“Melankoli ülkesi”ne Nasıl Gidilir (Selin AVAZYAN)

Rumen yazar Mircea Cărtărescu’nun birinci cildi geçtiğimiz yıl Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan eseri  Orbitor dünya romancılığına bir hayat öpücüğü olmuştu. Kaleminin yakın bir gelecekte Nobel ile taçlanması kuvvetle muhtemel bu heyecan verici yazarın dev eseri Orbitor, ikinci cildi ile yeni yılın ilk aylarında yine Ayrıntı Yayınları kanalıyla Türkçe okurlarıyla buluşacak .
Bu yıl “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” temasıyla düzenlenecek İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğunun Romanya olması ve birçok ünlü Rumen yazarın ülkemize davet edilmiş olması, dikkatleri bu ülke edebiyatına ve özellikle Mircea Cărtărescu’ya çeviriyor...
 
Hayat ve ölümden ibaret kâğıt oyunu

Okurların Orbitor’un öncesinde yine Ayrıntı’nın yayımladığı Travesti adlı romanıyla tanıştığı Mircea Cărtărescu, “yalnızca iki figürden ibaret bir kâğıt oyununu sonsuza kadar oynarız; hayat, ölüm” derken hem sıkı bir şair olduğunu hatırlatıyor hem de nehir romanının “leitmotif”ini ele veriyor.
Ucu “anlatıcı yazara” kadar uzanan destansı romanda, asırlar önce yaşanmış bir göçün trajik hafızasını kuşaklar boyunca izliyoruz. Okudukça bir kuşak öncesinden hüzün ve acıyı tevarüs edinen Çingene kadınlar ve hayatın zorluklarıyla daha da sertleşen Çingene erkeklerle tanışıyoruz.
Kısacası kelebek misali kendi hayatlarını tamamlayıp sahneden çekilen Cărtărescuzedeler!  

Kelebeğin Sol Kanadı

Kelebeğin sol kanadına gelince... Bir taraftan, yazarın Kelebeğin Sol Kanadı’nı romanına alt başlık yapması hakkında tahminlerde bulunmak bir yandan da bu canlıya dair bilgilerimizi tazelemekte yarar var. Çünkü mesaj kelebek kanadının filigransı yüzeyinde.

Kelebeğin, ışık kaynağına ve dış etkenlere göre vaziyet alan incecik iki kanadında milimetrik ölçülerde aynı desenler bulunur. Üstelik göz şeklindeki desenler bir dış tehlike karşısında iki tarafta da aynı biçimde belirir.

Böylelikle yazar, hayat ve ölümü iki zarsı geçişken yüzey olarak düşünmemizi, kanatların göz kamaştırıcılığı ve renk cümbüşüne rağmen iki günlük beyhude bir kelebek ömrünü unutmamamızı istiyor.

Birbirinin içinde ölen bedenler

Ana rahmiyle bağlandığımız dünyada, hayat ve ölüm kartlarını bilinç kendini yutana, ten soğuyana kadar oynuyoruz.

Lakin bir yandan da doğumdan ölüme sayısız ömürler yaşadığımızı “Kendimi bir o kadarını tükettiğim önceki hayatlarımmış gibi değişik yaşlarda düşündüğümde, uzun ve kesintisiz bir ölüler dizisinden, birbirinin içinde ölen bedenlerden oluşan bir tünelden bahsediyor gibiyim” diyerek kakıyor başımıza.

İrili ufaklı enfes öykülerle kurduğu anlatısı boyunca bize, yani perişan ettiği okuruna, türlü oyunlar oynuyor; labirentsi tuzaklarda“Kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından” dizelerini hatırlatarak, artçı sarsıntıları bitmeyecek depremini başlatıyor!..

Mesela ne mi yapıyor?..

Neredeyse tüm roman boyunca kendi beynine ve bizim beynimize parmaklarını daldırıyor ve narin organımızı hamur gibi yoğuruyor. Aldığı temel anatomi eğitimine sıkı sıkıya sarılmış bir nörolog edasıyla beynin bölümleri ve işlevlerini anlatısına yedirerek “nihil” ve “beyhude”yi bu anlatının orta yerine bir flama gibi dikerken, temel eğitimini unutmamış bir nörolog olarak soruyor;  “İçimizden neyi kurtarabiliriz? Ruhumuzu? Yıldız vücudumuzu? Bilincimizi? Basit bir tümör hepsini iptal ediyor, epileptik bir çekirdek hafızayı altüst ediyor!..”

Belki kahramanı Herman’a, Anca’nın saçlarını kazıtıp bütün kafasına, Gunter Grass’ın Teneke Trampet’indeki anne rahminden dünyaya gelmeyi yıllarca reddeden Oscar’ını hatırlatan esas oğlanı Mircea’nun suretini, “Bütün”ü ve hayatın yetmiş iki buçuk katmanını dövme ile nakşettirmesinin sebebi de bu.

Bizden, gözlerimizi kafa ve onun saklayıp koruduğu beynimizden ayırmamamızı, bütün meselenin ve hayat denen karmaşanın yine hayatın akışı içinde oradaki mikro yuvalarda, kıvrımlarda ve tümseklerde kah unutarak kah hatırlayarak geçip gittiğini anlatmak istiyor.
Zaten okudukça da kendi hayatına gönderme yapan Küçük Mircea, gözlerini diktiği odasındaki eşyalardan gözlerine yansıyan flulukta bir teselli arayan Mircea, eli hayalarında ergen Mircea,  inmeli Mircea, bazen bir Bükreş çamurunda kaybolmuş tırsak Mircea, yalnızlık acısı çeken Mircea, asansörün karanlığa yükselişinde Stephen King düşleri çıkarsayan Mircea, kalemi elinde yetişkin ve yorgun Mircea, hepimizi tükettiği ve öldürdüğü tüm hayatlarının karanlık ormanına sürüklüyor. Bunu öyle ustalıkla ve ama bir yandan da öyle zalimce yapıyor ki sıkıysa kapılıp gitme o melankoli ülkesine!

Roman tükenmiş miydi?

Nobel’e aday gösterilmiş, birkaç yıl içinde de Carlos Fuentes’e yapılanlar ona da reva görülmezse bu ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Cărtărescu, “roman tükendi” diyenlere Orbitor ile “hayat mümkün oldukça roman da var olacaktır. İnsan dediğin zaten bir roman kahramanı değil midir” diyerek yüreğimize su serpiyor.

Mircea Cărtărescu romanı, bu isimler elbette kişinin okuma tercihleriyle farklılık gösterse bile benim açımdan kah Fuentes (Terra Nostra) ve Marquez (Yüzyıllık Yalnızlık) kah Kafka ve Beckett’i (bizatihi kendileri) hatırlatan edasıyla okuruna sağlam bir geleneğin zincirinde yer aldığının müjdesini veriyor.

Kendi yarattığı kahramanların dilinde de bir biçareler korosunun seslendirdiği baladın nakarat bölümünü ezberletiyor bize;

Sen, bazen çoğalsın bazen de sayılı şey çabuk biter hesabı tükensin diye yıllar... aylar... günler... saatler... dakikalar... saniyeler ve anlara böldüğün hayatın hepi topu bu kadardır!

Bütün bu anlattıklarımın sonunda diyeceğim şu ki, Orbitor’u, ikinci ve üçüncü kitaplar için sabırsızlanacağınız ucu açık destan gibi bir solukta okuyabilirsiniz. Ama, onca darbeden sonra melankolinin gayyasına savrulup sonunu getirebilir misiniz bilemem...

Ama böyle yaparsanız Ştefan cel Mare sokağında gelip geçenleri seyrederken size dönüp dudaklarında muzır bir gülümsemeyle “Böyle yapsanız da sizin hayatınız Orbitor’umu tamamlayacaktır nasılsa” diyecektir Kalemi Elinde Orta Yaşlı Mircea!

ORBİTOR, Mircea Cărtărescu, Çev:  Sunia İliaz Acmambet, Ayrıntı, 2014.


Efendisiz Toprak Aşkına (Zeynep Ceren EREN)

1900’lerin başları, Romanya kırsalı. Bir avuç zengin toprak ağasının zorbalığı altında sefaletten, yokluktan, açlıktan kırılan köylü yığınları, ırgatlar. Birbiri ardına ölen kadınlar, adamlar. Yaşlılar ve hastalar. Ama elbette en çok çocuklar. En kırılgan, en zayıf çiçekler. Bir tarafta zenginlik, ihtişam, modern ışıklar ve parlaklık dolu Bükreş hanedanlığı ve büyük toprak sahibi aristokrat sınıf Boyar’lar, yani ‘Efendiler’, diğer yanda hayvanlarıyla beraber ölen, bir tas mısır unu, iki tane patates bulamayan, bir kışla beraber nüfusunun çoğunu kaybeden köyler.

Romanya’da serfliğin çatırdadığı zamanlar, ama belli ki daha gücünü yitirmemiş. Efendilerin uçsuz bucaksız topraklarının ve ihtiyaçlarının önceliği hala ilk sırada, asıl bunlar karşılandıktan sonra kendi küçük toprağına dönen köle-köylüler çaresiz. Toprakları var olmasına var ama verimsiz, kurak. Eksen de kâr etmez. Mısırların boynu bükük, patatesler küçük. Kış gene zor geçecek, gene ölümcül.
‘Balkanların Gorki’si’ olarak adlandırılan Panait Istrati’nin kısacık romanı ‘Baragan’ın Dikenleri’, bu sefaleti, sefalet içindeki yığınları, yığınların öfkesini, hesaplaşmasını ve ödediği bedeli küçücük bir oğlan çocuğunun gözlerinden anlatıyor.

Istrati köylülerin savaşını tarif ediyor. Coğrafyayla çarpışan, bataklıkların, sert toprağın, nehir boylarının içinde karnını doyurmaya uğraşırken hep çok çalışan, ama asla emeğinin karşılığını alamayan yığınlardan bahsediyor: “Buna karşı başımız dertten kurtulmazdı, bu dünyada çok uğraşıp didinmeye değmezdi, çalışmak insanı hiçbir yere götürmez çünkü.” Tarımın, balıkçılığın koşullarının zorluğunun yanı sıra, feodal bağlardan ‘özgürleştikleri’ için pazarda devletle işbirliği yapmış tüccarlarla baş başa kalmış, bütün yılın emeğini yok pahasına satan köylülerin yoksulluğunu okuyoruz romanın sayfalarında.    

Bir sefaletten diğerine meylederek, daha iyi bir yaşam umuduyla sürekli hareket halinde olan köylüler görüyoruz. Tok yatmak umuduyla göç ederken parçalanan ailelere, kaybedilenlere tanık oluyoruz. Koca bir kırsal hayat kökünden sarsılıyor. Eski zamanlardan yenisine geçiş, açık ki kan ve terle gerçekleşiyor.

İşte bu noktada Baragan başlıyor. Baragan’ı birçok farklı şekilde düşünmemize olanak sağlayacak, güçlü bir anlatımı var Istrati’nin. Baragan’ı çoğaltıyor: Yeri geliyor Baragan acımasız bir coğrafi gerçeklik, uçsuz bucaksız, üzerinde sadece dikenler olan sert bir bozkıra tekabül ediyor. Öyle ki açlık ve susuzluk Baragan’ı geçip de başka bir hayat peşine düşenlerin yakasına yapışıyor: “Çünkü Baragan bir başına yaşar. Bir tek ağaç yoktur üstünde! Bir kuyudan öbürüne susuzluktan ölürsünüz. Sizi açlığa karşı korumak onun işi değildir.” diyor bize Istrati.

Onu aşmak istemenin, aşıp da daha iyi bir hayata varmak istemenin tehlikelerini ‘Baragan tarafından yutulmak’ diye tabir ediyor köylüler, tehlikeyi göze alıp yola çıkan ve bir daha haber alınamayan, “Baragan tarafından yutulan çocukların hüzünlü hikâyeleri dolaşıyor ağızdan ağıza: ‘Nereye gidiyorlardı? Neler geliyordu başlarına? Neler görüyorlardı? Kimisi bir daha eve dönmüyordu. Onların ‘yitip gittikleri’ söyleniyordu.”

Zor çünkü, zor Baragan’ı aşmak, çocuklar ünlü Krivatz rüzgarının soğuğuyla nefes nefese yuvarlanan dikenlerin peşi sıra koşuyorlar Baragan’ın topraklarında. Bir çember çevirirmiş gibi, bir çocukluk oyununa dalmış gibi koşuyorlar. Sanki çocukluk hala onlarınmış gibi. Hâlbuki değil.

Yeri geliyor Baragan, nam-ı diğer ‘Efendisiz Toprak’ en büyük değişimin, bu çaresiz hayatlarda yapılabilecek en büyük devrimin diğer adı oluyor. “Ben yalnızca düş kuruyordum, o kadar. Şu pis kokulu balık işine, çamurlu bataklıkların uyuşukluğuna, acıklı yazgılarını bana miras bırakacak gibi görünen anamla babama karşıydım ben. Yedikleri ekmek bile gaz kokan gezgin satıcılarınki de dâhil, bundan daha acıklı bir yazgı tanımıyordum; üstelik onlar bile günde bir kez ekmek yer, bizse ancak dört pazardan birinde ekmek yüzü görüyorduk.” Baragan, aynı zamanda umudun ve düşün de adı oluyor onu aşıp geçmek ve yeni bir hayata kavuşmak isteyenlerin gözünde. Bir yargıç, şapkacı ya da manifaturacı olabilmek! Bir ‘ırgat parçası’, köylüden başka bir şey olabilmek!   

Istrati’nin bu sadecik metninin gücü Romanya kırsalının, köylülüğün 1900lerin başındaki halet-i ruhiyesini incelikli ayrıntılarla anlatmasından geliyor. Metin iç içe geçmiş katmanlarla kendini açarken, toplumsal hayata dair bir zenginlikle karşılaşıyoruz. Romanya kırsalının ‘ünlü’ anti-Semitizmine, aynı tarafta yer almasına karşılık düşman olmuş ırgatlarla köylülerin savaşına, kadınlık durumlarına, kırdaki toplumsal cinsiyet rollerine ve en güzeli, mücadelenin kadın yüzüne tanıklık ediyoruz.

Ama metnin gücünü aldığı bir şey daha var. En temel insanlık kavgasını, haklılığımızı, en güzel hayalimizi anlattığı için böyle güçlü, bugüne dair hala bu kadar fazla şey söylediği için tazeliğini -maalesef ki- yitirmemiş bir metin. Baragan’ın çocukları, bugün memleketin kocaman bir Baragan’a dönüşmüş topraklarında mevsimlik tarım işçisi, bir uçtan diğerine yol kat ediyorlar. Memleketin çocukları hala sokaklarda evsiz, tarlada, sanayide işçi. Çocuklar savaştan kaçarken mülteci. Baragan deniz oluyor, sınır oluyor, atölye oluyor, yutuyor Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı çocuklarımızı. Sade burada değil, en uzağımızdaki çocuklar bile hala Baragan’da, cesaret ve çaresizlikle çarpışıyorlar, Tanrı’ya uzak, Amerika’ya yakın şanssız Meksika’nın çocukları ‘Canavar’ adını verdikleri trenle kendi Baraganlarını aşmaya çalışıyorlar.*  Ya da Avrupa’nın duvarlarına çarpıyor çocuklar, biraz mısır ve patates için. Ölmemek, hayatta kalmak için. Tüm dünya Baragan’a kesmiş, çocuklar dikenlerin peşinde koşuyorlar.   

