147. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
147. Sayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Profesyonel Proleterler: Hekimlik (Kansu YILDIRIM)

“Kapitalist Ulusal Refah Devleti”nin krizi sınıfların siyasal hâkimiyet yoğunlukları değişmeye başlamıştır. Yeniden organize edilen devlet aygıtlarının aracılığıyla sermayedarların ortak çıkarları büyük ölçüde toplumun genel çıkarı haline getirilmiştir. Söz konusu kapitalist strateji, kendisini kamu hizmetlerinin sunumunda cisimleştirmiş ve yeniden üretmiştir. Özellikle nüfusun biyolojik ve fizyolojik devamlılığı açısından kritik öneme sahip sağlık hizmetleri gibi mevzubahis olduğunda bu strateji kendisini iki farklı surette göstermektedir. İlki, sağlık ve sosyal güvenlik sistemini makro boyutta ilgilendiren yapısal değişikliklerdir. İkincisi, ilkiyle bağlantılı olarak, sistemin sunucularında görevli emek-gücünün sınıfsal konumlarıyla ilişkilidir. Türkiye bağlamında bu iki süreci inceleyelim.

Sağlıkta Dönüşüm Projesi

Türkiye’de sağlık sisteminde özel sektörün de söz sahibi olmaya başladığı en ciddi “dönüşüm” 2002 yılında AKP’nin Dünya Bankası (DB) ile birlikte başlattığı, DB’nin planlama ve lojistik imkânlarından yararlandığı, Sağlıkta Dönüşüm Projesi’dir (SDP). SDP, tedavi edici sağlık hizmeti planlamasında değişikliklere yol açtığı gibi dolaylı olarak sosyal güvenlik sisteminde de sermaye güdümlü yapılandırmayı mecbur bırakmıştır. Ata Soyer’in “AKP’nin Sağlık Raporu” isimli kitabında belirtmiş olduğu gibi SDP ile hizmet sunumunun finansmanı ve maliyeti, “hizmet sunucusu” ve “hizmetten yararlanan” arasında paylaştırılmaya başlamıştır. Kamunun daha çok sabit yatırım ile sağlık hizmetine erişim kanallarını çoğaltması dışında sosyal güvenlik sisteminde SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı’nı tek çatı altında toplaması gibi mevzuat değişiklikleri, hizmet sunumunu geri dönülemez bir noktaya getirmiştir: Hasta bakmaya dayalı bir sağlık mantığı yerleştirilmiştir. Böylelikle iki düzeyde tanımlanabilecek bir operasyonelleştirme başlamıştır.

İlk operasyonel hamle; özel sektörün sağlık sistemine girişini özendirecek ve kolaylaştıracak temel parametrelere istatistiksel ivme kazandırılmasıdır. “Daha çok hasta=daha çok tüketici” anlayışını kalıcılaştıran hamlelerde hizmete erişim sayıları kamu eliyle arttırılmıştır. Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerine göre, 2002’de kamu ve özel tüm basamaklarda toplam 208 milyon olan müracaat 2012’de 622 milyona çıkmıştır. 2002’de yılında 3,2 olan hekime müracaat 2012’de 8’lerin üzerindedir. 2002’de 124 milyon olan hastane müracaat sayıları 2012’de 305 milyon seviyesine ulaşmıştır. Milyonlarla ifade edilen rakamlar, özel sektörün sisteme dahil olması amacıyla kamunun yaptığı makyaj dışında hükümet açısından siyasal popülizm amacına da hizmet etmiştir. Seçimler öncesinde yaptırılan anketlerde sağlık hizmetleri üzerinden kitlesel rızanın büyük ölçüde sağlandığı görülmüştür. Ancak sağlık kurumlarına yığılma ve hizmet sunumundaki görevli emek-gücü sayısı arasındaki uçurum, sistemi kilitlemeye başlamıştır.

