And Dağlarının Aforizma Ustası (Gökhan Yavuz DEMİR)

Birçok çevirmen gibi ben de, tercüme edeceğim kitabı belirlerken, yayınevlerinden gelen taleplerden çok kendi okumalarımın ve akademik ilgilerimin peşinden koşuyorum. Bu nedenle de daha çok kurucu metinlerin Türkçeye aktarılmasını savunuyorum. Augustinus, Kant, Hegel, Kelsen, Savigny gibi büyük isimlerin, üzerine çokça yazılan ama hâlâ Türkçede bulunmayan kurucu metinlerinin bir an önce Türkçeye kazandırılması gerektiği aşikâr. Umberto Eco’nun akademik ününü borçlu olduğu The Role of the Reader gibi metinlerinden, Edward Sapir’in 1921 tarihli Language, Benjamin Lee Whorf’un 1956 tarihli Language, Reality and World veya Jan Potacka ve George Santayana gibi filozofların metinlerine, Türkçeye henüz tercüme edilmemiş ve tercüme edilmekte de alenen geç kalınmış devasa bir külliyat, öylece çevirmenlerimiz ve yayınevlerimizce keşfedilmeyi bekliyor.

Böylesi acil bir tercüme edilecekler listesi önümüzde dağ gibi dururken, benim şimdi önereceğim isim doğrusu lüks kaçabilir. Ama snop durumuna düşmek pahasına da olsa düşünce hayatımızı zenginleştireceğine yürekten inandığım And Dağlarının ötesinden bir aforizma ustasının Türkçede mutlaka olması gerektiğini savunmaktan vazgeçmeyeceğim. Kolombiya’nın Shakira ve Gabriel Garcìa Márquez’den sonra dünyaya hediye ettiği üçüncü büyüğünden, Nicolás Gómez Dávila’dan bahsediyorum elbette.

Politika filozoflarının en uzlaşmazı ve modernite eleştirmenlerinin en radikali Nicolás Gómez Dávila (18 Mayıs 1913-17 Mayıs 1994), yirminci yüzyılın gördüğü bilgelerden birisiydi. Kolombiyalı Katolik muhafazakâr düşünür İngilizceye o kadar geç tercüme edildi ki (Scholia to an Implicit Text, Ocak 2013) birçok entelektüel için görünmez kaldı. Zaten ömrünün son yıllarında bir nebze olsun parlayan şöhretini de Almancaya tercüme edilmesine borçluydu. O Almanca tercümelerden sonra şöyle anılmaya başladı üstad: And Dağlarının Nietzsche’si veya Katolik Nietzsche. Ömrün son demlerinde gelen şöhretin bedeli demek ki bazen bu kadar ağır olabiliyor!

Bir toprak ağası olan Gómez Dávila üniversiteye hiç gitmedi; Paris’te yaşadığı yıllarda evinde özel öğretmenlerden ders aldı. Obur bir okur olan Don Colacho ana dili İspanyolca dışında Latince, Grekçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Portekizce ve İtalyanca biliyordu; rivayete göre, Kierkegaard’ı aslından okuyabilmek için ölmeden önce Danca da öğrenmeye başlamıştı. Ömrü boyunca münzevi bir hayat yaşayan And Dağlarının bilgesi, küçük bir arkadaş çevresinin ve 30.000 ciltten oluşan kütüphanesinin sınırlarının dışına çıkmaya hiç heves etmedi. O kadar ki yegâne kitaplarını bile sadece dostlarına hediye etmek için yayınlattı.
Benim Türkçeye mutlaka tercüme edilmeli dediğim kitaplarından Notas I (ki ikincisi asla yayınlanmadı), 1954 yılında kardeşi tarafından bastırıldı. Üstadın aforizmalarından oluşan bu kitap, sadece dostlara hediye edilmek üzere 100 tane basılmıştı. 1959’da ise denemelerinden oluşan Textos I yayınlandı – bilmiyorum ikinci cildin hiç yayınlanmadığını söylemeye gerek var mı(!) Gerçekliğin felsefî bir sistemde asla temsil edilemeyeceğine inandığı için daha çok reaksiyoner bir yamalı bohça yaratmayı amaçlayan Gómez Dávila, metaforlarla bezenmiş hayli poetik ve üst düzey edebî bir dilde kendi sesini bulmuş ve bu denemelerde felsefî antropolojisi ile tarih felsefesinin temel kavramlarını ortaya koymuştur. Burada rastgele seçtiğim yirmi tane aforizmada da görüleceği üzere demokrasiden sanata, edebiyattan tarihe, marxizmden teknoloji eleştirisine, felsefeden entelektüaliteye kadar pek çok konuda kalem oynatmıştır:
“Bir entelektüelin Komünist Partiyle evliliği daima zina ile sonlanır.
Bilimin nosyonlarını benimseyen bir filozof, kanaatlerini önceden belirler.
İdeal toplum, insanlığın azametinin mezarlığı olacaktır.
Sınırsız ifade özgürlüğü yine de yetenek yoksunluğunu telafi etmez.
Demokratik seçimler, kimin yasal olarak zulüm göreceğini belirler.
Egoizmin üç esası şunlardır: bireycilik, milliyetçilik, kolektivizm. Demokratik teslis.
Bugünün muhafazakârları, demokrasinin hor kullandığı liberallerden başka bir şey değil.
Özgürlük, farklı olma hakkıdır; eşitlik ise farklı olmanın aforoz edilmesi.
Retorik, demokrasi bahçesinin biricik çiçeğidir.
Edebiyat hiç kimse yazmadığı için değil, tersine herkes yazmaya başladığı vakit ölür.
Kelimeler insanlar arasında doğar, yazarlar arasında büyüyüp serpilir ve orta sınıfın ağzında ölür.
Tanrı aletleri yarattı, şeytan makineleri.
İnsanlığın üç düşmanı vardır: şeytan, devlet ve teknoloji.
Hakiki problemlerin çözümü değil, tarihi vardır.
Özgün tarih, ham vakıanın zekâ ve muhayyileyle yeniden canlandırılmasıdır.
Marx, Marxizmin rezil etmediği yegâne Marxisttir.
İncil’in başmeleğinin aksine; Marxist başmelekler, insanların cennetlerinden kaçmalarını engellerler.
Biz reaksiyonerler bahtsızız: sol, fikirlerimizi; sağ ise vokabülerimizi çaldı.
Felsefenin çözümleri, kılık değiştirmiş yeni problemlerden başka bir şey değildir.
Filozof çağının sözcüsü değil, zamana hapsedilmiş bir melektir.”

On iki yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir ülkede, hâlâ muhafazakârlığın ne olduğunu anlayamamış entelektüellerimiz için Nicolás Gómez Dávila’nın aforizmalarının zihin açıcı olacağına inanıyorum. Çünkü modern insanı kutsalları üzerine düşünmeye davet eden bu gayet provakatif üslup, hepimizi kendi entelektüel putlarımızın sınırlarına fırlatıp atıyor. Don Colacho’nun keskin zekâsıyla bilenmiş kelimelerinde anlatılan kendi hikâyemizle yüzleşmek için belki de tam zamanı. Unutmayalım ki George Steiner’dan Ernst Jünger’e kadar pek çok entelektüel okuru olan bir düşünürden, gerçek bir put kırıcıdan bahsediyoruz. Gabriel Garcìa Márquez bir defasında üstad için şunları söylemişti: “Eğer komünist olmasaydım, ben de Nicolás Gómez Dávila gibi düşünürdüm.”

İspanyolca bilmesem de bazen bu Kolombiyalı gericiyi (!) İngilizceden Türkçeye aynı poetik dille tercüme etmeyi düşünüyorum. Bazense ana dilinden tercüme edilmiş herhangi bir Nicolás Gómez Dávila metnine, üstadın ruhuna yakışır retorikte bir takdim yazdığımı hayal ediyorum. Belki bir gün düşlerim gerçek olur, kim bilir?..

TEXTOS, Nicolás Gómez Dávila, Atlanta, 2013.




Varlık ve Olay Neden Çevrilmedi? Neden Çevrilmeli? (Çetin TÜRKYILMAZ)

Alain Badiou tartışma götürmez bir şekilde günümüzün en önde gelen felsefecilerinden biri olarak kabul edilmekte. Her ne kadar, o Fransa’nın felsefe çevrelerinde 1960’larda yaşanan tartışmalara dahil olmuş olsa da, aynı yıllarda kendini açıkça belli eden ve Derrida, Foucault, Deleuze, Lyotard gibi filozoflarca temsil edilen “postmodern dalga”ya tam olarak kendini kaptırmamış olması nedeniyle uluslararası düzeyde tanınması ve “popülerleşmesi” oldukça geç bir döneme, 2000’lerin başına rastlar. 2000’li yıllarda onun düşüncelerinin giderek önem kazanmasının nedeni, belki “postmodern dalga”nın etkisinin azalması, belki de felsefenin “rock yıldızı” Žižek’in ondan söz etmesi, yapıtlarının İngilizce editörlüğünü vs. yapması olabilir. Her ne olursa olsun, Badiou’nun şu son on-on beş yıldaki felsefe tartışmalarına etkisi büyük olmuş, bu nedenle de gerek İngilizceye gerekse de dilimize Badiou’nun kitapları peş peşe çevrilmiştir. Bu süreçte İngilizceye önemli bütün yapıtları çevrilmiş olduğundan, onun felsefesi hakkında geniş bir ikincil literatür oluşmuştur. Türkçeye ise Etik, Sonsuz Düşünce, Felsefe İçin Manifesto gibi birkaç temel yapıtının yanında, bazı konuşmalarını ve gazete yazılarını içeren derlemeler çevrildi. Ama Fransa’da 1988 yılında Édition du Seuil’den çıkan ve Badiou araştırmacılarının istisnasız bir şekilde onun başyapıtı olarak kabul ettikleri, yaklaşık 600 sayfalık dev yapıtı L’être et L’événement (yani Varlık ve Olay) hâlâ Türkçede yok. Oysaki onun Türkçeye de çevrilmiş diğer kitaplarındaki düşüncelerinin temeli bu kitap olduğundan, Badiou’dan ilk çevrilmesi gereken yapıt Varlık ve Olay olmalıydı.

Peki neden çevrilmedi bugüne kadar? Aslında bu soruya yanıt bulmak o kadar da zor değil. Çevrilmemesinin nedeni açık: okunması, anlaşılması ve çevrilmesi zor bir kitap Varlık ve Olay. Platon’dan Derrida’ya bütün bir “varlık” tartışmalarına atıfta bulunan ve Heidegger’in bir deyimini ödünç alırsak, “ontoloji tarihi”ni sorunsallaştıran bir yapıt. Kitap bununla da yetinmiyor, Cantor’un küme teorisini temel alan bir matematikselliği varlık araştırmasının odağına yerleştiriyor; bu nedenle de kitap kuramsal bir düzeyde ortaya koyduğu tezleri bir de matematiksel notasyonlarla ifade ediyor. Bütün bunlar da, dediğimiz gibi, Varlık ve Olay’ı zor bir kitap yapmakta. Bugüne kadar çevrilmemesinin nedeni, bu bakımdan, biraz anlaşılır bir durum. Ama öte yandan, “bir kitabın okunmasının, anlaşılmasının, çevrilmesinin zor olması onun çevrilmemesinin gerekçesi olabilir mi?” diye sorulabilir. Bu gerekçe haklı olsaydı, örneğin, James Joyce gibi, George Perec gibi yazarların hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması gerekirdi. Ayrıca Spinoza’nın Etika’sının en sonundaki sözleri hatırlamak gerekmez mi burada: “bütün asil ve mükemmel olan şeyler, çok nadir oldukları kadar aynı zamanda zordur” sözünü?  Dolayısıyla, zor olan bir kitabı çevirmekten kaçınmak yerine, onun özellikle “zor” olması istenmelidir. Varlık ve Olay’daki başka özellikler de bizi, daha önce “diğer kitaplarına temel olan yapıt” olarak temellendirmeye çalıştığımız, “Badiou’nun diğer kitaplarından daha önce Varlık ve Olay çevrilmeliydi” düşüncesine bizi götürüyor. Nedir bu özellikler?

Öncelikle Varlık ve Olay, Varlık (l’être) açısından, Heidegger’in metafiziği, ontolojiyi onun içinden bir yol bularak aşma çabasını (Varlık olarak varlığın bilimi olan matematik yoluyla) ve Olay (l’événement) açısından, Derrida’nın “karar verilemezlik” düşüncesini (adlandırılamayan bir olay durumunda, yani karar verilemez bir anda bu olaya sadakat göstermenin anlamını öne çıkararak) en son noktasına taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Badiou’nun başyapıtı, felsefenin uzun Platoncu yolunun sonundaki iki önemli ismi hem buluşturuyor hem de onları aşmaya çalışıyor. Bu aşma çabasını da Badiou kendisini “Modern Platoncu” ilan ederek ortaya koyuyor. Modern Platoncu olarak Badiou, Platon’un - felsefenin koşulları olarak görülebilecek- dört hakikat usulünü (Bilim, Siyaset, Sanat ve Aşk) kendi felsefesinde özgün bir tarzda bir araya getirdiğini ve Platon’dan sonraki felsefe tarihi boyunca da, hep “indirgemeci” bir tavırla, bu koşulların tümünün herhangi bir felsefi görüşte bir araya getirilemediğini düşünüyor; tabii ta ki kendi felsefesini Varlık ve Olay’da ortaya koyana kadar… Yani kendi iddiasının büyüklüğü bakımından da çok önemli bir felsefe denemesidir Varlık ve Olay. Bu iddialı bakış açısından Varlık ve Olay’da Platon Cantor “ile birlikte”, Heidegger Galileo “ile birlikte” okunabilmiş, Aristoteles’in, Spinoza’nın, Hegel’in varlıkla (ve sonsuzlukla); Pascal’in, Leibniz’in de “olay”la ilgili kavrayışları göz önünde tutulabilmiştir. Ayrıca Badiou bütün bunları Lacan’la bağlantılı bir “özne teorisi”nin bağlamına yerleştirmiştir. İşte bu özellikler nedeniyle Varlık ve Olay, kendi okurunu tutkulu bir okuma ve “yeniden” okuma sürecine sokmakta, onunla didişmenin verdiği hazzı yaşatmaktadır.

Evet, bu kısa yazıdan da sezilebileceği gibi, Badiou’nun Varlık ve Olay’ı hem çok zor hem de çok önemli bir kitaptır. Ama şunu söylemek gerek son olarak: Spinoza’nın yukarıda alıntıladığımız sözünü göz önünde tutarak, bu yapıtın “ideal çevirmeni” hemen onun çevirisine başlar umarım.

L'ÊTRE ET L'ÉVÉNEMENT, Alain Bodiou, Seuil, 1988.