Çocukların dikenlerle buluşması boşuna değil Istrati’nin anlatısında. O çocuklarda cisimleşen inat, o yeni, tazecik güç, o mücadele bitirecek bu ‘eli kırbaçlı, zehirli’ dikenlerin soyunu. Efendisiz kılacağız bir gün bu toprakları, ve dünyanın bütün topraklarını. Yüz yıl önceden seslenen Istrati’ye selam olsun.    







(*)Son yıllarda Meksika’dan sınırı geçerek Amerika’da ailelerinin diğer bireylerine ya da yeni bir hayata kavuşmaya çalışan çocukların sayısında tüyleri ürperten bir artış yaşanıyor. Bu çocuklar, kilometrelerce uzunluğundaki bu yolu tek başlarına, ‘Canavar’ adını verdikleri trende resmi görevlilerden saklanarak ve hayatta kalmaya çalışarak yapıyorlar. Konuyla ilgili önemli bir belgesel için bakınız: http://www.imdb.com/title/tt0489342/ 


BARAGAN’IN DİKENLERİ, Panait Istrati, Çev.: Bertan Onaran, Türkiye İş Bankası, 2012.


Ölümden Kurtulan Yapıttır (Şamil YILMAZ)

Eugène Ionesco, Fransız avangart tiyatrosunun en büyük isimlerinden biri. Aynı zamanda da absürt ya da “uyumsuz” tiyatronun kurucu isimlerinden. Hatta, Ionesco olmasa, akımın kendisini birebir karşılayacak bir isim dahi olmayabilirdi elimizde. Buradan bakıldığında, absürt demek, biraz da Ionesco demek. Diğer isimler daha çok kısmi biçimsel eğilimler, sınırlı tema ortaklıklarıyla akıma dahil edilseler de, Ionesco, kendi başına bütün bir absürdü doğrulayacak güçte metinler çıkarmış ortaya. Aslen Romanya asıllı olan yazar, neredeyse bütün oyunlarını Fransızca yazmış. Baba Romen, anne ise ailesinde Romen ve Fransız kanının karıştığı bir melez. Yazarın çocukluğunun büyük bir bölümü Fransa’da geçiyor. Sonradan anne ve babası boşanınca babasıyla birlikte yeniden Romanya’ya dönüp eğitimine orada devam edecek. Aradaki tüm gidiş gelişlerin dökümünü yapmak anlamsız, şu kadarını bilmek yeterli galiba; bu gidiş gelişler, nihayetinde yazarın Fransa’ya yerleşme kararı almasıyla son bulacak. Fakat dünyanın ve varoşlun yabancılığı gibi meselelerde yazmış olan bir ismin, iki ülke arasında bir yabancı olarak sürekli salınışı bizim için önemli galiba.  Yazarın çocukluğuna ilişkin bir anısı da, hakkında yazmış olan araştırmacılar tarafından sıklıkla hatırlatılır; küçüktür, aydınlık bir günde yürümektedir. Sonra birden, muhtemelen güneş çarpması benzeri bir neden yüzünden, tuhaf bir deneyim yaşar. Işığın büyülü bir nitelik kazandığı, bedeninin ağırlıksızlaştığı, varlığının bir çeşit “hoşlukla” çevrelendiği benzersiz bir anın içine düşer. Her şey ‘normale’ döndüğünde ise çok geçtir.
     
Dünya, ‘gerçek dünya’, yaşadığı parlak deneyimle kıyaslanmadan var olamaz artık. Akışın, ışığın, varlık hafifliğinin yerini, gerçek dünyanın ağır, yozlaşmış gerçekliği alır. Her şeyin “anlamsız hareketlerle” kendini çoğalttığı, boğucu hale geldiği bir gerçekliktir bu.

Bütün bir absürt akımın iki dünya savaşı arasındaki boğucu atmosferden kaynaklığına dair tezleri muhakkak duymuşsunuzdur. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmayacağım.  Fakat sanatçıyı kendi kişisel tarihinden, ürettiği formun tarihiyle kurduğu özel ilişkiden soyutlayıp tüm gerekçelendirmeyi buradan yapmakta da hatalı bir taraf yok değil. Ionesco, kuşkusuz çağının çocuğuydu. Ve kuşkusuz, yazdığı her şeyde bu çağın damgası vardı. Fakat aynı zamanda, büyük bir sanatçıyla karşı karşıyaysak şayet, o çağı içererek aşan bir yanı da vardı. Olmalı. O yanı, bir yazarı gerçekten büyük bir yazar yapan o mayayı da, unutmamak lazım.  

“Kel Şarkıcı”, Ionesco’nun ilk oyunu. Karakterlerin klişelerle konuştuğu, insan diye tarif ettiğimiz şeyin grotesk kuklalara dönüştüğü, anlamın radikal bir biçimde aradan çekildiği netameli bir evrende geçer. Yazım süreci de en az oyunun kendisi kadar gariptir. Ionesco, dönemin yaygın tekniğiyle İngilizce öğrenmektir. Her cümlenin ve kelimenin sürekli tekrarlandığı, üst üste yazılarak ezberlendiği bir tekniktir söz konusu olan. Yazar, temrinlere dalmışken yaptığı işe bir an yabancılaşır; aslında bir dili baştan öğrenmemekte, aksine, haftanın kaç gün olduğu, tavanın yukarıda zeminin aşağıda olduğu gibi temel bilgileri, başka bir dilin gerçekliğinde yeniden keşfetmektedir. Bu tekil deneyim, Ionesco için bir anda insan dilinin genel işleyiş kalıplarıyla eşleşir. Ortaya çıkan metin, tiyatro tarihinin bence de en güzel metinlerinden biridir: “Kel Şarkıcı”. Oyun orta sınıftan bir çiftin salonunda geçer. Bay ve Bayan Smith, tıpkı İngilizce temrin kitabında olduğu gibi, kalıplarla iletişim kurmaya çalışan iki yaratıktır. O dünyayı inşa etmesi, sağlamlaştırması gereken dil, her cümlede biraz daha o dünyanın altını boşaltır. Gündelik hayatın ve dilin bayağılığı, varoluşun klişelere gömülmüş mekanik işleyişi, anlamın iptali ve radikal bir yabancılaşmanın tedirgin edici atmosferi hissedilir oyunda. Her şey hem çok tanıdık hem de çok yabancıdır. Gün içinde öylesine kullandığımız birçok dilsel kalıp, bir anda grotesk bir kâbusun ham maddesine dönüşüp çıkar karşımıza.

Ionesco, “Kel Şarkıcı”da, dilin işleyişine yerleşmiş olan ucuz mekânizmayı görünür kılarken, sadece gündelik hayatın dilsel iletişim malzemesini eleştirmez, aynı zamanda, özellikle 19. Yüzyıl gerçekçi tiyatro akımlarının sahneyi ve diyaloğu tanımlama biçimleriyle arasına büyük bir mesafe koyar. “Kel Şarkıcı”dan başlayarak sahne, Ionesco için, gündelik hayatı yeniden üreten bir mekân değildir artık. “Ders”, “Gergedanlar”, “Sandalyeler”, “Amedee”, “Gönüllü Katil”, “Kral Ölüyor”, “Macbett” ve benzeri oyunlarla birlikte, tiyatro sahnesi çok daha beklenmedik gerçeklik biçimlerinin imkânına açılır. Sahneyi bu biçimde hayal eden ilk Ionesco değildir kuşkusuz, fakat tiyatro tarihinde çok değerlendirilmemiş bir damarı yeniden hareketlendirdiğini, o damarı dönüştürerek kendi dünyasına kattığını da inkâr edemeyiz.

Ionesco, burleskten halk tiyatrosuna, kabarelerden Charlie Chaplin’e, Dada’dan Sürrealizme kadar birçok gelenekten beslendiği sanat yaşamının zeminine, ölümü ve insan-evladının ölümle –kuşkusuz sıkıntılı- ilişkisini koymuştur. Varoluşçu gelenekle paylaştığı temel benzerlik de buradadır işte. Ötesini bilmediğimiz bir duvar ya da sınır olarak ölüm düşüncesi, yazar için, dünya üzerindeki tüm kaygılarımızın merkezinde durur. Bu kaygıyla baş etmeye çalışır ve yine bu kaygıya yeniliriz. Ben her ne kadar düşüncesinin bu yönünden çok biçimsel atılımlarını önemsesem de, 28 Mart 1994 tarihinde aramızdan ayrılmış olan yazarın arkasında bıraktığı hafife alınmayacak külliyat, bu kaygıyla nasıl baş edebileceğimizin de ipuçlarını veriyor galiba.

Ölümden kurtulan, yazarın hayatının anlamını açık eden, yapıttır sonuçta…            

   

Karnavalın Mizahı (Bulut YAVUZ)

Mizah denildiğinde, akla genel olarak modernizmle eşzamanlı olarak ortaya çıkan öznenin "öteki"ye karşı giriştiği değerden düşürme çabası gelir. Özne önce bir şeye yabancılaşır, sonra onu alay ederek ya da komik bir hale sokarak kendisini olumlar. Burada alay edilen nesneleşmiş ve alay eden ile bir karşıtlık ilişkisine girmiştir. Öznenin edimi onun yabancılaşmasını daha da derinleştirir. Karikatürler, politikacıların komik taklitleri, klişe cümlelerin içeriklerinin değiştirilmesi, mizahın günümüzde özne ve yabancılaştığı şeyler karşısında kendisini savunma girişimlerinin tipik örnekleridir. Bu, Baudrillard'ın ifadesiyle söylersek "öznel ironi"dir. Yabancılaşma evrenine ait bu düzende, komiğe ait bütün unsurlar mesafe, alay ve dışarıda tutma ile gerçekleştirilir.

Bahtin Rabelais ve Dünyası adlı eserinde tam da bu bakış açısını eleştirir. O mizahın halk kültürü, resmi ideoloji ve ikinci bir yaşam biçimi olarak örgütlenen karnaval coşkusunu temele alarak, "öznel ironi"nin dışında, kadim bir geleneğin, halk mizah geleneğinin, kutsal yüzünü açığa çıkarır. Rabelais'nin temele konulma nedenini ise Bahtin "Rabelais zordur. Ancak onun eseri, doğru anlaşıldığında, bu bin yıllık halk mizah kültürünün gelişimine geriye dönük bir ışık tutar; bu kültür onun eserlerinde en büyük edebi ifadesini bulmuştur" (s. 30) diyerek açıklayacaktır.

Türkçe'de Rabelais

Rabelais ve Dünyası'na değinmeden önce, üzüntüyle belirtilmesi gereken şey Rabelais'nin beş eserinden sadece ikisinin - Pantagruel ve Gargantua - Türkçe'de olmasıdır. Bunlardan da sadece Gargantua'nın Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol'un birlikte çevirdikleri versiyonu okunabilir. Çeviri her ne kadar iyi de olsa, İncil ve Tevrat'tan yapılan alıntıların çıkartılması gibi bir handikapı barındırmaktadır. Birsel Uzma tarafından yapılan çeviriler ise, Rabelais'nin dilinin çevirmen tarafından sansürlenmiş, hatta "yazar burada bayrağa seslenmiştir" haline getirilmiş eserin kötü bir taklidine dönüştürülmüş halinden başka bir şey değildir.

İki Dünyalılıktan Doğan Gülüş


Bahtin gülmenin paganik döneme ait tek dünyalı hali yerine, devletin ve sınıfların daha keskin olduğu ortaçağın iki dünyalı halini ele alır. Onun gözünde halk mizahı bu iki dünyalılık hali ile beraber derinleşmiş ve hayat ile yaşam arasındaki sınırda beliren karnaval kültürünü ortaya çıkarmıştır.
İki dünyalılık halinin bir yüzü, herkesin yerinin belli olduğu katı kast sistemi etrafında örgütlenen resmi bayramlar ya da törenlerdir. Burada her sınıf kendisine ayrılan bölgede görevini icra edip, resmi ideolojiyi tekrarlamaktan başka bir iş yapmamaktadır. Öte yandan karnavallar - ki Bahtin Ortaçağın özellikle büyük şehirlerinde senede üç aylık bir zaman diliminin ayrıldığını aktarır - yaşamın ters yüz edildiği ve devletin en ciddi temsilcilerinin bile dahil olduğu bir alandır.
Bahtin Ortaçağ gülüşünün bugünkü mizah ile karıştırılmamasını söyler bize, çünkü o dönemin gülme ile olan ilişkisi bugünkü halin aksine dönemin resmi ideolojisinin merkezi olan kiliseyi de kapsamaktadır, yani kilise de karnavallarda sokaktadır, halktır. Halk mizahının bir bölümü bizzat kilisedeki hücrelerden çıkar. Sözlü ve yazılı Latince parodileri kilise hücrelerindeki keşişlerin yazdığı bir dönemdir bu.  Parodia sacra (kutsal parodi) adıyla anılan bu parodiler, içerik olarak kutsal kitapların içeriğinden, onlarda yer alan figürlerden türetilir. Aynı zamanda latince gramer üzerine yapılan parodiler de mevcuttur. Kastların ortadan kalktığı bu karnaval alanlarında; karnaval geçit törenleri, pazar meydanı konuşmaları gibi teklifsiz ilişkilerin ortasında beliren gülüş bir gülen ve gülünen tarafından gerçekleştirilen ikili bir şeye değil, bir bulaşma haline, gülüşün kendisinin insanlara bulaştığı bir şeye tekabül etmektedir.

Grotesk ve Müphem

Rabelais ve Dünyası esas itibariyle iki kavram etrafına örülmüştür; grotesk gerçekçilik ve müphemlik. Bahtin halk mizah geleneğinin veçhelerini, hem Rabelais'nin eserlerini hem de gülmenin tarihsel bağlamlarını harmanlayarak sunar.

Grotesk gerçekçilikten ne anlamamız gerektiğinin örneğini Bahtin, Rabelais'nin Gargantua'sında, Gargantua'nın annesinin kulağından (akıl) doğması, ama aynı zamanda dışkı ve sidiğin ortasına doğmasında buluruz. Burada yüce sayılan akıl yeryüzüne indirilmiştir. Ayrıca Gargantua'nın Fransızca gırtlak ile olan bağı da burada dikkate değer olacaktır. Grotesk'ten anlamamız gereken geçit, başka bir evrene açılan delik burada dünyadan başka bir yere açılmamaktadır. Ayrıca Rabelais'nin İncil'dekine benzer bir soyağacına sahip devlerden oluşturduğu grotesk figürler ve grotesk dönemin makro kozmos mikro kozmos düşüncesinin içerilmesi (Pantagruel'in ağzının içinde başka bir evrenin olması), Bahtin'in neden Rabelais'yi halk mizah geleneğinin en büyük edebi temsilcisi olarak saydığının da bir göstergesidir.

