Otoriterlik ve Totaliterlik Nedi, Ne Değildir?

Filiz ZABCI ile Söyleşi: Kansu YILDIRIM

Otorite ve Otoriterlik

Savaş KARTAL

Otoritaryen Kişilikler

Ebubekir AYKUT

Mutsuz Bilinç

Yalçın HAFÇI

Militarizme Karşı Merhaba Asker (Melike UZUN)

Murathan Mungan’ın hazırladığı “şüpheli asker ölümleri” temalı öykü seçkisi “Merhaba Asker” Metis yayınlarından çıktı.

On altı yazar birer öyküsüyle katılmış seçkiye: Niyazi Zorlu, Sibel K. Türker, Müge İplikçi, Behçet Çelik, Toprak Işık, Neslihan Önderoğlu, Türker Armaner, Haydar Karataş, Hakkı İnanç, Seray Şahiner, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Bora Abdo, Aslı Tohumcu, Murat Özyaşar, Şule Gürbüz.

Mungan seçkinin önsözünde yapıt hakkında “… önceden seçilip belirlenmiş bir temanın izini süren yazarların bu kitaplar için özel olarak kaleme aldıkları öykülerden oluşuyor.” diyor. Bu yöntemle oluşturulan “tasarım kitap”larda öykü ısmarlanmış olduğu için ruhsuz, plastik kokulu bir yapıtın ortaya çıkma olasılığı vardır. Bu istenmeyen olasılık kitap ortaya çıktıktan sonra genellikle realiteye dönüşür. “Merhaba Asker” de ise tam tersi, birkaç öykü dışında, yazarların çoğu şüpheli asker ölümlerinin yüreğimize düşürdüğü “kor”u , kocaman bir ateşe döndürmeden, tam da olması gerektiği gibi, usul usul ama uzun süre yanacak biçimde harlandırıyor.

Kitabın önsözünde Murathan Mungan şüpheli asker ölümlerinin anlamını, sürecini, istatistiğini genişçe anlatmış. Konunun acıtan gerçekliğini bir de ben tekrarlamak istemiyorum. Ancak öyküleri okurken kafamda bir isim dolaştı durdu : Sevag. Sevag Balıkçı 2011’de Ermeni Tehcirini Anma Günü 24 Nisan’da askerliğini yaparken asker arkadaşının silahından çıkan kurşunla öldürüldü. Sevag öldürülmeden önce nişanlısına A. Adlı arkadaşının “Ermenistan’la savaş olursa ilk öldüreceğim insan sensin” dediğini, Ermeni olduğu için herkesin aleyhinde konuştuğunu, imam olan bir arkadaşının kendisine Müslüman olması konusunda telkinde bulunduğunu, korktuğunu anlatmıştı. Olayın 24 Nisan’da meydana gelmesi, Sevag’ın nişanlısına söyledikleri, olayın “nefret” kaynaklı olduğunun işareti . Asker ölümlerinin gözümüze soktuğu bir gerçek var : Militarizmin varlığını sürdürmesi ırkçılığın ve ayrımcılığın var olmasına bağlı. Üçü birbirini besleyen çirkin canavarlar. Canavar, kahraman olma vadiyle kandırdığı yoksul insanları mideye indirerek büyüdükçe büyüyor.

“Merhaba Asker” canavarı “öykü”nün türlü türlü diline tercüme etmiş. İşte bu tercümeden göze çarpanlar:

Kahraman:

Kahramanlık, aslında, hidrojen gazıyla şişirilmiş, korkuluğa benzeyen, kocaman plastik bir adamdır. Bizim kıymetlilerimiz ise kahramandaki “kahır” tınısını sezenlerdir. Ve biz, nefret kurşunuyla öldürülen, kahramanlığın kahrını bilenlerimiz için istiyoruz ki: “hatırladıkça benzi solmuş bir kahraman o tahttan, sanki karşısında soluklarını tutmuş, ayakta kıpırtısız bekleyen bir kalabalık varmışçasına eşi benzeri görülmedik bir haşmetle ayaklansın.”

Artık, ayrımcılığın yaşamımızı karartmasını istemiyoruz ne de olsa…

Kâhin:

Evleri için öfkeyle “Burası Kerbela’dır” diyen yoksul ailenin Yakub, Yusuf, Yunus, Davut adını verdikleri oğullarının askerde öleceği kehanet değildir. Çocuklar Kerbela’da doğmuştur ne de olsa.

Okuyucu ölüm haberini veren kâhine dönüşür öyküyle. Olanlar öyle ağırdır ki uzaklaşmak istersiniz.

Estağfurullah Asker:

Kışla, Kürt bir askerin kendisini anlayan başka bir askerle dostluk kurmasına bile izin vermez. Kürt asker duygudaşını kendisine benzetir; tedirgin, kaygılı, tetikte yapar. “Tuhaf bakış”ta “korkak kaza kurşunları”nı göre göre nasıl sürdürülür dostluk? Yapılacak bir şey yoktur. Kışla ve koğuşlar, aygıtlarını adalet üzerine değil, kirli varlığını temize çıkarma üzerine kurmuştur ne de olsa…

Nöbete Benim Yanımdan Gitti:

Kimi zaman inanamazsınız ölümün, öldürülmenin anlamsızlığına. Birkaç saat önce konuştuğunuz, dertleştiğiniz, gülüştüğünüz asker, öldürülüvermiştir. İnanamazsınız. Siz şakalaşırken ölmemiştir de, nöbetteki arkadaşıyla şakalaşırken ölüvermiştir. İnanamazsınız, nöbete yanınızdan gitmiştir ne de olsa…

Ammo’ya Bir Tabut:

Ammo kışlada öldürülecektir. Kesindir. Ammo Süryani’dir. Adı Selim olan Süryaniler de vardır. Ama Ammo öldürülür. Çünkü o hem Süryani’dir hem de adı Ammo’dur. İçi karalar, ne biçim isim bu, diye düşünecektir ne de olsa…

Tel Örgü:

Öldürüleceklerdir. “İsimleri bir doğum lekesi gibi yıllardır işaretliyor”dur onları ne de olsa.

Kişer Pari Mama:

Er Sevag vurulduktan sonra annesi anlatıyor. Yedi buçuk aylık doğan Sevag’ta hep bir araz kalacağını düşünmüş anne, şöyle diyor: "Meğer Sevag'da kalan araz, kendisini ölüme kadar götüren aşırı iyi niyet ve saflıkmış." Er Sevag, vurulmadan kısa bir süre önce arkadaşlarıyla yemek için paskalya çöreği istemiş. Anne de durur mu yapmış ne de olsa…

Sevag için, zorunlu askerliğini yaparken nefret ve ayrımcılık nedeniyle öldürülenler için okumalı Merhaba Asker’i . İntihar ettiği söylenen askerlerin ailelerinden 1 lira 100 kuruş kurşun parası istedikleri, bu parayı isteyerek “insan”ı yok saydıkları, düzenlerinin devamını yürek parçası evlatları hiçe saydıkları için, hiçbir şeyden daha değerli olamayacak insan hayatını savunmak için Merhaba Asker!

Platanov'un Mutlu Moskovası (Esra ERTAN)

Kelimeleri bizim yerimize düşleyenlerin aldırmazlığa terk edilmesi ne büyük talihsizlik. Tarihinin susturulup sürgün edilmesi…

Andrey Platonov, metinlerinin değerliliği hak ettiği ilgiyi sonradan kazanan, Rus edebiyatının önemli kalemlerinden biri. Eski rejimin yıkılmasıyla dolaşımı hız kazanan metinleri, artık pek çok dile çevriliyor, kendisine tecrübe etmek nasip olmayan kıymetli bir ilgiyi görmeye devam ediyor…

“Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale ile geçti sokaktan koşarak…”

Mutlu Moskova adlı romanı böyle başlar Platonov’un. Anne babasını kaybeden, kaldığı yetimhanede Moskova adı verilen devrim çocuğunun, geçmişiyle ilgili anımsadığı tek şey, elinde meşale ile gecenin içinde koşan bu adam olur. Moskova genç kız olduğunda düşleri, devrimin idealleri ile süslenirken, yaşadığı sokaklardan birinde şehir planlamacısı Bojko ile tanışır. Onun desteğiyle havacılık okulunda eğitim alarak paraşütçü olur. Sonrasında metin, Moskova Çestnova’nın nasıl bir hayat yaşamak istediğine dair tecrübeleri, soruları ve bulabildiği cevapları harita edinerek yoluna devam eder.

Karakterlerin çoğunlukla erkek olduğu metin, Moskova Çestnova’nın erginliği ile paralel olarak, yetişmekte olan bir kadının ilerlemeci anlayışını, devrimin öngördüğü yeni toplum düzeninin izleği yapar. Romanın her safhasında karşımıza çıkacak olan tanışıklıkları birbirine yakınlaştıran unsur, Çestnova’nın kendisi olacaktır. Ona vasilik eden şehir planlamacısı Bojko, devrimle birlikte Stalin’in gerçekleştirmeye çalıştığı toplum mühendisliğinin kendisine en çok dokunduğu karakter olarak karşımıza çıkar. O, dünyevi zevklerin içinde yükselen uğultusunu devrimin yüksek değerleri ile bastırarak, dünya’nın dört bucağındaki memleketlerle “bir SSCB militanı olmanın üstünlüğünü duyumsayarak” dünya dili Esperanto’yu öğrenip, sabırla mektuplaşır, kapitalizmin dermansız kıldığı insanları sosyalizmin yeşeren olanakları ile selamlar. Böylelikle biz, misyoner ruhunun coşkusuna, yüzlerce Bojko’nun yoksul çalışma masasını düşleyerek tanıklık ederiz.

Mutlu Moskova Platonov için, yürekten inandığı sosyalist cumhuriyetin andı olmakla birlikte, Stalinist politikalara karşı sorgulayıcı yaklaşımının da okumasını yapabildiğimiz metinlerinden biridir. Bu tavrı Bojko’nun yanı sıra, doktor Sambikin ve makine uzmanı Sartorius’ta da görmek mümkün. Metin, rejimin mümkün kılmak için çabaladığı “cennet tasarımı”nın sarhoşluğuyla ilerlerken, kaza sonucu havacılıktan uzaklaştırılan, sonrasında maden işçiliği yapan Moskova’nın bacağının kesildiği sahnede bir inancın yarıldığını görürüz. Metindeki kırılma anlarından biridir bu. Sambikin, Moskova’nın parçalanan bacağını keser. Kendine geldiğinde, onu seven –romandaki her erkeğin makûs talihidir bu- Sambikin dudaklarından öpünce uyarır, bacağını görmek ister ve “Bacak değilim ben, göğüs değilim, karın ya da göz değilim, ne olduğumu kendim de bilmiyorum. Götürün beni, uyuyacağım” der. Kesilen bacak metaforu, sistemin her aygıtıyla vaat ettiği ortak düş müjdesinden uzaklaştığının bir göstergesi gibidir. Oysa Bojko “kapitalizm döneminde doğmuş biri olan kendine” kayıtsız kalarak yakın geleceği inşa edilebileceğine inanır. Uygulamalarda sıkıntı varsa bu, eski yaşam alışkanlıklarından kurtulamamış olmalarından ileri geliyordu. Ancak sistem içindeki çelişkiler Bojko’nun coşkusundan aşkın bir şey olmaya başlamıştır.

“Bu başlayan, gelecek zaman” Çestnova, her sabah pencerenin ardındaki Moskova’yı izlerken, zihninden başlayan zamanı geçirir. Çocuk hevesiyle gelişen Moskova, Çestnova’nın bakışıyla bize yanını yöresini gezdirir. Bulvarların, tramvayların, sevdiklerinin yanından dönen kadınların yüksek topuklarının tıkırtısıyla, “yaşanmış ve unutulmaya bırakılmış” bir şeyin uğultusu, Moskova şehrinin mutluluğuna eşlik etmektedir. Kentin kendinden duyduğu memnuniyet, Çestnova’nın yaşamın ve aşkların peşinden giden istekli ruh hali ile özdeşleşir. Ancak mutluluk çoğunlukla kendini taşıyamayan yüksek bir beklentidir. Çestnova tek kişinin nefesiyle yetinme isteksizliğini, toplumsal benliğin içinde kaybolarak yenebileceği şemasını çizer. Bacağını yitirdiğinde yaşam arzusu da buzlanmaya başlar.

Kahramanlar âşık da olurlar, sosyalizmi ve aşkı bir arada okumanın yollarını “burjuva icadı” kolaycılığına sığınmadan bulmaya çalışırlar. Ancak “eski alışkanlıklar”dan bir çırpıda kurtulamayacaklarının da farkındadırlar. Aşk onlar için şifa olmanın yanı sıra çözmeye uğraşırken yorgun düşüren bir “sorun”dur. Sambikin, Moskova’ya hissettiklerini düşünür “Sevse miydi onu sevmese miydi?... Hayır sevmeyeceğim onu, elimden de gelmez… Üstelik bir şekilde bedenini bozmak gerekecek ki acırım, hele gece gündüz nasıl harikulade bir insan olduğumun yalanını söylemek... İstemem zor iş!” Diğer yandan Sartorius’a kıyıcılıkla şöyle der Moskova “Biliyor musun, en iyisi sen vazgeç beni sevmekten… Ben nicelerini sevdim, sense ilk beni. Sen kızsın, ben kadın!” Aşkları bu kadar çeşitlilik içindeyken onun sözcükleri olacaktır elbet “Aşk komünizm olamaz; düşündüm düşündüm ve olamayacağını gördüm” Sartorius ise “yabancı bir yaşamın külfetini ve mutluluğunu paylaşarak” başka bir insanı anlayacağını düşünür. Ancak aşkın yarattığı mutluluk, tekinsiz bir şey de olabilir. Platonov’un erkek kahramanları çoğunlukla bu yükün altına giremezler ya da aşk yoksunluğundan vazgeçmek istemezler...

Andrey Platonov’un, bir inancı resmederken yaptığı en önemli şey, nakış gibi işlenmiş dille, gerçeği düşe yaklaştıran şiirli anlatımı yakalamış olmasıdır. O, izlenimci bir ressam gibi her sokağında, her karakterinde kendi hayalini duyumsatır okuyucuya. İyimserliği asla elden bırakmayan tavrı, dünden bugüne dokunuş gibidir. Mutlu Moskova, insana dair bir fikirdir. Günay Çetao Kızılırmak’ın da mükemmel çevirisi ile bu fikir, birbirini bulmuş kelimelerin zenginliğinde hep yeniden okuma isteğini koyuyor okuyucunun yüreğine.

MUTLU MOSKOVA, Andrey Platonov, Çev. Günay Çetao Kızılırmak, Metis Yayınları, 2012.

La Tierra Esta La Notre* (Başak BAYSALLI)

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950’lerde Amerika’da tüketimin yüceltilmeye başlandığı bir dönemde yaratılan değerlere karşı çıkan Jack Kerouac, Allen Ginsberg, William S. Burroughs ve Neal Cassady başta olmak üzere bir grup insan bu değerleri hiçe sayıp sürüden ayrılarak engel olunamayacak bir karşı kültür hareketinin, bir gençlik isyanının öncülüğünü üstlenirler. Beat Kuşağı olarak adlandırılan bir kuşağın oluşumunda önemli bir rol oynarlar.

Beat Kuşağı’nın en önemli temsilcisi Jack Kerouac, 1957 yılında yazdığı Yolda adlı kitabıyla Amerika’da yaratılmaya çalışılan siyasi, toplumsal ve ekonomik değerlere başkaldırıda bulunur. Yarı otobiyografik kabul edilen bu romanda Kerouac, ülkeyi baştan başa dolaşarak üç hafta gibi kısa bir sürede kitabı tamamlar. Kitabın en dikkat çekici özelliği yazım aşamasında Kerouac’ın olayları aynı hızda, aynı ritimle, aynı heyecanla ve aynen yaşandığı, o anda hissedildiği gibi kâğıt üzerine aktarmasıdır. Bunu sağlayabilmek için daktilosunda tek bir rulo kullanır, cümleleri nokta yerine çizgi koyarak bitirir, noktalama işareti ve paragraf kullanmaz, hiç ara vermez. Kelimeleri art arda sıralarken kelimelerin anlamlarına olduğu kadar aralarındaki ses uyumuna da önem verir. Üç hafta boyunca hiç ara vermeksizin amfetamin ve kahveyle uyanık kalarak doğaçlama ile hızlı ve ritmik bir eser ortaya çıkarır. Tıpkı yolda olma hali gibi.

