Tarihyazımının Sarmalındaki “Tarih” (Gülçin AYITGU)

“Tarih“in ne olduğuna ve tarihsel gelişimin nasıl gerçekleştiğine ilişkin soru uzun yıllar boyunca “tarih nasıl yapılır?” şeklinde sorulmuştur, bugün ise bu sorunun “tarih nasıl yazılır?”a dönüştüğünü görmekteyiz. Bu soru zaman zaman failin içinde bulunduğu koşulları değiştirebilme gücüne ket vuruyor gibi görünse de aslında hala tarihin nasıl yapıldığını ve neyin tarihsel olup olmadığını sormaya devam etmekteyiz. Paul Veyne de Tarih Nasıl Yazılır? başlıklı kitabında tarih felsefesi araştırmalarındaki klasik ayrımları irdeleyip tarihin nasıl yazılmaya çalışıldığını araştırarak tarihin aslında “hep orada, gözümüzün önünde olanlar” olduğuna işaret etmektedir.

“Tarih” hem geçmişte olan olayları ve durumları (res gestae) hem de geçmişi kendisine nesne kılan bilim (historia rerum gestarum) anlamına gelmektedir. Bu bağlamda tarih, yaşanmış olanla anlatılan arasında her zaman spekülasyonlara açık olan boşlukta yazılır. Tarihçinin kendi isteği doğrultusunda dolaşıp kendisine sınırlar çizebildiği bir alan olarak görülen bu boşluğa işaret eden Veyne, tarihin anlatılardan oluştuğunu iddia eder. Tarihin anlatılardan oluştuğu iddiasının temel dayanak noktası olarak genellikle belirli bir olaya dair belgenin, olayın kendisi olamamasından kaynaklı sınırsızca yoruma açık olması gösterilir. Bu yoruma açık olma durumu bazı tarih felsefecilerinin tarih yazımını tamamen kurgusal bir form olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. Veyne özellikle kurgusallık üzerinden tarihyazımı ve edebi metinler arasında kurulan bu eşitlik ilişkisini eleştirerek tarihçinin bilgi üretme sürecinin estetik bir kaygıyla değil, farklı pratiklerden oluşan gerçekliği yakalama çabasıyla oluştuğunu söyler. Bu nedenle bir olayın tarih alanına girebilmesi için tek şart, onun gerçekten olmuş olmasıdır.  Aynı olayın farklı olay örgülerinin içerisinde değerlendirilmesi Veyne’e göre tarihin yapısıyla açıklanabilir. Tarihin yapısı bütünsel bir değerlendirme yapmayı engeller ve olaylar karşısında tarihçi her zaman belirli tercihler yapmak zorundadır. Bu farklı tercihlerin oluşturduğu tarihsel bilgilere baktığımızda da tarihyazımının öznel bir niteliğe sahip olduğunu görebiliriz. Bu iddialar birçok felsefeci ve sosyal bilimci tarafından farklı şekillerde de olsa dile getirilmiştir. Veyne’i burada farklı kılan nokta ise, tarih felsefesinde iki farklı yaklaşımı oluşturan tarihin anlatıdan ibaret olduğunu öne sürenlerle, tarihin gerçekliği olduğu gibi dile getirdiğini iddia edenlerin görüşlerini eleştirerek, farklı bir bağlamda hem tarihin anlatı olduğunu ileri sürüp hem de “tarih”i tarih yapanın onun hakikati aramaktan vazgeçmemesi olduğunu ifade etmesidir. Bu yaklaşım iki farklı görüşü revize edip ortaklaştırmanın değil, onları eleştirerek farklı bir tarih ve “hakikat” düşüncesi ileri sürmenin ürünüdür. Ayrıca Veyne hem tekillik kalıntılarından hem de zaman ve mekân birliklerinden sıyrılarak olay örgüsünün hazır özetleri olarak gördüğü teorileri, tipleri ve kavramları askıya alan bir tarihyazımı ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çabasında tarihyazımının kültürel belirlenimlerden bağımsız olmadığını satır aralarında belirtmesine rağmen, tarihyazımının önemli bir belirleyeni olan siyasal gelişmeleri çoğunlukla konunun dışına ittiğini görmekteyiz.

Tarihi müphem bir alan olarak gören Veyne, tarihteki yöntem arayışlarını gereksiz görür çünkü tarihin gerçeklerin anlatılması dışında bir beklentisi yoktur ve bu yüzden de yöntemi olamaz. Olan bir şeyin olduğu andan itibaren tarihin dışına çıkması mümkün olmadığından, tarihin bir bilgi ya da anlaşılırlık tahammülüne ihtiyacı da olmadığını belirten Veyne, tarihin aslında “bilim” olmadığını belirtir ve böylelikle de geleneksel tarih anlayışına bir darbe daha indirmiş olur.

Rastlantısallıklarla dolu olan tarihte büyük harfli bir Tarih’in ya da “tarihin anlamı”nın olamayacağını belirten Veyne, bir taraftan da tarih felsefesinin ölü bir tür olduğunu iddia eder. Bu iddiasının temel dayanağı ise tarih felsefelerinin olguları açıklayabilmek için kendi oluşturdukları mekanizmalar ve yasalarla hareket etmeleridir. Tarihsel gelişimde varolduğu iddia edilen belirli ilkelerle olay ve olguları açıklamak, tarihsel bilgiyi kısırlaştırmaktadır; ancak başka bir bağlamda baktığımızda ise tarih felsefesinin gelişiminin bir basamağını oluşturan tarihteki yasa arayışını tarih felsefesiyle eşitlemek de bir indirgemedir. Tarih felsefesi,  olup bitenler ve bunların aktarılması arasındaki gerilimin bir parçasıdır ve Veyne de yaptığı incelemelerle tam da –hesaplaşmaktan hiç vazgeçmediği—tarih felsefesinin ortasında durmaktadır. Bu noktada Veyne’in kendi hareket zeminini parçalarken gözden kaçırdığı nokta ise, tarih felsefesinin –tıpkı kendisinin de yapmaya çalıştığı gibi—farklı disiplinlerle ilişki kurarak araştırmalarına devam edebildiğidir.

Entelektüel ve zihinsel bir faaliyet olan tarih yazmak, bir yönüyle insanın resmedilmesidir. Her tarihyazımı “yeni” olanı, başkalarının göremediğini yazmayı kendisine hedef koyarak ortaya çıkar; ancak burada Veyne bir uyarıda bulunur ve tarihin derinlerde değil tam da yüzeyde yer aldığını, insanın yarar ya da güzellik aramaksızın olaylar arasındaki çeşitliliği görmenin zevki için tarihi ziyaret ettiğini belirtir. Veyne’in tarihin yüzeyindeki yatay ilişkilere dikkat çekerek, disiplinlerarası bir yaklaşımla tarihin yazılması gerektiğine dair vurgusu da onun Annales Okulu’nun ve Foucault’nun tarih görüşlerine olan yakınlığını göstermektedir. 

Her şeyin “tarihsel” olarak ilan edilmesi olup bitenlerin nedeni sorgulanırken insanı rahatlatabilir; ama bu durumda da tarihin ne olduğuna cevap veremeyiz. Bu yüzden de tarihsel olanın ne olduğu ve nasıl dile getirilmesi gerektiği sorusundan kurtulamayız. Bu sorularla dolu alanda her zaman adlandırılamayan, alışılagelmiş dizgeleri bozan noktalar vardır. Kabul edilenlerin ötesine bir adım atıp o ana kadar bizi koruyan kabuğumuzdan sıyrılabilmeyi başardığımız anda yazılanın ötesine yaklaştığımızı düşünürüz, yaklaştıkça göreceğimiz şey ise ne tarihe hükmeden yasalar ne de biçimsel evrelerdir: Tarihe hükmeden yine tarihin kendisidir. Veyne’in ifadesiyle: “Tarih-aşırı somut bir hakikat yoktur”.

TARİH NASIL YAZILIR?
, Paul Veyne, çev. Nihan Özyıldırım, Metis Yayınları, 2014.



Tarih Öğretimi Kimin Hizmetinde? (Zerrin YILMAZ)

Kimliğimiz üzerine düşünmeyiz. Kimliğimiz üzerine düşündüğümüzde ya kimliğimizden dolayı ötekileştirilmişizdir ya da ötekiyle karşılaşmışızdır. Kierkegaard’ı hatırlatır biçimde birey, kimliğinden dolayı tekinsizliğe kapıldığında ya da kaygıya düştüğünde neliği üzerine düşünmeye başlar. Türkiye’de yaşayan bireyler için "kimlik problemleri" aslında çok tanıdıktır. Türkiye’de bireyler, birçok etiketlemeyle ve ötekileştirmeyle yaşar.

Kimliği kategorize etme ve tanımlama çabası, kendi içinde anlamlı bir bütün oluşturmakla birlikte, modern bir çelişkiyi de ifade etmektedir. Kimliğin tanımlamasının kendi içindeki açmazı, kavramın insandan bağımsız bir biçimde kavramsallaştırılma çabasından kaynaklanmaktadır. Kimlik kavramının ne olduğu; bireyler tarafından nasıl anlamlandırıldığı ve hatta nasıl yaşandığı ile ilişkilidir. Bireyin kendini tanımlama çabasında ‘özsel olarak kendisinin yapmış olduğu yorum ne oranda kendine aittir’ sorusu, insanın tarihsel bir varlık olma gerçeğinin ortaya çıkış noktasıdır. Ancak böyle bir tanımlama biçiminin “ben” ve “diğerleri”ni yaratması kaçınılmazdır. “Ben”i tanımlamak, kendi ekseninde “diğerleri”nin sınırlarını çizmektir. Yani burada “ben”i tanımlayan “öteki”dir.

Kolektif kimlikler, politik kimlikler olarak algılanır.

Din, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken ve ırk gibi kolektif kimliklerin kişisel kimliğe ne ölçüde etki ettiği, modern kavramlarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Kolektif kimliklerden herhangi birinin, diğerleri üzerine egemen olması, diğer kolektif kimliği ya da alt kültürü kendinde şey olarak ötekileştirir. Homojenleştirme ve tek tipleştirme kavramı bu bağlamda değerlendirildiğinde, kolektif kimliklerin politik kimlik olarak algılanması anlamını taşır. Politik kimlik kavramı ve diğer kolektif kimlikler beraberinde din, modernite, ulus-devlet gibi kavramlarla bireyin etkileşimini gündeme getirir. Bir başka ifade ile kendini öteki hisseden kimliğin varlığı, tanınma politikalarını ve çok kültürlülüğü tartışma konusu yapar.

Egemen kültür ile alt kültür gerilimi, haklar mücadelesi bağlamında vatandaşlıkla ilişkili hale gelir. Ulusal kimliği tanımlamada kullanılan araçlardan başta geleni, daima tarih ve tarih eğitimi olmuştur. “Aynı milletteniz, aynı coğrafyada yaşadık, aynı değerleri paylaşıyoruz” gibi “aynı”lıkları tanımlayabileceğimiz yegâne alan, tarihtir. Zaten bahsedilen ortaklıklar, bireyleri ulus-devlet vatandaşı haline getirmektedir.

Ortak değerlerin varolmadığı alanlarda tarih, bu ortaklıkları oluşturan araç olarak kullanılmıştır. Farklılıkların tartışılmaya başlandığı dönemde, farklılıklar kendilerini ortak kimlikten ayırt edebildikleri oranda varolabileceklerini fark ettiler ki bu durum, kimlik taleplerinin aslında vatandaşlık talebi anlamına gelmesi demektir. Tarihin buradaki işlevi sadece yeni bir tarih anlatısı oluşturarak benzer biçimde kalmaya devam etmiştir. Bu anlatı diğer anlatıyı resmi ideoloji kabul ederek yapısökümü yaptığını iddia etmektedir. Yani kendini tarihte yeniden var etmeye çalışmaktadır. Her iki algıda ortak yön, kimliğin tanımlanmasında tarihin kullanılması olmuştur ve bu kullanımın toplumlarda kimi zaman dışlayıcı, kimi zaman birleştirici etkiler göstermiştir. Araçları ve amaçları farklı olsa da tarih eğitimi ve vatandaşlık, tarih eğitimi ve kimlik arasındaki sıkı ilişki günümüzde de devam etmektedir.

İktidar, tarih eğitimini “milli kimliği özümsemiş bireyler yetiştirmek” olarak tanımlar ve buna uygun müfredat hazırlar.

Milli kimlik ve millet oluşturma çabalarının temel referans noktasını oluşturan tarih öğretimi, postmodern dönemde vatandaşlığın bireysel kimlik ile anılmasıyla, “bireyin kimliği”ni belirlemede etkili olmaya başlamıştır. Diğer taraftan altkültür grupları da kendi tarih anlatılarını inşa ederek ortak aidiyet oluşturmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda tarih, ilk insandan -diğer bir tabirle efsane temelli kültürlerden günümüze kadar “Ben kimim?” sorusuna cevap arayarak köken problemini çözmekte ve kimlik tanımını geçmişe yapmış olduğu atıflarla belirleyerek kimlikle ilişkili hale gelmektedir. İktidarın, tarih eğitimi için belirlediği amaçlar ya da ondan beklediği faydalar “milli kimliği özümsemiş bireyler yetiştirmek” olarak tanımlanabilir.

Kimlik ve Tarih kitabında, bireysel ve kolektif kimliklerin tanımlanmasında ve yapılandırılmasında tarihin rolü tartışmaya açılmaktadır. Bir taraftan bireyin kendi düşüncesinin ortaya çıkışını temsil eden bireysel kimliği; diğer taraftan kolektif kimliğin, bireysel kimliğe yapmış olduğu diyalojik katkının dilsel ifadelerinde referans noktalarından olan tarihin, temsili olarak mı yoksa felsefi olarak mı kimliği belirlediği sorusuna cevap arama süreci, kitabın temel niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda mutlak kimliğin bireylerin zihnindeki karşılığının, kimliğin metalaşması olarak ortaya çıkması muhtemeldir. Bu süreçte, tarihsel ifadelerin söylem olarak kullanılıp kullanılmadığı, diğer bir deyişle meşrulaştırma aracı olarak kimliğin eleştiriselliğe kapatılmasını sağlayıp sağlamadığını Akif Pamuk tartışmaya açmıştır.

