Yazının ve Tarihin Bilinci (Yalçın YALÇINKAYA)

Semih Gümüş, çağcıl ve yenilikçi eleştirinin ilksel-örneksel üretimleri arasında kabul gören Yazının ve Tarihin Bilinci adlı yapıtında, Adalet Ağaoğlu’nun oldukça önemsenen romanı Romantik-Bir Viyana Yazı’nı eleştirici-izleyici-ilişkilendirici olarak incelemektedir. Bir anlatı üstüne kendi örgüleriyle yeni bir anlatı oluşturan Yazının ve Tarihin Bilinci, yaratım dünyasının etkileyici izlemselliğinde müthiş bir okuma keyfi sunuyor, okura.

Gümüş’e göre; bir gerçeklik halinde var olan bugün aynı zamanda gizil bir gücün taşıyıcısıdır, bu gizilgüç kendisini dönüştüren bugünün saklısında duran geçmiştir. Her ne olursa olsun eğer ki bugün dönüşüme uğramışsa şimdiki an bir anlamda şimdinin geleceğe evirilmesi demektir. Öncesi ve sonrası arasında zaman, adeta kesişim noktasının belirmesi sonucu tarihe dönüşmektedir.

Başlangıç yani zaman; yarat(ıl)an, aşamalandır(ıl)an, katmanlaştır(ıl)an ve anlamlandır(ıl)andır. Her ne kadar bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süreyi tanımlasa da zaman, tümel kimliğinin özünde tikel bir yaşam alanı olarak var olmaktadır. Anlamsallıklar ve anlaşmalar böylesi bir yaşam alanının yakınsamaları olarak da tarihi yaratmaktadır. Anlamlandırılabilir çokluklar, edinimler ve birikimler tarihin birikimine-bilincine göre de değişmektedir.

Yazının ve Tarihin Bilinci bu bağlamda; tarihi, zamanı, romanı ve okumayı kendine uğraş edinen eleştirel bir yolculuğun seyrini sunmaktadır, belleklere. Duyumsanan ve tanığı olunan bir zamanın bakışı anlatılmaktadır, orada. Konu her ne kadar Adalet Ağaoğlu’nun Romantik-Bir Viyana Yazı adlı romanı olsa da kapsam oldukça geniştir. Okuma, çözümleme, gizler keşfetme sınırlar içinde kalmadan alabildiğine ne kadar özgür ise bir o kadar da romana özgüldür. Yüzünüzü döndükçe anlatıcıya, ister istemez yeni dillerin öğrenicisi oluveriyorsunuz.

Gümüş, işte bu bağlamda Adalet Ağaoğlu’nun Romantik-Bir Viyana Yazı adlı romanını; entelektüel düzeyde bir tür hesaplama, karşılıklı sorgulama dünyası olarak imler. Ona göre Adalet Ağaoğlu, ister istemez farklı, özgün bir ağırlık kazanmaktadır. Bundan ötürüdür ki Gümüş, Romantik-Bir Viyana Yazı’nı “düşünsel ve yazınsal derinliğiyle bu yazınsal birliği açıklamaya yatkın olduğu, okuma uğraşının niteliğini yükselttiği ve edebiyatın ateştopunu bütün yakıcılığıyla üstümüze yuvarladığı için, onunla bir kitap oylumunda birlikte olmayı göze almakta yerinde bir seçim” (s.20) yaptığını düşünür.

Bilinmelidir ki yazının ve tarihin bilinci ile bilginin ve tarihin kapısı hiç kimseye kendiliğinden açılmamaktadır. Gözünü anahtar deliğine uydurup öte yanda olup bitenleri sınırlı ve dar bir biçimde izleyenlerden olmadıkça kapılar ardına kadar açılmakta, anahtar deliğinin dar görüşünden geniş evrenlere erişilmektedir. Bu demek oluyor ki kapıları ardına kadar aralamadıkça, bütünsel bilgiyi, bilinci yani bilgeliği yakalamak olası değildir. Bu durum bir bakıma eleştirisini sunan Semih Gümüş ile eseri değerlendirilen Adalet Ağaoğlu arasındaki amacı da anlatmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki bu amaç çok katmanlı bir yapıya sahiptir ve çok zamanlıdır; dünyayı-insanı anlamak adına gerçekleştirilen sorgulamalar ile önceki-sonraki zamanlara yapılan göndermeler böylesi bir amacı olanaklı kılmaktadır.

Hiç kuşku yok ki anahtar, bilginin kendisi olabildiği gibi bilginin kullanma yordamı da olabilmektedir. Açılımların kaynağında sorgulayan ve soran bir birey, “tarihi, verili sınırlar içinde kalan bir ders olarak değil de, insanın hayallerini çoğaltan bir dünya olarak” (s.35) anlamaya çalışmalıdır. Tıpkı, Romantik-Bir Viyana Yazı roman kahramanı Kamil Kaya örneğinde olduğu gibi tarihi ve onun içinde kendini arayan bir birey; tarihi, arayışının nesnesine dönüştürerek etkin bir konuma geçebilmektedir. Bir diğer söylemle “verili tarihe boyun eğip sonunda ona küsecek olan bireyler, tarihin ardında sürüklenmekten kurtulabilirler mi?” (s.37) bilinmez ama “salt tende kalan tarih, kalbe giden yol üstüne çıkan bir engel olurken, bilgi yolunu da tıkamamış mıdır?” (s.38) diye sormak gerekmektedir... Kısacası, tarihin bilgisel yolunu açma uğraşısı, insanlığın çağcıl bilince sahip olabilmesinin ilk adımı demektir. İnsanların bilincinde oluşmaya-yazılmaya başlayan tarih, bir anlamda yaşayan tarih olmaya başlayarak geleceği tasarlayabilmekte hatta çoğu defa kuşatıcı olabilmektedir.
Adalet Ağaoğlu’nun romanındaki anlatısı “çağımıza özgü sorunları kavramayı başarırken, bir yandan tarihin ötelerine, öbür yandan iç dünyaların gizlerine ulaşan yolculukları amaçlıyor” (s.79). Dönüşsüz bu yolculuklar ise gerçek yaşamdan izler taşıyan yaşanmışlıklardan besleniyor. Özellikle, roman sanatının gizilgücü Romantik-Bir Viyana Yazı’nda “her an bir serüvendir, düşüncesinde anlamlarını bulmaya çalışıyor. Hem tarihin, hem yaşanılan çağın, hem de onlarla çatışma içindeki bireye değin bilgileri arayan bir yolculuğun izinde görünüyor” (s.80). Bilincin bir türevi olarak bilgi, yaşananların tarihini de şekillendirmektedir. Hem kurgusal, hem de olgusal düzeydeki çatışmaları anlatsa da bilgi, özünde; insanın kendi gerçekliğine ilişkin tek gerçek tarih olabilmektedir. Yazarın bilincinden gündelik bilgiye dönüşse de tarih; başkaları için öznel ve bir yanılsama ürünü, yazar için kendisinin öznesi olduğu nesnel durumu imlemektedir. Dolayısıyla yazar, bir yenidünya yaratıcısı olarak ancak kendi dünyasındaki içselleşmiş bir biçimini sunmaktadır.

Gümüş’e göre Yazının ve Tarihin Bilinci, “eleştiriyi bağımsız bir edim, dolaysız ve kendisi için var olabilecek bir yazınsal yaratım olarak alma” (s.105) çabasının sonucudur. Yaratıcı düşüncenin zengin bakış açılarıyla çok yönlü, etkileşimli eleştiriye en yakın halidir. Gümüş’ün özellikle yaptığı hem yatay hem de dikey okuma süreçleri, Romantik-Bir Viyana Yazı’nı düşünsel alanların ve yazınsal etmenlerin bütününde sorgulamaya olanak sağlamaktadır. Böylesi bir zorunluluk ve sorumluluk sonrasında Yazının ve Tarihin Bilinci; bir taraftan Romantik-Bir Viyana Yazı’nın izdüşümlerini ve yakınsamasını sunmakta, öte yandan ise Romantik-Bir Viyana Yazı’nın nesnelliğini ve öznelliğini değerlendirmektedir.

Alışılmış eleştiri yönteminden farklı olan bu eleştiri biçimiyle eleştirmen Semih Gümüş “bir anlatı üstüne, kendisi aslında bir eleştirel deneme olan bir başka anlatının yaratım sürecini yaşamak” (s.106) tutkusuyla yazar Semih Gümüş’ü okurlarla baş başa bırakmaktadır. Hem romanın hem de kurmacanın bilincinden söz eden Gümüş, adeta eleştirinin bir yazar için anlamlı olduğu kadar yoğuruculuğunu da imlemektedir. Eleştirmen-yazar Semih Gümüş’e göre ancak yaşanarak kavranabilecek derinlik sarhoşluğuna kendini kaptıracak okurların çoğalması has edebiyatın da kurtarıcısı olabilecektir.

YAZININ VE TARİHİN BİLİNCİ, Semih Gümüş,  Can Yayınları,  108 s.

“Müşterek Kaderin Ortak Reddi” (Andaç YAZLI)

Geçen sene bu zamanlar, kamusal ve siyasal alana dair tüm ön kabullerimizi büyük ölçüde yeniden sorunsallaştıran ya da modern çağın yerleşik mücadele biçim ve yöntemlerini aşındıran yeni bir oluşun içinde buluverdik kendimizi. Oluş dememdeki kasıt, en basit haliyle, kendisini bir şekliyle Gezi direnişi olarak sunan bir sürecin içinde yer edinen bedenlerin sürekli olarak dönüştükleri/ genişleyerek çoğullaşan yaşam pratiklerinin sahici özneleri haline gelme durumu belki de. Yani, hiçbir örgütsel faaliyetin sınırların(c)da sabitlenmeyen, herhangi bir kültürel/sınıfsal varlığın öncülüğüne/özneliğine soyunmayacak kadar geniş, biricik ve nüfuz edilemez ’oluş’u. Direnişin bu özgül karakteri; onu oluşturan toplumsal katmanların (siyasi) çeşitliliğinde olduğu kadar başladığı günden bu yana devlet şiddetinin önünde ve arkasında boy gösteren tüm aktörlerin acz ve ikiyüzlülüğünde (yinede) bir tanımlama, ete kemiğe büründürme çabasına büründü. Gezi açısından baktığımızda, kendilerini direnişin etkin/faal üyeleri olarak ortaya koyan bireylerin (tikel) görüş/edim ve deneyimleriyle ilintili olarak muhtemel bir tanımlama veya anlamlandırma sürecine girmiş olmalarıyla birlikte her birinin özgür bir kamusal alanda ortaklaştığı, oluş olarak çoğul bakış ve dünyalar sergilediklerini gördük. Diğer yandan başından beri devletin ve onun bekasına soyunmuş ’politik aklın’ durumunda ise, sivil ve meşru bir hükümete karşı ”darbe” ya da iç ve dış odaklarca takdim edilen bir ”komplo”, ”üç-beş kendini bilmez çapulcu ”serüveni vs olarak adlandıradurduğu bir ”hakikat söylemi” ni ısrarla dolaşıma soktuğuna, muhafazakâr sağ paradigmanın ”fıtrat”ında olan tanımlamalara tanık olduk ve olmaya devam ediyoruz. İktidar açısından bu tür tanımlamaların aciliyeti ve şiddeti meşrulaştırmadaki rolü bir yana asıl mahareti etrafında topladığı kalabalığa bir bakış/ufuk sunmaktır.

İşte Şükrü Argın'ın ”Gezi'nin Ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol” adlı yeni kitabı bu bakışların, ”yarattığı algı çerçevesinin içinde kuşatılmaya, kavranmaya çalışıldığı” çok değerli bir kaynak. ”Algı çerçevesi” ne örnek olarak, Alain Badiou'dan devraldığı “skandal” ve “olay” kavramlarını, burada kısaca açmaya çalışacağım şekliyle, gerek direnişçiler gerekse de iktidar tarafına denk düşen anlamlarını sorguluyor. ’Skandal’ı tanımlarken ”şeylerin normal gidişatında ortaya çıkan ’anomali’yi, 'aksama'yı; ’hal’de, ’durum’ içinde meydana gelen ’görünmez’ ama doğası itibarıyla ’öngörülebilir’ ve dolayısıyla ’önlenebilir’ ’kaza’yı” kast ediyor. İktidarın direniş sürecini haliyle bir ”skandal” olarak görmesinin, normali sekteye uğratan bir tür felaket olarak okumasını bu bağlamda tartışabiliriz. Tersine ”Olay” ise ”tam da ’normal’ görünen ve görülen ’hal’in kendi özündeki ’anomali’yi açığa çıkaran ’kriz’e; deyiş yerindeyse, kaideyi bozan ’istisna’ya, gidişatı bambaşka bir mecraya sürükleme gücü yüklenmiş ’ihtimal” i anlatırken kavrayabiliriz. Dolayısıyla süregiden gidişatın, statükonun ’normal’ ya da ’anormal’ olup olmadığına ilişkin bakışımız Gezi direnişini ”olay” ya da ”skandal” şeklinde algılamamızla birebir ilişkilidir. Böylece, İktidarı özellikle liberal düzlemde onamaya soyunan entelektüel kesimlerin, Gezi'yi neden bir ’skandal’, veya ’normal’den sapma olarak görüp/bunun toplumsal kabul ve rıza süreçlerine entegre etmeye çalıştıklarını daha iyi anlayabiliriz sanıyorum.  