İkinci operasyonel hamle, hizmet sunumu esnasında emek-gücünün dönüşümünü ilgilendirmektedir. Sağlıkta Dönüşüm Projesi gibi reformlarla birlikte “yapılandırılması” hekimler dahil hizmetin tüm bileşenleri negatif yönde etkilemiştir: 1) Sağlık hizmeti sunumuna erişim artmış, bu artışın maliyetleri hizmetten yararlananlara yüklenmiştir. 2) Mekân, bina, tıbbi cihaz ve sarf malzemesi gibi sabit sermaye ve yatırım kalemlerinde kamu mülkiyetinin parçalanarak özel sektörün devreye girmesi ve piyasacı rekabet anlayışının sağlık sistemine eklemlenmiştir. 3) Ülke nüfusunun artışına oranla sağlık hizmetinden yararlananların artışının sermayedarlarda sağlık-tüketicisi algısını güçlendirmiştir. 4) Sağlık sistemindeki “reformasyon” dalgasına aktif veya pasif muhalefet gösterebilecek tüm çalışanların nesnel sınıfsal konumları itibarsızlaştırılmıştır.

Bu yazı bağlamında odağımızı profesyonel meslek kategoriyle sınırlandırdığımız için hekimlerin üzerinden okumanın bize sınıf tartışmaları açısından bir imkân sağlayacağını düşünüyoruz. Ata Soyer, Türkiye’de hekimlerin sınıf kompozisyonundaki yeri üzerine en çok yazan isimlerden birisidir. Soyer, sağlık hizmetlerinin metalaştırılmasına paralel hekimlerin kademeli biçimde mesleki özerkliğini kaybettiği üzerinde durmuştur. Bunu detaylandırmadan önce hekimliğin ait olduğu mesleki kategoriyi açmakta yarar var.

“Proleterleşen Profesyoneller”

Komünist Manifesto’da kapitalist üretim tarzının başka üretim tarzlarına göre farkları sıralanırken şu iki cümle oldukça dikkat çekicidir: “Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.”. Bu tespit, pre-kapitalist dönemde saygınlıkla ve şan-şöhretle eşdeğer bazı mesleklerin dönüşümünü özetlemektedir. Marx ve Engels, gerek toplumun büyük çoğunluğunun kolay kolay erişemeyeceği teknik bilginin ve hünerin kullanılmasına bağlı meslekler için, gerekse farklı türden bir yaratıcılık ve estetik anlayış gerektiren uğraşlar için kapitalizmin yarattığı toplumsal deformasyonu belirtmişlerdir.

Teknik bilgi ve hünerin kullanılmasına bağlı meslekler sıklıkla profesyonel meslek kategorisinde değerlendirilir. Bu tipolojideki meslekleri diğerlerinden ayırt eden faktörlerden birisi, iş süresinde o işi gerçekleştirenin inisiyatif alabilmesi ve karar alımıyla ilgili belirli bir “mesleki özerkliğe” sahip olmasıdır. Profesyonelliğe dayalı meslekler, Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırmasıyla “sembolik sermayeye” sahip olmalarından ötürü, hizmet üretiminin bilgisi ekseriyetle işi yapan kişiyle sınırlıdır. Bu çerçevede teknik bilgi ve hüner üzerinden düşündüğümüzde hekimlik mesleği, profesyonel mesleklerin başında gelir. Çünkü sadece bilgi-hüner ikiliğinden öte mesleğin kendisine ait bir terminolojisi ve uğraştığı nesnenin ayırt edici özgüllüğü mevcuttur: İnsan.

