Hüsnü Arkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüsnü Arkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hırsızlık Büyük Burjuvazinin Fıtratında Var (Hüsnü Arkan ile Söyleşi: Onur ÇALI)

Bu yılın Orhan Kemal Roman Ödülü’ne Hüsnü Arkan’ın son kitabı Hırsız ve Burjuva değer görüldü. Jüri, ödül gerekçesi olarak “Türkiye’nin son yıllarının bir resmini çizerken, yaşadığımız sosyal ortamın yarattığı bireyleri ve bugün gelinen noktanın 12 Eylül’ün eseri olduğunu yetkinlikle anlattığı için” notunu düşmüş. Hüsnü Arkan ile hem ödülü hem de ülkenin halini konuştuk…

Öncelikle tebrikler. Jüriye katılıyor musun, yaşadığımız günleri hâlâ 12 Eylül’ün eseri olarak mı değerlendirmek gerekir?
80’lerde olan bitenleri yalnızca Türkiye’deki gelişmelerle açıklamak bana pek mümkün görünmüyor. Bu daha çok dünya pazarının büyümesinin, büyük sermayenin ucuz işgücü ihtiyacının, teknolojik sıçramanın ve globalleşme hedefinin bir sonucuydu. Siyasî olarak da yeni muhafazakârlık akımlarında karşılığını buluyordu. Bizdekiler olsa olsa figürasyondur.
Bu süreç hâlâ devam ediyor. Pazar ve üstünlük mücadelesi sürüyor. Irak’ın işgali, Arap Baharı denen şey, el değiştiren, sahipsizleştirilen enerji kaynakları, banka sermayesinin geleneksel açlığı savaşı kızıştırıyor. Türkiye, bu sürecin dışında değil, tam ortasında.

Senin bütün romanlarında ve çoğu şiirinde, hatta şarkı sözlerinde 12 Eylül’ün izi bulunabilir. Hırsız ve Burjuva'dan gidersek, romanın ana karakteri Evren 12 Eylül 1980 doğumlu, geçimini çalınmış malları satarak kazanan bir karakter. 12 Eylül birçok açıdan bir dönüm noktası; peki hırsızlar ve burjuvalar açısından da bir dönüm noktası mıdır?

Hırsızlık büyük burjuvazinin fıtratında var… Sermayenin birikimini anlatan bütün hikâyeler vahşi hikâyelerdir. Biz 19. yüzyılı ve iki büyük savaşı yalnızca kitaplardan okuduk ama Rusya’daki, Çin’deki temerküz hikâyesinin çağdaşıyız. Türkiye’de 80’den sonra olan biten de aynı şeydir; Tarantino filmi gibidir. Mafyanın sebepsiz zenginleşmesini anlatır.
12 Eylül’le açılan Türkiye pazarında, ki buna ucuz iş gücü de dâhildir, geleneksel ve türedi burjuvazi sınırsız bir biçimde özgür olmayı öğrendi. Büyük sermaye kendi özgürlüğüne düşkündür. Bu o kadar hoşlarına gitti ki, şimdi bunun sonsuza kadar tadını çıkarmak istiyorlar. 2023, 2071 palavraları bu yüzden.

12 Eylül öncesi sanat ortamı ile şimdi arasında nasıl bir fark görüyorsun? Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığı, isimleri açıklanmayan 40 edebiyatçıya 463 bin lira teşvik verdi. Üstelik yalnızca destek alan edebiyatçılar değil, destek verilecek edebiyatçıları seçen jüri de gizli tutuldu. Bu konu hakkında ne söylersin?
Bizde devlet yanlısı olup da hükümetlerden bahşiş almak âdettendir; örtülü ödenek sağ olsun… Sağlı sollu pek çok yazar cumhuriyetin başından beri nemalanmıştır. Abdurrahman Dilipak, bir kitabında bunların uzun bir listesini vermişti ki, dediğine bakılırsa Necip Fazıl uzunca bir dönem birinciliği kimseye bırakmamış. Tuhaf olan şey, şimdi kendisinin bahşiş alıp almadığını bilemeyecek durumda olmamız.
 