 Ayrıca bu kitap, Spinozacı anlamda birey ve toplumların neşe ve keder arasında devinen gelgitlerini  ”Cumhuriyet tarihimizde yaşanmış en sevinçli, en keyifli ve en neşeli kolektif ruh kabarışı’na, kısa bir süreliğine de olsa, çeviren Gezi direnişini tüm yönleriyle ele alan düşüncelerden oluşuyor. Tam da burada olan, Gezi'yi meydana getiren koşulların iktidarın tüm yaşamsal alan ve etkinlikleri tehdit eden fütursuzluğuna duyulan ”öfke” ile, daha iyi yaşam arayışlarından beslenen umudu imleyen ”neşe”nin Spinozaca bir aradalığı. Kitap, düşünsel dinamiğini tabi ki  80'lerden bu yana hızla küreselleşen kapitalizmin neo-liberal kisvesiyle kamusal alanın içini boşaltması, tüm yaşamı piyasa güçlerinin tahripkar doğasına kanalize etmesi ve icraatlarını dayandığı ”az ve öz” ama ”kamusal yüklerinden kurtulmuş güçlü ve yetkin devlet”e borçlu olan yapısını analiz ederek temellendiriyor. Bu durumda kamusal alanın yeniden kazanımı en öncelikli hal olarak karşımıza çıkıyor olması boşuna değil. Gezi direnişini bu bağlamda kamusallığı egemen düzenin çıkar ve dışlayıcılığından arındırmanın ortak bir sözü, eyleyişi ve koşulu olarak öne sürüyor diyebiliriz. Kitapta öne çıktığını düşündüğün en temel arzu, ”ortak kaderin müşterek yaratımı” olarak kamusallığın yeni bir çehreye, bedenlerin kendilerini özgür ve katılımcı bir zeminde yeniden yaratabilecekleri imkânları tanımaya yöneliktir. Bu ise bireylerin yaşam alanlarını daraltan, kamusallığı yok eden, hegemonyacı küresel neo-liberal kapitalizmin reddi ile cisimleşebilecek kendisini ancak ”müşterek kaderin ortak reddi” nde bir araya gelen bedenlerin gücünde bulabilir.

Bir diğer öne çıkan mesele ise Şükrü Argın'ın direnişi  ”sivil, kendiliğinden, çoğul ve post-politik” sıfatlarla kavramsallaştırması. İlk üç niteliğinin somut ve anlaşılır yansılarına karşılık diğer vasfın, yani ”post-politik” in (ayırıcı) önemi, sıkça iddia edildiği üzere, içinde Gezi kitlesinin ”apolitik konum ve tavrıyla” hiçbir benzerliğinin bulunmadığına yönelik fikri barındırmasıdır. Gezi direnişi ”reel politik”in yani, politik tüm yapı ve örgütlerin yok saydığı kitlelerin sahneye apolitik olarak değil ”politik sistemin ötesi”ne sıçrayabildikleri potansiyele içkin olarak çıkmışlardır. Buda bizi tam anlamıyla yurttaş olmanın kamusal alanda görünür olmayla, kendini en etkin/dinamik biçimde yaratma haliyle eşgüdümlü çeperini düşünmeye sevk edecektir.

”Gezi'nin Ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol” artık birinci yılını dolduran direnişin, bugüne değin epey biriken yazılı külliyatına özgün ve bir o kadar açılımcı bir perspektif sunuyor. Yazarın da belirttiği üzere bu satırlar ”ne sosyolojinin her zaman mecburen erken ötmek zorunda olan horozu ne de tarihin her zaman ötmek için karanlığın çökmesini bekleyen baykuşu”na benzetilebilir. Ben daha çok bu satırları; bir oluş içindeki direnişin yarattığı kamusal ortaklığın, içinde çokluğun serpilip yeşerdiği bir yaratımın, kitlelerin kolektif ruhuna nakşeden bir ’neşe an’ının, dayanışma ve arayışın umudunu/güzelliğini paylaşma ve tanıklık etme isteminin ürünü olarak okudum. Belki son olarak kişisel arzumu en iyi şekilde; kitabın giriş kısmında alıntılanan Walter Benjamin'in, sokak ve pasajları tasvir ederken sarf ettiği, ”kolektif ikametgah” kavramıyla aktarabilirim sanırım: Temenni olarak, ”iyi ve doğru bir yaşam”ı dert edinen herkesin bir ”kolektif ikametgah” yeri olarak öne süreceğim bu eserde buluşmak ve tartışmak dileğiyle!

GEZİ'NİN UFKUNDAN: LİBERAL DEMOKRASİNİN KRİZİ, KAMUSALLIK VE SOL, Şükrü Argın, Agora Kitaplığı, 2014.

Servas Gezegeninde Bir Küçük Prens (Züleyha ÇELİK ATEŞ)

“ Her köşede ayrı bir grup çocuk bir büyük eşliğinde bir şeyler yapıyordu. Bir kısmı oyun oynuyor, bir kısmı şarkı söylüyor, diğerleri resim yapıyor ya da etrafı temizliyordu. Prens uzun zamandır bu kadar büyük bir kalabalığı, bu kadar uyum içerisinde görmemişti. Oyun oynayanlar rekabet ederek değil de birlikte düşünmenin, destek olmanın tadına vararak eğleniyor; resim yapanlar kurdukları düşleri ortaya koymanın hazzıyla yaratıcılıklarını harmanlıyor ve şarkı söyleyenler neşe ve müziğin birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu fark edip, yeteneğin bir sınırı olmadığını vurgulamak istercesine ağız dolusu sözleri haykırıyorlardı.
 

Küçük Prens cebindeki fil yutmuş boa yılanı resmini çıkarıp göstermeye gerek bile duymadı. Çünkü çocukların arasında dolanırken onların ruhlarının inceliğini; büyüklerin dünyasından uzak hayal gücünün beslediği gizemler dünyasına yakın duran bakışlarını ve doğaya hayran, heyecanlı ve özenli adımlarını hissettikçe değil aradığı dostu bulmak hangisini seçeceğine karar vermekte zorlanacağını anladı…”

Eğer Küçük Prens Antakya’nın Ekinci beldesindeki *Servas’ın uluslararası Bizimle Yaşayın Bizimle Paylaşın çocuk festivaline katılsaydı böyle bir gezegene dahil olacaktı. Festival etkinliklerinden biri de Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabının okunmasıydı. Okuma etkinliğimiz için Küçük Prens’i seçmemizin pek çok nedeni vardı. Beldedeki çocuklar, bu yıl altıncısı düzenlenen etkinliklerde her yıl gözle görülür bir şekilde potansiyellerini ortaya çıkarıp kendilerini geliştirdiler. Yeteneklerini ve hayal güçlerini geliştirecek bir yol, bir ışık arıyorlardı. İşte bu noktada onlara rehberlik edecek olan Küçük Prens’ti. Ayrıntıların hayal gücünü beslediğini, isteklerimizin ve tercihlerimizin bizi var ettiğini; toplumun onayladığı somut gerçekliklerdense dostluk, yararlılık, çocukluğun masumiyeti gibi soyut kavramların bizi besleyip büyüttüğünü anlatmaya çalışıyordu Küçük Prens. “En beğendiğim bölüm insanların en iyi yürekleriyle görebildiğini, gözlerin asıl görülmesi gerekeni göremediğini anlatan bölümdür.” diyordu 7. Sınıfa geçen Arzu.

Ayrıca, festivale katılan çocukların drama etkinliklerinde barış ve kardeşlik gibi sosyal konuların tartışılmasında birey olarak kendi öz-saygılarını koruyabildiklerini ve karşı tarafa empatiyle yaklaşabildiklerini gözlemledik. Aynı şekilde kitabımızda da yalnızca büyüklerin dünyasının olmadığı ve bu dünyada sesini duyurmaya çalışan çocukların da olduğu vurgulanmaktaydı. 6. Sınıfa geçen Sıla bunu kendince şöyle anlatıyordu: “Kitapta en beğendiğim şey Küçük Prens’in büyüklere bir şeyler anlatmaya çalışmasıydı. Bazen çocukların hayal güçleri büyüklerinkinden daha dolu oluyor böylece büyükler de biz küçüklerden bir şeyler öğreniyorlar.”

Festivalin diğer bir amacı da çocuklara doğa sevgisini aşılamak ve ona olan sorumluluğumuzu fark ettirmekti. Çocuklar çevre ve geri dönüşüm konularıyla ilgili izledikleri kısa filmlerle, her sabah yaptıkları çevre temizliğiyle ve tohum ve fidan dikim çalışmalarıyla bu bilinci oturtmaya çalıştılar. Kitabımızda da Küçük Prens çiçeğinin tek ve biricik olduğunu, dostluğuyla onu var ettiğini, onu sulayarak ve koruyarak bir başkasına faydalı olmanın önemini vurguluyordu. Küçük Prens’in başka gezegenlerden çiçeğine kartpostal göndermesi etkinliğinde çocuklar çiçeğini ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini, onun dostu olduğu için ne kadar mutlu olduğunu belirttiler.

Son olarak, festivalde çocukları bir araya getirerek, giderek bireyselleşen tek tipleşen; değerlerden uzak küçük işleriyle boğuşan ama bir yandan da yalnızlık fobisiyle boğuşan toplumumuzda dostluğun önemini ortaya çıkarmayı amaçladık. Çocuklar, diğer ülkelerden gelen gönüllülerle ve kendi aralarında sahip olduklarını paylaşarak, sevgiyle ve isteyerek bir araya gelerek; dost edinmenin, dostluğun devamını sağlamak için emek harcamanın, sorumluluk almanın hazzını yaşadılar. Aynı şekilde, Küçük Prens de, beklentiler üzerine kurulan, günlük ilişkilerle değerlendirilen dostlukların değil de, korunması için emek harcanan, içimizde saklı olanı bulduğunda güzelleşen, uzakta olsa da varlığıyla yüzümüzdeki tebessümü anlamlandıran dostlukların arayışındaydı.

Kitabı okurken, aynen Küçük Prens’te olduğu gibi çocukların gözünde de merak duygusunun yeşerdiğini, içlerinden “evet, işte tam da düşündüğüm gibi!”  dediklerini görmemek mümkün değildi. İlişkilerimizi tek taraflı değerlendirip, davranışlarımızın genelini sorgulayamadığımız şu günlerde çocuklarla beraber bu kitabı okumak, onlarla beraber satır aralarını kurcalamak; tekrar çocukluğa dönüp sevginin ve dostluğun en saf ve anlamlı olduğu günleri yaşamak gibiydi. Kendimi hatırlayabildiğim en küçük yaşımdan itibaren bütün arkadaşlarım ve anılarım gözümün önünden bir bir geçti sanki...

*Servas : Uluslararası barış ve ev sahipliği organizasyonu, www.servas.org.tr

Venüs’ün Işığında… (Özge SOYLU)

İlk kitabı Hanene Ay Doğacak  (1993) adlı kitabından bu yana takip ettiğim Şebnem İşigüzel’in son romanı  Venüs’te Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini görmüş bir ailenin gizli tarihini yazıyor. Okur olarak çoğu zaman bir kitabın konusu kadar yazarının o konuyu nasıl ele aldığını da merak ederiz. Yazarını tanıyorsanız yani daha önce birkaç kitabını okuduysanız konuyu nasıl bir bakış açısıyla ele aldığını az çok tahmin edersiniz. Venüs de onlardan biri. Kitabın üzerinde “bir aile tarihçesi, bir yaşam öyküsü” yazmasına aldanmayın siz, bu roman bir sırlar kitabı; ailenin gizli, karanlıkta kalmış yaşanmışlıkları önümüze seriliyor.

Aile bireylerinin günlükleri, hatıra defterleri, mektupları aracılığıyla tek bir bakış açısından değil farklı bakış açılarından kahramanların yaşadıklarını okuyoruz. Bir yandan “yaşanmış” “gerçek” bir hayat hikâyesi okuyoruz etkisi yaratılmaya çalışılırken diğer yandan postmodernist öğelerle, hayal ile gerçek iç içe geçiriliyor. Başkahramanın dediği gibi “Bütün varlık âlemi hayal içinde hayaldir” s. 191. 1800’lerden 1950’lere kadar gelen bu romanda büyük anlatılar değil ( Kurtuluş Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar uzanan tarih) bireysel hayatlar ön plandadır.

Başkahramanımız psikiyatrın divanında “ben doğmadım daha” der. Onunkisi bir doğuş değil doğamama, göbek bağından kurtulamama hikâyesidir aslında. Bu göbek bağı da sadece annesine değil ailesine, topluma bağlı. Onun hikâyesi, kabullenişin, boyun eğişin hikâyesi. Anlatıcının psikiyatra ““sırların çoğu kadınlar açısından utanç verici ölçüde yanlış kabul edilmiş şeylerle ilgilidir, kadınların özgürlüğüyle ilişkilidir, erkekler için böyle bir durum söz konusu değildir…” s. 121 sözü onun acısını, yaşadıklarını özetler niteliktedir.
 Şekina’nınki ise başkaldırının, erkeğin varlığıyla kendi varlığını kimi zaman yer değiştiren kimi zaman da denk tutmaya çalışan kadının hikâyesi. Şekina’ya hayran olmak içten değil: Ne istediğini bilen, toplumun ona dayattığı kuralları canı pahasına elinin tersiyle iten biri.

İşigüzel’in romanında annelik, delilik, fahişelikle ilgili toplumun bakış açısı sorgulanıyor. Bununla birlikte romanın sayfaları ilerledikçe sadece kadınların değil, hadım edilmiş, dışlanmış, ezilmiş farklı etnik kimliklerin de hikâyelerini dinliyoruz. Tüm bu kesimlerin sorunlarının yıllar içerisinde değişmediğini, var olma, hayatta kalma mücadelesinin insan var oldukça da süreceğine şahit oluyoruz.

Kahramanların hepsinin hayatı zorluklarla geçiyor. Elbette bu mücadele sürecinde mutlu anlar da yaşıyorlar ama ne bedeller ödeyerek…. Mutluluk özgürce seçimler yapabilmesinde, buna cesaret gösterebilmesinde. Romanın sonunda Nergis’in de dediği gibi  “mutluluk gölgeniz gibidir varlığı sadece size bağlı.” s. 215

VENÜS, Şebnem İşigüzel, İletişim Yayınları, 2013.

Demokrasi Nefretinin Sendromları (Kansu YILDIRIM)

Demokrasiden nefret edilmeli mi? Yahut başka türlü formüle ederek soralım: Nefret edilecek bir şey varsa o da demokrasi midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar, toplumsal konumlara ve siyasal aidiyetlere göre değişiklikler gösterebilir. Ne var ki,  pek çok yanıt olmasına karşılık sorunun ve de onu çerçeveleyen sorunsalın merkezinde demokrasinin temel parametreleri sabittir diyebiliriz. Bir muhafazakâr, bir liberter, bir cemaatçi, bir kapitalist, bir sosyalist için demokrasi kitle, mekân ölçeği, yönetim biçimi/rejim, kurumsal yapılara dair bir takım düşünceleri beraberinde getirir. Demokrasiyi bunlar eşliğinde değerlendirmeye başlayan bir kişi, kavramın tarihselliğinden ziyade yerleşiklik gösterdiği ana odaklanır. Tarihsel malumatsa daha çok Antikiteye uzanan bir etimolojik açılımla sınırlı kalır.

