Poulantzas ve Yeni Küçük Burjuvazi (Göksu UĞURLU)

Sosyal Bilimler alanında tarihsel materyalist içerimiyle sınıfın analitik bir araç olarak bilimsel üretimden dışlanmasının Batı akademisinde olduğu gibi Türkiye’de de gözle görülebilen bir olgu olduğu aşikâr. Bununla birlikte “sınıf” kavramının dışlanması son dönemde yerini bu kavramın farklı içerikler ile yeniden akademik üretime dâhil edilerek içinin boşaltılmasına bırakıyor. Sınıfın Weberci içerimleri hâkimiyet kazanıyor; “prekarya” gibi kavramlar eşliğinde bu alandaki çalışmalarda yeni görüşler öne çıkarılıyor.

Söz konusu eğilimin temsilcilerinin karşısında ise Marksist sınıf kuramının geçerliliğini koruduğu iddiasını savunanlar var. Orta sınıf, yeni küçük burjuvazi, çelişkili sınıfsal konumlar etrafında dönen tartışma, günümüzdeki sınıfsal bölünmeleri ve “işçi sınıfı”nın neye göre belirlendiğini anlamlandırmaya çalışan Marksist yaklaşımları karşı karşıya getiriyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu yaklaşımlardan Marksizm içinde en çok yankı uyandıran iddialardan birini; 1960’ların sonlarında üretilmiş olup günümüzdeki tartışmaları belirleyen bir kavramsallaştırmayı konu edinmeyi amaçlıyor: Poulantzas’ın geliştirdiği haliyle Yapısal Marksist sınıf yaklaşımı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramı.

Toplumsal Sınıflar
Poulantzas’ın kuramının “sınıf” boyutunu yeniden irdelemek için James Martin tarafından derlenen Poulantzas Kitabı iyi bir başlangıç olarak görülebilir. Bu kitaptaki “Toplumsal Sınıflar Üzerine” ve “Yeni Küçük Burjuvazi” makaleleri düşünürün sınıf kavramına yaklaşımının ana hatlarını ortaya koyuyor.
Poulantzas’ın yaklaşımının anlaşılabilmesi için değinilmesi gereken ilk nokta toplumsal formasyon ve üretim biçimi arasındaki ayrım. Kapitalist üretim biçiminin, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti olan kapitalist ile geçinmek için ücret karşılığında emek gücünü satan işçi sınıfı arasındaki artı-değer üretimine hedefleyen üretim ilişkilerinin çerçevesinde şekillendiği söylenebilir. Ancak ne bu iki sınıf ne de aralarındaki ilişkinin farklı biçimleri gerçeklikte saf bir biçimde bulunmazlar. Somutta, farklı üretim biçimleri (kapitalist, feodal, vb.) bir toplumsal formasyon içerisinde özgül bir biçimde eklemlenmiş halde bulunurlar.

Anılan nedenle, örneğin “kapitalist bir toplumsal formasyon”da yalnızca burjuvazi ve proletaryanın bulunduğunu söylemek kestirme bir analiz olur. Analizi doğru yapmak için üretim biçimlerinin eklemlenmesi ile ortaya çıkan toplumsal ilişkileri hesaba katmak gerekir. Bu noktada, kuramın ana damarını oluşturan “etki olarak sınıf” kavrayışının vurgulanması önem kazanır. Yapısal Marksizm içerisinden yapılan katkının belki de temel tartışmalar bakımından en önemli argümanı, sınıfın bir “etki” olarak görülmesidir; ekonomik, siyasi ve ideolojik yapıların bir bütün halinde bu ilişkilerin taşıyıcılarına “etkisidir”. Diğer bir deyişle, sınıf, bir bütün halinde ele alınması gereken toplumsal ilişkiler neticesinde meydana gelir.

Poulantzas toplumsal sınıfın analizinde ikili bir ayrıma gider; “yapısal belirlenim/sınıf konumları” ve “sınıf pozisyonu” ayrımı, bir toplumda yapısal olarak bulunan sınıf ve diğer kategori, katman, fraksiyonun belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyonunu anlamamıza ve analiz etmemize olanak sağlar. Bir başka deyişle, bir toplumda yapısal olarak yani düzeylerin bir bütün olarak etkisiyle ortaya çıkan sınıf ile belirli bir konjonktürdeki sınıfsal pozisyon arasında bir çelişki tanımlamak mümkündür. Ancak Poulantzas, Lenin’den hareketle yapısal belirlenimin yani üretim sürecindeki nesnel sınıfsal konumun bütün boyutlarıyla (toplumsal işbölümünün siyasi ve ideolojik boyutları da dahil olacak şekilde) yapısal belirlenim tarafından karakterize edildiğini de belirtir. İşçi sınıfının belirli bir zaman ve mekândaki ideolojik konumu burjuva ideolojisi ile sarmalanmış durumda ve sınıf bilincinden ve siyasal örgütlenmesinden yoksun dahi olsa, Lenin’in “sınıf içgüdüsü” olarak adlandırdığı bir etki mevcuttur.

Yeni Küçük Burjuvazi
Geldiğimiz noktada, Poulantzas’ın yaklaşımının somut olarak kapitalist toplumsal formasyonu incelediğinde ortaya koyduğu “yeni küçük burjuvazi” kavrayışı ele alınabilir. Bu kavrayış Marksizm içerisinden Poulantzas’ın kuramına çok ciddi eleştiriler gelmesine neden olmuştur. Ancak düşünür işçi sınıfından ayrışmış olan “yeni küçük burjuvazi”nin varlığı iddiasında ısrarcıdır.

Poulantzas, bu ayrımı ilk olarak ekonomik alandan, üretken emek ile üretken olmayan emek arasındaki ayrımdan kaynaklandırmaktadır. “Yeni Küçük Burjuvazi” makalesinde Poulantzas ilgili ayrımın “üretken olmayan emek” kesiminin yalnızca “ne olmadığını” bize gösterdiğini ileri sürer; artı-değer üretmeyen ancak üretim araçlarına sahip olmayan kesim, burjuvaziye dâhil edilemeyecekleri gibi işçi sınıfına da dâhil edilemezler. Buradan da anlayabileceğimiz gibi, Poulantzas üretken ve üretken olmayan emek ayrımlarının tek başına yeterli olmadığını, bu kesimin “ne olduğunu” bulmak için siyasi ve ideolojik kertelerin de işleme konulması gerekğini vurgular.

Ancak tam da bu nokta Poulantzas’ın kuramıyla ilgili şüphelere neden olmaktadır. Bir kere, üretken emek ile üretken olmayan emek ayrımından yola çıkılarak emeğin bir kesimini işçi sınıfından ayrı görmek, Poulantzas’ın kendi yaklaşımıyla tutarsızlık barındırıyor olabilir mi? Eğer bu ayrım verili konjonktür açısından -ki Poulantzas’ın incelediği konjonktür 1970’ler Fransa’sı ya da Avrupa’sı olarak belirtilebilir- değerlendirilirse, ayrımın mevcut yapının bütünsel bir şekilde ele alındığında oluşan etkisinde anlamlı bir noktaya parmak bastığını iddia etmek doğru görünür. Zira konjonktüre bakıldığında siyasi ve ideolojik kertelerin etkilerinin ekonomik kertedeki anılan ayrımla ilişkisi bağlamında emeğin “üretken olmayan” kesiminin işçi sınıfından kopmasına yol açtığı ve “yeni küçük burjuvazi” kavramsallaştırmasının gerekliliğine işaret ettiği ileri sürülebilir. Peki, acaba Poulantzas bu ayrımı yapısal belirlenim/sınıf konumları açısından mı yapar? Şu an içinde bulunduğumuz konjonktürde üretken olmayan emeğin toplumsal anlamda karşılığını bulan artı-değerden aldığı payın hızla eridiği düşünülürse ve proleterleşme süreçleri göz önünde bulundurulursa ideolojik ve siyasi kerteler de hesaba katıldığında işçi sınıfı içinde görülmesi gereğinde ısrar etmek anlamlı değil mi? Başka bir ifadeyle üretken olan ve olmayan emek ayrımının işçi sınıfının ve yeni küçük burjuvazinin sınıf konumları anlamında ayrıldığını söylemek ne kadar doğru olur?

Yukarıda anlatılan nedenlerle bu sorular bugün, özellikle Haziran Direnişi sonrası Türkiye koşullarında tekrar gözden geçirilmeli ve bizce Poulantzas bu noktalara odaklanılarak yeniden okunmalı. Yalnızca ampirik olana dayalı bir sınıf analizi yerine soyutlama düzeyleri üzerinden yapılan bir analize sahip olması nedeniyle kuramının gerçekliği açıklama kapasitesi düşünüldüğünde eğer böyle bir tutarsızlık var ise bunun ortaya çıkarılması ve kuramın bu tutarsızlıktan arındırılması önem kazanır. Yahut böyle bir tutarsızlıktan bahsedilemiyorsa, Poulantzas’a yönelik eleştirilerin odaklandığı noktalar göz önünde bulundurularak yaklaşım tekrar elden geçirilmeli ve bu eleştirilere doğru cevaplar verilebilmeli ki bu karmaşık kavramsal evrende yerimizi netleştirebilelim.

POULANTZAS KİTABI: SEÇME YAZILAR, James Martin (Haz.), Çev. Akın Sarı-Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.


Prekarya: İpin Ucunu Kaçırmadan (Denizcan KUTLU)


Neo-liberal dönemde çalışma ilişkilerinin güvencesizleşme doğrultusundaki evrimi, kapitalizmin dönüşüm dinamikleri, özne tartışmaları ve bunun kuramsal ve pratik, nesnel ve öznel boyutları bakımından “prekarya”nın yeri nedir ve nasıl belirlenebilir? Bu yazı, şüphesiz bu soruları tüm ayrıntılarıyla yanıtlama hedefini taşımıyor. Bununla birlikte bu sorular etrafında Guy Standing’in Precariat The New Dangerous Class (Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf) kitabından hareketle, doğrudan prekarya kavramını ve “pratiğini” tartışmaya açmayı deniyor. Bu yazının yapısını soruyu iki ana parçaya bölerek belirleyebiliriz. İlk soruda, kapitalizmin neo-liberal evresinde çalışma ilişkilerinin ve sınıf yapısının dönüşümü bakımından prekaryanın yerini, Standing’in temel belirleme ve önermeleri etrafında sorgulamak mümkün. Böylelikle, kuşkusuz Standing’in yazdıklarından fazlasını ifade eden prekarya kavramı ve olgusu ile ilgili ilk tartışmaları genişletmek olanaklı olabilir. İkinci kısımda ise, prekaryanın pratik ve öznel boyutu ele alınabilir.

Standing’e göre prekarya, Marksist anlamda henüz kendi için sınıf değilse de, elitler, maaşlılar, profisyenler (profician), eski isçi sınıfının özünü oluşturan kol gücüne dayalı mavi yakalıların altında yer alan, kendisini işsizler ve toplumun tortusu biçiminde sıralanan toplumsal grupların izlediği; kadınlar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, engelliler ve suça itilmiş olan nüfus kesimlerinin dâhil olduğu ve diğer sınıflardan sökülen kesimlerle birlikte büyüyen, küresel düzlemde oluşum halindeki bir sınıftır. Bu anlamda prekarya, güvencesiz istihdam ve çalışan yoksullardan farklı bir kategoridir. Standing’in bu belirlemeyi yaparken, temel kuramsal hareket noktasının Weberci sınıf çözümlemesi geleneğine yaslandığı söylenebilir. Şöyle ki, prekaryanın bir parçasını oluşturduğu toplumsal gruplar, üretim araçları ve üretim noktası karşısındaki değil, iş ve meslekler, işgücü piyasası/istihdam ve para “içerisindeki” konum, statüleri ve bu düzeylerle kurdukları ilişkiye göre belirlenmektedir. Bununla birlikte Standing, işçi sınıfını, kapitalizmin refah devletlerinin oluşumuyla sonuçlanan belirli bir gelişim evresindeki haline indirgemektedir. Bu anlamda prekarya ile proletaryayı belirli bir kavramsal bulanıklık yaratacak biçimde karşı karşıya koymaktadır.

Nesnel ve kuramsal düzey
Öncelikle, güvencesizlik/güvencesizleşmenin, neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin kazandığı temel biçim ve karakteri açıklamak için uygun bir kavram olduğu söylenebilir. Ayrıca güvencesizleşme kavramı, sınıf mücadelesinin tarihsel gündemine (sermaye karşısında güvence arayışı) yapmış olduğu gönderme ile de yerindedir. Buraya kadar tamam; ancak bu temel biçim ve karakteri, işçi sınıfının içinde ya da ondan ayrı bir sınıf ya da kesim oluşumu olarak görmek... Bir istihdam ilişkisi olarak emeğin güvencesizleşmesini, üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarında yer alan kimi çalışan kesimleri oluşum halindeki ayrı bir sınıfı (prekarya) var edecek şekilde bir araya getiren temel bir unsur olarak ele almak... Sanırız bu, prekaryaya ilişkin ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ilk nokta olarak belirtilebilir.

Kimi sorularla ilerleyelim: Sınıf oluşumunun temel unsuru, kapitalist gelişimin belirli bir evresindeki istihdam ilişkilerinin biçim ve karakteri midir? Neo-liberalizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfını ve emeği güvencesizleştirmesine ilişkin tarihsel eğilimleri dışında ayrı bir güvencesizleştirme gündeminden söz edilebilir mi? Güvencesizleşme, prekaryaya dâhil edilebilen temel çalışan kesimlerin, sınıfın diğer kimi üyelerini dışarıda bırakarak, ayrı bir sınıf oluşturacak şekilde bir araya gelmelerinin bir zemini olabilir mi? Prekarya, işçi sınıfından bağımsız, temel özellikleri bakımından ona dışsal bir nitelik taşır mı? Bir diğer ifadeyle, bir sınıfı oluşturan temel unsur, bir döneme özgü istihdam ilişkisinin temel biçimi ve karakteri midir? O halde soyutlama düzeyinde ele almak gerekirse, üretim ilişkileri ile istihdam ilişkileri arasındaki fark nedir ve sınıf oluşumu bakımından ne anlam ifade eder?

Devam edelim: Güvencesizleşme, kapitalist üretim tarzının tarihsel ve nesnel bir eğilimi, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir parçası ve neo-liberalizmde işçi sınıfı ve emeğin yaygınlaşma eğilimindeki bir halidir. Bu haliyle, güvencesizleşmenin üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarındaki işçileri, ayrı bir sınıf oluşturacak bir biçimde bir araya getirdiği savı, sorgulanmalı ve mümkünse bir kenara bırakılmalıdır. Bu anlamda, prekarya ve proletarya ayrılığı, kavramsal ve olgusal olarak altı boş bir nitelik taşımaktadır.

Öznel ve pratik düzey
Ancak, yukarıdaki sorulara konu olan tersi yöndeki görüşlerin, sadece nesnel ve kuramsal düzeyde neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin temel biçim ve karakterini açığa çıkarmakla yetinmediği, öznel ve pratik düzeyde, prekaryaya bir toplumsal özne görev ve misyonu yükleyebilecek yaklaşımlara kapı araladığı da söylenebilir. Bu da ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ikinci nokta olarak belirlenebilir.