Geçtiğimiz günlerde, senin de katkıda bulunduğun İçimizdeki Ermeni adında bir seçki yayımlandı. 2015, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı. Bu mesele nasıl çözülebilir?
Ben siyasetçi değilim ama şunu anlıyorum ki, Türkiye’nin geleneksel siyasî temsilcileriyle bu mesele çözülmez. Fazlasıyla gelenekçi bir parti olması hasebiyle Akape yeni muhafazakârlığı buna evleviyetle dâhildir. Çözümü üretmeleri bir yana, çözmeye niyetli olduklarını da sanmıyorum. Türkçü ve İslamcı politikaların kolaylıklarına alışmış olmaları buna elvermez.
Bu meselenin çözümü özgürleşmekten geçiyor. Hamasete ihtiyaç duyulmayan bir siyasî iklimden geçiyor. Böyle bir iklimin şimdilik uzağındayız.

Hırsız ve Burjuva sokaktan gelen seslerle, açıkça söylenmese de Gezi'nin ayak sesleriyle bitiyor. Sen Haziran Direnişi için bir şarkı da yaptın ama romanda açık açık Gezi'yi anlatmak istemedin mi?
Ben Gezi’yi 12 Eylül’ün bitişi olarak anlıyorum. Toplumsal bir silkinmeydi o. Bir değişimin habercisiydi. Şimdi o başlangıcın aslında bir sürekliliği de ifade ettiğini görüyoruz. Bu da bir yanıyla dünyada olup bitenlerle ilgilidir. Tarih öldü, işçi sınıfı öldü diyenler yavaş yavaş huzurdan çekiliyorlar. Bunların, özgürlükçü muhalefetleri toptan sindirmeye yönelik söylemler olduğunu anlayabiliyoruz. Latin Amerika’da, Avrupa’da yeni özgürlükçü arayışlar ortaya çıkıyor. Türkiye de bu gelişmeleri yaşıyor.
Gezi bundan sonra yazılacak her şeyin içinde bir biçimde olacaktır herhalde. Siyasî edebiyatta, siyasî dilde yerini almaya başladı ki, orada buna daha çok ihtiyaç olduğunu sanıyorum.

Gezi'de farklı bir muhalefet dili oluştu. Asker olmaktansa Turgut Uyar’ın dizeleri olmak isteyen bir gençlik vardı sokaklarda, meydanlarda. Edebiyat-Gezi ilişkisi üzerine ne düşünüyorsun? Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı hakikaten?
Yeni kuşakların nasıl düşündüklerini, nasıl harekete geçtiklerini Gezi’den öğrendik. Özgürlükçülük kuşaklar arasında fikir olarak aktarılabilen bir roldür ama modeller ve deneyimler oluşturmak kuşakların kendilerinin yapabileceği bir iş. Edebiyatın yaşayan, etkili bir şey olduğunu da Gezi’den öğrendik. Turgut Özben’in Olric’e sorduğu bütün soruların tekrar sorulduğunu gördük.
Sonuç olarak Gezi’nin hakikaten bir başlangıç olduğuna inanıyorum. Etkisi, sanıldığından çok daha büyük ve uzun süreli olacaktır. Bunun ipuçlarını şimdiden görüyoruz.
HIRSIZ VE BURJUVA, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Lütfen Sesli Okumayın (Selin Gözde BALİ)

“Birbirini ezenler, birbirini bozanlar
Bu türküm sizedir ey!”


2014’ün Hüsnü Arkan için epey verimli olduğunu söylemek mümkün. Mart’ta son romanı “Hırsız ve Burjuva” çıkar; onu ikinci şiir kitabı olan ve aşağı yukarı yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu söylediği “Naş” izler.
Hüsnü Arkan söyleyecek sözü varsa yazar, sözü uzatmaz, gereksiz tekrarlardan yana değildir. Kitaplarında pek çok katman vardır. Bununla birlikte kitapları da birbirini tamamlamaktadır. Sarmal olarak ilerler adeta, satır aralarını doldururlar birbirlerinin, ortak sorgulamaların ürünüdür: Hayat, ölüm, gerçek nedir? Var mıdır, yok mudur, elden düşme midir? İnsan kendini nasıl gerçekleştirir? Toplumsal ahlak yaptırım mıdır, karşı çıkılabilir mi? Toplum nedir? Burjuvazi toplumun neresindedir? Savaşlar kontrol mekanizması mıdır? Birey ruhsal açıdan sağlıklı mıdır? Devlet-birey, toplum-birey çatışması nerede başlar, nasıl sürer ve biter? “Zalim ne vakit zalim olur?”