Dünyaya Karşı Tanrı Devleti (C. Cengiz ÇEVİK *)

“Sevgili oğlum Marcellinus, sana verdiğim sözü yerine getirerek yazdığım bu eserde hem kâfirler arasında yabancı kaldığı bu zaman akışında inançla var olan, hem de şimdi sabırla beklediği, adaletin hükmüne dönüşeceği, sonra yüceliğiyle nihaî zaferine ve kusursuz huzura erişeceği ebedî ikametgâhının o sarsılmazlığında var olacak olan Tanrı’nın yüce devletini, kendi tanrılarını bu Devlet’in kurucusundan üstün sayanlara karşı savunma görevini üstlendim; bu büyük ve zor bir görev, ancak Tanrı bizim yardımcımızdır.”
De Civitate Dei 1, Önsöz’den
Augustinus De Civitate Dei ya da Türkçesiyle Tanrı Devleti’ni Vizigotların 410’da Roma kentini istila edip yağmalamasını imparatorluğun Hıristiyanlığa dönmesinin lanetine bağlayanlara karşı Hıristiyanlığı savunmak için yazdı. Bu eseri felsefe tarihinde önemli kılan biri çökmekte, diğeri ise yükselişe geçmekte olan iki farklı dünya anlayışının tam ortasında, ikincisinin meşruiyetini sadece teolojik kanıtlara değil, aynı zamanda ilkinin politik ve toplumsal kusurlarının yeni din anlayışıyla birlikte ortadan kaldırılmakta olduğu iddiasına dayandırıyor olmasıdır.

Eserdeki Yunan-Roma kaynaklı dünya anlayışının reddi politik olmakla birlikte, bu anlayışa getirilen eleştiriler temelde eski tür politikanın aşağılandığı bir düzlemde gelişir. Abramson’ın deyişiyle, Augustinus Aristoteles’in bireylerin politik aidiyet sayesinde kendilerini yetkinleştirdiğini gördüğü yerde sadece İsa’dan uzaklaşmış insanların büyük trajedisini görür. Yunancada “kent” anlamındaki polis’ten türemiş olan ve ilkin “kente ait”, sonra da “vatandaş” anlamını taşıyan polites ya da onun Latince karşılığı olan cives teriminin insan için hor görülesi olan, yere ait bir kimliği imlemekten öte anlamı yoktur. Augustinus buradan hareketle yer ve gök devleti olmak üzere iki farklı “sevgi” anlayışını kuramlaştırır; ona göre pagan Roma devletinin çöküşü kendisini sevmesine yani yere ait olmasına rağmen göğün her yeri kuşatan kutsal Tanrı devletiymiş gibi, emperyal bir politika izlemesine dayanır. Başka deyişle Augustinus’a göre asıl mücadele Tanrı ile Şeytan arasında değil, Tanrı ile insanoğlunun “kendi”sine dönük arzuları arasındadır. İdeal politika da İsa’nın kendi çarmıhını taşıyarak ardından gelecek olanlara da aynısını tavsiye etmesi gibi, yerdeki her şeyin ve tabi ki politik idarelerin de Tanrı devletine, yani “Tanrı sevgisi”ne teslim olmasından geçer. Yer sevgisi kapsama alanını genişletmeye odaklıdır, dahası açgözlülük, şiddet ve rant beklentisine dayanan daha uzun süre iktidar olma arzusuyla birlikte yürür; Kabil’in Habil’i, Romulus’un da Remus’u öldürmesinin nedeni budur. Dolayısıyla hiçbir yer devleti kuruluşundan yükselişine ve batışına, hiçbir zaman kusursuz adaleti sağlayamaz. Augustinus bu noktada ironik bir şekilde adeta insanları “devletin bittiği yere, oraya” davet eden Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün prototipidir.

Augustinus Cicero’nun Roma devletini yani res publica’yı res populi yani “halkın malı” olarak tanımlamasını eleştirir, ona göre bu devletin sadece adında “halk” vardır, politikası yönetici elitlerin (Senatoryal kadronun) istencine dayanmakla birlikte onların yararına odaklanır, dolayısıyla kendi sevgi unsurlarına dair ortak bir sözleşme imzalayan yani bir anayasa çerçevesinde bir araya gelen halk (19.24) “kendi malı” olması gereken devletin çetecileri andıran idaresi altında ezilir. Bu eleştiri Augustinus’un döneminde Roma’nın Altın Çağı olarak görülen cumhuriyet devrine dönüktür, ona göre diğer yer devletleri gibi Roma devleti de “iyi” ve “doğru” olma illüzyonu yaratmış ve sahte, geçici değerlerle evrensel ve ebedî tanrısallığın üzerini örtmüştür.
Augustinus yeryüzünde bir Hıristiyan devleti olamayacağını savunmakla birlikte Kilise’nin heretiklere karşı devlet gücünden yararlanabileceğini düşünmüş, yine heretikleri aşırıya kaçmadan cezalandırarak hak yola getirmenin onları cehennem ateşinden kurtarmak olduğunu varsaymıştır. Bu düşünce yukarıda özetlediğimiz yer devletlerine ilişkin eleştirisiyle tezat oluşturur, zira Avrupa’nın ondan sonra deneyimlediği Engizisyon geleneği Augustinus’un cevaz verdiği türden bir teolojinin bir tür yer egemenliği oluşturmada kullanılabileceğini örneklemiştir. De Civitate Dei okuyucular için sadece önceki pagan politik deneyimine ilişkin ilk kapsamlı Hıristiyan eleştirisi değil, aynı zamanda Kilise’nin yeryüzündeki meşruiyetinin dayandırılabileceği ilk teknik metin olarak da anlam kazanır.

Sonraki dönemde Bossuet, Ozanam, Friedrich Schlegel ve diğer Katolik yazarların defalarca irdelediği bu eser Papa 13. Leo’nun Hıristiyan Devletler Yönetimi için yayınladığı genelgeye (Immortale Dei, 1 Kasım, 1885) göre Hıristiyan bilgeliğini öyle açıkça ortaya koymuştur ki, sadece yaşadığı dönemin Hıristiyanlarının davasını savunmamış, aynı zamanda Hıristiyanlara dönük fikir saldırılarını sonsuza dek savuşturmuştur. Papa’nın bu değerlendirmesi Kilise’nin bu eseri ne kadar değerli bulduğunu gösterir, kimi felsefe tarihçilerine göre bu değerlendirme de esere hakkını tam verememektedir, böyle düşünenler onu Kutsal Kitap’tan sonraki en büyük Hıristiyan metni olarak değerlendirmekten geri durmamıştır.

Batı düşünce tarihinde yüzyıllar boyunca okunmuş, çevrilmiş ve hakkında kapsamlı yorum metinleri yazılmış olan De Civitate Dei’in henüz Türkçe çevirisinin yapılmamış olması büyük bir eksikliktir. Tamamı Türkçe okunmamış, içindeki kavram okyanusu Türkçe karşılığını bulmamış olan bir eser üzerine Türkçe yorum üretmenin sakıncaları başka bir yazının konusu ama şurası açık ki, batı düşünce tarihindeki başarının bu sakıncaları gidermiş olmakla yakından ilgisi var.

CİTY OF GOD, Augustine, vols. I-VII, Çev. G. E. McCracken, William M. Green, David S. Wiesen, Philip Levine, Eva M. Sanford, William Chase Greene, Loeb, Harvard University Press, 1957.


*Yeditepe Üniversitesi, Latince Okutmanı.

Psikanaliz, Dil ve Felsefe (Abdurrahman AYDIN)

Bir acayip ülkede yaşıyoruz. Örneğin yapısalcılığın defterinin çoktan dürüldüğü, birine ‘yapısalcı’ demenin, o birinin bütün entelektüel yetilerini zan altında bırakmanın bir ifadesi olduğu, fakat Saussure’ün kimi temel metinlerinin daha 2014’te çevrildiği, Roman Jakobson’un hiçbir metninin çevrilmediği, çatır çatır Agamben tartışıldığı halde Émile Benveniste’in pek de meraka mazhar olamadığı, Lévi-Strauss’un çeviri kıtallerine uğratıldığı (Tahsin Yücel çevirisi dâhil) bir tuhaf ülke! Bu hâl, dile ilişkin tartışmaların derinleşmesinin de önüne geçiyor. Öyle ki, “Erkekler, içlerindeki dişil sese kulak verebilmeli, bu zenginliği heba etmemeliler” dediğinizde, hâlâ ‘dişi’ dediğiniz, üstelik ‘kadın’ diyemediğiniz için bunu dediğiniz ileri sürülerek, sözüm ona feminist bir eleştirinin muhatabı durumunda bulabiliyorsunuz kendinizi. Üstelik ideoloji eleştirisine en çok ihtiyaç duyduğumuz, her türlü kimliklenme halinin, kendisini bir performans olarak sunduğu çağımızda, dil üzerine düşünmeye bu kadar ihtiyaç duyduğumuz bir çağda, dil üzerine düşünümlerin bu kadar akim kalması umutsuzluk nedenidir. Türkçe ustası Hasan Ali Toptaş bile, Latife Tekin’le bir söyleşilerinde, şunları söylüyordu: “Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Dil konusunda birçok şeyi çok geç fark ettim ben. Yıllarca dilin kendi kendine yaşayan bir şey olduğunu sandım. Öldürülebilir, yaşatılabilir olduğunu çok geç fark ettim.” En nihayetinde insan, dilin içinde geçen bir olaylar dizisi, bir döndürmeler, benzetmeler ve bükünlemeler alayından başka, çeşitli söylemlerin kesiştiği bir dört yol ağzından başka nedir ki?

Özneyi kuran dildir ve tam da bu nedenle,  dil, çoğunlukla, kendimiz hakkında konuşma gücümüzü iptal eden bir söylem olarak gerçeklik kazanır. Çağımız dünyasında, ‘ben’ hakkında konuşmayı olanaksız kılan, herkesin, kendi benini etkin evrenselliğin biricik ölçütü saydığı için sürekli ‘ben’ demesi, fakat bu halin, söylemenin öznesi ile söylenenin öznesi arasında bir ayrımı iptal etmesidir. ‘Ben’ hakkında neredeyse her türlü konuşma girişimi, ‘ben’i konuşmanın tıkacı haline getirmekte ve sözü düğümlemektedir. Bu girişimler, Lacan’ın adlandırmasıyla boş-söze tekabül etmektedir. Boş-sözün ‘ben’i, sözü üstlenmemekte ve bu nedenle de sözün bağlayıcılığından, söylemenin sorumluluğundan kaçıvermektedir. Bu, bazen, konuşucunun, kendisine siyasal bir sorumluluk imajı vererek, siyasal bir sorumluluk nedeniyle söylemekte olduğu biçimindeki bir boş-sözün arkasına çekilerek de gerçekleştirdiği bir edimdir. Buna karşılık dolu-sözde, konuşucu, sözü üstlenir. Söylemenin öznesi olarak, söylediğinden ve söylerken söylemediklerinden sorumlu olduğunun farkındadır. Bu bakımdan yalnızca bir aralıkta özne olunabilir; tahkim edilmiş bir mevzide değil. O halde iki konum arasındaki temel ayrım, birinin ideolojik bir kimliklenme hali olmasına karşılık, diğerinin bir özneleşme edimi ve süreci olmasıdır.

İnsanın dile önsel hiçbir deneyimi olmadığına ya da varsa bile, ancak dil aracılığıyla eklemlenebilir olduğuna göre, insani deneyim alanımızın kuruluşuna bakmak, aynı zamanda dile bakmak anlamına gelmektedir. Bu bakımdan Russell Grigg, Lacan, Language and Philosophy (‘Lacan, Dil ve Felsefe’) adlı yapıtında, Lacan’ın yaptığını bir adım ileri götürerek, dilbilimin psikanalize sunduğu katkıları, felsefi bir alan içerisinde yeniden tartışmaya açmaktadır. İki kısımdan oluşan kitabın ilk kısmı, Lacan’ın düşüncesinin temel kavramlarına eğiliyor; Lacan’ın Oedipus kompleksine Babanın-Adı kavramı yoluyla getirdiği yeni yorumu ve Simgesele girişin dile giriş olarak konumlandırılması yoluyla bir psikanalitik antropolojinin olanaklarının belirmesini ele alıyor. Bu kısımda ayrıca Lacan’ın göstergebilimin olanaklarından nasıl yararlandığı konusuna odaklanılıyor ve psikanalize getirilen yeni düzenlemenin dilbilimsel temelleri inceleniyor.

Kitabın ikinci kısmında ise son derece güçlü bir yorumla altı düşünür ele alınıyor: Bilimin öznesi sorunu açısından Descartes; insan varoluşunu doğal ve akılsal olarak ayırıp da insanın etik eylemini doğal yanına karşılık gelen eğilimleri doğrultusundaki eylemlerinden ayıran, etik eylemi akılsal olanla bitiştiren ve böylelikle de etiğin öznesini salt bilincin öznesi olarak konumlandıran Kant ile bilinçdışının öznesi düşüncesiyle, Kantçı düşüncenin temellerini oyan Freud; hiçliğin mantığı dolayımıyla Lacan’la ilişkisi bakımından Badiou;  mutlak özgürlük sorunu bağlamında Žižek; bilinçdışının bir dil gibi yapılanmış ve bilinçdışının işleyişinin de metafor ile metoniminin retorik rolleri doğrultusunda olduğunu söyleyen Lacan’ın bu iki kavramı kendisinden aldığı Roman Jakobson. Grigg, bunları ele alırken, Lacan’ın başkalarının kavramlarını yeni bağlamlarda nasıl yeniden işlettiğini ve yeni anlamlarla donattığını da ortaya koyuyor; fakat aynı şekilde Lacan’dan devralınan kavram ve aygıtların da buna benzer serüvenlerinin izlerini sürüyor.

Temel metinleri Türkçeye yeni yeni kazandırılmaya başlanmış olan Lacan’ın düşüncesini kavramak yolunda bir pusula işlevi görebilecek kadar kullanışlı, fakat aynı zamanda daha geniş bağlamlı tartışmalar yürütecek kadar da derinlikli bir çalışma yapmış Grigg, saygısını yitirmeden, ama Lacan’ın-Adından da çekinmeden. Lacan’ın düşüncesinin, özellikle ideoloji eleştirisi bağlamında sunduğu aygıt ve olanaklar düşünülürse, bunca lafazanlığımızın arasında, Nami Başer’in uydurduğu nefis sözcükle, biraz da ‘laklakanlık’ etmek için… Ne iyi olurdu!

LACAN, LANGUAGE AND PHILOSOPHY, Russell Grigg, State University of New York Press, New York, 2008.



Göz İçin/de Bekleyen Kitaplar (Utku ÖZMAKAS)

Osman Konuk, “Türk Argosu” şiirinde “rüyalar görülmek ister; gözler içinde bekler” demişti. Konu kitap olunca “rafta unutulanlar”, “çekmecede tozlananlar”, “kapağı bile kaldırılmamışlar”, “sırası hiç gelmeyenler”, “arka kapağı dışında göz gezdirilmeyenler” diye Foucault’nun Çin Ansiklopedisi örneğini anımsatacak denli çoğaltılabilir bu “bekleme listesi”. Elbette, bazen göz içinde veyahut önünde değil, başka diller içinde de bekler kitaplar. O nedenle bu sayımızda başka dillerde, başka gözlerde çevrilmeyi bekleyen kitapları ele aldık.