Müphemlik ise, grotesk gerçeklik ile açılan alanda yapılan işin adı gibi bir şeydir burada. Hem Rabelais'ye ayrılmış hacimli incelemede hem de Ortaçağ halk mizah geleneğinin aktarılması esnasında, yücenin dünyaya düşürüldükten sonra kurban edilişi ve tekrar yaşam verilişine verilen addır müphemlik. Kitaptaki mizah kavrayışı; sövgüyü salt bir yerme değil yererken gönderdiği yerden tekrar diriltmeyi kapsar. Dünyaya düşen yücelik önce gülüşe ait şenlik sofrasında tüketilir, daha sonra yine aynı gülüş tarafından daha genç, daha gürbüz bir şekilde yeniden doğar. Akıl önce bel altı bölgeler tarafından dışkıyla özdeşleştirilir, daha sonra bok böceğinin yavrusunu pisliğe sarıp, denizde temizleyip ona hayat vermesi gibi hayat bulur.

Rabelais ve Dünyası "Ortaçağ karanlığı" klişesinden kurtulmak isteyen ve bunu romantisizmden uzak bir şekilde yapmak isteyen okurlar için eşsiz bir başvuru kaynağı olacaktır.

RABELAİS VE DÜNYASI, Mihail Bahtin, Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, 2005.


Bergson’dan Bir Saygı Duruşu (Barışcan DEMİR)

Bilindiği gibi Aristoteles’in Poietika’sı aslında biri tragedyayı, diğeriyse komedyayı incelemeye adanmış olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktaydı. Aristoteles’in komedyayı ve onun etkilerini işlediği düşünülen Poietika’nın bahsi geçen bu ikinci bölümü, onun külliyatının Ortaçağı sağ olarak atlatamamış kısımlarındandır. Bergson’un Gülme isimli eserini, tarihsel bir kopukluğu onarmak için girişilmiş bir saygı duruşu olarak okumalıyız. Sanki o, Aristoteles’in Ortaçağ geçmişinden koparılan kısmını bir yirminci yüzyıl parodisi ile örerek yeniden var etmekte, geleceğe taşımaktadır. Peki, bir çağ neden bir metni tarihten silmek ister? Hangi metnin varlığı bütün bir çağı korkutabilir? İşte bu kitapta Bergson’un ulaşmaya çalıştığı cevaplar bu sorulara dairdir.

Tekinsiz Gülünç

Her yapı gibi ortaçağın da kendi bünyesinde barındırmak istemediği şey, kendi sürekliliğine zarar verebilecek olan her tür sapkınlıktır. Komedyayı tarih sayfasından silmeye çalıştığına göre de, komedyanın içinde barınan bir tür sapkınlığın farkına varmış olmalıdır. Bergson kitabına, tam da komedyadaki bu sapkınlığın neliği üzerine düşünerek başlamaktadır. Ona göre gülünç olan yalnızca insana özgüdür: Örneğin bir manzara güzel veya görkemli olabilir fakat asla gülünç olamaz. Bir hayvana gülünebilir belki, fakat bu onda insani bir şey yakalandığındandır. Bununla paralel olarak gülme de yine insana özgü olandır, fakat gülmenin gülünç olandan farkı, onun yankılanmaya ihtiyaç duymasıdır. Gülünç olanın doğası kendi başına, yalnız ve yalıtılmış olmayı gerektirirken; gülmenin yalnız ve yalıtılmış halde gülünç olandan keyif alması mümkün değildir. Bergson’un sözleriyle “Gülme her zaman bir topluluğun gülmesidir.” Topluluk, bir kabul yapısıdır: Mevcut gerçekliğin ve tâbi olunan sürekliliğin kabulü yapıyı oluştururken, kabul edilmiş bu gerçekliği ve sürekliliği baltalayan her mekanik katılık, kabule tâbi olan biri için daima gülünç olarak adlandırılacaktır. Bir toplum için, Hobbes’un önerdiği gibi, önceden belirlenmiş alelade bir mutabakat yeterli değildir. Toplumun mutabakat sonrasında istediği şey, sürekliliği olan bir karşılıklı uyumun sonuna kadar korunmasıdır. Örneğin toplum için yalnızca hayatta kalmamız yeterli değildir, o aynı zamanda bizden “iyi” yaşamamızı da bekler ki, bu noktada aksi olan her durum sürekliliğe tâbi olan tarafından gülünç olarak adlandırılacaktır. Gülünç karakter toplum için bir tekinsizdir, çünkü o “toplumun eksenini oluşturan müşterek merkezden uzaklaşmak ve son noktada bir acayipliğe varmak eğiliminde olan bir faaliyetin muhtemel emaresidir.”

Gülmenin Dizgini
 
Toplumun tâbi olduğu gerçekliği ve sürekliliği sarsmanın emarelerini gösteren gülünç olana toplum somut bir ceza ile müdahale edemez, çünkü gülünç olan da onun sürekliliğine somut bir şekilde saldırmamaktadır Bergson’a göre. Toplumun bu konuda yapabildiği tek şey “gülme”dir. Gülme, yarattığı korkuyla acayiplikleri ve sıradışılıkları bastırır. Gülünç, başkalarıyla ilişki kurmaya aldırış etmeyen dalgın kişiyken, gülme onun bu dalgınlığını ıslah etmek, onu rüyasından uyandırmak için vardır. Bergson’un “Toplum içinde şekillenmiş her küçük topluluk böylece, belli belirsiz bir içgüdüyle, başka yerde edinilmiş ve değiştirilmesi gereken alışkanlıkların katılığını yontma ve ıslah etme usulleri icat eder… Gülmenin işlevi bu olmalıdır. Konu olan kişiyi daima bir parça küçük düşüren gülme hakikaten bir tür toplumsal hizaya sokma biçimidir.” sözleri, toplumsal aklın disipline etme art niyetini ya da bir kitle silahı olarak gülmenin doğasını deşifre etmektedir. İşte Ortaçağı korkutan şey de gülünç olanın ve gülmenin bu yönleriyle deşifre olmasıdır Bergson’a göre.

Mizahın İzleği
 
Komedyanın iki ana unsuru olan gülüncü ve gülmeyi üstteki gibi bir ikilikle, yani tekinsiz ve ıslah ile açıklar Bergson. Oluşturduğu bu ikiliği temele koyarak, Aristoteles’in Poietika’da kendi çağının tragedya yazarları üzerinden yaptığına benzer bir şekilde; yazınsal tarihi katetmektedir. Cervantes’ten Molière’e, Pascal’dan Mark Twain’e nicelerinin metinlerini didikleyen bu çalışma, güldürünün yasaları, gülünç olanın sahip olması gereken özellikler, hayal gücünün mantığının saf aklın mantığından farkları, tiyatro okuru ile tiyatro oyuncusu arasındaki farklar ve başka birçok konuya açıklamalar getirmektedir.
 
Gülme’de, hem Ortaçağın neden korktuğunun cevabını hem eksikliği tiyatro kuram bölümlerinde çokça hissedilen komedya üzerine nadir bulunur türden bir incelemeyi hem de sanat felsefesi için olmazsa olmaz basamaklardan birini bulabilirsiniz. Bu sözlerin ardından bize, metni oldukça başarılı bir şekilde Türkçeye aktarmış olan Devrim Çetinkasap’tan, Bergson’un geçmişe sıkışıp kalmış diğer kitaplarını da M.E.B. baskılarından kurtarıp geleceğe taşımasını dilemekten başka bir şey kalmıyor.

GÜLME, Henri Bergson, Çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

Mizahtaki İroni (Murat ÖZBEK)

Friedrich Schlegel, ironi için “sürekli parabasis” der. Romantik dönem ironinin belirgin bir özelliği olan “parabasis” antik yunan tragedyalarında, oyun aralarında izleyiciyi tragedyadan uzaklaştırmak için yöneticileri, devlet adamlarını, dalkavukları iğneleyen mizahi oyunların sergilendiği kesitlerdi. “Sürekli parabasis” tanımlaması ironi ve mizah arasındaki ilişkiyi netleştirme çabası olarak görülse de bu konuda acele etmemek gerekir. Zira ilk anda mizahın ironiyi kapsadığı düşüncesine kapılabiliriz. Dikkatimizi çekmeye muktedir olan “parabasis”ten ziyade sürekliliktir. P. de Man ironiyi tanımlarken “İşin tuhaf tarafı” der, “kişinin ancak söylediği şeyi kastetmeyen bir dil tarzını tanımlarken kastettiği şeyi söyleyebiliyor görünmesidir.” Süreklilik ironinin doğasında vardır. Dolayısıyla mizahın içinde de ironi vardır ama bu mizahın ironiyi kapsamasından değil, ironinin sürekli olmasından kaynaklıdır.

Eugene İonesco’nun Gergedanlar isimli oyunu kara mizahın özgün bir örneğidir. Kalabalıkların öyküsünü anlatmak için ise gergedan iyi bir örnektir. Oyunun başlarında yolun sol tarafında koşan bir gergedan görülür. Biraz sonra ise yolun diğer tarafında bir başka gergedanın koştuğu dikkatleri çeker. Oyunun iki karakteri olan Jean ve Berenger gergedanların sokaklarda koşturabilmesinin imkânı üzerine tartışırlar. Daha sonra Daisy, Patron, Garson Kız, Mantıkçı, Bakkal Kadın ve eşi de bu tartışmaya dâhil olur. Tartışma absürd bir noktaya varır; ilk geçen gergedanın tek boynuzlu mu yoksa çift boynuzlu mu ya da ilk geçen gergedanın çift boynuzlu mu yoksa tek boynuzlumu münakaşası ilk perdenin sonuna kadar varır. Bunun yanında Mantıkçı’nın dört ayaklılar üzerine absürd mantıklar yürütmesi ve çevresindekileri ikna etmesi (Eugene Ionesco bu tür ikna etmeye “aldatma” der.). İkinci perdede gergedan tartışması Jean ve Berenger’in çalıştıkları yerde başka karakterlerin de katılımıyla devam eder. Son perdede de tartışma devam eder ve Berenger dışındaki diğer karakterler tartışmaya yenik düşüp gergedana dönüşür. Oyunda Berenger kitlesel ahlaka, etiğe, siyasete ve en nihayetinde kitleselliğin kendisine karşı koyup kişi olarak kalmayı başarabilen tek insandır.

Eugene Ionesco’nun bu kara mizahı, ironi ve mizahı bir arada barındırır. Berenger tek kalabilmeyi başarmıştır ama başarıdan önce tek kalabilmeyi göze almıştır. İroni buradadır. Oyunun son sahnesinde Berenger ve Daisy sevgili olur. Gergedana dönüşmeyen son iki insan! Oyunun ilk perdesinde başlayan gergedanlaşma tartışması son sahnede Berenger’le Daisy arasında devam eder ve bu tartışma, bitene kadar ele geçirebileceği herkesi eritir. Başı ve sonu belli olan bir metin olarak okunduğunda, Gergedanlar sadece mizahı kapsar. Gergedan toplumsallığa yönelik gülünç ve sıra dışı bir seçimdir. Bir eleştiri, özgürleştirmeyi amaçlayan bir eleştiri, olarak sunulmaktadır. Temel dürtü özgür insanı ayakta tutmayı hedeflemektedir. Bunun için mizah iyi bir silah olarak kullanılmaktadır. Bir biçim, bir yöntem olarak oldukça etkilidir ve ilk çağlardan bugüne varmayı başarabilmiştir. Fakat yazar ironiyi gözden kaçırır. Ionesco, ironinin sürekliliğinin bir gereği olarak mizahtaki ironi için bir önlem alamamıştır. Dahası ironi mizahın içinde kendini öyle bir gizlemiştir ki, mizahı daha da etkili kılmasından dolayı onun farkına varmak güçleşmiştir. Kitleselliğin kaçınılmazlığını konu edinen yazar, kaçınılmazlığın kendisini ne yapacaktır? Burada devreye ironi girer ve Ionesco’nun yapabileceği bir şey yoktur.

Gergedanlar’da mizahi öğe olarak sunulan gergedan ironik bir şekilde Ionesco’nun mizahını geçersiz kılar. Oyunun başında sokaktan geçen ilk gergedan tek gergedan olmayı başarır ama ardı arkası kesilmeyen bir dönüşüm “tek”liği ilk gergedanın elinden çekip alır. Bu oyunu başı ve sonu belli olmayan bir metin olarak okuma ihtimalimiz de var. Gergedanlar tekrar insana dönüşmeye karar verdiklerinde Berenger yine bir kitlenin içerisinde kalmış olacak. İşte ironi.  Her seferinde geri gelme ihtimalini geride bırakır. İhtimali bıraktığı yerde tüm hamleleri geçersiz kılar. İroninin zorluğu, ironiyi tanımlamanın zorluğu bu noktada başlar. F. Schlegel buna ironideki ironi der. Asıl güldürmeye muktedir olanda budur. Burada komik mizahtan veya gülenden belirlenmez. Komik olan ironinin ortaya koyduğu gülünçlüktür. Bu duruma okuyucunun gülmemesi durumun komik olmadığı anlamına gelmez. Gülünç olan kurmacayla gerçekle arasındaki ironik durumdur. En nihayetinde komik olan ironinin kendisidir Çünkü ironi Ionesco’nun oyununun ana hatlarına sızmıştır.

F. Schlegel ironideki ironiyi tanımlama çabasına giriştiği pasajın sonlarına doğru pes edip şu soruyu sorar: “Bütün bu ironilerden bizi hangi tanrılar kurtaracak?” Yazar ilahi güce sığınır. Schlegel, inancın da çare olmadığını fark ettiğinde bütün bu ironilerden bizi kurtaracak olan şeyin hepsinden daha büyük bir ironi olabileceğini söyler.

Oyundaki mizahi temalardan biri de normal ve anormal meselesi üzerinden ilerler. Kitleselleşme eleştirisinin bu konuyla da bir ilgisi var. Oyunun sonlarına doğru çoğunluğun durduğu yerin normal olduğunu savunmaya çokça teşne olan karakterler gergedana dönüşmeye başlar. Gergedanların sokaklarda hoyratça koşmaları karnavalları anımsatan bir mizahı barındırır. Bunu kara mizah yapan ise durumun kendisinin absürd olmasıdır. Ezcümle, mizah yazarın amacını gerçekleştiren bir silah olarak müthiş bir görev görmektedir. Bu açıdan Ionesco’nun öngörüsüne hayranlık duymamak elde değil. Gelgelelim yazarın “körlüğü” oyunu düz bir metin olmaktan çıkarıp edebi bir esere dönüştürmektedir. Dolayısıyla Ionesco’nun mizahtaki ironinin farkına varmamış olması kurmaca ve gerçek arasındaki engeli açığa çıkarmıştır. Yazarın niyeti konumuzun dışındadır. Mizah ve ironi dil ile ilgili bir meseledir ve bu bir noktadan sonra yazarın kontrolünden çıkar. Gergedanlar oyunundaki mizahın ironisi meselesi dilsel bir meseledir. Dolayısıyla yazarın, yazarken kast etmediği meseleler ironinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
TOPLU OYUNLARI 4 / GERGEDANLAR - BAVULLU ADAM - ŞU KAHPE DÜNYA,  Eugene İonesco, Çev.: Hasan Anamur, Mitos Boyut, 2000.