Jacques Rancière ise kavramı, yani demokrasiyi, sınırlandırmak yerine farklı epistemolojik süzgeçlerden geçirerek haritalandırmaktadır. Rancière Demokrasi Nefreti eserinde bu tip bir entelektüel işlem gerçekleştirmektedir; güncel ile geçmiş arasında salınımlı bir hatta, çeşitli örnekler eşliğinde kavramın akıbetini, alımlanma ve algılanma biçimini sorgulamaktadır. Demokrasinin sadece bir yönetim tekniği olmadığını, modern toplum ve siyasete dair tartışılmakta olan olgu ve olaylara ilişkin bir etki alanı barındırdığı okuyucuya sunmaktadır.

Rancière, demokrasiye ilişkin olumlu-olumsuz-tumturaklı yaklaşımları tartışırken öncelikle bir “demokrasi tanımı” ile yola koyulur: “…modern kitle toplumundaki sınır tanımayan arzuların egemenliğinin” adı, demokrasidir. Bu, aslında, demokrasiyi toplumsal nizamda birbiriyle yan yana getirilemeyecek türden şiddet, iltimas, seksüel sapkınlık, yozlaşma gibi durumların kökeninde kabul edenlerin ortak tanımıdır; bu tip “kötülüklerin” artışının sorumlusu demokrasi mefhumudur. Rancière burada söz konusu tanımlama biçiminden ötürü kavrama nefret duyulmasının altını çizer. Olgular ve olaylar ne kadar modern zamanlara ait bile bu nefret bir bakıma kadimdir de. Antik Yunan’daki demokrasiyi “çokluğun korkutucu yönetimi” olarak ve “her türlü meşru düzenin mahvedilmesi olarak görülen kişiler” kavramı hakaret anlamına gelecek şekilde kullanmıştır. “Tiksinçlikle” eşanlamlı olan demokrasi, Rancière’in belirttiği üzere, doğuştan veya yeteneğe dayalı iktidardakilerin konumlarının sarsılmasının da bir göstergesi olması nedeniyle pejoratif içeriğe kavuşturulmuştur.

Modern zamanlara geldiğimizde demokrasiye duyulan nefretin kökenindeki diğer bir boyut, kavramın fonksiyonelleştirilmesine ilişkindir. Demokrasi, konvansiyonel ve modern savaş mantığı ile birlikte toplumlara ve ülkelere dışsallaştırılan, “dışarıdan getirilen” bir hale bürünmüştür. Rancière çok iyi bildiğimiz Irak’tan ve diğer ülkelerden örnekler verir ve ekler: ortada bir paradoks vardır! “Demokratik paradoks” adı verilen içinden çıkılmaz hal, demokrasinin kavramsal art alanının talihsizliğini gözler önüne serer. Şöyle ki, Saddam Hüseyin’i deviren “süper-güç Amerika”nın Savunma Bakanı’nın “Iraklılara özgürlük getirdik” dedikten sonra “özgürlük aynı zamanda yanlış yapma özgürlüğü anlamına da gelir” sözü demokrasinin operasyonelleştirilmesinin izlerini taşımaktadır. Bu örnekteki talihsizlik, “orantısız askeri güç” kullanarak demokrasi ithal eden süper-gücün “düzensizliğin üzerinden gelebilecek” bir “gücü” de içinde barındırmasıdır. Demokrasi idealleştirilmiş bir siyasal ve toplumsal yaşam biçimi olarak halkların kendini yönetmesine/kaderini tayin hakkına gönderme yaparken, “yönetilemez” olanı da imler.

Rancière’in “demokratik paradoksun olağan biçimi” olarak tanımladığı, demokratik biçimsellikte yönetme sorunsalının katılaştığı an, aşırılığın ortaya çıktığı andır: “Aşırılık demokratik yönetimin yerle bir olması anlamına gelir ve bu nedenle önlenmelidir”. Tıpkı “daireyi kare halene getirmeye” benzeyen bu çaba, hükümetlerin işine gelir: Rancière’in tespitine göre demokrasilerin “yönetilemez” olması, tam da “yönetilmeleri gerektiğinin mebzul miktarda kanıtıdır” ve bu durum “yönetirken sarf ettikleri uğraş için yeterli bir meşruiyettir”. Meşruiyeti tesis eden entelektüel kadrolar, Rancière’in analitik ayrımına göre pragmatik eğilimli ve kamusal olanın otoritesinden sorumlu “politika-yönelimli entelektüeller”dir. Demokrasiyi ikircikli hale getirirken bu tip düşünürler demokrasiye “iki hasım” imajı çizerler. İlk hasım, “açık bir şekilde tanımlanmış bir düşmana”, “keyfiliğin egemenliğine”, “tiranlık”, “diktatörlük”, “totaliterlik” olarak adlandırılan “sınırsız yönetime karşıdır”. Demokrasiye tanımlı bu karşıtlık, diğer bir taraftan, başka bir karşıtlığı örter: “İyi bir demokratik yönetim, demokratik yönetim olarak adlandırılan şerri denetim altında tutabilme becerisine sahip olandır”. Buraya bir parantez açalım, Rancière’in eseri boyunca bahsettiği “iyi demokrasi” alelade bir sıfatlandırma değildir; kitabın çevirmeni Utku Özmakas’ın notuna göre Aristoteles’in Politika eserinin IV. ve VI. kitaplarındaki “iyi demokrasi” ve “kötü demokrasi”ye göndermesi olan bir kullanımdır. Rancière’in bu ayrımdan esinlenerek demokrasiyi nispeten stabilize ettiği söylenebilir: “iyi demokrasi (…) demokratik uygarlığın felaketini önleyen demokrasidir”.

Demokrasi kavramının pejoratif içerikle kullanılmasının ya da yönetilemezlik bağlamında operasyonelleştirilmesi arkasında en büyük neden, “siyasetin unutulmasıdır”. Rancière “siyaset unutulunca demokrasi sözcüğü hem kimsenin artık adıyla çağırmak istemediği bir tahakküm sisteminin edeb-i kelamı” oldu der, “hem de silinen sözcüğün yerini alan şeytani bir ad”. Siyasetin içeriği ve özgüllüğü Rancière’in daha çok Siyasalın Kıyısında, Filozoflar ve Yoksulları, Özgürleşen Seyirci gibi eserlerinde tartıştığı bir konudur ama Demokrasi Nefreti’nde de arkhè (ilk-köken-buyruk-yönetici ilke) üzerinden bir bağlam okuyucuya sunulur. Bu bağlam “demokrasinin tekilliğinin” unutulduğu, demokrasinin “oligarşik iktidarların kamusal yaşam tekeline” girdiği, demokrasinin “yaşamlar üzerinde” ipotek kurulmasına indirgendiği anlayışa ve hareket etme biçiminin aksi yönüne işaret etmektedir.

Rancière tam da bu yüzden demokrasinin çağımızın en büyük “nefret nesnesi” olduğunu söyler: “…zenginliğin toplumsal iktidarı kendi sınırsız büyümesi önündeki hiçbir engeli hoş görmüyor ve bu iktidarın içgücü, devlet eylemlerinin içgücüne her geçen gün daha yakından eklemleniyor”. Kavramın, özerk-özgün yönetim sistemini içermesine karşın “yönetilemez” kabul edilmesi üzerinden bir tahakküm tekniğine dönüşmesi “nefret nesnesi” iken, tahakküm düzenini kuran anlayışa ket vurması bu sefer karşı tarafta ayrı bir “nefret nesnesi” olarak görülmektedir. Rancière’in çıkardığı demokrasi dizgesinde “demokrasi nedir” sorusunu tekrar sorarsak şunu söylememiz mümkün: “Demokrasi, ne oligarşiye halk adına hükmetme imkânı veren yönetim biçimidir ne de metanın gücünün düzenlendiği toplum biçimidir”.

DEMOKRASİ NEFRETİ, Jacques Rancière, (Çev.) Utku Özmakas, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.

Davetsiz Misafir (Sacide ALKAR DOSTER)

Evinizi hiç tanımadığınız biriyle paylaşır mıydınız? Sadece gidecek yeri olmadığını bildiğiniz, muhtaç biriyle mesela. Modern dünya insanı bencilliğin sonsuz denizine soyunalı çok olmuştur. Var olmanın eşiti sayılan gelişkin mülkiyet anlayışımız “evet’in” yolunu çoktan kapatmış gibidir.

Nagazaki deyince okurun zihnine ilk yansıyan; Amerika Birleşik Devletleri’nin II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Japonya’nın Nagazaki şehrine attığı atom bombası ve sonrasında yaşanan katliam oluyor. Buna karşın kitap Japonya’da yayınlanan bir gazete haberinden esinlenerek yazılmış. Küçük bir roman olan Nagazaki, yoğun anlatımı ve unutula gelen insani gereklilikleri hatırlatması bakımından kıymetli. Kitap 2010 yılında Fransa’da I’Académie Française Grand Prix ödülüne layık görülmüş ve yirmiden fazla dile çevrilmiş.
Shimura, günlerini tekdüze bir sıradanlıkta geçiren, orta halli, bekâr, ellili yaşların başlarında bir meteorologdur. Hayatındaki bu olağan akış, bir süre sonra kendinden bağımsız gelişen olaylar yüzünden sıkıntılı bir hal alır. Birkaç haftadır evinde yabancı birinin varlığını hisseder. Üstelik bunu hissettirenin bir hayalet olmayacağını bilecek kadar aklı başındadır.

“Her şey satın aldığımdan emin olduğum bir yiyeceği bulamayışımla başladı. İlk başta tabi ki kendimden şüphe ettim… İkinci seferde, kasa fişini tesadüfen saklamışım, böylelikle hayal görmediğimden emin olabildim: Evet birden kayıplara karışan balığı gerçekten satın almıştım.”

Yiyeceklerin kayboluşu, zamanla eşyaların değişen yerleriyle de dikkat çekici olmaya başlar. Shimura aklının sınırlarını zorlayan bu açıklanamaz durumla paranoyanın eşiğinde gidip geldikten bir süre sonra, bu durumla daha fazla başa çıkamaz ve sorunu kökünden çözecek teknolojik bir yol bulur. Evine yerleştirdiği kamera sayesinde işyerinden mutfağını izlemeye başlar. Çok geçmeden mutfağında gezinen, bir kadın görür. Bir siluetten farksız bu anlık görüntü, Shimura’yı geri dönülmez bir eşiğe getirir.

“Şu hiçbir şeyim olmayan o zavallı kadını unutmak değildi söz konusu olan. Mesele, yoksunluğu ve çoraklığının ansızın gün yüzüne çıktığı tüm varlığımı unutabilmekti. Uzun zamandır orada hiçbir istek, hiçbir umut yeşermemişti. Bu kadın lanetlenmeyi hak ediyordu, sis perdesini kaldıran oydu.”

Kitap yoluna okurunu şaşırtarak devam eder. Siluet canlanır, anlatıcı ve eril dilden sonra bu kez kadın diliyle başka bir hikâye çıkar ortaya.

“Tanımadığınız birine yazılacak bir mektuba başlamak için en uygun cümle diye bir şey yoktur. Birbirimizi “gerçekten” yalnızca bir kere ve ne denli tuhaf koşullarda görmüş olursak olalım, birbirimize tamamen yabancı olmadığımız bir gerçek.”  

Görünür gerçekler, detayların arasına sıkışan aslının gerisinde kalır. Çaresizliğin sınırlarına gelmiş bir kadının yaptıkları, şaşkınlık uyandırmaktan çok, okurun kendiyle hesaplaşmasına sebep olur. Kitabın son satırlarında yaşanan ironi, yaşamın aynası gibi yansır okurun yüzüne. Çünkü okur da yaşamın parçası olmakla, birbirinden farklı coğrafyalarda, başka hayatları yaşadığını düşünse de her hayat birbirinin tekrarı gibidir. Küçük bir anlatı olan Nagazaki, ayrıntılı betimlemelere rağmen etkili ve edebi tadını yitirmeyen bir roman. Not olarak; kitap yayınlandığı her ülkede farklı kapak tasarımlarıyla ulaşıyor okurla. 

NAGAZAKİ, Éric Faye, Çeviri: Nilda Taşköprü, Sel Yayınları, 2014.    
   

Daha Fazla Kâr İçin (Barış Gençer BAYKAN)

Benzin istasyonlarında “kurşunsuz” vurgusunu sıkça duyduk ama üzerinde hiç durmadık. Normalde benzinin kurşunlu olduğunu ve benzin tedarikçilerinin bizim iyiliğimizi için benzini kurşundan arındırdıklarını düşünebiliriz. Oysa gerçek tam tersi. Benzinde kurşun yok ve 90 yıl önce General Motors, Du Pont, bugün Exxon olarak bilinen Standard Oil- New Jersey son derece zararlı olan bu maddeyi benzine katmaya başlıyorlar. Otomobil egzozundan çıkan kurşun parçacıkları rüzgar,yağmur ve kar ile taşınarak sadece yerel nüfusa değil on binlerce kilometre ötedeki canlılara zarar veriyor. 1920’den bu yana atmosfere salınan kurşunun %90’ı benzin yakılmasından kaynaklanıyor.  ABD’deki The Nation dergisinde “The Secret History of Lead” adıyla yayımlanan uzun makale, H2O Kitap tarafından “Kurşunlu Benzinin Gizli Tarihi” adıyla kitaplaştırıldı. Bu gizli tarih şirketlerin halk sağlını nasıl hiçe saydıklarının öyküsü.