Meramımızı şöyle açalım: Türkiye’de son yıllarda romandan kurama kadar çok ciddi bir “çeviri birikimi” oluştu. Şüphesiz ki çeviri kitaplar, kültür dünyamıza dışarıdan uzatılan aynalardır. Sadece dünya klasikleri gibi evrensel kültürel kanonun asli kirişleri değil, aynı zamanda çocuk kitaplarından sosyal bilimlere kadar dünyamıza başka nişler açan ve böylelikle “yan odada” neler olduğunu görmemizi sağlayan çeviri metinler düşünmenin önemli basamaklarından birisidir.

Çeviri söz konusu olduğunda tabloyu ziyadesiyle karamsarlaştıran gerçekler belleğimizi terk etmiyor: Çevirmen ücretlerinin düşüklüğü, çevirilerin kötülüğü, çeviri kitap teliflerinin yüksek olması, çalıntı/korsan çeviriler, hatta çevrilmiş bazı metinlerin yeniden çevrilmesi gerekliliği vb. Bu konular konuşuluyor, konuşulacak ve konuşulmalı; ancak ortada pek konuşulmayan, göz ardı edilen bir konu daha olduğunu düşündük: Dünya klasikleri gibi yolculuğuna biletini kendisi alan kitapları bir yana koyarsak, çevrilen kitapları kim ve nasıl seçer? Yayın yönetmenleri, editörler, çevirmenler, ajanslar, (hatta ve ne yazık ki) basın bültenleri? Bu seçicilerin görme alanının dışında kalan kitaplar ne olacak? Başka dillerde hangi kitaplar okurunun göz izini bekliyor?

Yukarıda andığımız sorularla yola çıktık; ancak kısa zamanda karşımıza başka bir sorun çıktı: Başka dillerin çokluğu kadar, başka kitapların çokluğu! Tabloyu önümüze koyunca çocuk kitapları, biyografiler, mutfak kitapları, romanlar, şiir derken, sınırı bir yere çekmemiz gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Böylece suyundan bir katre içmeye çalıştığımız “sosyal bilimler”in okyanusunda karar kıldık. Bilmediğimiz derelerde boğulmaktansa ucundan bucağından da olsa tanıdığımız ve manzarasını izlemenin keyfine ufkunda yitmenin korkusu eşlik eden bu sulara daldık.

Elbette başka gözler içinde bekleyen başka kitaplar da var. Bu nedenle elinizdeki mütevazı dosyanın benzeri çabalara yol açmasını ve “her başlangıç başka bir başlangıcı çağırır” sözü ışığında yalnızca bir başlangıç çağrısı olarak düşünülmesini dileriz. İyi okumalar…


Güzelliğin Tuhaflığı (Doğuş SARPKAYA)

Büyük anlatıların dönemi bitti söyleminin yarattığı yanılsamalardan biri büyük edebi eserlerin yazılamayacağı fikridir. Çağın ruhuna nüfuz etmek, toplumsal gerçekliği yansıtmak ve bunu estetik kaygıları göz ardı etmeden gerçekleştirmek olanaksızmış gibi bir hava yaratılıyor. Hızın ve değişimin egemen olduğu bir dönemde kalıcı edebi eserlerin verilebileceğine inanmak ise düpedüz safdillik olarak kodlanıyor.  Oysa çağdaşımız pek çok yazar, bu önyargının kırılmasını sağlayacak çok önemli eserler verdiler. 2010 yılında aramızdan ayrılan José Saramago bu yazarlar içinde önde gelen isimlerden.

Peki,  Saramago’nun özgün ve kalıcı eserler verdiğini düşünmemizi sağlayan ne? İlk cevap, Harold Bloom’un bakış açısını ödünç alırsak, eserlerinin tuhaflık sınırlarını epey aşıyor oluşu. Çağımızda “güzelliğe tuhaflık ekleme” konusunda uzmanlaşmış yazarların başında José Saramago’nun geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bloom, Batı Kanonu eserinde mükemmellikle yüzleşmesinde sıklıkla karşısına çıkan cevabın tuhaflık olduğundan bahseder. “Kanonsal bir eseri ilk kez okuduğunuzda beklentilerinizin karşılanmasından ziyade tuhaf, tekinsiz bir şaşkınlıkla karşılaşırsınız… - Kanonsal eserlerin- ortak noktası onların tekinsizliğidir, sizi alışık olduğunuz yerde, evinizde yabancı hissettirmeleridir”.

Saramago öncelikle biçim konusunda kendine özgü bir tarz yaratarak okuyucunun okuma alışkanlıklarına bir saldırı düzenledi. Uzun paragraflar, sonu gelmeyen ve virgülle ayrılan diyaloglar çok satarların kısa paragraflı yapısına ve derinlik özürlü cümlelerine bir cevaptı. Biçim konusundaki bu özgünlüğün üsluba yansıyışı ise yazardan bağımsız bir anlatıcının metne dâhil edilmesi oldu. Saramago’nun tüm romanlarında karşımıza çıkan anlatıcı, roman karakteri gibi metnin içine sızmayı başarıyordu. Kimi zaman metne mesafeli bir raportörün sesini duyduğunuzu hissederken, kimi zamansa hayat tecrübelerini okuyucu ile paylaşan, anlık olaylara yorumlarını katmaktan çekinmeyen bağımsız bir roman karakterine dönüşüyordu bu anlatıcı.

“Bana bir tekne ver”

Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yeni baskısı yapılan Bilinmeyen Adanın Öyküsü Saramago’nun yazma serüveninin kısacık bir özeti olarak okunabilir. Roman, basit bir olay örgüsünün nasıl çok katmanlı boyuta taşınabileceğini ve alışkanlıklar evrenimizden uzaklaştırılabileceğimizi gösteriyor. Kitap, daha ilk cümleden alt-üst, hükümdar-tebaa ilişkisini ters yüz eden bir cümleyle başlıyor: “Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver.” Kitap ilerledikçe kahramanımızın bilinmeyen adayı bulmak için tekne istediğini öğreniyoruz. Ama bu isteği iletmek için kralı ayağına çağırıyor ve kral  isteğini ‘’bürokrasinin işbilir kanalları aracılığıyla iletmeyi reddeden densizin ne istediğini bizzat öğrenmeye karar veriyor. ‘’

Bilinmeyen Adanın Öyküsü  aynı zamanda yaratıcı yazarın, “artık yeni bir şey yazılamaz” diyen kiniklere verdiği güçlü bir yanıt. Saramago, kahramanını bilinmeyen adanın peşine düşürürken, kendi yazarlık serüvenini de masaya yatırdığını hissettiriyor okuyucuya. “Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık… haritalarda bütün adalar var” diyen krala karşı “bilinmeyen ada kalmadığını nereden biliyorsun, kral efendi… bilinmeyen bir adanın olmaması imkansız” diye cevap verirken, özgün bir eserin olanaksızlığını vaaz edenlerle de polemiğe giriyor sanki.

“Kendinden çıkıp kendine bakmak”   

Bilinmeyen adaya doğru yapılacak yolculuk aynı zamanda “kendinden çıkıp kendine bakma” çabasının ürünü,  çünkü “kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir”. Yine de Bilinmeyen Adanın Öyküsü bireysel bir keşif eylemine doğru ilerlemiyor. Bilinmeyen adayı arayacak kişinin bunu tek başına başarması olanaksız; çünkü kahramanımızın koca tekneyle yolculuğa çıkabilmesi için kendisine yardımcı olacak tayfalara ihtiyacı var. Tayfa toplamaya çıktığında aldığı tepkilerin kahramanımızı pes etme noktasına sürüklemesi ile yazarların yaratıcılık buhranları arasında bağlantı kurmamak mümkün değil. Teknesine kavuşan adamın tayfa bulamayınca yaşadığı kararsızlık, inanç kaybı ve umutsuzluk, yeni bir adım atmanın yarattığı korkuyu imliyor diğer taraftan. Çünkü her yeni adımın yaratacağı bu belirsizlik, bilinen dünyanın konforundan uzaklaşmaya sebep olur.

Saramago, bilinmeyenin evrenine tek başına göndermiyor kahramanını. Sarayda çalışan temizlikçi kadının kararlar kapısından çıkıp adamın peşine düşmesiyle öykü başka bir boyut kazanıyor. Bu boyut Saramago romanlarında kadınların hep ayrıcalıklı bir konumda olmasıyla da bağlantılı olarak gelişiyor. Kadınların yaşam karşısında daha dik durduğu ve pes etmeme konusunda daha kararlı olduklarına yapılan bu vurgu çoğu Saramago romanının merkezi olmuştur. Örneğin Körlük ve Görmek’i düşünelim: Her iki romanda da doktorun karısı insanlığın vicdanı haline dönüşerek, tüm yaşananları takip etmişti. Bilinmeyen Adanın Öyküsü’nde ise kahramanımızın yolculuğa tutunmasını sağlayan bir güç haline dönüşüyor temizlikçi kadın. Saramago eril söylemin öngörülemez, dengesiz, hezeyan içindeki kadın klişesini baş aşağı ederek okuyucuyu ters köşeye yatırıyor.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü kısacık bir roman olmasına rağmen yazarının dehasını okura gösterebilen bir kitap. Bir masal okuduğunuzu düşünürken;  iktidar, toplumsal cinsiyet, varoluş gibi konular hakkında düşünmeye başlıyorsunuz. Kitabı elinizden bıraktığınızda hissettiğiniz şey ise başka bir dünyanın mümkün olduğu umudu oluyor.

BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ, José Saramago, Çeviri: Emrah İmre, Desenler: Birol Bayram, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Kendinden Kaçışın Edebiyatı (Barışcan DEMİR)

Can Yayınları, 2011 yılının başlarında gotik-romantik adlı bir seriyi yayımlamaya başlamıştı. Yayınevinin bu serisi, Walpole’un Otranto Şatosu, Ann Radcliffe’in Sicilya’da Bir Aşk Hikayesi, Friedrich de la Motte Fouqué’nin Undine’si, Schiller’in Hayaletgören’i gibi on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıl gotik roman klasiklerinin çeşitli örneklerinin yanında, Türkçede ilk defa öykü derlemeleri dışında bir tam-metin çevirisiyle karşılaştığımız Hoffmann’ın Gece Tabloları isimli öykü kitabını da yayımlayarak, türün severlerini mest etmişti. Oldukça başarılı bir şekilde yoluna devam eden seri, 2012 yılının sonlarında -yüksek ihtimalle satış rakamlarının düşük olmasından dolayı- aniden kesildi. Bu ani kesintinin ardından, tam “Artık Hoffmann’ın diğer eserlerinin çevrilmesini çok bekleriz.” diyorduk ki, Can Yayınları’nın yaptığı bir sürpriz sonucunda, Zehra Kurttekin’in on dokuzuncu yüzyılın ruhunu taşıyan eşsiz çevrisiyle yayımlanan Şeytanın İksirleri’nin kitapçı raflarında yerini almış olduğunu öğrenmemizle, kaybettiğimizi düşündüğümüz romantik umudun yeniden ateşlendiğini duyar gibi olduk.

Kötü İkiz Motifi   

Kitabın ana karakteri olan Medardus, Kapuçin Tarikatı’nın rahibi olma hayalleri kuran bir keşiştir. Medardus’un rahiplik eğitimini tamamlama yolunda ilerlediği manastırda bulunan kutsal eşyaların arasında Şeytanın İksiri’de saklanmaktadır. Bu iksir, içildiğinde, içeni kötüye yöneltecek olmasından ötürü yasaklı bir nesne olmasına rağmen, sanki bir nefsi sınar gibi yok edilmeyip, saklanır. Rahiplik yolunun bu şekilde ele alınışı bile kitabın özetini verir niteliktedir. Kapuçin rahipliği yolunda ilerlemekte olan kişi, hem dünyevi olanın hazzını isteyen hem de dünyevi olanın hazzından arınmaya çalışan olarak ikiye bölünen kişi olmak zorunda kalacaktır. Hoffmann, bu tip bir ikiye bölünmüşlüğü, on dokuzuncu yüzyıl edebiyatında popülerleşen “kötü ikiz” motifi ile destekleyerek, insanın içinde barındırdığı negatif ikizini ortaya koymaktadır. Şeytanın İksirleri, tam da bu “nefsine sahip çıkan ve çıkmayan kişi” ikiliğinin aynı kişide vücut bulması fikri üzerine kurulacaktır. Plotinos ve Augustinus felsefesi ile beslenen konu açıktır: Bedensel olana yönelimin, kişiyi günaha ve kötüye ulaştıracağı, dolayısıyla da ulvi olandan, tanrısal olandan uzaklaştıracağı fikri metin boyunca Medardus’un peşini bir türlü bırakmayacaktır.

Dünyevi Olanın Peşinde   

Medardus, gerek hitabet yeteneği sayesinde kitleden aldığı övgülerle ulaştığı şöhret ile hareket ederken, gerekse ulaşmaya çalıştığı dünyevi aşkı Aurelie’nin peşinde koşuştururken ne cinayet işlemekten, ne yalan söylemekten, ne de insanları birbirine düşürmekten geri kalmayacaktır. Günümüzde bunlar basit gibi görünen, iktidara gelmiş olan hemen hemen her devlet adamında görülebilen özellikler olarak popülerleşip, sıradanlaşmış olsa bile, Ortaçağ rahipleri için geri dönüşü olmayan günahkârlıklar olarak bariz bir korku kaynağıdır. Peki, bir rahip çömezini, bunca günahı işlemeye itecek olan dünyevi hazzın peşine düşmesini sağlayan şey nedir? Goethe, Eckermann’la yaptığı konuşmalarında, romantizmi şu sözleri ile ele almaktadır: “Yenilerin çoğu, yeni olduğu için romantik değil, aksine zayıf, kırılgan ve hasta oldukları için romantiktir.” Goethe’nin deyiminden yola çıkan bir açıklamayla, romantikliğin zayıf ve hasta bir ruhun erdemi olduğu sonucuna varabiliriz. Goethe’nin çağdaşı olan Hoffmann da böyle düşünüyor olacak ki, karakteri Medardus’un doğasını kötüye kaymaya oldukça elverişli bir zayıflıkta kurgulamıştır. Medardus’un zayıflığından kaynaklanan hastalığı ise açıktır: Dünyevi olanın peşine düşmek.