Mizahta Şaşırtmak Esastır (Tan Oral ile Söyleşi: Serap ÇAKIR)

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizeri Tan Oral’ın elli yılı aşan sanat yaşamının ardından dünyaya bakış açısını görmenizi istedim biraz. Değişen mizah anlayışından, geçip giden iktidarlardan ve günümüz dünyasından konuştuk. Bakın neler söyledi…

Çizime başlama hikâyenizi merak ediyorum doğrusu. Çocuk yaşlarda başlamamışsınız öyle mi?

Ben tembelliğe çocukken başladığım için, bu iş bugüne kadar geldi ama o konuda da başarısız oldum. Yeterince tembellik fırsatı vermiyor içinde yaşadığımız düzen. Tembellik derken biraz keyifli olmak, biraz hayal kurmak, keyfine göre dolaşmak ve çizmek, çizmeyi severim, bunları kastediyorum. Ama bu şans, bu mutluluk ne yazık ki içinde yaşadığımız zaman parçasında kolay elde edilemiyor. Çok çalışmak, çizmek zorunda bırakılıyoruz. Doğrusu sorunuza yanıtımın nerede başladığını, ben de tam olarak kestiremiyorum. Sıkıntılı bir zamanda, liseyle üniversite arasındaki bir boş alanda, işsiz, güçsüz, okulsuz hatta bulunduğum çevre nedeniyle uzun süre arkadaşsız kaldığım bir dönemde, o sıkıntılar beni mutsuz edeceğine kâğıtlara boşaltmış olmalıyım duygularımı. İlle bir başlangıç olacaksa o kâğıtların birikmesiyle başladı diyebilirim.

Babanız subaymış ve çok fazla yer değiştirmişsiniz. Sizin bahsettiğiniz dönemde İzmir’e yerleştikten sonra galiba. 

Bu kadar çok dolaşırken insanın her gittiği yerde sevdikleri, dostları oluyor. Bütün bunlardan sonra, hayat hakkında ne hissettiğimi düşündüğümde, benim için hayat, sevmek, dostluklar kurmak ve onlardan ayrılmak zorunda bırakılmak şeklinde özetlenebiliyordu.

Babanızın tayinlerinden dolayı mı?

Evet. Yani hep sevdiklerimden ayrılmak zorunda bırakıldığımı görüyorum geriye baktığım zaman. Bunların içinden bazıları kopmuyor, hâlâ devam ediyor, hâlâ birbirlerini arayan insanlar olarak. Bazılarıysa kaybolup gidiyor, ben de onlar için tabi.

50 yılı aşkın bir zamandır çiziyorsunuz, neden diye sorsam size?

Çizmek bir istisna! Hayatımdaki ve çevremdeki her şey yolunda gitse neden uğraşayım eleştirel çizgiyle? Yaşadığım mutluluk, insanlarla olan ilişkilerim yeter de artar bile. Hele ki yaşadığımız dönemde, hele ki yaşadığımız ülkede o kadar kolay olmuyorsa, sizin yakanızı sorunlar ve engellemeler bırakmıyorsa eğer, ne yapacaksınız? Ya teslim olacaksınız, ya mutsuz olacaksınız, ya sarhoş olacaksınız, ya da kâğıda bir şeyler çizeceksiniz.

Sanat yaşamınız boyunca pek çok iktidara tanık oldunuz. Çizerken en zorlandığınız bir iktidar dönemi var mı?

Çizerken hep zorlandım.

Nasıl?

Biraz önce söylediğim gibi bana kalsa çizmem, oysa zorlandığım için çiziyorum. Çiziyor isem zorla çiziyorumdur. Zaten o zorlama olmasa, dediğim gibi, niye uğraşsın insan kâğıtla, kalemle, problemlerle? Genellikle iktidarlar yönettikleri toplumu mutlu etmekte hiç de becerikli olmuyorlar. Bir ülke hayatı sorunlarla doludur. Bu sorunlar belli bir adalet duygusu içinde, belli bir eşitlik kollanarak, belli bir hoşgörüyle çözülmeye çalışılıyorsa insanların mutlu olma şansı daha fazla olabiliyor. Ama genç bir cumhuriyet!.. 600 yıllık geçmişini yok sayarak kurulduğu da düşünülürse, burada yaşayan insanların sakatlanmış bir iç dünyalarının olduğu anlaşılabilir. O yüzden sorunları çözmek, yeni sorunları yaratıyor. Bütün bunların yaşandığı bir ülkenin iktidarları da tabi ki çizen adam için her zaman kolay olmuyor.

Siz çizerken bu sorunları yansıttığınızı mı yoksa hafiflettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Doğrusu kendimi hafiflettiğimi düşünüyorum. Çünkü ağır geliyor. Bu ağır gelen koşulları kabul ederek, razı olarak yaşamak ise daha da ağır geliyor. O yüzden bir tepki vermek, kabul etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Özeti bu bence…

Çizdiğiniz karikatürler bazılarının beğenisini kazanırken bazılarında hazımsızlık yaratabiliyor. Ne düşünüyorsunuz böyle olunca?
 

Mizah, bazı insanları neşelendirip mutlu edebilir ama konu edilen bazı insanları ve yandaşlarını da mutsuz edebilir. Zaten amacımız da bu. Adını anmaktan çok keyif aldığım Romanyalı çizer dostum Albert Poch’un bir sohbet arasında söylediği şey beynimde yer etmişti: Mizah ve karikatür bizi rahatsız edenleri rahatsız etmektir. O kadar iyi özetliyor ki…

10 Ekim’de Ankara’da yaşanan terör faciası bir mizahçının gözünden nasıl görünüyordu? 

Sadece sustum. İki gün sustum. Yapacak bir şey yoktu. Üzüntü ve acı içinde sustum. Ama ondan sonra bugün T24’te bir çizgim yayınlandı. Şöyle bir cümle vardı orada: Vatandaşını korumakta aciz olan neden savaş çıkartmaya kalkışır ki? Bu çizgi, bu olayın kimin tarafından neden başa geldiğini açıklayan bir şey. Mizahın böyle bir yanı var. Sen barış diye toplanan insanların güvenliğini beceremiyorsan savaşa filân girme, çünkü savaş karşılıklı ölüm demektir. Sen kendini koruyabiliyorsan, evet düşman bildiğine karşı bir savaşı göze alabilirsin belki. Sen bunu beceremeden Suriye’de bir savaşa bulaşırsan başına bunları getirirler. Bu çok acı bir olay, çok…

Karikatürlerinizin dışında animasyonla da çok ilgilenmişsiniz. 1970’te yaptığınız Sansür filmine bayıldım. O dönemde böyle bir bakış açısı, teknik imkânları da düşünürsek muhteşem. Polis şiddetini işlemişsiniz o dönemde. Bunun dönüşü nasıl oldu?

Çok eskide kalmış bir hikâye aslında. Onun bir de çocuklar için kitabını yaptım. Şimdi Evrensel Kitapevi yeni baskısını yapıyor, herhalde fuara yetişmiş olur. Çok eskilerde yapılmış bir işin unutulmamış olması hem hoşuma gidiyor, mutlu ediyor beni, hem de hâlâ geçerli olması çok canımı sıkıyor açıkçası. Yani bugün sansür dendiği zaman “o da ne demek” diyebilmeydi insanlar. Sansür diye bir film yapmak çekici geldiydi bana. Doğrusu çizgi film konusunda ne eğitimim ne de bilgim vardı. Ancak Sinematek Derneği’nde gördüğüm çizgi filmlerin nasıl yapılabileceğini çözmeye çalışıyordum. En çok da Jan Lenica’nın filmlerinin teknik olarak nasıl olabileceğini düşündüğüm için kafamda öyle bir çözüm oluştu. Sadece onu uygulayarak, kartonları keserek, kameranın altında kıpırdatarak yapılmış bir filmdir o. Son dakikaya kadar uğraşıp TRT’ye verdik; sonra bir ödül geldi, sonra göstermek istemediler. Kaldı öyle. Zannediyorum üç sene sonra onu bir çocuk kitabı olarak, “madem siz göstermiyorsunuz kütüphanelerde bulunsun” diye yayımladık.

Tan Oral’ın hayatında ve mizahın içinde kedinin yerini sormak istiyorum size.

Mizahta kedinin yeri için şöyle söyleyebilirim. Bernard Shaw’a sormuş bir genç yazar: Ben sizin gibi yazar olmak istiyorum ne yapmalıyım? “Cevabı çok basit masanda bir kedin olsun” demiş. Benim içinse, özel bir gayret değil kediyle birlikte olmak. Kediler çocukluğumdan itibaren hayatımdaydı. Sabah çay içmek ne kadar doğalsa kediler de hayatımın bir doğal parçasıydı. Bunun önemini yıllar sonra çevremden gelen tepkilerle anladım. 

Kediyi şakacı hınzır bir insana benzetirsek şimdiki iktidarın yerine neyi koyabiliriz?

Sadece gergedan diyebilirim. Burnunun doğrultusunda hiçbir şeyi görmeden, bir yere toslayana kadar dümdüz giden. Gergedanın öyle bir özelliği var, kıvrak değildir. Bedenleri ağır olduğu için toslayana kadar dümdüz giderler.

Tüyap Kitap Fuarı’nın onur çizerisiniz. Ana teması hayata gülümseyerek bakmak. Oysa biz biraz karamsar bir ülke olduk diye düşünüyorum. Böyle bir ana temanın altında neler konuşacağız kitap fuarında?

Umudu söndürmemek, kuyruğu dik tutmak, bu anlamda konulan bir slogan bence. Bu temayı belirlediklerinde Türkiye bu kadar karanlık değildi. Bu kadar karanlığa henüz girmemişti. Belirtiler vardı ama… Ben bu temanın umudu canlı tutmak, umutlanmaktan vazgeçmemek anlamında konulduğunu düşünüyorum.

Şimdiki gençleri nasıl buluyorsunuz mizah yönünden? Sosyal medyada özellikle? 

O kuşaktan olmadığım için her halde yeterince izleyemiyorum. Bu sosyal medya olayı da çok yeni bir olgu. Dolayısıyla üzerine yorum yapmak zor. Bir koro sesi gibi geliyor bana, bir uğultu olarak duyuluyor. Uğultunun etki yapması çok zor. O yüzden sosyal medyadaki uğultuda küfür ve hakaret edenlerin sesleri daha fazla duyuluyor.

Peki, son dönem mizah dergileri için neler söyleyeceksiniz?

Aynı şeyi mizah dergileri için de söyleyebilirim. Bir şey yapılıyor ama her zaman beklenen etki çıkmıyor.  Ama Musa Kart Cumhuriyet’te günün birinde bir karikatür yapıyor, davalar ödüller… Birinin bir yerine batıyor yani. Tıpkı sandalyeye bırakılan bir tek raptiye gibi…

Mizah dergilerinin neden etkisinin azaldığını düşünüyorsunuz?

Çünkü bu görülüyor. Vakit geçirmek ve eğlendirmek de bir ihtiyaçtır kuşkusuz.  Bu amaçlarla çiziliyor, ancak kapaklarında siyasi ya da sosyal mesajlar da yer alıyor. Bir de bugün siyasetin en tepesinde oturan kişinin eleştirisini yapmak için suratını bozmak, çirkinleştirmek bir şey demek değil. Sonunda sadece çarpıtılmış, çirkinleştirilmiş bir surat kalıyor ortada. Öyle etkili bir muhalefet oluşmuyor, yeterli de olamıyor. Arada bir, bütün dergileri alıyorum hepsine bakıyorum. Genellikle aynı şeyleri görüyorum.

Bir noktayı kaçırmışlar o zaman?

Mizah ve komedi. İkisi yapı olarak tamamıyla farklı. Mizah şaşırtma amaçlıdır. Bir olay karşısında bir mizahçının ne yapacağı pek bilinemez. Yani tepkinin ne zaman, nereden geleceği pek belli değildir, şaşırtmak esastır. Komedide ise asıl olan şartlandırmadır, tekrara dayanır. Walt Disney’in çizdikleri bugünün çizgileriyle benzeşir. Onu izleyen insan gülmeye hazırdır zaten ve güler. Birbirlerinden farklı da olsalar, her iki anlayışın da ortak yanı; çizilenleri izleyen ya da onlarla karşılaşan bir insanın neşelenmesini ve kendini iyi hissetmesini amaçlıyor olmalarıdır.


Gerçeküstü Bir Dünyanın Öyküleri (Semrin ŞAHİN)

John Maynard Keynes “Kelimeler sert olmalı çünkü onlar düşünmemeye karşı, düşüncenin saldırısıdır” der. Kerem Işık’ın Iskalı Karnavalı’nın kelimeleri değil ama konuları çok sert. Bu sertliği karakterler üzerinde, mekânda, dilde hissediyor okuyucu. Yazıldığı dönemin korku ve baskı ortamı üretilen eserlerde mutlaka bir karşılık bulur. İşte Kerem Işık’ın Iskalı Karnaval’ı  böyle bir siyasi ortamda yazılan bir öykü kitabı. İnsanlar üzerinde oluşturulan baskıcı rejimin izlerini rahatlıkla öykü karakterlerinde görebiliriz.

Iskalı Karnaval’da distopik atmosferiyle, sorgulayıcı bakış açısı geliştiren önemli öyküler yer alıyor. Totaliter rejimin getirdiği bozuklukları göz önüne sererken gerçeküstü bir dünya yaratıyor. Yazar alegorik anlatımla okuyucuyu tetikte tutmayı başarıyor.

Iskalı Karnaval Işık’ın üçüncü öykü kitabı. Aslında Cennet de Yok (2010) ve Toplum Böceği (2012) kitaplarında kullandığı kelime oyunları son kitabında yön değiştirip özel isimlerin arasına gizlenmiş.

“Hayda!” öyküsü George Orwell’ın 1984 romanındaki gibi bir evrene götürür okuyucuyu. Aile planlaması çerçevesinde bir devlet otoritesiyle karşı karşıya kalan Merve’nin umutsuzluğuyla karşılaşırız:

“Tüm ekonomik öngörüler, altyapı çalışmaları, projeler her şey ama her şey ailelerin çocuk yapma sıklıkları göz önünde bulundurularak hesaplanıyor. Orta Yol Kuralı’na göre evliliğin ilk iki yılında mutlaka bir çocuk yapılması gerekiyor. Dediğim gibi, ülkenin kalkınması ve ekonominin canlanması için bu şart. Dolayısıyla raporda ilk çocuk için düşündüğünüz tarihi belirtmem gerekiyor.”(s.35)

Devlet istiyor, diye çocuk yapmak zorunda bırakılan Merve’nin bu çocuğun gelişimi için de evini ve yaşamını değiştirmek zorunda olduğu Hayat Danışmanı Hande Hanım tarafından kendisine iletilir. Hayatının bir kıskacın içine çekildiğini fark eden Merve ne yapacağını bilmez bir haldeyken bir umut ışığı yanar. Bu andan itibaren de kimseye güvenmemesi gerektiğini öğrenir:


“Sayın  bakanımızın söylediklerini hatırlayın: Bireysel isyanlara göz yumarsak hayalini kurduğumuz toplum düzenine asla ulaşamayız. Belli ki eşinizin de beynini yıkamayı başarmışlar. Kaybedecek vaktimiz yok.” (s.40)

“Bana Veri Gerek Veri” öyküsü ise bizi 2043 yılına götürür. Işık bu öyküsünde Düşünce modülü sayesinde ilginç hayatların kapısından baktırır. Yine bir kısaltma kelime oyunu olarak karşımıza çıkar. AVM sözcüğü hayatlarımıza alışveriş merkezi olarak girmişken öyküde Aile Veri Merkezi olarak karşımıza çıkar. Verimatik 1500® adlı ürünün kullanımı konusunda gelen şikâyetleri anlatan bir mektup türünde öyküdür Bana Veri Gerek Veri. Teknolojinin hayatımızı nasıl kontrol altına aldığını anlatan dikkate değer bir öyküdür.