Kurşun tesirli bir nörotoksin. Kokusu, rengi ve tadı olmayan kurşun ancak kimyasal çözümleme sonucu tespit edilebiliyor. Böcek ilacı gibi benzer ve kansorejen ve öldürücü zehirlerin, bir çok kimyasalın, petrol atıklarının ve hatta radyoaktif maddelerin aksine kurşun zamanla çözülmüyor, buharlaşmıyor ve asla yok olmuyor. Kurşundan ilk ve en kötü etkilenenler çocuklar. Henüz gelişme çağını tamamlayamadıkları için çocuklarda IQ seviyesinde düşüş, okuma ve öğrenme güçlüğü , işitme engeli, dikkat seviyesinde azalma, hiperaktivite ve davranış bozukluklarına yol açabiliyor.Yetişkinlerde ise kandaki artan kurşun seviyesi kalp krizi ve inme gibi damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve erken ölümlerle ilişkilidir. Peki nasıl oluyor da bu zehrin benzine karıştırılıp doğaya salınmasına izin veriliyor?

Benzine kurşun neden katılır?

1921’de Ohio’da General Motors’ta çalışan Thomas Midgley Jr. tetra etil kurşunun (TEL- Tetra ethyl lead)  içten yanmalı motorlarda vuruntuyu azalttığını keşfediyor. (Midgley TEL’in yanı sıra ozon tabakasını delen kloroflorokarbon gaz bileşik grubunun ilk üyesi Freon’un mucidi). Vuruntu, motorun içinde bir şeylerin zarar gördüğü izlenimi yaratan, keskin metalik ses. Kurşunlu benzin aynı zamanda daha yüksek sıkıştırma kabiliyeti ile araçlara daha yüksek güç sağlıyor. Oysa temiz yandığı için daha az karbon üreten ve kurşun gibi vuruntuyu önleyebilen etanol ABD’de ve Avrupa ülkelerinde kullanılıyordu. 1826’da üretilen ilk içten yanmalı motor prototipinde alkol ve terebentin kullanılmıştı. Henry Ford ilk arabasını zirai alkolle çalıştırmıştı. Etanol için patent alınamayacağı için büyük kar getirmeyecekti ve petrol ve otomobil üreticileri tercihlerini kurşundan yana kullandılar.

Kurşun yerine Ethyl markalaştırılarak etkisi gizlendi. 1924 yılında Standard Oil’in TEL üretim tesisinde 5 işçi hayatını kaybetti, onlarcası kurşundan zehirlendi. Amerikalılar “kurşunlu benzin” ismini ilk defa basının haberleriyle öğrendiler. 30 Ekim 1924’te Standard Oil New York’ta bir basın toplantısında Midgley, TEL’in az miktarda zararlı olmadığını ispat etmek için ellerini bu sıvıyla yıkadı ve sonrasında gittiği toplantılarda bu gösteriyi sürdürdü. 1986’daki Çernobil nükleer felaketi ertesinde radyasyonlu çay içen bakan Cahit Aral’ı, Fukushima’dan sonra musluk suyunda radyasyon olmadığını göstermek için bir bardak su içen Tokyo Valisi’ni hatırlamamak elde değil.

Farklı sektörler benzer taktikler

ABD’de kurşunun otomobillerde benzin maddesi olarak kullanılması ancak 1986’da yasaklanabildi. Aslında 1926, 1943, 1954,1970 yıllarında zararalarından dolayı yasaklanması gündeme geldi ama asbest, tütün, tarım ilaçları, nükleer ve biyoteknoloji sektörlerinin de kullandıkları strateji ve taktikler yüzünden kurşunun benzinde hükmü sürdü. Bilimsel belirsizliğin arkasına saklanmak, kanıtları manipüle etmek, bağımsız araştırmaları ve araştırmacıları baskılamak, , düzenleme ve denetleme mekanizmalarından kaçmak, inkarcı lobilere ve medyaya kaynak aktarmak kurşunun zararlarını örtmek içindi.

Mineral kaynakların çıkarılması, işlenmesi, kullanımı ve korunması konularında bilimsel araştırma yapmakla yükümlü ABD Madencilik Bürosu’nun kurşunlu benzin ile ilgili araştırmaların masrafları üretici şirketler tarafından karşılandı. Toplum Sağlığı Dairesi hiçbir zaman bu konuyu araştırmadı ve daireye ödenek ayrılması için Kongre’ye talepte bulunmamış ve Kongre gerekli yasaları çıkarmadı. 20. yüzyılda ABD’de yakılan tahmini 7 milyon ton kurşunun büyük kısmı hala havada, toprakta, suda ve canlı organizmaların bedeninde. Britanya Çevre Kirliliği Kraliyet Komisyonu’nun 1983 raporu “yeryüzünde insan üretimi kurşundan etkilenmeyen tek bir toprak parçası veya canlı türü kalmadığı düşünülüyor.

ABD’de 1970’li yıllarda kurşunlu benzin üzerinde şüpheler arttıkça şirketler bu ürünü Uzakdoğu,Ortadoğu ve Güney Amerika’ya kaydırmaya başladı  AB ülkelerinde kurşunlu benzinin kullanımı 1993 yılında yasaklandı. Türkiye’de 1996’da kurşunlu benzin kullanma oranı %86 idi ve ancak 2004’te yasaklandı. Süper benzin diye uzun yıllar kullandığımız aslında kurşunlu benzindi. Dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 2004 yılındaki “Kurşunlu Benzin Tüketimi ve Kurşunun Etkileri Raporu’na göre Türkiye genelinde 2003 yılı verilerine göre benzinli araçlardan atmosfere atılan kurşun  miktarı yaklaşık olarak 230.000 kg/yıl olarak veriliyor.  Şehir içi bölgelerde kurşun kirleticilerinin ana  kaynağı olarak da süper benzin kullanan otomobiller gösteriliyor. Türkiye’nin kurşunlu benzinin gizli tarihi de yazılmayı bekliyor.

KURŞUNLU BENZİNİN GİZLİ TARİHİ, Jamie Lincoln Kitman, Çeviri: Esin Aslan Gündüz, H2O Kitap, 2014.

Jako Olayı (Emre ŞOLT)

Jako Olayı, gelecekte bir zamanda veya bugünün az da olsa manipüle edilmiş bir versiyonunda geçiyor. Yaşlı Dünya’nın dilinden okuyoruz Aşkın’ın yaşamını fakat yaşamının sadece bir bölümünü. Kitap bittiğinde Aşkın’ın yaşamı da -yazarın anlatımıyla- belki de başlıyor.

Ana karakterimiz Aşkın’ın omzuna konan bir papağanla başlıyor tüm olaylar. Fakat Bengi ülkede hiçbir hayvan başıboş dolaşamaz, her şeyin bir sahibi vardır. Jako’nun gelişi bir tesadüf mü yoksa bilerek mi gönderilmişti? Kaminvirüs de neydi? Niçin Aşkın’ın babası, 12. Gökada’da uyur bir vaziyette tutuluyordu?

Bu soruların cevaplarını her şeyden önce mekânlarda bilinçli olarak yapılan değişikliklerde aramanın ne kadar doğru olduğunu düşünen yazar hikâyesine de zannımca mekânları anlatarak başlıyor.  Başsitekent‘te oturan Lara, Aşkın ve aileleri ile terk edilmiş evlerin yer aldığı Rabutepe. Başsitekent oluşturulurken Rabutepe’deki insanlar evlerinden bir çeşit kandırmayla çıkarılmış: Başsitekent’te onları bekleyen yepyeni bir yaşam olacaktı. Mekân olarak bakıldığında içinde bulunduğumuz Türkiye’nin kentsel dönüşüm projelerini andıran iki ana yapı çıkıyor karşımıza. Birincisi Aşkın’ın babası Kayra Baba’nın atalarının yaşadığı, çocukluk anılarının burada geçtiği Rabutepe; ikincisi semtlerini birbirine bağlayan yapay ağaçların ve tabii ki –burası şaşırtıcı(!)- devasa binaların bulunduğu fazla söze ne hacet yaşadığımız mega kentlere benzeyen Başsitekent.  Mekânların insan yaşamındaki önemini bir kez daha karşımıza çıkarıyor yazar böylece. İnsan yaşadığı, büyüdüğü, çocukluluğunun geçtiği yerlerden, sokaklardan kopamıyor, oraların değişimi ve belki de hızlı değişimi insanın yaşama ve insana karşı umudunu da yerle bir edebiliyor. Çünkü mekânlar değiştikçe aslında değişen yaşam oluyor. Değişen yaşama karşı da insan da bir dönüşüme uğruyor. İşte Aşkın’ın annesi Belle Anne böyle bir dönüşüme uğraşmış, babası Kayra Baba ise Rabutepe’deki hatıralarıyla yaşayan ve fırsat buldukça oğluyla oraya yürüyüşe giden dolayısıyla da mekânlarla birlikte gelen dönüşümü reddeden biri.

Belle Anne hırslı, emirlere uyan, sürekli çalışan ama daha çok para için çalışan biri olduğu için Gizmenlerin yanında yer alıyor çünkü biliyor ki Gizmenler onun önünü açacaktı. Parayı ve parayla gelen ayrıcalıkları seven biri için Gizmenlerin çıkarlarının yanında olmak, neye hizmet ettiğini bilmeden çalışmak olağan bir tercihti belki de. Fakat kocası Kayra Baba Özgecillerin yanındaydı. Başka insanların iyiliği için çalışan, parayı kendisine zemin edinmemiş Özgeciller. Karşımıza iki grup çıktı: Burası Bengi Ülke. İki grup: 1. Bölek Partisini kuran Gizmenler ile 2. Bölek Partisini kuran Özgeciller. Einstein’ın dünyada iki tür insan olduğunu söylemesi gibi: İyi insanlar ve kötü insanlar. Bu kadar sert bir ayrım, ütopik olsa da gerçek payı yok değil.  Fakat yazarın bu sert ayrımı söylem olarak da yer yer bazı cümlelerde de karşımıza çıkıyor:

“Eskiyi yıkmadan yeniyi kuramazdın. (syf. 9)”
“İlerleyen teknolojinin sunduğu olanaklar, bu olanaklara sahip olmak için gereken para ve güç, insanları birbirinden uzaklaştırmıştı. (syf. 55)”
“Akıllı davranmak, onlara zenginlik ve lüks sunacaktı. Bu dünyada başka ne istenebilirdi? (syf. 64) ”


Bengi ülkenin kuralları, bu kurallara uyulmanın ciddi zorunluluğu vardı ve asla hiç kimsenin gizlenebileceği bir yer yoktu. Her şey kayıt altına alınıyordu. Evinizde beslediğiniz hayvanlar dâhil. Bu kuralları öğrenemeyen bir çocuğa, kurallar yatılı bir okulda öğretiliyordu. Böylesine özgürlüklerin olmadığı, her şeyin devlet denetiminde olduğu bir ülkedeki bu iki grubun bu kadar sert hatlarla ayrılması da olağan görülebilir.

Başta sorduğum tüm soruların cevaplarını kitapta bulabileceğimiz gibi, bu hikâyede asıl dikkate değer husus, satır aralarında ve olayla ilintili olarak yapılan tespitlerdi. Yaşadığımız hayatlar üzerine düşünmemizi sağlayan ve çocuklara da yol açan ama yolu direk göstermeyen, tercih yapmalarını bekleyen yazarın bu hikâyesinin devamını beklediğimi söylemeden edemeyeceğim.

JAKO OLAYI, Sevda Müjgan Yüksel, Morpa Yayınları, 2014.

İdeal Kahraman Değil Çelişkisiyle İnsan (Neşe AKSOY)

Irmak Zileli’nin ikinci romanı Gözlerini Kaçırma, ilk sayfalarında “talihsiz” bir olayın ardından başkahramanı Didem’in hem toplumsal hem de bireysel bir mücadeleye hazırlandığını düşündürüyor okuruna. Fakat roman ilerledikçe, Didem’in dünyasında bunun daha farklı bir mücadele anlamına geldiğini görüyoruz. Öyle ki, Didem açısından babasız bir çocuk doğurmak, durumun toplumsal aykırılığından ve onun iç dünyasında yarattığı annelik ve kadınlık duyguları arasındaki psikolojik çatışmalardan çok yaşamı boyunca yakasını bırakmayan sevgisizliğin pençesinden kurtulmanın bir yolu olarak beliriyor. Bu bakımdan, babasız çocuk doğurmayı göze almak Didem’i ayrıksı bir kahraman gibi gösterse de, onun asıl kaygısının sevgiye olan ihtiyacını gidermek ve yalnızlık duygusunu yatıştırmak olduğunu fark ettiğimiz anda, Didem sıradan insana özgü çelişkileriyle bir modern roman kahramanına dönüşüyor gözümüzde.

Çocukluğundan itibaren ailesi ve toplumun genelince sorgusuz sualsiz benimsenen değerler ve yargılarla uzlaşamıyor Didem. Samimiyetsizlik ve yapmacıklıklarla örülü aile hayatında gözlemledikleriyle etrafında dönüp duran, saklı gerçekleri anlamaya çalışan, sorgulayan ve anne-babasının beklentileri ile kendi isteklerini bir türlü örtüştüremeyen bir mizaca sahip. Romanda ailesiyle sınırlı tutulan çocukluk dünyasının merak ettikleri ve sırları da aile üyelerine ilişkin… Sözgelimi sevgisine büyük bir ihtiyaç duyduğu ancak bu ihtiyacını bir türlü karşılamayan annesinin soğukluğunun ardında yatan nedeni hep merak ediyor.  Henüz on altı yaşındayken karşısına çıkan bir kitabın içinden düşen, annesinin ilk kez mutlu gözüktüğü bir fotoğraf ve kitapta altı çizilmiş “mutlu olmak için hiçbir istek duymuyorum…” (s, 53) cümlesi onun için sorgulatıcı. Vardığı yargı ise bir o kadar kesin ve acıtıcı. Nitekim bu onun ve babasının annesinin yaşamında önemsiz bir yerde olduklarını düşünmesine yetiyor: “Belki de alıntı olan sensin. Bir de baban. İkiniz, annen için başkası tarafından yazılmış bir hayatın pasajlarısınız. Kendisine bırakılsa sizi yazmayacağı belli. İlk kez bu kader ortaklığı aranızdaki” (s, 55).

