır eleştirileri yönelttiği, meydanlarda yuhalattığı partilerin iktisadi ve siyasi politikalarını büyük bir rahatlık içinde sahiplendi ve sürdürdü. 12 Eylül’ün ve onun sürdürücüsü partilerin izinden yürüdü. Kendinden öncekilerden farklı olarak kendi sermaye grubunu bir an önce yaratmak ve palazlandırmak gibi bir derdi vardı. Bu yüzden de muhafazakârlara mahsus “Günah işleme özgürlüğü”nü en çok bu alanda kullandı. Büyük ölçüde tasfiye edilen sosyal devletin kırıntılarını da iyice budadı. Sağlığı, eğitimi ve sosyal güvenliği piyasalaştırdı. Güvencesizliği, taşeronu büyüttü; yaygınlaştırdı. Gelir dağılımını en aşağıdakiler aleyhine daha fazla bozdu. Emekçilerin örgütlenme ve hak arama yollarını iyice tıkadı. İşçiler haklarını geliştirmek için grev silahına başvurduğunda ise keyfi, hukuksuz yasaklarla grevleri ortadan kaldırdı. Kentsel dönüşüm adı altında, emekçi kenti kimliği taşıyan semtleri rant aracı haline getirdi. Dini referanslar ve erkek egemen bir perspektifle kadına yönelik politikalarda eşitsizlik makasının ağzını iyice açtı. Kadın cinayetleri AKP döneminde daha da arttı.

Sadaka Toplumu ve Fıtrat

AKP’nin izlediği piyasacı politikalar doğal olarak büyük mağduriyetler üretti. Resmi olan ve olmayan verilerle, işsizlik büyüdü, yoksulluk arttı, ücretler geriledi. Sendikalaşma oranları düştü, taşeron çalışma ve işçi ölümleri büyüdü. Bu noktada AKP, işsiz kalanların,  evini kaybedenlerin, yoksulların kapısını kömür çuvalı,  bulgur torbası, makarna paketleriyle, düzenli ya da düzensiz sosyal yardım ödemeleri ile çaldı. Ortaya çıkan tablonun sorumlusu kendisi değilmiş gibi onların çaresizliğine, ümitsizliğine oynadı. Bu yolla hem devlet baba efsanesini yeniden parlatmak,  hem mağdurların isyan ve itiraz ihtimalini zayıflatmak hem de AKP’ye oy desteği ve örgütsel ilişki sağlamak amaçlanıyordu. Yani AKP, hak kavramını ve bu kavramla tarif edilmesi gereken sosyal politikaları tasfiye ederken yerine devletin bahşettikleriyle sınırlı bir lütuf düzeni, insan onurunu hiçe sayan sadaka toplumu oluşturdu. Bunu da iktidarda kalmanın dayanağı haline dönüştürdü. AKP eliyle inşa edilen ve yeni zenginlerin servetinin kaynağını oluşturan bu lütuf/himmet düzeni, Soma ve Ermenek’te olduğu gibi insan hayatına mal olan sonuçlar ürettiğinde de bu kez din referansıyla “fıtrat” kavramı devreye sokuldu. Bu kavramla oluşturulan düzenin yarattığı sonuçların üzeri örtülmek istendi.

Bu çerçevede AKP dönemi sosyal politika, piyasa, himmet ve fıtrat kavramlarıyla tanımlanabilecek bir süreç olarak gelişti.  AKP’nin oluşturmaya çalıştığı düzenin kurumsal bir kimlik kazanmasında da bu üç kavram birbirini tamamladı. Bu nedenle kitabın adı son derece isabetli bir biçimde AKP’nin sosyal haklara yaklaşımını özetliyor. Kitapta yer alan makaleler de bir puzzle parçaları gibi biri diğerine eklenerek büyük fotoğrafı görmemizi sağlıyor.  Otoriterleşme, hukuktan ve adaletten uzaklaşma süreci ile sosyal hakların tasfiyesi, sosyal devletin örselenmesi arasındaki dolaysız bağa işaret ediyor. Böylece kitap konuya ilişkin esaslı bir kaynak olarak karşımızda duruyor. Kitabın, akademide, siyasette ve sendikal dünyada pek çok insan için ciddi bir öğrenme kaynağı ve referans olacağı rahatlıkla söylenebilir.