Hoffmann Edebiyatının Gücü   

Hoffmann’ın eserini edebi anlamda güçlü kılan iki unsur vardır. Bunlardan ilki, metin boyunca iki farklı karakterin tek bir ağızdan konuşturulup, okurda sanki tek bir karakteri dinliyormuş hissinin uyandırılmasıdır. Tekinsizin edebiyatı olan gotik tür, tam da böyle kurgulanmış bir sürükleyiciliğe ihtiyaç duymaktadır. Hoffmann, bu işi o kadar kusursuz bir şekilde başarmıştır ki, okur metnin sonuna kadar günah çıkaranla günahı yaratanı ayırt edebilme bulmacasıyla sınanacak ve yüksek ihtimalle merakına dem vuramayıp, son sayfaya kadar ilerlemek zorunda kalacaktır. Benzer bir metot, Hoffmann’dan çok sonra, bir Hoffmann aşığı olarak yazan Dostoyevski tarafından, Öteki isimli romanının ana karakteri Golyadkin’in içine düştüğü tekinsiz durum için de kullanılmıştır. Dostoyevski, bahsi geçen romanında, kötü ikizin, Golyadkin’in kendi mi yoksa başka biri mi olduğu sorusunu daha romanın başlarında ortaya atmak zorunda kalmışken, Hoffmann’ın, eserin sonuna kadar çözülemez kıldığı bulmacasını, ikiliği akla bile getirmeyecek bir incelikle işlemiş olması, Şeytanın İksirleri’nin edebi değerini açıkça ortaya koyacaktır. Metni, edebi anlamda güçlü kılan ikinci unsur ise, Hoffmann’ın metne sokmaya ihtiyacı olmamasına rağmen araya karıştırdığı unutulmaz berber karakteri Pietro Belcampo’dur. Romantizm akımının sanatı tanrısallaştıran yaklaşımının en iyi örneklerinden birini, kendini saç ve sakal kesme sanatçısı olarak takdim eden berber Belcampo’da görebiliriz. Belcampo için müşterileri, yontulmamış bir heykel, beyazı yeni kurumuş bir tuval gibidir. İçinde taşıdığı bu iki unsur sayesinde, Şeytanın İksirleri, hem eşsiz bir gotik roman hem de unutulmaz bir Alman klasiği olarak edebiyat tarihindeki yerini sağlama almış olan bir yapıttır.

ŞEYTAN İKSİRLERİ, E.T.A. Hoffmann, Çeviri: Zehra Kurttekin, Can Yayınları, 2014. 

Derin “Bir Gemide” (Sacide ALKAR DOSTER)

Bazen bir kitap okursunuz, içine alır sarmalar sizi. Bazen üveylik koyar kendiyle arasına bir diğer kitap. Onları bize kardeş yapan içindekilerin yaratıcısına olan bağlılığımız, yazarın kalemine duyulan yakınlıktır çoğunlukla.

Minimalist akımın en iyi örneklerini veren Edgü, gerçekçilik üzerine düşünmeye çağırıyor okuru. Öykülerindeki düş ve gerçek tanımlamasını ise şöyle yapıyor: “Ben gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradım. Bize gerçek diye sunulanlar önünde sonunda yazarın uydurduklarıdır. Gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu kanımca düşten geçer.” İlk basımı 1978 yılında gerçekleştirilen ve 1979 yılında Sait Faik Hikaye ödülünü alan Bir Gemide, 1962-1976 yılları arasında yazılmış sekiz öyküden oluşuyor. Öyküler arasında gezinirken gerçek birçok zeminde yer değiştirip yeniden yaratılıyor.

İlk öykü Kaza, anlatıcının otobüsle yaptığı Ankara yolculuğu sırasında yaşadığı kaza etrafında gelişir. O hariç herkes kaza yapanın bir uçak olduğunu söyler. Öykü kahramanı etrafındakileri kendine inandıramaz ve bir sarmalın içine hapsolur.

Kent Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku, Anlatıcının kokulara duyarlılığıyla betimlenir. Ancak tüm kokulara hassas algıları, tanımlayamadığı kötü bir kokunun belirmesiyle duyarsızlaşır. Evde, sokakta, kentin her yerinde dayanılmaz derecedeki bu kötü kokuyla yaşayamaz hale gelir. Sorun şudur ki onun dışında kimse kokunun farkında değildir. Koku, giderek yozlaşan şehrin ve değerlerini yitiren insanlığın simgesidir.

Bir Gemide, insan varoluşu ve sorgulama üzerinde gidip gelir. Anlatıcının gemide tanıştığı genç bir yolcuyla, başıboş, rotasız ve kaptansız yol alışı yaşam üzerinden anlatılır. İnsanların sorumsuzluğu ve ilgisizliğinin yaşam üzerindeki etkisi ve hakikatın arayışıdır esas. Okurun derinliğine kendini kaptıracağı Bir Gemide incelikle işlenmiş bir öykü.

 - Söz konusu senin kurtuluşun, dedim. Başka kurtuluş yok. Bu gemi batacak. İçindekilerle birlikte. Yüzüme baktı, tiksintiyle mi, acıyarak mı, çıkaramadım.
- Atlayıp yüzsem ve o ışıklara varsam bile kurtulmuş olmam ki, dedi. Benim istediğim ortak bir kurtuluş.
- Ortak bir kurtuluş yok, dedim.
- Var, dedi. Olmalı. Bu köhne geminin üstünde yaşasak bile var. Gemi su almaya başlasa bile var. Kayalara çarpsak bile var. Batarken bile var. Giderek, asıl o zaman var diyesim geliyor. Gerçek bir umutsuzluktan doğan gerçek bir kurtuluş. Bir gün göreceksiniz bunu 
Seksek, diğer öykülerde de okurun sıkça karşılaştığı gerçeklik kavramını yeniden gözler önüne serer. Toplum, iktidar ve kokuşmuşluğun izine rastlanır öykü boyunca.

Kokuşmuştur her şey. Etler. Tüm yiyecekler. Her şey. Ama gene de: Hayır, kokuşma olayı yok. Bu et yenebilir, diyor doktor. Bu et yenebilir demek. Öyleyse sen ye it oğlu it. Etin kokuştuğunu bilenler baş kaldırıyor. Güvertede ayaklanma. Açlık daha iyi. Ölmek daha iyi. Bu kokuşmuşluktan.  

Olanak-siz, öykü yazmaya başlayan anlatıcının yer yer değiştiği ve farklı bakış açılarının gözlemlenebildiği bir öykü. Hikaye nesne ve özne anlatıcıların dilinden yansır okura. Bu yansıma, öykü yazma eyleminin deneyselliği açısından da önem taşır. Çünkü yeniyi seven ve korkmadan uygulayan Edgü, çoğulcu anlatıcı tekniğini bu öyküde denemiş ve dönemin öykücülüğüne de önderlik etmiştir.

Kanca, anlatıcının geçmişine dönüşünü, ilk gençlik heyecanlarını, aşkı arayışını, coşkunluğunu, keşiflerini ve gelecekte karşılaştığı eksikleri işler. Yazarın öykülerinde rastladığımız erotizm, öyküde ustaca kullanılır.
Edgü’ye göre yazmak, neyi anlatmak değil, nasıl anlatmaktır. “Resimde önemli olan portre natüre-morte, değil, bunların nasıl resmedildiğidir. Resim ne kadar büyük ve konusu ne olursa olsun o anda karşınızdadır, onunla dolaysız bir diyaloğa girme olanağı vardır.” der. Görsel sanatlardan aldığı ilhamla, hiçbir fazlalığı kabul etmeden, sözcüklerin en yalın halleriyle geçer tuvalinin karşısına. Edgü, o çok sevdiği tuvalini düşün renkleriyle boyarken, kıyısına gerçeğin siyahını eklemeyi de ihmal etmez.

BİR GEMİDE, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık, 2014.

Tanrı öldü, yaşasın yeni Tanrılar! (Ali MERT)

Daha ilk sayfalarda, “Aydınlanma’nın Sınırları” başlığını taşıyan birinci bölümün başında, “Din gündelik yaşamımıza müdahil olmaya başladığı anda, ondan vazgeçmenin zamanı gelmiştir. Bu açıdan alkolle belirgin bir benzerlik taşır” diye bir cümle var. (s. 15)

Temel olarak dinin gündelik yaşama müdahil olmasını, günlük hayatın dokularına işlemesini, özgürlük alanımızı daraltmasını vb. inceleyen bir kitap olmasa da, çağımızın bu gerçekliğine dokunmadan konuya giriş yapmak pek mümkün değil herhalde.

Hele bu müdahaleyi giderek daha yoğun bir biçimde yaşayıp hisseden Türkiye’de... Günlük hayatımızın dokularına giderek daha fazla işleyen “din olgusu”na karşı, onun güncel müdahalelerine karşı özgürlük çığlığını yükselttiğimiz bir dönemde...

Bizim için mesele “inanıp inanmamak” yahut “dindarlık” meselesi değil elbette; bağnazlıktan yola çıkıp, baskı, despotluk ve din tüccarlığı yapan iktidarın otoritesinde kilitleniyor söz konusu müdahale.

Kitabın meselesi ise başka, müdahaleye değinse de, aslolarak müdahalenin arkasındaki “kimliğe” yoğunlaşıyor; onun tarihsel serüvenini, yıllar içinde farklı düşünürler açısından ve düşün sistemleri içindeki değişimi ve gelişimini ele alıyor; başka değerlerle, en başta da “kültür”le yer değiştirmesi üzerinde duran kapsamlı bir çalışmaya dönüşüyor. Marksist düşüncenin yaşayan en önemli isimlerinden Terry Eagleton’ın son çalışması bu: “Tanrı’nın Ölümü ve Kültür”. 

“Tanrı olmasaydı, onu yaratmak zorunda kalabilirdik” ya hani, işte bu farklı “yaratımlar” üzerinde duruyor Eagleton.  Bir başka deyişle, “Tanrıya vekalet eden aşkınlık formları”nı anlatıyor ve dediğimiz gibi, en başa da Kültür’ü yerleştiriyor. Kültürün yanı sıra diğer bazı kavramları, değerleri ve felsefi kategorileri “tanrı vekili” mertebesine yükselten filozofların, bu yükseltme işlemini ne şekilde yaptıklarını anlatıyor. Bu durumda felsefe tarihinde uzunca bir yolculuğa çıkmak gerekiyor ya hani, işte o yolculuğu gerçekleştiriyor. 

“Yer değiştirme” özetle şöyle: "Modern tarih, diğer şeylerin yanı sıra, Tanrı için bir vali arayışıdır. Akıl, Doğa, Geist, kültür, sanat, yüce, ulus, devlet, insanlık, Varlık, Toplum, Öteki, arzu, yaşam gücü... hepsi de zaman zaman, yerinden sürülmüş ilahiliğin formları olarak hareket etmiştir." (Terry Eagleton “Tanrının Ölümü ve Kültür”, s.69)

Kitabın içinde ilerledikçe, vali’nin, vekil, başvekil, dublör, taklitçi, öykünmeci gibi rollere de geçebildiğini görüyorsunuz.

Her bir vekilin kökenleri, onun etrafında dönen felsefi tartışmalar, İdealizm ve Romantizm gibi büyük okulların kendi atadıkları vekiller ve diğerlerinin vekillerine yaklaşımları, din ve ahlak arasında yaşanan gelgitler vb. üzerinde duran, farklı felsefecilerin ve felsefe tarihçilerinin yaklaşımlarını özetleyen, aktarıcı ve toparlayıcı bir tarzı seçmiş bu defa Eagleton.

Arnold, Burke, Coleridge, Comte, Nietzsche, Novalis, Freud, Fichte, Hegel, Kierkegaard, Schelling, Schiller, Wittgenstein, Voltaire ve tabii ki Marx, diğer düşünürlerden daha önde, tartışmaların ve “vekil atamalar”ın merkezinde yer alıyorlar.

Marx’ın “halkın afyonu” sözü çok biliniyor ve tekrar ediliyor. Peki ya diğer yaklaşımları? “O da dinsel inancın siyasi kimi ikirciklerini miras aldı. Marx’ın dini hem halkların afyonu, hem de rahibin kötücül burjuva vicdana serpiştirdiği kutsal su olarak gördüğü bilinir. Fakat onun dini aynı zamanda kalpsiz bir dünyanın kalbi olarak gördüğü bilgisi daha az yaygındır.” (a.g.e., s. 112)

Marx’ın afyondan vicdana uzanan “ikirciklenmleri” böyle, peki ya marksistlerin? Örneğin, kurtuluşçu söylemler kesişir mi hiç dinsel vaaz ve önermelerle? Örneğin Latin Amerika’daki devrimci/ marksist hareketlerin, dinle ilişkilerinde geliştirdikleri ayrıksı yaklaşım, Michel Löwy gibi marksistlerin üzerinde ayrıntıyla durduğu bir konu değil mi? Toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin daha geniş “kurtuluş teolojisi”ne alan açması, katolik rahiplerin devrimci hareketle “içten” ilişkisi vb. özellikle Latin Amerika deneyimleri için tartışılabilir. Terry Eagleton o konulara doğrudan uzanmasa da, açtığı “kurtuluşçuluk” tartışmaları, benzer çağrışımlara uzanıyor elbette. “Marksizm tümüyle  seküler bir siyaset formu” olsa da “daha geniş bir anlamda, dinsel düşünce ile Marx’ın tarih yaklaşımı arasında bariz akrabalıklar” belirmeye başlıyor ve “adalet, kurtuluş, hesaplaşma günü, baskıya karşı mücadele, mülksüzlerin iktidarı, geleceğin barış ve bolluk hükümranlığı” gibi kavramlar üzerinden yeni sorular ortaya atılıyor...  (a.g.e., s. 124-5)

Sorular, sorgulamalar, vekiller, ikirciklenmeler, çelişkiler, tartışmalar derken, Eagleton’ın anlatımında özellikle “ilk gerçek ateist” olan ve “Tanrı’nın ölümünün dehşet uyandırıcı ve ilham verici sonuçlarıyla herkesten önce yüzleşen” Nietzsche’ye dair söylenenler ayrı bir yer tutuyor. “Seküler toplumun infazından sağ çıkan Tanrı, biri ahlak olmak üzere bir dizi takma ismin ardına gizlenirken”, Nietzsche, “din ve metafiziğin dogmalarına inanmayan, fakat kurtuluş ve avuntunun bu en üstün aracına ihtiyaç duymayı sürdüren” insanın trajedisini anlatıyor. Tam bu noktada, “güç istenci”, “arzu” gibi filozofumuzu ve diğer filozofları çok uğraştıran kavramlar da kafanızda daha berrak bir biçimde yer edinmeye başlıyor.

Kavramlar demişken, kitapta kendi adıma “imgelem” kavramına dair daha derinlemesine bir “imge” ya da “duyu”ya kavuştuğumu söyleyebilirim! Felsefi çalışmaları okumanın, felsefe tarihinde yolculuğa çıkmanın böyle önemli bir katkısı da oluyor. Daha önceki okumalarınız neticesinde aklınıza bir şekilde “yerleşen” kavramlar, yeni okumalarda yeni şekillere bürünebiliyor, “çıkıp yeniden yerleşiyor.”

Nietzsche’nin trajik hesaplaşmaları, “içi dışı bir” düşüncesi ve kişiliğinin yanında, “söyledikleriyle yaptıkları farklı” giden düşünürler de var. Örneğin, Voltaire’in (aristokratlığı ve sınıfsal konumu/çıkarları gereği) “kendi dinsizliğini hizmetçilerine bulaştırmaktan korkması”; Diderot’nun “dinle alay etmesi, fakat onun toplumu birleştirici gücüne değer vermesi”; “katıksız bir materyalist” olan Comte’un, “seküler rahiplik planları” yapması; “Tanrı’yla hiç işi olmayan” Durkheim’ın, “dinin duyguları terbiye etmek için değerli bir kaynak olabileceğini” ileri sürmesi ya da aynı şekilde Strauss’un “dinsel inancın toplumsal düzen için elzem olduğu” kanaatini taşıması vb. Tanrı/vekil ekseninde eserler üretmiş düşünürler açısından bir “samimiyet sorgulaması”nı da gündeme getiriyor.