Sevgilileriyle kurduğu ilişkilerde de hiçbir zaman aradığını bulamıyor Didem. Zaman zaman tıpkı ailesiyle ve arkadaşlarıyla yaşadığı uzun sessizliklerde sığınılan televizyon gibi sevgililerinden beklediği sevgiye olan ihtiyacını ufak tefek yollarla gidermeye çalışan küçük bir kız çocuğu kadar naif ve hassas hale geliyor: “İtiraf etmen gerekir ki, her sevgilinde kendine bir yüzük alman biraz da bundan. Eski görünümlü olup olmadığını önemsemezdin. Aslında onun düşünüp almasını tercih ederdin ama şart da değildi. Her şeyi olduğu gibi bunu da ikiniz adına sen düşünürdün” (s, 29-30). Bu bakımdan, Didem’in çoğunluğun aksine modern zamanların sevgisiz-de-yaşanır dünyasına kendini kaptırıp gidemeyen ve insana getirdiği boşluk ve yalnızlık duygularının verdiği sıkıntılı ve çatışmalı ruh haliyle baş etmekle mükellef bir roman kahramanı olduğunu söylemek mümkün. Irmak Zileli’nin anlatımı, kahramanının modern zamanların dünyasıyla arası kötü, asi ve özgür ruhlu mizacını sevimli ve etkileyici bir biçimde dile getiriyor. Nükteli dili, kısa ve net cümleleri ve yer yer keskinleşen vurgularıyla bir başkaldırıyı hissettiren bu anlatım zaman zaman rahatsız edici bir ton ediniyor.  Bir kaçışın temsili olarak görülebilecek hayaller ve rüyalarla örülü roman atmosferinin de bunda payı büyük.

Bu açıdan, durumun toplumsal aykırılığına rağmen Didem cephesinde babasız bir çocuk doğurma fikrinin bir garabet olmadığını söylememiz artık daha kolay ve anlaşılır – ki zaten romanda Didem’in ailesi ve arkadaşlarının verdikleri tepki ne tahmin edildiği kadar ağır tutulmuş, ne de Didem onlarla baş etmeyi yeterince kendine sorun edinen biri olarak kurgulanmış. Babasız bir çocuk doğurmak modern dünyanın getirdiği sevgisizlik ve boşluk ile yalnızlık duygusuna karşı, deyim yerindeyse, kendi tercihiyle belirlediği bir zorunluluktan daha öte veya daha büyük bir cesaret işi gibi gözükmüyor onun için. Nitekim durumun toplumsal ve psikolojik boyutundan çok, anne olan bir kadın ve birey olarak çocuğunun onun iç dünyasındaki temel eksikliği gidermedeki rolü ve etkisine şu sözleriyle dikkat çekiyor: “Bedenin ve beynin sana diyordu ki, onunla birlikte sen de yeniden doğacaksın. Sadece sen onu doğurmayacaksın, o da seni doğuracak. O zaman bebeğin bir tek sana ait olduğunu düşündün. Aynı şekilde sen de ona aittin. Üstelik bunun için kendini ona sevdirmeye çalışmana gerek yoktu… Kalp ve mide bölgesindeki yangının nasıl söndüğünü anladın. Yanmaya neden olan o eski gedik, dokuz ay on gün boyunca hiç açılmadı” (s, 160). Bu bakımdan, Didem’in romanın başında kendisine telkin ettiği gibi gözlerini kaçırmamayı başardığını söylememiz de artık pek mümkün değil. En nihayetinde etrafındaki sevgisizlik ve yalnızlık duygusu karşısında doğuracağı çocuğa sığınan bir figüre dönüşmekten kurtulamıyor Didem.

Velhasıl toplumsal kabulleri ve önyargıları eleştirip cesaretle savuşturan kahramanının etrafındaki sevgisizlik, iç dünyasındaki eksiklik ve yalnızlık duygularıyla bu denli cesaretle yüzleşememesinin –ve peşi sıra cereyan eden ve romanda geniş yer bulan korkuları, suçluluk duyguları vb.– bir çelişkisi olarak okunabilir Gözlerini Kaçırma. Bu yönüyle, modern dünyadaki insanın bin bir türlü çelişkilerinden yalnızca birinin bir hikâyesi olarak keyifle, özenle ve eleştirel gözlerle okunmayı hak ediyor.

GÖZLERİNİ KAÇIRMA, Irmak Zileli, Remzi Kitabevi, 2014.




O Gülü Kalbimize Gömdük (Hasan TURHAN)

“Anneme de ki, ben doğduğumda sevindi. Ben öldüğümde de eminim ki çok üzülecek ama sonumun ne olacağı belli değil, kendini her türlü sona hazırlasın.” Maraş'ta işkencede öldürülen devrimci öğretmen Ali Ekber Yürek'in annesine iletilmesini istediği sözlerdi bunlar. Kim bilir belki de sonunu öngörmüştü. Ama bütün bunlar dünyayı daha yaşanılabilir bir yer yapmak içindi. Ne de olsa kolay değildi erken ölmek.

Şükran Lılek Yılmaz'ın Dersim Yayınları'ndan çıkan Ali Ekber Yürek “Ben Dünyayı Değiştirmeye Talibim” adlı kitabı 1980'li yılların öncesi ve sonrasıyla, o dönemdeki Dersim'in ve Maraş'ın kırsal kesimdeki aile yaşantısına, sosyo-ekonomik yapısına, insan ilişkilerine, Kızılbaş ve Alevilerin yaşantısına, insanların neden ve nasıl politik olma ihtiyacı duyduklarına, Sol'un örgütlenme biçimine, dönemin tartışmalarına ve tabi ki Devrime adanmış bir yürek olan Ali Ekber Yürek'in kısa yaşama(ma) öyküsüne ışık tutuyor.

27 Yıllık Suskuınluğu Bozmak

Her şey Şükran Lılek Yılmaz'ın 15 Kasım 2008 akşamı bir tesadüf neticesinde Atılım gazetesinde gördüğü bir fotoğrafla başlar. Önce gördüğü kişinin dayısı olduğuna inanamayan Yılmaz daha sonra haberde 2 kere 'Ali Ekber Yürek' yazıldığını görünce emin olur. Haberde geçen “Ali Ekber Yürek'in saati Yoldaş Abla'da” yazısını okuyunca hemen araştırmaya koyulur. Fakat haberde konu edinilen Yoldaş Abla'ya bir türlü ulaşamaz. Bu olay çok az tanıdığı dayısı 'Ali Ekber Yürek'in' hikayesini araştırmaya ve dayısı için bir şeyler yapma isteği uyandıracaktır. Fakat 1980 Cuntası döneminde çok büyük acılar çekmiş aile bireyleri mezar taşında yazılmış sözün tezahürü (Bir gül yetiştirdik, erken soldu. O gülü kalbimize gömdük) olarak adeta suskunluğa bürünmüşlerdir. Zorlu bir süreç sonunda anlatır; ailesi, tanıdıkları ve arkadaşları Ali Ekber Yürek'i. Yılmaz'ın Birgün gazetesinde yayınlanan “İki yürek...İki saat...” yazısına kadar uzanan duygusal hikayenin ayrıntılarını kıtabı okuyacak olanlara bırakalım...


“1960'lı – 70'li yıllar, Dersim halkı için yeniden toparlanma, ayakta durma çabalarını barındıran yıllar olur. Büyük şehirlere paralel olarak Dersim'de de meydana gelen öğrenci-halk hareketinin büyümesinin önüne geçebilmek için, 1978 Maraş Olayları'ndan sonra 26 Nisan 1979 günü 'yaygın şiddet olayları' gerekçesi ile Doğu be Güneydoğu'nun bazı illerinde OHAL ilan edilir. Bu illerin içinde Dersim de vardır. Halk üzerinde baskı artmış ve devrimcilere yönelik operasyonlar başlamıştır. Bu uygulama ile adeta 12 Eylül'ün hazırlığı yapılır. Ülke genelinde büyüyen devrimci uyanışı bastırmak için 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra büyük zulümlerin yaşandığı, büyük baskıların yapıldığı yerlerden biri de Dersim olur. Köylerde Jandarma baskıları, gözaltına alınanlara yapılan akıl almaz işkenceler, ölümler ve kayıplar yaşanır. 12 Eylül Askeri Darbesi Türk Solu'nun ve de Dersim'in üzerinden bir silindir gibi geçer.”

İşkenceler, Gözaltılar, Tutuklamalar

Bu akıl almaz süreçten geçen Türkiye'de bir de Dersim'in özel durumu eklenince hayat daha da zorlaşıyor. Yoksul bir ailede dünyaya gelen Ali Ekber Yürek İlkokulu samanlıktan bozma bir binada okur. Fakat bölgedeki diğer çocuklar gibi Ali Ekber'e de ailedeki iş dağılımında belli görevler düşer. Okuldan arta kalan zamanlarında ev işlerinde annesine yardım eder. Ortaokul çağı geldiğinde evinden ve ailesinden ilk ayrılışını yaşayacaktır. Dersim'in Ovacık İlçesinde Ortaokulu bitirir fakat çok istediği Eğitim Enstitüsü'nü kazanamaz. Babası kaydını Fen Lisesine yaptırır. Nihayet Lise'den sonra girdiği Üniversite sınavlarında çok istediği öğretmenlik mesleği için ilk adımı atmış ve Tokat Eğitim Enstitüsü'nü kazanmıştır. Ali Ekber Enstitüde katıldığı çeşitli tartışmalar sayesinde ideolojisini belirler ve politik olmaya başlar. Eğitim Enstitüsü'nü başarıyla tamamlayıp artık çok istediği Öğretmenlik mesleğine kavuşacaktır. Maraş'ın Elbistan İlçesinde küçük bir köye atanır. Sıcak kanlılığı ve yardım severliği ön plandadır. Halkın sorunlarıyla ilgilenir. Bu yüzden yerli halk tarafından hemen sevilir Ali Ekber. İnsanların sıkıntılarına çocukluğundan öğretmenlik yıllarına kadar bizzat şahit olan Ali Ekber bu şartlarda mücadelenin kazanılamayacağını görür ve Devrimci Halkın Birliği hareketinde örgütlenir. Çeşitli eylemlerde bulunur. Ali Ekber Yürek'i öncesi ve sonrasıyla 1980 Cuntasının Komutanları tarafından işkencede katledilmesine götüren süreç başlamıştır.

Dersim'den Maraş'a Uzanan Mücadele

Şükran Lılek Yılmaz, Ali Ekber Yürek'in aile bireyleri, okul arkadaşları, yakın akrabaları ve mücadele dönemi arkadaşlarının anlattıklarından derlediği bölümde, Ali Ekber Yürek'in kişiliği, karakteri ve hayat bakışı hakkında ip uçları bulabiliriz.

Ovacık'tan arkadaşı Hüseyin Tekin'in Ali Ekber'i nasıl tarif ettiği bizim için aydınlatıcı olacaktır, "O'nun o kamil adam tavrında, tartışmakta olduğu insanların da eninde sonunda gerçekleşecek kolektif ve ortak hayatın özneleri olduğu hissi, duygusu ve belirli ölçülerde de bilinci vardır.”

Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümü, araştırmalar ve görüşmeler sonucu edinilen bilgiler ışığında Ali Ekber Yürek'in 24 yıllık kısa hayatını içermektedir. İkinci bölüm tanıyanların dilinden başlığı altında aile bireyleri, okul arkadaşları, yakın akrabaları, mücadele dönemi arkadaşlarının anlatımlarından oluşuyor. Üçüncü ve son bölüm ise fotoğraf, belge ve Ali Ekber Yürek hakkında özellikle son yıllarda basında çıkmış olan gazete haberlerini içermektedir.

Ali Ekber özelinde yazılan bu kitabın; aynı ve benzer acılar yaşamış, yıllarca sessizliğe bürünmüş ailelerin sessiz çığlıklarını dillendirmeleri ve o güzelim “kızıl karanfillerimizin” elbirliğiyle canlı tutulmaları dileğiyle...


ALİ EKBER YÜREK: "BEN DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEYE TALİBİM", Şükran Lılek Yılmaz, Dersim Yayınları, 2014.

Rüyalar Rengârenk Bir Karanlıktır (Cezmi ERSÖZ)

Bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesinin çetrefilliğini belki de imkânsızlığını anlatan bir eser genç yazar Cem Kertiş’in ilk romanı olan ‘Yüzümdeki Sen’, ama üçüncü kitabı. İlk kitabından beri zevkle okuduğum bu genç yazarı öykü ve şiirleriyle tanımıştım. Her iki türde de oldukça başarılı bulduğum Cem Kertiş’in yeni kitabı Yüzümdeki Sen’i kısa sürede okudum. Her ürünüyle kendini aşan bir yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.  Özellikle dilinden çok etkilendim. Feyza Hepçilingirler’in kitabın arka kapağına yazdığı yazıya bütünüyle katıldığımı söyleyebilirim. “Ustaca yazılmış bir roman. Sanatının ehli bir karikatüristin, çok az çizgi kullanarak insan ruhunun derinliklerini anlatması gibi Cem Kertiş de kelimeleri yeterince kullanarak karakterlerini derinlemesine anlatabilmiş. Özellikle de kurgusuyla, oldukça güçlü bir roman yazmış.”

Cem Kertiş, her zaman özgün bir dil ve anlatım arayışındadır. Şiirde de öyküde de bu kaygıyı taşır. Ayrıca roman dışındaki türlerde de ürünler vermesi, çalışması romanını da güçlendirip zenginleştirmiş. Kendisi felsefe mezunu, ayrıca psikoloji bilimine çok meraklı olduğunu biliyorum. Resim sergilerine, tiyatroya ve sinemaya giden, kendini sanatın diğer alanlarıyla besleyen bir arkadaşım. Demem o ki, bir sanatçı kendi sanatı dışındaki alanlarla da ilgilenmeli. Bir şair sadece şiir ile ilgilenirse, bir romancı yalnızca roman sanatının ürünleri ile beslenirse, müzisyen müzik dinlemek ve bestelemekten başka bir dünyadan içeriye girmezse yeterince iyi ürünler veremez diye düşünüyorum. Sanatı, tek yönlü beslenen bir insan gibi marazlı olur. Bu bağlamda, ‘Yüzümdeki Sen’ farklı disiplinlerle ilgili bir yazarın ürünü olduğu için oldukça zengin bir içeriğe sahip.