Yazarın Yalnız Gezgin adlı kitabı ise geçtiğimiz aylarda Funda Uncu çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. “Kötü bir niyetim yok. Sadece başka bir dünyaya gitmek istiyorum ben.” diyen Jack Kerouac’ın bu ilk otobiyografik eseri, yazarın Kaliforniya’da demiryolu işçiliği, gemilerde kamarotluk, Cascade Dağı’nda yangın gözcülüğü yaparak yollarda geçirdiği bir zaman diliminden söz eder. Amerika’dan Meksika’ya, oradan Fas’a, Fransa’ya ve İngiltere’ye uzanan bu yolculukta şehirlerin, dağların, okyanusların arasında dolaşırken ona eşlik eden işçilik, meteliksizlik, alkol, yazarlık, yollarda karşılaştığı insanlar, yalnızlık, ama en çok da özgürlük olur. Kerouac, yaşadıklarını anlatırken Yolda adlı eserinde olduğu gibi yine “spontan düzyazı” tekniğini kullanır. Karakterlerin düşüncelerini, hissettiklerini, yorgunluklarını, kafa karışıklıklarını, beklentilerini ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi yansıtmak ister. Bu arayış, anlatım biçimine; metnin kesintisiz bir biçimde ilerlemesi, noktalama işaretlerinin bilinçli olarak reddedilmesi, çağrışımlar, zaman kırılmaları, iç konuşmalar, bilinç akışı ve düşüncenin doğrudan metne aktarılabilmesi için dilbilgisi kurallarının ihlali şeklinde yansır.

“Gemiye binmek için Staten Adası’ndan kahrolası Pedro’ya 5.000 kilometrelik yol yapmamın sebebi sadece gemiye binip dünyayı görmek, Swettenham Rıhtımı’nda güzel zaman geçirmek, Bombay’da kız tavlamak, pis Karaçi’deki uyurları ve neyzenleri bulmak, Kahire’deki Kazbah’ta kendi devrimimi başlatmak ve bunu Marsilya’dan öteki tarafa doğru yaymak değildi, sebebi sensin, eskiden yaptığımız şeyler…” sözleriyle yola çıkış nedenini dile getirir Kerouac. Yalnızca seyir halinde dolaşmak ve yerleşik düzene başkaldırıyor olmak onun yollara düşmesi için yeterli bir sebeptir. Bu yolculukta farklı coğrafyalarda gezerken aylaklığı da sorgular: “Chaplin’in aylağı nerede? Ya İlahi Komedya’daki aylak? Vergilius da bir aylaktı, hem de önde gideni… Aylak, çocukların dünyasına girer (tıpkı Bruegel’in bir tablosunda resimlediği banyo küvetini andıran, bir kasabadan geçen ve çocukların gülerek, köpeklerin havlayarak seyrettiği iriyarı aylak, Fareli Köyün Kavalcısı gibi) ama artık yetişkinlerin dünyasında yaşıyoruz, çocuklarınkinde değil… Bugünün aylakları saklanmak zorunda; herkes televizyonda kahraman polisleri izler oldu.” Ve özgün aylaklık düşünü Dwight Goddard’ın Budist İncil adlı kitabındaki şu dizelerle dile getirir:

Ah ender yaşanan şu küçük an için
Mutlulukla feda edebilirdim binlerce altın parçasını!
Başımda bir şapka, sırtımda heybe,
Eşyalarım, serinleten meltem ve dolunay.

Yalnız Gezgin, bir gezi günlüğünü andıran sekiz hikâyeden oluşuyor. Yazar; evreni, dünyayı, yolculukları, gerçekleri, yaşamı, deneyimleri, sessizliği, Tanrı’yı, ölümü, tembelliği, koşturmacayı, doğanın tüm hallerini ve yoluna çıkan her şeyi anlatıyor. Başka bir dünyanın kurulabileceğine dair umudu içinde taşıyarak kendini yaşamın ritmine bırakıyor. Ve dünyanın bize ait olduğunu vurguluyor. 

* Dünya Bizimdir

Yalnız Gezgin, Jack Kerouac, Çeviren: Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2013

İyi Polisiye İyi Edebiyattır (Mualla UÇMANER)

Polisiye, kitap okumaktan sıkılanların, kitap okuyormuş gibi gözükenlerin ya da okurken bunalmamayı başaranların can simidi olarak görülür. Başka bir görüşe göre ise entelektüeller okuma tempolarını korumak için sarılır polisiyeye. Yani polisiyenin kaçış şansı yaratır. Aynı biçimsel yapı içinde dönüp duran bir alt tür olan polisiye bir zeka oyununa dönüşmüştür.

Popüler kültür ürünü olan polisiyenin her edebi yapıt gibi toplumsal, psikolojik ve retorik düzeyde anlamlar üretebilme potansiyeline sahip olduğunu kabul etmeme hali egemen hala. Hangi edebi eserin anlam üretebileceğini, hangisinin gerçekliği yansıtabileceğini belirlemeye yönelen bir dışlayıcılığı kabullenmek saçma. Bu bakış açısına karşı çıkanlardan biri Franco Moretti’dir: “Kitle edebiyatı, pek çok eleştirmenin –hala- söylediğinin aksine, hepsi birbirine benzeyen ürünlerden oluşan anlamsız bir yığın değildir. Nice sürprizlere gebedir, üstelik sırf kendi içindeki anlamlardan dolayı değil, farklı türden eserlere düşürdüğü ışık sayesinde de”.

Son zamanlarda raflarda yer alan birçok polisiye peşin hükümleri kırma konusunda oldukça başarılı oldu. Geçtiğimiz günlerde YKY tarafından yayımlanan Ian Rankin’in Başkasının Mezarı romanı da polisiye edebiyatın savunucuları için önemli bir eser.

Faili Meçhullerin Peşinde

Rankin’in 2007’de emekliye ayırdığı ama Başkasının Mezarı’nda yine ana karakter olarak karşımıza çıkardığı John Rebus, faili meçhul cinayetler biriminin araştırma ekibinin gönüllü çalışanıdır. Kayıp kızının son yıllarda işlenen cinayetler zincirinin kurbanı olduğunu düşünen bir annenin sözüne kulak verir. Çeşitli aralıklarla işlenen cinayetlerde katil, kurbanlarının cep telefonundan yolladığı bir fotoğrafı imzası olarak kullanmaktadır. Emekliliğinin boğuntusundan ve ölümün kapıyı çalmasından kaçmak isteyen kahramanımız, çoktan tozlu raflara kaldırılmış genç kız cinayetlerinin ve kayıplrın peşine düşmeye başlar.

Rebus, soruşturmada eski usulleri kullanmayı uygun görür: “Önce tozu dumana katar, sonra yarattığı karmaşayı inceleyerek sonuca varır”. Ama artık dönem değişmiştir, Rebus’un yöntemleri emniyet biriminin yeni bileşenlerince sorgulanmaya başlanır. Böylece okuyucu İskoçya’da yaşanan toplumsal değişimin izlerini cinayet soruşturması üzerinden takip eder. Rebus, dedektif romanının ardından ortaya çıkan kara polisiyelerde analitik zekâdan çok bilek kuvveti ve kurnazlıklarıyla olaylara dâhil olan polis karakterinin dönüştürülmüş bir versiyonu olarak resmedilir romanda. Ama şiddet ve cinayetin sıradanlaşmasıyla karakterize edilebilecek kara polisiyelerin tersine, Başkasının Mezarı, emekli polisimizin iç dünyasına inmeye çalışarak türsel sınırlarını zorlar.

Aynı zamanda Rankin, Edinburg’u bir üs olarak kullanarak İskoç taşrası ile tanıştırır okuyucuyla. Metropollere akın eden kitlelerin boşalttığı bölgeleri turistler, emekliler ve toprağından kopmayı reddedenler doldurmuştur. Taşrada işlenen bu cinayetlerin failinin senelerdir bulunamaması ise kendi içine kapanmış toplumun sterilliğinin yarattığı tekinsizlik ile açıklanır. Rankin, katilin bireysel hezeyanları yerine taşra duyarsızlığını romanının merkezine yerleştirerek klasik polisiyenin muamma merkezli anlatısını aşar.

Türsel Kısıtlamaları Aşmak

Erol Üyepazarcı, “Romanın şiirin, öykünün, oyunun, denemenin yani polisiye eserleri küçümseyen ‘ ciddi’ eleştirmenlerin ‘ciddi edebiyat’ saydıkları ürünlerin içinde nasıl değersiz, basit, kötü ve beş para etmezleri varsa ve bunlar çoğunluktaysa polisiye yapıtlarda da durum aynıdır. Nasıl ‘ciddi edebiyat’ ürünleri içinde insanı yüreğinden yahut aklından yakalayan, sarsan ve etkisinde bırakan yapıtların sayısı çok değilse polisiye yapıtlarda da çok değildir”… “İyi polisiye iyi edebiyattır” diyerek yazının başında kısaca aktarılmaya çalışılan tartışmada safını belirlemişti. Ian Rankin, Başkasının Mezarı’nda polisiye romanlarla ilgili eleştirileri göz önünde bulundurup, türsel kısıtlamaları aşmaya çalışıp, “iyi edebiyatın” kapısını aralayarak Üyepazarcı’nın savına destek çıkıyor.

BAŞKASININ MEZARI, Ian Rankin, Çeviri: Dilek Şendil, YKY, 2014.

Şiirle Bakışmak (Onur AKYIL)

Dönüp dolaşıp sessizliği çözüyor aslında şiir. Sessizliğin nasıl görüldüğünü, nasıl duyulduğunu çözüyor. Orada; bu çözme eyleminin merkezinde duruyor insan. Yaşananlar ‘hayat’ olmaya başladığında, daha da derine taşıyor kendini çözme eylemi. Çoğu zaman başkalaşıyor. Okunan bir şey olmaktan böyle çıkıyor aslında şiir; neye dönüştüğünün adını koymaksa oldukça güçleşiyor. Ezbere söylenen / söylenebilecek olan her şeyin darmadağın oluşu, çaresizlik duygusunu bir uğraştaki ustalığa dönüştürüyor okur için. Böyle şiirler yazabilmekse herhangi bir sıfatla tanımlanamayacak kadar keskin acılara karşılık geliyor. Ancak ‘acı’nın da böyle bir durumda kötülüğünden sıyrıldığını görmek şart; yoksa bunca ağır olan şeyler bütünü, insana sunulmuş umutlar olmanın ötesine düşer. İş bu noktada Rahmi Emeç şiirlerini okumak; daha doğrusu Rahmi Emeç şiirleriyle restleşmek gerekiyor. Ozanın Yasakmeyve’den çıkan Bakışsız Gece kitabı, bu restleşmeyi gerçekleştirebilmek için oldukça geniş bir zemin sunuyor okura / insana.

Başkalarından alıntılar yapmaktansa, kendi dizeleriyle bölümlemiş Bakışsız Gece’yi Rahmi Emeç; neyin nerede kırıldığını, değiştiğini böyle kurmak elbette her şeyden önce daha hakiki. Kendi dili yetiyor çünkü ozanın, anlatısını bir serüven olarak tamamlamaya. Üstelik ‘neler de biliyorum’ havasını da dağıtan bir samimiyet var kılıyor kendini. Aranan şeylerden biri de bu değil mi şiirde? Bilmek kimi ne kadar mutlu ediyorsa etsin; bildiklerini, biriktirdiklerini kendi diliyle kuramıyorsa bir ozan, yazmasının ne anlamı var?

Kitabın ilk şiiri ‘kent yankısı’. Emeç şiiriyle ilk defa karşılaşan bir okur, ozanın şiir algısını bu şiirle birlikte rahatlıkla kavrayabiliyor. Yalnızlıktan, çok uzaktan, yorulmaktan, tutunmaktan gelen bir ses bütün hünerini sergiliyor bu şiirde: ‘öyle sessizlik oluyorum ki boşluk kendini dinliyor’ / ‘gördüm gecenin ayakları sabahı adımlıyordu”. Uzaklığın bütün anlamları, kendini ortaya koyduğu bütün aranışlar duyumsanıyor şiirde ama yaşamdan kopmanın, yaşama sırtını dönmenin herhangi bir imajına rastlanmıyor. Sözcükler bir iddia olarak bu uzaklığı taşısalar da, ozan dönüp dolaşıp yaşama nasıl tutunduğunun altını da çiziyor: ‘çünkü, sıcak tutulursa yaşayacak bir imkansızlık, / durmadan kapımı çalıyor, ben açmıyorum.”. Bu söylem elbette kendine akacak bir yatak bulmuşken, bir başkasının varlığı seziliyor şiirde. Şiire bir yerinden giren, ozan kendi iç gerçekliğiyle hareket ederken, bu yazılanda benim de payım var diyen biri… Belki de tam da bu noktada, bir sırrı açıklar gibi, şiirin kendini tamamladığı / durduğu yerde, o başkasından söz açıyor ozan; üstelik, okurun ve şiirin zihnine o başkasını kazırcasına: ‘tam aklına düşeceğim, elimden tutuyorsun’.

Kitabın ikinci şiiri ‘eskiden şehir’de de, daha tanımlayıcı bir hava içinde gelişen söylem, yaşamdan karşılıklar bulma konusunda yine şaşırtıcı bir yerde duruyor; Haydar Ergülen’e ithaf olunan şiirde, Emeç: ‘bir şehir dört şeydir nüfus kütüğünde: çocukluk, anne, arkadaş ve ölüm” diyor. Bir şehrin, bir şehre dair arkadaşlığın kodları öylesine kusursuz ki bu şiirde, yerelden evrensele açılan çağrışımlar, olması gereken güçlü söylemi bir yerden sonra neredeyse ozana gerek kalmadan kendileri kuruyorlar; ozanın payı elbette var fakat doğal bir süreç de işliyor bir yandan, sözcükler aynı şiir içinde kendilerini yeniden anımsatıyorlar, neyi neden söylediklerini yavanlaşmadan, yeniden söyleyerek: ‘trenler, ille de trenler ısınmak için / yolculuk: çocukluktur, annedir, arkadaştır, ölüm….’.

Kitaba adını veren ‘bakışsız gece’, ilk anda bir kedi karalığını ansıtarak güçlendiriyor kendini. Ozanın sözünü söylediği yerde ise ayrışıp bu ansımadan yeni bir şey kuruyor insanın / okurun zihninde: ‘gecenin diliyle kimse fark edilmez / varla yok arası bir hanın serinliği / şoselerin boynuna dolanır tenhalıkta / kimse görmez gecede tasarlanmış kötülüğü / her şey her şeyin yedeğinde bir ünlem”. Yaşamı olanca bütünlüğüyle karşılıyor bu dizeler; her şey her şeyin ardında bir ünlem; her şey her şeyin sonrası için yükselen bir ses; yükselen bir sessizlik. Artık sessizliğin yeni bir anlamı olduğunu yeniden onaylıyor Emeç; sessizlik biraz da bağırıp çağırmak ne de olsa, yaşadığımız günlerde.

Bu şiirimizin geçmişine dair ansıtmalar yalnızca zihnimizde yer eden sözcüklere ait kodlarla yürümüyor, bununla birlikte form olarak da benzer ansıtmalarla karşılaşıyoruz kitap içinde. Örneğin kitabın ikinci bölümü olarak düşünebileceğimiz bölümünün ilk şiiri ‘seni merak eden’, ‘hoş geldin, seni merak eden bir boşluktum hayli zaman’ diyerek bizi önce ses itibariyle Nazım’a kadar taşıyor; sonrasında şiirin formunun da bu taşıma işlemine eşlik ettiğini görüyoruz. Önemli bu; hatta yapılması gereken bir şey zaman zaman. Yeniyi kurmanın yegane yolunun geçmişi biçimlemek olduğunu unutmamak gerekiyor. Geçmişi reddeden sanat akımlarının, şiir formlarının nihayet itibariyle geçmişi özümsemiş olması şart; her yeni nihayetinde eski olanın da yerini, biçimini, kuvvetini tekrar belirliyor.

Bu eskimeyen sesi taşıyan bir başka şiirse ‘sanabakan gülleri’; bu şiirin bitiminde ozan: ‘çok zaman oldu, her ağlayış kendine duvar edinmiş, benimki sensin, bağışla / güle bakar gibi sana bakarım.’ diyerek, okuru yine gerek ses, gerek form açsından önceye taşıyor.

Rahmi Emeç’in bir ozan olarak belki de en ilginç yanı, şiirlerinin çoğunda farklı bir söylem / form algısı üzerinden yürüse de bir yerde bütün şiirlerin onun öznelliğini kuşanabiliyor olması; şiirlerin geçmişe ve geleceğe aynı anda uzanabilen estetiği bunu kanıtlıyor; zaman zaman aynı şiir içinde de görülebiliyor bu durum. Örneğin ‘kış cümleleri’ şiirindeki ‘bazen, anlamak hızla tüketmektir / durmam için bana zor sorular gönder.’in ellili yıllardan gelen sesi, ‘karışık günler sıkıntısı’ şiirindeki ‘bildiriler, sesleri taşıyıp getirmişti avlusuna dünyanın. / o avluda bize, bir kimlik kaygısında yakalara iliştirilmiş / rozetlerden bakılıyor’daki, seksen sonrasından gelen seslere karışabiliyor. Bu aslında olumsuz bir şey değil; aksine, hem memleketin hikayesine dahil ve hakim olmanın, memleket şiirine de bir ozan olarak dahil ve hakim olmayı getirdiğini / gerektirdiğini açımlayan önemli bir özellik. Genelde biz de, tutturduğu yerden yazmaya devam eden bir ozan algısı var; Emeç böylelikle bunu da yıkmış oluyor. Her döneme eşit hakimiyet gerektiriyor şiir. Bazen dönüp, başka formlar, söylem biçimleri üzerinden de yeniden şiirler kurmak gerekebiliyor.