Bu arada sadece geçmiş düşünürlere dair değil, bugünkü “yaşayan felsefe”ye dair tartışmalar da anlatımı zenginleştiriyor. Kitabın sonlarına doğru Eagleton,  “Tanrı ve ateizm” denince günümüzde akla gelen Richard Dawkins, Alain de Botton gibi popüler düşünürlerle de polemiğe girip (ya da Salman Rüşdi gibi yazarlara “laf atıp”) düşünce kurgularındaki eksiklere, gediklere dikkat çekiyor.

Tüm bu tartışmaların ortasında, bir yandan Tanrı ölürken, diğer yandan “yeni tanrıların doğumuna” beşiklik yapan düşünürler ve Eagleton, aklımızı açmaya, ufkumuzu genişletmeye devam ediyor...

TANRI’NIN ÖLÜMÜ VE KÜLTÜR, Terry Eagleton, Çeviri: Selin Dingiloğlu,Yordam Kitap, 2014.

Ölümünün 50. Yılında Nâzım Hikmet’e Mektuplar: Nâzım Sen Gittin Gideli (Ahmet ÖZER)

Bahçekapılı, hazırladığı büyük boy 287 sayfalık Nâzım Sen Gittin Gideli adlı kitapla Nâzım’ın granitten mezar taşına, duygu ve düşünceden bir taç yerleştiriyor. Nâzım’la yüz yüze gelenler, onu tanıma onuruna erenler, onunla hapis yatanlar, onun kitaplarını okuyanlar, onun şiiriyle beslenenler, onu okudukları için başı sıkıntıya girenler… yazdıkları mektuplarla görüşlerini bütün içtenliğiyle ifade ediyorlar.

Ölüm ve Nâzım Hikmet

Ölüm, bir insanın sevdikleriyle yüz yüze gelemeyeceğini, yaşamın var kıldığı gerçeğin belirtileriyle bir daha yüzleşemeyeceğini ifade eder.
Ama öyle ölümler vardır ki yaşamın gerçeğine yön vermede zaman tanımaz.
Dünya ekseninde bu tür örneklere alabildiğine rastlarız.
Ve şair Edip Cansever’in bir dizesini öne çıkarıp, ölümün kuşattığı insanlara bakarak “ölü mü denir şimdi onlara” deriz.

Nâzım Hikmet onlardan biridir.

Yaşarkan de ölümle kucaklaştıktan sonra da “var” olmayı sürdürmüştür.

Eğer öyle olmasaydı ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, onca seveni ona mektup yazar mıydı?
Nâzım’ın doğumunun 100. yılında dünya çapında kutlamalar olduğu gibi ölümünün 50. yılında da anma törenleri düzenlendiğini biliyoruz. 50. yıl salt törenlerle geçiştirilirse eksik olur düşüncesiyle araştırmacı-yazar Alâettin Bahçekapılı’nın var kıldığı önemli bir yapıtla baş başayız: Nâzım Sen Gittin Gideli.

Kitapta yer alan mektuplara bakarken, bu mektupların sahibini bulduğunu, onun bunları bir güzel okuduğunu düşünüyorum. Sevgilerin, düşlerin, coşkuların, renklerin, kokuların, aşkların savrulup ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya akıp gittiği gibi burada yazılanlar da bir solukta onu Moskova’daki Novodoviçye Mezarlığı’nda bulmuş, ardındaki sevgi selinden haberli kılmış, yaşamını dolduran onca savaşımın bir zerresinin bile boşa geçmediğini göstermiştir.

Nâzım üzerine bugüne değin yazılanlar bir kütüphaneyi dolduracak boyuttadır. Bundan böyle yazılacaklar da olacaktır kuşkusuz. Çünkü Nâzım insanlık kültüründe dünü yarına bağlayan önemli bir köprüdür, bütün insanlığın yolculuk yaptığı. Bu çerçevede onun yaşamı ve savaşımı daha uzun yıllar örneklik oluşturacaktır.

Yürekten Yazılan Mektuplar: Nâzım Sen Gittin Gideli.

Nâzım Sen Gittin Gideli adını taşıyan yapıtın düzenlenmesinde estetik boyut göze çarpıyor. Mektup sahiplerinin yüzde doksanı, sözlerinin giriş bölümünü el yazısıyla kaleme almışlar. Bu bölüm daha sonra yeniden bilgisayara geçirilerek kitabın ana metnine eklenmiş. Böylelikle de Nâzım’a mektup yazanların el yazıları farklı bir karakterde kitabın biçimselliğine anlam katmış.

Bahçekapılı, büyük boy 287 sayfalık bir kitapla Nâzım’ın granitten mezar taşına, duygu ve düşünceden bir taç yerleştiriyor. Nâzım’la yüz yüze gelenler, onu tanıma onuruna erenler, onunla hapis yatanlar, onun kitaplarını okuyanlar, onun şiiriyle beslenenler, onu okudukları için başı sıkıntıya girenler… bir yolla görüşlerini bütün içtenliğiyle ifade ediyorlar.

Bahçekapılı, öncelikle Nâzım’ı sağlığında tanıyanların yazılarına yer vermiş. Üvey oğlu Memet Fuat’ın ayrıntılı bir Nâzım Hikmet özgeçmişiyle açılıyor yapıt. Nâzım’la Bursa Cezaevi’nde yatan, büyük şairden resim dersleri alan, ustasına “Şair Baba” diye seslenen 90’ını geride bırakan Balaban, en sıcak duygularıyla sesleniyor Nâzım’a. Onu bir sürat motoruyla özgürlüğe uçuran Refik Erduran ise bir sevginin, bir kardeşliğin bir bağlığının, bir cesaretin örneğini veriyor. Nâzım hapisten çıkmış sürekli izlenen biridir. Bir süre sonra askere alınacak ve belki de Sabahattin Ali gibi faili meçhul bir cinayete kurban gidecektir. Nâzım’ın 1951-1963 yılları arasında yazdığı, yaşadığı, anlattığı her şey Refik Erduran’ın gözüpekliğiyle gerçekleşmiştir denilebilir.

Hıfzı Topuz, Nâzım’ın Paris’teki Vera’lı günlerini yazmış. Kuşkusuz Paris denilince Nâzım’a ev sahipliği yapan Abidin Dino ve saygıdeğer eşi Güzin Dino gelir akla. Nâzım orada Türkçeye yaslanarak sevdikleriyle anadilinin en güzel sesini paylaşmanın mutluluğunu yaşamıştır. Yazıda yer alan bir fotoğrafta Hıfzı Topuz, Avni Arbaş eşleriyle Nâzım da “saçları saman sarısı kirpikleri mavi”olan sevdiği Vera iledir.

1960’ta Moskova’da Nâzım’ın yanı başında yer alarak ona yüreğini yaslayan değerli bir gazetecinin de mektubu yer alır kitapta. Bu gazeteci-yazar Orhan Karaveli’den başkası değildir. Karaveli’nin tek emeli onun mezarının, ülkesine getirilmesidir. Karaveli, yıllardır yinelediği bu isteğini burada bir kez daha dile getiriyor.
Kitapta Yaşar Kemal’in İngiltere’den yazıp postaya verdiği mektup, “Nâzım’ın aldığı son mektup” olarak belirtilir. Ataol Behramoğlu mektubunda, Nâzım’ın evrensel bir kültür insanı olduğunu, emeğinin insanlık kültürüyle özdeşleştirdiğini vurgular.

Alâettin Bahçekapılı’nın 50. Yıl Armağanı

Yapıtı hazırlayan Alâettin Bahçekapılı’nın mektubunda yansıttığı çok boyutluluk üzerinde durmakta yarar var. Bilindiği gibi Nâzım’ın yaşamı üç devrede ele alınabilir. Birincisi uzun süreli hapis yaşamının öncesidir. İkincisi kilit altındaki yıllarıdır. Üçüncüsü de 1951’den 1963’e uzanan süreçtir. Bahçekapılı, Nâzım’ın göz izini taşıyan Orhan Kemal’den Balaban’a, Aziz Nesin’den Rady Fish’e, Konstantin Simonof’tan Zeynep Hanlarova’ya, Nail V. ’den (Çakırhan) Refik Erduran’a, Nedim Otyam’a… mikrofonu tutuyor. Nâzım’ı anlattırıyor. Onların anlattığı Nâzım’ın insan kimliği, bir gazeteci-yazarın çok boyutlu algı gücüyle dantel gibi örülüyor.

Nâzım Sen Gittin Gideli adını taşıyan yapıtta Nâzım’la ilgili Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam adlı özgün yapıta imza atan Aslan Kavlak’ın mektubundan, şair Ayten Mutlu’nun yazdıklarına uzanan bir sevgi köprüsü görürüz. Nâzım’ın şiiriyle soluk alan, yaşamının savaşım dolu yıllarını binbir kaynaktan okuyarak güçlenen çoğu kişinin, bir anı çerçevesinde büyük şairle yakınlık kurduklarını görürüz. Korkut Akın’dan Orhan Nedim Ayık’a, Ruhi Türkyılmaz’dan Ali Mustafa’ya, Ümit Tarı’dan Mustafa Balel’e, Kâmuran Semra Eren Ayık’tan Melahat Babalık’a, Cengiz Bektaş’tan Mustafa Ruhi Şirin’e, Sevgi Türker Terlemez’den Selçuk Ülger’e… onca kişinin yaşamında bir Nâzım ışığını bulmak söz konusudur. Kitapta, “Sevgili Nâzım Hikmet’imiz” başlıklı yazısında Nâzım’ın yapıtlarının geniş bir listesini hazırlama görevini üstlenen Öner Yağcı’nın emeği, okurlar için bilgi ufku açıyor.

Kitapta yer alan mektubumun ışığında şunu belirtmek isterim ki Nâzım’ın şiirlerini daha sağlığında okurken yaşadığım heyecanı, ona şiirler yazarken de duyumsamışımdır.

Moskova’da Novodoviçye Mezarlığı’nda

Alaettin Bahçekapılı hazırladığı kitabın “önsöz”ünde belirttiği gibi 3 Haziran 2013, Nâzım’ın ölümünün 50. yıldönümüydü. O gün Moskova’daki mezarının başında 20 kişilik bir arkadaş grubu büyük heyecanlar yaşayarak ona sevgilerini dile getirdiler. Gruptakilerin çoğu Nazım’a bir şeyler götürmüştü. Şiir götürenler baştaydı. Bence en güzel armağan ona yazılan mektuplardı. Mektupların bir sureti, orada Nâzım’ın mezarının yanı başında tanıştığımız Vera’nın kızı Anna’ya teslim edilirken de Nâzım elimizden tutuyordu.
Ömrünü dünyanın güzelleşmesine adayan, sevdiği ülkesinin tam bağımsız olması için savaşım veren, şiirleriyle bizi dünyanın dört bir yanında tanıtan güzelim Nâzım Hikmet’e yazılan mektupların var kıldığı dünyayı, onun 1939 Erzincan depreminin ardından yazdığı “Kara Haber” şiirinde yer alan iki dizeyle bağlamak isterim: “Kesemden verecek şeyim yok, yüreğimden verdim.”

Nazım Sen Gittin Gideli yapıtında yer alan her mektubun Nâzım’a “keseden verilen” değilse de “yürekten sunulan” duygulu, anlamlı, sevgiye dayalı, iç titreten, coşkulu yazılar olduğunu düşünüyor, böyle bir yapıtı hazırlama düşüncesini yaşama geçiren Alâettin Bahçekapılı’yı kutluyorum.

NÂZIM SEN GİTTİN GİDELİ, Haz. Alâettin Bahçekapılı, BRT Yayınları, 2014.

Yazının ve Tarihin Bilinci (Yalçın YALÇINKAYA)

Semih Gümüş, çağcıl ve yenilikçi eleştirinin ilksel-örneksel üretimleri arasında kabul gören Yazının ve Tarihin Bilinci adlı yapıtında, Adalet Ağaoğlu’nun oldukça önemsenen romanı Romantik-Bir Viyana Yazı’nı eleştirici-izleyici-ilişkilendirici olarak incelemektedir. Bir anlatı üstüne kendi örgüleriyle yeni bir anlatı oluşturan Yazının ve Tarihin Bilinci, yaratım dünyasının etkileyici izlemselliğinde müthiş bir okuma keyfi sunuyor, okura.

Gümüş’e göre; bir gerçeklik halinde var olan bugün aynı zamanda gizil bir gücün taşıyıcısıdır, bu gizilgüç kendisini dönüştüren bugünün saklısında duran geçmiştir. Her ne olursa olsun eğer ki bugün dönüşüme uğramışsa şimdiki an bir anlamda şimdinin geleceğe evirilmesi demektir. Öncesi ve sonrası arasında zaman, adeta kesişim noktasının belirmesi sonucu tarihe dönüşmektedir.

Başlangıç yani zaman; yarat(ıl)an, aşamalandır(ıl)an, katmanlaştır(ıl)an ve anlamlandır(ıl)andır. Her ne kadar bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süreyi tanımlasa da zaman, tümel kimliğinin özünde tikel bir yaşam alanı olarak var olmaktadır. Anlamsallıklar ve anlaşmalar böylesi bir yaşam alanının yakınsamaları olarak da tarihi yaratmaktadır. Anlamlandırılabilir çokluklar, edinimler ve birikimler tarihin birikimine-bilincine göre de değişmektedir.

Yazının ve Tarihin Bilinci bu bağlamda; tarihi, zamanı, romanı ve okumayı kendine uğraş edinen eleştirel bir yolculuğun seyrini sunmaktadır, belleklere. Duyumsanan ve tanığı olunan bir zamanın bakışı anlatılmaktadır, orada. Konu her ne kadar Adalet Ağaoğlu’nun Romantik-Bir Viyana Yazı adlı romanı olsa da kapsam oldukça geniştir. Okuma, çözümleme, gizler keşfetme sınırlar içinde kalmadan alabildiğine ne kadar özgür ise bir o kadar da romana özgüldür. Yüzünüzü döndükçe anlatıcıya, ister istemez yeni dillerin öğrenicisi oluveriyorsunuz.

Gümüş, işte bu bağlamda Adalet Ağaoğlu’nun Romantik-Bir Viyana Yazı adlı romanını; entelektüel düzeyde bir tür hesaplama, karşılıklı sorgulama dünyası olarak imler. Ona göre Adalet Ağaoğlu, ister istemez farklı, özgün bir ağırlık kazanmaktadır. Bundan ötürüdür ki Gümüş, Romantik-Bir Viyana Yazı’nı “düşünsel ve yazınsal derinliğiyle bu yazınsal birliği açıklamaya yatkın olduğu, okuma uğraşının niteliğini yükselttiği ve edebiyatın ateştopunu bütün yakıcılığıyla üstümüze yuvarladığı için, onunla bir kitap oylumunda birlikte olmayı göze almakta yerinde bir seçim” (s.20) yaptığını düşünür.