Emeğin güvencesizleşmesi süreci, tartışıldığı kavramsal düzlemde de dinamik bir içerik kazanmış; zaman içerisinde güvencesizleri, güvencesiz çalışma ve güvencesizlik karşıtı hareketi ve bunun öznesini anlatmak için “precarious” ve “proletariat” sözcüklerinin birleşiminden türetilerek “prekarya”ya doğru bir kavramsal geçiş yaşanmıştır. Prekarya, kapitalist üretim tarzı ve çalıştırma ilişkisine dönük nesnel bir gelişimin ürünü olduğu kadar aynı zamanda kolektif eyleme dayalı pratik içeriği nedeniyle öznel de bir kavram. Örneğin, Standing prekaryanın bir “hareket” biçiminde ortaya çıktığını söylemekte ve hareketin temel özelliğini, “gösterilerin tehditten çok tiyatroyu anımsattığını, kolektif bir güvencesizlik deneyimi içerisinde bireysellik ve kimliği ön plana çıkaran bir yapısı olduğunu” belirterek saptamaktadır. Böylelikle, prekaryanın, emeğin güvencesizleşmesi sürecinin ürünü ve kapitalizmin neo-liberal evresine özgü bir geçiş dönemi hareketi olduğu ileri sürülebilir.

Bu geçiş döneminin, kapitalizm karşıtı mücadele söz konusu olduğunda güvencesizleşmeye ve işçi sınıfının örgütlerinin zayıflamasına eşlik eden ideolojik, siyasal, kuramsal ve pratik boyutları olan bir “özne sorunu”nu da barındırdığı söylenebilir. Prekaryanın da bu süreçte, yer yer işçi sınıfının yerine ikame edilen yoksullar, kent yoksulları, ezilenler, güvencesizler şeklinde sıralanıp genişletilebilecek özne arayışına cevap verme eğilimi taşıdığı gözlemlenmektedir. Oysaki prekarya söz konusu olduğunda, kuramı oluşturulup, ideolojisi belirlenen, işçi sınıfından nesnel ve öznel düzeyde ayrı özellikler taşıyan bir sınıftan söz etmek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca, prekarya hareketinin failleri de nesnel olarak prekaryaya değil, işçi sınıfına dâhil sınıf konumları ile bu hareketin bir parçasıdır. Ancak yine prekaryanın, praksis felsefesine ilişkin bir toplumsal etkinlik tarzına denk düşmese de onun bütünüyle dışında değil, ona içsel olduğunu da not etmek gerekir. İşte prekaryaya ilişkin, ipin ucunun kaçırılmaması gereken ikinci nokta da burası olarak düşünülebilir. Bu haliyle, prekaryayı kapitalizmin neo-liberal evresine ait nesnel bir gerçeklik ya da oluşum halindeki yeni bir sınıf, sınıf içi bir dilim/kesim ve bir toplumsal özne olarak ele almak yerine, işçi sınıfının güvencesizleşmesi ve güvencesiz emekten söz etmek ve bu olguyu da prekaryayı oluşturan değil, proletaryayı türdeşleştiren bir olanak olarak görmek daha yerinde olacaktır.


PREKARYA YENİ TEHLİKELİ SINIF, Guy Standing, Çev. Ergin Bulut, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.


Prekarya: Ne Tarihin İçinde Ne de Dışında (Elif HACISALİHOĞLU)

“Prekarya”, son yıllardaki sosyo-ekonomik dönüşümlerin izdüşümünü açıkça adlandırması, birçoğumuzun süreci tarif etmeye çalışırken Guy Standing’in bu süreci de çevreleyen “oluşmakta olan yeni sınıf” adı vermesi sayesinde oldukça popüler hale gelen, sıklıkla dile getirilen bir kavram. Standing’in kitabına da adını veren “prekarya” kavramı, genel olarak sosyal refah devletindeki ve beraberinde sosyal güvenlik sistemi ile işgücü piyasalarındaki dönüşüm ile bu süreçteki kitlelere dikkati çekiyor. Sıklıkla anılsa da, aslında prekarya ile ilgili çalışmaları değerlendirecek derinlikli bir nicel birikimden henüz söz etmek pek de mümkün değil. Yer yer farklı çalışmalarda değinmeler mevcut ise de, özellikle Standing’in çizdiği hat üzerinden yürüyen bir dolanım söz konusu. Ancak, Standing’in bu noktada prekarya ile ilgili çizdiği hat da aslında net değil; oldukça bulanık. Üstelik kavram, tarihselliğinden koparılarak değerlendiriliyor. Oysa aşağıda detaylandırılacağı üzere kavram tarihselliğinden koparıldığında, açıklayıcılığını yitiriyor. Belki de Standing’in kavramı inşasına ilişkin en önemli eleştirilerden birisi de tarihselliğin yok sayılması.

Öyleyse kavram neden bu kadar popüler? Bu popülerlik, prekaryanın ne söylediği, kimlere hitap ettiği ile ilgili kuşkusuz. İşçi sınıfına dâhil olmayı, daha çok “fabrika işçiliği” ile sınırlı gören yerleşmiş bir anlayış mevcut. Bu anlayış, işçileşmeyi de daha çok fabrika düzeyindeki çalışma koşullarına indirgiyor. Net bir gerçeklik olarak kamu kesiminde, süreklilik zemini ile önünü görmeyi sağlayan istihdam koşulları da giderek daralıyor. Prekarya, tam da bunların dışında kalan, özel sektörde farklı istihdam biçimleriyle çalışan, kadrolu (belirsiz süreli iş sözleşmeli) olsa dahi, her an işsizlik korkusu yaşayan kesimi işaret ediyor. Birçoğu, aileleri memur olarak çalışmış yahut özel sektörde çalışsa dahi 40’ından sonra ne olacağına dair gergin sorularla karşı karşıya kalmamış bireylerden oluşuyor. Bu koşullar ortadan kalkarken, neye tutunacağını bilemeyen ve önceki kuşaklardan da bunu devralamayanları işaret ediyor prekarya. Ancak, kavram içine dâhil olanlar “belirsizlik” ve “önünü görememe” gibi noktalardan hareketle tanımlanırken, kendisi de bizatihi bu muğlâklığa itiliyor. Sonuçta net bir tanım ortaya konulamıyor.

Tarih dışı bir sınıf anlayışı mümkün mü?

Yeni bir kavramsallaştırma, gerçekliğin kavranışı ile başlar. Mevcut bilgileri örgütler ve gerçekliği açıklamada kullanır. Bir fotoğrafçı makinesini doğrulturken, fotoğraf karesi içerisine hapsedeceği alanın odağında seçimler yapabilir. Netleyeceği noktalarda tercihe gidebilir. Oysa Standing’in “prekarya” kavramsallaştırması, sermayenin doğrudan egemenliği altında bulunan nüfusu işçi sınıfı olarak adlandırmayarak, gerçekliği açıklamada bu alanı flu bırakmayı tercih ediyor. İş farklılaşmalarına bakarken netleşen kavram, oluşmakta olan “tehlikeli sınıf”ın pozisyonunu, o bulanıklık içerisinde bırakıyor. Peki, prekarya netliği içinde açıklananlar dışında, bu bulanıklık içerisinde neleri gizliyor? Prekarya, gösterdikleri dışında, neleri söylemiyor? İsimlendirdikleri dışında, nelerin üzerini örtüyor?

Prekarya, hepsinden öte köklerinden ve tarihsel sürecinden koparılan, önceki kuşaklarla bağı tamamen kopuk bir kitle tanımlıyor. Böylelikle prekarya, önceki kuşaklarla ilişkisi koparılmış, kendi başına yepyeni bir figür olarak tarihin bu zamanında sahneye çıkmış oluyor. Gerçek hayatın somut bilgisinden hareketle, bu analiz biçimi Türkiye bağlamında mülksüzleşme ve proleterleşme sürecinin de üzerlerinin örtülmesi anlamına geliyor. Böylelikle kır kökenlilik, kırdan göç gibi Türkiye işçi sınıfı için son derece temel noktaların tamamen dışarıda bırakılmasına da neden oluyor. Hâlbuki Türkiye’de güvencesizleşmenin özneleri olarak işaret edilen prekaryayı, yalnızca kentli işgücü üzerinden okumak mümkün değil. Dönüşümü kır kökenlilik ve taşeronlaşmanın üzerini örterek anlamaya, bizatihi hakikatin bilgisi müsaade etmiyor. Nihayetinde kuşaklararası proleterleşme örüntülerini de yalnızca kent üzerinden ve tarihselliğinden kopuk bir analiz ile anlamak olanaksız. Önceki kuşaktan devralınan miras, kişinin yaşam boyu güvence arayışında ve güvenceyi kuruşunda da etkili oluyor. Örneğin, güvencesizlik üzerine yürüttüğüm bir saha araştırmasında, bir TEKEL işçisinin kızı olan Nehir, babası görece güvenceli konumunu yitirdiği andan itibaren, yolunu ona uygun biçimde değiştirdiğini ifade ediyordu. İki kuşak arasındaki ilişkisellik ise aralarında geçen şu diyalogda açıkça ortaya çıkıyor:

“Nehir, sen bu konuda ne düşünüyorsun?” dedim. “Hakan amca, babamın durumu belli. Ben de mecburen bu okulu bitirip, göreve geçmem lazım, başka türlü olmaz” dedi. Bizim çocuklarımız da özveri olmak kaydıyla, hayatlarından ödün verebiliyorlar. (…) Çünkü bizlerden ancak bu kadar olur.”

Bu örneği ve kuşaklararası ilişkiselliği farklı deneyimler üzerinden çoğaltmak mümkün. Örneğin aynı araştırmada, prekaryaya dâhil edilen ve ücretli öğretmenlik yapan Seray, geçmişi ile kopuk, bugünün koşullarında çaresiz, deneyimsiz ve hatta düşmanını bilmeyen geniş bir kitlede tarif edilir. Ancak bugünün koşullarında ücretli öğretmen olarak eski işçi sınıfına addedilen ve prekaryanın taleplerini karşılamayan bir örgütlenme biçimi olarak bir sendikada örgütlenemez. Diğer taraftan 1 Mayıs’a ilk defa sendikalı babası ile gitmesi, birlikte bir mücadelenin örgütlenmesine dair aldığı aktarım ile bugün Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’nda, eylemlerde aktif olarak yer alır. Yani geçmişten aktarılan deneyim ile örgütlülük kültürü Seray’ın bildiği bir hakikattir. Benzer biçimde babası Beykoz’da yıllarca görece güvenceli koşullarda, örgütlü bir fabrika işçisi olarak çalışan taşeron işçi Mehmet’in, örgütlülük kültürünü babasından dolayı bildiğini anlatması, sendikal örgütlülüğü önemsemesi, yani kuşaklararasılığın bir başka yüzü olarak karşımıza üzeri örtülemez biçimde dikilir.

Neticede sözü yine hakikatin bilgisine verelim. Anne-babası okuryazar olmayan, kendisi ise gazeteci olarak “5–10 basamak atladığını” söyleyen Taner, kendi deneyiminden hareketle prekaryanın içinde bulunduğu güvence yoksunluğuna bakarken, içerisinde hem ilişkiselliği hem de sürekliliği barındıran doğru yöntemi şu iki cümle ile özetleyecektir: “Güvence garantiyle ilintili bir şey değil (…) Bu bir nesiller süreci.”

GÜVENCESİZLEŞTİRME: SÜREÇ, YANILGI, OLANAK, Özay Göztepe (ed.), NotaBene Yayınları, Ankara, 2012.



Sınıf Tartışmasında Farklı Kavrayışlar (Ebubekir AYKUT)


Karl Marx, Joseph Weydemer’e gönderdiği 5 Mart 1852 tarihli mektupta modern toplumda sınıfların ve sınıflar arasındaki mücadelenin varlığını keşfetme onurunun kendisine ait olmadığını belirtir. Marx’ın bu ifadesinden diğerlerinin yanı sıra çıkartılabilecek bir saptama vardır; her sınıf ya da sınıf çatışması diyen Marksist anlamda sınıf ya da sınıf mücadelesinden bahsetmez. Sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarının kullanımından imtina edildiği günümüzde bahsi geçen saptamayı vurgulamak saçma gözükebilir. Söz konusu kavramların açıklayıcılığını yitirdiği iddialarının hâkim olduğu bir zamanda kavramların farklı kavrayışlarına dikkat çekmek ne kadar abestir!

Diğer yandan aslında tam da bahsi geçen zamanlarda sınıfın (Marksist, Weberci ve Durkheimcı) farklı kavranışlarına odaklanmak gerekli hale gelmiştir. Marksist kavrayıştan sınıf meselesini güncellemenin tek mümkün yolu onun kökenlerine inmek ve onu diğer kavrayışlarla farkını ortaya koymaktır. Böyle bir çaba içerisinde Erik Olin Wright’ın derlediği Sınıf Analizine Yaklaşımlar kitabı yol gösterici olabilir. Kitapta Neo-Marksist, Neo-Weberci, Neo-Durkheimci, Rant Temelli ve Bourdiecu sınıf analizlerinin ve Sınıf-sonrası analizinin temel önermeleri ve birbirlerinden analitik olarak farkları tartışılmaktadır. Günümüzde prekarya, çokluk, orta sınıf, yeni küçük burjuvazi vb. etrafında dönen tartışmaların kökenlerini söz konusu sınıf analizlerinde bulmak mümkündür.

Özgün Noktalar
Yazının amacıyla uyumlu olarak her bir yaklaşımın temel önermelerini tartışmak yerine bazı ilgili yaklaşımların özgün noktalara değinmek gerekir. Marksist sınıf kavramsallaştırmasının ayırt edici unsuru sömürü kavramıdır. Marksistler için toplumsal üretim ilişkileri aynı zamanda sınıf ilişkilerdir, sınıf ilişkileri de sömürü ilişkileri. Sömürü, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip sınıfın ücret karşılığı çalıştırdığı emek gücünün ürettiği artı-değere el koymasıdır. Sömürü ilişkisi aynı zamanda bir tahakküm ilişkisidir; üretim araçlarına sahip sınıf bu araçlara sahip olmayanların toplumsal ilişkileri üzerinde yönetim ve denetim hakkına sahiptir. Öte yandan söz konusu ilişkide “sömürenler sömürülenlere aktif biçimde ihtiyaç duyarlar: Sömürenler kendi refahları için sömürülenlerin faaliyetine bağımlıdır”. Artı-değeri mümkün kılan tek güç emek-gücüdür. Sömürü ilişkisi antagonistik çelişkiler üretir ve sınıf mücadelesine neden olur. Karşılıklı bağımlıkları nedeniyle sömürülenlerin çıkarlarının gerçekleşmesi artı-değerden daha fazla pay alma ya da sömürü ilişkisinin ortadan kalkması sömürenlerin çıkarları aleyhinedir. Sınıf ilişkilerinin tanımlanan bu yapısı toplumsal ilişkilerin diğer alanlarındaki faaliyetlerin (kültür, ideoloji, siyaset vb.) sınırlarını çizer.

Weberci sınıf analizinin amacı sınıf konumları ile yaşam fırsatları arasındaki ilişkiyi incelemektir. “Sınıf konumu bireylerin davranış koşullarının belirleyicisidir ve benzer davranış koşullarına sahip olanların benzer davranması beklenir.” Bazı önemli varlıklara (Marksist açıdan söylersek üretim araçlarına) sahip olmak piyasada etkide bulundukları ölçüde bunlara sahip olan bireylere diğerlerine oranla belli avantajlar sağlar. Diğer bir deyişle, piyasadaki belirli yapısal konumlar belirli yaşam fırsatlarının nedensel bileşenini oluşturur. Ancak Weberci yaklaşım açısından bahsi geçen yapısal konum diğer toplumsal konumlardan (kültürel ilişkilerde temellenen statü ve siyasal ilişkilerde temellenen iktidar) sadece biridir. Dahası Weber için statü ve iktidar konumları kapitalizmin rasyonelleşmesi çerçevesinde daha belirleyicidir.