Naş’ta Arkan’ın şiirinin temel yapısında “siz-biz karşıtlığını, birlikteliğini yahut ben-biz birlikteliğini” okuruz. Onun şiirlerinde ben’den, ben’likten topluma uzanan çizgi vardır. Kendi ben’ini anlatışında birinci çoğulu, biz’i, buluruz; siz’e seslenirken biz’den güç alır. Bu bağlamda Naş”a bakacak olursak 1980 sonrası görüntüleri ve bu güne yansıyan izlerinin, güncel sorunların, siyasetin, ben-biz birlikteliği üzerinden, geçmişle bağını koparmadan, metaforik anlatımlarla karşımıza çıktığını görürüz.

Kitaba ismini veren “Naş” şiirinde Hrant Dink’i anar: “Bugün Dink’i vurdular” Bu girişle çözülmemiş meselelerin, başkanların, zalimlerin ele alınacağının işaretini verir. Naş’ı takip eden ikinci şiir Güzelleme ise bir övgü şiiridir. Bu şiirde gelmesi özlenen şey 1980 döneminden beri var olan kitlesel suskunluk halinin sese dönüşmesi, etkisini kaybettirmesidir: “Yıkıldı içimizdeki otuz üç yıllık saray” der Arkan. Şiirin yazılış tarihi muhtemelen 2013’tür ve temel yapıda anlatılmak istenen “Gezi Direnişi”dir. Arkan naif olmadığını belirttiği Bütün Başkanlara Hayır şiirinde ise birçok seçimin cevabını verir: “Daha çok bekleyeceğiz, bayrak açacağız, şarkı söyleyeceğiz// Bütün başkanlara hayır.”

Onun şiir dünyasını şekillendiren 1980 dönemidir. Bu dönemin görüntülerini, haksızlıklarını, yaşanmışlıklarını, arkadaşlıklarını şiirlerinin büyük çoğunluğunda görürüz. 1982 Buca şiirinde Necati Vardar’ı anar: “Necati bize de bekleriz gel/ Kış kıyamet deme gel/ İlmiğini çöz de gel” Dönemin yarattığı etkiler aşılamamıştır ama şiir kitapları arasında, bir bakıma boyut değiştirmiştir. Hiçe Doğru’da bu etkiler sesin daha çok hüzün tonunda olduğu yapıdadır. Naş’ta ise hesaplaşma ve sorgulamaların ünlemli cümlelerle var olduğu bir söylem hâkimdir.

Naş’ta dikkat çeken bir diğer nokta konuşma diline sıkça yer verilmesidir: Ancak eklemek gerekir ki: Arkan, günlük konuşma diline yer verse de şiiri nihai aşamada metaforik bir şiirdir. “Güneş dakkada yükseliyor ya insan inanamıyor” (Güzelleme, 6), “Bahçe içre umumi bağdaş kurmuşuz/ Açmışız gastemizi okumuşuz” (Milli Piyango,45), ”Kona kalka kargalar/ Aklın dallarında piç/ Kırıla büküle ceviz ağacı” (Karga, 38) Konuşma dilinin etkisiyle ilk bakışta düz anlatım gibi gelen bu dizeler şiirin bütünü içinde düşünüldüğünde kendi içlerinde küçük hareketlerin, sıradan ve basit olanın derin anlamını getirir.