HİMMET, FITRAT, PİYASA-AKP  DÖNEMİNDE SOSYAL POLİTİKA, (Der.) Meryem Koray, Aziz Çelik, İletişim Yayınları, Mayıs 2015.   

Ernest Hemingway: “Hiç Büyümeyen Çocuk” (Esra ERTAN)

“Onun kurgusu yaşamın hakikatidir…”
  
Sevdiğimiz ve duyumsadığımız dünyayı, okurunun tanıklığıyla tercüme eden yazarları hangi hayatların, hangi koşulların, hangi insanların eğip büktüğünü, dönüştürdüğünü öğrenmek heyecan verici bir deneyim. Bir biyografi yazınını ya da otobiyografi çalışmasını okumanın, sevdiğimiz yazarların, şairlerin, müzisyenlerin kısa bir süreliğine de olsa yaşamlarının bir parçasıymışız, sırlarının, sevinç ve kederlerinin ortağıymışız duygusuna kapılmamızı ve bir dönem fotoğrafının içinde poz verenler arasındaymışız hissini yaşattığını söylemek mümkün…
   
Eğer bu yazar Ernest Hemingway gibi hayatı, kendi ritmi dışında en güzel, en coşkulu duygularıyla kutsayan, yücelten bir üslupla anlatabilmeyi ülkü edinen bir kalemse, onun sesini bizim için başka bakış açıları yaratacak, iç görümüzü güçlendirip zenginleştirecek bir metinde duymak hiç kuşkusuz değerli bir okuma pratiği.

“Hemingway’i ilk kez okumak sağlık sorunlarına yol açabilir…”

Clancy Sigal’ın kaleme aldığı Hemingway metni, bir Zeitroman havası taşıyor. Sigal, Hemingway’in çocukluğunu, içinde yetiştiği ve şekillendiği kültürün, Amerikan’ın yirminci yüzyıl başındaki ruhunun bütün ayrıntılarını metne hâkim kılıyor. Bu anlamda bir batı kültürü okuması yapmak kısmen mümkün oluyor yazarın yaşam öyküsünde.  Ernest Hemingway, dünya yazınına kazandırdığı unutulmaz metinleriyle birlikte sıra dışı yaşam öyküsüyle de dikkatleri çekiyor.  Kendini tanıma/anlama fırsatı bulduğu sayısız serüveniyle hem yazınsal anlamda hem de kimliğini inşa etme sürecinde türlü imtihan süreçleri yaşıyor Hemingway. Sigal, bu şöhretli yazarın edebi dünyasını biçimlendiren koşulları anlatırken onu adeta bir roman kahramanı olarak tasarlıyor. Bunu yaparken okura hitap etmeyi, onunla ufak dedikodular yapmayı ihmal etmiyor. Ancak bunu yaparken inandırıcılığını yitirmiyor Sigal. Hemingway’ın dünyasına ve onun sarsıcı serüvenlerinin oluştuğu zamanın değişkenlerine, yirmili yılların atmosferine egemen olan önemli olayların dinamiklerine hâkim. Yazarın değişimini, fikirlerini biçimlendiren toplumsal olayların tezahürünü, dini ve ailevi itikatların ondaki “erkeklik” meselesini ne şekilde etkilediğini, metinlerini okumaya açarak, yazınsal arayışlarını pusula edinerek gerçekleştiriyor. Bununla birlikte Sigal, Hemingway’in herkesçe bilinen ve onu “maço” olarak etiketleyen erkeklik inşasını da temellendiren avcılık, boksörlük, futbol, safari gibi tehlikeli meraklarını okumaya açıyor. Viktoryen bir terbiye ve dini eğitimden geçen yazarın ağır spor egzersizlerini, İsa’nın kutsal acılarını içselleştirme ve tekrarlama ile birlikte değerlendirirken, pek çok yönden benzediği depresif babasının erkekleşme yolunda küçük Ernest’ın mimarlığını da yaptığını tespit ediyor.  Öte yandan bütün hayatı boyunca edebi üslubunun ve kimliğinin, kadınlarla olan ilişkilerinin,  oğullarına sunduğu babalık tarifinin harcını oluşturacak olan cinsel kimlik arayışı da Sigal’ın, yazarın metinleri üzerinde okumaya açtığı önemli bir husus.  Zira yazınında büyük ölçüde sorunsallaşan cinsellik, sembolik bir anlatımın yerine geçtiği gibi, toplumsal rolleri konturlayan performatif bir edim olarak da Hemingway’i meşgul ediyor. Sigal bu metinlerden örnekler vererek okura zihinsel bir egzersiz yapma olanağı sunuyor. Bunu yaparken oldukça keyifli/muzip bir dil kullanıyor. Hemingway’in yaşamını çiğ bir magazinsellik tuzağına düşmeden, yaptığı her seçiminin sebeplerini ve bu sebeplerin dönüştürdüğü tecrübeleri gözler önüne seriyor. Bu da bir yazarı, onun için kullanılagelen klişeleşmiş “maço”, “şovenist”, “saldırgan” , “alkolizm” gibi etiketlerin “anti-kahraman”laştıran gölgesinden çekip kurtarıyor, Sigal’in yaptığı işin doğruluğunu, tarafsızlığını gösteriyor bir yerde.