Tarih eğitimi, özünü kaybedip vatandaş yetiştirmenin aracı oluverir.

İktidar ve egemen kültür için tarih eğitiminin iki temel amacı vardır: Bunlardan ilki tarihin disiplin içi amaçları, diğeri tarihin disiplin dışı amaçlarıdır. Tarihin disiplin içi amaçları; bireye tarihsel empati, tarihsel analiz ve yorum gibi beceriler kazandırmak olarak ifade edilebilmektedir. Diğer taraftan tarihin disiplin dışı amaçları; bireyin sosyalleşmesi, kültür aktarımı bağlamında bireylerin ortak değerleri tanımlayıp yaşamlarına aktarmasını ifade etmektedir. Benzer biçimde tarih eğitiminin vatandaş yetiştirme aracı olarak kullanılması disiplin dışı amaçları arasında sayılabilmektedir

Kimlik ve Tarih, bu derin meselenin, genel olarak tarih ve özel olarak tarih eğitimi perspektifinden incelenmesiyle yazılmış. Yazar-araştırmacı Akif Pamuk,  tarihin kimliği inşa ederken nasıl araç olarak kullanıldığını defalarca deneyimlemiş ve her bağlamda aynı metnin bireyler için nasıl farklı anlamlar taşıdığını, farklı bağlamlarda farklı anlatıların nasıl oluştuğunu gözlemlemiştir.

Tarih ve tarih öğretimi, tarih ve tarih öğretiminden daha fazlasıdır. Metnin içinde bütün bu farklı anlatıların ve dolayısıyla kimliğin inşasında tarihin taşıdığı rolü ve araçsal olarak nasıl kullanıldığını bulacaksınız. Tartışma metinlerini okurken belki sizler de yeni alt bağlamlar inşa edeceksiniz.

KİMLİK VE TARİH: KİMLİĞİN İNŞASINDA TARİHİN KULLANIMI, Akif Pamuk, Yeni İnsan Yayınevi, 2014.



Kadınların Tarihi (Melike UZUN)

“Her zaman meçhul askerden daha meçhul birisi vardır.  Meçhul askerin karısı.” Komünist Manifesto’dan beri tarihsel bilgi üretiminin yalancı bir iktidar edimi olduğunun farkına varıldı.  Tarih generallerin ve kralların başarı ve başarısızlık hikâyelerinden değil, cephede savaşan erlerin, yapıya taş taşıyan kölelerin, kendilerini savaşa sürükleyenle, köleleştirenle mücadelesinden oluşuyordu.  Böylece er ve kölelerin hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmaya başlandı. Ama anlatılan yine erkeklerdi.  Meçhul askerin karısı yok sayılmaya devam edildi, en fazla bir lütuf olarak askerin, erkeğin arkasında bir süs, renklendirici olarak yer edindi kendine.

Tarihyazımının dışında bırakılan kadının deneyimleri görünmez kılınıyor, tarihsiz ve deneyimsiz bırakılan kadın çocuk ve delilerle aynı kaba konup karar verme, iradeyle davranma,  mücadele etme yetileri yok sayılıyordu.  Bu yüzden “kadınların tarihini kadınlara kazandırmak” gerekiyordu.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında, tarihyazımında kadınların yok sayılmasına değinilirken bir yandan da Osmanlı’dan günümüze, dünyadan örnekleri de karşılaştırarak kadınların tarihinin dökümü yapılıyor. Kitap, Berktay’ın, tarihin cinsiyeti ve tarihyazımının nasıl olması gerektiği, kadınların tarihteki varoluş durumları ve mücadelesine odaklanan on üç makaleden oluşuyor.

Ülkemizde kadınların “insan hakları”nın güvence altına alınmasının milim milim ilerleyen tarihini okuyoruz bu yapıtta.  Kamusal hayatta erkeğin kadına uyguladığı hak ihlallerine karşı yapılan yasal düzenlemelere rağmen erkek, özel alanda özgürlüğünü kısıtsızca kullanmayı sürdürüyor. Osmanlı’dan günümüze kadar kadın hakları konusunda çıkan yasalarda kısmen iyileştirmeler olsa da temeldeki gerçek şu: “Bütün bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını özerk bir insan varlığı değil de baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. hallerde kendisinin değil, ona sahip olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır.” (s.101)
Berktay,  “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” makalesinde uzunca bir yer ayrılan Türk modernleşmesinde kadının konumunun “erkekler tarafından sıkıca çizildiğini”, bunun, ideal kadın ile varolan kadın arasındaki çelişkinin ataerkil çözümü olduğunu belirtir. Bu ataerkil çözümle de yetinmeyen erkekler toplumsal kurumların değişimi konusunda modernleşme savunucusu olsa bile, kadının konumu söz konusu olduğunda İslamcı/gelenekçi kesime yakın hissetmiş, hepsi kadınları “iyi zevcelik ve annelik”le sınırlandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kadınlar kamusal alanda farklılıklarını ve cinselliklerini bastırmak zorunda kalmışlar, uluslaşma sürecinde ne yapsalar “ulusun özevlatları” olamayacaklarını anlamış ve derin bir karamsarlığa kapılmışlardır. 

Ardı sıra gelen makale “Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği”nde 90’lar ve 2000’lerde etkin olan İslami feminizm ve bu kimliğin talep ve savunmalarına Batılı feministlerin verdiği destek eleştiriliyor. Berktay’ın dinsel kimlikler ve bu kimliklerin kadın mücadelesindeki etkileri konusundaki tespitleri günümüzü anlama/anlamlandırma açısından çok önemli. “Daha başından düşman bir dış dünyaya karşı sığınak, ‘içerde’ olanlar için de dayanışma görevi gören, savunmacı kimlikler bunlar. Aynı zamanda kurumların özerkliğini yok eden globalleşmeye karşı sınırları bulanıklaştıran ve istikrarsızlık yaratan yeni ve esnek ilişkiler ağına karşı ve nihayet ataerkil ailenin krizine karşı bir reaksiyonu ifade ediyorlar. Ataerkil ailenin dünya çapında krize girmesiyle kişiliğin ataerkil dayanakları yıkılınca, ailenin ve cemaatin ‘aşkın’ değeri ‘tanrı iradesi’ olarak yüceltiliyor. Zaten söz konusu kimliklerin esas gücü de sınırları belirsizleşmiş ve değişkenliğinden ötürü daha da tehdit edici hale gelmiş bir dış dünyaya karşı insanlara kesinlik ve korunma vadeden sığınaklar olmasında yatıyor.”  Böyle bir ihtiyaca denk düşmesine rağmen dinsel kimlik savunucularının büyük bir kısmı kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını hararetli bir biçimde savunduklarından farklılıkların özgürce ortaya çıkmasına engel olurlar ve toplumun, geleneksel cemaatçi kalıpların yarattığı sınırlar içinde kalmasına yol açar.
“Meşum Kadınlar”da mitolojiden çağımıza, Medusa’dan Femme Fatale’e kadar iktidar tarafından uğursuz ve ölümcül ilan edilen kadınların tarihine göz atıyoruz. Sonrasında Behice Boran’ın sosyalist mücadelede “kadın” ve “kendi” olarak yer alışına ve Suat Derviş’in edebiyatın testosterondan geçilmeyen ortamında cesaretle yazmasına tanık oluyoruz.

Son makale “Salem’in Cadıları”nda 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı olduğu gerekçesiyle asıldığı sorgulama ve yargılama süreci, cadı avlarının üç yüzyıllık tarihiyle birlikte anlatılıyor.  15. Yüzyılda papalık fermanıyla onaylanan iki rahibin öteki rahip kardeşlerini uyarmak için yayınladıkları bildirgede  “Çok kadının olduğu yerde çok cadı olur.”deniyordur. Sonrasında da “ Katolik inancına ebelerden daha fazla zarar veren kimse yoktur. Eğitim görmemiş bir kadın şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür.”diye devam edilir. Burdan,  çoğunlukla topluluk dışında kalmış, sivri dilli bağımsız kadınların öldürüldüğü bu cadı avlarının temel nedenlerinden birinin erkeklerin toplumsal statülerinin sarsılma tehlikesi olduğu görülür. Çünkü o dönemde eğitim almış erkek doktorlar geleneksel şifacı/ebe kadınlardan rahatsızdırlar. Kadınların şiddet, yaşam hakkının gaspı ve buna karşı mücadelelerinden oluşan tarihlerinin toplumsal histeri biçiminde yaşanmış bir parçasıdır bize aktarılan. Bu parçayı okuyunca günümüzde “cadı” diye çağrılan kız çocuklarının yetişkin kadın olduklarında varlıklarını tehdit edecekleri düşüncesinin erkeklerin bilinçaltında hâlâ sürdüğünü sezeriz. Yaramaz erkek çocuklarına layık görülen yüreklendirici “aslan” sıfatı, kız çocukları için biraz da serzenişle söylenen “cadı” ya dönüşür çünkü.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabı feminizmin başucu kitabı, ancak şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki kadınlar açısından tarihin de başucu kitabı. Kadınlar tarihlerini kazanmalılar. Bu, feminist mücadelenin bir parçası. Kadını erkeğin ötekisi olarak kurgulayan söylemlere inat kendi tarihimizi yazıp aktarmalıyız.

TARİHİN CİNSİYETİ, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2012.


“Bekleme Odası”: Tarih (Yasin KARAMAN)

Isadore Twersky, Harry Austryn Wolfson’un 1974’deki ölümünün ardından onun hakkında yayınladığı bir yazısında, bu ünlü felsefe tarihçisinin yorulmak bilmez çalışkanlığını ve mesleki titizliğini vurgulamak isterken, onun “modası geçmiş bir gaon”u andırdığını söyler. 7. ve 13. yüzyıllar arasında Talmud araştırmacılarına ilişkin dini ve toplumsal bir onurlandırma nişanesi olan gaon, İbranicede aşağı yukarı “hazret, üstat” anlamına gelir. Bu üstatlık payesini tüm dini imalarından yalıtıp, 1900’lerin başlarında yaşamış Alman entelektüellerin mesleklerine olan saygılarını ve kılı kırk yarma arzularını öne çıkaracak biçimde seküler bir bağlamda kullanırsak, farklı düşünsel alanlarda özgün ürünler vermiş, çok yönlü bir entelektüel olan Siegfried Kracauer’in da bu hızlı üretme ve tüketme çağında “modası geçmiş” ve artık kendilerinden “-di”li geçmiş zaman kipiyle bahsedilmesi gereken bir geonim (gaon’un çoğulu) nesline mensup olduğu söylenebilir. Pek çok yurttaşı gibi Nazi zulmünden kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne iltica etmiş olan Kracauer’in Türkçede şimdilik üç eseri (Caligari’den Hitler’e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi, Kitle Süsü ve Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler) mevcut. Bu troyka içerisinde en son yayınlanan Tarih, düşünürün yaşamının son evresinde yoğunlaştığı tarih araştırmalarının ölümü nedeniyle tamamlanmamış kalan, ancak dostu Paul Oskar Kristeller’in çabalarıyla Kracauer’in ölümünden üç yıl sonra (1969) kitaplaştırılmış nihai sonuçlarını içeriyor.

Hepimizin aşina olduğu bir durumdur: Bazı metinlerle karşılaşırız, onları okurken yazarının mükemmel bir ifade ekonomisi örneği sunarak, gereksiz hiçbir cümle sarf etmeden düşüncelerini “tam da gerektiği gibi” sunduğu hissine kapılırız. Kracauer’in da eserinde okura benzer bir deneyimi yaşattığı söylenebilir (bunun Türkçede “duyulmasında” eserin çevirmeni Tuncay Birkan’ın özenli çevirisinin payı büyük). Bu “tam da gerektiği gibi” vurgusu rastgele seçilmiş bir benzetme değildir, esasen Kracauer’in tarihe ilişkin düşüncelerinin temel motifini işaret eder. Kracauer kitabın muhtelif yerlerinde vurguladığı von Ranke’nin “bir şeyi tam da nasılsa öyle” (wie es eigentlich gewesen ) göstermek gerektiğine dair beyanını kendisine bir pusula olarak alır ve tarihsel gerçekliğin her türlü soyut sistem ve tarih felsefesinden arındırılarak ele alınması gerektiğini belirtir. Kendisinin Film Teorisi eserinde ortaya koyduğu “temel estetik ilke”yi tarih araştırmalarının da yön tayin edici olarak benimsemeleri gerektiğini önerir: “Fotoğrafçı ancak kamerasının onun başka herkesten daha iyi yapmasını sağladığı şeyi yapmaya çalıştığı zaman kendisi olacaktır; yani gerçekliği kaydetmek ve gerçekliğe nüfuz etmek konusunda en uca gitmelidir” (s.75). Kitabın ikinci bölümü olan “Tarihsel Yaklaşım”, fotoğrafın sanatlar içerisindeki başkalığı ile tarihin bilimler arasındaki belirsiz konumu arasında benzerlik kurulmasının tarih alanındaki alışılmış veçhelerin yadırganmasına yardımcı olacağını söyler. Nasıl ki fotoğraf ele aldığı ham malzemeyi asgari düzeyde tüketmeyi sağlayan bir araçsa, tarih de aynı biçimde yöneldiği konularda spekülasyona ve öznel yorumların ayartıcılığına o denli mesafeli durmalıdır. Aslında Kracauer’in metin boyunca tarihin kendine özgü yapısını tehdit eden ve bu nedenle buradan söküp atmaya çalıştığı “enfeksiyon” -Karl Marx’ın, Benedetto Creoce’nin ve R. G. Collingwood’un da tarih anlayışlarını perde arkasından sürekli yönetmekle suçladığı- Hegelci tarih felsefesidir: “Filozoflar ne zaman “tarih fikri üzerine spekülasyonlar yapsa, çalıların ardından Hegel’in “dünya tini” çıkıverir” (s.83). Ona göre bunun en bariz semptomlarından biri, bir tür süreklilik ideolojisine bağlı kalmaktan dolayı tarihsel olanın sürekli bugünle ilgi çerçevesinden anlaşılmaya  çalışılmasıdır. Bu yanılsamaya bir ilaç ve tarihçiye ilişkin bir model olarak ise Erasmus’u işaret eder. Yaşadığı çağın hakim ideolojik unsurlarından mümkün olduğunca bağımsız biçimde kendi yönünü tayin etmeye çalışmakla taltif ettiği bu düşünürün eylem mantığını tarihçinin yapması gereken asıl şey olarak önerir: Büyük ve baskın yapıların arasındaki çatlaklara odaklanmak, imkansızın içeri süzülebileceği hava deliklerinin olduğunu gösterebilmek. Daha iyisini bulamadığı için “insani” demekle yetinmek zorunda kaldığı bir yolun hakim tarih ideolojilerinin örtme çabalarına rağmen inatla kendini gösterdiği yerleri ortaya çıkarmak.