Arkan’ın metafiziğe, dini algılara, varoluş sorunsalına yer verdiği şiirler de görürüz. Bu, şairin ortak sorgulamalarının şiire yansımasındandır. “Sırf bu yüzden ölüyoruz, anlamak için/ Bir gülün ne dediğini sağırın bahçesinde” (İncittiniz, 21)  Arkan, bu arayışları içinde felsefi yorumlarda boğulmayan bir şair. O, bir anlamın peşindedir. Bu yaklaşımını Ölü Kelebeklerin Dansı’nda “Oysa ölümü kavramadan hayatı kesinlikle öğrenemezsiniz.” diyerek Menekşeler Atlar Oburlar’da Mevlana’dan alıntı “Çünkü Peygamber bile: ‘Bana eşyayı olduğu gibi göster’ diye Tanrı’ya yalvarmıştı.” sözleriyle belirtir. O kendi oluşturduğu metinler arasında yoğun bağlantılar kurar. Bu bir imgelem, bir düşünce evrenine sahip sağlam bir kalemin çıkardığı farklı sesleri bir bütünde toplama gücüdür.

“Naş”ın omurgasını meydana getiren temel argümanlarından biri de eleştirelliktir. Lütfen Sesli Okumayın’da şairlere ve şiir algılarına itirazlarını sunar. İspanya iç savaşı sırasında Yahya Kemal’in “zil, şal ve gül”den, ikinci dünya savaşını izleyecek yıllarda ise Tanpınar’ın çinilerden bahsetmesini eleştirir. Necip Fazıl’ın ise Menderes döneminde örtülü ödenekten aldığı parayı anarak şiirin ve şairliğin ona göre ne olmadığını söylemek ister. Ne olduğunaysa şiirin devamında yer verir: Toplumun sıkıntılarını anlayabilen ve anlatabilen “üç beş dikine meczubun” şairliğini anarak onları diri tutar şairler ormanında. Onların yazdıkları şeyin adı ise şiir değil, kandır artık. Bununla birlikte Arkan’da eleştirelliğin genellikle ironiden güç alan bir biçimde yansıtıldığını söylemek gerekir. Ona göre ironi hayatı kolaylaştırmaktadır.

Bir kültür şiiri Hüsnü Arkan’ın şiiri. Telmihlerle, metinlerarası göndermelerle iç içedir. Hatta denilebilir ki “Naş” 1980’den günümüze uzanan bir siyasi ve sosyal tarih denemesidir. Kendisinin de belirttiği gibi, şiirlerin vazgeçilmez temi olan aşka neredeyse hiç yer vermemiştir bu kitapta. İlk şiir kitabına göre sesinin daha gür çıktığını söylemek mümkündür. Ünlemli cümlelerin yanında bir fark ettirme, farkına vardırma çabası vardır. “Ben” arayışları içinden topluma bakar, sorgulamalarını, belli çatışmalardan doğan algısını herkesin görmesini ister. Şiirlerin çoğunun siz’e ve biz’e seslenmesinin sebebi budur. Denilebilir ki insanın hayat tecrübesiyle geliştirdiği bir algılama süzgeci vardır ve Arkan bunu sunar okuruna. Yaşadığımız çağın renginin çamur gibi olduğunu hatırından çıkarmaz, geçmişler gelecekler alıp sattığımızın farkındadır, özgürlüğün artık yaşamadığımız şeyin adı olduğunun da… Gerçeğin dokunaklı olduğunun, akarsuya bazen kan karıştığının bilincindedir. O, dünyanın gürültüsünü ve sesini duyurmaya çalışır.


NAŞ, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.

Çalanlar ve Biriktirenler (Onur ÇALI)

Hırsız ve Burjuva Hüsnü Arkan’ın altıncı romanı. Bu romanda da önceki izlekleri etrafında dolanıyor yazar: gerçeklik/hakikat, inanç, aşk, 12 Eylül… Hırsız ve Burjuva’da bunlara ilaveten, 12 Eylül’den sonraki dönemde biriken sermaye, burjuvazi ve renkli karakterlerin hikayelerini kesiştirerek Haziran direnişine kadar gelen bir Türkiye resmi sunuyor bize. Hem biçim hem de öz bakımından daha kendine has hale gelmiş bir üslupla yapıyor bunu. Mekan İstanbul’un Kuyutaşı Mahallesi ama bununla sınırlı değil. Geleceğin, geçmişin, düşlerin ve katı gerçeklerin uğrayabileceği her yer bir Kuyutaşı Mahallesi çünkü.