Sonuç olarak; Emeç kendi farkındalığı sayesinde bir ayrışma yaratabiliyor şiirimizde. Meseleniz şiirse, Rahmi Emeç’i takip etmeniz şart.

BAKIŞSIZ GECE, Rahmi Emeç, Komşu Yayınları, 2013.

Seni Sevmek Hayatı Sevmeye Benzer (Funda DEMİR)

Masalların bile sadece sonuna saklanan mutluluk; memleketin ağaçlarına dadanmış olsa gerek... Siz de fark etmişsinizdir; son günlerde kafamı nereye çevirsem şubat güneşine aldanıp çiçeklenen körpe ağaçlar görüyorum. İlk gençliğe benzeyen o güzeller şimdilik bembeyaz çiçekleriyle salınadursunlar, mart ayazında dökecekleri yaprakların tasası bana düştü. Bahar gelmeden açılan çiçekler küser ya güneşe, kocaman bir yalan balonuna hapsedilen insanlar neyler, bir düşünün. Bazen tüm umudumu kaybediyorum ne yalan söyleyeyim. Ama güneş bu ya, hiç beklenmedik bir anda çıkıyor bir kuytudan. İçimde ne kadar is karası varsa temizliyor, gözlerimi kamaştırıyor. Sarıyor ve ısıtıyor ruhumu kemiren o kurtçuğu. Olsun ki aylardan şubat. Olsun ki kış güneşi bu ısıtan. İnsan dediğin bir umuda tutunmadan yaşarsa eksiliyor çokça. Son günlerde bunu bilip, bunu söylüyorum kendime defalarca.

Şimdi sen, misal; bir yıldız kadar uzak, toprağı aşıp yüzünü gösteren bir buğday tanesi kadar yakınsın güne. Gülüşünü anımsayıp, dostlarından seni dinledikçe çaresizliğe kahrediyorum. Yarım kalmışlıklar var şu hayatta çokça. Senin bir parkta başlayan en yarım hikâyen benim hayatım olmuş sanki. Hatırlama, hatırlatma diyor o eli sopalılar, sanki unutmuşum gibi. Dalga geçer gibi. İnsanın kahrını ikiye katlamak ister gibi. Anlamayanlar var bir de. O yalan balonunda yaşamaktan başka çaresi olmadığını düşünenler. Elbet bir gün temiz nefes almak isteyenler çıkacak içlerinden, bir balon daha ne kadar şişirilebilir ki?

Bir kitap okumuştum bir kaç yıl önceydi. Bugün kitaplığım önünde salınırken tekrar elime aldığımda ilk sen geldin aklıma. Doğum günün ya, aklım sendeydi ondandır belki. Ya da kitabı çok sevdiğimden, hem benziyorsunuzdur belki, kim bilir?

"Tonino: Keşke Görünmez Olsam" kitabın adı. 1970 yılında çocuk yayın dünyasının en saygın ödüllerinden biri olan Andersen Ödülü’ne değer görülen Gianni Rodari'nin kaleme alıp Alessandra Sanna'nın resimlediği bu kitap ödevini yapmadığı için görünmez olmayı düşleyen bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Düşü gerçeğe dönüşen Tonino, başlangıçta görünmez olmanın adını çıkarmak için okulda türlü şaklabanlıklar yapıyor. Yetmiyor dışarı çıkıp otobüste, bir tatlı dükkânında ortalığı birbirine katıyor. Başlangıçta oldukça eğlenceli olan bu durum, kısa süre sonra Tonino'nun canını sıkmaya başlıyor. Kimsenin fark etmediği gözyaşlarının ne önemi var ki? Mantova'nın Cüceleri, Yağmurcu Prens, Gökyüzünden Gelen Pasta, Alis Masallarda gibi eserlerinde olduğu gibi çocukların dünyasına ve algılama biçimlerine kendine has bakış açısıyla yaklaşan Rodari, Tonino'da da bu geleneği bozmuyor.

Eminim okusan sen de severdin. Farkında olan bütün çocuklar gibi sen de o yağmurun altında ıslandın çünkü.

Aramızda kilometreler varken aynı düşü gördüğümüze göre bundan böyle ne yaşarsak yaşayalım, başımıza ne gelirse gelsin umut canın yongasıdır bizim gibiler için. Kim bu düşe el uzatır, şaşarım. Şimdi sen ve ben aynı göğün altında, seni tandığım o ilk gün gibi 23 yaşında. Heyecanlı fişek gibi delikanlı. O güzel gülenlerden Gülüşüyle ciğerimizi delip geçenlerden, aynı ananın doğurmadığı kardeş... Hayat ne kadar acımasızsa o kadar güzelsin! İnsan demiş Nâzım... "İnsan ya hayrandır sana, ya düşman. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun ya da bir dakika bile çıkmazsın akıldan. İyi ki doğdun Ahmet Atakan.


Tonino; KeşkeGörünmez Olsam
Gianni Rodari
Marsık Yayıncılık
Basım Tarihi: Temmuz 2012

Mutsuz Bilinç (Yalçın HAFÇI)

Otorite kavramını en çok sorgulayanlar anarşistler olmuştur. Bu yanıyla pek çok düşünce sistemini de etkilemişlerdir. Kendi çapında ilk bilinçli anarşist Proudhon’du. Devlet otoritesinin olmadığı bir toplum Ütopyasını “Mülkiyet Hırsızıktır” ve “Anarşi Düzendir” diyerek savundu. Bakunin’se Marx’ın Kapital’ine ne denli hayran kalsa da devlet otoritesinin olmadığı, sonsuz bir özgürlük isteğiyle yanıp tutuştu. Ona göre, sosyalizmin olmadığı bir özgürlük adaletsizken, özgürlüğün olmadığı devletli bir sosyalizm kölelikti. Kropotkin devlet otoritesinin birden yıkılmayacağını ve evrimci bir dönüşümü savundu. Stirner bilinçli bir egoistti, devlette birlikte toplumu bile reddetti. Tolstoy ve Gandhi ise otoriteye karşı sevgiye ve kardeşliğe dayalı mistik bir formu benimsediler. Çağdaşımız Bookchin de ekolojik bir açıdan karşı çıktı otoriteye. Hepsinin de otoriteye karşı kararlı bir tutumu vardı, her ne kadar ütopyalarında yer yer tutarsızlıklar olsa da. Ama pek çok düşünürü derinden etkilediler. Hem, Wilde’in dediği gibi “ilerleme, ütopyaların yol almasıdır”. Doğal olarak anarşistler hep şu soruyla karşılaşmışlardır: Otoritenin yerine neyi koyacaksınız? Soruya soruyla karşılık verecek olursak: Kanserin yerine neyi koyarsınız?

Günümüz sosyologlarından Richard Sennett’in, Ayrıntılı Yayınları’ndan çıkan “Otorite” isimli kitabı da “Otorite nedir?” sorusuna, yaşamın içinden çözümlemeli öyküleri hem iktisadi hem de siyasi alana yayarak cevap arıyor. Birbiriyle bağlantılı dört denemenin ilkini oluşturan bu kitapta öncelikle otoritenin her türlü konuda güç ve güçsüzlük üzerinden kurulduğu belirtiliyor. “Yadsıma” başlıklı bölümde insanın hem otoriteye ihtiyaç duyması hem de ondan rahatsız olması çelişik duygular üzerinden ele alınıyor. Mesele aslında şu: Özgürlük varsa güvenlik, güvenlik varsa özgürlük yok. Sennett hem aileden hem de iş ve sosyal ortamlarımızdan çarpıcı örneklerle bunu deşeliyor. Kitabın ruhunu ele veren “Ret Bağları” başlıklı metinde, otoriteye isyan ederken ona daha fazla bağımlı olmanın çelişikliğini psikolojik bir örnekle ele alıyor: Helen isimli genç bir kadın, sırf babasına isyan etmek için onun istemediği, hatta damarlarına basacak tercihler yapmaktadır. Yani bu tercihlerde özgür bir seçim yoktur, sadece babanın zıddı vardır. O halde hâlâ Helen’i belirleyen baba otoritesidir. Sennett bunu bir fotoğrafın negatifinden pozitif baskı yapmaya benzetiyor. Gerçek anlamda bir otorite reddi yoktur burada, aksine onu tahtından indirmek yerine dikkatini çekmeye yönelik bir isyandır. Elbette aynı mantık farklı bir biçimde bir iş yerinde ya da siyasal bir mücadelede de geçerli olabiliyor. Bir de kötü otoritenin yerine iyi otorite hayalleri kurabiliyor insanlar oysa sorun otoritenin kendisindedir. Sennett haklı olarak “tamam isyan edelim ama bizi zıddımız belirlemesin” diyor.

Kanımca asıl olansa Marx’ın da çok kere belirtiği gibi otoritenin gayri meşruluğunu kavrayarak onu can alıcı noktalarından reddeden bilinçli bir başkaldırıdır. Bilhassa çağdaş sanatta da bunun eksikliğini görebiliriz. Örneğin Paz’ın şu sözleri oldukça manidardır: “Bir süredir sanattaki reddediş ritüel yinelemelerden ibarettir. Ayaklanma bir prosedüre, eleştiri retoriğe, kural yıkma törene dönüşmüştür. Sanatın değil ama modern sanatın sonuna geldik”

O halde ne yapacağız; egemen anlayışa boyun mu eğeceğiz, varlığımızın mistik köşelerine mi saklanacağız ya da tutarlı bir hazcılığı mı benimseyeceğiz? Elbette hayır! Neyi istemediğimizden çok neyi istediğimizi söyleyeceğimiz bir hayal sürücüne sahip olacağız. Çünkü sistemin muhaliflerine bıraktığı tek alan ona biçilen rolün negatifi olmak. Örneğin suya sabuna dokunmayan Amerikan karşıt kültürü bunun tipik kanıtıdır. Marcuse’un de Baskıcı Toleransizm tespitinde belirttiği gibi, sistem kendi muhalefetini de izin verdiği ölçüde kendisi belirlemiştir.

Sennett’in Yadsıma bölümünde ikinci olarak ele aldığı başlık ise Paternalizm, yani sahte sevgiye dayalı otoritedir. Özellikle XIX. Yüzyılda kapitalizmin yaratmak için yıktığı dönemi kapsamaktadır bu. Bu dönemde otorite “Patron babadır” ifadesinde somutlanmıştır. Patronun sömürücülüğü baba imgesiyle gizlenmeye çalışılmıştır. Sonradan uluslaşan devletlerin halen bu değerler üzerinden v arlığı sürdürdüğünü de belirtmek gerekir.

Bir sonraki başlık özerklik, yani sevgiye dayanmayan günümüz otoritesi. Paternalizmde başkalarının sözde iyiliği için bakımını üstlenme sorumluluğu varken, özerk otoritede bu sorumluluk yoktur. Özerk otorite daha kurnazdır. Çünkü ilk bakışta, başkalarının üzerinde iktidar kurma kaygısı fark edilmez. Aslında otoritenin yerine manipülasyon almıştır. Buradaki özerk otorite tepeden bakan, kendine hâkim, popüler kullanımıyla cool olma anlamında başkalarının üzerinde sindirme gücüne sahip olmaktır. Kuşkusuz ‘vasıf toplumu’ denilen günümüzün teknik uzmanlığıdır bu. Proust’un da dediği gibi “Kayıtsızlık, sevileni üstün duruma getirir”. Örneğin zamanımızın bürokrasisinin kapı duvar biçiminde sağırlığı ve dahası kişiliksizleşmesiyle beraber bütün topluma yabancılaşması bunun tezahürüdür. Gitgide rasyonelleşen günlük yaşamda bir disiplin ve etki aracı olarak kaba gücün rolünün yerini utancın rolü almıştır. Yeni şiddet anlayışı, bir otorite tarafından fiziksel ya da hakaret içeren sözlerle değil, denetim altına aldığı insanı aylarca görmeyerek, adamdan saymayarak ve ciddiye almayarak sürdürülmektedir. İnsanların bundan kurtulmak içinse tek çare başarılı olup sivrilme arzusudur. Bu yüzden dikkat çekmek isteyen, içsel değerlerini revaçtaki özelliklerle süsleyerek kendini pazarlamaya ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Zira iyi eğitim görmüş, kendin ipek çok konuda geliştirmiş, bağımsız, ‘klas’ karakterler kalabalıkların içinde öyle olmasa bile öyle gibi görünerek fark edilirken; bunları başaramayanlar ise aşağılanarak üzerinde utanç denilen çok büyük bir otorite kurulur. Bana göre kitabın en öncelikli tespitlerle dolu bölümü de budur.

“Tanıma” başlıklı bölümde ise, Hegel’in “Tinin Görüngübilimi” adlı ilk eserinin en önemli parçası olan “Efendilik ve Kölelik” üzerinde duruluyor. Bir insanın yalnızca tanınmak suretiyle gerçekten var olduğu belirtiliyor. Hegel bu tanıma sürecini bir düelloya benzetiyor. Ezilenin, ezenin dikkatini çekmek amacıyla girdiği bir savaştır bu ve ona göre, toplumda özgürlük koşulların oluşturmak sorumluluğu daima ezilenlere aittir. Bu, bir yolculuktur ve dört aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamada, ezilen Stoacı bir biçimde düşünce dünyasına çekilir İkinci aşamada şüpheci bir bakışla dünyaya diker gözlerini üçüncü aşamada zincirler fark edilmiştir ve bu nedenle mutsuz bir bilinç oluşmuştur. Dördüncü aşamada ise rasyonel bir bilinç çıkar ortaya, yani her insan kendi içindeki memnuniyetsizliğin başkalarında da görerek, kaderciliği terk edip birlikte hareket etmeye başlarlar.

Bu noktadan sonra Sennett, otoriteyi bir öteki olarak görmeyi terk ederek tanımayı, onu görülür, anlaşılır bir hale getirmeyi denememizi, gizlerini çözmeyi öneriyor. Yani onu tanımlarsak bir parça denetim altına alabiliriz ve diğer insanlara karşı kayıtsızlık içermeyecek bir biçime dönüştürürüz demek istiyor. Otoritenin tümden yok edildiği bir ilişki, bir aile, bir devlet hayal etmenin anlamlı ve mümkün olmadığını söyleyerek liberal bir çözüm sunuyor. O halde insanlık sonsuza dek mutsuz bilinç aşamasından çıkmayacak. Sennett’in önerisi kimilerine daha gerçekçi gelebilir ama doğru değildir? Bu yüzden yazımın başında belirttiğim Bakunin ve Kropotkin’in devletsiz sosyalizm ütopyası daha adil geliyor bana. Üstelik otoriteyi liflerine dek çözümleyen Sennett’in kitabında bu isimlerden hiç bahsetmemesi de ne tuhaf bir durum. Veremden bahsedip de Pastör’den bahsetmemek mümkün mü? Aklıma hemen Althusserci metin çözümlemecilerinin şu ilkesi geliyor: Söylenenden çok söylenmeyene bakılmalıdır her zaman.

Richard Sennett, Otorite, Çeviri: Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, 2011.


Otoritaryen Kişilikler (Ebubekir AYKUT)

Toplum ile birey arasındaki ilişkiler her zaman çetrefilli bir konu olmuştur. Bireyci düşünce toplumu bireylerin toplamına eşit varsaydığı için genel olarak bireylerdeki hâkim özelliklerin, parçası oldukları toplumsal yapının karakterini belirlediğini öne sürer. Toplumu bireylerin toplamından daha fazlasını ifade eden organik bir bütün olarak tahayyül eden düşünce ise bireyin özelliklerinin toplum tarafından belirlendiğini vurgular. Bu çerçevede bireyciler liberal demokratik bir toplum olmak istiyorsak bireylerin liberal ve demokratik olması gerektiğine işaret ederler. Organik toplum düşüncesine sahip olanlar ise toplum geleneksel ve devletçi karaktere sahip olduğu için onun oluşturan bireylerin de devletini yücelten ve geleneksel değerlerini muhafaza eden kişiler olduğunu belirtir.