Durkheimcı yaklaşımlar toplumsal işbölümü ve organik dayanışma temelinde sınıf analizine odaklanır. Sanayi toplumunun ilk evrelerinde sınıf çatışması ortaya çıkmış ancak sonrasında devletin müdahalesi ve organik dayanışma yolu ile çatışma kurumsallaşmıştır. Diğer yandan artan toplumsal işbölümü ve bireyselleşme sınıfsal değil meslekler arası bir bölünmeye evrilmiştir. Meslekler aynı zamanda mekanik dayanışma düzeyinde mesleğe özgü “belirli fikirler, belirli kullanım biçimleri ve şeyleri benzer tarzda görme biçimleri”, organik dayanışma düzeyinde ise mesleki karşılıklı bağımlılıklar üretir. Durkheim için toplumsal eşitsizlikler toplumsal işbölümünün sonucu olan işlevsel ve değer temelli (liyakate dayanan) eşitsizliklerdir. Toplumsal işbölümünün neden olduğu aşırı uzmanlaşma bu kapsamda yabacılaşmaya yol açmaz daha ziyade “mikro düzeyde görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri”ni ortaya çıkarır. Bu görünür işbirliği ve koordinasyon ilişkileri “bir meslek ahlakı sistemini oluşturmak ve denetimini sağlamak, üyelerle diğer birlikler arasında yaşanabilecek çatışmaları çözmek ve siyasal yönetimde temel temsil yapıları olarak hizmet etmek” amacını haiz meslek birlikleri yaratır.
Bir sınıf-sonrası analizi günümüz toplumsal koşullarının sadece sınıfsal eşitsizliklerin ortaya çıktığı ve temel belirleyici olduğu toplumsal koşullardan farklı olduğunu vurgular. Günümüzde toplumsal eşitsizlikler karmaşık bir biçim almış, iç içe geçmiştir. Sınıfsal eşitsizliklerin yanı sıra eğitim ve bilginin (“sertifikalaştırma” yoluyla oluşan profesyonelleşme), yurttaşlık ve demokrasinin (mülteciler, yasadışı göçmenler, sığınmacılar vb.’nin yurttaşlık haklarından dışlanması), toplumsal cinsiyet ve ırk ilişkilerinin etkisi ile toplumsal eşitsizlikler çeşitlenmiştir. Dahası söz konusu eşitsizlik biçimleri “işlevsel, toplumsal ve ahlaki olan toplumsal farklılaşma”, esnekleşme”, “tüketimin merkezileşmesi” ve bireyciliğin gelişmesi” ile birlikte “melez” bir biçime bürünmüştür. Bir işçi aynı zamanda kadın olma, göçmen olma ya da Kürt olmanın yarattığı eşitsizliklerin etkisini aynı anda hissetmektedir.

Sonuç
Aslında sınıf meselesi toplumsal eşitsizlikler görünür hale geldikçe -ki günümüz koşullarında aksini iddia etmek çok mümkün değildir- tekrardan gündeme gelir. Dosya konularımız olan prekarya, esnekleşme ve yeni küçük burjuvazi, orta sınıf üzerine tartışmaların güncelliği bunun bir göstergesidir. Belirtmek gerekir ki sınıf tartışmalarında bu kısa yazının göstermeye çalıştığı gibi farklı kuramsal konumlar ve tutumlar vardır ve sınıf meselesini tartışırken bu farklılıklar göz önüne alınmalıdır.
SINIF ANALİZİNE YAKLAŞIMLAR, Erik Olin Wright (Der.), Çev. Kolektif, NotaBene Yayınları, Ankara, 2014.


Hasarlı Beyinler (Barış ÖZDEMİR)

Sokağın başında durmuş, öyle bakıyorsun etrafına. Etrafında insanlar… Her birinde ayrı bir hikâye, ayrı bir yüz var. Yüzlerinin içinde kendilerinin bile tanımadığı bir başka yüz: Acılardan, yokluklardan, gerçekleşmemiş ümitlerden arta kalmış… Sonra, gözlerin birden kendi yüzüne çevriliyor; senin yüzünden içeri seni izliyor. Engelleyemiyorsun. Kendi gözlerin; ama utanıyorsun yine de. Ruhunla bile söyleşmemişsin ki. Söyleştiğini sanmışsın yıllarca. Yaptıklarının ve yapamadıklarının her birinin ayrı ayrı nedenleri olduğunu tekrarlamış durmuşsun. Gözlerin diyor ki oysa, “Değil öyle, beynine baktın mı hiç, beyninin kıvrımlarına? Sen orada saklısın, oran da sende saklı. Yürüdüğün sokaklar sokak değil, beyninin kıvrımları! Gezdiğin yerler senin dehlizlerin, çarşı pazar değil! Beğendiğin yazarların altını çizdiğin satırlar, o yazara ait değil; senin onlar, müstear’lı!”
  
Christian Jungersen, “Kayboluyorsun” diye bir roman yazar, önce kendini –hadi karakterlerini diyelim(!)– sonra okuru içinde kaybettiği. Bu kayboluşların hepsi de aslında beynin kıvrımlarında gerçekleşir. Saklanan, yok sayılanlarda… “Kayboluyorsun”da sayfa sayfa ilerlerken önce Mia olursunuz; sonra Frederik; bir ara Bernard’ı anlamaya çalışırsınız. Dönüp dolaşıp elinizi Frederik’in omzuna mı koyarsınız, –Gel kardeşim, anlat, dinliyorum. Ben seni anlıyorum.– diye; yoksa Mia mıdır sizin yakınınız –kendiniz–; bu sorunun yanıtı okurdan okura değişiklik gösterecektir. Bir de ‘gri’nin kutsallığıyla kendini var edenler vardır ki, onlara bu sorular ve yanıtları basit kaçacaktır! “ ‘Kes sesini, seni kahrolasıca’, diye bas bas bağırıyorum, bir yandan da vücudunu iyice yere doğru bastırıp hareketsiz hale getirmeye çalışıyorum. (…) Kendini de kim sanıyor, bu lanet olasıca, evime zorla giren bu yabancı? Kocamın vücuduna ve kafasına zorla giren bu kahrolasıca yabancı?” (s. 108)
   
  
Mia’nın Büyük Çelişkisi!
Sadık bir eş, özverili bir annedir Mia. Eşinin hastalığı aşamasında da bu böyle devam eder. Beyni hasarlı olan da Mia’nın eşi Frederik’tir, evet. Ama yazar, dış dünyanın gerçeklerini romanına öyle ustaca yedirmiş, Mia’ya öyle bir oyun etmiştir ki  –Bernard’a mı demeli yoksa, ya da her ikisine–, eşi Frederik’le, birbirleri için yaratıldıklarını düşündüğü Bernard arasında kalan da eninde sonunda Mia’dır. Christian Jungersen âdeta beyinler arası bir roman yazmış; herkes hasta, herkes doğal şüpheli, her beyin ayrı hasarlı!

Kayıp Beyinler
İnsanların iş ve aile yaşantıları, ilişkileri, inişli çıkışlı ya da sıradan halleri, sakladıkları-saklayamadıkları, yazarın psikolojik okuma-çözümlemeleri eşliğinde eşsiz bir yapıta dönüşüyor ‘Kayboluyorsun’da.
  
Bir trafik kazası sonrası Frederik’in kaldırıldığı hastaneden beyin zarı tümörü teşhisiyle dönülmesi… Allahtan tümör zararsız, alınacak… Ama yeni bir sürpriz daha beklemektedir Frederik’i: Beyninde zaman içinde oluşmuş hasar teşhis edilmiştir kazadan bağımsız olarak. Bu hasarın Frederik’teki kalıcı izleri, uzun ve meşakkatli bir tedavi süreci, Mia’nın sonsuz çırpınışları… Tedavi sürecinde Mia’nın eşine kol kanat germesi, evle ve eşiyle ilgili her şeyi sahiplenmesi; ama ya devamında? Yıllardır tanıdığını sandığı kocasının, âdeta hastalığıyla birlikte misafir ettiği kabul edilemez kirli işleri… Bu kirli işlerde Frederik’in kastı var mıdır; yoksa hastalığın ona yaptığı bir oyun mudur tüm bunlar? Frederik gerçek bir suçlu mudur; yoksa –asıl suçlunun, kendisi değil de hasarlı beyni olması nedeniyle–  adlî raporlar vb. ile bu suçlardan aklanabilecek midir? Her şeyin ters yüz olması, ailenin her şeye karşın ayakta kalmaya çalışması… Ama gelin görün ki beyinler hasarlıdır!

Frederik’in beynindeki hasarla yola çıkmıştım romanın başında; itiraf edeyim, kendi beynimden kuşkulandım roman boyunca. Ben gayrı ihtiyarî bu tuzağa düşerken, önce Bernard çıktı karşıma, ele verdi kendini, herkesi şaşırtarak –önce ve en çok da Mia’yı–, sonra Mia… Mia’nın ‘entrikaları’…
  
Romanda yazarın titizlikle zenginleştirdiği örgü, öyle bir noktaya gelir ki artık siz her şeye hazırsınızdır; şaşırmakla birlikte kanıksarsınız da olan biteni. Zira insan beyni nelere muktedirdir:
“(…) Şimdi olduğum insan böyle şeyler yapmadı. Onları yapan başka biriydi, Mia. Bana inanmak zorundasın! Ve ben o adamdan hiç haz etmiyorum. O adamdan nefret ediyorum! O ben değilim.” (s. 386)

  
Bu Roman Bir Filme Dönüşür mü!
Christian Jungersen, diyaloglardaki başarısıyla ve kişilerini âdeta ete kemiğe büründürmesiyle de dikkat çekiyor. Gerek kişilerine ruh üflemedeki başarısı, gerek olay örgüsündeki hem yalın hem başarılı anlatımı, entrikadan da yer yer yararlanması, bende roman boyunca bu eserin bir an önce senaryolaştırılması ve becerikli bir yönetmen eliyle filme dönüştürülmesi isteğini doğurdu. Amerikan-Fransa karışımı bir film çıkar sanırım böyle bir çalışmadan (gerilim-telâş-entrika yönleriyle Amerikanvari, düşünsel-bilişsel-psikolojik çözümlemeleri yönüyle tam bir Avrupa sineması…) Yazarın sinema dersleri vermesi, senaryo çalışmalarının olması da bu konuda mânidar... Karakterlerin ete kemiğe büründürülmesi demişken… Hele de Frederik:
“Ameliyattan sonraki dönemde olanlardan hatırlayabildiğim bazı şeyler kafama takılmaya başladı.
Anlaşılamayacak şeyler. Gerçek miydi acaba?” “Evet, tuhaf bir dönemdi.” diyorum.  “Ama düşünüyorum da… Geceleri ben yanında yatarken sen Bernard’a mı telefon ediyordun?” (s. 259)


Yirmiden fazla dile çevrilen ve birçok ödül alan “İstisna” ve yine ödüllü ilk romanı “Undergrowth” romanlarıyla rüştünü ispatlamış bir yazarın Danimarka’dan dünyaya açılan ‘beynelmilel’ bir romanı, “Kayboluyorsun”.

Anadilinden Okuyormuş Gibi
Nur Bier’in kaleminden Türkçe’ye öyle başarılı aktarılmış ki roman, âdeta Türkçe yazılmış hissiyle okudum bu eseri. Cümleler akıcı, sözcükler doğal ve bağlamlarıyla uyumlu, tırmalamayan, dili-beyni yokuşa sürmeyen kıvrak bir anlatım…

Romandaki belirgin –ve titiz okuru rahatsız edebilecek– yazım yanlışlarını saymazsak… Gerçekçi olay örgüsüyle karakterlerin beyinlerinin ilgi çekici kıvrımlarında şefkat, empati, acıma, gerginlik, kızgınlık, şaşırma, hız, panik vb. duygularınızı istemeseniz de yaşayarak okuyabileceğiniz başarılı bir roman, “Kayboluyorsun”! Tabi beyninizde oluşabilecek hasarı göze alabilirseniz eğer.

KAYBOLUYORSUN, Christian Jungersen, Çeviri: Nur Beier, Ayrıntı Yayınları, 2015.

Tatlı Rüyalar (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

Esen Kitap’ın son dönemde çıkarttığı çocuklara yönelik bilim kitaplarını büyük bir beğeni ve merakla takip ediyorum. Fransa’da konusunda uzman bilim insanlarının çocuklar için hazırladığı seriyi Minik Bilgeler Dizisi adı altında yayınlayarak, belki de ülkemizde nice fizikçinin, matematikçinin, uzay bilimcinin, biyologun, psikologun yetişmesine ön ayak olacak. Seri şimdiden; İşte Evren, Rüyalar Fabrikası, Zihnin Kutucukları, İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza), Vücudum (Milyarlarca Hücre), Rakamların Diyarına Yolculuk, Yıldızımız Güneş, Mikropların Dünyası, Bilgisayarımın İçi isimlerinde dokuz kitaba ulaştı bile. Kitapların hepsinin ortak özelliği, sıkıcı ders kitaplarından ziyade keyifli ve resimli öykü kitapları şeklinde tasarlanmaları ve bilimi çocukları sıkmadan eğlenceli yüzüyle aktarmaları. Bu arada çocuklarına aldıkları oyuncakları onlardan fazla oynayan ebeveynler için de ideal bu kitaplar, karıştırmaya başladığınız zaman elinizden bırakamadan bir solukta bitireceksiniz, bu arada da farkında olmadan pek çok şey öğreneceksiniz.   

Cenevre Üniversitesi Nörobilim bölümünde bir araştırma grubunun yöneticiliğini yapan biyolog ve psikolog Sophie Schwarz’ın yazdığı Rüyalar Fabrikası’nın sevimli resimleri Cécille Gambini tarafından çizilmiş. Kitabın sonunda da öğrenilenleri pekiştirecek ve evde rahatlıkla yapılabilecek deneyler yer alıyor. Her ne kadar arka kapakta 9 – 12 yaş arası denilse de, her yaştan insanın öğreneceği bilgiler barındırıyor.

Rüyalar Fabrikası; geceleri neden rüya gördüğümüzden, zaman zaman aynı rüyayı görmemizin ya da devamını görmemizin sebebine, rüyaların neden garip olduğundan, ne işe yaradığına varıncaya değin aklımıza takılan pek çok soruya cevap veriyor. Kitaptan neler mi öğrendim: Farklı uyku evreleri olduğunu ve bir yoyo gibi gece boyunca bu evreler arasında gidip geldiğimizi, ağır uyku evresinde pek rüya görmezken, paradoksal uyku esnasında uyuduğumuz ve vücudumuz hareketsiz olduğu halde beynimizin çalışarak rüya gördüğünü öğrendim. Uyku sırasında tüm kaslarımızın felç olmuşuz gibi gevşediğini aksi takdirde rüya gördüğümüz zaman kalkıp hareket edeceğimizi, uyurgezerlik dediğimiz şeyin kasların gevşememesi yani uyanık kalmasından kaynaklanan bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. Kedilerin, farelerin ve başka hayvanların da rüya gördüğünü, bilim insanlarının onların kaslarının gevşemesine engel olduklarında, uyanıkmış gibi yemek peşinde koştuklarını öğrendim.