Akıl hastanesinden taburcu olduktan sonra kendi geçmişinde gezinen, artık eskisi gibi, normal insanlar gibi yaşayamayacağını acıyla bilen genç bir adamın tutku dolu arayışları ve varoluşunu sorguladığı bir roman Yüzümdeki Sen. Toplum baskısını her zaman ensesinde hisseden bu genç adam koşulları nedeniyle ailesinin yanında yaşamak zorundadır. Mecalim yok, beni rahat bırakın dese de ailesi ve geçmişi onun peşini bırakmaz. Böyle bir durumu hepimiz yaşamadık mı? Gücümüzün eksildiği, tahammülümüzün kalmadığı zamanlar olmadı mı? Aşk acısıyla kıvrandığımız günlerde hiç istemesek de kalkıp işe gitmek zorunda kalmadık mı? Bazen kendi kendime şunu sorarım, herkesin deneyimlediği böyle dertli zamanlarda neden insanlar çoğu zaman birbirine karşı empati duymaz. Neden o düşmüş insanı kendi halinde bile bırakmayız.

Metne tekrar dönmek gerekirse, romanın kahramanı Sinan’ın doktoruyla ve varlığı-yokluğu belirsiz Ressam Salih ile olan diyalogları oldukça çarpıcı. Bu diyalogların çok dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü farklı bir kurgusu var romanın. Önemsiz saydığınız bir cümlenin değerini romanı okuyup bitirdiğinizde anlıyorsunuz. Bir başka söyleyişle, işlevsel ayrıntıları ustaca kullanmış. Cem Kertiş’in bu katmanlı yazı biçimi öykülerinde de var.

Peki, neyi anlatıyor yazar bu kitabıyla? Kentin sokaklarını, meyhanelerini, batakhanelerini anlatıyor; ama yalnızca buraları anlatmıyor. O sokaklarda, sahillerde, evlerde, meyhanelerdeki insanların iç dünyalarına ayna tutuyor. İnsan ruhunun derinliklerine çekiyor okuyucuyu. Bunu kimi zaman rüyalarda kimi zaman mektuplarda yapıyor. Evet, yeri gelmişken söylemekte fayda var. Romanın kurgusuna ustaca yedirilmiş bu mektuplar bazen eski anılara, yitirilmiş sevgiliye, kimi zaman da bir çocukluk korkusuna yazılmış. Sinan’ın rüyaları da, William Shakespeare’in çok sevdiğim dizelerini gerçeklercesine ilginçti: “Rüyaların yapıldığı madde deniz biz ve uykuyla çevrilidir küçük hayatımız.” Her gece rüya görürmüş insan. Psikoloji bilimine göre de çoğunluk hatırlamazmışız rüyalarımızı. Daha ilginci rüyalarımızın üzerine çok da düşünmeyiz, unutur gideriz. Oysa bu romanda biz Sinan’ın rüyalarını okuyarak o rüyaların insanın gizil gerçeklerini ilginç bir biçimde barındırdığına tanıklık ediyoruz. Sadece rüyalar mı, kahramanın göndermediği mektupları da tıpkı rüyalar gibi insanın saklı derinliklerine dokunup onları okuyucuya sezdiriyor. Bu yüzden, okuyucunun karanlığına ışık tutan, kendisinden çok şey bulacağı bir metin ortaya çıkmış. Bu bağlamda ‘Yüzümdeki Sen’ psikolojik bir roman olarak görülebilir. Ama yine de tür olarak kategorize edilmesi güç bir roman olduğunu söyleyebilirim.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da şu ki, romanda bir kahramanla tanıştığınızda onu ister istemez ete, kemiğe, bir şekle sokuyorsunuz; ama Cem Kertiş kahramanlarını bize pat diye anlatmıyor. Ne onların fiziksel ne de ruhsal görünümlerini anlatırken acele ediyor. Karakterlerini romanın bütünselliğinde betimliyor. Bir diğer söyleyişle, metne okuyucuyu da ortak ediyor. Susuyor çoğu zaman, okuyucu da konuşsun diye, hayal etsin, var olsun diye.

Yüzümdeki Sen’i okuyup bitirdiğimde kendi geçmişimde gezindiğimi fark ettim. Ve şu soruyu sordum kendime: Geçmişim gerçekte yaşantıladığım mı? Yoksa ben geçmişimi bugünkü arzularıma göre mi şekillendirip hatırlıyorum? Bu sorunun cevabını çok düşündüm. Doğruyu söylemek gerekirse net bir yanıt bulamadım. Bir başka söyleyişle ‘Yüzümdeki Sen’ insanı kendisiyle ilgili şüpheye düşüren, aslında bunu sezdiren bir eser. 

Arayışa lanetlenmiş modern insanın trajedisini, bir başka söyleyişle kendi yaşantımızı duyumsayacağımız bir eser yazmış Cem Kertiş. İnsan ruhunun pürüzlerini, gediklerini, çukurlarını, kıyı ve köşelerini ustalıkla betimlemiş. Bunu yaparken süslü bir anlatım yerine su gibi akıcı bir dil kullanmış. Okuyup bitirdikten sonra hatırda kalan karakterler akılda kalan bir roman yazmış. Öykü ve şiirlerinde de popülist kaygılardan uzak kalmayı yeğleyen biri, derdi edebiyat olan bir yazar. Gerçek edebiyat okuyucusuna hitap etmeyi kendine dert edinmesi bu genç yazarın idealist yönünü gösteriyor. Oysa günümüz okuyucusu çoğunlukla tüketeceği, vakit öldüreceği metinleri tercih ediyor. İyi bir okuyucu değişmek için okur diye düşünüyorum. Okunulan bir romandan, dinlenilen bir müzikten ve seyredilen bir resimden sonra birey değişmişse bir şeylerin farkına varmış ya da düşünmüşse o yapılanlar sanat eseri değerlidir. Sanat eseri bir tüketim nesnesi olmamalıdır, olamaz da. İşte bu sebepler yüzünden genç yazar Cem Kertiş’in bu güzel romanını gerçek edebiyat okurlarına öneriyorum.

YÜZÜMDEKİ SEN, Cem Kertiş, İş Bankası Kültür Yayıncılık, 2014.






Demokratik Çözüm İçin Modern Siyasal Özerklik (Bülent ÖZÇELİK)

Türkiye’de Kürt sorunu çerçevesindeki gelişmeler yeniden çatışmalı bir döneme sahne olurken, sorunun demokratik çözümüne yönelik tartışmalarda önemli bir düşünsel zemin sunacak bir metin Türkçeye çevrildi. Thomas Benedikter’in Modern Özerklik Sistemleri/Dünya Özerklik Örnekleri (Nika Yayınevi, Haziran 2014) kitabı, içeriği bakımından Türkiye’de yürütülecek tartışmalarda önemli bir açığa kapatacak nitelikte.

Uzun yıllar, insan hakları, azınlık hakları, azınlık dilleri, yerli halklar üzerine çalışmalar yapan Benedikter, Modern Özerklik Sistemleri kitabında, yıllara yayılan emeğini, özerklik çalışmaları konusunda temel bir metinde birleştirmiş. Yazarın kitaptaki temel sorunu şöyle ortaya çıkıyor: Etnik, dinsel ya da kültürel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, merkezi devletin bütünlük kaygısını ve bu azınlık grupların temel haklarını sağlayarak, bölünme olmadan bir çözüme gidilebilir mi? Benedikter’e göre bu mümkün. Burada vurgulanan temel nokta, çözümün, tüm demokratik süreçleri içeren bir şekilde ilerlemesi ve modern siyasal özerkliğin kurulması.

Kendisine azınlıkların bulunduğu ülkelerdeki kanlı çatışmaların son bulmasını dert edinen Benedikter, özerkliğe dair çalışmasını da bu noktaya yoğunlaştırıyor.  Geçici çözümler sunan ve demokratik süreçlerin gelişmediği çözüm önerilerini ve özerklik benzeri gelişmeleri, sorunların çözümü ve halkların temel haklarını edinmeleri için yeterli bulmayan Benedikter, bunun için kitabının ilk bölümünde geniş bir “siyasal özerklik” girişi yapıyor. Burada, siyasal özerklik kavramının ne olduğu, tarihçesi, temel özerklik biçimleri, yöntem ve temel haklar, kurumlar ve yetkiler üzerine temel bilgiler verilirken, özerkliğin avantajları, özerkliğe itirazlar ve özerkliğin sınırları ile, çağdaş özerklik sistemlerini belirleyen kriterler de yer alıyor. Benedikter, siyasal özerkliği, özel bir içeriğe büründürülmüş, yani belirli bir toplumun başka bir devlete aidiyeti ve hukuki olarak onun egemenliği altında olmasına rağmen, içişlerinde özgürce düzenlemeler yapabilmesi olarak tanımlamaktadır.

İtalya’daki Almanca konuşulan bir özerk bölge olan Güney Tirol’de doğan ve halen orada yaşamaya devam eden Benedikter, işleyen özerklik örnekleri incelemesine de Güney Tirol Özerk Bölgesi’nden başlıyor. Daha sonra, İspanya’daki özerk toplulukları, Büyük Britanya’daki özerkliği, Finlandiya’daki Aland adalarını, Belçika’yı, Ukrayna’yı, ABD’yi, Rusya’yı, Irak’ı, Çin’i ve burada sayamadığımız onlarca örneği, ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Benedikter, ele aldığı örneklerdeki özerkliğin oluşumunu, tarihçesini, özerkliklerin ana hatlarını, özerkliğin gelişmesini sağlayan yöntemleri, özerkliğin o bölgeye olan etkilerini ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Diğer yandan özerklik örneklerinin başarısında ya da başarısızlığındaki nedenler ve özerkliğin korunmasına yönelik adımlar da yine yoğun bir şekilde inceleniyor.

Kitabın ilgi çekecek, bir diğer bölümü de, Tataristan, Porto Riko, Amerika’daki yerli halklar için ayrılmış rezervasyonların ele alındığı “özgün özerklik biçimleri” bölümü. Yazar bu bölümde, Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelerdeki “özerklik benzeri teritoryal iktidar paylaşımı düzenlemeleri”ni de işliyor.

Thomas Benedikter, ABD’den Rusya’ya, AB’den Çin’e, Latin Amerika’dan Hindistan’a, dünyanın hemen hemen her yanındaki özerklik anlayışlarını incelediği kitabında, özerkliğin sorunlu yanlarına da halkların barış içinde bir arada yaşaması için taşıdığı potansiyellere de dikkat çekiyor. Benedikter’e göre, aynı bölgeyi paylaşan birbirinden farklı halk topluluklarının yaşadığı özerk sistemlerde, farklı biçimlerdeki yeni ayrımcılıkları engellemek amacıyla, genişletilen yetki alanları, mümkün olan tüm toplumsal aktörlerin temsil edildiği demokratik mekanizmalar aracılığıyla dengede kalır. Özerklik muhafaza edildiği sürece, merkezi devlet ileride sözkonusu olabilecek ayrılma talepleri ile yüz yüze kalmayacağı konusunda kendini daha güvende hissedecektir.

Farklı kıtalardaki, son 60 yılın birçok kanlı, ayrılıkçı savaşından, en azından şiddetli bir çatışmayı siyasî olana dönüştüren, iki taraflı ya da uluslararası anlaşmalara bağlanmış hakiki özerklik sayesinde kaçınılabilirdi. Birçok durumda askerî çatışmalar ya da gerilla savaşları, kurtuluş hareketleri bu tür düzenlemeleri kabul etmeye hazır olsa da, siyasal özerklik öngörülmediği için patlak verdi. Özerklik hakkını da içine alan bir hukuk sistemi ve özerkliği kesin olarak belirlenmiş şartlarla devam ettirme yükümlülüğü, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan çok sayıdaki azınlık sorunlarının barışçıl çözümünün anahtarıdır.

Kitapta, Türkiye, maalesef bir özerklik örneği olarak değil, özerklik düzenlemesi yapılamadığı için çatışmaların devam ettiği bir bölge olarak ele alınıyor. AKP döneminde Kürt sorunu konusunda temel gelişmeler olduğu yönünde iddialar olsa da, AKP döneminde yaşananlar bir bütünlük içinde ele alındığında, halen temel siyasal bir düzenlemenin yapılamadığı, halen çocukların gençlerin ve kadınların sokaklarda öldürüldüğü, sorunun demokratik çözümünden uzak bir dönem yaşanmaktadır. AKP’nin siyasal yörüngesinin temellerini oluşturan, İslam-Türk milliyetçiliği, demokratik özerk bir çözüme uzak bir yapı taşımaktadır. Modern Özerklik Sistemleri kitabı, ülkemiz açısından Kürt sorununun ve diğer kimliklerin kendilerini ifade etmeleri yönündeki sorunların çözümü konusunda, demokratik ve özgürlükçü bir seçeneğin düşünsel izlerini gösteriyor. Yazımızı, yazarın Türkçe baskı için hazırladığı önsözden bir bölümle bitirelim.

“Bu kitap kuramsal kavramları ve var olan tüm özerklik sistemlerinden derlenmiş pratik deneyimleri sergilerken, birçok deneyimde özerkliğin bir özü olduğuna işaret etmeyi amaçlamamaktadır: bir yandan merkezî devlet, merkeziyetçi biçim ve devlet yapısından vazgeçerken, diğer yandan, bir dizi erk ve güvence sağlanan azınlık halkları, ayrılıktan vazgeçer. Dünyanın özerklik sistemlerinin bu sunumu özerkliğin bir tehditten ziyade büyük bir şans olduğu sonucuna varır. Barış, güvenli bir hukukî çerçevede daha fazla demokrasi ve istikrar, komşu devletlerle iyi komşuluk ve özerk bölgede bir arada yaşayan tüm etnik grupların olumlu toplumsal ve iktisadî kalkınması, işleyen özerkliklerin birçoğunun sonucu olageldi. Bu, Türkiye’de neden olanaklı olmasın ki?”