Her iki tarafında eksikliklerini aşmaya uğraşan üçüncü düşünce biçimi ise toplum ve birey arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisini öne çıkarır; bir toplumun liberal-demokrat ya da muhafazakar-devletçi karakteri bireylerin ve toplumun karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkar. Bu kapsamda otoriter yönetimin filizlendiği toplumsal yapının özelliklerini bireylerin kişilikleri üzerinden incelemekte bir beis yoktur. Herhangi bir belirleyiciliğe sahip olsun olmasın bireyler içinde yaşadıkları toplumsal yapının ve daha özel olarak söylersek yönetim tarzlarının varlığını mümkün kılan bazı kişilik özelliklerine sahiptir. Otoriter yönetimler zorunlu olmasa da yaygın otoriteryan kişiliklerin varlığına dayanırlar, hatta siyasal-kamusal ilişkilerin dışındaki özel alandaki ilişkiler de otoriter yönetimler altında gittikçe otoriterleşir.

Otoriteryan Kişilikler ve Politik İdeoloji

Otoritaryen kişilik herhangi bir konuda otorite olan kişilik anlamına gelmez. Otoriter olmak genellikle yönetici sınıfa atfedilecek bir sıfattır ve yönetilen sınıfı siyasal anlamında otoriter olarak nitelemek yanlıştır. Bu sebepten otoritaryen kavramı daha ziyade otoriter yönetime açık olmayı ya da otoriter yönetimin destekçisi olmayı ifade eder. Diğer yandan kavram bir bireyde toplanmış özellikleri resmetmez, aksine farklı bireylerde ortaya çıkan bazı özellikleri içerir. Bu kapsamda otoritaryen kişilik psikolojiyi çağrıştırsa da kavram, ideoloji ile ilişkilendirildiğinde toplumu ve o toplumun siyasal yönetimini açıklamada kullanılabilir hale gelir.

Theodor W. Adorno Amerika’da 1940lı yıllara yapılan bir araştırmanın verilerine dayanarak yazdığı Otoritaryen Kişilik Üstüne kitabında “otoritaryen kişilik”in özelliklerini sıralar. Toplum birey ilişkisini psikolojinin kavramlarını ideoloji kavramı ile harmanlayarak inceleyen çalışma, otoriter yönetimlere açık ya da yandaş olan kişiliklerin oluşmasında etkin olan politik ideolojiye dair bazı sonuçlara ulaşır. Elbette çalışmanın tarihsel ve toplumsal koşullarının farklılığı nedeniyle ulaşılan sonuçların hepsi geçerli olmasa da bazı otoritaryen kişilik özelliklerinin hala etkili olduğunu saptayabilmek mümkündür.

Otoritaryen kişiliğin esasını oluşturan politik ideolojinin temel bileşenlerinden birisi “bilgisizlik ve kafa karışıklığı”dır. Bireyler sıklıkla güncel ve politik konularda düşünmeden kaçmak için sıklıkla “bilmiyorum” ya da “kafam karışık” bahanelerine sığınırlar. Ancak bu bağlamda insanların doğal aptallıklarından ya da olgunlaşmamışlıklarından söz edilemez, daha ziyade bireyler “yanlış şeyler düşünebileceklerinden ya da yanlış şeyler öğrenebileceklerinden korktukları için, düşünme hatta öğrenme konusunda zorluk çekiyorlar”dır (s.124). Yani kafa karışıklığı ve bilgisizlik eğitim ile aşılacak bir sorun değildir. Burada politik bilgisizlik ve kafa karışıklığı daha çok “akıllı” olmanın kendi avantajlarını gözetme anlamında algılanılmasından ve iletişim araçları ile iletilen politik bilginin “boş zaman”da alımlanır hale gelmesi nedeniyle bir “eğlence”ye dönüştürülmesinden kaynaklanır.

Politika konusunda kafası karışık ve bilgisiz kalmayı yeğleyen bireyler “klişeleştirme ve kişişelleştirme”ye başvururlar. Politikaya yabancılaşmış birey için “kaotik gibi gözüken şeye düzen getirmeye klişe yardımcı olmaktadır (s.128)”. Klişeleştirme yoluyla yaşananlar hep aynıymış ve hep yaşanıyormuş (“eski hamam eski tas”) gibi algılanarak gerçek dünya bireye uzakta, soyut ve yaşanmamış tutulur. İnsan hakları, demokrasi, adalet vb. bazı evrensel kavramlara içeriksiz ve uygunsuz bir şekilde, konuya ilişkin bilgisizliği örtebilmek için başvurulur. Klişeleştirmenin zıddı olan kişiselleştirme ise “nesnel toplumsal ve ekonomik süreçleri, … , söz konusu durumla özdeşleşmiş bir kişi çerçevesinde betimleme eğilimi (s.129)” anlamına gelir. Kişiselleştirme süreci olması gereken, yani düşünme süreci için gerekli olan, soyutluktan kaçınarak yaşananları ana ve mekana hapseder. İsimlerden söz edilerek söz konusu mesele üzerine düşünmekten kaçılır ve aynı zamanda isimlerle özdeşleşmenin de yolu açılmış olur.

Otoritaryen kişiliğin hala geçerli olduğu düşünebilecek bir diğer özelliği “yüzeydeki ideoloji” ile “gerçek görüş” arasındaki açıklıktır. “Kendi ‘resmi’ ideolojisi, düşünmek zorunda olduğunu varsaydığı şeyi doğrular; gerçek düşünceleri ise, psikolojik itkilerinin yanı sıra, daha dolaysız kişisel gereksinimlerinin de bir ifadesidir (s.140)”. Birey bir yandan hâkim ideoloji tarafından kendisine sunulan çerçeve içinde düşünmeye çalışır diğer yandan kendi günlük deneyimlerinde yaşadığı sorunlarla yüzleşir, hâkim ideoloji içersinde bunlara cevap veremez ve bunları hâkim ideoloji ile yan yana çelişkili bir şekilde dillendirir. Bunun tam tersi de geçerlidir; birey hâkim ideolojinin dışında konuşurken farkında olmadan kendi hâkim ideolojinin argümanlarını çelişkili bir şekilde dile getirebilir. (Gramsci’nin çelişkili bilinci ile birçok ortak yöne sahiptir bu tanım.) Her ne kadar Adorno bu uyumsuzluğu karamsar bir şekilde yorumlama eğiliminde ise de resmi ideoloji ile bireyin kendi yaşanmışlıklarından kaynaklı görüşü arasındaki açıklık otoritaryen kişiliğin tamamen otoriter yönetimin koşullanması altında olmadığına delalet eder.

Sonuç

Sonuç olarak otoritaryen kişilik bir yandan otoriter yönetimlerin hem ortaya çıkmasının koşullarını yaratır hem de otoriter yönetimler tarafından şekillendirilir ve koşullanır. Bilgisizlik, kafa karışıklığı, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi süreçler otoriter yönetimlerin ortaya çıkışının koşullarını oluşturur ya da otoriter yönetimler bu tür süreçleri mümkün hale getirir ve bireylere dayatır. Ancak bu ikisi arasındaki ilişki kırılamaz bir döngüye işaret etmez. Bu anlamıyla da tüm gündelik hayatın iktidar tarafından kontrol altına alındığı totaliter yönetimlerden farklı olarak otoriter yönetimler altında bireyler toplumsal özgürlüklerini inşa etmeye başlayacakları sınırlı bir özgürlük alanına sahiptirler.

Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üstüne: Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, Çeviri: Doğan Şahiner, Say Yayınları, 2011.


Otorite ve Otoriterlik (Savaş KARTAL)

Otorite, iktidar ve meşruiyet ile birlikte siyaset biliminin temel kavramlarındandır ve siyasal süreçleri açıklamada/anlamada bu kavram seti diğer kavramlara nazaran merkezi bir konum teşkil ederler. Bu kavramlarla gündelik siyasete ilişkin bazı sorular sorulabilir: Bir hükümetin Boğaza üçüncü köprü yapmak için iktidarı var mıdır? Peki hükümetin köprüyü yapmak için otoritesi var mıdır? Ya da hükümetin köprüyü yapması meşru mudur? Bu sorular birbiri ile ilişkili olmakla birlikte aynı cevabı içermezler. Tersten cevaplamaya başlayalım; varsayalım ki hükümetin köprü yapması meşrudur, ama köprüyü yapmak için otoriteye ve iktidara sahip olması gerekir. Düzden cevaplayalım; hükümetin köprüyü yapmaya iktidarı olduğunu varsayalım, aynı zamanda otoriteye ve meşruiyete sahip olması gerekir. Ortadaki sorudan da cevaplamaya başlayın yine aynı sonuçla karşılaşırsınız. İktidar, otorite ve meşruiyet zorunlu olarak birbirini içermezler.

Siyaset ve Otorite

Aslında siyasetin iktidar hakkında olduğu doğrudur. İktidara kimin sahip olduğu/olabileceği, onun nasıl kullanıldığı/kullanılması gerektiği ve hangi ilkelere göre uygulandığı/uygulanması gerektiği siyaset biliminde temel tartışma ve ayrışma noktalarını oluşturur. Otorite ise, iktidarın sahip olduğunu düşündüğü ya da sahip olduğu düşünülen bir haktır; oysaki gerçekte otorite, baskı ve zora başvurmadan itaatin ortaya çıkışına bağlıdır ve bu anlamıyla her iktidar kendiliğinden otoriteye tahvil edilemez ya da ona sahip değildir. Siyaset açısından düşünüldüğünde bu mesele meşruiyet sorununa işaret eder. Basitçe söylersek, iktidarı haklı bir otoriteye dönüştüren, yönetilenler açısından iktidarın otoritesinin kabulünü sağlayan meşruiyettir.

Otoritenin günlük dildeki kullanımı ile siyasal alandaki otoriteyi birbirine karıştırmamak gerekir. Gündelik deneyimde insanlar otorite kelimesini bir kişinin uzmanlığının, işbilirliğinin ve yeteneklerinin tanınmasını ifade eden bir anlamda kullanır. Bir terziye söküğümüzü diktirmeye gittiğimizde terzinin otoritesini tanımış oluruz. Ne terzi bizim söküğümüzü zorla dikmek istemiştir ne de her söküğü olan terziye gitmek zorundadır, yani terzi ile aramızda iktidar ilişkisi yoktur. Ya da bizim terziye gidip gitmemizin meşru olup olmadığı tartışılmaz. Bahsi geçen anlamıyla otorite kavramının siyasal otorite kavramı ile arasında, siyasal olanın iktidar ve meşruiyet ile birlikte düşünülmesi gerektiği için, farklılık bulunur.

Arendt, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi formüle etmeye çalışan Platon’un iktidarı otoritesini haklı çıkarabilmek için sürü ile çobanı, doktor ile hastaları vb. örnek gösterdiğini ve uzmanlık/ustalık bilgisinin rıza almaya yeteceğini düşündüğünü belirtir. Bu anlamıyla yönetilenin yönetene itaatinin sağlanması için gerekli olan zorlamanın şiddetten arınmış şekilde ortaya çıkacağı varsayılır. “Zorlayıcılık unsurunun bizatihi ilişkinin kendisinde ve buyruğun öncesinde yer aldığı bir ilişki türü arıyordu Platon” (s.150)”. Yunan felsefesi kavramı adını koyarak tartışamamış, kavramının adı konularak tartışıldığı dönem Roma dönemi olmuştur. Romalılar iktidarı şimdiye ilişkin bir güç olarak tanımlarken otoritenin köklerini gelenek tarafından kurulan geçmişe/kuruluşa/başlangıca yerleştirmiştir. Sonrasında Kilisenin ortaya çıkışı ve kurumlaşması ile birlikte din de otoritenin parçası ve kaynaklarından biri haline gelmiştir. Aydınlanma’nın ortaya çıkışına kadar otorite, gelenek ve din üçlüsü birlikte anılır olmuştur. Makyavel’in başlattığı tartışma ile otoritenin ve iktidarın kaynağının artık insanın dışında olmadığının farkına varılmış ve “insani bir arada yaşama durumundan kaynaklanan temel sorunlar”ın siyasal olarak yeniden düşünülmesine başlanmıştır.

Otorite ve Özgürlük

Liberal ve muhafazakar düşünürler otorite sorununu özellikle 19. yüzyıldan itibaren siyasal alanda özgürlük problemi ile birlikte ele almaya başlamışlardır. “Modern dünyada artık ‘otorite’ diye bir şeyin varlığından söz edemeyecek olmamızdan” yakınan Arendt liberal ve muhafazakar düşüncenin otorite konusunda “aynı paranın iki yüzünü oluşturduklarını” belirtir. Liberaller otoriter yönetimi özgürlükleri kısıtlaması sebebiyle mahkûm ederken, muhafazakarlar da otoritenin düşüşünü özgürlüğün sınırsız hale gelmesi ile kendi yıkımını ortaya çıktığı, Hobbes’un insanın insanın kurdu olduğu doğa durumunu hatırlatan bir kıyamet süreci olarak tanımlar.

Arendt bu kapsamda otoritenin iktidar ile eş tutulmasına dair yanlışa dikkat çeker. Arendt’e göre “otorite, her zaman kendisine itaat edilmesini istediği için, genellikle belli iktidar ya da şiddet biçimleriyle karıştırılmaktadır. Ne var ki, … , zorun geçerli olduğu yerde otorite de iflas etmiştir (s.129)”. Otoriter ilişki, ortak bir akıla ve buyuranın gücüne dayanmayan içsel bir ilişkidir ve karşılıklı iki tarafça da haklı ve meşru görülen bir hiyerarşiye işaret eder. Liberaller otoriteyi iktidar ile bir tutup özgürlüğün karşısına koyar, muhafazakârlar ise iktidarın varlığını otorite ve özgürlüğün kendisi ile bir tutar, otoritenin özgürlüğün garantisi olduğunu iddia ederler. Oysa yaşadığı dönemde otorite ve özgürlüğün düşüşünün aynı anda yaşandığını düşünen Arendt için otorite ve onun getirdiği geleneksel değer ve normlar özgürlüğün ilga edildiği totaliter yönetimlerin önündeki engeldir. Liberaller otoriter yönetimlerin “özgürlüğü ancak sınırlamakla yetindiğini dolayısıyla özgürlükle olan bağlarını muhafaza ettiğini görememektedirler (s.134)”. Muhafazakarlar ise otoritenin olmadığı her yerde özgürlüğün yok olduğunu düşünürler. Bu kapsamda her iki düşünce biçimi de otoriterlik ve totaliterlik arasındaki farkı gözden kaçırır.

Otoriter Yönetim

Yukarıda yapılan otorite tanımları ve kavrama ilişkin tarihsel bilgiler diğer yönetim biçimlerinden ayırmamız gereken otoriter yönetimin özelliklerine dair bazı unsurlar içerir. Her şeyden önce hiyerarşik yapısıyla otoriter yönetim biçimi diğer yönetim biçimleri arasında en az eşitlikçi olanıdır. Dahası her ne kadar özgürlüklerin ilgası anlamına gelmese de özgürlüklerin sınırlandığı bir yönetim biçimidir. Ve aynı zamanda otoriter yönetim siyasal alana din ve geleneğin yeniden çağrıldığı bir yönetimi ifade eder. Arendt’in otorite ve özgürlüğün yitirilmesine dair karamsar modern dönem saptamasının karşısına içinde yaşadığımız dönemin siyasal iktidarın ve otoritenin artık insanın ürünü olduğunun kavrandığı ve yeni bir başlangıca işaret edildiği iddiası ile çıkarak siyasal olanı yeniden düşünmenin mümkün olduğunu öner sürebiliriz.


Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2012.


Otoriterlik ve Totaliterlik Nedir Ne Değildir? (Filiz ZABCI ile Söyleşi: Kansu YILDIRIM)

Son zamanlarda rejim sorunu ve rejimin nereye doğru gittiği sorusu üzerine çokça yazılıp çizildi. Bu tartışmalar esnasında “otoriterlik”, “totaliterlik”, “diktatörlük” gibi pek çok kavram anıldı. Ne var ki her kavramın tarihsel ve toplumsal olarak farklı bir bağlamının bulunduğu ve belirli bir siyasi tercihe göre kullanıldığı da aşikâr. BirGün Kitap olarak bu kavramların ortaya çıkış sürecini, arasındaki ayrımları, tarihsel örneklerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Filiz Zabcı ile konuştuk.

Kansu YILDIRIM: Otoriterlik ve totaliterlik son yıllarda siyasi tartışmalarda sıkça kullanılmaya başladı. Ancak kimi zaman bu kavramlar birbirinin yerine de kullanılıyor. Bu kavramlar arasında tarihsel ve teorik olarak bir farklılık bulunuyor mu?

Filiz ZABCI
: Sizin de belirttiğiniz gibi “otoriterlik” ile “totaliterlik” kavramları açısından ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu kavramlar çoğu kez eş anlamlı kullanılıyor. Aralarındaki ayrım çizgisini görmek gerekiyor; ancak siyaset bilimindeki diğer kavramlarda olduğu gibi, bir kavramı nasıl tanımlayacağınız, nasıl bir teorik yaklaşımdan hareket ettiğinize ve siyasi duruşunuza göre değişiyor. Liberal metinler ile Marksist metinlerin özellikle totaliterlik olgusunu kavrayışı köklü bir biçimde birbirinden farklıdır. Yine de kavramları eninde sonunda tanımlamaya çalışmak ve ortak anlamlara ulaşmaya çalışmak durumundayız; elimizde düşünmek için başka araçlarımız yok.