Daha o kadar çok şey öğrendim ki, merak etmeyin hepsini anlatacağım ama buraya hepsini sığdıramam. Gözlerinizi kapatın, yavaş yavaş ağır uyku evresine yuvarlananın sonra oradan yükselin yükselin paradoksal uykuya geçin. İşte o sırada rüyanıza girip her şeyi anlatacağım… Gecelerdir beklediğiniz halde, rüyanızda beni göremiyor musunuz? O zaman iyisi mi, zihninizi benimle meşgul etmeyin, kitabı alıp keyifle okuyun. Bu arada beyninizde de güzel rüyalara yer açılsın. İyi uykular, tatlı rüyalar…

RÜYALAR FABRİKASI, Sophie Schwarz, (Çizen) Cécille Gambini, Esen Kitap, Çocuk / Bilim Kitabı, 2014.

Ne Okusak Yarar mı? (Yalçın HAFÇI)

Dubravka Ugresiç’in “Okumadığınız İçin Teşekkürler” adlı kitabının ismi tersinleme içeren güçlü bir anlama sahip. Kitabın kapağındaki küçük bir çocuk tarafından çizilmişçesine basit insan figürü bile günümüz insanının egemen ideoloji tarafından çala kalem üretilişinin mizahi bir alegorisi. Standart sapması gitgide düşen bir insan mühendisliği söz konusu çağımızda. Kısaca medya dediğimiz unsursa baş çoban rolünde. Guy Debord’un dediği gibi: “Bu durumda bireysel gerçekliğin ortaya çıkmasına ancak kendisi değilse izin verilir.” Yerel bir olgu değil bu, tüm dünyayı sarmış küresel bir mesele. Merkez üssü ABD olan ve kara deliğe benzeyen küreselleşme; içine aldığı her şeyi kendine dönüştüren bir canavar. Her türlü değeri eğlenceye ve seyre dönüştüren bu büyük yıkımı anlatmaya edebiyat dünyasıyla başlıyor Ugresiç.

Piyasa Koşulları
Son yıllarda her şeyin hacmi büyürken özgül ağırlığı azalıyor. Örneğin bir yıl içinde binlerce kitap çıkıyor ama çoğu, hiç kimsede hiçbir iz bırakmadan yok olup gidiyor. Bir roman çıkıyor, hemen ardından övgü dolu yazılar, röportajlar ve hatta magazinsel reklamlar geliyor. Bir kitabı her şeye iyi geldiğini söyleyen pazarlamacılar gibi satmaya çalışıyorlar. Doğal olarak sıradan okurlar da adını en çok duyduğu yazarın kitabına yöneliyor. “Orwell’ı korkutan kitapları yasaklayacak olanlardı. Huxley’i korkutan şey ise; bir kitabı yasaklamak için hiçbir neden olmaması ihtimali” der, Neil Postman. Çünkü Huxley, egemenlerin, insanları gerçekle ilgilenmeyecek kadar koflaştırılmasından çekiniyordu. Ama günümüzde daha kurnazca bir oyun var. İnsanları eğlendirecek basit kitaplar piyasa mantığıyla bolca basılıyor ki esas edebiyat kitapları okunmasın. Zaten herkesin ilgisine, zevkine beklentisine uygun çok sayıda kitap çıkıyor. Birinin de dediği gibi “ Sanat hiç yapılmadığında değil, çok ve niteliksizce yapıldığında biter”.

Ugresiç, piyasa koşullarında yayınevi-editör, yazar ve okur bağlamında artık eserin değil yazarın sattığı, edebiyatın itibarını yitirdiği sistemi sorguluyor. Avangart tutum sergileyen birkaç yayınevi hariç yayınevleri ve editörlük denen kurum burada kilit bir rol üstleniyor. Piyasa ve yayıncılar yazara da kendi üretim normlarına uymasını dayatıyor. Zamanla yazar sisteme ayak uydurarak leb demeden leblebiyi anlayan işgüzar garsonlar gibi siparişleri yetiştirmeyi öğreniyor. Elbette mutfakta ne pişiyorsa onu servis etmek zorunda! Hatta bu doğrultuda kendini ambalajlaması da elzem oluyor. Bu yüzden Monica Lewinsky’nin anılarının Proust’un toplu eserlerinden katbekat fazla basıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Ugresiç şöyle diyor: “Thomas Mann bugün yazmış olsaydı ABD’de kitabını basacak bir yayınevi bulamazdı; ona kitaplarının yeterince seksi olmadığı söylenirdi.”

Dünyaya Sürgün Yazar
Ugresiç, Hırvat kökenli bir yazar ve akademisyen. 1991’de Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan iç savaşa ve milliyetçiliğe karşı sert tavır alması nedeniyle ülkesi Hırvatistan’da “Vatan Haini” ve “Cadı” ilan edilerek hedef haline getirildi. Ülkesini terk edip bir sürgün olarak yaşamına devam etmek zorunda kaldı. Ama bu sürgün hayatını da kendini zenginleştiren bir deneyime dönüştürüyor Ugresiç. 20 yaşındaki mankenlerin bile yazar olduğu bir dünyada kitleselleşmenin Yeni Dünya Düzenin yayılma kültürü olduğunu belirtiyor. Öyle ki basitleştirme yüzeysel haz sayesinde kamusal kültürün yazılı olmayan yarası olmuştur. Zaten Dünya böylesi yazılı olmayan yasalarla yönetilir. Bu noktada Ugresiç, Kundera’nın şu sözünü anımsatıyor: “Dünyada kardeşlik kitschle sağlanacak”. Gerçi kitsch ifadesi pek kullanılmıyor artık. Onun yerine endüstri, eğlence ve keyif sözcükleri almıştır. Bunun yüksek miktarlarda kar getiren ticari boyutuna da değinen Ugresiç kültür emperyalizmine ve kaçınılmaz olarak gösteri toplumuna eğiliyor. Medya yoluyla banalliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldığı ve tümüyle ele geçirilen insanın bir oyuncağa dönüştürüldüğü tespitinde bulunuyor. Yüksek kültür de dahil olmak üzere medya dokunduğu her şeyi seviyesizleştiriyor. Önemli bir eser, kişi veya düşünceyle karşılaşsa bile onu hemen aktüelliğe dönüştürerek içini boşaltıyor.

“Kurtuluş” Teslimiyette
Sıradanlık, Yeni Dünyanın yerçekimi olmuştur artık. Katı olan her şeyin, etkisinden daha hızlı buharlaştığı zamanlardır bu. Ugresiç, bu manipülatif muazzam güç karşısında tek direnç noktasının entelektüeller olduğunu belirtse de uzun erimde onların bile piyasanın kanunlarına karşı koyamadıkları söylüyor. Bu konuda kendinden yola çıkarak, bir anlamda teslim olup “kurtulan” yazar ve entelektüellere, yani savaşamayacak kadar aristokrat olanlara ilişkin örnekler veriyor. Eğer sağlam bir karşı ideoloji yoksa, sahiden de egemen anlayışın yinelemelerle, uzlaşımlarla ve idealleştirmelerle kurduğu tuzaklar oldukça kurnazcadır.
Ugresiç, Yugoslav doğumlu olduğu için doğu blokunu ve sonrasında Avrupa ve Amerika’da yaşaması sebebiyle her iki dünyayı da deneyimlemiş bir yazar. Bu kıyaslamalarında son derece ilginç olduğunu belirtmeliyim. Örneğin günümüzde doğu Avrupa’daki pek çok yerdeki grafittilerde “Geri dönün komünistler, biz hepsini affettik!” sloganlarından bahsederken, Yeni Dünya Düzenini Santayana’dan alıntıladığı şu sözle özetliyor “ Amerikalılar çöpü sever. Beni rahatsız eden çöp değil sevgi”.

Ayrıca Ugresiç’in sürgünlük ve sürgündeki yaşamına dair de oldukça çarpıcı anlatımlar ve tespitler mevcut kitapta. Sürgünlüğü evden atılma, ev arama ve eve dönüş üzerine bir peri masalı olarak görürken, “İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere” diyerek sürgünlüğün insana sonsuz bir özgürlük verdiğinden de bahsediyor. Artık anavatan denen yara iyileşse de eve dönmeyeceğini de eklemeyi unutmuyor. Açıkçası en kuytu köşesine dek MTV izlenen bir dünyada, insan her yerde sürgün hissetmez mi kendini? Kanımca bir entelektüel oksijen tüpü olan Ugresiç, kitabındaki adın tersine okunmalı ve O’na teşekkür etmeliyiz.

OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER, Dubravka Ugresiç, Çeviri: Gökçe Metin, Ayrıntı Yayınları, 2014.

Balıkçı Osman’a Mektup (Funda DEMİR)

Bugün beni zaman yolculuğuna çıkaran bir kitapla başladım güne…  “Balıkçı Osman”.  Kendisi Almanya’lı ama muhtemel bir İstanbul’lu olan, İstanbul’u seven Anna Hofmann tarafından özenle yazılıp çizilmiş bir kitap. Balıkçı Osman, peşine karnı çok acıkmış iki martının takıldığı bir pılı pırtıcı balıkçı. Pılı pırtıcı, çünkü denizden balık dışında her şeyi yakalıyor. Bizim zavallı martılarsa, Osman’ın peşinde, akılları akşam yemeğinde. Acaba Osman bunca pılı pırtıyla napacak, martıların karnı nasıl doyacak?  32 sayfadan oluşan kitap, tadı damağınızda kalacak kısacık bir öyküyle anlatıyor derdini.  Ve resimler; her bir sayfayla kendimi hayaller aleminde buldum. İnsanı içine çeken, okurken zihninizden anılar, sokaklar, sesler, yüzler bulup getiren bir kitap “Balıkçı Osman”…  Sanki kitabın içine girip, bizim pala bıyıklı Osman abiyle dertleştim, köprüde yürüdüm, martıların sesini duydum, vapurların köpülerini gördüm. Sokak kedilerini okşadım, marmaranın mavisini, suyun üstünden bile görünen çöpleri gördüm.Sadri Alışık oldu sanki biraz, sonra yürüdük Osman abiyle, iskeleye kadar. Bana mevsimsiz balıktan dert yandı bir de gelmeyen gemilerden. Güzel bir İstanbul turu yaptık onunla, sonra durduramadım kendimi bir mektup yazdım ona… 

Biliyor musun Osman abi, ben de size benziyorum biraz. Bu kenti sevmek konusunda şüphem yok, kaçayım buralardan kişisi değilim ben. Son güne kadar durup, gördüğüm her an nefesim kesilircesine tarihi yarımadayı izleyebilirim. Cihangirde gün doğumunu bekleyebilir, Çengelköy’de güneş batsın isterim.  Galatadan aşağı yürürken içimi bir sevinç kaplar, Tophane’nin katilleri bile kaçıramaz keyfimi. Bilirim bu şehirin sahibi değil onlar. Aksaray desen bir curcuna, Beyazıt meydanında gençliğimi bulurum, Samatya’da bisikletten inmeyen bir çocuk ben. Madam teyzenin kedileri, kilisenin zangoçu, caminin dutları, sokağın neşesi, güzeli. Beyoğlu özgürlüktü bir vakit, şimdi uzak kaldı. Adalar okulu kırmalar, Kadıköy; babanın elini sıkı sıkı tuttuğun bir vapur, 81300 Moda unutamadığım adres. Sirkeci bir cennet, her yer rengarenk. Boza Vefa’da içilir, ilk aşk Beşiktaş’ta güzel. Mayısta erguvan güzeli, yağmurda pek mağrur…  Kötülük yok mu dersen; İstanbul sihirli bir ayna derim görmek isteyene … İçinde hem iyilerin hem kötülerin hem de çok kötülerin olduğu bir yer. Sırat köprüsü belki. Kıldan ince, kılıçtan keskin yaşamak isteyene. Ayakta kalabilmek için dişini tırnağına takmanın, yaşama savaşı vermenin zorunlu olduğu, hayatı, acımasızlığı her gün yeniden anlatan bir diyar. Tamam yolları kalabalık, ağacını yeşilini kestiler. Nefes almak zor. Sakinlik zor. Ama mümkün hala. Belki de  işte bundan ötürü benziyoruz seninle Osman abim.  Gördüm ki sen de çok seviyorsun bu kenti,  İstanbul’u. Sevmek iyilik getirir, güzellik getirir elbet, şimdi değilse bir vakit. Bekle sen Osman Abim.  Hani o bu şehirde yaşayıp da denizi görememiş insanlar var ya, bir bahar gelecek önce onlar çıkacak sokağa, denizi arayacaklar sokak sokak. Yürümek parayla değil ya? Sonra sabahın kör vakti ekmek parası uğruna yollara düşenler, elleri nasır tutmuş ablalar, uykusu açılmamış küçük kardeş, maaşı nasıl yettireceğim diye kara kara düşünen emekli amca, sigortasız, güvencesiz çalıştırılanlar, memurlar, sevdiğini o meşhur lokantaya hiç götürememiş ve götüremeyecek olan delikanlılar, evdeki hesabı çarşıya uyduramayan kadınlar, çocuk olamamış çocuklar… Dili yoksulluk olan o güzel insanlar bir gün denizi bulacak Osman abi, işte o gün masmavi bir su kaplayacak bu kenti ve belki kurtulacağız yüklerimizden, bu kente kötülük bulaştıran her şeyden.

İşte bundan Osman abi, sen ve ben bir kentin dünyaya öğreteceği ne çok şey olduğunu biliyoruz ve tek bir insanın bir kente katabileceği neleri olduğunu. Yürüyelim sokak sokak, denizi anlatalım herkese. Anlatalım ki, dünyanın sonu geldiğinde kaçacak bir denizi olsun herkesin. Korkuyorum Osman abi, çünkü ben unutmadım.  Kyshtym’ı Çernobil’i, Fukuşima’yı… ve Hiroşima’yı… Devletin kendi eliyle dağıttığı radyasyonlu çayları, okullarımızda dağıtılan radyasyonlu fındıkları. Kazım Koyuncu’yu Karadeniz’in kanserini, devlet kanser ilaçlarını ödesin diye isyan eden hastaya sadaka vermeyi teklif eden devletli yetkilileri, yoğunluk nedeniyle kanser olduğunu öğrendikten 3 ay sonra tedavisine başlanabilen annemi, teşhis konduktan bir ay sonra buraları bırakıp geri dönmeyecek gemilere binip giden babamı, genetikleri bozulan çocukları, çekilen acıları unutmadım. Unutmayacağım da. Söyle onlara Osman abi, nükleer istemiyoruz. İstemeyeceğiz de. Değil bu kenti, gerekirse dünyayı dolaşırız sokak sokak,  unutmasınlar martılar var, şiirler var yoldaşımız, “ martılar ki sokak çocuklarıdır denizin…” deriz içimizden ve “göğe bakarız” di mi Osman abi, hadi kal sağlıcakla.


BALIKÇI OSMAN, Anne Hofmann, (Çev.) Şeyda Öztürk, Yapı Kredı Yayınları, 2015.