Bilinmelidir ki yazının ve tarihin bilinci ile bilginin ve tarihin kapısı hiç kimseye kendiliğinden açılmamaktadır. Gözünü anahtar deliğine uydurup öte yanda olup bitenleri sınırlı ve dar bir biçimde izleyenlerden olmadıkça kapılar ardına kadar açılmakta, anahtar deliğinin dar görüşünden geniş evrenlere erişilmektedir. Bu demek oluyor ki kapıları ardına kadar aralamadıkça, bütünsel bilgiyi, bilinci yani bilgeliği yakalamak olası değildir. Bu durum bir bakıma eleştirisini sunan Semih Gümüş ile eseri değerlendirilen Adalet Ağaoğlu arasındaki amacı da anlatmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki bu amaç çok katmanlı bir yapıya sahiptir ve çok zamanlıdır; dünyayı-insanı anlamak adına gerçekleştirilen sorgulamalar ile önceki-sonraki zamanlara yapılan göndermeler böylesi bir amacı olanaklı kılmaktadır.

Hiç kuşku yok ki anahtar, bilginin kendisi olabildiği gibi bilginin kullanma yordamı da olabilmektedir. Açılımların kaynağında sorgulayan ve soran bir birey, “tarihi, verili sınırlar içinde kalan bir ders olarak değil de, insanın hayallerini çoğaltan bir dünya olarak” (s.35) anlamaya çalışmalıdır. Tıpkı, Romantik-Bir Viyana Yazı roman kahramanı Kamil Kaya örneğinde olduğu gibi tarihi ve onun içinde kendini arayan bir birey; tarihi, arayışının nesnesine dönüştürerek etkin bir konuma geçebilmektedir. Bir diğer söylemle “verili tarihe boyun eğip sonunda ona küsecek olan bireyler, tarihin ardında sürüklenmekten kurtulabilirler mi?” (s.37) bilinmez ama “salt tende kalan tarih, kalbe giden yol üstüne çıkan bir engel olurken, bilgi yolunu da tıkamamış mıdır?” (s.38) diye sormak gerekmektedir... Kısacası, tarihin bilgisel yolunu açma uğraşısı, insanlığın çağcıl bilince sahip olabilmesinin ilk adımı demektir. İnsanların bilincinde oluşmaya-yazılmaya başlayan tarih, bir anlamda yaşayan tarih olmaya başlayarak geleceği tasarlayabilmekte hatta çoğu defa kuşatıcı olabilmektedir.
Adalet Ağaoğlu’nun romanındaki anlatısı “çağımıza özgü sorunları kavramayı başarırken, bir yandan tarihin ötelerine, öbür yandan iç dünyaların gizlerine ulaşan yolculukları amaçlıyor” (s.79). Dönüşsüz bu yolculuklar ise gerçek yaşamdan izler taşıyan yaşanmışlıklardan besleniyor. Özellikle, roman sanatının gizilgücü Romantik-Bir Viyana Yazı’nda “her an bir serüvendir, düşüncesinde anlamlarını bulmaya çalışıyor. Hem tarihin, hem yaşanılan çağın, hem de onlarla çatışma içindeki bireye değin bilgileri arayan bir yolculuğun izinde görünüyor” (s.80). Bilincin bir türevi olarak bilgi, yaşananların tarihini de şekillendirmektedir. Hem kurgusal, hem de olgusal düzeydeki çatışmaları anlatsa da bilgi, özünde; insanın kendi gerçekliğine ilişkin tek gerçek tarih olabilmektedir. Yazarın bilincinden gündelik bilgiye dönüşse de tarih; başkaları için öznel ve bir yanılsama ürünü, yazar için kendisinin öznesi olduğu nesnel durumu imlemektedir. Dolayısıyla yazar, bir yenidünya yaratıcısı olarak ancak kendi dünyasındaki içselleşmiş bir biçimini sunmaktadır.

Gümüş’e göre Yazının ve Tarihin Bilinci, “eleştiriyi bağımsız bir edim, dolaysız ve kendisi için var olabilecek bir yazınsal yaratım olarak alma” (s.105) çabasının sonucudur. Yaratıcı düşüncenin zengin bakış açılarıyla çok yönlü, etkileşimli eleştiriye en yakın halidir. Gümüş’ün özellikle yaptığı hem yatay hem de dikey okuma süreçleri, Romantik-Bir Viyana Yazı’nı düşünsel alanların ve yazınsal etmenlerin bütününde sorgulamaya olanak sağlamaktadır. Böylesi bir zorunluluk ve sorumluluk sonrasında Yazının ve Tarihin Bilinci; bir taraftan Romantik-Bir Viyana Yazı’nın izdüşümlerini ve yakınsamasını sunmakta, öte yandan ise Romantik-Bir Viyana Yazı’nın nesnelliğini ve öznelliğini değerlendirmektedir.

Alışılmış eleştiri yönteminden farklı olan bu eleştiri biçimiyle eleştirmen Semih Gümüş “bir anlatı üstüne, kendisi aslında bir eleştirel deneme olan bir başka anlatının yaratım sürecini yaşamak” (s.106) tutkusuyla yazar Semih Gümüş’ü okurlarla baş başa bırakmaktadır. Hem romanın hem de kurmacanın bilincinden söz eden Gümüş, adeta eleştirinin bir yazar için anlamlı olduğu kadar yoğuruculuğunu da imlemektedir. Eleştirmen-yazar Semih Gümüş’e göre ancak yaşanarak kavranabilecek derinlik sarhoşluğuna kendini kaptıracak okurların çoğalması has edebiyatın da kurtarıcısı olabilecektir.

YAZININ VE TARİHİN BİLİNCİ, Semih Gümüş,  Can Yayınları,  108 s.

“Müşterek Kaderin Ortak Reddi” (Andaç YAZLI)

Geçen sene bu zamanlar, kamusal ve siyasal alana dair tüm ön kabullerimizi büyük ölçüde yeniden sorunsallaştıran ya da modern çağın yerleşik mücadele biçim ve yöntemlerini aşındıran yeni bir oluşun içinde buluverdik kendimizi. Oluş dememdeki kasıt, en basit haliyle, kendisini bir şekliyle Gezi direnişi olarak sunan bir sürecin içinde yer edinen bedenlerin sürekli olarak dönüştükleri/ genişleyerek çoğullaşan yaşam pratiklerinin sahici özneleri haline gelme durumu belki de. Yani, hiçbir örgütsel faaliyetin sınırların(c)da sabitlenmeyen, herhangi bir kültürel/sınıfsal varlığın öncülüğüne/özneliğine soyunmayacak kadar geniş, biricik ve nüfuz edilemez ’oluş’u. Direnişin bu özgül karakteri; onu oluşturan toplumsal katmanların (siyasi) çeşitliliğinde olduğu kadar başladığı günden bu yana devlet şiddetinin önünde ve arkasında boy gösteren tüm aktörlerin acz ve ikiyüzlülüğünde (yinede) bir tanımlama, ete kemiğe büründürme çabasına büründü. Gezi açısından baktığımızda, kendilerini direnişin etkin/faal üyeleri olarak ortaya koyan bireylerin (tikel) görüş/edim ve deneyimleriyle ilintili olarak muhtemel bir tanımlama veya anlamlandırma sürecine girmiş olmalarıyla birlikte her birinin özgür bir kamusal alanda ortaklaştığı, oluş olarak çoğul bakış ve dünyalar sergilediklerini gördük. Diğer yandan başından beri devletin ve onun bekasına soyunmuş ’politik aklın’ durumunda ise, sivil ve meşru bir hükümete karşı ”darbe” ya da iç ve dış odaklarca takdim edilen bir ”komplo”, ”üç-beş kendini bilmez çapulcu ”serüveni vs olarak adlandıradurduğu bir ”hakikat söylemi” ni ısrarla dolaşıma soktuğuna, muhafazakâr sağ paradigmanın ”fıtrat”ında olan tanımlamalara tanık olduk ve olmaya devam ediyoruz. İktidar açısından bu tür tanımlamaların aciliyeti ve şiddeti meşrulaştırmadaki rolü bir yana asıl mahareti etrafında topladığı kalabalığa bir bakış/ufuk sunmaktır.

İşte Şükrü Argın'ın ”Gezi'nin Ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol” adlı yeni kitabı bu bakışların, ”yarattığı algı çerçevesinin içinde kuşatılmaya, kavranmaya çalışıldığı” çok değerli bir kaynak. ”Algı çerçevesi” ne örnek olarak, Alain Badiou'dan devraldığı “skandal” ve “olay” kavramlarını, burada kısaca açmaya çalışacağım şekliyle, gerek direnişçiler gerekse de iktidar tarafına denk düşen anlamlarını sorguluyor. ’Skandal’ı tanımlarken ”şeylerin normal gidişatında ortaya çıkan ’anomali’yi, 'aksama'yı; ’hal’de, ’durum’ içinde meydana gelen ’görünmez’ ama doğası itibarıyla ’öngörülebilir’ ve dolayısıyla ’önlenebilir’ ’kaza’yı” kast ediyor. İktidarın direniş sürecini haliyle bir ”skandal” olarak görmesinin, normali sekteye uğratan bir tür felaket olarak okumasını bu bağlamda tartışabiliriz. Tersine ”Olay” ise ”tam da ’normal’ görünen ve görülen ’hal’in kendi özündeki ’anomali’yi açığa çıkaran ’kriz’e; deyiş yerindeyse, kaideyi bozan ’istisna’ya, gidişatı bambaşka bir mecraya sürükleme gücü yüklenmiş ’ihtimal” i anlatırken kavrayabiliriz. Dolayısıyla süregiden gidişatın, statükonun ’normal’ ya da ’anormal’ olup olmadığına ilişkin bakışımız Gezi direnişini ”olay” ya da ”skandal” şeklinde algılamamızla birebir ilişkilidir. Böylece, İktidarı özellikle liberal düzlemde onamaya soyunan entelektüel kesimlerin, Gezi'yi neden bir ’skandal’, veya ’normal’den sapma olarak görüp/bunun toplumsal kabul ve rıza süreçlerine entegre etmeye çalıştıklarını daha iyi anlayabiliriz sanıyorum.  

 Ayrıca bu kitap, Spinozacı anlamda birey ve toplumların neşe ve keder arasında devinen gelgitlerini  ”Cumhuriyet tarihimizde yaşanmış en sevinçli, en keyifli ve en neşeli kolektif ruh kabarışı’na, kısa bir süreliğine de olsa, çeviren Gezi direnişini tüm yönleriyle ele alan düşüncelerden oluşuyor. Tam da burada olan, Gezi'yi meydana getiren koşulların iktidarın tüm yaşamsal alan ve etkinlikleri tehdit eden fütursuzluğuna duyulan ”öfke” ile, daha iyi yaşam arayışlarından beslenen umudu imleyen ”neşe”nin Spinozaca bir aradalığı. Kitap, düşünsel dinamiğini tabi ki  80'lerden bu yana hızla küreselleşen kapitalizmin neo-liberal kisvesiyle kamusal alanın içini boşaltması, tüm yaşamı piyasa güçlerinin tahripkar doğasına kanalize etmesi ve icraatlarını dayandığı ”az ve öz” ama ”kamusal yüklerinden kurtulmuş güçlü ve yetkin devlet”e borçlu olan yapısını analiz ederek temellendiriyor. Bu durumda kamusal alanın yeniden kazanımı en öncelikli hal olarak karşımıza çıkıyor olması boşuna değil. Gezi direnişini bu bağlamda kamusallığı egemen düzenin çıkar ve dışlayıcılığından arındırmanın ortak bir sözü, eyleyişi ve koşulu olarak öne sürüyor diyebiliriz. Kitapta öne çıktığını düşündüğün en temel arzu, ”ortak kaderin müşterek yaratımı” olarak kamusallığın yeni bir çehreye, bedenlerin kendilerini özgür ve katılımcı bir zeminde yeniden yaratabilecekleri imkânları tanımaya yöneliktir. Bu ise bireylerin yaşam alanlarını daraltan, kamusallığı yok eden, hegemonyacı küresel neo-liberal kapitalizmin reddi ile cisimleşebilecek kendisini ancak ”müşterek kaderin ortak reddi” nde bir araya gelen bedenlerin gücünde bulabilir.

Bir diğer öne çıkan mesele ise Şükrü Argın'ın direnişi  ”sivil, kendiliğinden, çoğul ve post-politik” sıfatlarla kavramsallaştırması. İlk üç niteliğinin somut ve anlaşılır yansılarına karşılık diğer vasfın, yani ”post-politik” in (ayırıcı) önemi, sıkça iddia edildiği üzere, içinde Gezi kitlesinin ”apolitik konum ve tavrıyla” hiçbir benzerliğinin bulunmadığına yönelik fikri barındırmasıdır. Gezi direnişi ”reel politik”in yani, politik tüm yapı ve örgütlerin yok saydığı kitlelerin sahneye apolitik olarak değil ”politik sistemin ötesi”ne sıçrayabildikleri potansiyele içkin olarak çıkmışlardır. Buda bizi tam anlamıyla yurttaş olmanın kamusal alanda görünür olmayla, kendini en etkin/dinamik biçimde yaratma haliyle eşgüdümlü çeperini düşünmeye sevk edecektir.

”Gezi'nin Ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol” artık birinci yılını dolduran direnişin, bugüne değin epey biriken yazılı külliyatına özgün ve bir o kadar açılımcı bir perspektif sunuyor. Yazarın da belirttiği üzere bu satırlar ”ne sosyolojinin her zaman mecburen erken ötmek zorunda olan horozu ne de tarihin her zaman ötmek için karanlığın çökmesini bekleyen baykuşu”na benzetilebilir. Ben daha çok bu satırları; bir oluş içindeki direnişin yarattığı kamusal ortaklığın, içinde çokluğun serpilip yeşerdiği bir yaratımın, kitlelerin kolektif ruhuna nakşeden bir ’neşe an’ının, dayanışma ve arayışın umudunu/güzelliğini paylaşma ve tanıklık etme isteminin ürünü olarak okudum. Belki son olarak kişisel arzumu en iyi şekilde; kitabın giriş kısmında alıntılanan Walter Benjamin'in, sokak ve pasajları tasvir ederken sarf ettiği, ”kolektif ikametgah” kavramıyla aktarabilirim sanırım: Temenni olarak, ”iyi ve doğru bir yaşam”ı dert edinen herkesin bir ”kolektif ikametgah” yeri olarak öne süreceğim bu eserde buluşmak ve tartışmak dileğiyle!

GEZİ'NİN UFKUNDAN: LİBERAL DEMOKRASİNİN KRİZİ, KAMUSALLIK VE SOL, Şükrü Argın, Agora Kitaplığı, 2014.