Totaliter rejimlerin en büyük baskıyı uyguladığı alan yazın dünyasıdır. Sansürle düşünce özgürlüğünü kısıtlamayı amaçlar. İşte “Kılçıksız Sanat” adlı öyküde de sansür mekanizmasının işleyişi gözler önüne serilir. Beşinci kitabını çıkartamaya hazırlanan Yunus’un sansür kuruluna çağırılması ve kitabına uygulanacak sansürlerin kendisine iletilmesi ekseninde dönen öykü bir gerçeği yüzümüze vurur. Sansür insanı aşağılamaktır aslında:

“Efendim işte ben düşündüm de sıkı bir SERÇE çalışmasıyla öykünün seyrini değiştirebiliriz. Mesela hükümet gibi muğlak bir kavram kullanmaktansa İçişleri Bakanlığı diyerek nokta atışla okurları yaklaşan referanduma hazırlayabiliriz. Öyküdeki kalabalık neşe içinde Bakanlık’a yürüyüp sayın Bakanımızı omuzlara alabilir ve atılan havai fişeklerle söylenen marşlar eşliğinde öykü bir karnaval havasında sonlandırılabilir.” (s.87)

Iskalı Karnaval’da insanların sorunları gerçekçi ve ciddi bir dille anlatılır bize. İktidarın sonsuz baskısını ensemizde hissederiz. Sistemi eleştirmesi açısından da çok önemli ve cesur öykülerden oluşan Iskalı Karnaval’ı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

'Finzi-Contini'lerin Bahçesi' (Selim ÇAĞLAR)

Giorgio Bassani üzerine internet üzerinden kısa bir araştırmaya çıktığımızda ilk olarak karşımıza çıkan şunlar oluyor: Şair, romancı, çevirmen ve faşizm karşıtı önemli bir aktivist.
Bunların yanında, odak eserlerine doğru çevrildiğinde ise "bireyin yaşamını çağın olayları içinde irdelemesiyle bilinir," diye bir tanımlama çıkıyor ki bu, Bassani'yi anlama noktasında kilit bir noktada duruyor. Çünkü Bassani ne yazarsa yazsın çağın olayları, akan hikâyenin fonunda önemli bir yer tutuyor ve bu tuttuğu yerde ise genel olarak ateşli bir eleştirinin fitili ateşleniyor.

Bassani eserlerinin fonunda dönen olaylar çerçevesinde bir taraf tutuyor mu?

Bu, en başta onun romancı kimliğine zarar verecek zorlayıcı bir tutum. Bassani'yi başarıya taşıyan ve bugün hâlâ anılmasını sağlayan duruşu, bu fonda akan olaylara karşı olabildiğine uzak durması ve yaşananaları tüm gerçekliğiyle gözler önüne serebilmesinde yatıyor. Ancak diğer yanıyla da o kadar içeriden bir ses kendisi. Onun yazdıklarını farklı yere koymamızın nedeni; ne akışa müdahele etmesi ne de oluşa... Tarih içinde tarafı belli olsa da bir izleyici olarak var oluyor eserlerinde ve tam anlamıyla gözlemden ibaret yaşantıları aktarma derdine düşüyor.

Tarih içinde bir dönemden ses veren Bassani'nin tarihi anlatma ve okuruna alımlatma yolunda takındığı en önemli tavır bu olarak görülüyor ve yazarın kendisine de edebiyatçı kimliğinin yanına, tarihin içinden aktığı metinler kaleme alması nedeniyle "tarihçi" yakıştırması yapılıyor. Bu ne kadar doğru bir yakıştırmadır; bunu Bassani'nin metinleri içinde biraz olsun gezinebilme fırsatı yakalayan ya da yakalayacak olan okurlar belirleyecek şüphesiz ama kanımca çok da hakısz bir yakıştırma değil bu. Çünkü Bassani yaşadığı coğrafyanın ruhunu edebiyata taşıyarak bunu hakkınca yapıyor. Ardından akan tarih ise yazar hakkında söylenenleri güçlendiriyor. 

Yazarın eserlerine taşıdığı, bunu güçlendirecek bir diğer özelliği ise kendi Yahudi kökeni ve yaşamını geçirdiği Ferrara'daki Yahudi topluluğunun yaşamı üzerine kalem oytnatması daha çok. Tam da bu nedenle bir vakanüvis gibi halkının arasında dolaşmış ve biriktirdiği toplumsal malzemelerin önüne insan hikâyeleri katarak eserlerini tamamlamış.

Geçenlerde yayımlanan Finzi-Contini'lerin Bahçesi de bunlardan biri; hatta pek çok eleştirmene göre en önemlisi.

Finzi-Contini'lerin Bahçesi; 2000'de yaşamını yitiren Giorgio Bassani’nin savaş sonrası İtalyan yazınının başyapıtları arasında yer alan ve 1962’de yayımlandığında büyük bir ilgi ve beğeniyle karşılanmış, Viareggio Ödülü’nü kazanmış romanı.

Bassani'ye yakıştırılan "tarihçi" nitelemesini de göz önünde bulundurursak, kitabın "bir bellek romanı" olarak anılmasını da rahatlıkla anlamlandırabiliriz. Ancak Finzi-Contini'lerin Bahçesi'ni edebiyat tarihindeki yerini konumlandırabilme noktasında bize en çok yardımcı olacak tanımlama, "yitik zamanın izinde" akıp giden bir bellek romanı olacak ki Bassani'nin, bu romanında Proust'un adımlarını takip ettiği, dahası biçem olarak da ona yaklaşmaya çalıştığı ortaya çıksın.

Tam da Proust romanlarında olduğu gibi aslında romanın ön planında takip ettiğimiz hikâye oldukça sıradandır Finzi-Contini'lerin Bahçesi'nde de. Kısaca bahsedecek olursak; orta sınıfın biraz üstünden gelme, bunun yanında ise aşk konularında oldukça acemi, romanın sonuna kadar ismini öğrenemeyeceğimiz hem kahramanımız hem de anlatıcımız; son derece zengin, malikânelerde kapalı olarak büyütülmüş, toplumdan kopuk soyluluk hevesleriyle yaşamını geçiren, ayrıca zengin ve seçkin bir ailenin göz nuru, zeki, kültürlü, dengesiz ve züppe kızı Micòl’e gönlünü kaptırır.
Bu, herhangi bir romanda da rastalayabileceğimiz bir durum ancak Giorgio Bassani'nin romanını özel kılan bu olayların İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde bir dünyada, 1938'de geçmesi ve Irk Yasaları denen garabetin tam da göbeğinde rengini bulması.

Bu bağlamda Finzi-Contini'lerin Bahçesi, gerçek anlamıyla bir Bassani romanı ve bunları içinde en beğeni görmüşü. Sıradan sayılabilecek bir olayın arakasına çok önemli bir tarihsel kırılma noktası sığdırmış yazar ve anlattığı aşkla koşut akan hikâyede, hiçbiri birbirini ezmiyor. Ancak bizim okur olarak alacağımız anlatılan aşktan çok Irk Yasaları çevresinde rengini bulmaya çalışan bir gönül ilişkisi ve İkinci Dünya Savaşı'na adım adım ilerleyen bir ülkenin resmi olacak.

Ve tüm bu yaşananlar Bassani'nin başkenti olarak niteleyebileceğimiz Ferrara kentinde geçiyor. Bassani'nin de kendini her zaman tüm ruhuyla ait hissettiği bu kent, kaleminde tam da bir kentli ruhuyla can buluyor.

Ayrıca Finzi-Contini'lerin Bahçesi, yazarın özyaşam öyküsüne dair de pek çok ayrıntı içeriyor. Bu bilginin önemi, meraklı okur için biraz daha farklı çünkü romanın hangi ruhtan çıktığını alımlayabilmek adına, dikkat çekici bir detay bu. Bassani kendi yaşamından bir parçayı, tarihsel bir fonda anlatıyor belki, bilemeyiz ama romanı her ne şekilde elimize alırsak alalım kitaplığa pişman bir şekilde koymayacağımız kesin çünkü hem Neyyire Gül Işık'ın titiz çevirisi hem de yazarın bizi davet ettiği dünya buna izin vermiyor.

Bunda, yazarın Proust'a öykünüp detaycı bir gözle ve dikkatli bir kalemle betimlemeye çalıştığı çevresi ve tarihin payı ise çok büyük.

Meraklı okura ikinci bir not: Finzi-Contini'lerin Bahçesi, filme de uyarlanmış romanın çok ses getirdiği zamanlarda. İzlenmesi de şiddetle salık verilir...


FINZI-CONTINI'LERIN BAHÇESİ, Giorgio Bassani, Çev.: Neyyire Gül Işık, Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Bir Çöl Gezegeni (Burcu ULUÇAY)

ABD’li bilimkurgu yazarı Frank Herbert, gazetecilik yaptığı 1950’li yıllarda kum tepelerinin kontrol altına alınmasıyla ilgili bir makale yazmaya karar verir. Ufacık kum tanelerinin bir araya gelerek geniş bir çevreyi etkisi altına alacak güce ulaşması, kendi sözleriyle Herbert’ı “büyüler.” Bir süre sonra çöllerin ekosistemini araştırmaya başlayınca, Dune serisini ortaya çıkaracak fikir doğar: Baştan sona kum tepeleriyle kaplı bir gezegen. Çöl Gezegeni Dune.  Çölün dayattığı fiziki koşullar üzerinden çevre ve insan arasındaki ilişki hikâyenin dert edindiği en temel mesele olarak karşımıza çıkar.

Birçok din çöllerde, çöllerde göçebe hayatı süren insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Şüphesiz bunun bilincinde olan Herbert, ekonomik ve siyasi çıkar çatışmaları üzerinden yaptığı çevre eleştirisini, insanlık tarihi boyunca belki de en fazla manipüle edilmiş din konusuyla birleştirir ve Dune gezegeninin topraklarına bir mesih efsanesinin tohumlarını eker.

Romanın ilk bölümünde, kendisine İmparator tarafından Arrakis’i, yani Dune gezegenini yönetme görevi verilen Dük Leto Atreides, odalığı Jessica ve on beş yaşındaki oğlu Paul’ü alarak, emrindeki adamlarla birlikte çöl gezegenine gelir. Dune, o güne kadar yaklaşık yetmiş yıldır zalim ve açgözlü Harkonnenların yönetiminde kalmıştır. 

Dune’un yönetimini yeniden ele geçirmek isteyen Harkonnenlar, kumpas kurarak Dük Leto’yu öldürür. Jessica ve Paul, Harkonnenların elinden kurtulup çölün yerlileri olan Fremenlere katılır. Bene Gesserit okulunun Fremenler arasında yıllardır yaydığı efsane ve kehanetlerin etkisi Paul’ün geleceği görme yeteneğiyle birleşir ve kendisine rağmen dini bir lidere dönüşen Paul mesih rolünü üstlenir.
Harkonnenlar, Dune’a yeniden hükmetmek için her şeyi göze alır.  Dahası, tüm hanedanların bağlı olduğu İmparator, Atreides Dükü Leto’yu güçlü bir muhalif olarak gördüğünden ortadan kaldırmak ister. Suyun olmadığı ve devasa kum solucanlarının dolaştığı bir yer nasıl bu kadar vazgeçilmez olur? Topraklarınızdan yaşlanmayı geciktiren ve geleceği göstererek gezegenler arası taşımacılıkta rotanızı belirlemenizi sağlayan bir baharat çıktığını düşünün. Kullanıldıkça bağımlılık yaratan Melanj. İmparatorluk, Hanedanlıklar, uluslararası taşımacılığı elinde tutan Uzay Loncası ve Fremenler arasındaki gerilimli ve kanlı ilişkilerin temelinde bu kaynağa sahip olma dürtüsünün yattığını söyleyebiliriz.

Herbert, Fremenleri yaratırken özellikle Orta Doğu, Afrika ve güneybatı Amerika yerlilerinden beslendiğini ve din-çöl arasındaki ilişkiyi bu sayede derinleştirebildiğini söylüyor. Romanda tüm mücadelenin ve kumpasın tetikleyicisi Melanj baharatı olsa da, Fremenlerin ağırlıkta olduğu bölümlerde baharatın su kadar önemli olmadığını hissediyoruz. Melanjı kazıp çıkarmakta usta olan Fremenler baharatı miktarına aldırmadan tüketirken, su söz konusu olunca gözyaşları harcamaktan bile sakınıyor. Vücut sularını geri kazandıkları damıtıcı-giysiler giyiyorlar ve birini öldürdüklerinde kanını dökmek yerine “suyunu döktüm” diyorlar. Herbert, susuzluğun insanlara yaptırdıklarını ince detaylarla hikâyeye öyle bir eklemliyor ki, 50 yıl önce yazılan bu kitabı okurken küresel ısınma, iklim değişiklikleri ve seller etrafında dönen tartışmalar zihnimizin bir köşesinde sürekli yankılanıyor.

Dune’un seneler öncesinden bugüne seslenebilmesi, yaşamsal kaynakların bilinçsizce kullanılmasına veya kazanç getiren kaynaklar üzerinde siyasi ve ekonomik çıkarların çarpıştırılmasına yönelik eleştiriden kaynaklanmıyor sadece. Herbert, inançların siyasi üstünlük elde etmek için suiistimal edilmesini ve karizmatik dini bir lider yaratılmasını da tehlikeli buluyor:

“Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde, sürücüler karşılarında hiçbir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider, hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder, körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç fark edeceğini unuturlar.” (kitaptan, sf. 514)

Doğanın ve dinin temelinde yükselen bu hikâyede insanın ve insan aklının en önemli unsur haline görüyoruz. Dune gezegeninde düşünen makinelere ve bilinçli robotlara karşı başlatılan ve neredeyse yüzyıl süren Butleryan Cihadı’ndan sonra, “insan gibi düşünen makineler”in yapılması yasaklanıyor. Hikâyemizde birçok bilimkurgu eserinde görmeye alışık olduğumuz dijital sistemler, robotlar, bilgisayarlar veya siber savaşlar yok. Fakat Herbert insan aklı ve doğa merkezinde ilerleyen hikayesi için çok daha yerinde buluşlar yaratmış: genetik planlama, zihinsel yeteneklerini ve bilinçlerini en üst seviyeye çıkaran mentatlar ve hatta çöl gezegeninin ekolojik özelliklerini değiştirme çalışmaları…

Dune, İthaki Yayınları’nın “Bilimkurgu Klasikleri” dizisinin ilk kitabı. Türe ilgili okurun ve eleştirmenlerin aklına, bilimkurgunun klasiklerini bir dizide toplama fikri nasıl ortaya çıktı, türün klasik eserleri nasıl belirlendi veya belirlenmeye devam edecek, ilk kitap için neden Dune seçildi gibi bazı sorular gelebilir. Bu soruların hepsini, dizinin editörü Alican Saygı Ortanca Dune’a bir sunuş yazarak cevaplamış. Ayrıntılara burada yer ayıramasak da en azından diziye hayat veren fikri söyleyelim: İyi bilimkurgu iyi edebiyattır. Bu dizi, bilimkurgu severleri mutlu edecek; buna şüphe yok. Ama dizinin bilimkurgu üzerine yapılan akademik ve eleştirel çalışmalara da büyük katkı sağlayabileceği gözden kaçırılmamalı. Dizi ilerleyip okurlar ve eleştirmenler kitaplar hakkında yorumlarda bulundukça, Türkçe edebiyat dizgesinde bilimkurgu klasikleri olarak hangi eserlerin kabul görüp görmediği ve bunun nedenleri üzerine araştırmalar yapılabilir. Ayrıca, daha önce çevrilmiş bir eserden bahsediyorsak kitabın mevcut çevirileri karşılaştırılabilir. Titizlikle yapılırsa, böyle bir karşılaştırma Türkiye’de edebiyat çevirilerinde benimsenen stratejiler ve bunların zamana ve koşullara göre nasıl değiştiği hakkında aydınlatıcı olacaktır.