Otoriter rejimler, geleneksel ve modern tarzları açısından çeşitlilik gösterirler. Bazen de bunların karma biçimleri ortaya çıkabilir. Geleneksel olanlar, sözgelimi mutlak monarşiler, sınırlandırılmamış tek kişinin yönetimine karşılık düşerler. Bunun yanında bürokratik ve askeri otoriter rejimler daha çok modern siyasal sistemler içinde vücut bulurlar. XX. yüzyılda özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan askeri darbe sonrası rejimler gibi. Elbette lidere ya da tek kişiye dayanan otoriter rejimlere de XX. yüzyıl boyunca rastlıyoruz. Almanya’da Hitler’in önderliğinde ya da İspanya’da Franco’nun önderliğinde gerçekleşen faşist rejimler gibi. Çeşitlilik göstermesine karşın, otoriter rejimlerdeki ortak özellik, siyasal gücün; bir kişinin, bir kesimin, bir partinin veya bir organın elinde toplanması, yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Aynı zamanda bu gücü denetleyecek yargı ya da toplumsal örgütlenmeler gibi ara mekanizmalar ya ortadan kalkmış ya da zayıflamıştır; dolayısıyla siyasal iktidarın sınırlandırılması ve hesap verir olması artık çok zordur. Otoriter rejim, aynı zamanda, bir siyasal baskı rejimidir. Baskının da biçimi ve araçları değişebilir. Otoriter rejimler aynı zamanda totaliter de olabilir.

Hangi durumlarda totaliterlik ortaya çıkıyor?

Totaliterlikte, siyasal iktidarın ölçeği büyür ve genişler. İktidarın ya da devletin denetim alanı ya da karar verici olduğu alan, kamusal kurumların ve kamusal alanın sınırları dışına taşar, özel alana hatta mahremiyet alanına kadar uzanır. İktidarı ellerinde bulunduranlar, siyasal, toplumsal, kültürel hemen her alanda, düzenleyici, denetleyici ve karar verici durumdadırlar. Siyasal iktidarın içeriğinde de bir farklılık söz konusudur; tüm toplumu bir ideoloji üzerinden şekillendirmek amaçlanır. Ölçeğin genişlemesinin temel nedeni de burada yatar zaten. Bu ideoloji var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirme isteğinde olabileceği gibi, var olanın yeniden üretilmesinde ya da var olanın meşrulaştırılmasında bir işlev de görebilir.

Burada yine bir kafa karışıklığı beliriyor. Eğer bu özelliklerden hareket edecek olursak, Fransız Devrimi sonrasında da totaliter bir rejimin yaratıldığı gibi bir sonuca varırız. Ve belki de tüm devrimlerden sonra, burjuva ya da sosyalist, toplumu yeniden biçimlendirmek, yeni bir toplum yaratmak amacı içindeki her girişim totaliter diye adlandırılacaktır? Nasıl ayrım yapacağız?

Totaliterliği sadece demin belirttiğimiz ölçüt üzerinden tanımlarsak yanlış sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Bir ideoloji ya da bir siyasi proje doğrultusunda sistemi biçimlendirmeye ya da değiştirmeye yönelik her girişim totaliter bir rejim yaratmaz; bunun için başka koşullar da gereklidir. Aksi takdirde devrimlerden sonraki her yönetimi totaliter diye etiketlemek gibi yanlış bir sonuca varırdık.

Bu nedenle, totaliter sistemlere içeriğini veren başka ölçütlere bakmamız gerekir. Totaliter sistemlerde en önemli özelliklerden biri de çoğulculuğun ortadan kaldırılmasıdır. Tıpkı, otoriter sistemlerde olduğu gibi baskıcı, muhalefete ve eleştiriye izin vermeyen bir devlet vardır; fakat otoriter rejimlerden farklı olarak farklı görüşlerin, seslerin kendisini duyurabileceği bütün kanallar kapatılır. Çok partili yaşama, sivil toplum örgütlerine, demokratik kitle örgütlenmelerine, özgür bir basına, özgür bir düşünsel ortama kesinlikle yer yoktur; siyasal çoğulculuk gibi toplumsal ve kültürel çoğulculuk da kırpılıp yok edilir. Sadece devletin belirlediği ideoloji doğrultusunda çalışan, devletten bağımsız değil, tam tersine devletin bir kolu gibi ideolojiyi topluma yayma amacını taşıyan sendikalar veya diğer toplumsal örgütlenmeler var olabilir ya da yine devletin ideolojisini yayma görevini üstlenmiş, rıza üreten görsel ve yazılı basın söz konusudur. Hatta edebiyat, sinema, mimari, müzik bile devletin izni ile belirlenmiş standartlarda üretilen yapıtların içinde yüzdüğü bir havuz haline gelir. En önemli unsurlardan birisi de yeni bir tarih yazımıdır.

Sorunuzu yanıtlamak için bir de totaliterlik kavramının tarihine bakmak gerekiyor; kavram ilk olarak İtalyan düşünür Giovanni Gentile tarafından 1920’lerin başında kullanılıyor. Yaygınlık kazanması ise, 1945 sonrasında Liberal düşünürlerin, özellikle de ABD kökenli “ampirik siyaset bilimciler”in ve tarihçilerin bu kavrama dört elle sarılmasıyla gerçekleşiyor. En önemli örneklerden biri, Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski’nin yazmış olduğu “Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi” başlıklı kitaptır. Soğuk savaş dönemindeki ideolojik mücadele içinde “totaliterlik” neredeyse “kavramsal bir silah” gibi. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemin eleştirilmesinde hatta çok daha ileri bir noktada kötülenmesi ve aşağılanmasında ve elbette liberal demokratik sistemin meşruluğunun sağlanmasında çok önemli bir işlev görüyor. Üstelik bu yapılırken ana akım siyaset bilimi yazını oluşturuluyor; temel kavramlar falan tanımlanıyor ve totaliter sistem ile çoğulcu demokratik sistem birbirine karşıt olarak kurgulanıyor; totaliter sistemlerin içine hem faşist sistemler hem de sosyalist sistemler oturtuluyor. Sonuç olarak bu tanım içinde faşist sistem ile sosyalist sistem aralarında hiçbir fark gözetilmeksizin aynı kefeye konuyorlar. Bir kere bunu, bir kavram üzerinden gerçekleşen bir ideolojik savaş olarak görmek, bilimsellik kisvesi altında yapılmış büyük bir “saptırma” olarak ele almak durumundayız.

Yeniden totaliter rejimlere dönelim. Özellikle yeni bir rejimin meşruluk kazanabilmesi ve süreklilik gösterebilmesi için rıza oluşturabilmesi çok önemli. Peki demokratik rejimdeki rıza ya da ikna teknikleri ile totaliter rejimdekiler arasında nasıl bir fark vardır?

Bir kere rıza üretimi için her rejimde zor aygıtları şu ya da bu şekilde söz konusudur. Buna demokratik rejimler de dâhil. Yine de bu rejimlerde rıza üretimi yani meşruluk, en azından hukuk devleti anlayışını benimsemiş olan ülkelerde, anayasaya uygunluk, temel hak ve özgürlüklerin korunması, güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne saygı ile belli bir refah seviyesinin sağlanması gibi en başta ifade edebileceğimiz unsurlara bağlanır. Demokratik kültürü özümsemiş, yurttaşlık bilinci gelişkin bir toplumda rıza üretimi için bunlar kuşkusuz gerekli. Ancak, Marksist literatür içinden yazarlar bambaşka bir alan açarak, kapitalist sistemde rızanın “ideolojik aygıtlar” sayesinde üretildiğini ve sivil toplum örgütlerinden, kitle iletişim araçlarına, eğitim kurumlarından dine pek çok aygıtın bu rızanın sağlanmasında aktif rol oynadığını ortaya koyuyor. Burada da bir “totallik”, toplumu belli bir ideoloji, “hâkim ideoloji” çerçevesinde biçimlendirme var.

O halde ayrım yapma olanağımız kalmıyor mu? Sınırlar bulanıklaşıyor sanki!
Hayır, tabii ki ayrım yapabiliriz. Şimdiye kadar totaliterliğe ilişkin üç temel özellik üzerinde durduk. Eklememiz gereken dördüncü ve çok önemli bir özellik daha var: “Korku”, “şiddet” ve “terör” üçgeni. Terör derken, elbette devlet teröründen söz ediyoruz. Bir sistemin totaliter olabilmesi için, insanların sadece devletin şiddet araçlarından değil, birbirlerinden de korkması gerekir. Öyle ki toplum kamplara bölünür ve sürekli düşman yaratılarak; düşmana karşı hem nefret hem de ondan korkma duygusu üretilir. Bununla da sınırlı değildir; “düşman” olarak belirlenmiş unsurlara karşı sürekli şiddet ve terör vardır. Toplama kamplarına kadar uzanan bir terör… Bu aynı zamanda “biz” olarak belirlenmiş kesimin rejime kitle desteğinin sağlanması açısından da önemlidir. Aykırı bir sesin ve sürüden ayrılanın başına aynı şeyin gelebileceği tehdidinin yarattığı korku sürekli canlı tutulur. Arendt’in de ortaya koyduğu gibi totaliter rejimlerde “kitle desteği” olmazsa olmaz koşullardan biridir. Totaliter rejimler kitle desteği olmadan ayakta kalamazlar; bu nedenle sürekli ya şiddete ya da iknaya dayanan, çoğu zaman da bunların ikisinin birlikte işletildiği rıza oluşturma mekanizmaları çalışır. İkna mekanizmalarının en başta gelenlerinden biri de “yalan”dır. Irksal üstünlük gibi, büyük siyasi yalanlar yanında, taktik gereği sürekli küçük yalanlar da üretilir. Siyasetin aldığı bu özgül biçime, insanlık için büyük bir tehdit oluşturan bu tür bir yönetme tarzına karşı nasıl önlemler alınacağı bu yüzden çok önemlidir.


"Kutlama" Çalan Kitap (Melisa SÜRÜCÜ)

Yazarın bir söyleşisinde, kendi hayatından yola çıkarak kurguladığını anlattığı “adam” ve İstanbul’a gelen bir turist olarak kurguladığı “Anna/kadın” kitabın iki temel karakteri. Adam, yıkılmak üzere olan evini kapatmak için birkaç günlüğüne İstanbul’a geliyor fakat tahmin ettiğinden daha fazla kalıyor. Anna ise İstanbul’a tatile geldiğini zannediyor, fakat sonradan İstanbul’un ona farklı sürprizler hazırladığı anlaşılıyor.

Yazar tarafından ilk olarak İtalyanca dilinde yayımlanan kitabı, Calvino ve Pavese gibi yazarların eserlerini Türkçe’ye çeviren Eren Cendey’den okuyoruz. Adamın ve kadının hikâyeleri geçmişe geri dönüşlerle iki ayrı kanaldan izlenecek şekilde yazılmış. İstisnalar ilk ve son sahneler. İstanbul ise iki hikâyenin merkezinde. İlk sahne iki karakterin bir arada olduğu İstanbul uçağında başlıyor ve sahnelerin birer birer ilerlemesi ile karakterlerin hayatlarını izlemeye başlıyoruz.

Duygular... Özpetek’in yaratıcı ürünlerinin tamamında en çok öne çıkan, samimi duygular. İstediğimiz ve uğruna savaştığımız her şeyin gerçek olmasının, yaptığımız işlerin rastgelmesinin tek formülü olduğuna inanmak istediğimiz “samimi olmak” duygusu metni harekete geçiren duygulardan birisi olsa gerek. Sonra ölüm. Bir anda geliveren. Diğer temel duygu ise aşk. Bedenden öte, “ruhların” birbirine âşık olabilme ihtimali. İlk aşk. İmkânsız aşk. Yarım kalmış aşk. Uzaklaşılsa bile tortusu baki olan eski aşk. Can Yücel ve Nâzım Hikmet mısraları. Ayrılık ve yeniden başlamak.

Çocukluk... Bir yanda kadınlarla dolu, harem gibi bir evde büyümek. Teyzeler... Hepsinin ayrı bir hikâyesi var. Her şeyin arasında uçurtma yapmayı öğrenmek. Diğer yanda ise dededen hem çiçeklerden sabretmeyi öğrenme öğüdü alan hem de Calvino’yu öğrenen Anna.

Eşyalar... Cüzdanda taşınan eski bir kartpostal. Anne yadigari bir inci kolye.

İstanbul... Eski kartpostaldaki siluetin yerine yıkıp yıkıp yeniden yapılan binalar arasında eski anılarını kaybetmek üzere olan bir şehre doğan ve sonradan oradan uzaklaşan ama asla tam anlamıyla orayı unutmayan bir adam ve adamın annesi, annesinin renkleri. Gezi direnişinin sembolü kırmızılı kadını ile tüm duyguların uç noktasına karşılık gelen kıpkırmızı İstanbul.

Özpetek’in bu ilk kitabının en önemli özelliklerinden birisi, sahneleme tekniğinin kendiliğinden metne yansıması. Okur metnin başından sonuna kendi filmini çekiyor. Hatta müzikleriyle. Benim kişisel tercihim Serseri Mayınlar filminin sonundaki o müthiş sahneye eşlik eden “Kutlama” isimli o güzelim şarkı oldu. Hatta kitabı bitirdiğim gün aklımda hep aynı şarkı...

Ne aşkı ne Gezi direnişini gözümüze sokuyor yazar. Her şey yaşandığı gibi; tıpkı yaşanmış gibi. Kitabevlerinin kampanyaları arasında hak ettiğine inanmadığınız o birçok iş arasında bir “İstanbul Kırmızısı” afişi gördüğümde, gözlerim parlıyor. Akıl değil de duygular kazanıyor diye.

Sizde içinizde “Kutlama” şarkısı çalsın istiyorsanız, “İstanbul Kırmızısı”nı okumak için daha fazla beklememelisiniz!

İSTANBUL KIRMIZISI
Ferzan Özpetek
Çeviren: Eren Cendey
Can Yayınları 2014

Yeni Keşifler Peşinde (Ebru AKKAŞ)

Kuyruklu Yıldız Geliyor, Finlandiyalı yazar Tove Jansson’ın okuduğum ilk kitabı. Jansson, Kuyruklu Yıldız Geliyor’un kahramanı Mumi kitaplarını hem yazıp hem de resimlemiş. Vakit geçirdiği Finlandiya Körfezi’nde gördükleri ilham kaynağı olmuş onun için.

Mumiş’in babası nehrin üzerine köprü inşa edince Snif ile beraber Mumiş yeni yerler keşfetmeye çıkarlar. İlk önce yakınlarındaki ormanda bir geziye başlarlar. Düzenledikleri ilk sefer hiç de fena geçmez. Snif bir mağara, Mumiş de inci bulur. Heyecan içinde evlerine döndüklerinde her şey normal ilerlerken akşam başlayan fırtına ve köprü inşa edilirken evi yıkılan Misk Faresi’nin kapılarını çalmaları ile olaylar değişir. Fırtınanın ve yağmurun doğal olmadığını söyleyen Misk Faresi öyle hikâyeler anlatır ki Snif ve Mumiş’in aklına dünyanın yok olmak üzere olduğu fikrini sokar. Çocuklar da haliyle endişelenir. Anne ve babaları evden biraz uzaklaşmalarının işe yarayacağını düşünerek onları gözlemevine göndermeye karar verir. Mumiş ve Snif’in yolculuğu böylece başlar. Yolda türlü macera ve dostla karşılaşırlar. Bu dostlardan biri olan Mumrik’in “Benim bildiğim macera öykülerinin kahramanları hep kurtulurlar,” dediği gibi zorlukların üstesinden gelirler.

Kuyruklu Yıldız Geliyor, korkular ve mülkiyet üzerine yazılmış güzel bir roman. İçinde barındırdığı “Düşünsene yemek yemeği unutacak kadar da mutlu olunuyormuş,” ya da “Şeylere sahip olup onlar yalnızca kendinizin olsun istediğinizde her şey zorlaşıyor,” gibi diyaloglar çocuk algısını zorlamayacak nitelikte.

KUYRUKLU YILDIZ GELİYOR, Tove Jansson, Çev. Yıldız Samer, Ayrıntı Çocuk, 2010.