Çünkü Dil, Belirsizliğin Şiiridir (Ömer İZGEÇ)

Gökhan Yavuz Demir “Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği” başlıklı çalışmasında dil bilimi, felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi dallardan damıttığı bilgileri bir kuram kitabından beklenmeyecek akıcılıkta aktarıyor. Kitap, başlığının da önerdiği gibi dilin belirsizliği gibi devasa bir konuyu ele alıyor.

Dilin Belirsizliği
Belirsizlik birçok ihtimali yamacında barındırarak, kesinliğin dengesini alaşağı edip özgürlüğün tohumlarını her bir yana serpiştirerek, dünyayı istikrarsız kılabilen bir kavramdır. Dilin belirsizliğinin incelenmesi de daha ilk etapta bizi tekinsiz bir paradoksun içine fırlatıyor. Doğa, insan, uzay, hayat gibi konularda konuşurken dili kullanırız. Benzer şekilde dil hakkında konuşurken de dili kullanırız. Bir başka konuda söz söylerken, söylemimizin nesnesiyle aramıza bir mesafe koyabilirken, dil hakkında dilin dışında, mesafeli bir noktadan konuşmak mümkün değildir. Bu ise başladığımız noktadan itibaren bir belirsizliğin ilanıdır. İlk satırlarından itibaren bu zorluğa okurunun dikkatini çeken Demir, dilin ve belirsizliğin tanımını yapabilmek için Batı felsefesinin başlangıcına dönüyor. Aristocu bir çıkarım basite indirgeyerek, eksilterek ama açık bir şekilde dildeki belirsizliğin doğasını şöyle tanımlıyor: “Çünkü adlar ve ifadelerinin toplamı sonludur, halbuki şeyler sonsuz sayıdadır. O vakit, aynı ifadenin ve tek bir kelimenin birçok anlamı olması kaçınılmazdır.”
Gökhan Yavuz Demir sonrasında dil, düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi incelerken kavramların gerçeklikle ilişkilerinin sahici bir ilişki olmadığını söyleyen Nietzsche’ye varıyor. “Nietzsche’ye göre, esasında dilin gerçeklikle hiçbir teması yoktur; dilin yalnızca kendi kendisiyle teması vardır.”

Bu bağlamda Nietzsche, dilin gerçeği çarpıtarak bir belirsizlik yarattığı fikrinin bir yanılsama olduğunu söylüyor. Çünkü dilin, kendisinden başka çarpıtabileceği bir şey yoktur. Dilin yarattığı belirsizlikle, yalnızca hakikatin bir yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Dil, bununla da kalmayıp mantığın özdeşlik ilkesinin önerdiği “bir şeyin ya a yahut b olması” durumunu alaşağı eder. Çünkü dilde “hem-hem de” söz konusudur, bir şey hem a hem de b olabilir. Özdeşlik ilkesinin inkârı olan dil bu bakımdan rasyonel değildir. En basitinden, birden fazla anlamı olan bir kelime, ifade veya cümle belirsizdir. Böyle bir durumda, kişinin dili özensiz kullandığı, ya da söz konusu olan dilin yetersizliği gibi bir düşünceye sığınabilinir. Oysa kitabın ana ekseni olan bu belirsizlik, dilin olağan bir unsurudur. Mantıkçı pozitivizmde dilin gerçekliği yansıttığı, resmettiği savunulur. Aslında bu da bir temenniden öte bir şey değildir. Burada bahis konusu olan fiziğin, bilimin dilidir. Zaman, mekân ve hatta evrenin belirsiz olduğunu gösteren Einstein’la beraber bu görüşün de ağır bir darbe aldığı söylenebilir. Belirsizlik, kuantum fiziğindeki gelişmelerle beraber artık fiziğin de bir problemi haline gelmiştir. Bu bağlamda Demir, doğa bilimlerindeki matematiksel kesinlik idealini sosyal bilimlere taşımak isteyen Condorcet ve ardıllarının çalışmalarının zayıf noktalarını ortaya koyuyor. Konunun genişliğine rağmen Demir, okuyucusunu metne bağlayıp bu farklı düşüncelere gebe tartışmalarda onun yolunu kaybetmesine bir anlamda engel de oluyor. Bu çalışmanın kuvvetli yönlerinden birinin de bu yol gösterici üslûp olduğunu düşünüyorum.

Belirsizliğin Çoğulculuğu
Metin her ne kadar dile, ondaki belirsizliğe odaklanıyor gibi görünse de üzerinde durduğu kavramlar hakkında felsefî ve hatta yer yer politik tartışmalara da yer veriyor. Mesela ilk etaptan çoğu zaman olumsuz bir intiba yaratan “belirsizliğin” aslında bir avantaj olduğunu savunuyor. Belirsizlik kapsayıcı ve çoğulcudur. Mutlağın, zorunluluğun peşinde olan iktidarın aksine belirsizlik öteki anlamları kapsayan, farklı olana yaşama şansı veren bir olgudur. Güven ve istikrar adına bizlere tek bir dil, tek bir hayat formu, tek bir içerik ve anlam sunan kesinlik, bu çoğulcu belirsizliğin getirdiği sağlıklı gerilimleri de budar.
Kesinliğin dili ise monologdur. Metin, bilhassa yakın politik tarihin insalığın başına gelen büyük felaketlerin müsebbibinin belirsizlikten ziyade bu belirsizliği ortadan kaldırmak arzusuyla harekete geçen kesinlik arayışları olduğuna da dikkat çekiyor.

Söz, aslında bünyesindeki belirsizlikle (çoğullukla) söylenenden fazlasını içermektedir. Kitaptaki Ellul’den bir alıntı şöyle: “Konuşma anı ile konuşmanın alınma anı arasında sembol, metafor ve analoji doğar.”
Konuşmanın yerini yazın aldığında ise bu etki katmerlenerek biraz ürkütücü ama aslında farklı gerçeklere pencereler açan üretken bir hale dönüşüyor. İyi bir edebiyat metni okuma eylemi sona ermesine rağmen okuyucunun zihninde yolcuğuna devam edip, farklı anlamlarla kendini yeniden ve sürekli inşa eder. Sanatsal bir üretim olan yazında, dil sonlu yapısıyla sonsuz ifade imkânlarını bünyesinde barındırır. Kitabın her sayfasında dilin, anlamının mantıksal olarak sabitlenme çabalarına direndiğine şahit oluyoruz. Anlamın, aslında tam da bu belirsizliğin bahçesinde yeşerdiğini görüyoruz. Çünkü dil hem ifşa edici hem de gizleyicidir. Metafor, alegori gibi kavramlar edebi yapıtlarda her daim kullanılmıştır. Bu formlar bize gerçeklik hakkında yeni şeyler söyler. Bu da elimizdeki metnin ana ekseni olan “belirsizliğin olumlu, üretici ve çoğaltıcı” kullanımıdır. Borges, Kafka, Beckett gibi bu formları kullanan yazarların metinleri, çoğul anlamların üretildiği incelemelerde defalarca incelenmiştir. Demir’in bu bilgilerin ötesine geçip felsefeyle harmanlayarak damıtıp bize sunduğu kavramların, edebiyat fakültelerindeki tez çalışmalarına önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum. Türkçe dil yapısı gereği zaten mistik bir belirsizliği, çok anlamlılığı bünyesinde barındırıyor. Dilin bu avantajını da kullanıp, onun yapısındaki müphemlikten beslenerek farklı anlatı arayışlarının peşine düşmüş bazı çağdaş Türkçe yazarlarının metinlerinin belirtilen kavramlar eşliğinde incelenmesi edebiyatımıza farklı yorumlar getirmeye, onun zenginleşmesine katkı sağlayacaktır. Atıllığın, güncelin, maddî olanın ve menfaat çarklarının arasında neredeyse yoka indirgenmiş edebiyat eleştirisi muhataplarının böyle bir yola girmeyeceklerini bilmek de bir sızı olarak kalacaktır.

Gökhan Yavuz Demir, zihin açıcı ve yer yer zorlu bir okuma serüveniyle belirsizliğin kudretini bize aşikâr kılıyor.Yazarın oyuncu anlatım tarzı, özellikle kimi geçişlerde parıldayan zekâsı ve kapsamlı kavrayışı her yönden zengin bir okuma serüveni vaat ediyor.

SOSYAL BİR FENOMEN OLARAK DİLİN BELİRSİZLİĞİ, Gökhan Yavuz Demir, İthaki Yayınları, 2015.

Ishiguro’nun Romanında Kim Neyi Temsil Ediyor? (Serap ÇAKIR)

Usta yazar Kazuo Ishiguro bu kez toplumsal hafıza kaybının nasıl bir felakete sürükleyebileceğini anlatıyor. Devler zamanına, Camelot Kralı Arthur sonrası kolektif bir unutuş macerasına gidiyoruz.

Öksüzlüğümüz’ün kahramanı Christopher Banks, cinayetleri çözen kocaman bir adamken bile, anne ve babasının peşinde küçücük bir çocuktu aslında; anıları ise tutunacağı tek daldı. Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun beş yıl sonra 2005’te yayınladığı bir diğer roman Beni Asla Bırakma’da ise, gelecek günlerden mahrum bırakılan Hailsham okulu öğrencilerini tanımıştık. Kathy, Tommy ve Ruth arasında geçenleri Kathy’nin hafızasından öğreniyorduk. Aradan on yıl geçtikten sonra Kazuo Ishiguro, yeni romanıyla okurlarının karşısına çıktı. Bu kez, kişisel hafızanın ötesine geçerek toplumsal belleği merkeze almış yazar. Bellek, suçluluk, aşk, ölüm ve savaş yine ana konuları. Belleğin yitirilişi nelere yol açar onu sorguluyor.

Toplumsal hafıza kaybı bir lanettir
Ortaçağa uzanıyoruz, Gömülü Dev’de. Efsanevi Camelot Kralı Arthur sonrası (VI. ya da VII. yüzyıl) bir dönemdeyiz. Britanya’da Saksonlar ve Britonlar arasındaki savaş bitmiş, halklar iç içe yaşıyor. Ana karakterler Axl ve Beatrice yaşını başını almış, uzun yıllardır evli bir çift. Köylerini ve hatta tüm civar köyleri ve çok daha uzak alanları bir unutuş hastalığı sarmış. Hem hastalık gibi hem de büyü. Kolektif hafıza tamamen yitirilmiş. Ne yıllar öncesi anıları var hafızalarında ne de birkaç gün önce köye gelen herhangi birinin hatırası. Yıllar da kaybolmuş, günler ve dün de… Devler ve büyücüler zamanı. Kuvvetli büyülere kimseler şaşırmıyor. Yaşlı çift Axl ve Beatrice, bir oğulları olduğunu hatırlıyor ama neden yanlarında değil ve neden başka bir köye gitti bilmiyorlar. Bunun üzerine ona kavuşmak umuduyla bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor ve türlü maceralar yaşıyorlar. Kaldıkları köyde Sakson olan ama Briton eğitimi almış Wistan’la yolları kesişiyor. Aynı köyde bir devin saldırısına uğrayan çocuk yaştaki Edwin de onların kader ortakları olarak maceralarına katılıyor. Yolculukları sırasında karşılaştıkları bir diğer karakter ise Kral Arthur’un yeğeni şövalye Sir Gawain oluyor.

Unutmanın lanete dönüştüğü bir dünyada olduğumuzu kavradıktan sonra okuyucu olarak yaşlı çiftle birlikte oğullarının peşine biz de daha bir merakla düşüyoruz. Sanki o bulunursa hafıza yeniden biçimlenecek! Oysa bazı keşiş ve bilgelerin bir teorisi var: “Şimdilerde toprağın altına gömülü olarak yatan Querig isimli ejderhanın nefesi bu unutuş lanetini insanların üzerine püskürttü.” O zaman hep birlikte Querig’in peşine düşmeliyiz…

Yolda karşılaşılan mekânlar türlü acılara tanıklık etmiş, toplumsal hafızanın pek de hatırlamak istemeyecekleri türden. Savaş, kan, katliam, tecavüz ve daha pek çok karanlık hikâyeyi toprağında, duvarlarında ve gizli saklı mekânlarında barındırıyor.

Gelelim Kazuo Ishiguro’nun yeni romanıyla yapıp ettiklerine. Her defasında farklı türler deniyor mesela. Şimdi de yarı mistik bir roman kaleme almış. Hafızanın varlıkla bir olduğunu düşündürüyor ve romanlarında geçmişi sorgulayan, hatırlayan, belleğe kazınmış anıları ortaya çıkaran karakterler yaratıyor. Kimi zaman hatıralarında bir anneyi, kimi zaman Axl ve Beatrice’in yaptığı gibi yüzü bile hatırlanmayan bir oğlu aratıyor. Savaş ise yazarın en hüzünlü anlattığı konulardan bir tanesi. Christopher’ın Şangay’da girdiği savaş alanı, okunan en hüzünlü savaş tablolarından birini göstermişti okura. Gömülü Dev’de de aynı tematik konuları kullanarak savaşın rezilliğini, insanların acımasızlığını, hafızanın tek, ikili ya da toplumsal olarak insanı ayakta tutan sebeplerden biri olduğunu ve tüm bu yaşananlardan sonra biraz suçluluk duymamızın hiç de fena olmayacağını söylüyor.

Kim neyi temsil ediyor?
Gelelim karakterlerin açılımlarına. Gömülü Dev’de, Şövalye Sir Gawain’i devletin temsilcisi olarak okuyabilirsiniz. Bir devlet görevlisi olarak ejderhanın ve onun nefesinin (devletin emirleri / kanunları ve resmi tarih yazıcılığının) koruyucusu rolünü üstlenmiş. O nedenle Axl ve Beatrice hemen her anıyı unutmuşken, Sir Gawain’de geçmişin her anısı taze ve daha dün gibi. Çünkü devletlerin hafızası var ve istedikleri biçimde de toplumsal belleği şekillendirebiliyorlar.

Savaşçı Wistan ise tam devletin karşısında, intikam ateşiyle yanan, katledilen, hunharca öldürülen bir halkın temsilcisi olarak resmedilmiş. Onun görevi, ejderha Querig’i gömülü durduğu tepeye çıkıp öldürmek ve toplumsal hafızanın tekrar geri gelmesini sağlamak. Böylece bir süredir yan yana yaşayan iki halkın tekrar birbirine karşı kin ve nefret besleyeceğini umuyor. Toplumsal bellek yeniden üretilirse Saksonların ne büyük bir unutuştan uyandıklarını anlayacaklarını ve kaybedilen ne varsa intikamıyla birlikte geri alınabileceğini düşünüyor. Bu nedenle savaşçı Wistan da pek çok şeyi hatırlıyor, intikam onun hafızasını bir yere kadar canlı tutmayı başarmış. Sir Gawain’le karşı karşıya gelişi, (devlet ve gerçek tarihinde katlettikleri) bir anlamda geçmişle de yüzleşmek olarak okunmalı. Keşişler, Hıristiyan inancı ve putperestlerin romana yayılan izleklerini din olgusunun inanmayana yapıp ettiklerinin bir yansıması olarak okuyabilirsiniz.