“Bir yazarın film endüstrisiyle yapacağı en iyi anlaşma California otobanında buluşmaktır. Siz onlara kitabı, onlar da size parayı fırlatsın. Sonra arabanıza atlayıp geldiğiniz yere son sürat dönün…”

Kitapta Ernest Hemingway’in Hollywood ile kurduğu ilişki de önemli yer tutuyor. Sigal, filme çekilen romanlarının sinema değeri üzerine de bakış açıları geliştirerek, okura Hemingway “filmografisi” ile ilgili önermeler yapıyor. Diğer yandan Hollywood’un yazarın şöhreti ile kurduğu ilişkinin bir noktada yıkıcı etkileri olduğundan da bahsediyor ve çoğunlukla da Hemingway’in yıkımı fark etmesine rağmen buna göz yumduğunu da dile getiriyor.

Sinemanın şöhretiyle birlikte tesirinde kaldığı metinleri ve diğer öyküleri hiç kuşku yok ki Hemingway’in hayat tecrübelerinin bir izdüşümü. Yarattığı karakterler onun içine düştüğü çelişkileri sırtlanıyor ve bu çelişkilerin fırsat verdiği dönüşümleri okurun tanıklığına sunuyor. Clancy Sigal, bu kitap ile yazarın hayatından, metinlerinden ve fikirlerinden kesitler sunarken, 1920’li yılların ve büyük buhran döneminin atmosferini onun yaşamı ile bütünleştiriyor. Ancak belki de kitabın en mühim odak noktalarından biri,  Ernest Hemingway’in kadınlarla ve aşkla kurduğu o derin,  tutkulu bağ.  Sigal,“kariyerini bir erkek uğruna feda eden kadınlara karşı dikkatli olmak gerekir.”  tespitiyle aslında yazarın kadınlarla eşit bir ilişki kuramayışının sebebini, baskın erkeklik seremonilerinin kendine odaklı enerjisini, romantik ancak sömürgeci sevme biçimiyle birbirine bağlıyor. Metinlerdeki kahramanların erotik enerjisini de yine kadınlık ve erkeklik performanslarını sorunsallaştıran bir okumanın tezahürü olarak görüyor Sigal. Denizle, kılıçbalıklarıyla, boğalarla, silahla ve savaşla kutsanan bir cinsellik/erotizm coşkusu…

Yirmi iki bölümden oluşan  Ölümsüz Hemingway & Günümüzde Ernest Hemingway’i Okumanın Önemi, ek bölümündeki kronoloji ve teşekkür ile sona eriyor. İthaki Yayınlarından çıkan kitap, Murat Karlıdağ çevirisiyle raflarda yerini almış bulunuyor. Clancy Sigal, yazarın o eşsiz metinlerinden bazılarını bu çalışma sayesinde yeniden dolaşıma sokarak okuru “yaşamını sanata dönüştüren” bir dehanın maceralarına davet ediyor.
ÖLÜMSÜZ HEMİNGWAY, Clancy Sigal, (çev.) Murat Karlıdağ, İthaki Yayınları, 2015.