Servas Gezegeninde Bir Küçük Prens (Züleyha ÇELİK ATEŞ)

“ Her köşede ayrı bir grup çocuk bir büyük eşliğinde bir şeyler yapıyordu. Bir kısmı oyun oynuyor, bir kısmı şarkı söylüyor, diğerleri resim yapıyor ya da etrafı temizliyordu. Prens uzun zamandır bu kadar büyük bir kalabalığı, bu kadar uyum içerisinde görmemişti. Oyun oynayanlar rekabet ederek değil de birlikte düşünmenin, destek olmanın tadına vararak eğleniyor; resim yapanlar kurdukları düşleri ortaya koymanın hazzıyla yaratıcılıklarını harmanlıyor ve şarkı söyleyenler neşe ve müziğin birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu fark edip, yeteneğin bir sınırı olmadığını vurgulamak istercesine ağız dolusu sözleri haykırıyorlardı.
 

Küçük Prens cebindeki fil yutmuş boa yılanı resmini çıkarıp göstermeye gerek bile duymadı. Çünkü çocukların arasında dolanırken onların ruhlarının inceliğini; büyüklerin dünyasından uzak hayal gücünün beslediği gizemler dünyasına yakın duran bakışlarını ve doğaya hayran, heyecanlı ve özenli adımlarını hissettikçe değil aradığı dostu bulmak hangisini seçeceğine karar vermekte zorlanacağını anladı…”

Eğer Küçük Prens Antakya’nın Ekinci beldesindeki *Servas’ın uluslararası Bizimle Yaşayın Bizimle Paylaşın çocuk festivaline katılsaydı böyle bir gezegene dahil olacaktı. Festival etkinliklerinden biri de Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabının okunmasıydı. Okuma etkinliğimiz için Küçük Prens’i seçmemizin pek çok nedeni vardı. Beldedeki çocuklar, bu yıl altıncısı düzenlenen etkinliklerde her yıl gözle görülür bir şekilde potansiyellerini ortaya çıkarıp kendilerini geliştirdiler. Yeteneklerini ve hayal güçlerini geliştirecek bir yol, bir ışık arıyorlardı. İşte bu noktada onlara rehberlik edecek olan Küçük Prens’ti. Ayrıntıların hayal gücünü beslediğini, isteklerimizin ve tercihlerimizin bizi var ettiğini; toplumun onayladığı somut gerçekliklerdense dostluk, yararlılık, çocukluğun masumiyeti gibi soyut kavramların bizi besleyip büyüttüğünü anlatmaya çalışıyordu Küçük Prens. “En beğendiğim bölüm insanların en iyi yürekleriyle görebildiğini, gözlerin asıl görülmesi gerekeni göremediğini anlatan bölümdür.” diyordu 7. Sınıfa geçen Arzu.

Ayrıca, festivale katılan çocukların drama etkinliklerinde barış ve kardeşlik gibi sosyal konuların tartışılmasında birey olarak kendi öz-saygılarını koruyabildiklerini ve karşı tarafa empatiyle yaklaşabildiklerini gözlemledik. Aynı şekilde kitabımızda da yalnızca büyüklerin dünyasının olmadığı ve bu dünyada sesini duyurmaya çalışan çocukların da olduğu vurgulanmaktaydı. 6. Sınıfa geçen Sıla bunu kendince şöyle anlatıyordu: “Kitapta en beğendiğim şey Küçük Prens’in büyüklere bir şeyler anlatmaya çalışmasıydı. Bazen çocukların hayal güçleri büyüklerinkinden daha dolu oluyor böylece büyükler de biz küçüklerden bir şeyler öğreniyorlar.”

Festivalin diğer bir amacı da çocuklara doğa sevgisini aşılamak ve ona olan sorumluluğumuzu fark ettirmekti. Çocuklar çevre ve geri dönüşüm konularıyla ilgili izledikleri kısa filmlerle, her sabah yaptıkları çevre temizliğiyle ve tohum ve fidan dikim çalışmalarıyla bu bilinci oturtmaya çalıştılar. Kitabımızda da Küçük Prens çiçeğinin tek ve biricik olduğunu, dostluğuyla onu var ettiğini, onu sulayarak ve koruyarak bir başkasına faydalı olmanın önemini vurguluyordu. Küçük Prens’in başka gezegenlerden çiçeğine kartpostal göndermesi etkinliğinde çocuklar çiçeğini ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini, onun dostu olduğu için ne kadar mutlu olduğunu belirttiler.

Son olarak, festivalde çocukları bir araya getirerek, giderek bireyselleşen tek tipleşen; değerlerden uzak küçük işleriyle boğuşan ama bir yandan da yalnızlık fobisiyle boğuşan toplumumuzda dostluğun önemini ortaya çıkarmayı amaçladık. Çocuklar, diğer ülkelerden gelen gönüllülerle ve kendi aralarında sahip olduklarını paylaşarak, sevgiyle ve isteyerek bir araya gelerek; dost edinmenin, dostluğun devamını sağlamak için emek harcamanın, sorumluluk almanın hazzını yaşadılar. Aynı şekilde, Küçük Prens de, beklentiler üzerine kurulan, günlük ilişkilerle değerlendirilen dostlukların değil de, korunması için emek harcanan, içimizde saklı olanı bulduğunda güzelleşen, uzakta olsa da varlığıyla yüzümüzdeki tebessümü anlamlandıran dostlukların arayışındaydı.

Kitabı okurken, aynen Küçük Prens’te olduğu gibi çocukların gözünde de merak duygusunun yeşerdiğini, içlerinden “evet, işte tam da düşündüğüm gibi!”  dediklerini görmemek mümkün değildi. İlişkilerimizi tek taraflı değerlendirip, davranışlarımızın genelini sorgulayamadığımız şu günlerde çocuklarla beraber bu kitabı okumak, onlarla beraber satır aralarını kurcalamak; tekrar çocukluğa dönüp sevginin ve dostluğun en saf ve anlamlı olduğu günleri yaşamak gibiydi. Kendimi hatırlayabildiğim en küçük yaşımdan itibaren bütün arkadaşlarım ve anılarım gözümün önünden bir bir geçti sanki...

*Servas : Uluslararası barış ve ev sahipliği organizasyonu, www.servas.org.tr

Venüs’ün Işığında… (Özge SOYLU)

İlk kitabı Hanene Ay Doğacak  (1993) adlı kitabından bu yana takip ettiğim Şebnem İşigüzel’in son romanı  Venüs’te Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini görmüş bir ailenin gizli tarihini yazıyor. Okur olarak çoğu zaman bir kitabın konusu kadar yazarının o konuyu nasıl ele aldığını da merak ederiz. Yazarını tanıyorsanız yani daha önce birkaç kitabını okuduysanız konuyu nasıl bir bakış açısıyla ele aldığını az çok tahmin edersiniz. Venüs de onlardan biri. Kitabın üzerinde “bir aile tarihçesi, bir yaşam öyküsü” yazmasına aldanmayın siz, bu roman bir sırlar kitabı; ailenin gizli, karanlıkta kalmış yaşanmışlıkları önümüze seriliyor.

Aile bireylerinin günlükleri, hatıra defterleri, mektupları aracılığıyla tek bir bakış açısından değil farklı bakış açılarından kahramanların yaşadıklarını okuyoruz. Bir yandan “yaşanmış” “gerçek” bir hayat hikâyesi okuyoruz etkisi yaratılmaya çalışılırken diğer yandan postmodernist öğelerle, hayal ile gerçek iç içe geçiriliyor. Başkahramanın dediği gibi “Bütün varlık âlemi hayal içinde hayaldir” s. 191. 1800’lerden 1950’lere kadar gelen bu romanda büyük anlatılar değil ( Kurtuluş Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar uzanan tarih) bireysel hayatlar ön plandadır.

Başkahramanımız psikiyatrın divanında “ben doğmadım daha” der. Onunkisi bir doğuş değil doğamama, göbek bağından kurtulamama hikâyesidir aslında. Bu göbek bağı da sadece annesine değil ailesine, topluma bağlı. Onun hikâyesi, kabullenişin, boyun eğişin hikâyesi. Anlatıcının psikiyatra ““sırların çoğu kadınlar açısından utanç verici ölçüde yanlış kabul edilmiş şeylerle ilgilidir, kadınların özgürlüğüyle ilişkilidir, erkekler için böyle bir durum söz konusu değildir…” s. 121 sözü onun acısını, yaşadıklarını özetler niteliktedir.
 Şekina’nınki ise başkaldırının, erkeğin varlığıyla kendi varlığını kimi zaman yer değiştiren kimi zaman da denk tutmaya çalışan kadının hikâyesi. Şekina’ya hayran olmak içten değil: Ne istediğini bilen, toplumun ona dayattığı kuralları canı pahasına elinin tersiyle iten biri.

İşigüzel’in romanında annelik, delilik, fahişelikle ilgili toplumun bakış açısı sorgulanıyor. Bununla birlikte romanın sayfaları ilerledikçe sadece kadınların değil, hadım edilmiş, dışlanmış, ezilmiş farklı etnik kimliklerin de hikâyelerini dinliyoruz. Tüm bu kesimlerin sorunlarının yıllar içerisinde değişmediğini, var olma, hayatta kalma mücadelesinin insan var oldukça da süreceğine şahit oluyoruz.

Kahramanların hepsinin hayatı zorluklarla geçiyor. Elbette bu mücadele sürecinde mutlu anlar da yaşıyorlar ama ne bedeller ödeyerek…. Mutluluk özgürce seçimler yapabilmesinde, buna cesaret gösterebilmesinde. Romanın sonunda Nergis’in de dediği gibi  “mutluluk gölgeniz gibidir varlığı sadece size bağlı.” s. 215

VENÜS, Şebnem İşigüzel, İletişim Yayınları, 2013.

Demokrasi Nefretinin Sendromları (Kansu YILDIRIM)

Demokrasiden nefret edilmeli mi? Yahut başka türlü formüle ederek soralım: Nefret edilecek bir şey varsa o da demokrasi midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar, toplumsal konumlara ve siyasal aidiyetlere göre değişiklikler gösterebilir. Ne var ki,  pek çok yanıt olmasına karşılık sorunun ve de onu çerçeveleyen sorunsalın merkezinde demokrasinin temel parametreleri sabittir diyebiliriz. Bir muhafazakâr, bir liberter, bir cemaatçi, bir kapitalist, bir sosyalist için demokrasi kitle, mekân ölçeği, yönetim biçimi/rejim, kurumsal yapılara dair bir takım düşünceleri beraberinde getirir. Demokrasiyi bunlar eşliğinde değerlendirmeye başlayan bir kişi, kavramın tarihselliğinden ziyade yerleşiklik gösterdiği ana odaklanır. Tarihsel malumatsa daha çok Antikiteye uzanan bir etimolojik açılımla sınırlı kalır.

Jacques Rancière ise kavramı, yani demokrasiyi, sınırlandırmak yerine farklı epistemolojik süzgeçlerden geçirerek haritalandırmaktadır. Rancière Demokrasi Nefreti eserinde bu tip bir entelektüel işlem gerçekleştirmektedir; güncel ile geçmiş arasında salınımlı bir hatta, çeşitli örnekler eşliğinde kavramın akıbetini, alımlanma ve algılanma biçimini sorgulamaktadır. Demokrasinin sadece bir yönetim tekniği olmadığını, modern toplum ve siyasete dair tartışılmakta olan olgu ve olaylara ilişkin bir etki alanı barındırdığı okuyucuya sunmaktadır.

Rancière, demokrasiye ilişkin olumlu-olumsuz-tumturaklı yaklaşımları tartışırken öncelikle bir “demokrasi tanımı” ile yola koyulur: “…modern kitle toplumundaki sınır tanımayan arzuların egemenliğinin” adı, demokrasidir. Bu, aslında, demokrasiyi toplumsal nizamda birbiriyle yan yana getirilemeyecek türden şiddet, iltimas, seksüel sapkınlık, yozlaşma gibi durumların kökeninde kabul edenlerin ortak tanımıdır; bu tip “kötülüklerin” artışının sorumlusu demokrasi mefhumudur. Rancière burada söz konusu tanımlama biçiminden ötürü kavrama nefret duyulmasının altını çizer. Olgular ve olaylar ne kadar modern zamanlara ait bile bu nefret bir bakıma kadimdir de. Antik Yunan’daki demokrasiyi “çokluğun korkutucu yönetimi” olarak ve “her türlü meşru düzenin mahvedilmesi olarak görülen kişiler” kavramı hakaret anlamına gelecek şekilde kullanmıştır. “Tiksinçlikle” eşanlamlı olan demokrasi, Rancière’in belirttiği üzere, doğuştan veya yeteneğe dayalı iktidardakilerin konumlarının sarsılmasının da bir göstergesi olması nedeniyle pejoratif içeriğe kavuşturulmuştur.

Modern zamanlara geldiğimizde demokrasiye duyulan nefretin kökenindeki diğer bir boyut, kavramın fonksiyonelleştirilmesine ilişkindir. Demokrasi, konvansiyonel ve modern savaş mantığı ile birlikte toplumlara ve ülkelere dışsallaştırılan, “dışarıdan getirilen” bir hale bürünmüştür. Rancière çok iyi bildiğimiz Irak’tan ve diğer ülkelerden örnekler verir ve ekler: ortada bir paradoks vardır! “Demokratik paradoks” adı verilen içinden çıkılmaz hal, demokrasinin kavramsal art alanının talihsizliğini gözler önüne serer. Şöyle ki, Saddam Hüseyin’i deviren “süper-güç Amerika”nın Savunma Bakanı’nın “Iraklılara özgürlük getirdik” dedikten sonra “özgürlük aynı zamanda yanlış yapma özgürlüğü anlamına da gelir” sözü demokrasinin operasyonelleştirilmesinin izlerini taşımaktadır. Bu örnekteki talihsizlik, “orantısız askeri güç” kullanarak demokrasi ithal eden süper-gücün “düzensizliğin üzerinden gelebilecek” bir “gücü” de içinde barındırmasıdır. Demokrasi idealleştirilmiş bir siyasal ve toplumsal yaşam biçimi olarak halkların kendini yönetmesine/kaderini tayin hakkına gönderme yaparken, “yönetilemez” olanı da imler.