MODERN ÖZERKLİK SİSTEMLERİ, Thomas Benedikter, Çeviri: Kolektif , Nika Yayınevi, 2014.

Kikulacho Kimo Nguoni Mwako (Doğuş SARPKAYA)

“Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu.” Jomo Kenyatta.

Afrika, uzun sömürgecilik dönemi sona erdikten sonra unutulmaya yüz tutan bir kıta oldu. Yüzyıllar boyunca hem işgücü hem de hammadde deposu olarak görülen, kapitalizmin ilk dönemlerinde vahşice uygulamalarla alt üst edilen bir kıtadan bahsediyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlıklarını kazanarak sömürge olmaktan kurtulan Afrika’daki pek çok ülke, sömürgecilerin yarattığı etnik ayrımcılık, toprak gaspı gibi sorunlar yüzünden savaşların, kıtlığın, açlığın, bulaşıcı hastalıkların ve afetlerin mekânı oldu. Afrika, hem sömürülmenin hem de unutulmaya terkedilmenin yarattığı travmaları tek başına sarmaya çalışıyor.
Afrika’da yaşananlar konusunda ülkemizde yayımlanan akademik ya da edebi metinlerin azlığı hepimizin dikkatini çekecektir. Ayrıntı Yayınları geçtiğimiz sene Sudanlı yazar Tayeb Salah’ın Kuzeye Göç Mevsimi romanını yayımlayarak Afrika Edebiyatı’nı Türkiyeli okurla buluşturacağının sinyallerini vermişti. Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiongo’nun geçtiğimiz günlerde yayımlanan Bir Buğday Tanesi romanı da Afrika’da yaşananları anlamamıza olanak sağlayacak bir kaynak olma özelliği taşıyor.

Kurtuluş Gününü Beklerken

Bir Buğday Tanesi Kenya’nın kurtuluş gününe odaklanan bir roman. Ngũgĩ wa Thiongo, geçmişten geleceğe mekik dokuyarak, Kenya ulusal kurtuluş mücadelesini ve bu süreçte yaşananları Kenya’nın iç bölgelerindeki Thabai köyünü mercek altına alarak anlatıyor. Romanı kısaca özetlemek gerekirse: 1952-1960 döneminde uygulanan olağanüstü hal günlerinde tevkif kampına kapatılan ve orada bir kahramana dönüşen Mugo’nun Uhuru (Özgürlük) gününde bir konuşma yapması beklenmektedir. Mugo ise tüm yaşadıklarının ağırlığını omuzlarında hissettiği için köyde yalnız yaşamayı tercih etmektedir. Olağanüstü hal döneminde bir ihanet sonucu sömürgecilerce yakalanıp, katledilen devrimci komutan Kihika’nın silah arkadaşı General R. ise haini bulmak için çaba göstermektedir.

Ngũgĩ wa Thiongo, romanı yarattığı karakterlerin geçmişi üzerine kurgulayarak, uluslaşma sürecinin sancılarını masaya yatırıyor. Köyün önde gelenleri Mugo’yu ikna etmeye çalışırken geçmişlerini de öğrenmeye başlıyoruz. Köyün zengini ve ailesine dönmek için tevkif kampında birlik yemini ettiğini itiraf eden Gikonyo, onun güzel ama mutsuz karısı Mumbi, OHAL döneminde yeminini itiraf edip sömürge polisi olan Karanja ve 1920’lerdeki ilk isyan dalgasında yer almış Warui’nin öykülerini öğrendikçe Kenya’da yaşananları daha iyi anlıyoruz. Sömürgecilikten kurtuluşun dördüncü yılında -1967- yayımlanan roman, hamaset ve kahramanlık öyküleri anlatmaya gönül indirmeyerek, Kenya’da yaşanan gerçekliği tüm yönleriyle ele almaya çalışıyor.

Vahşetin Prova Mekânı: Sömürgeler

Bir Buğday Tanesi’nde sayfalar ilerledikçe Hannah Arendt’in sömürgelerde yaşanan insanlık dışı tecrübelerin her iki dünya savaşında yaşanacakların provası olduğu tespitini hatırlıyoruz. Bu tespite ek olarak Achille Mbembe’nin sözleri de kulaklarımızda çınlıyor: “Sömürgeler, savaşın ve düzensizliğin, siyasalın içsel ve dışsal figürlerinin yan yana durduğu ya da birbirinin yerini aldığı yerlerdir. Sömürgeler, hukuksal düzenin denetimlerinin ve garantilerinin askıya alınabilirliğinin mükemmel örneği durumundaki yerlerdir – istisna halinin şiddetinin ‘uygarlığın’ hizmetinde işlediğinin varsayıldığı yerler.”

Romanda, ormanda saklanan gerillalar ile yapılan savaşta tüm halkın nasıl terörize edildiğini; suçlu-suçsuz tüm halkın uygarlığı sindirememiş barbarlar olarak nasıl etiketlendiğini; tevkif kamplarında yargılanmadan tutulan binlerce insanın nasıl işkencelerden geçirildiğini; köylülerin gerillalara yardım ettikleri öne sürülerek nasıl fişlendiklerini; kadın erkek demeden tüm köy halkının köy etrafına açılacak hendek için nasıl insafsızca, kırbaçlanarak çalıştırıldıklarını okudukça istisna halinin nasıl gündelik bir deneyime dönüştüğünü görüyoruz. Bu insanlık dışı uygulamalara rağmen Kenyalıların özgürlük mücadelesine nasıl tutundukları da cisimleşiyor romanda. Ama bu noktada bile Ngũgĩ wa Thiongo, bir kahramanlık destanı yazmaktan uzak durmaya çalışarak roman karakterlerini zaafları, arzuları, eksiklikleri ve güçlü yönleriyle “insan” olarak yansıtmaya özen göstermiş.

Erken Bir Uyarı

Bir Buğday Tanesi’ni iyi bir roman, hatta bir başyapıt yapan şey Ngũgĩ’nin edebi sezgilerinin metnin uluslaşma güzellemesine dönüşmesini ve ülke içindeki iktidar kliklerinden herhangi birinin militanı olmasını engellemesi. Kenya’da sömürgecilik sonrası dönemde yaşananlar sömürge döneminde yaşananların yansıması oldu. Sömürgeciler tarafından el konulan ve beyaz yerleşimcilere tahsis edilen topraklar, bağımsızlık sonrası dönemde siyasi elitlerin ve büyük işadamlarının eline geçmeye başladı. Sömürgecilik öncesinde kolluk kuvvetinde yer alanlar ise polis gücü ve orduda etkinliklerini korudular. Bağımsızlık savaşı sırasında sömürülen, mülksüzleştirilen, işkenceye maruz kalan halk ise yeni dönemde iş güvencesinden ve insanca yaşamdan mahrum bırakıldı. Her seçim döneminde toprak reformu sözleri verilse de topraksız köylülerin kendilerinden gasp edilen toprakları geri alma şansları hiç olmadı. Ngũgĩ wa Thiongo, ülkesinde yaşananları ve gelecekte yaşanacak olanları doğru bir şekilde analiz ederek erken bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyor.

Bir Buğday Tanesi, “uygarlık” adına uygulanan denetimsiz ve insanlık dışı şiddetin, barbarlığın dışa vurumu olduğunun belgesi bir yanıyla. Aynı zamanda siyahların mücadelesinin sadece beyaz güce karşı verilmediğinin, kendi bedenleri içine yerleşen beyaz düşünceye karşı da verilmesi gerektiğini hatırlatıyor roman. Onun için ezilenlerin -bu yazının da başlığı olan-  Kihika'nın sözlerini her daim akılda tutması gerekiyor:  “Sizi tüketen şey giysilerinizin içindedir.”

BİR BUĞDAY TANESİ, Ngũgĩ wa Thiongo, Çev. Gül Korkmaz, Ayrıntı Yayınları, 2014.





Kırkıncı Yılında Kırk Yedi’liler (Başak BAYSALLI)

12 Mart’ın öncesini ve sonrasını ele alan, 1947 doğumlu genç kuşağın 12 Mart muhtırasında yaşadıklarına odaklanan, Füruzan’ın Kırk Yedi’liler adlı romanı bu yıl kırk yaşında. 1974 yılında yayımlanan, 1975’te Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü alan kitabın zamana meydan okuyarak kalıcılığı yakalayabilmesi, bugün de ilgiyle okunabilmesi Türkçe edebiyatta sık rastlanan bir durum değildir. Hızlı tüketim çağının etkisindeki ülkemizde bir kitabın yazılışından yıllar sonra yeniden basılabilmesi, üzerine konuşulabilmesi, tartışılabilmesi önemlidir. Belki de bunun nedenleri üzerinde durmak gerekir. “Kırk Yedi’liler”i günümüze ulaştıran, kitabın farklı yaş grupları tarafından ilgiyle okunmasını sağlayan nedenler neler olabilir? Füruzan’a ve “Kırk Yedi’liler”e bugün, bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Bir dönem romanı olarak Kırk Yedi’liler

Roman, 1970 dönemini ve 68 Kuşağı’nın yaşadıklarını 1947 doğumlu bir grup gencin gözünden anlatıyor. Üniversite gençliğinin geleneksel değerlerle, toplum ve siyasi yapıyla çatışması romanın ana karakteri Emine’nin yaşadıkları, hissettikleri ve düşündükleri etrafında ele alınıyor. Emine’nin inandıkları uğruna mücadeleyi göze alışı, ardı ardına yaşanan acılar ve ölümler bizi şiddet ile karşı karşıya getiriyor. Daha ilk sayfalarda Emine’ye yapılan işkenceye tanıklık ediyoruz: “Günlerdir, belki de aylardır hiçbirinin önünde ağlamadan durmuştu. Evet bağırmıştı. Hem de tanınmaz, inanılmaz seslerle bağırmıştı. Gırtlağından parçalar ayrışıyordu her çığlığında. Ses telleri çözülüp duyduğu acıyı dışlaştırabilecek bağırmalarını elverdiğince çoğaltabilmesi için değişip durmuştu. Sonunda sesi cinsiyetini yitirmişti. Tartaklanıp, sövülüp, elektrikle dağlanıp bırakıldığı zamanların birinde kendisiyle konuşmaya başlamıştı.” Hepimiz biliyoruz ki bu kısacık alıntıda anlatılanlar yalnızca 70’lerde yaşanmadı, Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek devletin sorgulama yöntemlerinden biri işkence. Bu ülkede doğup büyüyen her kuşağın çok iyi bildiği bir gerçek aynı zamanda. Bugün hâlâ, sokak ortasında dövülerek, vurularak öldürülen, gözaltındayken işkenceye uğrayarak onurları ayaklar altına alınan gençlerin olduğu, aydınların diri diri yakıldığı, düşünce özgürlüğünü savunanların baskı altına alındığı ve güpegündüz, kalabalık caddelerde vurulduğu, faili meçhullerin zamanaşımına uğradığı bir ülke Türkiye. Belki de tüm bunlar, bugünün gençlerinin geçmişte yaşananları merak etmesini, araştırmasını sağlıyor. Belki de kendilerine yapılanların, yıllar öncesinde başkalarına da yapıldığını bilmek, yalnızlık duygusunu köreltip umudu ve isyanı perçinliyor. Belki de Kırk Yedi’liler, bu ülkede Haziran 2013’ü yaşayan, hisseden gençlerin zihinlerinde bugün yeniden hayat buluyor.

Farklı tekniklerin birlikteliği

Füruzan, romanda farklı anlatım biçimlerini bir arada kullanıyor. Kişilere ve olayların akışına göre anlatım tekniğini değiştiriyor. Emine’nin ve 68 Kuşağı’nın diğer gençlerinin yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerde anlatıcı üçüncü kişi iken, Emine’nin işkence sırasında anımsadığı Erzurum’daki çocukluk yıllarının anlatımında anlatıcı birinci kişiye dönüşüyor. Emine’nin anımsamaları sırasında yazarın iç monolog tekniğinden yararlandığını görüyoruz. Böylece Füruzan, Emine’nin iç dünyasını olduğu gibi yansıtıyor, onun anımsadıkları bizim zihnimizde de canlanıyor, hesaplaştıkları ile biz de hesaplaşmaya başlıyoruz. 1950 ve 1960’ların Türkiye’si ile 12 Mart dönemini irdelemeye, ister istemez günümüzle karşılaştırmaya yöneliyoruz. Romandaki zaman kırılmaları, çağrışımlar geçmişle bugün arasında bir ilişki kurmamızı ve bugünü anlamlandırabilmemizi sağlıyor. 1950’lerin toplum değerlerine, geleneksel aile yapısına ağır eleştiriler de barındırıyor bu bölümler. Aynı ailede farklı düşünce ve yaşam biçimlerine sahip bireyler karşılaştırılarak ele alınıyor. İki kardeşten biri Emine, düzene başkaldıran ve inandığı değerler uğruna mücadele etmeyi tercih eden; ablası Seçil ise düzene boyun eğerek yaşamayı seçen bir karakter. Ancak roman ilerledikçe, ölüme çok yaklaşan Emine yaşama yeniden tutunmak için çabalar, Seçil ise toplum değerlerinin ve burjuvazinin kendisine dayattıklarına katlanamaz ve intihar etmeyi seçer. Farklı olayların ve durumların ele alındığı bölümlerde anlatım biçiminin farklılaşması bir yandan metne hareketlilik katıyor bir yandan da karakterlerin hissettiklerini içselleştirmemizi sağlıyor. Emine’nin çocukluğunu anımsadığı bölümlerde karşımıza çıkan Leylim Nine’de ve Kiraz’da Anadolu insanının içtenliği, Emine’nin onlara karşı hissettiği sevgi ve onlarla kurduğu dostluk, iç monolog tekniğiyle Emine’nin dünyasından bize aktarılıyor.

Füruzan, romanda aile bireylerinin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alırken aile kavramını temel alarak bireylere odaklanıyor. Dönemin olumsuz ekonomik şartlarının ve ülkedeki siyasi durumun yansımasıyla giderek kötüleşen aile içi çatışmayı Cumhuriyet Türkiye’sinde iki nesil arasında işliyor. Bu çatışmayı, farklı anlatım biçimlerinin birbirini bütünleyen birlikteliğiyle daha belirgin hale getiriyor. 