Belirtmeden geçmeyelim; Hugo ve Nebula Ödüllü Dune’la başlayan seri için belirlenen kitaplar bir taraftan basılmaya devam ederken, bir taraftan yeni kitaplar incelenip dizinin yayın listesine eklenecek.
DUNE, Frank Herbert, Çev.: Dost Körpe, İthaki, 2015.

Çin Üzerinde Kızıl Yıldız (Korkut BORATAV)

Bu kitabın yazarı Edgar Snow 1905’te Amerika’da, Kansas City’de doğdu. Missouri Üniversitesi’nin gazetecilik bölümünü bitirdi. 1928’de bir dünya gezisi yapmayı karar verdi. Ancak, Şanghay’dan öteye gitmedi; Çin’e yerleşti ve sonraki on üç yılını Çin’de geçirdi. Üniversiteden arkadaşı olan J.B. Powell’in çıkardığı China Weekly Review’da çalışmaya başladı. Zamanla Japon-Çin savaşını en yakından izleyen Batılı gazetecilerden biri olarak tanındı. Yencing (sonraki adıyla Beycing) Üniversitesi’nde gazetecilik dersleri verdi.

Edgar Snow’un Çin’e yerleştiği dönem Guomindang ile Çin Komünist Partisi (ÇKP) arasındaki gerilimin arttığı yıllardır.  Beijing’deki sosyalist Amerikalılardan Agnes Smedley ve Dr. George Hatem’le tanışır. Marksizme ilgi duymaya başlar. Japonya’nın saldırısına karşı Çan Kayşek’in etkili bir direnmeden kaçınmasına karşı çıkan Japon-karşıtı hareketlerle temas kurar.

1936’da George Hatem’le birlikte gizlice ÇKP yönetimindeki Bao An’a gitti. Üç ay boyunca Mao, ÇKP ve Kızıl Ordu liderleriyle; askerlerle, halkla görüştü. Bu üç ayın ürünü, Beijing’e döndükten sonra kaleme alınan ve ilk baskısı 1937’de yapılan Çin Üzerinde Kızıl Yıldız oldu.

Çin Üzerinde Kızıl Yıldız, birkaç şeyi birden yapıyor: Bir kere üç ayı kapsayan renkli, heyecanlı bir seyahat ve anı kitabı ile karşılaşıyoruz. İkinci olarak, Çin devriminin ilk aşamalarının ve kritik bir dönüm noktasının strateji, taktik sorunları, devrimin liderlerinin perspektifinden (yazarın merceğinden de geçerek) okuyucuya aktarılıyor. Böylece, 20. yüzyılın ve günümüzün kaderini belirleyen büyük bir tarihsel dönüşümü, oluşum aşamalarında gözlüyoruz; sonraki gelişim doğrultularının kimi izlerini, belirtilerini keşfedebiliyoruz. Dahası, ete-kemiğe bürünmüş insan manzaralarını; başta Mao’yu, ÇKP liderlerini, çok sayıda “adsız kahraman”ı ve sıradan emekçi, asker Çinlileri izliyoruz. Okurlar, sanırım, anılar, biyografik öğeler, gazetecilik ile tarihçilik gibi farklı alanları birleştiren parlak bir yapıt ile karşılaştıklarını, ilk sayfadan itibaren fark edeceklerdir.
Sonraki baskılarda (ve bu çeviride) 1937’deki metin hemen hemen tamamen korunmuştur; kitabın sonlarına (güncelleştirme öğeleri içeren) bazı eklentiler yapmakla yetinilmiştir. Değişiklikler, kitabın önsözlerinde yazar tarafından açıklanıyor.

Edgar Snow, 1939’da yeniden “Kızıl Bölgeler”e (Yenan’a) gitti; Mao’yla tekrar görüştü. 1941’de ABD’ye döndü. Saturday Evening Post’un savaş muhabiri oldu. Savaşı Rusya’da, Çin’de izledi. Stalingrad savaşını birinci elden Amerikalı okurlara aktaran Batılı gazetecilerden biri oldu. Tarafsız haberciliği ısrarlı ve tutarlı bir anti-faşist konumla birleştirmeye çalıştı. Çin ile İkinci Dünya Savaşı (ve sonrası) üzerine dokuz kitap yazdı.

Siyasi tavırları nedeniyle McCarthy döneminde ABD’de gazetecilik yapması imkânsızlaşacaktı. FBI tarafından sorgulandı. Amerika’yı terk etmek zorunda kaldı. İsviçre’ye yerleşti.

Çin’le bağlarını sonuna kadar sürdürecek; bu ülkeye 1960, 1964, 1970’te yeniden gidecek; Mao Zedong ve Co Enlay ile tekrar görüşecekti. Son görüşmelerinde Mao ve Co, ABD’ye (Snow aracılığıyla ve örtülü bir üslupla) “Başkan Nixon’u bekleriz” mesajını ileteceklerdi. Nixon’un, uluslararası siyasetin akışını değiştirecek olan Beijing ziyareti iki yıl sonra gerçekleşecekti.
Edgar Snow, 1972’de pankreas kanserinden İsviçre’de öldü. Hastalığı öğrenen Co Enlay bir grup Çinli hekimi İsviçre’ye yollamıştı. Hekimlerden biri de 1936’da “Kızıl Bölgeler”e giderken Snow’a refakat etmiş olan, eski arkadaşı, Amerikalı doktor George Hatem idi.

Snow’un dostu George Hatem (sonraları Çinlilerin verdiği adla Ma Haydı), Çin Üzerinde Kızıl Yıldız’ın yazıldığı dönemde ÇKP’yi destekleyen; hatta zamanla “Kızıl Bölgeler”e yerleşerek devrimci harekete katkı yapan Batılı komünistlerden biriydi. ÇKP’ye üye yapılan ilk Batılı olduğu belirtilmektedir. Hatem, kendisi gibi doktor olan ve İspanya İç Harbi sırasında Cumhuriyetçilerin safında savaş hekimliği üzerinde uzmanlaşan Kanadalı komünist doktor Norman Bethune’un da 1938’de Yenan’a gelmesini ve çalışmasını sağlamıştı. İki yıl sonra yaralanarak Yenan’da ölen Kanadalı doktor için Mao’nun kaleme aldığı “Norman Bethune’un Anısına” başlıklı yazı ünlüdür.

Edgar Snow, Amerikalı dostları George Hatem, Agnes Smedley gibi, Norman Bethune ve (bir başka ünlü Çin dostu olan) Anna Louise Strong gibi hayatını komünizme, devrime adamış bir militan değildi. Ancak sağduyulu, ilerici, anti-faşist bir Çin dostu idi. Çin devriminin de sonuna kadar destekçisi oldu. 1944’te, yani Alman ve Japon faşizminin yenilgileri henüz ufukta görülmemişken; Batı dünyası da, ÇKP’nin “Doğu Kızıldır” marşını ciddiye almazken Çin Üzerinde Kızıl Yıldız’ın yeni baskısının önsözünde Edgar Snow şunları yazıyordu: “Bu kitapta sözü edilen kadın ve erkeklerin, uğrunda mücadele ettikleri ve pek çoğunun hayatlarını feda ettikleri hayat tarzının Çin’in dört bir yanında hâkim olmayacağını bugün bile kimse iddia edemez.” Bu uzak görüşlülüğünü, samimi olduğunu düşündüğüm bir alçak gönüllülük ile tamamlanıyor: Kitabının yazılmasına katkı yapan Çin devrimcilerine, yani, “kendileriyle birlikte yaşama ve bir süre kendimi onlardan biri sayma mutluluğuna eriştiğim yiğit kadın ve erkeklere” teşekkür ediyor.

Çin devrimcileri, Edgar Snow’u ölümünden sonra da (1936’daki gibi), “sen de bizlerden birisin” diye bağırlarına basıyorlar. İkiye bölünen küllerinin yarısını (kırk yıl önce ders verdiği) Beijing Üniversitesi bahçesine gömüyorlar. Üzerinde şu kitabe var: Edgar Snow’un Anısına: Çin Halkının Amerikalı Bir Dostu”…
ÇİN ÜZERİNDE KIZIL YILDIZ, Edgar Snow, Çev.: Enis Esmer, Yordam Kitap, 2015.

Kült Filmlerin Artık Kitapları Var (Rıza OYLUM)

Sinema yayıncılığı özellikle son birkaç yıldır oldukça zenginleşti. Dünya literatürünün birçok temel sinema kitabı artık Türkçe olarak yayınlanıyor. Bu dönem içinde yayınlanan sinema kitapları serilerinden biri, daha önce örneğine sık rastlanmayan bir deneme içeriyor.  Bir film üzerine bir yazarın yazdığı kapsamlı analizler. Bir filmden bir kitap çıkar mı? Bakmasını bilirsen kaldırımın altından okyanus çıkar.

Dünyanın önemli sinema merkezlerinden British Film Enstitüsü’nün ortaklığıyla hazırlanan seride; Yedi Samuray, Metropolis, Gözleri Tamamen Kapalı, Baba, Esaretin Bedeli, Ucuz Roman, Saklı ve Ruhların Kaçışı filmlerini analiz eden 8 kitap var.  Seride; filmlerin çekim aşamaları, hikâyeleri, izleyiciler üzerindeki etkileri ve özellikleri en ince ayrıntılarıyla masaya yatırılıyor.

Yedi Samuray: Keskin Kılıçlar Sahnede

Yedi Samuray kitabının yazarı Joan Mellen’in  Japon sineması üstüne başka kitapları da mevcut. Latin Amerika ve sinema sanatı  üstüne toplamda 22 kitabı olan Temple Üniversitesi’nde profesör olan Mellen’in oldukça akıcı bir dil kullanmış. Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ında 16. yüzyıl Japonya'sında düzenli bir şekilde silahlı eski samurayların saldırısına uğrayan ve ürünleri yağmalanan fakir bir köy ahalisi,   efendisiz kalmış bir samuraydan yardım ister.  O da kendisi gibi işsiz olan 6 samuray ile birlikte silah bile satın alamayacak kadar fakir olan bu köylülere karın tokluğuna kendilerini savunmasını öğretir ve hep birlikte haydutlarla kıyasıya bir savaşa girerler. Bu basit öykülü film, yalnızca Japon sinemasının en ünlü yapıtı değil, aynı zamanda dünya sinemasının da başyapıtlarından biri oldu. Yazar film üzerinden oldukça kapsayıcı bir analize girip sınıf çatışmaları, samuray ruhu, kadın erkek ilişkileri, şehirleşme ve modernizme yönelik yönetmenin yaklaşımlarını gün yüzüne çıkarıyor. Yedi Samuray üstüne yapılan farklı analizleri de masaya yatırıyor.

Gözleri Tamamen Kapalı: İmgelerin İzinden

Gözleri Tamamen Kapalı filminin analiz edildiği kitap, Sorbonne’da çalışan Fransız araştırmacı Michel Chion’a teslim edilmiş. Stanley Kubrick’in son filmi olan yapım, vizyona girdiğinde büyük tartışmalar yaratmıştı. İçininde barındırdığı gizem unsurları hâlâ analiz edilmeyi sürdürülen film üstüne yazar, filmi sahne sahne ele alırken öykünün bütünlüğünü de gözden kaçırmıyor. Toplumsal statü, elitizim, cinsel arzular ve gerçeklik kavramının filmdeki seyrini başarılı ve kapsayıcı bir derinlikle analiz ediyor.

Ucuz Roman: Tarantino’nun Mabedine Giriş Bileti

Tarantino’un kült mertebesini fazlasıyla hak eden filmi Ucuz Roman’ı, California Üniversitesi’nde Film Çalışmaları bölümünde profesör olan Dana Polan kaleme almış. Yazar Ucuz Roman üzerinden Tarantino’nun kodlarını deşifre ediyor ve bu sırlarla dolu mabede okuyucular için adeta bir giriş bileti kesiyor.

“Tarantino, filmlerini o kadar çok kültürel sırla dolduruyor ki ancak ve sadece onun gibi bir bağımlı bütün göndermeleri anlayabilir. Yine de ne kadar çok anlarsanız o kadar cool oluyorsunuz. Tarantino filmleri bir tarikata girişte yapılan kabul ritüellerinden farksız.”

Yazar,  alışılmışın aksine, kitabı bölümlere ayırmamış.  Başlanıldığında bir solukta okunabilecek uzun bir inceleme yazısı niteliğinde olan kitap, filmden fotoğraflarla, yönetmenlerden, ünlülerden sözler ve film replikleriyle okuyucuya keyifli bir okuma vaat ediyor.

Metropolis: Uzlaşmaz Sınıfların Distopyası

Thomas Elsaesser’in yazdığı Metropolis incelemesi gerçek bir bilgi deposu. Filmde işçiler yerin altında çalışıp yine yerin altında kendileri için oluşturulmuş işçi gettolarında yaşarlar. Yerin üstünde ise işçilerin bu üretimden edindikleri kazanımları keyifle harcayan zenginler sınıfı yaşamlarını sürdürüyordur. Metropolis ismindeki bu şehrin efendisi Joh Federsen’in oğlu Freder, ansızın karşısına çıkan Maria’yı ararken haberdar olmadığı yeni bir dünya keşfetmiştir: İşçilerin dünyası. Sonunda Maria’ı bu dünya içinde bulur. Maria işçilerin manevi önderi konumundadır. Maria’nın işçilere olan önermesi filmin de temel dayanağıdır. “Beyin ile el arasındaki aracı yürek olmalıdır”

Gelecek zamanda geçen Metropolis’i, kült mertebesine taşıyan oldukça fazla özelliği söz konusudur. Son derece zengin olan yaptığı göndermelere onu farklı katmanlarda yorumlanan, sürekli tartışılan, her kesimin farklı yorumladığı bir film haline getirmiştir. Hıristiyanlık, Yunan mitolojisi, mimari, sanayi, üretim ilişkileri, gibi farklı konu bütünlerine yaptığı göndermeler ve yaklaşımlar filmin zenginliklerinden bazılarıdır.