Kara Ütopyanın İçinde de Mutlu Olunabilir! (Ezgi BERK)


“Bir ülke vardı ki orada yaşayan insanlar neredeyse hiç konuşmazlardı. Bu büyük sözcük fabrikasının ülkesidir. Bu garip ülkede sözcükleri satın almak ve söyleyebilmek için yutmak gerekir.” Kırmızı zemin üzerine bir kız çocuğunun bir erkek çocuğu öptüğü sevimli bir kapağı olan kitabı açtığımda önce uçuşan harfler, sonra da bu cümlelerle karşılaştım. Parmağımı bu sayfaya koydum ve kitabı kapatıp böyle bir ülke hayal ettim. Birbirine kızıp kötü sözler söyleyen insanların olduğu bir ülke için iyi bir fikir olabilirdi. Sevgi dolu insanların yaşadığı bir ülke içinse kötü bir fikir. Bütün ülkelerde bu iki tür insanı bulmak mümkündü. Hatta tek bir kişi, bazen sevgi dolu bazen de öfke dolu olabiliyordu. Her ne olursa olsun sözcüklerin satın alındığı bir ülkede kazanan zenginler olacaktı. Olan yine fakirlere oluyordu. Bir dakika. Karşımda bir kara ütopya vardı! Hem de resimli çocuk kitabı formunda! Hemen sayfaları çevirdim, hızlı hızlı okudum bu hikâyeyi. Olağanüstü bir kurguydu.

Zor şartlar altında yaşayan insanlar olduğunu okul öncesi yaştaki çocuklara anlatmak bile büyük mesele. Büyük Sözcük Fabrikası, olumsuz şartlara, umutsuz ortamlara rağmen içimizde taşıdığımız sevginin bize yol göstereceğini anlatan, umut dolu bir öykü… Bu öykü bana konuşabilmek, sözcüklerle kendimizi ifade edebilmek gibi doğuştan var olan (ama genelde bir yaşından itibaren kullanabildiğimiz) yeteneklerimiz üzerine düşünme, önemini hatırlama, iletişim çağı diyebileceğimiz bu günlerde yaşadığımız iletişim sorunları üzerine kafa yorma şansı tanıdı. Duygularımızı ifade etmenin sözcüklerden yardım almak dışındaki yolları, zengin ya da fakir olmak gibi toplumsal gerçekleri kitabın alt metninde bulmak mümkün. Peki, bütün bunlar nasıl mı anlatılmış? İşte öykü: Büyük sözcük fabrikasının ülkesinde yaşayan, komşusu Cemile’yi seven Özgür sevgisini ifade etme yolları arıyor. Çünkü sözcükler pahalı, Özgür’ün kumbarasında ise yeterince parası yok. Tabii hemen belirtelim, Türk filmlerinden alışık olduğumuz bir de rakip var bu Fransız öyküsünde. Rakibi Gürbüz’ün en pahalı sözcüklerden olan sevgi sözcüklerini Cemile’ye söylediğini duyan Özgür, çok üzülür ve apartmanın merdivenlerine oturup elleriyle yüzünü tutarak ne yapacağını düşünür. Özgür’ün elinde kelebek yakalama filesiyle bir önceki akşam yakaladığı kelimeler vardır yalnızca. Sonra bütün cesaretini toplar ve sahip olduğu üç kelimeyi kalbini tutarak Cemile’ye söyler. Özgür’ün ağzından çıkan kelimeler neler miydi? “Kiraz, toz, sandalye.”

Seni seviyorum yerine kiraz, toz, sandalye diyebildi Özgür, Cemile’ye. Çünkü elinde yalnızca bu sözcükler vardı. Bazen seçerek söylediğimiz sözcükler yerine yürekten söylediğimiz sözcükler ne kadar anlamlı, değil mi?

Şekil şemal notu: Aylak Kitap’ın okurlarla buluşturduğu Büyük Sözcük Fabrikası, kurgusu ve resimleriyle ne kadar şahaneyse çevirisiyle bir o kadar sorunlu bir kitap. Cümleler arasında zaman, özne ve yüklem uyumu yok. Ayrıca çok ciddi Türkçe tashih hataları var. Ayrıca kitabın orijinal dili olan Fransızca’daki isimler yerini Türkçe isimlere bırakmış. Buna rağmen Aylak Kitap bu kitabı çevirterek çok güzel bir iş yapmış. Daha özenli bir çeviriyi ikinci baskıda mutlaka istiyoruz.

Büyük Sözcük Fabrikası
Agnés de Lestrade
Resimleyen: Valeria Docampo
Çeviren: Çağıl Öksüztepe
Aylak Kitap, 36 sayfa

Ailelerin ulaşabildiği yerlerde bırakınız (Erdi İNCE)

“Cin Ali” ve “Ayşegül” serisinden sonra “Çalıkuşu”, “9. Hariciye Koğuşu”, “Sinekli Bakkal” gibi kitaplara, tabiri caizse “bodoslama” atlayarak harcanan ilkgençlik yıllarımız, bu eserlere alternatif olarak ortaya çıkan “gençler nasıl yaşamalı/davranmalı” tarzı kitaplarla iyice heba olmuştu. E haliyle, o yıllarımızda aklımıza çullanan olanca soru, sorgulama ve arayışın içinden de tek başımıza çıkmamız gerekiyordu. Zira tabudur ülkemizde hâlâ, örneğin, ergenlikte vücut değişimlerini konuşmak. Hele cinsellik, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği... Eyvah eyvah!

“Elden Düşme” tam da bu noktada, en azından bizden sonraki jenerasyonların ilkgençlik yılları heba olmasın diye ortaya çıkmış kitaplardan biri. “Güzel ve yalnız ülkem”in gençlerini aynı mantıkla yalnızlaştırmadan, onlara “Evet, ben de varım” dedirten, temelinde arkadaşlık ve aile kavramlarını, bunlara paralel olarak da gelecek, olmak istenilen kişi, oluş(turul)an karakter gibi, aslında tam da o yılların ihtiyacı olan konuları barındıran bir roman.

Gelelim “Elden Düşme”nin konusuna. Roman, ailesine çok geç katılan Kenyon’ın, emeklilikleri sonrası sahil kasabası Cape Cod’a pansiyon işletmek amacıyla yerleşen ebeveynleriyle beraber geçirdiği yaz dönemini anlatıyor. Yeni bir yere yerleşmek zorunda kalan Kenyon’ın geçirdiği günlere tanık olurken başta Razzle ve Frank olmak üzere, edindiği “farklı” arkadaşlarla tanışıyoruz. Bu tanıklık ve tanışıklıklara, büyük şehirden göçmüş olmanın getirdiği zorluklar, ilk aşk, farklılıklarla ilk tanışmalar, yakınlaşmalar, arayışlar ve doğal olarak beliren gelecek kaygıları eşlik ediyor. Romanda gerilimi ve gizemi sürekli kılan iki büyük soruysa, adına yakışır bir şekilde Razzle (Gizem Meleği) üzerinden soruluyor: İlki, Razzle’ın geçmişi ve babasının kim olduğu. Diğeri, Razzle ve Harley arasındaki eskiye dayanan husumetin nedenleri. Tabii ki büyümek ve kendini tanımak, Wittlinger romanlarının vazgeçilmezi. Hayatımız boyunca iki uçlu değneklerle dürtülen bizler gibi Kenyon da, 15 yaşına uygun bir bağlamda, sıkı bir ikilemin içine düşürülüyor: Kendine karşı dürüst olup, kimliğini ve hayallerini öne çıkarmak mı, yoksa her türlü zaiyatı göze alıp ilk aşkının tadını çıkarmak mı?

Kenyon’ın yer değiştirmesine sebep olan ebeveynleriyle ilişkisi, aile içinde var olma savaşı üzerine düşündürüyor okuru. Kenyon, 15 yaşında olmasının verdiği dezavantaj nedeniyle, ebeveynlerinin hayalinin peşi sıra yola düşmek zorunda kalmış, bu hayal içinde kendine yer edinmeye çalışmış bir genç olarak, ailelerin üzerimizdeki gücünü en basit haliyle gösteriyor. Aile içinde var olma mücadelesi, yapılan müzakereler, kazanımlar ve kayıplar Kenyon’ın deneyimledikleri ışığında bizlere de oldukça aşina.

Yıllarca yaşadığınız ve varlığınızı koyabildiğiniz bir ortamdan uzaklaştırılmanın ve yeni bir hayata başlamaya zorlanmanın yaratacağı hislere, ne bir memur çocuğu olduğum ne de Güneydoğu’daki savaştan kaçan veya göçe zorlanan bir ailede doğduğum için yabancıyımdır. “Senin göbek bağını ben gömdüm,” diyen bir karşı komşuya sahip olduğum hayatımda, her mekân değişikliğinde hayata sıfırdan başlamanın ve yeniden var olmaya çalışmanın ne demek olduğu üzerine düşündüm “Elden Düşme”yi okurken. Ve dedim ki, “İyi ki varmışsın Nazife Teyze.” Çünkü vardığınız her nokta, bir önceki var olduğunuz yerle bağlantı kurmanıza, arada bir eskiye dönmenize, iki nokta arasında karşılaştırma yapmanıza ve sonunda da, her türlü yorulmanıza sebep.

Hayatımıza yeni ve “farklı” birileri girdiği zaman, o insanları nasıl konumlandırırız? Ya bu “farklı” insanlar bizim hayatlarımızı ne derece şekillendirirler? Mesela hayatınızda hiç tabularınızı yıkmanıza, kabuğunuzu kırmanıza yardım eden insanlar oldu mu? Onları nasıl hatırlıyorsunuz? Dikkatimi çeken, Ellen Wittlinger’ın insan ilişkilerini gençler üzerinden, bu soruları temel alarak kurgulaması. Genç karakterimiz steril ve monoton, hatta belki de silik bir hayat yaşıyor. Wittlinger onun karşısına rengârenk, hareketli, algıları fazlasıyla açık, zamanında kendi dünyasını güzelleştirmiş, şimdi de hayatına giren insanlarınkine dokunan bir karakter koyuyor. Bu zıt ikililerin aralarındaki etkileşimi, bir deneyi izler gibi izliyoruz. Söz konusu “renkli” karakter sayesinde, öykünün baş karakteri de içindeki potansiyeli keşfedip, art arda açılımlar yaşıyor. “Zor Sevgiler”de Marisol ile tanışan John, Marisol’ü keşfettikçe kendini de keşfediyordu. Sonra da fanzinlerinde kullandığı dilin nasıl değiştiğini, bu değişen diliyle kendisinin nasıl değiştiğini, dünyasının ve çevresinin bu değişime ne şekilde direndiğini ve değişim sonrası nasıl konumlandığını gösteriyordu bize. Elbette “Elden Düşme” de Kenyon’ın annesi ve Razzle arasındaki kişilik –ve belki de iktidar– çatışmasını ve bu durumun yarattığı gerilimin gün yüzüne çıkması sonucu gerçekleşen o “kabuğunu kırma” durumunu daha canlı bir biçimde görüyoruz. Razzle’ın yaratıcı ve özgür hayatı olmasa, acaba ailesi Kenyon’ın farklı yönleriyle tanışabilecek miydi? Ya da bizlerin hayatında bir tane Razzle olsaydı, “yapma demiyorum, hobi olarak yine yap” diye ötelenen yeteneklerimizin üzerine gidip, çok farklı ve tamamen “biz” olabileceğimiz bir dünya kurabilir miydik kendimize? Mesela Kenyon bu anlamda ne kadar şanslı ya da değil, düşünmeye değer.

Wittlinger’ın, Türkiye’de ilk basılan romanı “Zor Sevgiler”le Uluslararası Lambda Edebiyat Ödülü’nü almış olması da atlanamaz bir gerçek. Wittlinger daha 2000’lerin çok başında, başkarakter olarak bir kadın eşcinseli seçmişti. Eşcinsel dendiğinde kafalarda oluşan “feminen erkek” tahayyülünü alıp, âdeta, “İyi hoş da, eşcinsel dünya böyle özetlenemez,” dercesine, stereotipleştirilmiş bir altkültürün dışında kalan, her gün sağımızdan solumuzdan geçen, bizimle aynı masaya oturan, aynı havayı soluyup aynı yemeği yiyen kadın ve erkekleri de hatırlatmıştı bizlere. Bireylerin kendilerini ve kimliklerini en çok sorguladıkları dönemi, ilkgençlik yıllarını bazı romanlarının ana eksenine oturtarak, onları karikatürize etmeden, bir sebep-sonuç ilişki çıkarmaya zorlamadan, normali normal olduğu şekliyle bize göstererek, karakterlerinin kendi özgür dünyasında, anlamayanlara, LGBTT bireyler üzerinden iktidar geliştirip “siz aslında böylesiniz” diyenleri şöyle bir sarsmaya devam ediyor.

Diğer bir hassas konuyu, homofobiyi, “Elden Düşme”de en yalın haliyle resimliyor Wittlinger. Bir yanda, Kenyon’ın Frank’in yanındayken duyduğu rahatsızlık, iki erkeğin yaşadığı bir alanla ilk kez karşılaşması, her hareketin Frank’te bir yanlış anlamaya yol açacağını düşünerek kendini kısıtlaması, davranışlarının cinsel çağrışımlara yol açacağından korkması... Diğer tarafta Frank üzerinden bizlere, “Aslında o öyle olmuyormuş,” dedirtircesine, homofobinin, “Affedersin ama, benim eşcinsel arkadaşlarım da var,” söylemiyle bile ne şekilde üretildiğini, en klişe tabirle gösteriyor. Homofobinin illa ki vurup öldürerek değil, bazen yakınlarınız ya da yakın bildiğiniz insanlar tarafından en basit cümlelerle bile, bazen de bilinçsizce nasıl yaratıldığını hatırlatıyor.

Ellen Wittlinger, yeni romanı “Elden Düşme”de yine bütün farklılıklarımızla, renklerimizle, kabuğumuza sığmaz kimliklerimizle bir arada yaşamayı, onlarla tanışmayı ve kaynaşmayı, asla didaktik olmadan öğretiyor. Belki öğretmiyor da, hayatın bu türlüsünün ne kadar güzel olduğuna işaret ediyor. Özetle, bu kitap da “Zor Sevgiler” gibi okunası, bilinesi ve özellikle de ailelerin ulaşabileceği yerlerde unutulasıdır.

İçerde Yazmak (Mahmut YAMALAK)

İçerde yazmak, elinizde başka bir araç kalmamışsa bir savunma aracıdır. Varlığını, değerlerini savunma aracı. Bu, yazmanın başlı başına bir iddia olduğunu gösterir. Henüz anlatılamayan bir gerçekliği dile getirme, açıklama iddiası, bireyin arayışlarını deşifre etme, paylaşma istemidir.

Mekândan kaynaklanan imkânsızlıklar içerideki yazarı kamçılayan bir durumdur. Yoksunluklar anlatım tekniğinin öne çıkmasına yol açıyor, zayıflık gibi görünen yan, tersinden bir güce de dönüşebiliyor. Sözgelimi şimdi ikide bir tıkanan, ucuz bir tükenmez kalemle yazarak düşüncelerime yetişmeye çalışıyorum. Bu bir zorluktur, mekândan kaynaklanan sayısız zorluklardan biri…

Rilke, genç bir dostuna “Diyelim yazman yasaklandı, ölür müydün o zaman ya da yaşar mıydın eskisi gibi?” diye sorar. Yazmayı ölüm kalım sorunu gibi ele almak gerektiğine inanmıyorum. Esas olan, yaşam hakkındaki duygu ve düşüncelerimi, algılarımı, deneyimlerimi paylaşmaktır. Bunun için zorluklarla mücadele edilir. Edebiyat bunu sağladığı oranda işlev kazanır. Ancak edebiyatın, varlığın kendisini temsil etmediğini de unutmamak lazım. Varlığın yüksek ve komplike bir görünümü olarak değerlidir. İçeride de, dışarıda da asıl işlevinin bu olduğunu düşünüyorum.

“Dışarıda”kilerden farklı olarak bizler renklerin, seslerin, imgelerin silikleştiği bir mekânda yaşıyoruz. Bir bilimkurgu filminin içindeymişiz gibi düşünün. Abartılı güvenlik önlemleri, bir örnek mekânlar, seslerin, renklerin kontrol edilmeye çalışıldığı mantık ötesi bir mekân. Ruhunu kaybetmiş böyle bir mekânda, insanın kendini koruyabilmesi tam bir mücadele azmi gerektirir. Bizimki gibi geleneksel toplumlarda birey tek başına, ötekine ihtiyaç duymadan yaşayabilecek kadar bireycileşmemiş. Topluluğa ihtiyacı var bireyin. Dayanışma, paylaşma, hatta didişme ihtiyacı için ötekini yanında ister. Bu mekânlar tam da buradan vurmak için kurgulanmış.

Daha somut olarak, insanların birbirlerini tüketmeleri üzerine kurgulanmış denebilir. Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü günlük olarak doğrulanıyor. Üç kişilik odalarda günlük sorunlardan kurtulup edebiyata yoğunlaşmak için ortak idealler ve hedefler olmalı. Farklı kültürel yapılardan gelen, farklı beklentilere sahip bireyler açısından zor bir durumdur. Ötekinden kaçıp saklanılacak bir kuytu, içini açabileceğin alternatif bir ilişki ihtimali yoktur. Diğer yandan dar mekanda uygulanan özel politikalara karşı koymanın uzun sürede yarattığı bir gerilim de yaşanmaktadır. Bunlar yoğunlaşmanın önündeki ciddi engellerdir.