Kitabın en ilginç bölümlerinden olan “Bekleme Odası”, tarih ile felsefe arasındaki ilişkinin incelendiği temel bölüm denilebilir. Tarihi muğlaklığın hüküm sürdüğü bir ara bölge, kendi tabiriyle bir bekleme odası metaforuyla düşündüğü bu bölüm, kitabın alt başlığı olan “sondan bir önceki şeyler”in de anlamını açıklıyor. Felsefe ve teoloji sürekli son şeylerden bahsederken, tarihin sondan bir önceki şeylere ilişkin geçici içgörüler edinme alanı olduğunu belirtir. Tarihin alanında felsefenin indirgeyici ve pürtelaş “ya/ya da” mantığının geçerli olmadığını, Husserl’in insanın en temel durumunu tanımlayan Lebenswelt (yaşam dünyası) kavramına sınır komşusu olan asıl alanın tarih olduğunu söyleyerek felsefenin bir adım geri gitmesi gerektiğini beyan eder. Tarihçi bir filozofun yaptığı gibi tüm sürece tanıklık etme kibrini taşımaz, daha mütevazı bir edayla hep ortada durur. Bu Althusser’in materyalizmi anlatırken verdiği tren örneğine daha uygun bir durumdur: Tarihçi hareket halindeyken trene binen ve yine hareket esnasında trenden inen ve o arada karşılaştıklarını mümkün olduğunca öznelliğini silerek aktarmaya çalışan figürdür.

Kısacası Kracauer’in Tarih’i, başta kendi iş görme tarzlarını gözden geçirmeye meraklı felsefecilerin ve mesleklerine dair derinlikli içgörüler kazanmaya hevesli tarihçilerin okumaları gereken bir kitap. Bitirmeden önce, tarih üzerine sık dokulu düşüncelerin akışına kendini kaptırmışken, anlık bir zihin açıklığı yaratan, konu-dışı çeşitli meselelerle ilgili yığınla düşünsel parıltının da eserin başka bir erdemi olduğunu belirtelim. O halde vuslatı geciktirmemek adına aradan çekilebilir ve okurun yapabileceğini okura bırakabiliriz.

TARİH: SONDAN BİR ÖNCEKİ ŞEYLER, Siegfried Kracauer, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2014.



Egemen Tarih Anlatısının Ötesinde (Ebubekir AYKUT)

Giambattista Vico, “Bizler ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi nedensel, temelli ve doğru olarak bilebiliriz” şiarını dile getirdiğinde “Yeni Bilim”in doğuşunu müjdeliyordu; Tarih bilimi. Kendi yaşadığı dönemde metafizik tartışmalara boğulmuş doğa bilimlerinin yerine “doğrudan ve yetkin olarak tanıma” olanağına sahip olduğumuz toplum bilimine yönelmemiz gerektiğini öne süren Vico, tarih düşüncesini bu bilimin temeline yerleştirdi. Vico’nun ardından Hegel siyaset felsefesini tarihselleştirmiş, felsefeyi bir tarih felsefesi haline getirmiş ve tarihi bir süreç olarak tanımlamıştı. Artık felsefenin konusu başından sonuna evrensel dünya tarihiydi. Nesnesi Dünya Tiniydi ve bu  tarih anlayışı geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir bütün olarak ele alıyordu.

Marx ise aralanan yeni bilimin kapısını sonuna kadar açtı, Althusser’in deyimiyle “tarih kıtasını bilime açtı.” Marx, tarih bilimini devrimcileştirmiş ve tarihin nesnel koşullarına dikkat çekmiştir: “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar.” Tarihin konusunu oluşturduğu düşünülen geçmiş sadece “şimdiden önceki zaman”a dair değildir, tam da şimdinin ve geleceğin bir parçasıdır. Marx ayrıca “tüm tarihin sınıf mücadelelerin tarihi olduğunu” belirtir. Bu, tarih ancak sınıf mücadeleleri dolayımıyla yapılır ya da tarihin öznesi sınıf mücadeleleridir demektir. Tarihin esasını sömürenler ile sömürülenler arasındaki mücadele oluşturur. Oysa sömürenlerin sömürülenleri göz ardı ettiği ve tarihi şimdiye sıkıştıran, varolanı sanki hiş değişmeyecekmiş gibi sunan bir tarih anlatısı vardır.

Tam da burada Walter Benjamin’in uyarısını hatırlamak gerekir: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız.” Bu bağlamda, ezilenler ve sınıf arasındaki ilişkinin ne olduğuna dair tartışmayı bir yana koyarsak, egemen söylemin tarih anlatısının dışında kalanların kendi tarih kavrayışlarına sahip olmaları ve egemen tarih anlayışını sorunsallaştırmaları gerekliliği aşikârdır. Böyle bir tarih kavrayışı içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin bir zorunluluk olmadığını ve değiştirilip dönüştürülebileceğini ya da yıkılıp yenisinin inşa edilebileceğini gösterir. Biz de bu dosyada egemen tarih anlatısını sorunsallaştıran ve bu anlatının dışında kalan konuları ele alan bazı kitapları öne çıkarttık. Sınırlı konulara değinmesine rağmen dosyanın ele alamadığımız diğer konulara da ilgi uyandırmasını umut ediyoruz. Hatta belki de bu dosya okurların katkısı ile bir başka tarih dosyasının hazırlanmasına vesile olur. Keyifli okumalar.



“Haklı Çıkarsam Çok Eğleneceğiz” (Aylin BALBOA ile Söyleşi: Doğuş SARPKAYA)

Edebiyat dünyası yeni bir yazarla tanışıyor şu günlerde: Aylin Balboa. Sıkı blog takipçileri ve nitelikli edebiyat avcıları uzun zamandır tanıyordu zaten kendisini. Oyuncul, komik ama aynı zamanda okuyucuyu ters köşeye yatıran üslubuyla kendi okuyucu kitlesini yaratmayı başarmıştı Balboa. Hayatı, acıları ya da gündelik olanın içine yerleşmiş klişeleri makaraya alırken, okuyucuyu  kendi içine bakması için kışkırtan Balboa’nın  ilk kitabı Belki Bir Gün Uçarız İletişim Yayınları’nca yayımlandı. İlk yazılarından beri takip ettiğim Aylin Balboa ile kitabı üstüne söyleşmek de bana düştü. 

Öncelikle kitabın türü konusunu sormak istiyorum. Bir öykü kitabı elimizdeki. Ama kolaylıkla roman ya da otobiyografik anlatı kategorisine de sokulabilir. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Ben parçalı hikâyeler yazdığımı biliyorum. Bunları sıraya sokmaya çalışırken de bir devamlılık ve bütünlük gözettiğimi. Akışa uygun olmadığı için kitaba koymadığım hikâyeler var mesela. Öykü, roman, anlatı her neyse. Ortaya çıkan teknik sonuca insanlar ne diyorlarsa odur. Kimsenin işine karışmak istemem doğrusu.

Öykülerinde kişisel acıları mizah kalkanıyla savurmaya çalışan günümüz kadını var. Mizah yaşananları savuşturabilir mi sence?

Gayetiyle savuşturuyor bence. Yani meseleyi yok edemiyor tabii ama onunla mesafe açmanı sağlıyor. Ne bileyim işte, kolaylaştırıyor yani. Evreni tek düzlemden düşünmek gibi bir defomuz var. İnsan ölçeğinden başka ölçek bilmiyoruz. Oysa Satürn’ün halkasından ayaklarımızı sallandırarak dünyaya bakmak gibi bir şansımız olsaydı o koca göbekli gezegenin üstünde bırak yaşadıklarımızı, kendimizi bile seçebilmemiz mümkün olmayacaktı. Bu bana çok komik geliyor. Tam ağlayacağım beni bi gülme tutuyor yani. Olan bitenlerin arasında komik şeyler bulursak ölmeyiz. Biz atalarımızdan böyle gördük.

Kitapta en çok kullanılan kelimelerden biri zaman. Diğer taraftan bir derdin de var zamanla: Mesela bir yerde:  “Takvimlere bakarak tayin edilen zaman sadece buz gibi bir matematiktir” derken zamanı  önemsediğin hissediliyor. Lakin  “Oysa ben zamana güvenmem, ne bok yiyeceği hiç belli olmaz” ya da “Zamanı o kadar sevmiyorum ki, bir insan olsa kesin bıçaklardım” cümlelerini okurken düşman kesiliyorsun bariz bir şekilde. Zamanla  derdin ne?

Zamanı çok ciddiye alıyorum ve saygı duyuyorum. Ama onu sevmiyorum. Yatay eksendeki o sabit ve şaşmaz ilerleyişi beni deli ediyor. Bir mekiğin içinde, onun hızına mahkûm bir biçimde hareket etmek zorunda olan canlılarız. Oysa bazen sağa çekip manzarayı izlemek, sevmediğim yerlerden geçerken de gaza basabilmek isterdim. Bunu mümkün kılmaması, bu kadar katı kurallarının olması canımı çok sıkıyor. Sanıyorum kendi zamanım dolana kadar zamanla hep kapışmak zorunda kalacağım. Çünkü yani bi sevimlilik yaptı da ben mi kaçırdım?

Anlatında klişelerden, dilimize yerleşen popüler zırvalardan da yararlanıyorsun. Ama dilin kıvraklığı içinde eriyip gidiyor ve mizah malzemesine dönüşüyor çoğu. Meltem Gürle, acıların etrafında sıkı ayak hareketleriyle dolanıp, okuyucunun böğrüne sıkı yumruklar indiren bir boksöre benzetmiş seni. Ne dersin bu konuda?

Dilin hareketliliğini ve enerjisini çok seviyorum. Kelimelerin birtakım sert manevralara uysallıkla karşılık verebilmesi gücüne hayranım. Bunu arayarak yazıyorum. Gözümün önüne getirdiğim şeyin tam karşılığını vermeyen cümleleri çatır çutur siliyorum. Karşılaştığım kötü metinlerden ders çıkarmaya çalışıyorum. Acının da mizahın da argonun da ölçüsünü korumaya çalışıyorum. Uğraşıyorum yani, eşşekler gibi çalışıyorum. Meltem Gürle yazdıklarım hakkında berbat şeyler de söyleseydi zerrece itiraz etmezdim. Çünkü onun edebi yetkinliği karşısında boynum kıldan incedir, o ne diyorsa oyumdur.

Yekta Kopan, birinci tekil şahısın ciğerini söktüğünü söylemiş. Birinci tekil şahıs anlatımında en çok karşılaşılan şey ise yazılanla yazarın özdeşleştirilmesi sorunu sanırım. Yaşamınla öyküler arasında bağ kuran sorularla karşılaşman kaçınılmaz gibi. Bu tip sorulardan sıyrılma stratejisi geliştirdin mi?


Kitabı okuduğunda annem beni aradı ve Çiş hikayesi için bir kamyon azarladı. Dedi ki ayıp değil mi kızım, çişim geldi yazana kadar tuvalete gitseydin de başka şeyler yazsaydın ya. Mantık gibi mantık valla. Ama ben orada bambaşka bir şey demeye çalışıyorum aslında. Bakın bunlar benim başıma geldi perişan oldum sefil oldum hadi bu yüzden beni çok sevin demiyorum ki. Maruz kaldıklarımız hiçbirimize ayrıcalık tanımaz. Herkes baş etmenin bir yolunu bulur çünkü. "Ben" diliyle yazıyorum diye kendimden bahsettiğim zannedilsin istemiyorum. "Ben" üzerinden birtakım duygu durumlarını anlatmaya çalışıyorum. Mevzulara bakabileceğimiz alternatif açılar göstermeye çalışıyorum. İnsanlar beni ne kadar sevdiklerini anlatan mailler yazmaya başladılar. Teşekkür ederim, ben de sizi seviyorum. Ama metinle ilgili şeyler söylendiğinde daha çok memnun oluyorum.
İronik dil ve kullanılan mizahi kalıplar bir süre sonra yaratıcılığın önünü tıkayabiliyor.

Sonraki çalışmalarına nasıl bir yön vermeyi düşünüyorsun?