Tarih tefekkürden ibarettir

12 Eylül 1980 günü doğan Evren, Evren’in siyasi nedenlerle hapisten çok az çıkabilmiş ama Evren’e rüyalarında bile yol gösteren dayısı Faik, hırsız İsmail, daha büyük hırsız Eyüp (ve babası Salim), Evren’in aşk yaşadığı Gülgün, düşlerinde Chuang Tzu ile didişen Mubah Şirketler Grubunun belkemiği Hadim Bey, Evren’in tek eşit ilişki kurabildiği, komşu kız çocuğu Hülya, kedi Sebahat, devlet için adam öldüren ve yalancı şahitlik yapan Ruhan, Adıyok köpek… İşte tüm bu karakterler bir araya geliyor romanda ve bize ironik bir hikaye anlatıyorlar; gerçek kadar ironik.

Mino’nun Siyah Gülü romanı çerçevesinde yaptığımız söyleşideki bir soruya şöyle yanıt vermişti yazar: “Asıl ikbal sahipleri bütün bu olanların uzağında, dışında görünürler. Silah üreticileri, finans sermayesi böyledir. Şimdi artık böyle bir sınıf yokmuş gibi davranılıyor. Televizyonlarda konuşanlar burjuvazi kelimesini on dokuzuncu, yirminci yüzyıla hapsedip, onu geçmişte kalan toplumsal bir görüngü olarak gösteriyorlar. Burjuvazi neredeyse, ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü haline geldi.”

Arkan, yeni romanında burjuvaziyi, burjuvaziyi meşru kılan sistemi kişisel hikayelerin ortaklaşa oluşturduğu bir bütün halinde anlatıyor. Ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü değil burjuvazi. Televizyon izleyişimizde, çağrı merkezlerinde, berberde, bakkalda ve hatta düşlerimizde bile boy gösteriyor.
Patronu Eyüp Bey, kendisini şenlendirmek için anlattığı hikayelerinin birine (Kanuni hakkında olan) inanmayınca şöyle diyor Hadim Bey: “Bunun diğer Kanunî hikâyelerinden ne farkı var? Onlar da uyduruyor, ben de uyduruyorum.” (Sayfa 51)

Evren’in, komşu kızı Hülya’nın anlattığı bir hikayenin gerçekliğini sorgulaması üzerine kız “Tabii ki gerçek ve tabii ki uyduruk. Bu ikisi arasındaki farkı nereden bileceksin ki?” der. (Sayfa 68) Haklıdır.

Hüsnü Arkan, sermaye birikimine (hırsızlığa) attığı keskin bakışı, düşlerle, yukarıda bahsedilen “uyduruk ve gerçek” hikayelerle, Ceza’dan Walt Whitman’a alıntılarla yumuşatıyor ve harmanlıyor. Alıntılar romana çok yerinde yerleştirilmiş. Söylenebilecek tek şey: sayfa altlarında dipnot şeklinde değil de romanın bitimine notlar olarak konulabilirdi kaynaklar. Merak eden okur, roman bitiminde de görebilirdi alıntıların kaynaklarını.
Burjuvazi, tarihi öncesiz ve sonrasızmış gibi bir hale sokmaya çalışır. Nedenler, gerçekler silikleşir böylece. Arkan, bu hafızasızlığa karşı 12 Eylül sonrasında bankaların ve holdinglerin yönetim kurullarında yer alan paşaların listesini veriyor söz gelimi. Bunun bir roman olduğunu unutmadan, estetize ederek ve yukarıda anlattığımız renkli hikayelerle dengeleyerek…

Bir mitos olarak aşk


Patronlarının kriz dönemlerini fırsata dönüştürmelerinde kilit rol oynayan Hadim Bey, hayatta tek gerçek ilişki kurduğu Ian’la da konuşur düşlerinde. Bu Ian, bağımsızlığı bir İrlanda kıyısından şarkılarla emziren Ian Anderson değildir;  Hadim Bey’in çok özlediği bir arkadaşıdır.