Filmin ortaya çıkma hikâyesi ve tarih boyunca başına gelenler de en az filmin kendisi kadar çeşitlidir. Yazar filmin bütün yönlerini, yaptığı etkileri ve film üstüne yapılan tartışmaları oldukça kapsamlı ve bir o kadar da akıcı bir üslupla kaleme almış.  Sanılanın aksine Nazi döneminde de filmin sahiplenilmediğini örneklerle ortaya koymuş. Zira film hiçbir kesimi memnun etmemiştir.

Esaretin Bedeli: Sinemanın En Sevileni

Geniş bir hayran kitlesine sahip Esaretin Bedeli filminin kitabını Mark Kermode yazmış. Filmin ortaya çıkma hikâyesini ve arka planını gün yüzüne çıkaran yazar, filmin yönetmeni Frank Darabont ve başrol oyuncuları Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın pek çok yorumunu da bir araya getirmiş. Yazar filmin bu denli sevilmesinin altında yatan nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmış.

Saklı: Haneke’nin İzinde

Michael Haneke’nin Fransa’da çektiği filmlerden biri olan Saklı, usta yönetmenin her zamanki katmanlı ve sert anlatımından izler taşıyordu. Catherine Wheatley, Haneke’nin sinema anlayışının temel dayanakları olan yabancılaşma ve burjuva toplum yapısı eleştirisinin izlerini sürerken; çoğulcu bir okumayla filmin bütün sahnelerinin analiz ediyor. Fransa’nın sömürgeciliği, gerçeklik, medya-toplum ilişkisi gibi temalar yazarın film üzerinden çıkarımda bulunduklarından bazıları. Haneke’nin katmanlı dünyasını keşfetmek için kılavuz çalışmalardan biri olmuş kitap.

Ruhların Kaçışı: Japon Mitolojisine Yolculuk

Oscar dâhil çok sayıda ödül kazanan Ruhların Kaçışı, anime türünün en meşhur çalışması. Hayao Miyazaki’nin ruhların dinlenme tesisinde mahsur kalan Chihiro’nun başından geçenleri resmettiği çalışma, masalsı anlatımıyla büyük bir izleyici kitlesi edinmişti. Andrew Osmond kitabında; Japon mitolojisi, tüketim toplumu ve 2. Dünya Savaşı sonrası Japon toplumunun yaşadıkları dönüşümlerin Ruhların Kaçışı’ndaki izlerini takip ediyor.

Baba: Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak

Francis Ford Coppola'nın Baba filmi çekildiği yetmişlerin başından itibaren, sinema anlayışını değiştiren, her coğrafyada fanatikler edinen ilk filmlerden biriydi. Yapım, estetikten ödün vermeden inanılmaz bir ticari başarı yakalamıştı. Yönetmen, Mario Puzo’nun romanını görsel bir hazineye dönüştürürken, sinema tarihine de unutulmaz bir imza atmıştı.

Jon Lewis’in kaleme aldığı kitap; kamera arkasını keşfetmek, filmin kurgu sürecinde olan bitenden haberdar olmak, Coppola ile Paramount yöneticileri arasındaki gerilim ve filmde gözden kaçan ayrıntıları öğrenmek için kaçırılmaz bir fırsat sunuyor.
YEDİ SAMURAY, Joan Mellen, Çev.: Pınar Ercan, Alfa Kitap, 2015.
METROPOLİS, Thomas Elsaesser,Çev.: Kemal Atakay,  Alfa Kitap, 2014.
GÖZLERİ TAMAMEN KAPALI, Michel Chion, Çev.: Merve Erol, Alfa Kitap,2014.
BABA, Jon Lewis, Çev.: Kemal Atakay, Alfa Kitap, 2014.
ESARETİN BEDELİ, Mark Kermode, Çev.: Hakkı Doğan Dalay,  Alfa Kitap, 2014.
UCUZ ROMAN, Dana Polan, Çev. Barış Gönülşen, Alfa Kitap, 2014.
SAKLI, Catherine Wheatley, Çev.: Süha Sertabipoğlu, Alfa Kitap, 2010.
RUHLARIN KAÇIŞI, Andrew Osmond, Çev.: Hakkı Doğan Dalay, Alfa Kitap, 2014.

Zamanın Eli (Kübra YÜZÜNCÜYIL)

Aylardan Temmuz, ablamın randevusu var. Doğurmak için randevulaşmış doktorla. Şu saatte alacak beni, şu saatte yanınıza gelmiş olurum diye konuşuyor. Karnına dokunuyorum, avcumun sıcaklığıyla uyanıyor cuncacık. Çok uzun bir yoldan gelecek diyorum, çok uzun bir yol varmış gibi elimin altında.

Hastane sabahı anneannem geliyor Nallıhan’dan. Nerde bizim sakız patlağı diyor. Hani gelmedi mi daha? O sırada hemşire giriyor içeri. Vakit geldi diyor, götürelim hastayı.

Hastayı? Babamı da beyin ameliyatından önce böyle götürmüşlerdi. Sonra o toprak oldu, ben toprağın kızı. Gülümsüyorum, öpüyorum ablamı ama ne mene.

Doğum, ölümün maymun ikizi.

Hele biz de gelelim kapıya kadar, varalım önüne bekleyelim kızımızı. Yok diyor hemşire, fazla kalabalığa gerek yok.

Bekleyiş. Pencereden süzülen ışıklar oynaşıyor hastane odasında; ayakta bekleyenlerin gölgesine sızıp volta atanların acelesine bürünüyor, yerden tavana zıplayıp gözbebeğine düşüyor anneannemin, keskin bir yeşili açmakla uğraşıyor orada.

Ne oldu? diyorum, yanaklarından öperek. Ne bu surat Melahat Hanım? Anlatmaya başlıyor Üzüldüm kızım üzülmem mi. Eskiden ebeler vardı bizim köyde. Valla tüm kadınlar biz hep birlik olurduk. Biri dizine oturtunca diğeri önüne geçer, ıkındın sıkıldın deyivermeden geliverirdi çocuk. Ben mesela senin ananı öylece donuma doğurduydum. Sonunu aldılar, yıkadılar mis gibi kucağıma verdiler ananı. Kalabalık yapmayınmış, bizim zamanımızda böyle değildi… İçini döktükçe altın küpeleri sallanıyor, yuvarlanıyor ışık oyunları kulaklarında.

Aniden hatırlıyorum kitabı. Bir fısıltı gibi dolanıyor aklımda :‘Elleri Tılsımlı’.

Mağdurun sesini iletebildiği her monografi modern bilgi kavramını derinden sarsar. “Elleri Tılsımlı” işte tam da bu noktadan hareketle,  kadın tarihi ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının görmezden geldiği bir noktayı deşiyor. Modernleşme yasalarıyla özne konumundan itilip marjinalleşen, dahası bu hakim kodu içselleştiren, içselleştirdiği ölçüde de kendini konuşmaya ve dinlenmeye layık görmeyen ebelerin sesine kulak veriyor.

Bir genelleme olarak ebelerin sohbete giriş cümlesi: ‘Ne bileyim ben kızım, ne anlatayım.’
Ebelerin tarih sahnesinde değişen kültürel temsillerini, toplumsal imajlarını ve onları yaşlı şifacılardan pis acuzelere dönüştüren simgesel şiddet mekanizmalarını ortaya çıkarıyor Gökçen Beyinli. Konuşamayanı konuşturmayı bir tür akademik hırs ve nostalji meselesi haline getirmeyen ve bulgularından abartılı folklorik anlamlar çıkarmayan bu inceleme, Türkiye’de modernleşme tartışmaları için kuşkusuz yeni bir ses.

Yazar, Ayizi Yayınları’ndan çıkan kitabını birbiriyle dirsek teması haline olan iki ana bölüm üzerinden kuruyor. İlk bölümde 1842 Türkiye’sinden günümüze doğumun medikalleşme sürecini anlatırken, modern tıp sözlüğünün erkek egemen kodlarını çözüyor. Kadının doğumla temas etme biçiminin modern nüfus politikalarıyla birlikte neye evrildiğini, başka bir deyişle, Türk ulusunun askeri, politik ve ekonomik gücünü arttıracak bir araç haline nasıl geldiğini açıklıyor.

“Sırt üstü yatar doğum pozisyonu, doğum alanında erkek egemenliğin yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir çünkü bu pozisyonda doğuran kadın ve doğurtan kişi arasında bir hiyerarşi oluşur. Doğuran kadın eskiden doğuma kadarki sancılı süreçte hareket ederken, pasif olarak yatakta sırtüstü yatan ve doğurtan kişinin talimatlarına uyması gereken, yardıma muhtaç bir ‘hasta’ya dönüşmüştür.”

İkinci bölüme geçtiğimizde sorgulanan temel mesele kadının bir ebe olarak kamusal alandaki kimlik inşa süreci oluyor. Doğum, tıbbi tahakküm altına girmeden önce ülkemizde kimler, neden ve nasıl ebe olmuştu diye soruyor bu kez Beyinli. Ebelerin kendi meslek bilgilerini ‘el vererek’ kuşaklar arası aktarması ve bu yolla sıkı bir kadın dayanışması oluşturmasına, bu dayanışmanın kadınların toplumsal görünürlüğünü arttırmada oynadığı roller gibi tartışmalara yer verdiği bu bölümde unutulmaya yüz tutmuş özgün bir kültürel belleği canlandırıyor.

Odadaki sessizliği katlayan pembe kıyısıyla parmaklarının, birbirine yaslanmış ince tırnakları ve köpüklü şeffaf ağzıyla küçücük bir kız getiriyorlar içeri. Annesi gözlerini açtığında buraya getirirler, doğru emzirme pozisyonlarını göstermek için tekrar geleceğim diyor hemşire. Maşallah pek güzel bir bebek, Allah bağışlasın.

Öne doğru uzatıyor dudaklarını, bir taşımlık süt kendini çoğaltacak kaynağı arıyor. Gözlerini açıyor, bir kedi esniyor güneşe doğru. Zamanın eli değecek sana diyor Melahat Hanım, korkma emi. Küçük ışıklar ince tüylerinden öteye geçiyor, başlıyor dönmeye dünya.

Bir Gün Tek Başına Yeniden (Ayşegül TÖZEREN)

Vedat Türkali’nin büyük eseri “Bir Gün Tek Başına”nın yayınlanmasının üzerinden 40 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, romanda anlatılan toplumsal ve bireysel çelişkilere yaşamlarımızda hala tanıklık ediyor oluşumuz bir yanıyla acı, bir yanıyla da edebiyatın gücünü göstermesi açısından değerli.

“Bir Gün Tek Başına” politik bir roman. Türkiye’nin 50’lerden 60’a doğru değişen siyasi iklimi, sessiz sedasız kurulan emek sınıfının gizli tarihi, büyük kentlere göç edenlerin yeni yaşamı, devrimci hareketin içinde görünür olmaya başlayan kadın kimliği, romanın içinden akan nehirler. Kimi zaman birbirine karışıyor, kimi zaman birbirlerinden ayrı akıyorlar.

“Bir Gün Tek Başına”, aynı zamanda içinden Nazım’ın ve yazarın kendisinin şiirlerinin geçtiği bir aşk romanı. Yani Günsel ile Kenan’ın hikâyesi. Vedat Türkali, bir yandan solun tarihini edebiyatın içinden aktarırken, bir yanda da aşk gibi çetrefilli bir tema üzerinden sol içi toplumsal cinsiyet eleştirisine girişiyor. Yazar, romanında, tek anlatıcı yerine iki anlatıcı seçmiş. Eş anlatıcılar, Günsel ve Kenan. Romanın başlangıcında Kenan’ın iç sesi anlatıcı konumundayken, ilerleyen sayfalarda Günsel’in sesi de anlatıcı olarak erkek karaktere katılıyor. Anlatıcıların iç seslerini, çelişkilerini besleyen yan karakterler olarak, Kenan açısından eşi Nermin ve arkadaşı Rasim, Günsel açısından da kısa bir süre sevgilisi olan Sermet ve arkadaşı Handan öne çıkıyor. Romanın, diğer yan karakterleri, Günsel’in abisi Hasan ve “Baba”.

Bir Savaş Olanı Olarak Erkek Cinselliği


“Bir Gün Tek Başına”, birbirini yaşatan iki kurumun, devletin ve ailenin, birlikte eleştirilmesi gerektiğinin ayırdına varmış bir öncü roman. Bu yüzden hem politik bir roman, hem de bireysel çelişkileri su yüzüne çıkaran bir aşk romanı. Kenan, romanda küçük burjuva aydınını temsil ederken, eşi Nermin devlet ve aileye, bir başka deyişle toplumun yerleşik değerlerine onu bağlayan, yaşamında yapmak istediği devrime engel olan yan karakter olarak sunuluyor. Sistemin adamı, belki devletin adamı Rasim ise, Kenan’ın hem arkadaşı, hem de hep olmaktan korktuğu kişi. Kenan’ın Rasim olmaya yaklaştığı anlar da, romanda aile ve devletin sembolü olarak karşımıza çıkan eş Nermin’e özellikle cinsellik bağlamında “yenildiği” bölümler. Romanda erkek bedeni ve cinselliği asıl savaş alanı olarak gösteriliyor. Beden ve cinsellik, politik mücadele alanının da bir simülasyonu. Günsel’le ilk yalnız kalışlarında yaşadıkları ön sevişme, ardından evine gidişi ve Nermin’le yaşadığı cinselliğin sonrasında duyulan iç sesi de bunun bir yansıması: “Birbirine tıpatıp benzeyen iki sevgilim var!.. Biri Vatan cephesine yazıldı, öteki yıkmaya çalışıyor…” Bu bağlamda erkek karakter, politik romanların pek çoğunda gördüğümüz gibi idealize edilmemiş, gerçek olmayan bir erkeklik inşasının içinde kurulmamış. Aksine ana kadın karakterle karşılaştırıldığında, zaaflarına, çelişkilerine daha yenik, daha zayıf bir karakter olarak kurulmuş Kenan. Belki yazarın bu seçiminden dolayı, “Bir Gün Tek Başına”yı okuyanlar Kenan’ı anlamaya çalışır, Günsel’e abayı yakar.

“İşin kötüsü, ben de istiyorum.”