İstikametim belli. İkili duygular oluşturan metinler yazmaya devam etmek istiyorum. Kullanılan mizah araçları eskiyebilir ama mizah eskimez sonuçta. Şibumi’yi her okuduğumda gülecek bir şey buluyorum örneğin. Bakınca kitap benim yaşımdan büyük. Ama tutup da Trevanian’a “o esprinin modası geçti moruk” diyemeyiz di mi? Geçmeyecek şeylerin peşindeyim. Becerebiliyorum beceremiyorum ayrı, ama ben bunun peşindeyim. Edebiyatın asık suratlılığına itirazım var. Evet korkunç şeyler oluyor, evet dayanabilmek çok zor oluyor bazen ama eh be kardeşim, yaşıyoruz işte, ölmedik. İnsanlar, kitabın adının bir metafor olduğunu düşünüyorlar ama bu beni deli gibi gösterecek olsa da söylemek zorundayım; ben gerçekten bir gün sırtımızda kanatlarımızın çıkacağına ve uçabileceğimize inanıyorum. Haklı çıkarsam çok eğleneceğiz.



BELKİ BİR GÜN UÇARIZ
, Aylin Balboa, İletişim Yayınları, 2014.

Seyfettin Efendi Tam Gaz Devam Ediyor! (Berk URALCAN)

Yayınlandığı günden itibaren Türk çizgi roman okurları arasında kayda değer bir takipçi kitlesi edinen Seyfettin Efendi, “Olağanüstü Maceralar” kapsamındaki ikinci macerası “Hayırsız Ada” ile bir kez daha okuyucularla buluşuyor.

Seyfettin Efendi’nin yaratıcısı ve çizeri Devrim Kunter, bu hikâyede yazarlığı Cihan Türe ile paylaşmış. İki kişilik yazar takımı, daha önceki Seyfettin Efendi maceralarının doğasından fazla ayrılmayarak, bilim kurgu, fantastik, polisiye ve korku gibi farklı türleri tek kurguda harmanlıyor.

İlk kitap “Yeditepe Canavarı”ndan yaklaşık altı ay sonra, 1925 yılında geçen “Hayırsız Ada”, adından da anlaşılacağı gibi, 1910 yılında on binlerce köpeğin katledildiği Sivri Ada’yı olay örgüsünün merkezine yerleştirmiş. Seyfettin Efendi ve ekibi, doğaüstü varlıklar tarafından işlendiğine inanılan vahşi cinayetlerin izini Sivri Ada’ya kadar takip ediyor, ve burada ideolojik temelleri I. Dünya Savaşı’ndan Alman felsefesine kadar dayanan “olağanüstü” bir vakayı çözmeye koyuluyorlar.

Üstelik, kitaba “Hayırsız Ada” adını veren ana hikaye kurgusu, eserin tek boyutu da değil. Belli bir sürekliliği olan tüm yayınlarda olduğu (ya da olması gerektiği) gibi, Seyfettin Efendi’de de devam eden temalar, yan olaylar ve gelecek maceralar için sorulan sorular var. Önceki maceralarda yaşanan olayların yeniden gündeme gelmesi, tamamen farklı kurgular içinde gördüğümüz karakterlerin yeniden ortaya çıkması ve eserin sonunun büyük ölçüde açık bırakılması, bir bütün olarak Seyfettin Efendi kurgusunu çok daha ilgi çekici hale getiriyor.

Yeri gelmişken, Seyfettin Efendi ile ilgili önemli bir bilgiyi de paylaşalım: karakterin maceraları bir değil, iki farklı seri üzerinden devam ediyor.  Bu kitabın da bir parçası olduğu “Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları” serisi, büyük ölçüde Devrim Kunter tarafından yazılıp çizilen ve bir kitabın tamamını kaplayan uzun hikâyelerden oluşuyor. İkinci seri “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri” ise, Kunter’in farklı yazarlarla birlikte yine aynı evrende geçen, fakat birkaç sayfalık, kısa hikâyeler kaleme aldığı bir çalışma.
Konsept olarak farklı olsalar da, iki koldan ilerleyen hikâyenin ortak bir paydada değerlendirilmesi mümkün – örneğin, daha önce Esrarengiz Hikayeler’de, Seyfettin Efendi’nin gençlik yıllarında karşılaştığı Kara Sabahat karakteri, bu macerada beklenmedik bir şekilde yeninden karşımıza çıkarak enteresan bir rol oynuyor.  Bu yaratılan devamlılık – bütünlük hissinin, özellikle güncel çizgi romanlara aşina olan okur kitlesi için önemli bir artı olacağı söylenebilir.

Tabi henüz yayınlanan üç kitap böyle bir yargıya varmak için yeterli değil ama benim – şimdilik – favorim tek hikâyeye yoğunlaşan Olağanüstü Maceralar serisi. Kısa hikâyelerin karakterleri tanıtmakta ve Seyfettin Efendi kurgusunun içinde yaratıldığı evreni genişletmekte faydalı olduğu tartışılmaz, fakat hikâyelerde gerçek bir derinlikten söz edebilmek, eserleri bir çizgi roman olarak gerçek anlamda değerlendirebilmek için, Olağanüstü Hikayeler’de gördüğümüz hikâye uzunluğu daha uygun.

Bu kriterlerle bakıldığında, Hayırsız Ada oldukça başarılı bir çizgi roman.

Seyfettin Efendi ve yan karakterlerinin artık git gide aşina hale geldiğimiz dinamikleri, ekibin geleceği ile ilgili soru işaretleri, arka planda inşa edilen “büyük hikâye” ve tabi rahat, kendine güvenen, karizmatik tavırlarıyla Seyfettin Efendi karakteri, seriyi dünyanın herhangi bir yerinde rahatlıkla yayınlanabilecek, modern bir çizgi roman serisi haline getiriyor.

Devrim Kunter’in çizimleri de – yazar ve çizerin aynı kişi olduğu pek çok çizgi romanda olduğu gibi–  esere harika eşlik ediyor. Yer yer sinematik, yer yer karanlık bir anlatım tercih eden Kunter, Türk çizgi romanlarında eşine az rastlanır bir akıcılık ile kendisini okutmayı başarıyor.

Eser hakkındaki tek negatif eleştirim hikâyede gündeme gelen tarih / popüler kültür öğelerinin açıklandığı sayfanın sonda değil, başta yayınlanmış olması. Bu durum, hem karşınıza çıkan öğelere karşı – olmak isteyeceğinizden biraz daha fazla - hazırlıklı olmanızı sağlıyor, hem de bu öğeleri normalde olacaklarından biraz daha fazla ön plana getiriyor. Ama tabi, tek olumsuz noktanın, basit bir yayın tercihi olması, aslında hikâyenin geri kalanı için oldukça pozitif bir eleştiri olarak da görülebilir.

Türk çizgi roman okurları olarak, tamamen Türkiye’de üretilmiş, kaliteli çizgi roman okuma şansını ne yazık ki çok sık yakalayamıyoruz. Seyfettin Efendi serisi, bu durumun en önemli istisnalarından bir tanesi - ve Hayırsız Ada ile istikrarlı yükselişini sürdürüyor.

HAYIRSIZ ADA, Devrim Kunter, Cihan Türe, Çizen: Devrim Kunter, Seyfettin Efendi Yayınları, 2014.

Şuh Cazibeli ve Seksi Bir Kitap (Tevfik KALKAN)

Geçtiğimiz ay Ayrıntı Yayınları’ndan, yayıncılık dünyasını zehir zemberek eleştiri yağmuruna tutan bir kitap yayımlandı: Okumadığınız İçin Teşekkürler.

Hırvat yazar Dubravka Ugresiç, eski Yugoslavya’da doğmuş. Ülkesinin parçalanmasından duyduğu derin üzüntüye milliyetçilik ve savaş karşıtlığı nedeniyle üzerine yapıştırılan vatan haini etiketi de eklenince doğduğu toprakları terk ederek sürgün yazarlar kervanına katılmış.  Dünya trajik şakalardan hoşlanan bir gezegen. Şöyle ki bir yazar ülkesindeki milliyetçilikten sıkılıp ülkesini ter ettiği anda hiç olmadığı kadar o ülkenin bir parçası olur. Hırvat milliyetçiliğine kızıp Hırvatistan’ı terk edebilirsiniz ama bunu yaptığınız anda nereye giderseniz gidin artık bir Hırvat yazarsınızdır.

Onu daha fazla kızdırmamak için bir daha Hırvat yazar demeyi keselim ve kitaba dönelim. Ugresiç yeterince kızgın zaten. Onu kızdıran şeylere şöyle bir göz atalım hemen: Eleştirmenlik mesleğinin tarihe karışmasına ve kitap tanıtım yazılarına kızgın Ugresiç, zira gitgide genişlemiş arka kapak yazılarına dönüşen kitap tanıtım yazılarındaki şu ifadeler deli ediyor onu: “Bu kitap Beckett ve Dumas’nın patlamaya hazır bir karışımı”, “Kafka değerinde”, “Proust bile kıskanırdı…” Bu abartılı övgülere mazhar olan yazarlar skalası ise tam anlamıyla tüy dikiyor duruma. Kimler mi bu yazarlar? Emektar futbolcular ve generaller, başbakanlar ve karıları, mankenler ve seks işçileri, film yıldızları, aşçılar, rahipler, avukatlar, on iki yaşındaki çocuklar. Kitapçılar süpermarketlere dönüşürken, yazarlar da Hollywood starları gibi şuh pozlar veriyorlar.

Edebiyat kaybedenlerin, ötekilerin sesini duyurduğu bir platform olagelmiştir. Günümüzde ise hemen herkesin yazar olarak ortaya çıkması, edebi bir kakafoni yaratmış ve bireysel sesin daha az duyulmasına neden olmuştur. İdeolojilerin yok olması ile piyasanın kendisi bir ideoloji haline gelmiş ve “iş dünyası” dünyanın kendisi olmuştur: “Ciddi editörler ciddiyetlerini koruyamayacak kadar sık işlerini kaybediyorlar, edebiyat artık prestijli bir çalışma alanı değil ve kitaplar ‘iş yapabilecekler’ ve ‘iş yapamayacaklar’ olarak iki gruba ayrılıyor çünkü kitaplar sadece yayın endüstrisinin malları.”

Bu iç karartıcı duruma bakarak umutsuz bir öngörüde bulunuyor Ugresiç:  “Yakın gelecekte üniversiteler edebiyat tarihi derslerinin yanı sıra edebiyat pazarlama dersleri vermeye başlarsa şaşırmayacağım. Tarot kartları gelecekte edebiyat olmayacağını söylüyor…”

Buradaki temel mesele sadece edebiyatın canına okunması değil, edebiyattan yola çıkarak günümüz insanının içinde bulunduğu duruma eleştirel bir bakış atıyor Ugresiç. “Monolog kültürünün (ya da narsizmin) diyalog kültürünü sınırlara sürüklediği çelişkiden bağımsız olmaya meyilli bir kültürel çevrede yaşıyoruz. Özetle, herkes kendi mesajını dünyaya duyurmaya çalışıyor ve kendi reklamını yapmak toplumsal bir gelenek haline gelmiş durumda. Artık sanatsal ya da entelektüel bir eylem çoğunlukla sadece bir kendi reklamını yapma yöntemidir. Küresel piyasada böyle görünmediği zamanlarda bile hepimiz satıcıyız. Kendimizi satıyoruz.” 
Okumadığınız İçin Teşekkürler’i  okuyup bitirdiğim akşam  televizyonda bir çok satar roman reklamına denk geldim. Güzel bir genç kadın, saten giysilerinin içinde, bakımlı elleriyle kitabı tutuyor ve şuh bir bakış atıyordu kameraya, falanca romanın, bilmem kaç milyon satan yazarından diyordu şuh, gizemli bir ses…  Neil Postman’dan alıntılayarak şöyle yazıyor Ugresiç: “Orwell’i korkutan kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’i korkutan şey ise kitap okuyacak kimse olmayacağı için, bir kitabı yasaklamak için de hiçbir neden olmaması ihtimaliydi. Orwell bizi bilgiden yoksun bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley bizi pasifliğin ve egoizmin kuyusunda bırakacak kadar çok şeyle besleyecek olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatın bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell nefret ettiğimiz şeyin, Huxley ise sevdiğimiz şeyin bize zarar vermesinden korkuyordu. Küreselleşme, neoliberalizm ve Amerikan popüler kültürü üçlüsünün yarattığı yozlaşma Huxley’i haklı çıkarıyor ne yazık. 

Milan Kundera alaycı bir şekilde, dünyada kardeşlik kitsche le sağlanacak demişti. Bu noktada Bourdieu’dan alıntılıyor Ugresiç: “İnsanlar bir şeyi ilk kez gören ve sunanlar olmak için neredeyse her şeyi yapmaya hazırlar. Sonuçta herkes öne çıkma çabası içinde birbirinin taklidini yapıyor; herkes sonuçta aynı şeyi yapıyor. Farklı bir yerde özgünlüğe götüren farklılık arayışı, burada aynılığa ve banalliğe götürüyor.” Dikkat ediyor musunuz etrafta ne kadar çok TV yıldızı entelektüel var artık. Hepsi de sözde radikal, sözde put kırıcı. “Entelektüel palyaçoluk” sözleriyle özetliyor yaptıkları şeyi Ugresiç. “Medya, özellikle televizyon olayları eğlenceye dönüştürür ve bunun nedeni, bilginin değil eğlencenin kitle iletişiminin lokomotifine dönüşmüş olmasıdır.” 

Yabancılaşma olgusunu masaya yatıran Ugresiç burada sürgünlükten söz açar: “İyi yazarlar nerede olurlarsa olsunlar sürgüne gönderildiklerini hissederler ve yalnızca kötü yazarlar kendilerini her yerde evlerinde hissederler.” Gombrowicz ise bu meseleyi tam da kendisinden beklenilecek şekilde boyutlandırır: “Anavatan mı? Her saygın yazar bu saygınlıktan ötürü kendi evinde bile yabancıydı. Okurlar mı? Onlar zaten hiçbir zaman okurlar için yazmadılar, her zaman onlara karşı yazdılar.” 