Ata Soyer tarafından derlenen “Sağlığın Siyasal Ekonomisi” ile “Hekimlerin Sınıfsal Kökeni” kitaplarında Soyer’in belirttiği üzere refah düzeylerinin ekonomilerle olan bağlantısı sonucunda artmasının ölüm hızlarını aşağılara çekmesi-beklenen yaşam sürelerini arttırması; buna bağlı, nüfus piramidinin yaş gruplarının değişmesi; epidemik hastalıklar için bazılarının görülme sıklığının azalması; kapitalist kentleşme, ağır çalışma koşulları nedeniyle yeni hastalıkların yaygınlaşması; telekomünikasyon olanaklarının çoğalması ve internet sunucularının yaygınlaşması hekimliğin icra ortamını ve hekimlik pratiğini büyük ölçüde etkilemiştir. Şunu kısaca söyleyebiliriz: Hekim yerine hizmet sağlayıcısı, hasta yerine müşteri, ilişki yerine görüşme gibi kavramlar iş sürecine yerleşmeye başlamış, hekimlik “işletme” disiplini ile birlikte anılmaya başlamıştır.
Kapitalist piyasa ilişkilerinin insan ilişkilerini yönlendirmesi ve üzerilerinde kurduğu tahakküm, Soyer’in belirttiği üzere hekim-hasta ilişkisinin ayrıksı konumunu hizmet veren-hizmet alan ilişki formuna sokmuştur. Hekim-hasta ilişkisin değişen veçhesi tıpkı Marx’ın Kapital’in ilk cildinde belirttiği üzere “meta fetişizmi” olarak tanımladığı ilişki biçimiyle sarılmaya başlamıştır. Meta fetişizminden yola çıkarsak piyasada süren ilişki metalar arası ilişki olarak algılanır; metalar birinci sırada iken, metaları üreten emekçiler ikincil konumdadır. Kapitalist üretim tarzında metaların nasıl üretildiği, hangi koşullarda mübadele edildiği önemli değildir; metaların diğer metalarla mübadelesi önemlidir. Bu çeşit ilişkilerde metalara sahip olduğundan daha fazla değer atfedilir, anlam yüklenir. Meta, gizemli bir hale kavuşur. Şimdi ise hekim emeğine ayrıcalık kazandıran iki unsurdan teknik bilgi-hüner ve özerklik iğdiş edildikçe hekimlerin emek-gücü standardize edilmiş bir meta olarak, hizmet alanın karşısında özgül içeriğini kaybetmektedir. Ücret ilişkisi sınırları içerisinde hizmeti alanın isteklerini, hükümetin siyasalarına itaat gösterecek emek türüne dönüştürülmek istenmektedir.

SAĞLIĞIN SİYASAL EKONOMİSİ HEKİM/SAĞLIKÇI EMEK TARTIŞMALARI, der. Ata Soyer, Sorun Yayınları, 2012.

“Adaletin Bu Mu Sermaye?” (Denizcan KUTLU)

Türkiye’de emek/sınıf ve sosyal politika alanına ilişkin bilgi üretiminin temel özellikleri nelerdir? Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Önem sırasına göre olmadan, burada amatör bir haritalandırma yapmayı deneyebiliriz.

İlk olarak, bir parça iddialı olmayı göze alarak, Türkiye’de emek ve sınıf çalışmalarının gözden düştüğü yönündeki yerleşik algının bütünüyle olmasa da en azından bir parça değişmesi gerektiğini söylemek gerekiyor. Yaklaşık son 10 yıla dayalı gözlemlerimiz, Türkiye’de sınıfı çözümleme birimi olarak belirleyen çalışmaların azalmak bir yana, farklı disiplinlerden de beslenerek artış gösterdiğini söylüyor. Kuşkusuz, verili düşünsel, ideolojik ve entelektüel ortamın da etkisi ve basıncı ile yazının oluşmakta olan bu kulvarının “anaakım” olduğu yönünde bir iddiada bulunmak mümkün değil; ancak bir damar var ve güçleniyor.

İkinci olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmaları, -kendi içlerinde de farklı kulvarlar olmakla birlikte- en genel hatları ile anaakım ve eleştirel olarak bölümlendirilebilir. Anaakım çalışmaların, inceledikleri konuyu görüngü düzeyinde, temsil olduğu biçimi ile ele aldıkları gözlemlenirken, eleştirel çalışmaların ise, inceledikleri konuyu, toplumun temel ilişkileri etrafındaki nedensellik ilişkileri ile açıklama gayretinde oldukları söylenebilir.

Üçüncü olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politikayı tartışan çalışmaların bir bölümü, konuya parça-bütün ilişkisi içerisinde bakmamaktadır. Parçalı yaklaşım olarak ifade edebileceğimiz bu tür, kimi örneklerinde ele aldığı konuya dönük derinlemesine bilgi üretimine katkıda bulunmakta; ancak konuyu içerisinde gerçekleştiği toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde kavramamakta; bir parça-bütün ilişkisi içerisinde tartışmamaktadır.
Dördüncü olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, sevindirici bir biçimde saha araştırmalarına dayalı bilgi üretiminin giderek gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir. Bu tür çalışmalar içerisinde, işgücü piyasasında “kanlı birikimin” gerçekleştiği tersaneler gibi alanların yanı sıra otomotiv, tekstil, metal sektörü, mühendis emeği ve hizmet üretiminde neo-liberal dönüşümlerin yaşandığı eğitim-sağlık gibi alanlara odaklananlar çalışmalar bulunmakta. Bunlar elbette çoğaltılabilir.