“İan, mitoloji haline gelen şeyleri ya da şeylerin mitoloji haline gelmesini katlanılmaz buluyordu. Aşkı kışkırtmak için söylenen sözler, gerçekliği örtbas etmekten başka bir işe yaramıyordu. Tutkuyla sevişen iki insan şiirselliğe ihtiyaç duymamalıydı. Şiirselliğin de onlara ihtiyacı yoktu. Güzel şeylerin alınıp satılabilir hale gelmesini sağlayan şey, insanlardaki tutku eksikliğiydi.” (Sayfa 192)

Ve devam eder, flütsüz Ian: “Aşk soyut bir kavram değildir, Hadim. Sevişmektir. Boşaldıktan sonra soyut kavramlar sözlüğüne tıktığın, sonra arada bir açıp bakarak, sözcükleri yan yana getirerek içten olduğuna inandığın düşünceler doğurmak değildir. Hele hükümetten, dinî otoritelerden ve edebiyat camiasından akrabaları olan itibarlı bir komşu hiç değildir.” (Sayfa 193)

Romanın baş kahramanı Evren de Ian’a yakındır bu konuda. Aşkı Hazırlık ve Planlama, Elleme, Bitişik Nefesler ve Sonuç gibi aşamalara ayırır. “Sonuçtan sonraki süreç ise, bir dahaki ellemeye kadar geçen zamanın şiirsel doğasını besler ki, geçmiş çağlarda olduğu gibi bugün de birçok insan gerçek aşkın bu zamanı anlattığına inanır. Çünkü şiirler, şarkılar ve unutamadığımız zevk anlarını üstü kapalı bir biçimde hatırlatarak bilinçaltımızı evcil bir hayvana dönüştüren diğer şeyler, Evren’in ellemeyle başladığına içtenlikle inandığı kaba aşkını, bütün insanî hikâyelerde görüldüğü gibi kutsal bir hale getirir. Çünkü biz kutsallıklar olmadan yaşayamayız.” (Sayfa 164-165)

Kutsallıklar olmadan yaşamayan insanlar olarak aşkı mit haline getirmişizdir. Daha başka birçok şeye yaptığımızı yapmışızdır yani.

Hadim Bey’in düşüncelerinde ise sermaye biriktirenlerin mitlerini okuruz. Nasıl inceliklerle biriktirdiklerini, ne zorluklara katlandıklarını. Yönetim kurullarında yer verdikleri amiraller sayesinde OYAK ihalelerini ne zorluklarla alırlar! Hadim Bey, şirketin başına kadına ve içkiye düşkün Eyüp Beyi değil, yoğun işlerinin arasında bile namazını ihmal etmeyen Şükrü Beyi getirir. Şirketlerin selameti için. (Son on yılda ne kadar büyümüşlerdir, tesadüf!) Eyüp Bey’le dışarda yedikleri zaman, Eyüp Bey’e portakal suyundan başka bir şey içirmemesi de yine bu zorluklardandır. Burjuvanın ortakları değişir, Hadim Bey bunu iyi bilir.
Hüsnü Arkan romanını bilenlerin çok sevecekleri, belki de en sert romanı Hırsız ve Burjuva, renkli bir okuma deneyimi sunuyor.

HIRSIZ VE BURJUVA, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi yayınları, 2014.

“Manidar” Bir Kitap (Selçuk UYGUR)

Hüsnü Arkan’ın yeni romanı Hırsız ve Burjuva son yıllarda Türkiye’yi boyundurluğu altına alan rant ekonomisi ve son aylarda ortaya çıkan tarihi vurgunlar sebebiyle şüphesiz, zamanlaması “manidar” bir kitap. Yazarın Mino’nun Siyah Gülü gibi romanlarından, yazınındaki 80’ler ve 80’lerin ülkemiz insanı üzerindeki süregelen etkilerini portrelediği temaya aşinayız. Hırsız ve Burjuva’da da bu söz konusu temanın hakim olduğunu görüyoruz.