Sürgün olmakta, tüm kahırlarına karşın, çekici bir yan vardır. Güzergah boyunca dahili ve harici keşifler yapmak gibi. Sahne değişikliğine özlem, sıradan insanın da tutkusu artık. Bu tutku turizmden sonra vekalet edici, hayali bir mimari ile dindirilmeye çalışılıyor. Tüketicilerin göçmenlere dönüştürüldüğü alışveriş merkezlerinden söz ediyor Ugresiç. Çünkü yirminci yüzyılın sonunda insan kendi kendisinin modern oyuncağı haline gelmiştir: “Ve kendini yaratmak ve yeniden yaratmakla, keşfetmek ve yeniden keşfetmekle meşgul etmektedir. Dolayısıyla bugün tüm muhteşem ütopyalar ve devrimler tek bir şeyde birleşmiştir: kişinin kendi bedeninde, kendi görüntüsünde ve kendi kişiliğinde devrim yaratması fikri.”  

Parçalanmış bir Doğu bloku ülkesinden çıkıp, dünya sürgünlüğüne gönüllü yazılan Ugresiç güzergah boyu derlediği eleştirel fikirlerini paylaşıyor Okumadığınız İçin Teşekkürler adlı eserinde. Ugresiç’in itirazlarından referans yazarlar, çok satar yazarlar, çocuk yazarlar, fahişe yazarlar, sıkıntılı yazarlar, erkek yazarlar, ulusalcı yazarlar, cazibeli yazarlar paylarını fazlasıyla alıyorlar. Şu aralar popüler kültür ortamına, yayın dünyasına, kitap raflarına, kitapçılardaki şuh yazar pozlarına, kitap eklerindeki abartılı kitap pazarlama yazılarına bakıp gıcık olanlar, bir entelektüel dünya sürgününün duygudaşlığıyla avunmak adına Okumadığınız İçin Teşekkürler’i okuyabilirler.


OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER, Dubravka Ugresiç, Ayrıntı Yayınları, 2014





Bu Bir Düşükler Defteridir (Kerem GÖRKEM)

“Beğeni sanatın her şeyidir, bizi daha kötü bir şey yazmaktan alıkoyar.”

Edebiyat üzerine edilen beylik lafları işitmekten hep kaçındım. Bunların, yazma eylemiyle bir biçimde alakalı kim varsa, onlar için yok yere inşa edilmiş birer sur olduğunu düşündüm. Aslına bakarsanız hala öyle düşünüyorum. Sanki “büyük biraderler karşısında yazmak” biz eli kalem tutanları boş yakaladığı her anda köşeye sıkıştırmıyormuş gibi, bir de, “biz”e dâhil bilmişlerin gözümüze sokulan parmaklarına katlanacak halim(iz) yok. Olmamalı da... Lakin yüzyıl evvelinden biri çıkıp da yabana atılamayacak hakikatte şeyler söylediğinde, bunu dikkate almamak, es geçmek imkânsız hale geliyor. Çünkü bahsettiğim kişiler parmaklarını gözümüze sokmak için değil, tam tersine, bizimkiler de aşağıda kalsın diye kaldırıyor. Bir şeyler öğretiyorlar; bir nevi uzaktan eğitim, yüzyıl öncesinden... İşte Jules Renard da, “Yazmak Üzerine Notlar”ıyla artık o okulun hocalarından biri bizim için.

Fransız yazar Renard’ın 1887-1910 yılları arasındaki “Bu bir düşükler defteridir,” diye tanımladığı günlük notlarından damıtılarak hazırlanan kitap, yazının girişinde de dolaylı biçimde söylemeye çalıştığım gibi, 68 sayfalık bir yaratıcı yazarlık atölyesi. Yalnızca yaratıcı yazarlık mı? Kitabın içerisindeki kısa notlarla sosyolojiden matematiğe, eksiklik hissedilen birçok alanda yeni şeyler öğrenmek, daha önce duymadığımız farklı fikirleri duyumsamak mümkün. Jules Renard’ın çok yönlü bir aydın oluşundan öte gelen bu durum, okurda “keşke onu tanıma imkanım olsaydı” pişmanlığı uyandırıyor. Ama buna değer.

“Yazmak için yaşamak gerek, yoksa yaşamak için yazmak değil.”

Bu alıntı, bana göre, yek başına yazmak üzerine edilebilecek en esaslı laflardan biri. Virgülden öncesinde varoluşundan şüphe duyulamayacak bir hakikat vurgulanıp okur tavlanırken, sonrasında bahis tersine çevrilip olay bambaşka bir yere çekiliyor. Eline bir taş alıyor belki burada yazar, “Yazmazsam yaşayamam!” diyenlere atıyor onu. Bu tavrı (sataşma denebilir mi?) Renard’ın yazarlığından öte siyasetçi kimliğine yormak daha isabetli olur sanırım. Fakat her ne olursa olsun, alıntıya döndüğümüzde, yaşanılarak öğrenilmiş duvar gibi bir kaidenin karşısında buluyoruz kendimizi. Gelgelelim, bu durum Renard’ın bir “büyük birader” olduğunu düşündürtmüyor bize. Çünkü zaten biliyoruz, o da “biz”den biri.

“Dökmediğimiz tüm o gözyaşları ne oluyor?”

Kısa da olsa, kitabın içindeki, zihni birkaç saniye stand-by durumuna alan edebiyat dışı söylemlere değinmek istiyorum. Bunlar bir şiir ya da roman ve öykü gibi kurmaca metinleri güçlü kılmaya olanak sağlayan şeyler. Bu “şeyler” kısmını açmak istiyorum; çünkü Renard da istiyor! Diyor ki, “Sözcük yalnız ona verilen yer sayesinde yaşar.” Bu durumda “şey”, herhangi ehemmiyetsiz bir kelimeyken, Jules Renard’ın sihirli dokunuşlarıyla belki sıkı bir romanla yarışabilecek tek bir cümleye evriliyor: “Bir ölünün ardında bıraktığı anı nasıl da üstün yaşamından! Kimse daha değersizleşmiyor.” Bu da bir şey, değil mi?

Kitabı basım ve yayın açısından değerlendirmeye geldiğimizde, ilkin, ilginç bir durumla karşı karşıya olduğumuzun farkına varıyoruz. Şöyle ki, yazarın “Yazmak Üzerine Notlar” haricinde Türk diline çevrilmiş bir başka eseri güncel olarak bulunamıyor. Ne en meşhur eseri “Poil de carotte”, ne üzerine konuştuğumuzun kitabın damıtıldığı günlükleri, ne de diğer kurgusal metinleri. Şu durumda, şayet Fransızca bilmiyor isek, okuyabileceğimiz tek Jules Renard eseri “Yazmak Üzerine Notlar”. Sel Yayınları bu anlamda cesur ve doğru bir adım atmış gibi görünüyor. Her şeyin biraz geç geldiği memlekete, bu defa hayli geciken, öyle ki ölümünün üzerinden bir asırdan fazlası geçmiş bir yazarı, çeviri edebiyata kazandırıyor.

İlerleyen dönemlerde Jules Renard’ın diğer eserlerinin de Türkçeye çevrilip yayınlanması geleceğe dair güzel bir umut. Çünkü ondan öğreneceğimiz çok şey var.

YAZMAK ÜZERİNE NOTLAR, Jules Renard, Çeviri: Orçun Türkay, Sel yayınları, 2014.



Dönmek Mümkün mü Artık? (Funda DEMİR)

“Değnek adam ailesiyle birlikte ormanda mutlu bir yaşam sürüyordu. Bir sabah dışarı çıktı ve başına gelmeyen kalmadı…”

Bir cümleyle kaç hikâye sığar bilemedim, sonra eylülün son akşamında oturdum dinledim yeniden hayatın bana fısıldadıklarını.

O sabah madene erkenden inmişti, ondandır belki mesai bitmek bilmedi. Çaysızlık başını ağrıtırdı, yine başlamıştı işte. Yorgun kolları artık dinlenmek istedikçe, hadi daha iş bitmedi diye bağırıyordu birileri. Sonrası kül duman. Simsiyah adamlar. Acısı tarifsiz evler, gözü yollarda kalan çocuklar.

Başka biri şehrine düşen bombayla uyanmıştı ki; yatağın yan tarafının görülmeyecek kadar boş olduğunu fark etti... Oda boştu, ev boştu, pencereler yoktu artık. Yerdeki kırık saksı, dağılmış topraktı arda kalan.  Koştu sokağa avaz avaz bağırdı, aradı karısını, çocuklarını. Bıraksalar değil bir kenti dünyayı yakabilirdi acısından, oysa  bir film gibi izlediler gördüklerini. Önce acıyla yaktılar adamı sonra ittiler bir çukurun içine.

Taşeron işçi olmak kolay mı dedi diğeri duyulur duyulmaz bir sesle. Hastane de olsa çalıştığın yer taşan lağımları en ilkel yollarla temizletip sonra seni hastalığa terk ederler. Böyledir, kaderdir. Ölmesi gereken biri varsa önce biz ölürüz, sonra siz de unutur gidersiniz diye ekledi.

Ölmek kolay iş vesselam. “Ceylan’ım, kızım şu an yaşasaydı 15 yaşında olacaktı ve bana arkadaşlık yapacaktı. Dokunmaya bile kıyamadığım minik bedenini kendi ellerimle topladım. Hangi yürek dayanır buna? Yıllar sonra ihmali olanlar hakkında takipsizlik veriliyor. Bu ne biçim adalet, bu hükmü verenler hiç mi vicdanlarının sesini dinlemez? Hala katilleri korunuyor, sorumlular ise saklanıyor. Devlet neden kızımın katillerini bulmuyor?” diye ekledi diğeri. Ölmekle olmuyor bazen, yaşarken de tükeniyormuş yürekler.
Başkası varmış çok yakında. Elleri yıllarca çalışmaktan nasır tutmuş, başı dik, gözü pek, az konuşup öz konuşanlardan. Sarılmaları beceremeyip bir bakışıyla içinden yeniden çocuklar büyütten. Bir sabah çıkmış evden. Yıllardır uğramadığı hastaneye düşmüş yolu, ağzından düşmeyen paketi cebinde. Demişler yok, olmaz bu iş. Götürmez seni bu ciğer. Nükleer bombalara kızmış önce. Sonra o halkını korumayan düşmanlara sıvamış en gür sesiyle. Sonra eğmiş başına önüne, eyvallah demiş hayata. Beni götürmeyecek ciğeri boş yere taşımam ben. Asmış ceketini bir buluta,hadi demiş son bir kez bakarken; sen sağ ben selamet. İnsandık bir zaman, ailesine uzaktan bakan değnek adamlarız şimdi. Kimbilir belki bir gün kesişir yollar yeniden? “Adam bir yağmur gibi iplik ince yağdı mağlup, mahzun, uzak, ışıklı bir geçmişin koynuna. Donmuş bir su, boşluğa fırlatılmış bir taş, bir ateş ırmağı gibi durdu hasretin ve hayalin uçurumlarında…” *

İşte böyle hayat, benim babam da bir değnek adam bundan sonra. Kuşlar yuvalarına götürecek bazen, çocuklar çamur karacak kimi zaman. Her çıtırtıda üzerine basıp kıran ayağı arayacağım. Ağlayacağım çokça, değnek adam olmak zor değnek çocuk olmak daha da zor. Öğretecek bana yeniden, hayatın durmadan akan bir nehir olduğunu.  İnsan kendi gerçeğiyle karşılaşınca yeniden öğreniyor çünkü görmeyi. Her evin bir değnek adamı var, bir yerde gizli. Şimdi bana tüm bu hikâyeleri anımsatana gelelim…

Julia Donaldson- Axel Scheffler ikilisine ait bir kitap Değnek Adam. Ormanda karısı değnek hanım ve değnek çocuklarıyla yaşarken bir gün ormanda gezintiye çıkıyor ve başına gelmeyen kalmıyor. Köpeklere oyuncak, bir şövalye kılıcı, bayrak direği ve yay olması sadece hikâyenin bir bölümü. Eve geri dönebilmeye dair tüm umudunu kaybettiği bir gün bir şömineye odun olmak üzere bir eve götürülüyor. Ama bazen bütün umutların bittiğini sandığımız yerde ansızın bir mucize olur. Hayat gülümser bir köşeden. Kapı çalıp da değnek adamın evine girdiği an var ya, her okuduğumda  mucizelere inanmak istiyorum yeniden.

Hikâyede bir şeyler sürekli değişiyor. Mekan, duygular, umut-umutsuzluk, mevsimler… Değişmeyen tek şey sevgisi. Umutsuzluğa kapıldığı en kötü anlarda bile sevmekten vazgeçemiyor değnek adam bizim gibi, hem sevmekle özlemek kardeş zaten. Çok sevdim bu detayı. Resimler hikâyenin geneliyle uyumlu ve ikilinin diğer kitaplarında olduğu gibi çok sevimli.

Değnek Adam okurken çocukları çok heyecanlandıran ve aynı zamanda eğlendiren bir kitap. İçindeki gizli hüznü bulanlar biziz, işte bunlar var ya hep özlemden.

DEĞNEK ADAM, Julia Donaldson, resimleyen: Axel Sheffler, çeviren: Nevin Avan Özdemir
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

*Şükrü Erbaş , İnsanın Acısını İnsan Alır



“Özgür Suriye” Ne Kadar “Özgür”? (Kansu YILDIRIM)

Bazılarının zannettiği gibi emperyalizm 19. veya 20. yüzyılda bir anlama sahip olup, 21. yüzyılda yerini küreselleşmeye bırakmış, modası geçmiş bir kavram değildir. Emperyalizm, Lenin’in ifadesiyle çürüyen ve asalak kapitalizm olarak “üstyapıya” da tekabül eder (Lenin, Mart 1919). Georges Labica’ya göre Lenin’in kullandığı “üstyapı” ifadesi emperyalizmin hem üretim sürecine hem burjuvazinin siyasal faaliyetlerine hem de devlet biçimine gönderme yapar. Yani emperyalizm kavramını duyduğumuzda ekonomik süreçler kadar ulusal ve uluslararası ölçekteki siyasi gelişmeleri de bütünsellik içinde kavramamız gerektiği ortaya çıkar. Bu çerçevedeki maddeci bir perspektiften güncel gelişmelere baktığımızda olan biteni çözümlemek daha sağlıklı hale gelir. Tıpkı Hamide Yiğit’in derlediği “AKP’nin Suriye Savaşı” kitabında olduğu gibi.