Beşinci olarak, emek ve sınıfın tarihine dönük yazıcılığın gelişme eğiliminde olduğu belirtilmeli. Bu noktada, kurum geçmişi ve olay anlatısı olduğu kadar, tarihe sınıf oluşumu bakımından yaklaşan çalışmalar da bulunmakta. Altıncı olarak, sınıf tarihi içerisinde, sendikal eylemi ve işçi hareketini konu edinen çalışmaların da artış gösterdiğini görmekteyiz. Bunlar içerisinde özellikle, sendikacılık ve işçi hareketleri tarihi anlatısı dışında, doğrudan belirli olay, kesit ya da kurumlara odaklanan çalışmalara da rastlanmakta ve bunlar özellikle belirli siyasal ve sendikal hareketlerin arşivlerinin paylaşıma açılmasının ardından artış göstermekte. Bunlar arasında sözlü tarih çalışmaları da bulunmakta.

Yedinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, incelediği konuyu belirli bir alan araştırması ile ele alsa da almasa da, alanda yaşanan dönüşümü, verili dönüştürücü programın içeriğinin bir yansımasından ibaret gören çalışmalar ağırlıktadır. Bunun karşılığında sayısı az da olsa, alanın dinamikleri ile dönüştürücü programın etkileşiminin bir yansımasının bilgisinin üretimini gerçekleştiren çalışmalar da bulunuyor. Sekizinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, kurumsal yapı ve sistem incelemesi yapan çalışmalara rastlanmaktadır. Bu çalışmalar, kurumsal yapı ve sistemi, tarihsel gelişim seyri, dönüşüm süreci ya da mevcut hali ile yansıtmaktadır. 

Dokuzuncu olarak, yeni üretim örgütlenme biçimleri ve esnek istihdam ilişkilerine dönük gerek kavramsal gerekse alan araştırmasına dayalı çalışmalar da bulunmakta. Onuncu olarak, kadın emeği de Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının önemli inceleme konuları arasında gözükmektedir. Bu konuda, Türkçe yazında son yıllarda eleştirel perspektiften yapılan çalışmalarda sevindirici bir artış yaşandığını belirtmek isteriz.

Onbirinci olarak ise, emek ve sosyal politika çalışmalarına ilişkin yazının çeşitli kaynaklarından söz edilebilir. Bunlar, kitap ve makalelerin yanı sıra, lisansüstü tezler, sendikal yayınlar, araştırma raporları, kongre-sempozyum kitaplarından oluşmaktadır. Çalışma yaşamına ilişkin akademik sendikal yayıncılığın gerek kitap gerek dergi bazında son yıllarda gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir.

Elbette, Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının bilgi üretim özelliklerine de dönük söylenebilecekler bunlarla sınırlı olamaz; ama yine de yapılacak eklerin yanında, yazının çerçevesinin genel hatlarıyla bu şekilde çizilebileceği ifade edilebilir. Söz konusu haritalandırma denemesinin ardından, bizim açımızdan güçlendirilmesini gerekli gördüğümüz belirli bir eğilimin belirginleştiğini söyleyebiliriz. Bunu, eleştirel çalışmalar içerisinde, parçalı yaklaşımların karşısına bütünsel bakış açısını ortaya koyan, sınıf çalışmalarını önemseyen bir eğilim olarak belirliyoruz. Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmalarında bu eğilimin güçlendirilmesi yönünde kalem oynatan iki ismin, Gamze Yücesan Özdemir ve Ali Murat Özdemir’in 2008 yılında Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Sermayenin Adaleti Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika” adlı çalışma, saydığımız özelliklere anlamlı bir örnek oluşturuyor. Kitap, çeşitli makalelerin birleşiminden oluşuyor ve bu makaleler, “Emek Sürecinin Örgütlenmesi”, “Bir Baskı Aracı Olarak Emek Piyasası” ve “Sosyal Politikanın Dönüşümü” başlıklı üç bölümün altında yer alıyor.