Füruzan’ın dil işçiliği

“Çocukluğumdan beri sözcük biriktiririm.” diyen Füruzan, tüm eserlerinde dilin sınırlarını zorlar, biriktirdiği sözcüklere farklı anlamlar yükleyerek dilin çağrışımından yararlanır. Füruzan, dille olan ilişkisini aydınların çabasına ve çalışkanlığına bağlar ve bu konuda şunları dile getirir: “Türkçe müthiş bir edebiyat dili. Ben istediğim her şeyi anlatabildim. Dille olan ilişki, aydınların çaba ve çalışkanlıklarına bağlıdır. Bir yazara ‘Sizi çevirirken zorlanıyorum.’ diyorlarsa bu o yazarın dilinin ne kadar yoğun olduğunu gösterir. Bir dille sanat yapılıyorsa o zaman o dilin yoksulluğu nasıl konuşulur?” Ona göre Türkçe, anlatım açısından zengin bir dildir ve o, dilin bu zenginliğinden yeni bir dil yaratır âdeta. 

Füruzan’ın çağrışım ve mecazlardan yararlanarak kurduğu hareketli dil, betimlemelerinin gücü okuduğumuz cümleleri tekrar tekrar okuma isteği uyandırır içimizde. Okuduklarımızı gözümüzde canlandırırken onun karakterleriyle onun yarattığı mekânlarda dolaşırız: “Hücrede öylesine ince bir aydınlık matematiği yapmışlardı ki gölgesini bile salamıyordu kişi bulunduğu yere. Birkaç gün, birkaç gece ya da işte bir gün diye saptamaların elinden yakasını kurtaramıyordu insan. Oysa dışarıdan gelen hiçbir ipucu yoktu. Birkaç gün geçti demekse zamanı daha da soyutlamaktan öteye gidemezdi. Belki de sayısız günler geçiyordu. Belki de tek bir gündü yaşanan. Sınırları korkunç genişlikte tutulmuş, hiçbir özel iş taşımayan tek büyük bir gün.” Dildeki şiirselliğin yarattığı ahenk, içerik ve biçimle de uyum içindedir. Cümlelerdeki bazı sözcüklerin yarattığı çağrışım, metnin bütününde işlenen anlamla da örtüşür.

***
Çok sesli, çok katmanlı bir romandır Kırk Yedi’liler. Behçet Necatigil’in değerlendirmesiyle Kırk Yedi’liler “yazıldığı günlere yakın Türkiye’nin toplumsal otopsisini yapıyor. Bir yandan bir ailenin tarihçesini sergiliyor, bir yandan da 1968’de üniversite reformu dilekleriyle başlayıp siyasal isteklere dönüşen öğrenci eylemlerini yorumluyor.”

İçeriğindeki yoğunluk, biçimindeki zenginlik ve anlatımındaki derinlik ile geleceğe uzanan, farklı kuşaklarda yeni anlamlar kazanacak olan bir roman Kırk Yedi’liler. İşte, tam da bu nedenle bugün “Kırk Yedi’liler”i yeniden okumak, yeniden anlamlandırmak gerek. 

KIRK YEDİ'LİLER, Füruzan, Yapı Kredi Yayınları, 2014.

  

Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisiyle Yeniden (Gökhan ATILGAN)

Demokrat Parti, AKP liderleri ve ona bağlı entelijansiyanın sıkça sahiplenici gönderme yaptığı bir parti. Sebepsiz yere değil. Mitleştirilmiş anlatıları şöyle bir şey: DP, Türkiye’yi kalkınma yolunda şaha kaldırıp demokratik atılımlara öncülük ederken sürekli çelmelenmiş, bua rağmen dik durmayı bilince, arkadan itilerek düşürülmüş bir parti. AKP de Türkiye’yi, cumhuriyetin 100. ve Malazgirt’in 1000. yıldönümlerine demokrasi ve kalkınmada dünyanın en güçlü ülkelerinden biri yapmaya doğru koşar adım giderken iç ve dış ‘lobi’ler, ‘güç’ler tarafından çelmelenip duruyor. Yakın tarih ile günümüz arasında kurulan duygusal olduğu kadar yanıltıcı ve çarpık öyküyle yaratılan görüntünün ardındaki hakikate ulaşmak; mübalağayla ve yalanla yoğrulmuş mitleri somut gerçekler ve bilimsel yaklaşımlarla sınamak şimdi her zamankinden daha gerekli.  Bu gerekliğin de koşullandırmasıyla Türkiye’de sosyal bilimlerin en temel yapıtlarından biri olarak kabul edilegelen Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisi yeniden okurlarla buluşuyor: Yazarının yeni bir “Önsöz”ü ve özenli, dizinli bir baskıyla. Kitap kadar yazarı da özellikli olduğu için önce Prof. Dr. Cem Eroğul hakkında bazı hatırlatmalar yerinde olacak gibi görünüyor.

Yazar: Öncü

Cem Eroğul’u, Türkiye’de sosyal bilimlerin içinde konumlandıracak bir tanım ararsak en doğrusu “öncü” olurdu. Zira, Türkiye’de ilk siyasal parti monografisini o yazdı (Demokrat Parti). Devlet kuramı üzerine Türkiye’de yazılmış ilk bütünsel yapıt onun kaleminden çıktı (Devlet Nedir?). Anayasal gelişmeleri toplumun tarihselliği ve bütünselliği içine yerleştirerek yazılmış ilk anayasa ders kitabı onun imzasını taşıyordu (Anatüzeye Giriş). Olgunluk çağında, denenmesi bile cesaret gerektiren bir konuyu, birey sorununu, son derece özgün bir yöntemle ve bütünlüklü bir şekilde çalışıp dünya çapında bir yapıt ortaya çıkarabilen de o oldu (Birey Nedir?). Başkalarının yanı sıra bu örnekler onun sahici bir öncü olduğunu belirtmek için yeter. Ancak, onun öncülüğü sonradan gelenler kolayca aşabilsin diye çıtanın aşağılarda bir yerlere konulduğu hasbelkader bir öncülük değildi. İlk sıçrayışta en yükseklere erişebilmenin en güzel örneklerini verdi. Bu öncü çalışmaların hiçbiri daha sonra aşılamadı. Böylelikle de ilk olmanın yanı sıra tek olarak kaldılar. Parlak bir zekâ, müstesna bir disiplin ve Marksizm sımsıkı birleşince ortaya çıkan eserler zamanın getirdiği tür tür akımlara dayanıklı oldular. Yel, kayadan ancak toz ve kum alabildi.

Eser: Yöntemin üstünlüğü

Türkiye’de siyasetten gündelik yaşama kadar her alana rengini çalan bir yaklaşım vardır. Bir şey ya iyidir ya kötü, ya gericidir ya ilerici, ya devrimcidir ya karşı-devrimci. Ortakduyu haline gelmiş bu yaklaşım toplumsal tavır alış ya da saf tutuşlarda da ortaya çıkar. Oysa, tarihsel bir durum ancak diyalektik olarak kavranabilirse bu ikilikler aşılabilir.  Bunun için de, DP’nin tarihselleştirilmesi ve kendi tarihselliği içinde sosyal sınıflarla ilişkilendirilmesi gerekir.

Kitap, böyle bir yöntemi sıkıca takip etttiği için DP’nin hem olumlu hem de olumsuz, yanlarını yakalayabilmiş ve bunları somut bir biçimde ortaya serebilmiştir.  Kitaptaki teze göre DP’nin ilerici yanı şudur: DP, egemenliğin ancak toplum onun üzerinde bir irade sahibi olabildiğinde millete ait olabileceğine ilişkin görüşünü halkın içinde ve gözüpek bir biçimde savunmuş, böylelikle Türkiye halkının yüzyıllar sonra ilk kez kendi arzusuyla yöneticilerini değiştirmesinin yolunu açmıştı. Bu, Türkiye siyasal tarihi bakımından çok önemli, son tahlilde de geriye döndürülmesi imkânsız ilerici bir adımdı. Üç nedenle: Birincisi, halk, yüzyıllar boyunca tepelerde tayin edilmiş hükümedecek kişileri artık kendisinin belirleyebileceğini somut olarak kavramıştı. İkincisi, erişilmez, hikmetinden sual olunmaz, yanına yaklaşılamaz siyaset adamlarının, oyunu ve rızasını almak için artık kendi ayağına gelişini görmüş ve böylelikle kendi gücünün farkına varmıştı. Üçüncüsü, siyasetin kaderi ile kendi geçim ve gelecek gailesi arasında dolaysız bir bağ olduğunu fark etmişti. DP liderleri yürekli bir mücadeleyle bu unsurların açığa çıkmasına vesile olarak Türkiye’deki demokratik gelişmeye büyük bir katkıda bulunmuşlardı.

Buna karşılık, DP’lilerin demokrasi anlayışları hayli hamdı. Bu hamlık da onları demokrasi ile faşizm arasındaki sınır çizgisine doğru hızla ilerletmişti. Zira demokrasi üslupları sözcüsü oldukları savaş vurgunlarıyla palazlanan ticaret burjuvazisi ve kapitalistleşmekte olan toprak beylerinin üsluplarıyla örtüşüyordu. Kapkaççılık, fırsatçılık ve buyurganlık sözcükleriyle özetleyebileceğimiz bu üslup, sandıkta kazanılan ezici seçim zaferlerini temsili demokrasinin asgarî kurallarını ayak altında ezmenin bir fırsatı olarak değerlendirdi. Kitabın tüm ayrıntılarıyla ortaya koyduğu olgulardan sadece birkaçını sıralamak bu bakımdan fikir verici olacaktır: Basının kontrol altında tutulması için kamusal imkânları hükümetin keyfine bırakan düzenlemeler. On yıl boyunca başta sol akımlar olmak üzere her türlü eleştirel düşüncenin boğulması için atılan adımlar. Parti içinden gelecek muhalif seslere aşırı tahammülsüzlük. Muhalif bir partiye oy verdiler diye Kırşehir ve Malatya kentlerinin ilçe yapılarak ve bölünerek cezalandırılması. Yargı mensupları ve üniversite öğretim üyeleriyle ilgili çıkarılan genel azil yasasıyla adalet ve bilim üzerinde kurulan dehşetli baskı. Siyasal partilere getirilen, seçim zamanı dışında miting düzenleme yasağı. Toplumu iktidardan yana olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölen Vatan Cephesi. Muhalefet partisini ve muhalif basını soruşturmak üzere kurulan ve kararlarına itiraz edilmesi yasaklanan Tahkikat Komisyonu. Ağır baskılar nedeniyle siyasî haber yapamaz hale geldiği için “Patlıcan dolması nasıl yapılır?” manşetiyle çıkan gazeteler…  DP’nin en önemli kurucularından biri olan Fuad Köprülü’yü dahi isyan ettirerek ona “Bu mücadele tek parti, tek şef sistemini canlandırmak isteyen bir adama karşı koca bir milletin mücadelesidir” dedirten daha pekçok gelişme.

Yapı: Dün, Bugün, Yarın

Kitap, DP’yi ortaya çıkaran koşulları kavrayabilmek için geriye doğru bakarak başlıyor ve bu koşullar ‘Giriş’ bölümünde ortaya konuluyor. Birinci bölüm, DP’nin ‘muhalefet’ yıllarına, ikinci bölüm DP’nin ‘yükseliş’ dönemine, üçüncü bölüm ‘duraklama’ya, dördüncü bölüm ‘yıkılma’ya ayrılıyor. Her bölümün sonunda yazarın bölüme ilişkin toplu değerlendirmeleri bulunuyor. ‘Sonuç’ bölümünde ise DP’nin geçmişteki kökenlerin yanı sıra geleceğe neler devredebileceğinin bir tartışması yapılıyor.

Kitap, dönemin iç ve dış gelişmelerini mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir şekilde ortaya koyabilmek için, altı farklı günlük gazetenin 1945-1960 arası tüm sayıları taranarak elde edilen bilgiler üzerine kurulu. Gazete seçiminde belirgin bir nesnellik görülüyor: Resmi Gazete, muhalefetteyken DP’nin sözcüsü olan Vatan, iktidardayken DP’nin yayın organı olan Zafer, Millet Partisi’nin organı olan Kudret, Halk Partisi’nin fikrî savunuculuğunu üstlenen Ulus, ve Cumhuriyet. Günlük gazetelerin yanı sıra titizlikle incelenen altı da dergi var: Akis, Ayın Tarihi, Forum, Kim, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi ve TBMM Tutanak Dergisi. Böylelikle, on beş yıllık önemli bir dönemin siyasal havası kitap içre solunabiliyor.
DEMOKRAT PARTİ: TARİHİ VE İDEOLOJİSİ, Cem Eroğul, İmge Yayınları, 2003.

Önemli Not:
Prof. Dr. Cem Eroğul'un açıklaması
Sayın Yetkililer,
Birgün gazetesinin 4 Temmuz 2014 günlü kitap ekinde, benim Demokrat Parti kitabımla ilgili bir tanıtma yazısı çıktı. O yazıda, sanırım unutkanlık nedeniyle yapılan bir yanlışı düzeltmek isterim.
Yazıda, benim Anatüzeye Giriş kitabımla ilgili olarak, "anayasal gelişmeleri toplumun tarihselliği ve bütünselliği içine yerleştirerek yazılmış ilk anayasa ders kitabı" deniyor. Oysa bu tanıma tam uyan ilk kitap Mümtaz Soysal'ın 1969'da yayınlanan Anayasaya Giriş kitabıdır. Benim sözü edilen kitabımın ilk basımı ise 1993'te, yani Mümtaz Bey'in kitabından 24 yıl sonra yapılmıştır.
Hak yememek için, lütfeder de bu açıklamayı yayınlayabilirseniz size minnettar kalırım.
Cem Eroğul 

Zehir Hepimizin İçinde (Doğuş SARPKAYA)

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.

Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar, tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir.

İlk öyküden –Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz.

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında.

Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine... Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.”

 Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.

Karanlık, Yoğun, Sarsıcı

Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim.  İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. 

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık O’nu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki.  Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir”. Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum.

KÜRAR, Melike Uzun, İletişim Yayınları, 2014.