 







Türkiye’de Finansallaşma: Borç Kıskacında Emek (Ümit AKÇAY*)

1980’li ve 1990’lı yıllar, tasfiye yıllarıydı. Dünya genelinde 1980 öncesinden kalan sosyal devlet uygulamalarının, kalkınmacı çabaların, sendikal hakların, devlet müdahalesinin ve bedelsiz sağlanan kamu hizmetlerinin tasfiye edildiği yıllar. Postmodernizmin büyülü teorileri ve küreselleşmenin tılsımlı çekiciliği etrafında şekillenen atmosferde SSCB yıkılmış, işçi sınıfına “elveda” denmiş ve “tarihin sonunun geldiği” ilan edilmişti. Liberaller, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, özelleştirmeler, piyasa yönelimli reformlar, devletin ekonomiden elini çekmesi ve sendikaların gücünün kırılması sonucunda piyasaların işleyişi önündeki engellerin yıkılacağı ve bunun toplumlar için refah ve demokrasi getireceğini savunuyordu. Her ne kadar 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında irili ufaklı ekonomik krizler yaşansa da bunların mekanı Asya, Rusya, Arjantin ya da Türkiye olduğu için, bu krizlerin kökeninin yerel siyasetçilerin beceriksizliği ya da yanlış politika uygulamaları olduğuna inanıldı. Ancak 2008’e gelindiğinde, sistemin kalbinde patlak veren ekonomik kriz hızla küresel bir ölçeğe büründü ve 1980’li yıllarda başlayan tasfiye süreci 21. yüzyılın ilk büyük krizi ile duvara tosladı. Otuz yılı aşkın süredir yaşadığımız bu serbest piyasa deneyi sonucunda geride kalan, refah ve demokrasi umutlarından çok, yeni bir varoluş biçimi olarak “borçlandırılmış insanın” üretilmesiydi.
Dünyadaki bu “serbest piyasa” deneyi Türkiye’de de uygulandı. 1980 darbesiyle “sterilize edilen” deney ortamı, sonrasında ardı adına hayata geçirilen piyasa reformlarıyla günümüze kadar geldi. Bu deneyin sonucunda 2000’li yıllara gelindiğinde  Türkiye ekonomiside görülen en önemli değişimlerden biri bireysel borçlanmadaki muazzam artıştır. 2003-2012 yılları arasında hanehalkı borcunun hacanabilir gerilere oranı yaklaşık 7 kat artarak yüzde 50’lere yaklaşmıştı. Bu borçlanmaya kaynaklık eden tüketici kredilerinin milli gelire oranı 2002-2013 yılları arasında yüzde 1.8’den 21.2’ye yükseldi. Mehmet Türkay hocamızın, Marmara Üniversitesi, Kalkınma İktisadı Kürsüsü’ndeki doktora derslerinde sıklıkla vurguladığı gibi, ekonomik açıdan 1980 öncesinin simgesi “kumbara” iken, 2000’lerde bunun yerini “kredi kartı” almıştı.
Elif Karaçimen’in geçtiğimiz aylarda SAV Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’de Finansallaşma: Borç Kıskacında Emek” kitabı, Mehmet Türkay hocadan ödünç aldığımız analojiyi sürdürürsek, “kumbara’dan kredi kartına” geçişin öyküsünü anlatıyor. Tüketici kredisinin ve hanehalkı borçlanmasının gerisinde yatan dinamikleri güncel Marksist tartışmaların ve yaklaşımların ışığında ele alıyor. Çalışmanın tek ayırt edici yanı Marksist ekonomi politiğin sağladığı yöntem ve olanaklar sayesinde tüketici kredisinin gelişiminin sosyo-ekonomik yönlerini detaylı bir şekilde incelemesi nedeniyle alanında ilk olması değil. Aynı zamanda teknik ve gündelik hayattan uzak gibi görünen finansallaşma tartışmasının gündelik hayata nasıl yansıdığını, saha çalışması yoluyla bizzat işçilerin gündelik deneyimlerini içerecek şekilde ortaya koyması.