Kenan geçimişinde kısa bir süre sol hareket içinde yer almış, devletten yediği bir iki tokatla ürkmüş, geri çekilmiş, evlenmiş ve konformist bir yaşam tercihinde bulunmuştur. Az sayıdaki çalışanıyla birlikte yürüttüğü kitapçısında da tipik bir küçük burjuva aydını profili çizmektedir. Ancak aklının bir köşesinde, hep yarım bıraktığı devrimcilik vardır. Günsel ise, Sivas’tan İstanbul’a göç etmiş, okuduğu üniversitedeki sol hareketin önde gelen öğrencilerinden biridir. Bir yanıyla toplumun yerleşik değerlerinin içinde büyümüştür, bir yanıyla da devrimci bir karaktere sahiptir. Kenan, Günsel’de yaşamında yarım kalan devrimciliği bütünleyebileceğini düşünmektedir ya da düşlemektedir. Ancak Günsel’in de çelişkileri vardır. Toplumu siyasi bağlamda dönüştürmeyi hayal ederken, özgürlük ve devrim için mücadele ederken, özel yaşamında toplumun yerleşik değerlerinin yarattığı girdaplarda boğulmaktadır. Evli, çocuklu bir erkekle ilişki yaşamak, Nermin’in varlığı, hatta evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmek Günsel için, kendisiyle mücadele ederek, yıkmaya çalıştığı tabularıdır. Bu bölümlerde Türkali’nin toplumun cinselliğe ilişkin çelişkilerini daha görünür kıldığını ve toplumsal cinsiyet eleştirisi yaptığını görüyoruz. Aslında, Günsel’in devrimci ruhunu boğan toplumun cinsellik tabuları, romanda Kenan’la ilk bedensel yakınlaşmalarında söylediği bir cümlede saklıdır: “İşin kötüsü, ben de istiyorum.” Günsel’in roman boyunca yaşadığı bir diğer çelişkisi de, küçük burjuva aydının temsili olan Kenan’la ilişkisi ve içinde bulunduğu devrimci mücadele arasındaki gelgitlerinden oluşuyor. Kenan’la buluştukları pahalı bir semtteki, Teşvikiye’deki küçük daireden çıkıp, politik bilinçlendirme için gittiği yoksul işçi evleri arasında hep çelişkiler yaşıyor ve durup, doğrularını arıyor. Bu sırada, Günsel’in çelişkilerini abartılı ve ironik bir biçimde su yüzüne çıkaran ve yüzleşmesini sağlayan, ama çelişkilerinde boğulmaması için de elinden tutan Handan, diğer yanda da Günsel’in ruhundaki gelgitleri derinleştiren eski sevgilisi Sermet de yan karakterler olarak öne çıkıyor.

Kenan, Günsel’le bütünlenmeye çalışırken, Günsel’le birlikte gençliğinde tanıdığı bir figür de tekrar karşısına çıkar: “Baba” Baba, yaşadıkları coğrafyada güngörmüş, siyasi görgüsü olan bilge bir karakter olarak kurulmuştur. Bir biçimiyle de Kenan, onunla ruhsal bir baba-oğul ilişkisine de girmektedir. Bu baba-oğul ilişkisi romanda derinlikli olarak kurulmuştur. Aynı zamanda,“Baba” görmüş, geçirmiş, yenik ama mağrur bir son dönem Osmanlı aydını temsiliyeti de taşımaktadır.

Günsel’le Kenan Meselesi

“Bir Gün Tek Başına”, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden bir gün önce kapanan bir romandır. İhtilal öncesi toplumun değişik katmanlarına yayılmış bunalımı, Vedat Türkali, kurduğu birbirine benzemez karakterlerin dünyalarından aktarabilmiş, ölümsüz bir küçük burjuva aydını, yine ölümsüz bir devrimci kadın karakteri yaratmıştır: Kenan ile Günsel.

Belki bundan, “Bir Gün Tek Başına”, okur için biraz da onların hikâyesidir ve… “Kenan olmak da ayıp değil”dir. “Günsel olmak da”, “hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil”dir…

BİR GÜN TEK BAŞINA, Vedat Türkali, Ayrıntı Yayınları, 2015.

‘Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla' (Onur Behramoğlu ile Söyleşi: Kadir İNCESU)

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram'ın  bir döneme tanıklık eden mektupları genç kuşak şairlerimizden Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Yeğen Onur Behramoğlu öyle bir çalışmaya ve önsöze imza ettı ki amca Ataol Behramoğlu “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” demekten kendini alıkoyamadı.

Geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılını kutladığımız Ataol Behramoğlu ile kardeşi Nihat Behram'ın 1967 ile 1983 yılları arasındaki mektuplaşmaları Onur Behramoğlu tarafından kitaplaştırıldı. Tekin Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yalnızca iki kardeşin değil 16 yıllık bir dönemin de kültürel ve siyasal açıdan görüntüsünü ortaya koyuyor.
Onur Behramoğlu ile "Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla - Mektuplar (1967-1983)" üzerine konuştuk.

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın mektuplarını alıp çalışma masanıza oturduğunuzda neler düşünüyordunuz?

İki  şair  amcamın  gençlik  halleriyle tanışıp  İstanbul’dan-Paris’ten-Moskova’dan-hapishaneden  yazdıkları  mektuplarda  ağabey-kardeş  ilişkilerine tanıklık edecek olmak, babamın da satır aralarında dolaşıyor olabileceği düşüncesi heyecanlandırıyor; edebiyat tarihimize kalacağını bildiğim bir yapıtı yayına hazırlama sorumluluğu gururlandırıyordu beni. Mektupları okurken sıkça yerimden kalkıp yürüdüğümü, kimi yerleri yüksek sesle tekrarlayarak duymak istediğimi, hepsini defalarca okuyup her birine dair sayfalarca notlar aldığımı şimdi biliyorum. Masama oturduğumdaysa, bunların sezgisiyle doluydum sadece, büyük bir yolculuğa çıkma öncesinin aşka benzeyen yürek çarpıntılarıyla.

"BİLDİKLERİMİ  OKUMAK  DA  SARSTI  BENİ"

Mektupları okuduktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu?

Bilmediklerim  değil  sadece,  bildiklerimi  okumak  da  sarstı  beni. Nihat Behram’ın, elektrik işkencesi gördükten sonra yazdıkları, örneğin. Şiirlerinde soluk alıp vermeye devam eden sincabı öldüğünde ona veda edişi… Fransa’da son derece zorlu koşullarda yaşamaya çalışırken 1. Dünya Savaşı ve Mustafa Suphi üzerine okuyup  düşünen,  Pablo Neruda  ile  görüşen,  ‘Halkın  Dostları’  dergisine  şiirler-yazılar-çeviriler gönderen, dostlarına okumaları için kitaplar postalayan, kardeşine “Hapse girersen yabancı dil öğren” diyen Ataol Behramoğlu’nun şair ve düşünce adamı  olarak kendini inşa ediş sürecinde; 30’lu, 40’lı yaşlarındaki kaygıları, duyguları, duyarlıkları, öğrenme tutkusunda kendimi buluşum...

Siz de aileden olduğunuz için bilirsiniz mutlaka. Soyadı meselesini anlatır mısınız?

Ataol Behramoğlu çok genç yaşta tanınan bir şair olunca, kardeşi Nihat’ın özerkliğini ilan edişidir soyadını Behram olarak yazışı, Harold Bloom’un ‘Etkilenme Endişesi’ olarak bir kitap boyunca tanımladığı duygunun dışavurumudur. ‘Tam bağımsızlık’ değil ‘özerklik’ diyorum zira sanatta tam bağımsızlık yoktur, herkes birbirinden etkilenir, beslenir. Güzel, doğal ve sahici olan da budur. Kardeş olduklarını bilmeyenlere rastladıkça hayret etmeye devam ediyorum hâlâ, böylesi bir cehalet de ancak bizimki gibi toplumlara mahsustur.

"DİRENENLER, MÜCADELEDEN YILMAYANLAR, PES ETMEYENLER DAİMA KAZANIR"
 
Sonrasında nasıl bir çalışma şekli belirlediniz?

Mektup türünün nitelikli örneklerini okudum önce. Kitap için çalışmanın ayrılmaz parçası saydım, türün yetkin örneklerini okumayı. Elimdeki mektupları Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram mektupları olarak ayırdım, kendi içlerinde tarih sırasına dizdim, tarihi belli olmayanları –hangi iki mektup arasında yazıldıklarını tüm mektupları okuduktan sonra belirlemek üzere- önüme serdim ve sırayla okumaya başladım. Okuduğum her mektuba ilişkin birkaç sayfa not alıp sorular hazırladım, olası dipnotlar için gerekli olabileceğini düşündüğüm dergi ve kitapları temin etme sürecine girdim. Eşzamanlı olarak, mektuplarda sıkça değinilen ‘Halkın Dostları’ ve ‘Militan’ dergilerinin tüm sayılarını baştan sona okudum. (Kitaba doğrudan katkı sağlamasa bile, böyle bir kitabı hazırlarken yapılması gereken çalışma olduğuna inandığım için yaptım bunu, kimseye değilse de kendime yararı olacağını bildiğim için.) Tamamını okuduktan sonra hepsini bilgisayarda yazma işine koyuldum. Hamallık gibi görülebilecek bu kısım çok yorucu olmakla birlikte, yazarken dikkat edilenlerle okurken dikkat edilenler bambaşka olabildiğinden, böyle bir emeğin karşılığını aldığımı da söylemeliyim. Mektupları yazarken, bir yandan da amcalarıma göndererek, sorularımı sormaya başladım. Her bir mektuba dair onlardan da uzun yanıtlar geldikçe, bazı mektuplara ilişkin yazışmalarımız uzadıkça işler iyice zorlaşmaya başladı; hatta bir ara, uzunca bir süre çalışmaya ara verecek denli yoruldum. Direnenler, mücadeleden yılmayanlar, pes etmeyenler daima kazanır. Öyle de oldu. Her bir mektubu sorulu-cevaplı yerli yerine koyduğuma inandıktan sonra, dipnotların ve kitabın sonunda yer alacak eklerin belirlenmesine çalıştım. Kitabı yayınevine teslim etmek üzereyken de önsözü yazdım.

"ASLOLAN GERÇEĞE SADAKATTİR"

Sansürlediğiniz mektup oldu mu?

Hayır, hiçbir mektubun hiçbir yeri sansürlenmediği gibi, örneğin Nihat Behram’ın kendine has imlası, son derece özgün, ele avuca sığmaz üslubu da birebir aktarıldı. Bugün hayatta olan kimileri hakkında kırıcı sayılabilecek sözler de söylenmiştir, şimdi okuduklarında iki kardeşin de gülümseyerek “Hay Allah, öyle mi düşünüyor muşuz o günlerde?” diyecekleri hususlar da vardır. Aslolan gerçeğe sadakattir.

Edebiyatımızın iki önemli isminin mektuplaşmalarını edebiyat tarihimiz, siyasal ve kültürel yaşamımız açısından değerlendirir misiniz?

Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram’ın yer almadıkları bir Türk Şiiri Antolojisi düşünülemeyeceğine göre, böylesine değerli iki şairin birbirlerine yazdıkları mektupların edebiyat tarihimizdeki yeri bellidir. Bu denli geniş kitlelere ulaşabilmiş iki şair kardeş örneğine pek rastlanmayacağı için, dünya ölçeğinde kıymetli bir belge sayıyorum kitabı. Türkiye’nin siyasal meselelerine ilişkin devrimci tavır almış, hapisten sürgüne nice bedeller ödemiş iki şair kardeşin mektuplarını okurken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin öncesi ve sonrasını da görecek olmak, bütün bu süreçlerde iki şairin neler düşündüğüne, neler yaptığına tanıklık etmek, belleğe kazınacak bir hayat bilgisidir.
Bu çalışmayı aile dışından birisi yapsaydı, ortaya farklı bir çalışma çıkar mıydı?
Mektuplar kitaplaşana dek mahremiyetlerine özen göstererek aile içinden ya da dışarıdan kimseyle paylaşmadım. Bendeki duygusu, bendeki karşılığı, onurlu bir mirasa sahip çıkma, o mirasa layık olma duygusuydu. Aile dışından birisinin, iki şairi ne denli severse sevsin, böyle bir duygu yoğunluğu yaşayabileceğini sanmıyorum. Ayrıca, sorulacak soruları, dipnotları, ince ayrıntıları belirleme sürecinde, amca-yeğen teklifsizliğiyle yazışmanın sıcaklığı da çalışmanın ruhuna dahildir diye düşünüyorum.

Dönemin en etkin dergilerinden olan Halkın Dostları'nın da hangi şartlarda yayınladığını görüyoruz. Halkın Dostları üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de süreklilik içerisinde, taş üstüne taş koyarak değil de geçmişi bilmeden, bildiğimiz kadarını da önemsemeyip zamanla büsbütün unutarak yol alıyoruz, buna yol almak denilebilirse. Halkın Dostları ve ardından Militan’ın tüm sayıları, hiç değilse okuyan-düşünen-merak eden insanlarımızın arşivinde bulunsaydı, dergiciliğimiz başka boyutlarda olur, düşünce ufkumuz  bugünkünden ötelere taşınır, her dergi Amerika’yı yeniden keşfetmek zorunda kalmazdı. Mart 1970 tarihli ilk sayısında “Gerici Sanata Hücum” başlığıyla yola koyulan bir dergide Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Nihat Behram, Bekir Yıldız, Murat Belge neler yazmış, keşke merak etseydi insanlarımız… Nedim Gürsel’den Eluard çevirisi, Leylâ Erbil’den zehir zemberek bir açıklama, Kürt şiirinden çeviriler yapan bir Ataol Behramoğlu ile de karşılaşacaklar; merkezin ‘Varlık’ gibi dergileri darbe karşısında esas duruşa geçerken yiğitçe haykıran devrimci kültür-sanat dergisi nasıl olur, göreceklerdi.

Mektuplar kadar önsöz de çok dikkat çekici... Her iki şairi de tam anlamıyla özümsemiş ve içselleştirmiş bir şairin duyarlığıyla yazılmış. Mektuplardaki duygu yoğunluğu kadar önsözün de sizi duygusal anlamda zorladığını düşünüyorum.

Önsözü, bir gecede, orada andığım müzikleri dinleyerek, çok duygulanarak, şiir yazarken hissettiğime benzer bir hal içerisinde yazdım. O halin oluşmasını bekledim, şiiri bekler gibi. Yazıp amcalarıma gönderdim. Unutamayacağım güzellikte mektuplar aldım onlardan, unutulmaz güzellikte sözler duydum. Günler sonrasında, beklemediğim bir anda, sabahın erken saatlerinde, Ataol Behramoğlu, “Bu sabah eşsiz güzellikteki önsözünü bir kez daha okuyup ağladım” yazdığında, ben de ilk kez ağladım. Şairler biraz böyle işte…

Sizin Ataol ve Nihat amcalarınıza ortak bir mektup yazmanızı istesem...

Onlara şiir yazmak isterim. ‘Dövüşe Dövüşe Yürünecek’ bu yolda ‘Bir Gün Mutlaka’ yazacağım. Ataol Behramoğlu’nun benzersiz kahkahasını, derin derin düşünen yakışıklı yüzünde somutlaşan yoğun anlamı, hayatın her zerresini kucaklayıp hücrelerinde duyarken kendini mükemmelleştirmek için durmaksızın çalışma kararlılığını; Nihat Behram’ın sözcükleri art arda sıralayıp araya muziplikler katarak tüm ruhuyla, gövdesiyle, canıyla koşaradım anlatıp yaşayışını, ulaştığı her noktaya elektrik yükleyen devrimci heyecanını, doğayla bütünleşmiş çocuk kalbini oğluma ve dünyanın tüm iyi insanlarına anlatabileceğim bir şiir…

YENİDEN YARATILMANIN COŞKUSUYLA- MEKTUPLAR (1967-1983), Haz.: Onur Behramoğlu, Tekin Yayınları, 2015.