Yiğit, yakın dönem Türkiye siyasi hayatını paralize eden proaktif dış siyasetin Suriye uğrağını alanında uzman çeşitli gazeteci-yazarların katkılarıyla belli bir hatta yerleştiriyor. Gündelik siyasi gelişmelerden dinsel mezhepsel gerilimlere, etnik yapıların siyasi denklemlerdeki yerinden Arap İsyanları’na ve coğrafyanın yeniden düzenlenmesine, petrol ve doğalgaz kaynaklarının öneminden emperyal devletlerin kaynaklarla ilgili hesaplamalarına geniş bir yelpazeyi okuyucuyla buluşturuyor. Kitabın ilk bölümünde Suriye’deki rejime yönelik uluslararası ve ulusal hareketliliğinin arkasındaki ekonomi-politik gerekçeler sıralanıyor. Hegemon devletlerin neden Suriye’ye dikkat kesildiğini enerji stratejileri üzerinden açıklanıyor. Kitabın ikinci bölümünde Suriye’deki kalkışmanın bölge sakinlerinin anlam dünyasını yıkan, gündelik yaşamlarında değerlerini itibarsızlaştıran İslamcı pratiklerine değiniliyor. Bu bölüm toplumsal yaşamın imhasının nasıl olduğunun anlatıldığı yazılardan oluşuyor. Kitabın son bölümünde ise ABD hegemonyasındaki değişim ve buna paralel olarak Türkiye’nin dış siyasetinin iflası, bölgesel stratejilerin ve “hayallerin” yıkılması inceleniyor.

Ancak biz Hamide Yiğit’in derlemesi aracılığıyla -her seferinde empoze edilmeye çalışılan- Suriye’deki İslamcı seksiyonların “demokratikleşme” ve “özgürleşme” eylemliliklerinin silik suretlerini belirginleştirmek istiyoruz. ABD, Avrupa devletleri ve Türkiye tarafından Esad’ın “Esed” olması süreciyle birlikte rejime karşı “özgürlük” mücadelesi verdiği iddia edilen İslamcı-cihatçı militer grupların bölgedeki tahakkümünü bazı örnekler üzerinden açacağız. Böylelikle Suriye’yi ve bölgeyi düzenleme operasyonundaki toplum tahayyüllerinin nasıl bir kara gerçekliğe sahip olduğunu da göreceğiz.

Lazkiye’de Boğaz Keserek “Devrim”

Suriyeli yazar Somer Sultan’a göre Lazkiye saldırısının arkasında mezhep temelli bir çatışmanın provası denenmiştir. Bölgenin coğrafi ve demografik özellikleri nedeniyle kozmopolit yaşama müsait oluşu, Aleviler dışında kent merkezinde Sünni nüfusun ve Hıristiyanların biraradalığı bozularak Esad yönetime karşı bir infial yaratılması planlanmıştır. Somer’e göre Alevilerin Sünni komşularından intikam alacağının düşüncesi ve Esad yanlısı Sünnilerin Alevi düşmanlığı üzerinden İslamcı gruplara militan olarak çekilmesinin rejimi zora sokulacağı düşünülmüştür. Bu planlar orta vadede tutmasa da Alevilerin büyük çoğunluğu işkence ve cihatçı tekniklerle katledilmiştir.

Sultan, Lazkiye’deki katliamın nedenlerin birisinin muhalif güçler içindeki El Kaide’ye bağlı olan Nusra Cephesi’den türeyen Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) milislerinin olduğunu söyler. Her ne kadar IŞİD dünya kamuoyunda “Özgür Suriye Ordusu” ismini tercih etse de iki yapı arasında şiddetli çatışmalar da yaşanmıştır. Ortaklaştıkları tek nokta ise kâfir ilan ettiklerini infaz etme biçimleri, katliam teknikleridir.
İslamcı grupların 2013 yılında Şeker Bayramı’na günler kala Ebu Mekki, Baruda, Blata, Hanbuşiye, Nebi Nebhan köylerine 1000 militanla düzenledikleri saldırılarda “özgürlük mücadelesi”nin gerçek yüzü ortaya çıktı. Sultan’ın betimlemesine göre çok sayıda Alevi kadın, erkek ve çocuk satırlarla kesildi veya esir alındı. Saldırıların ilk saatlerinde Haffe’ye 80 yaralı getirildi. Sultan’ın bundan sonraki aktarımları vahşetin boyutunu gözler önüne seriyor: El Kaide’nin “düşünür” ekibinden bir kişi, kafa, kol, uzuv kesme hakkında bir kitap yayınlamış. Kesilecek insanın yani “kâfirin” duyduğu korkunun maksimizasyonu için bıçağın onun önünde bilenmesi gerektiği, duruma göre hem korkunun seviyesinin hem de infazdaki acının arttırılması için elektrikli testere kullanılması gerektiği bilgileri militanlara verilmiş. Tıpkı Nazi Toplama Kamplarındaki sadistçe tıbbi deneyler yapan Josef Mengele’ye verilen “ölüm meleği” lakabı gibi İslami katletme tekniklerini uygulayan El Kaide Irak komutanı El Zarkavi’ye de pek çok kişinin infazını kendisi gerçekleştirdiği için “Emir-ül Zabbahin” (Kesenlerin Emiri) lakabı verilmiş. Katliamın boyutları sadece “kâfirlerin” öldürülmesi ve pogrom ile sınırlı değil. Alevi düşmanlığı bir etnik-mezhepsel temizlik veçhesine de bürünmüş. Sultan, “dünyaya bir daha Alevi gelmesin diye karnı deşilen hamile” kadınlardan ve “parça parça kesilmiş çocuklar”dan da bahsediyor. Kaynaklara göre Lazkiye’de 500 sivil katledildi.

Cihat Nikâhları ve Fetvaları

Derlemenin başka bir bölümünde Hayel Ali Almathabi Suriye’deki toplumsal formasyonun iğdiş edilmesinin kadınları etkileyen boyutundan bahsediyor. Türkiye’nin Süleymaniye’deki mülteci kampında yaşanan bir olay basına şöyle yansıyor: “Suriyeli mülteciler kendilerini yaktı”. Bu haberin arkasındaki gerçek ise şu: “Suriyeli bir kadın üç kızıyla birlikte Cihat Nikâhı adı altında 20’den fazla Afgan, Suriyeli ve diğer uyruklu cihatçıların defalarca tecavüzüne uğradıkları için kendilerini yaktılar”. Savaş koşullarının kaotik atmosferinde işlevselleştirilen Cihat Nikâhı, pornografik şiddetin tatmini için militanlara hizmet ediyor. Bu sadece Suriye ile de sınırlı değil, Tunus başta olmak üzere başka Arap coğrafyasında da kadınlar cinsel sömürüye maruz kalıyor.  Almathabi Tunusluların Suriye’deki savaşçıların cinsel ihtiyaçları için cihat nikâhına yollanmak üzere kendi kız kardeşleri de dâhil,  küçük kızları topladıklarından bahsediyor. Nikâhlamak yani doğru adlandırmayla köle olarak kullanılmak üzere Mart 2013 tarihinde 20 Tunuslu kız kaçırılıyor. Burada dinin araçsallaştırılma biçimi kritik çünkü militanların cinsel arzularının dizginlenmesi için gerekli olan manevi rahatlık fetvalarla sağlanıyor. Filistinli yazar Jadallah Saffan’a göre İslamcı cihatçı örgütler içindeki liderler kadınları “eğlence nesnesine” dönüştüren ve “fuhuşu meşrulaştıran” fetvalar yayınlıyor. Fetvalar nedeniyle çatışmalar sırasında esir alınan çok sayıda kadın öldürülmeden önce tecavüze uğruyor. Belki şunu da eklemek gerekir, heterojen inanış sistemlerinin olduğu bir coğrafyada tecavüze uğrayan kadınlar hayatta kalsa bile ataerkil ahlak normları yüzünden ya dışlanıyor ya da yalnızlaştırılıyor. Bu da savaş koşullarında kadınların mağduriyetini daha da arttırıyor.

Çatışma ve katliam habitatında sıkça yaşanan ama bölgesel makro-siyasi ve askeri gelişmelerin ağırlığı karşısında çokça yer bulmayan, bazı örneklere yer verdik. Ancak Hamide Yiğit’in hazırladığı derlemede, tanıklıklar, araştırmalar, analizler ve daha fazlası var. Ekonomik gelişmelerden insan yaşamının “anlamsızlaştırılmasına” değin çok sayıda anekdot ve yorum yer alıyor.

AKP’NİN SURİYE SAVAŞI, Der: Hamide Yiğit, Tekin Yayınları, 2014.

And Dağlarının Aforizma Ustası (Gökhan Yavuz DEMİR)

Birçok çevirmen gibi ben de, tercüme edeceğim kitabı belirlerken, yayınevlerinden gelen taleplerden çok kendi okumalarımın ve akademik ilgilerimin peşinden koşuyorum. Bu nedenle de daha çok kurucu metinlerin Türkçeye aktarılmasını savunuyorum. Augustinus, Kant, Hegel, Kelsen, Savigny gibi büyük isimlerin, üzerine çokça yazılan ama hâlâ Türkçede bulunmayan kurucu metinlerinin bir an önce Türkçeye kazandırılması gerektiği aşikâr. Umberto Eco’nun akademik ününü borçlu olduğu The Role of the Reader gibi metinlerinden, Edward Sapir’in 1921 tarihli Language, Benjamin Lee Whorf’un 1956 tarihli Language, Reality and World veya Jan Potacka ve George Santayana gibi filozofların metinlerine, Türkçeye henüz tercüme edilmemiş ve tercüme edilmekte de alenen geç kalınmış devasa bir külliyat, öylece çevirmenlerimiz ve yayınevlerimizce keşfedilmeyi bekliyor.

Böylesi acil bir tercüme edilecekler listesi önümüzde dağ gibi dururken, benim şimdi önereceğim isim doğrusu lüks kaçabilir. Ama snop durumuna düşmek pahasına da olsa düşünce hayatımızı zenginleştireceğine yürekten inandığım And Dağlarının ötesinden bir aforizma ustasının Türkçede mutlaka olması gerektiğini savunmaktan vazgeçmeyeceğim. Kolombiya’nın Shakira ve Gabriel Garcìa Márquez’den sonra dünyaya hediye ettiği üçüncü büyüğünden, Nicolás Gómez Dávila’dan bahsediyorum elbette.

Politika filozoflarının en uzlaşmazı ve modernite eleştirmenlerinin en radikali Nicolás Gómez Dávila (18 Mayıs 1913-17 Mayıs 1994), yirminci yüzyılın gördüğü bilgelerden birisiydi. Kolombiyalı Katolik muhafazakâr düşünür İngilizceye o kadar geç tercüme edildi ki (Scholia to an Implicit Text, Ocak 2013) birçok entelektüel için görünmez kaldı. Zaten ömrünün son yıllarında bir nebze olsun parlayan şöhretini de Almancaya tercüme edilmesine borçluydu. O Almanca tercümelerden sonra şöyle anılmaya başladı üstad: And Dağlarının Nietzsche’si veya Katolik Nietzsche. Ömrün son demlerinde gelen şöhretin bedeli demek ki bazen bu kadar ağır olabiliyor!

Bir toprak ağası olan Gómez Dávila üniversiteye hiç gitmedi; Paris’te yaşadığı yıllarda evinde özel öğretmenlerden ders aldı. Obur bir okur olan Don Colacho ana dili İspanyolca dışında Latince, Grekçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Portekizce ve İtalyanca biliyordu; rivayete göre, Kierkegaard’ı aslından okuyabilmek için ölmeden önce Danca da öğrenmeye başlamıştı. Ömrü boyunca münzevi bir hayat yaşayan And Dağlarının bilgesi, küçük bir arkadaş çevresinin ve 30.000 ciltten oluşan kütüphanesinin sınırlarının dışına çıkmaya hiç heves etmedi. O kadar ki yegâne kitaplarını bile sadece dostlarına hediye etmek için yayınlattı.
Benim Türkçeye mutlaka tercüme edilmeli dediğim kitaplarından Notas I (ki ikincisi asla yayınlanmadı), 1954 yılında kardeşi tarafından bastırıldı. Üstadın aforizmalarından oluşan bu kitap, sadece dostlara hediye edilmek üzere 100 tane basılmıştı. 1959’da ise denemelerinden oluşan Textos I yayınlandı – bilmiyorum ikinci cildin hiç yayınlanmadığını söylemeye gerek var mı(!) Gerçekliğin felsefî bir sistemde asla temsil edilemeyeceğine inandığı için daha çok reaksiyoner bir yamalı bohça yaratmayı amaçlayan Gómez Dávila, metaforlarla bezenmiş hayli poetik ve üst düzey edebî bir dilde kendi sesini bulmuş ve bu denemelerde felsefî antropolojisi ile tarih felsefesinin temel kavramlarını ortaya koymuştur. Burada rastgele seçtiğim yirmi tane aforizmada da görüleceği üzere demokrasiden sanata, edebiyattan tarihe, marxizmden teknoloji eleştirisine, felsefeden entelektüaliteye kadar pek çok konuda kalem oynatmıştır:
“Bir entelektüelin Komünist Partiyle evliliği daima zina ile sonlanır.
Bilimin nosyonlarını benimseyen bir filozof, kanaatlerini önceden belirler.
İdeal toplum, insanlığın azametinin mezarlığı olacaktır.
Sınırsız ifade özgürlüğü yine de yetenek yoksunluğunu telafi etmez.
Demokratik seçimler, kimin yasal olarak zulüm göreceğini belirler.
Egoizmin üç esası şunlardır: bireycilik, milliyetçilik, kolektivizm. Demokratik teslis.
Bugünün muhafazakârları, demokrasinin hor kullandığı liberallerden başka bir şey değil.
Özgürlük, farklı olma hakkıdır; eşitlik ise farklı olmanın aforoz edilmesi.
Retorik, demokrasi bahçesinin biricik çiçeğidir.
Edebiyat hiç kimse yazmadığı için değil, tersine herkes yazmaya başladığı vakit ölür.
Kelimeler insanlar arasında doğar, yazarlar arasında büyüyüp serpilir ve orta sınıfın ağzında ölür.
Tanrı aletleri yarattı, şeytan makineleri.
İnsanlığın üç düşmanı vardır: şeytan, devlet ve teknoloji.
Hakiki problemlerin çözümü değil, tarihi vardır.
Özgün tarih, ham vakıanın zekâ ve muhayyileyle yeniden canlandırılmasıdır.
Marx, Marxizmin rezil etmediği yegâne Marxisttir.
İncil’in başmeleğinin aksine; Marxist başmelekler, insanların cennetlerinden kaçmalarını engellerler.
Biz reaksiyonerler bahtsızız: sol, fikirlerimizi; sağ ise vokabülerimizi çaldı.
Felsefenin çözümleri, kılık değiştirmiş yeni problemlerden başka bir şey değildir.
Filozof çağının sözcüsü değil, zamana hapsedilmiş bir melektir.”