F tipi cezaevleri perspektif kaymasına müsait mekânlardır. Bir anda içinde biriken tüm tepkiler yanındakine yönelebilir. Öteki baş düşman, şeytan, diken, tüm sorunların ana kaynağı, kurtulunması gereken bir ağırlık gibi görünür. Yazarken, okurken, volta atarken ötekinin giderek büyüyen olumsuz imgesi kafanı karıştırmaya devam eder. Aranızda bir sorunun yaşanıp yaşanmaması önemli değildir. Onun su içmesinin, TV izlemesinin, lavaboyu kullanmasının vs. itici gelebilmesi için varlığının o an, orada olması yeterlidir.

Mekânın bu boğucu, kuşatıcı etkisinden kurtulabilmek için duyguları, dürtüleri engelleyen bariyerlere ihtiyaç vardır. F tipi cezaevlerinde direnişin önemli bir yanı, yaratılmak istenen bu bilinç yarılmasını durdurmaktır. Bu başarılırsa yoğunlaşma için yararlanılacak mekânlara da dönüşebilir. Daha içeriden, samimi bir yöneliş hem kendiyle hem kendi dışındaki insanlarla doğrudan bir buluşmaya zemin sunabilir. Mekânın olumsuz koşullarına rağmen içeride olmanın yazmak için bir “şans” olduğunu söylesem, “dışarda”ki insanların bunu pek anlayamayacağını da tahmin ediyorum. Bu yüzden “şans”ı tırnak içine aldım. Teknolojik gelişmeler, alışamayacağım bir yüzyılın insan ilişkileri, trafik, günlük yaşam sorunları, politik sorumluluklar vs. ile kuşatılmışken yazmakta zorlanacağımı sanıyorum. Dışarıdayken kendi kendini disipline etme konusunda çok başarılı olduğum da söylenemezdi. İçeride olmanın doğrudan veya dolaylı yazma koşullarını sağladığı düşüncesi bana da garip geliyor. Yazmak için inzivaya çekilmek gerekiyormuş gibi. İçinde bulunduğum politik koşulları düşününce bunun doğruluk payının olduğunu da söylemeliyim.

Nasıl yazdığım üzerine derinlikli düşünmedim hiç. Koşullardan kaynaklanan zorluklara karşı bir çalışma disiplinim var elbette. Gelişigüzel yaşayarak yoğunlaşma ve yazma olamaz zaten. Ancak içeride esinlenme, yararlanma, tasvir için pek şansınız yok. Şelaleyi, asfalt yolu, sokak kavgasını, kelebeği, çocuk ağlayışını hep gri duvarlara bakarak yazmak durumundasınız. Bir duvara kaç sahne sığabilir ki? Bir otobüs durağını bile kolayca tasvir edemeyecek kadar uzun süredir içerideyim. Bazen bir mekân tasviri gerçek bir engele dönüşüyor. Bunları hatırlayamayacak kadar “dışarıdaki” yaşamın dışındayım.

Dışarıda olan bir yazar için anlatılması da, anlaşılması da zor bir durum olmalı. Dışında kaldığın yaşamı anlatmanın, kurgulamanın ne kadar zor olduğunu anlatmayı “dışarıda”kilere bırakıyorum. Her yazarın yaşadığını sandığım bireysel alanla toplumsal alanı anlatmanın dengesini sağlama zorluğu bana yetiyor. Bu paradoksun yarattığı gerilimi önemsiyorum.

Kimilerine göre içeride yazmak, hayatla bağların tümden kopmasını engellemenin bir yoludur. Bir romanın, öykünün, makalenin yayınlanması “dışarı” denilen gezegende yaşayan, içeridekilerden bihaber, kendi küçük dünyasına gömülmüş insanlara ulaşmanın bir yolu olarak düşünülüyor olmalı. Bunlar bana göre çelişik duygulardır. O “dışarıdaki” yaratıklara yazarak ulaşmaya çalışıyorsam, bu durumda kendimi kabul ettirmek gibi zavallı bir isteğe teslim oluyorum demektir.

İçeri-dışarı ayrımı yapmadan, “cezaevi edebiyatı” gibi hiç katlanamadığım bir ayrıma kapılmadan, genel olarak edebiyatın bir çığlık olduğunu düşünüyorum. Hayata dair derdi olanların kağıt üzerine döşediği derin bir çığlık. Bu bir görünür olma, kendini kabul ettirme çığlığı değildir. İçeride de bu çığlık anlatılması gerekeni bir an önce anlatma arayışına dönüşüyor. Dramatize etmeden söylemeliyim ki, içeridekiler bir dönemin canlı tanıklarıdırlar. Bunun yüklediği ağır sorumluluklar da var. Diğer yandan bu süreç, çevremizle birlikte birey olarak bizi de değiştirdi, dönüştürdü. Bunun edebi olarak çözümlenmesi ihtiyacı da var.

Bütün bunları düşünerek yazıyorum ben de. Yazıyorum çünkü kendimi dünyanın sorunlarını düzeltmede ahlaki bir sorumluluk altında görüyorum. Bunun bana yüklediği bir ayrıcalık da yok. Tersine bu, yerdeki çöpü kaldırıp çöp kutusuna atmak kadar mütevazı bir katkıdır.

Mahmut Yamalak, Bolu F Tipi Cezaevi

Edebiyat ve Hapishanesi (Sami ÖZBİL)

Hapishanelerdeki edebi verimin bugünkü üreticilerinin büyük çoğunluğunu 1970’lerin ikinci yarısında doğan, 80’lerde çocuk olan, 90’ların başında hızla sol sosyalist harekete katılırken o sırada metal yorgunluğu sonucu dağılan sosyalist/ sosyalizan sistemin ideolojik- psikolojik enkazından etkilenmeden sokaklarda olmayı/ kalmayı önceleyen ve elbette hızla hapsedilenler oluşturuyor.

‘70-‘80 devrimci yükseliş döneminde devrimcilerin “denizi” milyonlarca insandı. Eylül darbesiyle hapsediklerinden o dönemde ortaya çıkan edebiyat verimi ağıt acısı yükselen birer çığlıktır. Sorgu ve hapishane süreçlerine odaklanan, üreticilerinin dar deneyleriyle sınırlı eserlerin çokluğu, hapishanede yapılan/ üretilen bir edebiyat yerine o yıllarda türlü nedenlerle hapishane eksenli edebiyata meyledildiğini gösterir. Edebi kriterlerin pek gözetilmemesi nedeniyle tarih sınavını geçerek o günlerden bugüne ulaşan çok az ürün bulunuyor. Belirli bir toplumsal maddi döneme odaklanan, şartlar değiştiğinde yeni kuşaklara “bir şey söylemeyen” her ürün bu riskle yüz yüzedir.

90’lı yıllarda birçok bakımdan eşi benzeri görülmeyen direniş örnekleri yaratılmasına karşın devrimcilerin “denizi” olan halk verilen mücadeleye en fazlasından saygı duymakla yetinirken yığınsal destekten uzak durdu. Militanlıkta, etme duygusu zihinsel yenilenmedeki yetersizlikle birleşince çok renkli/ bileşenli ezilenler dünyasıyla temas noktaları iyice seyreldi. Kişisel yenilgiler almamanın toplumsal mücadelede belirleyici önem taşımadığı gerçeğini fark etmek, kendisini devrime adayan kimseler bakımından elbette kolay değildi. Ancak yalnızlığın bilgisi ve bilinci ile ’71 devrimci çıkışını gerçekleştirenlerle ortaklaştırdı. Pahası ağır bir hayat bilgisiydi.

En geniş bileşenleriyle birlikte Türkiye sosyalist hareketinde ’71 sonrasının asıl handikaplarından biri gruplar dünyasına hapsolmaktı. Aydınlarla, edebiyatçılarla “kurulan” ilişki de böyleydi. “Organik aydın” ifadesinin dar anlamda bir siyasal gruba mensubiyet biçiminde anlaşılmasıyla birlikte kendinden olmayanı yok sayma veya görmezden gelme tutumu bir tür ortak reflekse dönüştü. Her bakımdan problemli olan bu tavır zaman içinde bütün sosyalist hareketi yoksullaştırdı. Edebi üretimde bulunmak isteyenlerin böylesi nedenlerle hayata kendi başına devam etmek zorunda bırakılmaları/ kalmaları trajiktir.

Entelektüel daralma, kendini tekrar ve kurumanın vahameti 90’ların ikinci yarısında sınırlı güçlerle gerçekleştirilen politik mücadelenin iyice zayıflamasıyla anlaşıldı, yeniden ilişki kurma yolları denendi ancak o damar bir kez kurumuştu. Hapishanelerdeki edebiyat da bu genel tablo içinde önceleri politik mücadelenin basit bir aracına indirgenirken zamanla, özellikle başka seslerle, anlayışlarla temas çoğaldıkça edebiyat ve politika ilişkisinin birbirinden görece özerk olduğu fiilen kabullenildi.

“Hapishane edebiyatı” ifadesi, bir mekan olarak “Hapishanelerde üretilen edebiyat” biçiminde ele alınırsa verimli bir tartışmaya kapı aralar. Edebiyat her şeyden önce edebiyattır, kendi ölçüleri vardır ve herhangi bir sıfata gerek duymaz. İç dökmelerin şiir olmadığını, “Hayatım roman” diye kaleme sarılmaların romanla sonuçlanamayacağını bilmek bile çoğu zaman işe yarar.

Hapishanelerdeki tecrit uygulamalarını bir yana bırakırsak dışarıdaki bir edebiyatçı için çalışma ofisi/ odası ne ise hapishanedeki yazar bakımından güçlükle bulabildiği bir masa odur. Yazarın işi şikâyet etmek değil dününü bildiği edebiyatın bugün geldiği noktadan söz alıp üretimde bulunmaktır. Asıl önemlisi kişinin yazarlık kuşamının bulunmasıdır, bu varsa kendisini en olumsuz şartlarda üretebilir.

Ortaya çıkan eserlere bakıldığında, sol sosyalist harekette son altı yedi yılda görülen kıpırtılar bir yana hapishanelerdeki edebi verim bugün asıl olarak Kürt siyasal hareketiyle türlü biçimlerde temas eden bireylerde gövdelenir. Sara Aktaş, Rojbin Perişan, Murat Türk, Mehmet Boğatekin, Naif Bal ilk anda akla gelen isimlerden.

90’lı yıllarda Kürt siyasal hareketinin edebiyat konusunda araçsalcı/ indirgemeci tutumuyla kıyaslandığında bugünkü üretim çeşitliliğin bir rönesans olduğunu söylemek gayet mümkün. Henüz kendi sesini tam bulamayan, güçlü/ profesyonel editörlerin katkısına ihtiyaç duyan ve iki dilli yürüyen bu edebiyat, Kafka gibi özgün çeşitli isimlerin mukalliti olmayan çalışmadan, “Beni kimse anlamıyor” türü ergenlik klişelerine sığınmadan kendi yordamınca söz üretmesi bakımlarından dikkatle takip edilmeye değer.

Sami Özbil, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Cezaevi, Ocak 2014

Soruşturma: Türkiye'nin Edebiyat Serüveninde Cezaevi Edebiyatı Sizin İçin Neyi İfade Ediyor?

Özcan Karabulut

Hapishaneler, kendimizle ve hayatla en yakıcı biçimde hesaplaştığımız yerlerdir. Bu hesaplaşmaya hapishanede yaşadıklarımız da dahildir. Dahası, en yoğun okumalardan birinin buralarda yapıldığı düşünülürse, hesaplaşmalarımıza okuma uğraşının da eşlik ettiğini söyleyebiliriz. Şöyle bir şey galiba: Her türlü görev ve sorumluluğumuzun içinde, ötesinde düşünüyor ve sorgulamaya başlıyoruz. İnsanı ve hayatı farklı boyutlarıyla kavrıyor, farklı bakış açıları kazanıyor, kendimizin ve başkalarının, başka başka şeylerin farkına varıyor, bütün bunlarla birlikte birey olmanın kapısını aralıyoruz. Birey olmak, özgürlüğün ve yaratıcılığın da keşfi anlamına gelmiyor mu?

Hapishanede bireysel arayışlara cevap veren, ya da karşılık gelen uğraşlardan biri de hiç kuşkusuz edebiyattır. Hayata bir tutunma biçimi olarak edebiyat. Ya da kendimizi ifade edebileceğimiz, gerçekleştirebileceğimiz bir alan. Nâzım, Bursa Cezaevinde bu serüveni yaşamamış olabilir mi? Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali: Onu deli dalgalara karşı ayakta tutan neydi? Cezaevi serüveninin şu ya da bu biçimde şairlerde, yazarlarda, ya da yazar adaylarında bir karşılığı olmalı: Demir parmaklıklarda çıkışsız olanın kapısının aralanması. Bir kere, insanın ve hayatın trajedisinin farkına varılmıştır. Nereden, hangi mücadelenin içinden gelinirse gelinsin, artık yazarak anlatılan insandır, hayattır, insanın ve hayatın trajedisidir hiç kuşkusuz.

79 yılında bir süre Adana Askeri Cezaevinde yattım. O yıllarda kim neler yaşamışsa ben de cezaevinde benzer şeyleri yaşadım. Cezaevi günlerinde, pek çok şeyin yanında, iki olay iz bıraktı bende: İlki, Filistinli gerillalar Mısır Büyükelçiliğini işgal etmişlerdi; bir süre sonra güvenlik güçlerine teslim oldular. Devrimciler teslim olmazlardı, ölürlerdi. İkincisi ise, bizzat arkadaşlarımız tarafından dağıtılan karavananın adil olmayışıydı. Bunları tartışıyorduk… Eylem amacına ulaşmışsa, işgal bitirilebilirdi: Bu benim de içinde olduğum tarafın görüşüydü. Belli bir grubun üyelerine yemeğin etli ve bol miktarda verilişi: Bu benim de içinde olduğum arkadaşlar tarafından kabul edilemezdi. İşin ilginç tarafı, her iki olayda da ben kendimi, kendi siyasi grubumun dışındaki arkadaşlar arasında bulmuş ve bu beni hiç istemeden cezaevi sorumlusu haline getirmişti. Eleştiri, özeleştiri, sorgulama başlayınca, özellikle 78’liler olarak adlandırılabilecek benim kuşağımın üyelerinin yaşadıklarını, yaşayamadıklarını yazarak edebiyata yöneldiklerine tanık olduk. 80’lerde Belge Yayınlarının anlatı dizisinden art arda çıkan kitaplar buna örnek olarak verilebilir.

Benim yazar olmamı sağlayan dört etkenden söz edebilirim: İlki, bana ilk hayat bilgilerini kazandıran çocukluğumun ve ilk gençliğimin Adana’sıdır. İkincisi, Erzurum’da verdiğimiz politik mücadele ve zorunlu olarak ölüm korkusunu yenmem (Erzurum o yıllarda bizim için büyük bir cezaeviydi) . Üçüncüsü, Adana Askeri Cezaevindeki okumalarım ve hesaplaşmalarım. Dördüncüsü ise, politik mücadelesiyle, sorgulamalarıyla, Edebiyat Kulübü’yle, Yurtlar’da yazdığım ilk öyküyle, arkadaşlarımla, bir dönemin Ankara’sıyla ODTÜ’lü yıllarımdır.

Haydar Karataş

Öncelikle birincisi Türkiye Cezaevleri ile ilgili yazılmış iyi romanlarımız var mıdır sorusudur; Orhan Kemal’in “72. Koğuş”u ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan” eserleri ülkemizdeki hapishane dramını anlatan iyi ürünlerdir. Her iki eser de halka mal olmuştur. Ne acı ki yüz binlerce insanın hapis yattığı ülkemizde bu eserlerin edebi niteliğini aşan ürün bir daha verilemedi. Belki vardır, yayıncılar, eleştirmenler yeterli ilgiyi göstermiyor da olabilir, bilemem.

Ama kastınız sol gelenekle ilgiliyse, yani devrimci ediminden dolayı hapse girmiş ve orada yazmaya başlayanların verdiği ürünlerse söz konusu olan, bu noktada iyi şeyler söylemem mümkün değil.

Şöyle düşünün, hapse atılan on binlerce genç devrimci var ve onlar o hapishanelerde neler neler yaşarlar. Sadece operasyonlar, ölümler değildir mesele! Onlar için ölüm sıradan bir şey, onunla dalga geçerler, doğrusu ülkemizde ölüm o kadar ucuzdur ki bu ucuzluğun ‘kahramanlık’ şiirini, romanını yazmak banal kalıyor.

Eğer konuşacaksak, öyle üstünkörü konuşmayalım derim, yaraya dokunmak lazım, bu acının, dramın edebiyat dili neden ‘eksik’ kaldı sorusu, derin bir akli muhakemeyi işaret eder.