Bir kere, kitap, Türkiye’de emek süreci ve sosyal politikanın bir sınıf deneyimi olarak yaşandığını ortaya koyuyor. Bunun ortaya koyulması ise, kitapta ele alınan konulara belirli bir epistemolojik pencereden bakışı gerektiriyor. Yazarlar bunu şu şekilde ifade ediyor: “Kitap emek-sermaye ilişkisinde, sermaye mantığı üzerine odaklanmıştır. Sermayenin Adaleti, bu sermaye mantığının toplam etkisini ifade etmektedir. Sermayenin Adaleti, emeğin sefaletidir zira.” Kitapta, ele alınan konular, ekonomi politiğin kuramsal ve metodolojik yaklaşımları etrafında ele alınıyor. Bu aynı zamanda Marksist düşüncenin görüngü/biçim ve öz kavramlarını, emek ve sosyal politika alanına uygulamayı da gerektiriyor. Yazarlar, olgusal düzey ile soyutlama düzeyini/kavramsal düzeyi ilişkisel bir bütün olarak içiçe geçirerek bunu yerine getirmeye çalışıyor.

Bu düşünsel yapı içerisinde, kitapta, çözümleme birimi olarak üretim noktası, bağlam olarak ise, Türkiye kapitalizminin içsel dinamikleri unutulmadan kapitalizmin küresel ölçekte yeniden yapılanması belirlenmiş durumda. Kitap, sermayenin mantığına odaklanmakla birlikte, tartışmanın merkezine emeği oturtuyor. Bunu bir çelişki olarak değil, emeğin ve sosyal politikanın tartışılmasına dönük bir tercih ve yöntem olarak değerlendirmekte fayda var. Emeği tartışmanın merkezine oturtma tercihi, çözümleme birimi olarak üretim noktasını temel almanın yanında, emeğin toplum adına piyasaya müdahale edebilecek temsil ve kolektivite bakımından en geniş özne olmasından kaynaklı. Yazarlar, ekonomi politik yaklaşımın emeği anlama noktasına yönelik olarak şu değerlendirmeyi yapmakta:
“ (…) emeğe ekonomi politik bir yaklaşım, üretim noktasından yola çıkar. Emekçiler fabrikada yalnızca hammaddeleri yararlı şeylere dönüştürmekle kalmazlar; aynı zamanda yönetimle ve birbirleriyle olan toplumsal ilişkileri üretirler. Dolayısıyla, fabrika yalnızca malların değil siyasetin, siyasi aygıtların ve toplumsal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Fabrika ve içinde barındırdığı toplumsal ilişkiler, dışarıdaki siyasetten ve devlet yapılanmasından ayrı olarak incelenemez.” (s. 13)

Bu yapı içerisinde, emek süreci kuramı ve Türkiye’de emek süreci çalışmaları, sosyal politikada dönüşüm, Türkiye’de kapitalizmin ve işgücü piyasasının, uluslararası işbölümü ekseninde yeniden yapılanması, sosyal güvenlik ve sağlıkta dönüşüm kitabın inceleme konuları arasında yer alıyor. Tüm bu konular, yukarıda belirttiğimiz epistemolojik kavrayış içerisinde, belirli bir bütünün parçaları olarak masaya yatırılıyor. Ancak bu bütünlüğü “bozan” bir noktaya da işaret etmek gerekir. Bu aynı zamanda konuyu ele alışa içkin ve dolayısıyla yöntemsel de bir nokta. Kitap, Türkiye’de eleştirel emek/sınıf ve sosyal politika çalışmalarının gelişimi yönünde önemli bir adım olmakla birlikte, kimi eleştirilerin yöneltilmesini de gerektiriyor. Öncelikle, verili dönüştürücü programın içeriğine ve sonuçlarına odaklanıp, alanın dinamiklerini ihmal eden bir durum beliriyor. Hemen belirtelim, eksikliğe ilişkin bu tespit yazarlara da ait: “Emeği tartışmanın merkezine alırken, bu kitabın en ciddi eksikliği, kuşkusuz emeğin direniş, mücadele, boyun eğme ya da rıza gibi süreci kısıtlayan, sınırlayan ve/veya yeniden üreten gücünün tartışma dışında bırakmış olmasıdır.” (s.15)