Çocuk yaştaki kahraman Edwin karakteriyle Ishiguro’nun anlatmak istediği en temel konu ise savaşın çirkinliği. Çünkü savaş en çok çocukların kalbini kanatıyor, en çok onları öldürüyor ve savaşlarda en çok anneler kayboluyor. Axl ve Beatrice ise hepimiziz. Soykırımları unutan, katliamlara göz yuman, insan hakları ihlallerine ses çıkarmayan cümlemiz…

Gelelim romanın sonuna. Elbette bu kadar kahraman bir araya gelince hunharca bir zafer çığlığı atılması beklenir, ama öyle olmuyor. Kimilerinin romanın sonu için çok basit dediğini duyar gibi oluyorum. Toplumsal hafızamızın ötelediği katliamlar ne kadar derinde gömülü sanıyorsunuz ve bir ejderhayı öldürmenin ne kadar zor olduğunu düşündünüz ki? 

GÖMÜLÜ DEV, Kazuo Ishiguro, (Çev.) Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Başka Bir Moda Mümkün mü? (Güneş TAŞKIN)

Hızlı moda mefhumu hayata geçtiğinden beri, bir sezondan diğerine değerini yitiren giysiler satın alınıyor. Her mevsim yeni bir düşün parçası olarak sunulan tasarımlar birbirini yok ederken, “giyinmenin” anlamını kuşatan ideoloji çoğu kıyafeti kullanışsız kumaş parçalarına dönüştürüyor. İşte tam da bu yüzden; giyecek hiçbir şeyiniz yok!

Tansy Hoskins’in modayı bir “endüstri” olarak ele alıp enine boyuna irdelediği kitabı Foya, güncel veriler eşliğinde, şatafatlı podyumlardan Uzak Asya’daki dokuma tezgâhlarına kadar uzanan silsileyi takiben modanın “foyasını meydana çıkarmaya” adanmış. Bu yüzden Foya’yı okurken -fabrika tıkırtılarının eşlik ettiği Dario Fo’nun ünlü Japon Kuklası adlı tiyatrosunda olduğu gibi- kapitalizm çarklarının nasıl tıkırdadığını duyuyorsunuz. Bu tıkırtılar çok da eskiden gelmiyorlar üstelik, bir şekilde bilindik, oldukça tanıdıklar. Kitapta moda endüstrisi ile moda ideolojisi parçalar halinde incelenip ikisinin ilişkisi daha net, daha anlaşılır kılınmış. Bu sayede kapitalizm, kitap boyunca ışıltıdan arındırılmış bir moda görüntüsü içinde somut olarak ifade edilmiş. Foya'da kapitalizm içinde insanların, kendilerini sahip oldukları giysiler ve eşyalar aracılığıyla ifade etmelerine rağmen, kişinin giyimi ve kimliği hakkında görüş bildirmenin nasıl biri olduğunu tanımlamak anlamına gelmediği de anlatılmış.

Kültürel Hiyerarşi
Çok değil, kısa süre evvel, geçen kış, H&M firmasının Kürt gerillaların kıyafetlerini podyuma taşıdığı günlerde moda endüstrisinin gafil pragmatizmi bir kere daha gündemimize girmişti. Kitapta buna benzer çok sayıda örnek mevcut. Nazi subaylarının ve Nazi yanlılarının sivil ve askeri hayatta modacılığını yapan Coco Chanel’in kapitalist dünyadaki konuşlanması gibi. Hoskins, yok olmayan böylesi moda aktörlerinin varlığını ekonomik ve siyasi krizlerin zeminlerine birebir uyum sağlayarak adım atmalarına borçlu olduklarına dikkat çekiyor. Bu bakımdan kitabın kültürel muhtevanın moda tarafından sömürüye açık olduğunu anlatan bölümleri ilgi çekici. Hatta bu sömürü, belirli kültürel desenlerin özel olarak yaygınlaştırılmasını da içeriyor. Uzunca bir süredir kültürel motifler ve bazı kutsal unsurlar moda çekimlerinde detay olarak kullanılmaktalar. Siyah kadınlar vahşiliğin, Uzakdoğulular ise egzotikliğin imgesi haline getirilmiş. Bu süreçte estetik ve güzellik algısı da bir kültürel hiyerarşiye tabi kılınmış durumda.
Kapitalistler, moda aracılığıyla kendi sürdürülebilir çıkarlarını sokağın dahi amacı haline getirtmek niyetindeler. Bu yüzden öncel hale getirilen değişim değeri çoğu tekstil ürününün kullanım değerinin inkârına odaklanmış, markalarla yapılan kimlik inşası, sokağın ruhuna üflenmiş durumda. Hal böyle iken, hiç kimse modanın özgürleştirici olduğunu savunamaz. Aksine mevcut haliyle moda baskıcıdır ve satın alamadıklarınızla (gerek paranızın yetmemesi gerekse listeye alındığınız halde teslim alamadığınız Hérmes çantalar yüzünden) utanç duymanızı sağlar. Bu giyim ve görünüm standartlarına ayak uydurmak bir sosyal etkileşim zorunluluğu olduğundan utanç, psikolojik tahribat unsuru olmanın da ötesine geçmekte.

Budala Doyumsuzlar
Nitekim günümüzde insanların borç batağına sürüklenmesinin belki de en önemli nedenlerinden birisi de bu. Mikro-krediler veyahut ısrarla sürdürülen tüketici teşvikleri yetmez gibi, bir de kredi kartlarının artık büyük mağazalar tarafından dağıtılmaya başlaması da bu acımasız sonucu pekiştirdi. Devlet eliyle harcama yapmaya yönlendirilen insanlar bir süre sonra “budalaca alışveriş yapan doyumsuzlar” olarak isimlendirildi ve sistemin tüm kötü yönlerinin temel sebebi ilan edildiler. Hoskins’in anlattıkları göz önüne alındığında aslında bunun tam tersi doğrudur, yani tüketiciler ve hatta onların “budala” olanları, piyasayı kontrol eden “krallar” değildir. Belki soytarı sayılabilirler. Bu yüzden bireyselliği yansıtmak isteyen kişilerce alternatif olarak öne sürülen “cadde modası” da kısa bir süreliğine “yüksek modaya” gösterilen bir direniş olabildiyse de uzun sürmedi. Şirketler, cadde modasını da “trend takip” şirketlerinin yardımıyla defilelerine dahil ettiler. Böylece salaş görünürken de çok para harcayabilmenin koşulları sağlanmış oldu. Aynı şekilde modayla ilgili ve onu aklayarak benimsenen “etik moda” gibi akımlar da kapitalist şirketlerin yağmur ormanları baskılı giysiler gibi ürünleri piyasaya sürmesiyle görünüşte bir duyarlılığı yansıtmaktan ibaret oldu.

Estetiği Demokratikleştirmek
Sonuçta moda endüstrisinin kapitalizmden bağımsız olmadığı ve hatta onun kapitalizmin en gözde çocuklarından biri olduğu bahsine ek olarak, kapitalizmin moda aracılığıyla toplumsal işleyişin doğal bir parçası gibi göründüğünü ekleyebiliriz. Öyle ki, moda ideolojik olarak kapitalizmin göze batmamasını sağlar.
Peki, başka bir moda mümkün müdür? Hoskins mümkün olduğu fikrinde. Ancak kapitalizmin yarattığı tüm sorunlarla birlikte görünür hale gelmesi ve ona karşı uzun soluklu bir başkaldırının örgütlenmesi başka bir modanın imkânının ön koşulu. Nihai olarak estetiğin gerçek anlamda demokratikleşmesi ise; ancak demokrasinin tam anlamıyla sağlandığı, güzellik algısının ve toplumun üretim araçlarının kontrolünün azınlık bir zümrenin elinde olmadığı, ırk, cinsiyet ve sınıf ayrımının söz konusu olmadığı bir zeminde mümkündür. Bu yüzden Hoskins modadaki sömürünün devrimle ne şekilde sonra ereceğinin yolunu çiziyor. Bu yolda sömürünün var olduğu her alanda olduğu gibi, modaya karşı başkaldırıda da birlikte hareket edilmesi gerekliliğini ifade ediyor. Modaya ışıltısından arınmış bir şekilde ve sistemdeki çok yönlü sömürünün net olarak görülmesini sağlayabilecek bir çalışma okurlara sunulmuş. Bu alanda birilerinin hayallerini paylaşmaya başlaması iyi bir başlangıç olabilir.

FOYA: MODANIN ANTİ-KAPİTALİST KİTABI, Tansy E. Hoskins, (Çev.) Derya Bayraktaroğlu, Ütopya Yayınları, 2015.

Soykırımın Planlanması ve Uygulanışı (Yeraz Der GARABEDYAN*)

Berdjouhi [Bercuhi], 1889-1940 yılları arasında yaşamış, literatürde çok rastlanmayan 1915 İstanbul’una dair tanıklığını kaleme almış bir Ermeni yazardır. Kitap 1930’lu yıllarda yazılmış, Boston ve Paris’de iki ayrı Ermenice edisyondan sonra Fransızca tercümesi yazarın oğlu Armen Barseghian yapılmış ve Jours de cendres à Istanbul adı altında yayınlanmıştır.

Vartkes Hovannes Serengülyan (1871-1915), Osmanlı parlamentosunda Erzurum mebusudur, 1915 Haziran’ında tehcire tabi tutuldu. Agop Babikyan ise Edirne mebusudur. Krikor Zohrab (1861-1915), yazar ve politikacı; Osmanlı parlamentosunda İstanbul mebusudur; dostu Vartkes ile birlikte tehcir yolunda öldürülmüştür.

Aşağıdaki bölümü seçmemizin nedeni, 1915’in araçsallaştırılarak bir “savaş günleri” konjonktürü argümanı haline getirilmesine karşılık, Ermeni halkına yönelik şiddetin, yabancılaştırmanın ve katliamın aslında çok erken tarihlerde planlandığını göstermek istememizdir.

***

Ona, Vartkes’e gitmeyi teklif ettim. O bize herkesten daha fazla yardım edebilirdi. Vartkes, Osmanlı parlamentosu üyesi ve Ara’nın eski bir yoldaşıydı. Bu büyük yurtsever, kızıl Sultan’ın saltanatı boyunca uzun yıllarını, Van zindanlarında geçirmiş, sağlığı bozulmuştu. O zamandan beri topallardı. Jön Türklerin iktidara gelmesiyle birlikte özgür kalmıştı.

Ermeni halkının daha sonra yaşayacağı dram, hükümetin tüm bu dostane tavırlarının, politik toplulukların güveninin kazanmak, gizli amaçlarını öğrenmek, liderlerini tanımak ve nihayetinde uygun zaman geldiğinde ölümcül darbeyi indirmek için bir yem olduğunu düşünenleri haklı çıkaracaktı.

Aynı gece tutuklanan kocalarının ardından Vartkes’e gelen birçok kadın vardı. Üç yüz kadar tutuklama olduğunu öğrendik, tamamı aydınlardı: avukatlar, bilimadamları, yazarlar, gazeteciler, öğretmenler... Vartkes’e kalırsa, bir yanlış anlaşılma söz konusuydu; endişelenmemiz yersizdi, çok yakında serbest bırakılırlardı. Soğukkanlılığımızı korumalı, ayrıca şüphe uyandırmamak için birbirimize ziyarete gitmeyi de kesmeliydik.

Heyhat, bunları söylerken gözlerimden nasıl bir ıstırap vardı!

[...]

Birkaç gün sonra Osmanlı mebusu olmasına, yani dokunulmazlığına rağmen Vartkes tutuklandı. Ara gibi Vartkes de Türk hükümetinin tutumu konusunda yanılmıştı. Ermenilerin olduğu kadar Türklerin gözünde de İstanbul en büyük yayıncısı ve avukatı olan Krikor Zohrab’ı da tutukladılar. Zohrab da bir parlamento üyesiydi ve esasen tutuklanamazdı.

Bu olaylar bizlere birkaç yıl evvel Ermenilere karşı işlenen cinayetleri hatırlattı. Ermeni ve Türk liderlerin duygu dolu kucaklaşmalarıyla, Ermeni-Türk ittifakı parlak söylemlerle kutlanıyorken, Adana’da katliamlar olmuştu. Halen kardeşlik ve dostluk gösterilerinin etkisinde olan Ermeniler, olayların yeni hükümetle ilgisi olmadığına ve münferit vakalar olduğuna inanma saflığına düşmüşlerdi. Jön Türk hükümetinin olayları durdurmak ve suçluları cezalandırmak amacıyla, Adana’da parlamento üyelerinden oluşan bir komisyon kurmasıyla, bu kanı daha fazla kabul görür oldu. Komisyonda, parlamentoda mebus olan bir Ermeni de vardı. Ermenilerin problemleri  ve özgürlük istemleri onu hiç ilgilendirmediğinden son derece tarafsızdı. Aslında Türklere, Ermenilere olduğundan daha yakındı. Ermeni temsilci olarak komisyona bu yüzden mi seçilmişti?

Bu dürüst ve vicdanlı kişi Agop Babikyan’dı. Dönüşünde, Türk meslektaşlarının tuttuğu tutanağın aksine, tarafsız ve doğru bir rapor hazırladı. Raporunda, Ermenilerin herhangi bir provakasyon veya haklılık bulunmadan belirli bir plan doğrultusunda katledildikleri konusunda kesin bir kanıya vardığını belirtmişti. Zavallı Babikyan, Türkler için bu denli rahatsız edici bir gerçeği, hükümet değiştiği için cezalandırılmadan ifşa edebileceğini mi düşünmüştü yoksa tehlikeye rağmen bu namuslu adam gerçeği gizleyememiş miydi?

Raporunu kibarca, hatta minnettarlıkla kabul ettiler. Dikkatle inceleyeceklerine ve gerekli önlemleri alacaklarına söz verdiler. Ama birkaç gün sonra, Babikyan, bir Türk’ün evindeki yemekten döndükten sonra ansızın öldü. Bakımını üstlenen yabancı ve Ermeni doktorlar, ölümünün ardındaki sırrın, yemekten sonra içtiği kahvede olduğu kanaatine vardılar. “Ermeni-Türk dostluğu”nu sıkıntıya sokmamak için Ermeni gazeteleri, politik partiler ve hekimlerin bizzat kendileri, gerçeği söylemekten kaçındılar. Doğal bir ölümle hayata gözlerinin yumduğuna herkesi inandırdılar ve bu görev adamının trajik ölümü neredeyse fark edilmedi.

Tüm bu titizlik boşunaydı. Ermeni meselesi kökten çözmek amacıyla, olaysız ve kolayca halkı yok etmek için liderlerle başlayan amansız ve kesin bir plan söz konusuydu: Ermenistan mı? Ermenilerin özerkliği mi? İyi de ülkede hiç Ermeni yok ki!



 JOURS DE CENDRES A ISTANBUL,Berdjouhi, Editions Paranthèses, Marseille, 2004, s. 29-30-31.