On iki yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir ülkede, hâlâ muhafazakârlığın ne olduğunu anlayamamış entelektüellerimiz için Nicolás Gómez Dávila’nın aforizmalarının zihin açıcı olacağına inanıyorum. Çünkü modern insanı kutsalları üzerine düşünmeye davet eden bu gayet provakatif üslup, hepimizi kendi entelektüel putlarımızın sınırlarına fırlatıp atıyor. Don Colacho’nun keskin zekâsıyla bilenmiş kelimelerinde anlatılan kendi hikâyemizle yüzleşmek için belki de tam zamanı. Unutmayalım ki George Steiner’dan Ernst Jünger’e kadar pek çok entelektüel okuru olan bir düşünürden, gerçek bir put kırıcıdan bahsediyoruz. Gabriel Garcìa Márquez bir defasında üstad için şunları söylemişti: “Eğer komünist olmasaydım, ben de Nicolás Gómez Dávila gibi düşünürdüm.”

İspanyolca bilmesem de bazen bu Kolombiyalı gericiyi (!) İngilizceden Türkçeye aynı poetik dille tercüme etmeyi düşünüyorum. Bazense ana dilinden tercüme edilmiş herhangi bir Nicolás Gómez Dávila metnine, üstadın ruhuna yakışır retorikte bir takdim yazdığımı hayal ediyorum. Belki bir gün düşlerim gerçek olur, kim bilir?..

TEXTOS, Nicolás Gómez Dávila, Atlanta, 2013.




Varlık ve Olay Neden Çevrilmedi? Neden Çevrilmeli? (Çetin TÜRKYILMAZ)

Alain Badiou tartışma götürmez bir şekilde günümüzün en önde gelen felsefecilerinden biri olarak kabul edilmekte. Her ne kadar, o Fransa’nın felsefe çevrelerinde 1960’larda yaşanan tartışmalara dahil olmuş olsa da, aynı yıllarda kendini açıkça belli eden ve Derrida, Foucault, Deleuze, Lyotard gibi filozoflarca temsil edilen “postmodern dalga”ya tam olarak kendini kaptırmamış olması nedeniyle uluslararası düzeyde tanınması ve “popülerleşmesi” oldukça geç bir döneme, 2000’lerin başına rastlar. 2000’li yıllarda onun düşüncelerinin giderek önem kazanmasının nedeni, belki “postmodern dalga”nın etkisinin azalması, belki de felsefenin “rock yıldızı” Žižek’in ondan söz etmesi, yapıtlarının İngilizce editörlüğünü vs. yapması olabilir. Her ne olursa olsun, Badiou’nun şu son on-on beş yıldaki felsefe tartışmalarına etkisi büyük olmuş, bu nedenle de gerek İngilizceye gerekse de dilimize Badiou’nun kitapları peş peşe çevrilmiştir. Bu süreçte İngilizceye önemli bütün yapıtları çevrilmiş olduğundan, onun felsefesi hakkında geniş bir ikincil literatür oluşmuştur. Türkçeye ise Etik, Sonsuz Düşünce, Felsefe İçin Manifesto gibi birkaç temel yapıtının yanında, bazı konuşmalarını ve gazete yazılarını içeren derlemeler çevrildi. Ama Fransa’da 1988 yılında Édition du Seuil’den çıkan ve Badiou araştırmacılarının istisnasız bir şekilde onun başyapıtı olarak kabul ettikleri, yaklaşık 600 sayfalık dev yapıtı L’être et L’événement (yani Varlık ve Olay) hâlâ Türkçede yok. Oysaki onun Türkçeye de çevrilmiş diğer kitaplarındaki düşüncelerinin temeli bu kitap olduğundan, Badiou’dan ilk çevrilmesi gereken yapıt Varlık ve Olay olmalıydı.

Peki neden çevrilmedi bugüne kadar? Aslında bu soruya yanıt bulmak o kadar da zor değil. Çevrilmemesinin nedeni açık: okunması, anlaşılması ve çevrilmesi zor bir kitap Varlık ve Olay. Platon’dan Derrida’ya bütün bir “varlık” tartışmalarına atıfta bulunan ve Heidegger’in bir deyimini ödünç alırsak, “ontoloji tarihi”ni sorunsallaştıran bir yapıt. Kitap bununla da yetinmiyor, Cantor’un küme teorisini temel alan bir matematikselliği varlık araştırmasının odağına yerleştiriyor; bu nedenle de kitap kuramsal bir düzeyde ortaya koyduğu tezleri bir de matematiksel notasyonlarla ifade ediyor. Bütün bunlar da, dediğimiz gibi, Varlık ve Olay’ı zor bir kitap yapmakta. Bugüne kadar çevrilmemesinin nedeni, bu bakımdan, biraz anlaşılır bir durum. Ama öte yandan, “bir kitabın okunmasının, anlaşılmasının, çevrilmesinin zor olması onun çevrilmemesinin gerekçesi olabilir mi?” diye sorulabilir. Bu gerekçe haklı olsaydı, örneğin, James Joyce gibi, George Perec gibi yazarların hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması gerekirdi. Ayrıca Spinoza’nın Etika’sının en sonundaki sözleri hatırlamak gerekmez mi burada: “bütün asil ve mükemmel olan şeyler, çok nadir oldukları kadar aynı zamanda zordur” sözünü?  Dolayısıyla, zor olan bir kitabı çevirmekten kaçınmak yerine, onun özellikle “zor” olması istenmelidir. Varlık ve Olay’daki başka özellikler de bizi, daha önce “diğer kitaplarına temel olan yapıt” olarak temellendirmeye çalıştığımız, “Badiou’nun diğer kitaplarından daha önce Varlık ve Olay çevrilmeliydi” düşüncesine bizi götürüyor. Nedir bu özellikler?

Öncelikle Varlık ve Olay, Varlık (l’être) açısından, Heidegger’in metafiziği, ontolojiyi onun içinden bir yol bularak aşma çabasını (Varlık olarak varlığın bilimi olan matematik yoluyla) ve Olay (l’événement) açısından, Derrida’nın “karar verilemezlik” düşüncesini (adlandırılamayan bir olay durumunda, yani karar verilemez bir anda bu olaya sadakat göstermenin anlamını öne çıkararak) en son noktasına taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Badiou’nun başyapıtı, felsefenin uzun Platoncu yolunun sonundaki iki önemli ismi hem buluşturuyor hem de onları aşmaya çalışıyor. Bu aşma çabasını da Badiou kendisini “Modern Platoncu” ilan ederek ortaya koyuyor. Modern Platoncu olarak Badiou, Platon’un - felsefenin koşulları olarak görülebilecek- dört hakikat usulünü (Bilim, Siyaset, Sanat ve Aşk) kendi felsefesinde özgün bir tarzda bir araya getirdiğini ve Platon’dan sonraki felsefe tarihi boyunca da, hep “indirgemeci” bir tavırla, bu koşulların tümünün herhangi bir felsefi görüşte bir araya getirilemediğini düşünüyor; tabii ta ki kendi felsefesini Varlık ve Olay’da ortaya koyana kadar… Yani kendi iddiasının büyüklüğü bakımından da çok önemli bir felsefe denemesidir Varlık ve Olay. Bu iddialı bakış açısından Varlık ve Olay’da Platon Cantor “ile birlikte”, Heidegger Galileo “ile birlikte” okunabilmiş, Aristoteles’in, Spinoza’nın, Hegel’in varlıkla (ve sonsuzlukla); Pascal’in, Leibniz’in de “olay”la ilgili kavrayışları göz önünde tutulabilmiştir. Ayrıca Badiou bütün bunları Lacan’la bağlantılı bir “özne teorisi”nin bağlamına yerleştirmiştir. İşte bu özellikler nedeniyle Varlık ve Olay, kendi okurunu tutkulu bir okuma ve “yeniden” okuma sürecine sokmakta, onunla didişmenin verdiği hazzı yaşatmaktadır.

Evet, bu kısa yazıdan da sezilebileceği gibi, Badiou’nun Varlık ve Olay’ı hem çok zor hem de çok önemli bir kitaptır. Ama şunu söylemek gerek son olarak: Spinoza’nın yukarıda alıntıladığımız sözünü göz önünde tutarak, bu yapıtın “ideal çevirmeni” hemen onun çevirisine başlar umarım.

L'ÊTRE ET L'ÉVÉNEMENT, Alain Bodiou, Seuil, 1988.


Dünyaya Karşı Tanrı Devleti (C. Cengiz ÇEVİK *)

“Sevgili oğlum Marcellinus, sana verdiğim sözü yerine getirerek yazdığım bu eserde hem kâfirler arasında yabancı kaldığı bu zaman akışında inançla var olan, hem de şimdi sabırla beklediği, adaletin hükmüne dönüşeceği, sonra yüceliğiyle nihaî zaferine ve kusursuz huzura erişeceği ebedî ikametgâhının o sarsılmazlığında var olacak olan Tanrı’nın yüce devletini, kendi tanrılarını bu Devlet’in kurucusundan üstün sayanlara karşı savunma görevini üstlendim; bu büyük ve zor bir görev, ancak Tanrı bizim yardımcımızdır.”
De Civitate Dei 1, Önsöz’den
Augustinus De Civitate Dei ya da Türkçesiyle Tanrı Devleti’ni Vizigotların 410’da Roma kentini istila edip yağmalamasını imparatorluğun Hıristiyanlığa dönmesinin lanetine bağlayanlara karşı Hıristiyanlığı savunmak için yazdı. Bu eseri felsefe tarihinde önemli kılan biri çökmekte, diğeri ise yükselişe geçmekte olan iki farklı dünya anlayışının tam ortasında, ikincisinin meşruiyetini sadece teolojik kanıtlara değil, aynı zamanda ilkinin politik ve toplumsal kusurlarının yeni din anlayışıyla birlikte ortadan kaldırılmakta olduğu iddiasına dayandırıyor olmasıdır.

Eserdeki Yunan-Roma kaynaklı dünya anlayışının reddi politik olmakla birlikte, bu anlayışa getirilen eleştiriler temelde eski tür politikanın aşağılandığı bir düzlemde gelişir. Abramson’ın deyişiyle, Augustinus Aristoteles’in bireylerin politik aidiyet sayesinde kendilerini yetkinleştirdiğini gördüğü yerde sadece İsa’dan uzaklaşmış insanların büyük trajedisini görür. Yunancada “kent” anlamındaki polis’ten türemiş olan ve ilkin “kente ait”, sonra da “vatandaş” anlamını taşıyan polites ya da onun Latince karşılığı olan cives teriminin insan için hor görülesi olan, yere ait bir kimliği imlemekten öte anlamı yoktur. Augustinus buradan hareketle yer ve gök devleti olmak üzere iki farklı “sevgi” anlayışını kuramlaştırır; ona göre pagan Roma devletinin çöküşü kendisini sevmesine yani yere ait olmasına rağmen göğün her yeri kuşatan kutsal Tanrı devletiymiş gibi, emperyal bir politika izlemesine dayanır. Başka deyişle Augustinus’a göre asıl mücadele Tanrı ile Şeytan arasında değil, Tanrı ile insanoğlunun “kendi”sine dönük arzuları arasındadır. İdeal politika da İsa’nın kendi çarmıhını taşıyarak ardından gelecek olanlara da aynısını tavsiye etmesi gibi, yerdeki her şeyin ve tabi ki politik idarelerin de Tanrı devletine, yani “Tanrı sevgisi”ne teslim olmasından geçer. Yer sevgisi kapsama alanını genişletmeye odaklıdır, dahası açgözlülük, şiddet ve rant beklentisine dayanan daha uzun süre iktidar olma arzusuyla birlikte yürür; Kabil’in Habil’i, Romulus’un da Remus’u öldürmesinin nedeni budur. Dolayısıyla hiçbir yer devleti kuruluşundan yükselişine ve batışına, hiçbir zaman kusursuz adaleti sağlayamaz. Augustinus bu noktada ironik bir şekilde adeta insanları “devletin bittiği yere, oraya” davet eden Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün prototipidir.