Devlete karşı isyan edip gemileri yakmış genç devrimcinin karşısına çıkan ve onu esir alan o ‘küçük dogma’ nedir? Devrimci cezaevi edebiyatı bunca deneyime rağmen bu ‘dogma’ ile hesaplaşma dili bulamadı. Bu DİL yakalanamadığı için Orhan Kemal’in “72. Koğuş” ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan”ı tadında bir cezaevi romanımız olmadı. Aslında bir yazını, politik söylemden ve yaşanandan ayırıp onu bir edebi esere dönüştürmenin ilk aşaması bu dil hesaplaşmasıdır. Burada da solun edebiyata bakış açısı cezaevinde yazmaya başlayanların karşısına çıkıyor.

Ben solun cezaevinde roman yazamamasını, edebiyatçının bu hesaplaşmaya girme korkusuna bağlıyorum. Bu nedenle her darbenin yüz binlercesini hapislere doldurduğu devrimcinin hayatı cezaevinde dilsiz kalmıştır. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve 1990’ların romanı yazılamamıştır.

Elbette yazılan çok şey var, ancak onlar edebi kaygıdan ziyade, siyasi önceliklerle yazılmış ya da uçurumun başına gelmiş ancak ‘intihar’ etmeyi göze alamamış denemelerdir. Edebiyat intihar etmeyi göze aldığı an edebiyat olur, hapishanede yazılmış çokça metni okumuş ve düzeltmiş biriyim, bu gidişle uzun bir süre daha hapishanelerin romanı yazılamaz inancındayım.

Bir başka nokta bugün açısından böyle bir romanı kime yazacaksınız, hangi okura sorusudur. Günümüz solu insan hikayesi dinlemek istemiyor, onun kafasında sınıflandırılmış ve düşmanlık kategorisine göre ayrıştırılmıştır her şey.

Nazım Hikmet’in Kan Konuşmaz romanı bunun en iyi örneğidir, işçi devrimci, usta proleter, öğrenci küçük burjuva, yönetici işbirlikçidir! Oysa edebiyat siyasetin söylediğini anlatı diline döktüğü an ölür! Edebiyatın hikayesi, siyasetin ‘hain’ gördüğünü kahraman yapmayı becerdiğinde başlar. Bu büyük şairin romanlarının heyecanlı olmamasının nedeni budur. Hem böyle bir romanı okumaya neden gerek duyulsun, küçük burjuvanın kaypak olduğu başından bilinir, yöneticinin de burjuva olduğu!

Bir başka şey de dava ve kutsanmışlıktır. Kutsanan ‘davaların’ edebiyatında bir şey eksik kalıyor. En fazla İslami yazarların ve milli edebiyatçıların yaptığı gibi bir şey yaparsınız. Ne olur, Müslüman kadın iffetlidir, haliyle roman temanızda gayrimüslimi, oluşturduğunuz olumlu öğenin iffetsiz hali olarak karakterize edersiniz. Servet-i Fünun, ilk dönem milli edebiyatımız ve günümüzde yazılan muhafazakâr kesimin romanları bunun örnekleriyle doludur. Solun cezaevi edebiyatında bu var, haini bol, kahramanı çok ama çıplak insanın iç karmaşası, insanın başını döndüren o gel-gitleri eksiktir.

Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza”sını politik olarak okursanız, Raskolnikov yaşlı bir kadını ve hizmetçisini öldürmüş bir katildir, ama edebiyatçının tılsımı odur ki, katilin ruhunun derinliklerine iner ve oradan vicdanlara seslenen bir dramı ortaya çıkarır.

Oysa hapishanelerde yazılmış eserlerin ağırlıklı bir kısmında, “hain” hain olarak durur, “itirafçı” ise itirafçı, bağlı olduğu örgütün istediği ideal insan içinse bolca methiye vardır bu edebiyatta. Evet hapishanede devrimci ‘dik’ durmalıdır ama söz konusu olan edebiyatsa, edebiyatçı ağlamayı, yarattığı roman kahramanının başında gözyaşı dökmeyi göze almalıdır derim.

Bir örnekle bitireyim, Gebze Cezaevinde Kürt koğuşunda kalıyordum, beş çocuk babası olan Cabbar adında bir mahkûm vardı. Örgüt nedir bilmezdi, PKK’yi de bilmiyordu ama gene aynı cezaevinde olan başka bir Kürt, polis dayağına dayanamamış ve “Benimle beraber eyleme gelen diğer adam Cabbar’dı” demiş. Haydaaa! Cabbar acıdan hapishanenin duvarlarını tırmalıyordu. Dil bilmeyen eşi ve beş çocuğu Cabbar tutuklanmadan iki ay önce gelmiş İstanbul Güngören’e. Nerede yaşarlar dersiniz, bir kamyon kasasında. İlk evleri orası. Cabbar bir köfte arabası alır, niyet köfte satıp bir ev kiralamak, kıyma borç, köfte arabası borç, köfteye can katan soğan borç. Olsun o mutlu yuvayı kiralayacak bütün ön hazırlıklar tamdır ya, ama Cabbar’ın ilk köftesini satacağı gün Kürtlerin büyük bayramı Newroz’dur. Yaptığı köfteleri tepsiye koyar, rengarenk Kürdün aktığı Newroz meydanına gider, ama akşam eve dönmek yerine müebbet hapis alacağı cezaevine gelir.

Bu işin bir yanı...

Bir de bu meret hayatın ters tarafı var elbet.

Cabbar dışarıdaki aileyi nasıl ayakta tutacak, elbette maneviyatla, anılarla, hatıralarla ama, bunların hepsi cezaevinde yasaktır. Mektuplar örgüt yöneticileri tarafından okunur, okunmasa Cabbar kızına öyle güzel mektuplar yazacak ki, kızı da annesine okuyacak.

Bir gün Cabbar gizli bir defter getirdi bana,

“Haydar Heval, bu yazdıklarımı daktilo eder misin,” dedi. Der demez de dünya durdu sandım. Meğer politikanın, örgütlerin, devletlerin geçip gittiği bu dünyada, Cabbar’ın içi kan ağlıyormuş, yazamadığı mektuplar orada yazılmış. Kurşun kalemle yazılmış bu defterinde, neden hapiste olduğunu anlamıyor, Kürtlükle hapislik arasında da bir bağ kuramıyordu bir türlü. Hiç unutmam, başları kötü olan ancak beş on sayfa sonra tamamen bir drama dönen bu hayat, defterin bir yerinde kuyuya atılmış Yusuf Peygamber oluyordu. Cabbar o kuyudan konuşuyordu. O kuyunun başına tanrı geliyordu, örgüt geliyordu ve en fecisi devlet ve polisi geliyordu. Ama bu kuyunun başına sadece kötüler gelmiyordu, bazen de Cabbar’ın çocukları geliyordu, her biri birbirinden güzel, parmakları minnacık, gözleri ışıl ışıl çocuklar. Hep gülüyorlardı, minik parmaklarını küçük kedi yavruları gibi uzatıyorlardı Cabbar’a, Kürtçe “Baba” diyorlardı, “baba elini niye vermiyorsun!” Cabbar’a göre bu eller birbirine kavuşsa mahkeme onu bırakacaktı. Ama bir türlü kavuşmuyordu o eller, kuyu derinleşiyordu, ses uzaklaşıyordu, Cabbar çıldırıyordu. Cezaevi havalandırmasında iki duvar arasında gelip gidiyordu.

...

12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve şimdilerde yazılanların büyük bir kısmı bazı yerlere yetiyor da, galiba edebiyat okuruna yetmiyor.

Ha, bu deftere ne mi oldu, elbet bir gün biri çıkar anlatır o defterin hikayesini... Hele bazı acılar dinsin bir.

14 Ocak 2014, Zürih

Burhan Sönmez

Cezaevi Edebiyatı ile, cezaevini konu edinen eserlerin yanı sıra, belki de ondan çok, cezaevinde üretilen eserler kastedilir. Bir tutsak olarak sanatçının kendini yeniden üretmesi, dünyaya sözcüklerle anlam vermesi, fiziki konumundan dolayı ilgi çekicidir.

Ahmed Arif’ten Sevgi Soysal’a kadar pek çok şairin, romancının, öykücünün geçtiği cezaevleri, insanın bedeninden önce zihnine bir meydan okumadır. Bu tehdide karşı bir itiraz gelir sanatçıdan. “Her şeye rağmen sözümü söyleyeceğim” der. Antik Çağ’daki “parrhesia” kavramına denk düşen bu konum, düşünceyi açıklamanın yanı sıra, o düşünceyi açıklarken karşılaşılacak tehlikeyi göze almayı da ifade eder. Riski göze almak, her tür iktidara karşı sesini yükseltmenin gereğidir, hâlâ.

Edebiyat, görüneni anlatır gibi yaparken, görünmeyene dokunur. Bize yeni bir bakış sunar. İnsan ruhunun derin, korkunç, yalnız, zavallı ve asi yanlarına odaklanan bu bakış, iktidarın da ruhunu okur. Buradaki iktidar, formlardan (siyasi bir organizmadan) ziyade, normlardır (ideoloji, gelenek, ahlak). Marquis de Sade, Dostoyevski ve Nazım Hikmet gibi farklı çağlarda cezaevlerinde kalan edebiyatçılar, yerleşik normlara karşı çıkıp, onlarla boğuşurken, edebiyatı sadece bir biçim olarak kullanmadılar, onu hayatın yeni bir yüzü haline getirdiler. Var olan gerçekle mücadele etmenin yolu, başka bir düzlemde –edebiyatta- yeni bir gerçek yaratmaktan geçiyordu. Çünkü edebiyat, kafes örmeyi bilmeyen bir kuştu; kafese kapatılmakla da gökyüzünü unutmazdı.

Pram’ın hikâyesi, cezaevi literatürünün özgün örneklerinden biridir. Modern Endonezya’nın en önemli yazarı sayılan Pramoedya Ananta Toer, halk arasında Pram diye anılır (ölümü, 2006). Yaşamının yaklaşık otuz yılını cezaevinde ve ev hapsinde geçirdi. 1965 yılındaki darbeden sonra bir kez daha yakalanarak, cezaevi olarak kullanılan Buru Adası’na konmuştu. Romanlarını nasıl yazacaktı? Onları dışarı çıkarmayı nasıl başaracaktı? İlk zamanlar kalem bile verilmeyen Pram, kendine özgü bir yol buldu ve tutsak arkadaşlarının hafızasına yazdı kitaplarını. Kelimenin gerçek anlamında. Romanlarını zihninde kuruyor, cümlelere dönüştürüyor, sonra arkadaşlarına söylüyordu. Tutsak arkadaşları da onun romanlarını ezberliyordu. Ünlü Buru Dörtlüsü’nü böyle yazdı. Sonra kağıda dökebildi. Cezaevinden çıkan arkadaşları yalnızca Pram’ın kitaplarını basan bir yayınevi kurdular. Güneydoğu Asya’nın Nobel’i olarak anılan ve dünyanın pek çok dilinde okunan Pram, henüz Türkiye’de yayımlanmadı. Buru Adası’ndan çıkmayı başaran kitapların, bu topraklara da ulaşmasını dileyelim.

Ahmet Büke

Edebiyat insanın ve doğanın acıyan yerinde atar. Yani mahpusluğun içinden edebiyatın geçmemesi zaten düşünülemez. Bütün bunlardan öte, insanı hayata ne bağlıyorsa o kıymetlidir. İçeridekilerin bir umudu da edebiyat. Bu bile cezaevi edebiyatının ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Hatta dört yanımızı saran kibre bile iyi gelebilir oradan sızan sesler.

Şerif Temurtaş

Türkiye eylül faşizmi ile kuşatıldığında ilk direnen edebiyattı, ama ille de şiirdi. Bugün edebiyatımızda belli bir yaşa gelmiş şair ve yazarların çoğu ilk ürünlerini askeri ve özel tip(E) cezaevlerinde verdiler. İlk ürünlerini çoğu, bu dönemde Ankara’da çıkan Yarın dergisinde yayınladı. Görülmüştür damgalı mektuplardan çıkan cezaevinde yaratılmış ürünler. Cezaevi edebiyatı dendiğinde akla ilk gelen isimler, Nazım Hikmet, Enver Gökçe ve A.Kadir olmadan cezaevi edebiyatı olur mu hiç? Türk edebiyatının temel taşları belki de cezaevi edebiyatı ile oluşmuştur. Ancak zaman zaman sığ bir yazı ve şiir kümesine de düşüldüğü görülmüştür. Yine de, hapishaneler, şairlik-yazarlık için özel laboratuarlardan biri olmuş, her dönemde öncülerin neredeyse hepsi bu demir ve taş yığının içinden geçmiş, dahası üretmiş, ürettiğini paylaşmış ve aydınlık bir gelecek için savaşmıştır.

Onur Caymaz

Aslında kendi hesabıma yazında “çocuk ve gençlik”, “cezaevi” gibi sınıflamalardan evvel ezel hoşlanmadığımı baştan söyleyeyim; umut şiirleri, aşk şiirleri, doğa şiirleri gibi kategoriler; kadın şair, eşcinsel öykücü ve benzer sınırlamalar da beni cezbetmiyor; şair şairdir, metin metin, edebiyat edebiyat; bunların önüne ya da çok şekilliymiş gibi ardına tabak fırlatır gibi sıfatlar ekleyip çıkarmak bana boşa zaman kaybı gibi geliyor nedense.

Öyle ya! Zira burada zemin hep biraz belirsiz, kaygan gibidir. X edebiyatı dendiği vakit, oradaki o X, yazara ait bir durumu, eserle ilgili birtakım özellikleri mi yoksa metnin hitap ettiği kitleyi mi, yoksa ne bileyim X’te geçip giden hikâyeleri mi belirtir; neyi belirler, neyin sınırını aşar, neyde yetersiz kalır, emin olamıyorum.

Dostoyevski’yi ele alalım, çocuk ve gençlik edebiyatı sınıfına girmez ama on yedi yaşında birinin Suç ve Ceza’yı okuması çok harika bir şeydir. Çocuk ve gençlik edebiyatı eserleri yazanlar arasında çocuğa ve gence pek rastlamayız ama cezaevi edebiyatına dahil edilen kişiler genelde cezaevindedir. Yeryüzünü bir cezaevi gibi görerek yazan bir kadını kadın şair ya da şair kadın olarak mı nitelemek gerekir, cezaevi kategorisine dahil etmek mi? Belirsiz, kaygan diyerek böyle şeyleri kastediyorum. En sınır tanımayan şey edebiyat olmalıyken edebiyata sınır koymak biraz garip değil mi?

Başbakanının o döneme göre sakıncalı yani kötü bir şiir okuduğu için (şiir kötü olduğu için değil, sadece okunduğundan, kaldı ki kötü de bir şiirdi o) hapis yattığı, sonra uzun zaman bundan kendisine mağduriyet payı çıkardığı, fakat mazlumluk hali geçtikten sonraki uzun iktidar sürecinde (iktidar hüzünlü bir şeydir, ayıptır hatta) çıkmamış kitapların bile toplatıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Son hesaplaşmada bu ülkede her insanın, aydının, sanatçının, manavın, öğretmenin; zulme boğazına kadar batmış yavşaklar hariç, hapse düşme ihtimali her zaman vardır. Hapse düşenin de edebiyata sarılma olasılığı. Yaşam bitmediği müddetçe edebiyat sürecektir.

Yine de bazı sosyolojik durumları belirlemek için bu tür tanımlamalar kullanmak olası galiba. Cezaevini anmadan bir Kemal Tahir’den söz açmak mümkün müdür? Hapis yatmasaydı romancılığını zenginleştiren Anadolu insanını tanıma şansı olur muydu? Hapse düşmeden önce de yazan Nâzım, acaba bunca yıl içerde kalmasa dünya edebiyatının başyapıtlarından sayılacak Memleketimden İnsan Manzaraları’nı üretebilir miydi? Bunlar dışında yazdıkları ilk kez dergilerde göründüğünde, yani edebiyat âleminin kapısından içeri adım attığında içerde yatan, idamla yargılanmakta olan bir Nevzat Çelik örneği var. Şafak Türküsü ve Müebbet Türküsü cezaevi edebiyatı diye bir şey varsa bu sınıfın kaliteli ürünlerinden sayılabilir. Öyle cezaevinde uzun zaman ya”z”mışlığı olmasa da Orhan Kemal yazarlığında cezaevinin yerini nasıl yadsıyabiliriz peki? Hapiste Nâzım’a rastlamasaydı yazarlığa bambaşka şekilde adım atmış olmaz mıydı?

Belki cezaevi edebiyatı tanımlanmasına böyle bir pencereden bakmak mümkün olabilir en fazla. En azından, ben böyle düşünüyor, voltaya çıkıyorum. İyi günler...