Yöntemsel olarak dikkat çeken ve ayrı bir katkı yapacak olan nokta, sosyal politikayı, işçi sınıfının ve sosyal politikanın ilgi alanındaki toplumsal kesimlerin deneyimleri ile birlikte oluşan bir süreç olarak kavrama çabasıdır. Alan, sadece güç ilişkilerinin sonucunda oluşan düzenleme ya da düzenleme girişimlerinden, uygulamalardan, politika setlerinden değil, bunların yanında, onu var eden özgün dinamiklerden doğru da şekillenmekte, oluşmaktadır. Bu çerçevede, bu tür çalışmalarda, verili bir programın pratiğe döküldüğü bir saha/evrenin fotoğrafının yanında, alana içkin bireysel ve kolektif davranışları da içeren dinamiklerin sunulması yararlı ve yerinde olacaktır. Bunun yanı sıra, güvencesizliğin tartışıldığı, kamu personel rejiminde dönüşümün ele alındığı, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve kadın emeğini ve sendikacılık hareketini tartışan makaleler, kitabı bütünleyebilirmiş. Ayrıca, sosyal güvenlik kısmında, başı başına sosyal yardımları tartışan ayrı bir yazı anlamlı olabilirmiş. Sosyal yardımların, Türkiye’de sosyal politikanın üzerinden atlanamayacak bir alanı olduğunu düşünüyoruz.

Saydığımız, sayamadığımız ve saymak isteyip de sayamadığımız özellikleri ile “Sermayenin Adaleti”, neo-liberal evrede adaletin, emek ve sosyal politika açısından sınıf kökünü ortaya koyuyor. Ancak Türkiye değişiyor; çalışma yaşamındaki ve sosyal politikadaki dönüşümlerin neo-liberal ruhu ortadan kalkmasa da siyasal iktidarın ideolojik ve politik özellikleri tarafından baskılanıyor. Bu anlamda, siyaset ve ekonomi arasındaki ilişkide, siyaset daha fazla ön plana çıkıyor. Bu da ekonomi politiği her zamandakinden daha güçlü çağırıyor. Kitabın belirlediği çizgi, Türkiye’de geliştirilmeyi bekliyor.

SERMAYENİN ADALETİ: TÜRKİYE’DE EMEK VE SOSYAL POLİTİKA, Gamze Yücesan-Özdemir ve Ali Murat Özdemir, Dipnot Yayınları, 2008.

Sosyal Politika ve İşçi Sınıfı (Ebubekir AYKUT)

Sosyal politika, Batı’da refah devleti olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte kurumsallaşarak toplumsal bütünlüğü sürdürmeyi amaçlayan uygulamalar setini tanımlamaktaydı. Kapitalizmin “Altın Yılları” boyunca emekçiler refah devleti tarafından sağlanan bazı olanaklara sahip oldular; sosyal güvenlik, sendikalar ve toplu sözleşme düzeni, emek lehine iş yasaları, sosyal yardımlar, asgari ücret, kamusal sağlık, eğitim, konut ve ulaşım hizmetleri... Bu dönemde sermaye emeğin yeniden üretim koşullarında devlet tarafından düzenlenen bazı görece iyileştirmeleri kabullenmişti. Emeğin üretkenliği belli bir düzeyin üstünde kaldığı ve kapitalizm büyümeye devam ettiği, yapısal krize girmediği sürece de bu “toplumsal uzlaşma, barış, uyum” bozulmayacaktı.

Bilindiği gibi dünya kapitalizmi 1970lerde krize girdiğinde sermayenin ilk tepkisi emeğe sağladığı olanakları geri almaya çalışmak oldu. Sendikalar toplumdışı, neredeyse yasadışı ilan edilerek baskılandı; işçi ücretlerinde çarpıcı düşüşler yaşandı; sosyal yardımlar azaltıldı; eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi kamusal hizmetlere sınırlandırmalar getirildi; iş yasaları işveren lehine yeniden düzenlendi. Neoliberal politikalar refah devletini hemen hemen ortadan kaldırdı. Günümüzde sosyal politika denilen şeyin artık emekçilerle herhangi bir alakası kalmadı; sosyal politika, artık daha çok yoksullar, kadınlar, kimsesizler, yaşlılar vb. “sınıf dışı” diyebileceğimiz grupları kapsayan bir biçim kazandı.