Karaçimen’in Londra Üniversitesi, SOAS, İktisat Bölümü’nde, Costas Lapavitsas’ın danışmanlığında tamamladığı doktora tezine dayanan kitap, ilk olarak tüketici kredisinin nasıl analiz edilmesi gerektiği ile ilgili bir çerçeve önererek başlıyor. Bu bölümde ana-akım bankacılık ve para teorileri, tüketici kredisi bağlamında ele alındıktan sonra, tüketici kredilerinin Marksist politik iktisadi değerlendirilmesine girişiliyor. Marks’ın Kapital’in III. Cildinde yaptığı tartışmadan yola çıkan bu bölüm Marksist tartışmalarda yakın zamana kadar çok detaylandırılmamış olan para ve finans alanlarına odaklanıyor ve son dönemde gelişen “finansal el koyma” ilişkisinin önemini vurguluyor. Kitabın ikinci bölümü, önceki bölümde ele alınan teorik tartışmayı konjonktürel olarak finansallaşma sürecine ve geç kapitalistleşmiş ülkelere odaklanarak sürdürüyor. Bu bölümde 1980 sonrası süreçte kamu borcunun ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin geç kapitalistleşmiş ülkelerin finansallaşma sürecine dahil olmasının bir aşaması olduğuna işaret ediliyor. Geç kapitalistleşmiş ülkelerin finansallaşmasının bir diğer boyutu ise 2000’lerde yükselen tüketici kredilerinin ve bireysel borçlanmanın artışı olduğu tespit ediliyor.

Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümleri Türkiye’ye finansallaşma sürecinin gelişimini tarihsel olarak ele alıyor. Özellikle 2001 krizi sonrası döneme odaklanan kitap, tüketici kredisindeki muazzam artışın arz ve talep yönlü dinamiklerini ele alıyor. Arz yanında bankacılık sistemindeki karlılık koşullarının değişmesi temel etkenken, talep yönünde işçilerin gündelik hayatlarını sürdürebilmek için gelirlerinin yetmediği koşullarda borçlanmaya olan gereksinimlerinin arttığı tespit ediliyor. Karaçimen, 2001 krizi sonrasında “bankacılık sektöründe gözlenen esas değişim bankaların giderek bir kar alanı olarak hanehalklarına yönelmeleri” olduğunun altını çiziyor. (s. 206) Bireysel borçlanmanın giderek artmasının talep yönlü nedenleri ise, işsizlik artışı, reel ücretlerdeki durağanlaşma, özelleştirmeler ve güvencesiz istihdamın yaygınlaşması olarak sıralanıyor.
Kitabın son bölümü, geçen ay grevlerin ve direnişlerin patlak vermesiyle gündeme gelen metal sektöründeki işçilerle, 2010 yılında yapılan anketlerin ve yaşam öyküsü tekniğiyle yapılan görüşmelerin sonuçlarının değerlendirilmesi ayrılmş. Sonuçlar işçilerin borç kapanına kısıldığı gösteriyor. Metal sektöründeki işçiler arasında borçluluk çok yaygın: borcu borçla kapatmaya çalışma, gündelik masrafları karşılamak için borçlanma, işsizlik durumunda tekrar iş bulana kadar banka kredisi ya da kredi kartıyla borçlanma gibi pratikler oldukça yaygın. Artan borçluluğun dolaysız sonucu ise emeğin sermayeye olan bağımlılığındaki artış. Karaçimen’e göre “borç yükü işçileri daha uzun süre çalışmak, düşük ücretli ve güvencesiz işleri kabul etmek ve zor çalışma şartlarına boyun eğmek zorunda bırakmakta”. (s. 322)

Kısacası, Karaçimen’in bu çalışması, özel olarak sadece meslekten iktisatçılar için değil, emek hareketi ile ilgilenenler için de son dönemi anlamak için zorunlu bir okuma. Daha genel olarak ise, gerek finansallaşma tartışmalarına ilgi duyanlar, gerekse M. Lazzarato’nun kullandığı tabirle “borçlandırılmış insanın” Türkiye’de nasıl “imal edildiğini” anlamak isteyenler için önemli bir kaynak.

*@umitak

TÜRKİYE’DE FİNANSALLAŞMA: BORÇ KISKACINDA EMEK, Elif Karaçimen, Sav Yayınları, 2015