Augustinus Cicero’nun Roma devletini yani res publica’yı res populi yani “halkın malı” olarak tanımlamasını eleştirir, ona göre bu devletin sadece adında “halk” vardır, politikası yönetici elitlerin (Senatoryal kadronun) istencine dayanmakla birlikte onların yararına odaklanır, dolayısıyla kendi sevgi unsurlarına dair ortak bir sözleşme imzalayan yani bir anayasa çerçevesinde bir araya gelen halk (19.24) “kendi malı” olması gereken devletin çetecileri andıran idaresi altında ezilir. Bu eleştiri Augustinus’un döneminde Roma’nın Altın Çağı olarak görülen cumhuriyet devrine dönüktür, ona göre diğer yer devletleri gibi Roma devleti de “iyi” ve “doğru” olma illüzyonu yaratmış ve sahte, geçici değerlerle evrensel ve ebedî tanrısallığın üzerini örtmüştür.
Augustinus yeryüzünde bir Hıristiyan devleti olamayacağını savunmakla birlikte Kilise’nin heretiklere karşı devlet gücünden yararlanabileceğini düşünmüş, yine heretikleri aşırıya kaçmadan cezalandırarak hak yola getirmenin onları cehennem ateşinden kurtarmak olduğunu varsaymıştır. Bu düşünce yukarıda özetlediğimiz yer devletlerine ilişkin eleştirisiyle tezat oluşturur, zira Avrupa’nın ondan sonra deneyimlediği Engizisyon geleneği Augustinus’un cevaz verdiği türden bir teolojinin bir tür yer egemenliği oluşturmada kullanılabileceğini örneklemiştir. De Civitate Dei okuyucular için sadece önceki pagan politik deneyimine ilişkin ilk kapsamlı Hıristiyan eleştirisi değil, aynı zamanda Kilise’nin yeryüzündeki meşruiyetinin dayandırılabileceği ilk teknik metin olarak da anlam kazanır.

Sonraki dönemde Bossuet, Ozanam, Friedrich Schlegel ve diğer Katolik yazarların defalarca irdelediği bu eser Papa 13. Leo’nun Hıristiyan Devletler Yönetimi için yayınladığı genelgeye (Immortale Dei, 1 Kasım, 1885) göre Hıristiyan bilgeliğini öyle açıkça ortaya koymuştur ki, sadece yaşadığı dönemin Hıristiyanlarının davasını savunmamış, aynı zamanda Hıristiyanlara dönük fikir saldırılarını sonsuza dek savuşturmuştur. Papa’nın bu değerlendirmesi Kilise’nin bu eseri ne kadar değerli bulduğunu gösterir, kimi felsefe tarihçilerine göre bu değerlendirme de esere hakkını tam verememektedir, böyle düşünenler onu Kutsal Kitap’tan sonraki en büyük Hıristiyan metni olarak değerlendirmekten geri durmamıştır.

Batı düşünce tarihinde yüzyıllar boyunca okunmuş, çevrilmiş ve hakkında kapsamlı yorum metinleri yazılmış olan De Civitate Dei’in henüz Türkçe çevirisinin yapılmamış olması büyük bir eksikliktir. Tamamı Türkçe okunmamış, içindeki kavram okyanusu Türkçe karşılığını bulmamış olan bir eser üzerine Türkçe yorum üretmenin sakıncaları başka bir yazının konusu ama şurası açık ki, batı düşünce tarihindeki başarının bu sakıncaları gidermiş olmakla yakından ilgisi var.

CİTY OF GOD, Augustine, vols. I-VII, Çev. G. E. McCracken, William M. Green, David S. Wiesen, Philip Levine, Eva M. Sanford, William Chase Greene, Loeb, Harvard University Press, 1957.


*Yeditepe Üniversitesi, Latince Okutmanı.

Psikanaliz, Dil ve Felsefe (Abdurrahman AYDIN)

Bir acayip ülkede yaşıyoruz. Örneğin yapısalcılığın defterinin çoktan dürüldüğü, birine ‘yapısalcı’ demenin, o birinin bütün entelektüel yetilerini zan altında bırakmanın bir ifadesi olduğu, fakat Saussure’ün kimi temel metinlerinin daha 2014’te çevrildiği, Roman Jakobson’un hiçbir metninin çevrilmediği, çatır çatır Agamben tartışıldığı halde Émile Benveniste’in pek de meraka mazhar olamadığı, Lévi-Strauss’un çeviri kıtallerine uğratıldığı (Tahsin Yücel çevirisi dâhil) bir tuhaf ülke! Bu hâl, dile ilişkin tartışmaların derinleşmesinin de önüne geçiyor. Öyle ki, “Erkekler, içlerindeki dişil sese kulak verebilmeli, bu zenginliği heba etmemeliler” dediğinizde, hâlâ ‘dişi’ dediğiniz, üstelik ‘kadın’ diyemediğiniz için bunu dediğiniz ileri sürülerek, sözüm ona feminist bir eleştirinin muhatabı durumunda bulabiliyorsunuz kendinizi. Üstelik ideoloji eleştirisine en çok ihtiyaç duyduğumuz, her türlü kimliklenme halinin, kendisini bir performans olarak sunduğu çağımızda, dil üzerine düşünmeye bu kadar ihtiyaç duyduğumuz bir çağda, dil üzerine düşünümlerin bu kadar akim kalması umutsuzluk nedenidir. Türkçe ustası Hasan Ali Toptaş bile, Latife Tekin’le bir söyleşilerinde, şunları söylüyordu: “Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Dil konusunda birçok şeyi çok geç fark ettim ben. Yıllarca dilin kendi kendine yaşayan bir şey olduğunu sandım. Öldürülebilir, yaşatılabilir olduğunu çok geç fark ettim.” En nihayetinde insan, dilin içinde geçen bir olaylar dizisi, bir döndürmeler, benzetmeler ve bükünlemeler alayından başka, çeşitli söylemlerin kesiştiği bir dört yol ağzından başka nedir ki?

Özneyi kuran dildir ve tam da bu nedenle,  dil, çoğunlukla, kendimiz hakkında konuşma gücümüzü iptal eden bir söylem olarak gerçeklik kazanır. Çağımız dünyasında, ‘ben’ hakkında konuşmayı olanaksız kılan, herkesin, kendi benini etkin evrenselliğin biricik ölçütü saydığı için sürekli ‘ben’ demesi, fakat bu halin, söylemenin öznesi ile söylenenin öznesi arasında bir ayrımı iptal etmesidir. ‘Ben’ hakkında neredeyse her türlü konuşma girişimi, ‘ben’i konuşmanın tıkacı haline getirmekte ve sözü düğümlemektedir. Bu girişimler, Lacan’ın adlandırmasıyla boş-söze tekabül etmektedir. Boş-sözün ‘ben’i, sözü üstlenmemekte ve bu nedenle de sözün bağlayıcılığından, söylemenin sorumluluğundan kaçıvermektedir. Bu, bazen, konuşucunun, kendisine siyasal bir sorumluluk imajı vererek, siyasal bir sorumluluk nedeniyle söylemekte olduğu biçimindeki bir boş-sözün arkasına çekilerek de gerçekleştirdiği bir edimdir. Buna karşılık dolu-sözde, konuşucu, sözü üstlenir. Söylemenin öznesi olarak, söylediğinden ve söylerken söylemediklerinden sorumlu olduğunun farkındadır. Bu bakımdan yalnızca bir aralıkta özne olunabilir; tahkim edilmiş bir mevzide değil. O halde iki konum arasındaki temel ayrım, birinin ideolojik bir kimliklenme hali olmasına karşılık, diğerinin bir özneleşme edimi ve süreci olmasıdır.

İnsanın dile önsel hiçbir deneyimi olmadığına ya da varsa bile, ancak dil aracılığıyla eklemlenebilir olduğuna göre, insani deneyim alanımızın kuruluşuna bakmak, aynı zamanda dile bakmak anlamına gelmektedir. Bu bakımdan Russell Grigg, Lacan, Language and Philosophy (‘Lacan, Dil ve Felsefe’) adlı yapıtında, Lacan’ın yaptığını bir adım ileri götürerek, dilbilimin psikanalize sunduğu katkıları, felsefi bir alan içerisinde yeniden tartışmaya açmaktadır. İki kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı, Lacan’ın düşüncesinin temel kavramlarına eğiliyor; Lacan’ın Oedipus kompleksine Babanın-Adı kavramı yoluyla getirdiği yeni yorumu ve Simgesele girişin dile giriş olarak konumlandırılması yoluyla bir psikanalitik antropolojinin olanaklarının belirmesini ele alıyor. Bu kısımda ayrıca Lacan’ın göstergebilimin olanaklarından nasıl yararlandığı konusuna odaklanılıyor ve psikanalize getirilen yeni düzenlemenin dilbilimsel temelleri inceleniyor.

Kitabın ikinci kısmında ise son derece güçlü bir yorumla altı düşünür ele alınıyor: Bilimin öznesi sorunu açısından Descartes; insan varoluşunu doğal ve akılsal olarak ayırıp da insanın etik eylemini doğal yanına karşılık gelen eğilimleri doğrultusundaki eylemlerinden ayıran, etik eylemi akılsal olanla bitiştiren ve böylelikle de etiğin öznesini salt bilincin öznesi olarak konumlandıran Kant ile bilinçdışının öznesi düşüncesiyle, Kantçı düşüncenin temellerini oyan Freud; hiçliğin mantığı dolayımıyla Lacan’la ilişkisi bakımından Badiou;  mutlak özgürlük sorunu bağlamında Žižek; bilinçdışının bir dil gibi yapılanmış ve bilinçdışının işleyişinin de metafor ile metoniminin retorik rolleri doğrultusunda olduğunu söyleyen Lacan’ın bu iki kavramı kendisinden aldığı Roman Jakobson. Grigg, bunları ele alırken, Lacan’ın başkalarının kavramlarını yeni bağlamlarda nasıl yeniden işlettiğini ve yeni anlamlarla donattığını da ortaya koyuyor; fakat aynı şekilde Lacan’dan devralınan kavram ve aygıtların da buna benzer serüvenlerinin izlerini sürüyor.

Temel metinleri Türkçeye yeni yeni kazandırılmaya başlanmış olan Lacan’ın düşüncesini kavramak yolunda bir pusula işlevi görebilecek kadar kullanışlı, fakat aynı zamanda daha geniş bağlamlı tartışmalar yürütecek kadar da derinlikli bir çalışma yapmış Grigg, saygısını yitirmeden, ama Lacan’ın-Adından da çekinmeden. Lacan’ın düşüncesinin, özellikle ideoloji eleştirisi bağlamında sunduğu aygıt ve olanaklar düşünülürse, bunca lafazanlığımızın arasında, Nami Başer’in uydurduğu nefis sözcükle, biraz da ‘laklakanlık’ etmek için… Ne iyi olurdu!

LACAN, LANGUAGE AND PHILOSOPHY, Russell Grigg, State University of New York Press, New York, 2008.



Göz İçin/de Bekleyen Kitaplar (Utku ÖZMAKAS)

Osman Konuk, “Türk Argosu” şiirinde “rüyalar görülmek ister; gözler içinde bekler” demişti. Konu kitap olunca “rafta unutulanlar”, “çekmecede tozlananlar”, “kapağı bile kaldırılmamışlar”, “sırası hiç gelmeyenler”, “arka kapağı dışında göz gezdirilmeyenler” diye Foucault’nun Çin Ansiklopedisi örneğini anımsatacak denli çoğaltılabilir bu “bekleme listesi”. Elbette, bazen göz içinde veyahut önünde değil, başka diller içinde de bekler kitaplar. O nedenle bu sayımızda başka dillerde, başka gözlerde çevrilmeyi bekleyen kitapları ele aldık.

Meramımızı şöyle açalım: Türkiye’de son yıllarda romandan kurama kadar çok ciddi bir “çeviri birikimi” oluştu. Şüphesiz ki çeviri kitaplar, kültür dünyamıza dışarıdan uzatılan aynalardır. Sadece dünya klasikleri gibi evrensel kültürel kanonun asli kirişleri değil, aynı zamanda çocuk kitaplarından sosyal bilimlere kadar dünyamıza başka nişler açan ve böylelikle “yan odada” neler olduğunu görmemizi sağlayan çeviri metinler düşünmenin önemli basamaklarından birisidir.

Çeviri söz konusu olduğunda tabloyu ziyadesiyle karamsarlaştıran gerçekler belleğimizi terk etmiyor: Çevirmen ücretlerinin düşüklüğü, çevirilerin kötülüğü, çeviri kitap teliflerinin yüksek olması, çalıntı/korsan çeviriler, hatta çevrilmiş bazı metinlerin yeniden çevrilmesi gerekliliği vb. Bu konular konuşuluyor, konuşulacak ve konuşulmalı; ancak ortada pek konuşulmayan, göz ardı edilen bir konu daha olduğunu düşündük: Dünya klasikleri gibi yolculuğuna biletini kendisi alan kitapları bir yana koyarsak, çevrilen kitapları kim ve nasıl seçer? Yayın yönetmenleri, editörler, çevirmenler, ajanslar, (hatta ve ne yazık ki) basın bültenleri? Bu seçicilerin görme alanının dışında kalan kitaplar ne olacak? Başka dillerde hangi kitaplar okurunun göz izini bekliyor?

Yukarıda andığımız sorularla yola çıktık; ancak kısa zamanda karşımıza başka bir sorun çıktı: Başka dillerin çokluğu kadar, başka kitapların çokluğu! Tabloyu önümüze koyunca çocuk kitapları, biyografiler, mutfak kitapları, romanlar, şiir derken, sınırı bir yere çekmemiz gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Böylece suyundan bir katre içmeye çalıştığımız “sosyal bilimler”in okyanusunda karar kıldık. Bilmediğimiz derelerde boğulmaktansa ucundan bucağından da olsa tanıdığımız ve manzarasını izlemenin keyfine ufkunda yitmenin korkusu eşlik eden bu sulara daldık.

Elbette başka gözler içinde bekleyen başka kitaplar da var. Bu nedenle elinizdeki mütevazı dosyanın benzeri çabalara yol açmasını ve “her başlangıç başka bir başlangıcı çağırır” sözü ışığında yalnızca bir başlangıç çağrısı olarak düşünülmesini dileriz. İyi okumalar…