Eser okuyucusuna zengin bir karakter menüsü sunuyor: 12 Eylül 1980 günü muhasebeci bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak doğan Evren, çöplüklerde yaşayan Ruhan, Evren’in hayallerini süsleyen konsomatris Güldün, hırsız İsmail ve perde arkasındaki Hadim Bey’in yetenekleri sayesinde her sorunun, girişimin altından zaferle kalkan Mubah Şirketler Grubu’nun patronu Eyüp ve bütün bu karakterleri eserin nihayetinde birbirine bağlayan rastlantılar.

Eserdeki karakterler, 12 Eylül’ün geçmiş bir dönem değil de, Türkiye’de süregelen bir politik-ekonomik sistem olduğu bağlamında yorumlanan figürler olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Örneğin Evren, çalıntı mal alıp satan, derdi kolay para kazanmaktan ibaret küçük, sıradan, sistemin yarattığı bir hırsız. Arkan, Evren üzerinden sistemin sıradan bireyleri nasıl yozlaştırdığını ele alıyor. Bu noktada yazarın toplumsal sürecin bir dışavurumu olarak işlediği birey olgusu çerçevesinde, bireyin mevcut sistemin yarattığı bu yozlaşmayla baş edebilme arzusu ve bu arzunun ne kadar gerçekleştirilebilir olduğu masaya yatırılıyor. Öte yandan Evren’in yaşadığı mahalleyi kentsel dönüşüm projesine alan Mübah Şirketler Grubu üzerindense burjuva “ahlakı” işlenmekte: Aslında Mubah Şirketler Grubu’nun işleri on yıldır iyi gidiyordu. Depremden ve arka arkaya gelen iki krizden sonra tamamen inşaat işine yönelmiş olmaları, geceleri bebekler gibi uyumalarını engelleyecek ne kadar neden varsa ortadan kaldırmıştı. Kâr denen şey, iş makinelerinin İstanbul gündüzlerini ve gecelerini cehenneme çeviren uyku kaçırıcı gürültülerin üstünü örtmeye de yarıyordu (s.42). Burjuva “ahlakı”nın perde arkasında gerçekleşen kitlesel vurgunlarıyla, sıradan hırsızların göz önünde gerçekleşen minik “ahlaksızlık”larının, sistemin toplumda yarattığı algı dezenformasyonları sonucu halkın nezdinde nasıl biçimlendirildiği ve bu biçimlendirmenin sistemin devamlılığındaki yeri-önemi romandaki belirleyici temalardan.

Arkan, Hırsız ve Burjuva’da dünya ve Türkiye’yi anlamak adına mevcut konjonktürü edebi bir neden sonuç iliçkisinde değerlendirerek, kapitalist sistemin yarattığı paradigmada ahlaklı, soylu ve masum kalmanın mümkün olup olmadığını sorguluyor. İnsanlık hırsızlığa ve hırsızlara boyun eğmeye mahkum mudur, yoksa başını kaldırıp çarpışacak gücü içinde bulabilir mi? Hırsız ve Burjuva, neo-liberal sistemin yarattığı sermaye birikiminden kaynaklanan haksız zenginlik ve bu zenginliğin insan ahlak, yaşantı ve varoluşu üzerindeki etkilerini, kentsel dönüşüm ve büyük vurgunlar gibi Türkiye gündemine hakim konular üzerinden eleştiren ironik bir roman. Alışveriş merkezleri, hükümet programları, hisse senetleri, savaşlar, politik yozlaşma ve adaletsizlikler karşısında sıradan insan benliğini ve erdemlerini teslim etmeden direnebilir mi? Hüsnü Arkan’ın yeni kitabı, insanlığın varoluş ve vicdanına hançer gibi saplanmış dünyevi-dini yasalar karşısında bireyin erdemlilik sınavını  yalın bir dille ele alan; özgürlüğe zincirlerin vurulduğu politik çerçeveye edebi resimlerle isyanın öyküsü…





HIRSIZ VE BURJUVA, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014.