Emekgücünün Metalaşması

Refah devleti döneminde kurumsallaşan sosyal politika ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için kapitalizmde emekgücüne odaklanmak gereklidir. Piyasanın hâkim hale gelmesi üretim araçlarına sahip olmayan işçi sınıfını iki açıdan piyasaya bağımlı kılar. Birincisi, ihtiyaçların artık önemli bir bölümü piyasadan satın alınmak zorundadır. İkincisi, bunları alabilmek için insanlar hayat enerjilerini yani emekgücünü emek piyasasında satışa çıkarmak zorundadır. Kapitalizm emek-gücünü piyasada alınır satılır bir meta haline getirir.
Sermin Sarıca Tülay Arın’a Armağan kitabındaki “Sosyal Hakların Emekgücünün Meta Niteliği Üzerindeki Etkilerine Dair Düşünceler” makalesinde sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine dair iki farklı yaklaşım olduğunu belirtir. İlk yaklaşım sosyal politikanın emekgücünün meta niteliğini zayıflattığını iddia eder. Dekomidifikasyon (meta niteliğinin zayıflaması) tezine göre “kapitalizmin yıkıcı dinamiklerini telafi edici ya da tersi yönde işleyecek kalıcı düzeltici önlemlere hep ihtiyaç duyulmuştur (s.403)”. İşçi sınıfının mücadelesi özellikle devleti bu önlemlerin alınmasına zorlamıştır. Devlet müdahalesi de değişik biçimlerde bu sürecin düzenleyicisi olmuştur. Emek gücünün meta niteliğinin zayıflaması “bireylerin ya da ailelerin piyasa katılımında bağımsız olarak sosyal açıdan kabul edilebilir yaşama standardını gerçekleştirebilmesi” demektir. Böylelikle emekgücünün piyasaya olan bağımlılığı azalır.

Söz konusu yaklaşım içerisinde sosyal politikalara geliri yeniden dağıtan, piyasanın ve sermayenin çıkarlarından ziyade işçinin ve yoksulların konumun güçlendiren bir işlev atfedilir. Bu politikaların uygulanması ve kapsamının genişlemesi sol partiler, sendikalar vb. sınıf örgütlerinin gücü ile bağlantılıdır. Bu sınıf örgütlerinin gücü ve etkisi zayıfladıkça sosyal politikalar ya gündemden düşer ya da uygulanmaz hale gelir. Böylelikle rekomodifikasyon (emekgücünün meta niteliğinin yeniden güçlenmesi) süreci başlar. Sosyal politika açısından, neoliberal dönüşüm süreci diğer deyişle refah devletinin ortadan kalkması bu kavramla açıklanabilir.

Sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine ikinci yaklaşım ilk yaklaşımın tezlerine itiraz eder ve sosyal politikaların emekgücünün meta niteliğini güçlendirdiğini öne sürer. Bu yaklaşım sosyal harcamaların emekgücünün piyasaya daha az bağımlı kıldığını iddia eden dekomidifikasyon tezinin aksine sosyal politikanın emekgücünün yeniden üretim masraflarını toplumsallaştırdığını, yükü tekil kapitalistlerin sırtından alıp, devletin ya da ailenin (kadının üzerine) yıktığı da söylenebilir (s. 406)”. İkinci itiraz noktası olarak sosyal harcamaların kapitalistlerden daha çok çalışan kesimin gelir vergileri ile finanse edildiğinin altı çizilir. Bu çerçevede sosyal harcamalar emekgücünü piyasaya daha az bağımlı hale getirmekten ziyade işçinin verimliliğin artırır ve bunun sonucunda yükselen artı değerin bir kısmı üzerinden sosyal politikaların finansmanı sağlanır.