* yerazdergarabedyan@gmail.com

Paramaz ve Osmanlı-Ermeni Sosyalist Hareketi (Umut BİLMEZ)

“Bizim için bir vatan yoktur. Biz sosyal demokratız. biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz. bizim vatanımız bütün dünyadır. (…) Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için ne fedakârlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ve ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi.” (Paramaz)

100 yıl önce Anadolu’da yaşanmış büyük bir katliamın ve trajedinin yıldönümüne yaklaşırken bir dizi inceleme-araştırma ve anı kitabının yayımlandığına tanık oluyoruz. Ermeni soykırımı olarak kabul edilen bu insanlık dramının açığa çıkmamış yanlarını, nedenlerini, niçinlerini ve yüzbinlerce Ermeni’nin katledilmesinden öte yarattığı sonuçları ve etkilerini henüz tam anlamıyla bildiğimiz söylenemez.
Kadir Akın’ın Dipnot Yayınları’ndan çıkan; Ermeni Devrimci Paramaz adlı kitabı işte bu bilinmeyenlere ışık tutan ve bu alanda yapılacak çalışmalara kaynak olacak nitelikte bir çalışma olarak öne çıkacak gibi görünüyor. Ermenilerin kök saldıkları topraklardan sürülerek katliama uğratılmasıyla ilgili oldukça detaylı ve belgelere dayalı birçok kitabın mevcut olduğunu biliyoruz. Ama bu katliamın aynı zamanda bu topraklardaki kültürel ve entelektüel mirasın da yok edilmesi anlamına geldiğini, 1890’lı yıllardan başlayarak bu topraklarda sürdürülen sosyalizm mücadelesinin köklerine zarar verildiğini, ne yazık ki yeterince bilmiyoruz. Belki de bu durum, sosyalizm düşüncesinin serpilip gelişemeden zarar görmesine, sosyalizm anlayışının yer yer “milliyetçilik”le malûl olmasına ve bunun yanı sıra tecrübesiz, dolayısıyla belleksiz kalmasına da neden olacaktı.
1915 yılının 15 Haziran’ında 19 arkadaşıyla birlikte İttihat Terakki önderlerinden Talat ve Enver’e suikast hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla tutuklanarak Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve arkadaşlarının serüvenlerini, devrimciliklerini, sosyalizm mücadelesini sürdürürlerken enternasyonalist bir duygu ve bilinçle Türk ve Müslüman kökenli sosyalistleri aramalarını, onlarla birlikte mücadele etme çabası içinde olmalarını ve idam sehpasında ölümü “Yaşasın sosyalizm!” sloganlarıyla kucaklamalarını yakın zamana kadar bilmiyorduk.
Yıllar sonra darağaçlarında, işkencehanelerde can veren, kuytuluklarda kurşunlanan sosyalistler-devrimciler, 100 yıl önce, 1915 yılının 15 Haziran gecesinde, Beyazıt Meydanı’nda kurulan 20 darağacında yankılanan bu sloganlardan habersizce Paramazların, 20’lerin geleneğini yaşattılar. Deniz, Mahir ve İbrahim ve onlardan sonra gelenler, farkında olmasalar da Paramaz ve arkadaşlarının yolundan yürümüşlerdi. İşte Kadir Akın’ın, Paramaz’ın izini sürerken ortaya çıkardığı gerçeklikler, bilinmeyen “bu topraklardaki sosyalizm” mücadelesinin kahramanlarını görünür kılmayı, onları “ötekilerinin” değil, bu toprakların sosyalistleri olarak görmemizi sağlıyor.
Kadir Akın, resmi ideolojinin anlattıklarının tersine, o dönemin siyasi koşullarını, Ermenilere uygulanan soykırımı detaylı araştırmaların ürünü olan eserlerden yararlanarak yeniden yorumlarken, Türkçe olan çalışmaların yanı sıra, sadece bu çalışma için Ermenice asıllarının ilgili bölümlerinden yapılmış çevirilerden de faydalanması kitabın kaynak değerini yükseltiyor.
Okur, kitapta Paramaz ve arkadaşlarının serüvenini izlerken, milliyetçi diye anlatılan Ermeni devrimcilerinin aslında diğer uluslardan devrimcilerle birlikte mücadele etme çabasında olan enternasyonalistler olduğunu; Anadolu’da Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Kıpti ve Arap halklarıyla ortak bir çatı altında yaşamı savunduklarını görecek.
Kitapta, Paramaz’ın 1897 yılında Van’daki ilk yargılanması ve İstanbul’da onu idam sehpasına götüren 1915 yargılaması sırasında yaptığı savunmaya da yer verilmektedir. Paramaz’ın söyledikleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde enternasyonalist tutuma örnektir:

“Bizim istediğimiz eşitlik. Biz katı milliyetçi değiliz. Bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda yaşamaktır. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Ama Osmanlı Devleti’nin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor. Yüzlerce yıl önce bu topraklara geldiğiniz noktaya, Türkçülüğe geri dönüyorsunuz... Biz ‘kışkırtıcılar, serseriler’ değiliz. Bu halkın bağrından doğan ve zamanın taleplerini ifade eden halkın öz çocukları olan bizler, sadece ihtilalcileriz. Evet, biz ihtilalciyiz, ileri dünya tarafından tanınan ihtilalcileriz, örnek ihtilalcileriz ve tarih sahnesine çıkışımızın bütün hikâyesi de, Osmanlı Devleti tarafından gayet iyi bilinmektedir.”

Paramaz’ın 1915’te kendisini yargılayan İstanbul Mahkemesi’ne karşı söyledikleri de temelde farklı değildir. Mahkeme heyetinin, “Bağımsız bir Ermenistan mı kurmak istiyorsunuz?” sorusuna yanıtı şöyledir:
“Bizim için bir vatan yoktur. Biz sosyal demokratız. Biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz. Bizim vatanımız bütün dünyadır. […] Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için ne fedakârlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ve ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi. Ve bizim karşılaştığımız nedir? Yalnızca bizim olağanüstü çabalarımızı yok saymakla kalmadınız, aynı zamanda bilinçli olarak bizi imha etmeye çalıştınız. Şunu unuttunuz ki, Ermenilerin imha edilmesi bütün Türkiye’nin yıkımı demektir. [...] Ben Diyarbakır’da faaliyet gösterirken, düşüncelerimi Ermeniler arasında olduğu kadar, Kürtler, Türkler, Süryaniler ve Araplar arasında da aynı şevk ve heyecanla yaydım.”

Yazar kitabında, Hüseyin Hilmi’nin 1910’da kurduğu ve 1913’de kapatılan Osmanlı Sosyalist Fırkası’na ve Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’na da değinmektedir. Kitapta, Osmanlı topraklarında ilk sosyalist örgütlenmeler olan Sosyal Demokrat Hınçak (1987) ve Taşnaksutyun (1890) Partilerinin savunduğu görüşlere yer verilirken, bu örgütlerin birbirleriyle ve İttihatçılar ile kurduğu ilişkiler, kongre kararlarına dayanarak incelenmektedir.

Kitap bize, görmezden gelinen bu tarihle yüzleşildiği ölçüde sosyalist hareketin tarihini yeniden ele almanın ve değerlendirmenin de kaçınılmaz olacağını hatırlatmaktadır.


ERMENİ DEVRİMCİ PARAMAZ: ABDÜLHAMİD’DEN İTTİHAT VE TERAKKİ’YE OSMANLI-ERMENİ SOSYALİST HAREKETİ VE SOYKIRIM, Kadir Akın, Dipnot Yayınları, 2015.

Düşleri Kırılan Bir Halkın Tarihi (Aysel SAĞIR)

“Ermenilerin rolü hiçbir yerde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadar önemli olmadı; Konstantinopolis sarayında yer aldılar. Mimarlar (‘Doğu’nun Mikelanjı’ Sinan), tabipler, müzisyenler, tercümanlar, ressamlar, terziler. Hampartursum Limonciyan’la, Osmanlı klasik müziğine uyarlanacak bir müzik nota sistemi yarattılar…”

Diğer halklar gibi Anadolu topraklarında kök salan Ermeniler’in –tıpkı yaşamları gibi- zengin bir tarihleri de bulunuyor. Varlıklarının üç bin yılının titiz çalışma, bulgu ve araştırmalarla kayıt altına alındığı Ermeni halkının yaşamı, aynı zamanda  -bugün- ‘Ermeni meselesi’ konusunun doğru bir perspektife oturması anlamına geliyor. Zira Ermeni halkının varlığı ve yaşamı, -yukarıda da belirtildiği gibi- çok uzun bir geçmişe dayanıyor.
Gerard Dedeyan’ın derlediği Ermeni Halkının Tarihi, Ermeniler’in yeryüzündeki varlıklarını, yaşama kök salışlarını, kültürlerini, duruşlarını, diğer halklarla iç içe olmuş geçmişlerini, bugünlerini… anlatan geniş boyutlu bir yapıt. Ama en çok da, tarihçiler, etnograflar, sosyologlar… için –çoklu verileriyle- bir baş kaynak eser olma işlevine sahip.

Derinlerde gizlenen yanıtlar

Toprak, Halk ve Dil, Ermenilerden Önce: Savaşçı ve Kurucu Urartular, İran ile Greko-Romen Dünyası Arasında Ermeniler, Hıristiyan Ermenistan İddiası, Arap Hakimiyeti ve Ermeni Özgürlükleri, Yeniden Bulunmuş Bağımsızlık: Kuzey Krallığı ve Güney Krallığı, İmparatorluk Yönelimi ya da Diyaspora Yazgısı: Bizans’ta Ermeniler, Haçlı Seferleri Zamanları, Türkmenlerin ve Osmanlı Türklerinin Boyunduruğu Altında, Ulusal Bağımsızlık Yıkıntıları ve Diyaspora, Ermeni Rönesansı ve Kurtuluş Hareketi, Ermenistan ve Uyrukların Uyanışı, 1915-1916 Ermeni Soykırımı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu başlıklı sekiz bölümden oluşan yapıt, aynı zamanda birbirine eklenen sorulara da yanıt anlamına geliyor.

‘Ermeni meselesi’,–bir çok insan için biraz da bilmemekten kaynaklı- bir düğüm oluşturuyor. Söz konusu düğümün, bilinçli çarpıtmalar, yok saymalar, politik yaklaşımlarla oluşturulduğunu ise söylemeye hiç gerek yok. Ancak, bir halkın varlığı ve yaşamıyla dünyaya bıraktığı zenginlik derinlemesine bir araştırma gerektiriyor. Dedeyan’ın derlediği yapıt ise bu zenginliği yakalamış diyebiliriz. Zira yapıttaki veriler sadece geniş bir coğrafyada gezinmiyor, insanlık kültürünün çağsal derinliklerine dek iniyor.

Çalışma kronolojik bir seyir izlerken; sosyal yaşam(lar), ayaklanmalar, edebiyat, sanat, sermaye ve sınıf yapıları … temel alınıyor. Dolayısıyla da tarih, halkın yaşamı ve olayları üzerinde yapılanırken, sınıfsal bir zeminden hareket ediyor. Çeşitli savaşların, imparatorlukların (Pers, Bizans, Konstantipolis…) Ermeni halkının üzerindeki etkisi ve ilişkisi de –egemenler, yönetilenler- aynı (sınıfsal) perspektif doğrultusunda inceleniyor. Tabii Ermeni Diyasporası bu tabloda önemli bir yerde duruyor. Zira Ermeni Diyasporası, Ermeni ulusal kimliğinin “farkına varılmasında” başat rolü oynuyor.

Saatçi, kalaycı, fırıncı…

Diğer bir yandan, Ermeniler’in “1512 yılında matbaanın kullanımıyla Ortadoğu ülkelerine göre ayrıcalıklı bir konumda bulunmaları” söz konusu çalışmanın olanağının da bir kanıtı niteliğinde. Böylelikle eserin -Ermeniler’in Anadolu’daki köklü varlığından hareketle- Ortadoğu’nun tarihini de görünür kıldığını vurgulamakta yarar var. 

“Ermeni zanaatkar ve tüccardan oluşan önemli kent nüfusu Anadolu, Kilikya ve İran köy ve kasabalarında kadim meslek ve ticaret geleneklerini sürdürür. En canlıları arasında Erzurum ve Van bulunan kentlerde, profesyonel hayatın bütün taraflarını düzenleyerek meslekler, bölgelere ve loncalara –Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf, Per İmparatorluğu’nda hamkar- göre gruplandırılır. Çok canlı olan Ermeni esnafı bütün meslek birliklerini temsil eder (terzi, ayakkabıcı, saatçi, kalaycı, değirmenci, fırıncı, vs) ve bütün sanayi üretim kollarına yakın durur: Erzurum, Tokat, Merzifon’da metal, bilhassa da bakır işleme, Van ve Erzurum’da silahçılık, deri, yün, ipek ve neredeyse her yerde pamuk işleme. Van’da kuyumculuk, halıcılık, nakış ve seramik sanatıyla birlikte, zanaat sanat seviyesine yükselir ve Ermeni halkının yaratıcı zihnini kanıtlar. Ticaret yüzyıllardır İsfahan, Tebriz, Tiflis, Trabzon, Erzurum, Van, İstanbul, İzmir ve İskenderiye’de uluslararası büyük ticaret kavşaklarında oluşan, az sayıda fakat zengin bir Ermeni burjuvasinin başında bulunduğu çerçi, seyyar satıcı, dükkan sahibi, çarşı esnafı gibi farklı toplumsal unsurları içinde barındırır…”
Kronolojik zamanı takip eden çalışmada yirminci yüzyıla gelindiğinde ise zaman duruyor. 1915-1916 tüm ağırlığıyla tarihin üstüne çökerek şimdinin gerçekliğini  ilan ediyor. Dünya savaşının ardından, umutlar düş kırıklığına uğruyor. Zira Ermeni halkının trajedisi de bu zaman aralığında, “geleceğin Türkiye’sinde” başlıyor.


ERMENİ HALKININ TARİHİ, Der: Gerard Dedeyan, Çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2015.




Anlatmak, Aktarmak, Anlaşmak (Melike UZUN)

İnsan ömrü uzun. Çok şey unutuluveriyor. Ama bazı “an”lar bazı “durumlar” var ki, hem aklımızın hem yüreğimizin bir köşesine çakılıyor, içimizde “ukde” kalıyor.

Ermeni meselesi günlük yaşamımızda düşmanlık ve hamaset söylemlerinden öte yer bulmaz. Bu yüzden konu üzerinde uzun uzadıya düşünülüp konuşulmaz. Bunun yerine çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakküme, aşağılamaya, yaşam hakkını gasp etmeye varan fikirleri kesin doğrular kabul edilir halk arasında. İktidar heveslileri ve iktidarda olanlar da bu fikirleri perçinleyerek sürdürür, varlıkları için gereklidir bu.

Devlet politikaları, politikacılar işte, okulda, kahvede, sosyal medyada çok sık konuşulsa da bizim gibi faniler için aslolan günlük yaşamımızın sekteye uğramadan devam etmesidir. Aslolan eve ekmek götürmek, çocuğumuza iyi bir gelecek hazırlamak, onun mürüvvetini görmektir. Kötülüğün de iyiliğin de acının da kaynağı bu sıradanlıkta yatar. Dünya üzerinde yaşanan soykırımlara, savaşlara ve elbette Türkiye’deki Ermeni meselesine bu açıdan bakmak en doğrusudur bana kalırsa. Ağlak ve ucuz bir acı pornografisine girişmeden “acı”ya bakabilmekte, içimize “ukde” olanları anlayıp anlatabilmekte asıl marifet. Akif Kurtuluş’un romanında yaptığı gibi.

Akif Kurtuluş’un son romanı Ukde’de, Nuri’nin Londra’daki briç müsabakasında tanıştığı Benjamin’le gönül gözünün açılışına, yanı başındakinin acısını fark edip buna kayıtsız kalmasından duyduğu utanca tanıklık ederiz. Nuri, duyduklarını, fark etmeden yaşayıp gittiği için içine oturan bir meseleyi deftere kaydederek arındığını hisseder. Ama en önemlisi, ona anlatılanları yazarak elle tutulur bir hale getirip kendisinden sonraya bırakır. Yazdıklarını her ne kadar karısından saklamaya çalışsa da utancını geleceğe aktararak bir misyonu yerine getirir Nuri. Duyduklarının, hissettiği acının yok olup gitmesine engel olmak, acısını başkalarına yaymaktır bu misyon.