Rancière’in “demokratik paradoksun olağan biçimi” olarak tanımladığı, demokratik biçimsellikte yönetme sorunsalının katılaştığı an, aşırılığın ortaya çıktığı andır: “Aşırılık demokratik yönetimin yerle bir olması anlamına gelir ve bu nedenle önlenmelidir”. Tıpkı “daireyi kare halene getirmeye” benzeyen bu çaba, hükümetlerin işine gelir: Rancière’in tespitine göre demokrasilerin “yönetilemez” olması, tam da “yönetilmeleri gerektiğinin mebzul miktarda kanıtıdır” ve bu durum “yönetirken sarf ettikleri uğraş için yeterli bir meşruiyettir”. Meşruiyeti tesis eden entelektüel kadrolar, Rancière’in analitik ayrımına göre pragmatik eğilimli ve kamusal olanın otoritesinden sorumlu “politika-yönelimli entelektüeller”dir. Demokrasiyi ikircikli hale getirirken bu tip düşünürler demokrasiye “iki hasım” imajı çizerler. İlk hasım, “açık bir şekilde tanımlanmış bir düşmana”, “keyfiliğin egemenliğine”, “tiranlık”, “diktatörlük”, “totaliterlik” olarak adlandırılan “sınırsız yönetime karşıdır”. Demokrasiye tanımlı bu karşıtlık, diğer bir taraftan, başka bir karşıtlığı örter: “İyi bir demokratik yönetim, demokratik yönetim olarak adlandırılan şerri denetim altında tutabilme becerisine sahip olandır”. Buraya bir parantez açalım, Rancière’in eseri boyunca bahsettiği “iyi demokrasi” alelade bir sıfatlandırma değildir; kitabın çevirmeni Utku Özmakas’ın notuna göre Aristoteles’in Politika eserinin IV. ve VI. kitaplarındaki “iyi demokrasi” ve “kötü demokrasi”ye göndermesi olan bir kullanımdır. Rancière’in bu ayrımdan esinlenerek demokrasiyi nispeten stabilize ettiği söylenebilir: “iyi demokrasi (…) demokratik uygarlığın felaketini önleyen demokrasidir”.

Demokrasi kavramının pejoratif içerikle kullanılmasının ya da yönetilemezlik bağlamında operasyonelleştirilmesi arkasında en büyük neden, “siyasetin unutulmasıdır”. Rancière “siyaset unutulunca demokrasi sözcüğü hem kimsenin artık adıyla çağırmak istemediği bir tahakküm sisteminin edeb-i kelamı” oldu der, “hem de silinen sözcüğün yerini alan şeytani bir ad”. Siyasetin içeriği ve özgüllüğü Rancière’in daha çok Siyasalın Kıyısında, Filozoflar ve Yoksulları, Özgürleşen Seyirci gibi eserlerinde tartıştığı bir konudur ama Demokrasi Nefreti’nde de arkhè (ilk-köken-buyruk-yönetici ilke) üzerinden bir bağlam okuyucuya sunulur. Bu bağlam “demokrasinin tekilliğinin” unutulduğu, demokrasinin “oligarşik iktidarların kamusal yaşam tekeline” girdiği, demokrasinin “yaşamlar üzerinde” ipotek kurulmasına indirgendiği anlayışa ve hareket etme biçiminin aksi yönüne işaret etmektedir.

Rancière tam da bu yüzden demokrasinin çağımızın en büyük “nefret nesnesi” olduğunu söyler: “…zenginliğin toplumsal iktidarı kendi sınırsız büyümesi önündeki hiçbir engeli hoş görmüyor ve bu iktidarın içgücü, devlet eylemlerinin içgücüne her geçen gün daha yakından eklemleniyor”. Kavramın, özerk-özgün yönetim sistemini içermesine karşın “yönetilemez” kabul edilmesi üzerinden bir tahakküm tekniğine dönüşmesi “nefret nesnesi” iken, tahakküm düzenini kuran anlayışa ket vurması bu sefer karşı tarafta ayrı bir “nefret nesnesi” olarak görülmektedir. Rancière’in çıkardığı demokrasi dizgesinde “demokrasi nedir” sorusunu tekrar sorarsak şunu söylememiz mümkün: “Demokrasi, ne oligarşiye halk adına hükmetme imkânı veren yönetim biçimidir ne de metanın gücünün düzenlendiği toplum biçimidir”.

DEMOKRASİ NEFRETİ, Jacques Rancière, (Çev.) Utku Özmakas, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.

Davetsiz Misafir (Sacide ALKAR DOSTER)

Evinizi hiç tanımadığınız biriyle paylaşır mıydınız? Sadece gidecek yeri olmadığını bildiğiniz, muhtaç biriyle mesela. Modern dünya insanı bencilliğin sonsuz denizine soyunalı çok olmuştur. Var olmanın eşiti sayılan gelişkin mülkiyet anlayışımız “evet’in” yolunu çoktan kapatmış gibidir.

Nagazaki deyince okurun zihnine ilk yansıyan; Amerika Birleşik Devletleri’nin II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Japonya’nın Nagazaki şehrine attığı atom bombası ve sonrasında yaşanan katliam oluyor. Buna karşın kitap Japonya’da yayınlanan bir gazete haberinden esinlenerek yazılmış. Küçük bir roman olan Nagazaki, yoğun anlatımı ve unutula gelen insani gereklilikleri hatırlatması bakımından kıymetli. Kitap 2010 yılında Fransa’da I’Académie Française Grand Prix ödülüne layık görülmüş ve yirmiden fazla dile çevrilmiş.
Shimura, günlerini tekdüze bir sıradanlıkta geçiren, orta halli, bekâr, ellili yaşların başlarında bir meteorologdur. Hayatındaki bu olağan akış, bir süre sonra kendinden bağımsız gelişen olaylar yüzünden sıkıntılı bir hal alır. Birkaç haftadır evinde yabancı birinin varlığını hisseder. Üstelik bunu hissettirenin bir hayalet olmayacağını bilecek kadar aklı başındadır.

“Her şey satın aldığımdan emin olduğum bir yiyeceği bulamayışımla başladı. İlk başta tabi ki kendimden şüphe ettim… İkinci seferde, kasa fişini tesadüfen saklamışım, böylelikle hayal görmediğimden emin olabildim: Evet birden kayıplara karışan balığı gerçekten satın almıştım.”

Yiyeceklerin kayboluşu, zamanla eşyaların değişen yerleriyle de dikkat çekici olmaya başlar. Shimura aklının sınırlarını zorlayan bu açıklanamaz durumla paranoyanın eşiğinde gidip geldikten bir süre sonra, bu durumla daha fazla başa çıkamaz ve sorunu kökünden çözecek teknolojik bir yol bulur. Evine yerleştirdiği kamera sayesinde işyerinden mutfağını izlemeye başlar. Çok geçmeden mutfağında gezinen, bir kadın görür. Bir siluetten farksız bu anlık görüntü, Shimura’yı geri dönülmez bir eşiğe getirir.

“Şu hiçbir şeyim olmayan o zavallı kadını unutmak değildi söz konusu olan. Mesele, yoksunluğu ve çoraklığının ansızın gün yüzüne çıktığı tüm varlığımı unutabilmekti. Uzun zamandır orada hiçbir istek, hiçbir umut yeşermemişti. Bu kadın lanetlenmeyi hak ediyordu, sis perdesini kaldıran oydu.”

Kitap yoluna okurunu şaşırtarak devam eder. Siluet canlanır, anlatıcı ve eril dilden sonra bu kez kadın diliyle başka bir hikâye çıkar ortaya.

“Tanımadığınız birine yazılacak bir mektuba başlamak için en uygun cümle diye bir şey yoktur. Birbirimizi “gerçekten” yalnızca bir kere ve ne denli tuhaf koşullarda görmüş olursak olalım, birbirimize tamamen yabancı olmadığımız bir gerçek.”  

Görünür gerçekler, detayların arasına sıkışan aslının gerisinde kalır. Çaresizliğin sınırlarına gelmiş bir kadının yaptıkları, şaşkınlık uyandırmaktan çok, okurun kendiyle hesaplaşmasına sebep olur. Kitabın son satırlarında yaşanan ironi, yaşamın aynası gibi yansır okurun yüzüne. Çünkü okur da yaşamın parçası olmakla, birbirinden farklı coğrafyalarda, başka hayatları yaşadığını düşünse de her hayat birbirinin tekrarı gibidir. Küçük bir anlatı olan Nagazaki, ayrıntılı betimlemelere rağmen etkili ve edebi tadını yitirmeyen bir roman. Not olarak; kitap yayınlandığı her ülkede farklı kapak tasarımlarıyla ulaşıyor okurla. 

NAGAZAKİ, Éric Faye, Çeviri: Nilda Taşköprü, Sel Yayınları, 2014.    
   

Daha Fazla Kâr İçin (Barış Gençer BAYKAN)

Benzin istasyonlarında “kurşunsuz” vurgusunu sıkça duyduk ama üzerinde hiç durmadık. Normalde benzinin kurşunlu olduğunu ve benzin tedarikçilerinin bizim iyiliğimizi için benzini kurşundan arındırdıklarını düşünebiliriz. Oysa gerçek tam tersi. Benzinde kurşun yok ve 90 yıl önce General Motors, Du Pont, bugün Exxon olarak bilinen Standard Oil- New Jersey son derece zararlı olan bu maddeyi benzine katmaya başlıyorlar. Otomobil egzozundan çıkan kurşun parçacıkları rüzgar,yağmur ve kar ile taşınarak sadece yerel nüfusa değil on binlerce kilometre ötedeki canlılara zarar veriyor. 1920’den bu yana atmosfere salınan kurşunun %90’ı benzin yakılmasından kaynaklanıyor.  ABD’deki The Nation dergisinde “The Secret History of Lead” adıyla yayımlanan uzun makale, H2O Kitap tarafından “Kurşunlu Benzinin Gizli Tarihi” adıyla kitaplaştırıldı. Bu gizli tarih şirketlerin halk sağlını nasıl hiçe saydıklarının öyküsü.

Kurşun tesirli bir nörotoksin. Kokusu, rengi ve tadı olmayan kurşun ancak kimyasal çözümleme sonucu tespit edilebiliyor. Böcek ilacı gibi benzer ve kansorejen ve öldürücü zehirlerin, bir çok kimyasalın, petrol atıklarının ve hatta radyoaktif maddelerin aksine kurşun zamanla çözülmüyor, buharlaşmıyor ve asla yok olmuyor. Kurşundan ilk ve en kötü etkilenenler çocuklar. Henüz gelişme çağını tamamlayamadıkları için çocuklarda IQ seviyesinde düşüş, okuma ve öğrenme güçlüğü , işitme engeli, dikkat seviyesinde azalma, hiperaktivite ve davranış bozukluklarına yol açabiliyor.Yetişkinlerde ise kandaki artan kurşun seviyesi kalp krizi ve inme gibi damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve erken ölümlerle ilişkilidir. Peki nasıl oluyor da bu zehrin benzine karıştırılıp doğaya salınmasına izin veriliyor?

Benzine kurşun neden katılır?

1921’de Ohio’da General Motors’ta çalışan Thomas Midgley Jr. tetra etil kurşunun (TEL- Tetra ethyl lead)  içten yanmalı motorlarda vuruntuyu azalttığını keşfediyor. (Midgley TEL’in yanı sıra ozon tabakasını delen kloroflorokarbon gaz bileşik grubunun ilk üyesi Freon’un mucidi). Vuruntu, motorun içinde bir şeylerin zarar gördüğü izlenimi yaratan, keskin metalik ses. Kurşunlu benzin aynı zamanda daha yüksek sıkıştırma kabiliyeti ile araçlara daha yüksek güç sağlıyor. Oysa temiz yandığı için daha az karbon üreten ve kurşun gibi vuruntuyu önleyebilen etanol ABD’de ve Avrupa ülkelerinde kullanılıyordu. 1826’da üretilen ilk içten yanmalı motor prototipinde alkol ve terebentin kullanılmıştı. Henry Ford ilk arabasını zirai alkolle çalıştırmıştı. Etanol için patent alınamayacağı için büyük kar getirmeyecekti ve petrol ve otomobil üreticileri tercihlerini kurşundan yana kullandılar.

Kurşun yerine Ethyl markalaştırılarak etkisi gizlendi. 1924 yılında Standard Oil’in TEL üretim tesisinde 5 işçi hayatını kaybetti, onlarcası kurşundan zehirlendi. Amerikalılar “kurşunlu benzin” ismini ilk defa basının haberleriyle öğrendiler. 30 Ekim 1924’te Standard Oil New York’ta bir basın toplantısında Midgley, TEL’in az miktarda zararlı olmadığını ispat etmek için ellerini bu sıvıyla yıkadı ve sonrasında gittiği toplantılarda bu gösteriyi sürdürdü. 1986’daki Çernobil nükleer felaketi ertesinde radyasyonlu çay içen bakan Cahit Aral’ı, Fukushima’dan sonra musluk suyunda radyasyon olmadığını göstermek için bir bardak su içen Tokyo Valisi’ni hatırlamamak elde değil.

Farklı sektörler benzer taktikler

ABD’de kurşunun otomobillerde benzin maddesi olarak kullanılması ancak 1986’da yasaklanabildi. Aslında 1926, 1943, 1954,1970 yıllarında zararalarından dolayı yasaklanması gündeme geldi ama asbest, tütün, tarım ilaçları, nükleer ve biyoteknoloji sektörlerinin de kullandıkları strateji ve taktikler yüzünden kurşunun benzinde hükmü sürdü. Bilimsel belirsizliğin arkasına saklanmak, kanıtları manipüle etmek, bağımsız araştırmaları ve araştırmacıları baskılamak, , düzenleme ve denetleme mekanizmalarından kaçmak, inkarcı lobilere ve medyaya kaynak aktarmak kurşunun zararlarını örtmek içindi.

Mineral kaynakların çıkarılması, işlenmesi, kullanımı ve korunması konularında bilimsel araştırma yapmakla yükümlü ABD Madencilik Bürosu’nun kurşunlu benzin ile ilgili araştırmaların masrafları üretici şirketler tarafından karşılandı. Toplum Sağlığı Dairesi hiçbir zaman bu konuyu araştırmadı ve daireye ödenek ayrılması için Kongre’ye talepte bulunmamış ve Kongre gerekli yasaları çıkarmadı. 20. yüzyılda ABD’de yakılan tahmini 7 milyon ton kurşunun büyük kısmı hala havada, toprakta, suda ve canlı organizmaların bedeninde. Britanya Çevre Kirliliği Kraliyet Komisyonu’nun 1983 raporu “yeryüzünde insan üretimi kurşundan etkilenmeyen tek bir toprak parçası veya canlı türü kalmadığı düşünülüyor.

ABD’de 1970’li yıllarda kurşunlu benzin üzerinde şüpheler arttıkça şirketler bu ürünü Uzakdoğu,Ortadoğu ve Güney Amerika’ya kaydırmaya başladı  AB ülkelerinde kurşunlu benzinin kullanımı 1993 yılında yasaklandı. Türkiye’de 1996’da kurşunlu benzin kullanma oranı %86 idi ve ancak 2004’te yasaklandı. Süper benzin diye uzun yıllar kullandığımız aslında kurşunlu benzindi. Dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 2004 yılındaki “Kurşunlu Benzin Tüketimi ve Kurşunun Etkileri Raporu’na göre Türkiye genelinde 2003 yılı verilerine göre benzinli araçlardan atmosfere atılan kurşun  miktarı yaklaşık olarak 230.000 kg/yıl olarak veriliyor.  Şehir içi bölgelerde kurşun kirleticilerinin ana  kaynağı olarak da süper benzin kullanan otomobiller gösteriliyor. Türkiye’nin kurşunlu benzinin gizli tarihi de yazılmayı bekliyor.

KURŞUNLU BENZİNİN GİZLİ TARİHİ, Jamie Lincoln Kitman, Çeviri: Esin Aslan Gündüz, H2O Kitap, 2014.