Utanca kaynaklık eden yaşantı, Sivrihisar’da başlayıp Eskişehir’de bindirildikleri trenle devam eden, bir yerde Bitlis’ten Muş’tan, Adapazarı’ndan Bursa’dan gelenlerle kesişen zorunlu göç yolculuğudur. Yolculuğun ayrıntıları uzun uzadıya, açıktan açığa anlatılmaz. Ama Nuri ne sezip hissettiyse okuyucu da sezip hisseder. Kocası Nuri’nin ölümünden sonra defteri okuyan Cavidan’ın, ikinci bölümde karşımıza çıkan Gurbet’in hissettikleri, zorunlu göçün yarattığı travmaları okuyucuya sezdirir.

Benjamin göç eden insanlara özgü “hiçbir yerde rahat edememe” halindedir. Nuri, Benjamin’i düşünürken bir yandan da kendi anne babasıyla yaşadıklarını da hatırlar. Acı acının aynasıdır ne de olsa.

Göç yoluna ilişkin anlatımların romanda uzun uzun yer bulmadığını söyledik. Ama romanın zaman düzlemlerinden birini Nuri öldükten sonra karısı Cavidan’ın bulduğu defteri okuduğu anlar oluşturur. Bu düzlemde Nuri’nin bıraktığı defterde romanda bize aktarılandan çok daha fazlasının yer aldığını öğreniriz. Cavidan’la birlikte okuyucunun da “ukde”ye tanık olduğu andır bu: “Benjamin Beyin köpeklere neden bakamadığı bölümü bir daha okumaya çalıştım. Yapamadım. İnsan ölülerini köpekler yerken gören on yaşındaki bir çocuğun gözlerine bakamadım.”

Sakin yaşamlarından koparılıp annesiz babasız bırakılmış çocukların hikâyesidir bu. Rahat bırakılsalar, ekmek derdinden başka bir şeyin peşine düşmeyecek insanların hikâyesi. Ama işte izin verilmemiştir, aile, sülale, topluluk olmalarına. Yaşadıklarını anlatan Benjamin’in de, onu dinleyen Nuri’nin de, Nuri’nin yazdıklarını okuyan Cavidan’ın da içten içe sezdikleri budur. Benjamin şöyle der: “Azınlık az olduğunu her dem bilir ama azınlık, az olmak değildir ki! ‘Biz’ olamamaktır. Azınlık bizsizliktir Nuru, bizsizliktir. Sevkiyat artığıyım ya Gardaşım, sırf bunun için, sırf hayatta kaldığım için kendime bile azınlığım ben. Yine de içine gireceğim bir biz arar dururum. […] Hayatta kaldım ya Gardaşım, hayatta kalmak bu sefer beni her gün biraz daha azınlık yaptı. Yaşıyorsun da içinden bir ses diyor ki, senin yerine ölen birisi var, onun yerine yaşıyorsun. O öldüğü için sen yaşıyorsun Benjamin, diyor. Bu sesi duyduğunda hevesin gidiyor, ışığın kararıyor, dünyayı dar ediyorsun kendi kendine. Yaşamak bir ukde gibi kalıyor öyle kendi içinde.”

Romanın ikinci bölümünde “Bizsizlik” duygusunun kökenini bilmese bile insanlara nasıl sirayet ettiğini anlarız. Gurbet, babasını ve ölüm döşeğinde halasının ona söylediklerini anlatır bu bölümde.

Gurbet, halası ölüm döşeğindeyken çalıştığı hastanede nöbetçi olarak kalır. O gece duymak istemediği, kaçtığı bir sır verir ona halası. Babasına söyleyemediği bu sır ağır bir yüke dönüşür Gurbet’te. “Baba sana yalan söylüyorum. Ama kimi koruduğumun şu an ben de ayrımında değilim. […] Sen bir Hidayet’in torunu, Ermeni bir babayla Türk bir annenin oğlu olduğunu ne kadar kaldırabilirsin, ben de emin değilim. […] Senin atalarının bir ucu Sivrihisar’da baba.” Halasının ölüm döşeğindeyken ona söylediğine göre onlar Ermeni bir babanın ve Türk annenin çocuklarıdırlar.

Babanın, kızı Gurbet’le yakın arkadaş olmaya çalışmak gibi boşuna ve umutsuz bir çabası vardır. Baba sanki ona sirayet eden kimsesizlik duygusuyla başa çıkmaya çalışıyordur. Kızına Gurbet ismini koyması ve onunla ölçüsüzce, çok yakın arkadaş olmak istemesinde “biz” olamamanın, yurdundan koparılmış, hısım akrabadan ayrılmak zorunda kalmış olmamın bilinçaltı yönlendirmesi var gibidir.

Son iki bölümde “ukde”yi sonradan hisseden iki kadının, Cavidan ve Gurbet’in anlatarak arınmalarına tanık oluyoruz. Romanın böyle bitmesi tesadüf olmasa gerek. “Ukde”yi hafifletmenin en iyi yolu anlatmak ve aktarmak olmalı. Anlatmak, aktarmak, anlaşmak.


UKDE, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, İstanbul 2015.


Bir Halkı Yoketmek (Onur KOÇYİĞİT)

Tehcir, katliam, zulüm, jenosit, sürgün, soykırım. Kavramlar üzerine tartışmalar uzun sürdü. Devletin halkına karşı sistematik bir yoketme politikasını, neredeyse bir “takvim” üzerinden uyguladığı o büyük barbarlığın üzerinden –en azından bu topraklarda– 100 yıl geçti. Ben bu yazıda soykırım sözcüğünü kullanacağım ama belirtmeliyim ki, yalnızca öznel olarak kavramın kullanılmasından yana tavır almıyor, Ermeni halkının yaşadığının, onlara yaşatılanın tam olarak böyle ifade edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ek olarak bu yazıda gereğinden fazla ve asla istemediğim bir şekilde tırnak işareti kullanacağım (“ ”) zira hiçbir sözcüğün, hiç kimseyi yaralamasını istemem.

Raymond Kevorkian, Paris-VIII-Saint-Deniz Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren bir tarihçi. Ayrıca okurumuz, Aras Yayıncılık’tan çıkan Paboudjian’la birlikte yazdıkları “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler” kitabıyla da kendisini tanıyor.

2006 yılında yayınladığı ve Türkçeye henüz çevrilmiş, bu yazının da genel olarak etrafında şekilleneceği büyük eseri Ermeni Soykırımı’na yazdığı girişte şöyle söylüyor:

“Soykırım niyetlerinin eyleme dökülmesine farklı deneyimlerden, ortak başarısızlıklardan, hayal kırıklıklarından, tehlikeli düşmanlıklardan beslenen bir olgunlaşma dönemi öncülük eder. Bu geçiş ‘iç düşmanların’ toplumsal bünyeden tasfiye edilmesini öngören bir ideolojik oluşumla meşrulaştırılır.”

1915, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karışık yıllarının bir iç meseleyi, en arkaik devlet algısının paranoyasına tutularak çözmeye çalıştığı, düşmanını “ırk” üzerinden tanımladığı lanetli bir yıl. Burada basit bir söylem ya da propaganda aracı olarak görülmemelidir “1915”. Zira Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce hayallenen ve kurulmak istenen ulus-devletin varlığı için koşut sayılmıştır Ermeni halkının “fiziki imhası.”

Konuya detaylıca eğilmeden önce Kevorkian’ın kitabının planıyla başlayalım.

1800’ler sonu, 1900’ler başı, Fransa, Paris. Tabi elbette Osmanlı ve Anadolu toprakları. Bir yanda Abdülhamid karşıtı İttihat ve Terakkiciler (İTC), diğer yanda “yine Abdülhamit karşıtı” Ermeni komitaları, Ermeni Devrimci Federasyonu ve diğer yapılar. Büyük bir tartışma sürmekte, zalim Sultan Abdülhamid’den kurtulmanın yolları aranmakta. İTC, Ermenileri, bir yandan iç güvenliği ve ülkenin bütünlüğünü yıkmaya çalışacak olan yapılar olarak, diğer yandan Abdülhamid’e karşı büyük bir müttefik olarak görmekte. Bir ortaklık, dayanışma motivasyonu aranmaktadır; nasıl olur da hem Abdülhamid’i kovar, ulus-devleti kurarız? EDF ise daha sosyalist, daha devrimci tutumlar almaya çalışmakta, özerk yönetim ya da eşit yurttaşlık hakları talep etmektedirler [bundan sonrası tarihçilerin tartışması, ben ancak bu kadar tartışmayı makul buluyorum]. Sonrası “bildik ve tükenmez” gerçek. Aklın ve insanlığın varlığının sorgulandığı, büyük ve devasa bir şiddet sarmalı. İTC’nin İmparatorluk içinde gelişmesi, serpilmesi; sonra ittifakı sonlandırıp önce Ermeni örgütleri, sonra halkının ülkeden silinip atılmaya çalışılması. Kevorkian, aynı zamanda Ermenilere yönelik şiddetin yargılandığı zamanları, mahkeme kayıtlarını da eklemiş kitabına.

İşte Jön Türkler bu tuhaf zamanların ortasında örgütlenme çabasındadır. Prens Sabahaddin’in kişisel ve kanımca bazı naif çaba ve çıkarımları da bu konuda görüşe ve bahsetmeye değerdir. Katibi Fesch’in kitabı “Constantiople aux derniers jours d’Abdulhamid”den şöyle aktarıyor Kevorkian:

“[Ermeniler] rejimde herkes tarafından bilinen kötü bir güç [...] görüyorlar. Dolayısıyla da ayrılıkçı çözümler aramak zorunda kalmaları şaşırtıcı değildir. Yüzyıllar boyunca Hıristiyanların ayrıcalıklarını onların hakları olarak değil onlara yapılmış bir lütuf olarak gördüğümüzü de unutmamalıyız. Bizler azınlıklardan ayrı olarak yaşadık. Onlardan ayrı düşündük. Sosyal perspektiflerimizi karşılıklı olarak yakınlaştırabilen bir şey olmadı. Onların ülkelerine saldırıp fetheden biz olduğumuz için şimdi onların gönüllerini kazanmak bize düşmektedir. Görevimiz ve ortak çıkarlarımız bunu gerektirmektedir.”

Bu uzun alıntı, bize çok temel bir kaygıyı, çözüm arayışı barındıran sulh üzerine kurulu bir fikirle yansıtır. Prens Sabahaddin, Jön Türkler arasında en “ılımlı” görünenlerindendir. Genel olarak bir dayanışma kurgulamaya çalışır. Dönemi aşan fikirleri, adem-i merkeziyetçilik, yerinden yönetim üzerine düşünceleri, İTC tarafından hafifsenmiştir.

Takip eden günlerde “ayrılıkçı” olarak nitelendirilmeye başlayanlar yine Ermeniler olacaktır. 1913 yılında Van mebusluğuyla meclise girecek olan Arşag Vramyan ise bu tartışmaları biraz olsun durultmaya çalışmak ister görünmektedir:

“Hiç kimse Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor. Bu aptallıktır; sadece bunu başaramayacağımız için değil aynı zamanda bizim sosyo-ekonomik çıkarlarımız ülkenin bir parçası olarak kalmamızı gerektirdiği için. Türkler bizim talep ettiğimiz federasyonun niteliğini anlamıyorlar; bunu ayrılıkçılığın kanıtı olarak görüyorlar. Türklerin düşüncelerini değiştirmemiz ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü [korumanın] tek yolunun bu olduğunu anlamlarını sağlamamız şarttır. Jön Türkler bile bizim dayanışma mefhumumuzu anlayamıyorlar; eğitimsiz Türk halkı nasıl anlasın? Türkler hâlâ dini düşüncelerinin etkisiyle hareket ediyorlar; eğer Türkiye herhangi bir Hıristiyan devletle savaşa girerse, Türkler hemen Ermenilere düşman olurlar.”

Haklıdır Arsag Vramyan; zira kendisi de henüz mebusken, Nisan 1915’te, Van Valisi Cevdet Bey’in emriyle öldürülmüştür.

Fark edilmediyse, hatırlatmak isterim: Henüz soykırımın sistematik durumuyla ilgili pek bir şey yazmadım. Bunu gerekli görmüyorum zira yıkılacak imparatorluğun halefi de “farklı” addettiği her unsuru düşmanlaştırmış ve düşmanlaştırmaya da devam etmektedir. İran Azerbaycan’ı, Kilikya, Adana, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, İzmir, Trabzon, Ankara, Edirne, İstanbul, İzmit, Bursa, Aydın, Konya, Eskişehir, Hatay, Maraş, Antep, Urfa, Halep... Yetmedi mi? Dönemin bir kent kadar büyük ilçelerinin ve yahut vilayetlerinin listesi, bu yazının kendisinden daha hacimli olacaktır.

Yine de Aydın vilayeti ölçeğinde Kevorkian’ın verileriyle “örnekleme” yapmak mümkün. 1914’te yapılan nüfus sayımına göre yaklaşık 21.000 Ermeni nüfus tespit edilmiştir (hatırlatmak gerekir ki, o zamanlar İmparatorluk nüfusu yaklaşık olarak 13.5, Ermeni nüfus ise 2 milyona yakındır). Dönemin valisi Mustafa Rahmi’nin “iyiniyetli” yaklaşımları sayesinde tehcirin “yavaşladığı” ya da “hafifçe” atlatıldığı birçok tarihçi tarafından dile getirilir ancak Kevorkian’ın belgeleri bu durumun aslında bir tür İTC manevrası olduğunu gösterir. O sıralar Rumların yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeler, İTC tarafından “homojenleştirme” politikaları altında inlemekte, şiddetten nasibini almaktadır – tutuklamalar, idamlar, sürgünler. Dolayısıyla Aydın’da uygulanan Rumlar üzerindeki baskı nihayete varınca, artık hedef esas haline dönmüştür – Ermenilere. Birçok EDF militanı tutuklanmış ve İzmir Divan-ı Harbi tarafından ölüm cezasına çarptırılmıştır. Halk ise Afyonkarahisar, Denizli ve Konya gibi şehirlere sürülmüş, mallarına el konulmuş ve çeşitli yöntemlerle öldürülmüş, yokedilmiştir.

Halef devletimizin selef devleti, halkına, biz halkı ve halklarına rağmen ve dahi kıymış, yok etmiş, en derin kuytularına kadar nüfuz ederek paramparça hale getirmiştir.

Talat ve Enver Paşalar, veyahut Hamidiye Alayları? Bu saydığım ve diğer etkili faktörler, kitabın uzun anlatısında mevcuttur. Planlı, büyük bir sistematik içinde, neredeyse “kusursuz” hazırlanmış bir katliam gözler önüne serilmektedir.

Uzun alıntılarda bulunduğum Kevorkian’ın kitabı, Ermeni halkının yok edilişi üzerine, soykırım üzerine kuruludur elbette; yine de vurgulamak gerekiyor ki, bu kitap, yakın tarihimizin milliyetçi-ırkçı kümelenmelerinin, zulüm tarihinin bir “başyapıtı”dır. Ve bu başyapıt, utancımızın kapkara sureti ve kanıtıdır. 

ERMENİ SOYKIRIMI, Raymond Kevorkian, Çeviri: Ayşen Taşkent Ekmekci, İletişim Yayınları, 2015.