Eğer kapitalizmde emekgücünün metalaşmasının anlamı; emekgücünün esnekliğini, mobilizasyonun ve niteliklerinin emek piyasasında mübadele edilmeye daha yatkın hale getirilmesiyse sosyal harcamalar (eğitim, sağlık, vb. hizmetler) emekgücünün metalaşmasını güçlendiren bir işleve sahiptir. Örnek olarak, finansmanını tekil kapitalistin yüklenmediği eğitim harcamaları kalifiye işgücünün yetiştirilmesi anlamına gelir. Sağlık harcamaları işgücünün “sağlıklı” yeniden üretimini tekil kapitalistin sırtından alınıp devlete yüklenmesi demektir. Ulaşım hizmetleri emekgücünü evinden işyerine işyerinden evine taşır.  Bu bağlamda sosyal politikalar, işçi sınıfı ve kapitalistler arasında aslında kapitalistler lehine olan bir uzlaşmayı ifade eder.
Aslında iki yaklaşımın bakış açısından da emekgücünün koşullarında görece iyileşmeden söz edilebilir. Hardt ve Negri’nin “emeğin anayasallaştığı” süreç olarak nitelediği refah devleti, emeğin toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilmesidir. Ekonomik ve sosyal haklar işçi sınıfının taleplerinin toplumsal sözleşmeyi ve güçler dengesini temsil eden anayasada yer almasıdır. Ancak denge kapitalistler lehinedir ve hukukun biçimi, bu talepleri kapitalist toplumsal formasyonu sınırları içerisinde tutar. Aslında kolektif içeriğe sahip bu haklar bireysel haklar olarak kullanılabilir ve hâkim sınıfı temsil eden devlet iktidarının sınırlarına tabidir.

Sosyal Politika ve Sınıf Mücadelesi

Sonuç olarak, sosyal politika belli bir zaman aralığında kapitalist toplumsal formasyonlarda sınıf mücadelesinin bir çıktısıdır. Ekim Devrimi’nin yaşandığı ve işçilerin Sovyet deneyiminden aldıkları güçle kapitalist devlet iktidarına taleplerini dayattığı bir dönemin ürünüdür. Kapitalistler de kendi lehine sonuçlar üretebilmek için belli sınırlar dâhilinde bu taleplere cevaz vermek zorunda kalmıştır. Ancak bu politikalar emekgücünün metalaşması sorununa hiçbir cevap üretmemiştir, zaten böyle bir amacı da yoktur, tersine bundan kaçınmaya çalışır. Güçler dengesi kapitalist sınıf lehine daha fazla döndüğünde ve Sovyetlerin ortadan kalktığı dönemde bütün kazanımlar da geri alınmaya çalışılmaktadır.

TÜLAY ARIN’A ARMAĞAN, der. Sermin Sarıca, Belge Yayınları, 2010.

Yoksullukla Mücadele Mi? (Ayşe KAYA)

Neoliberal politikaların refah devletini ortadan kaldırdığı günümüz koşullarında sosyal politikanın nesnesi artık yoksullar, kadınlar, kimsesizler, yaşlılar vb. sınıf dışı diyebileceğimiz kesimler. Dünya Bankası, IMF, OECD gibi kapitalist iktidarı uluslararası ölçekte temsil eden ve yeniden üreten örgütler genel olarak tüm kapitalist devletlerin ama özellikle azgelişmiş ülkelerin daha fazla “sosyal politika” gündemini belirliyor. Kapitalist iktidarın ajandasındaki gündem ve başlıca söylem, “Yoksullukla Mücadele”. Söz konusu söylem hâkim hale geldikçe sosyal politikanın tarihi de geriye dönük yeniden okunuyor.

Tarihsel bağlamda sosyal politikanın ilk örnekleri diyebileceğimiz 18. ve 19. yüzyılda İngiltere’deki uygulamalar da hedefine yoksulları koymaktaydı. Gerçekten de sosyal politikanın ilk örneklerinin İngiliz Yoksul Yasaları olduğunu söylemek pek yanlış sayılmaz. Kraliçe Elizabeth Döneminde oluşturulan Eski Yoksul Yasalarının tadilatıyla ortaya çıkan Speenhamland Sistemi geliri olmayan asgari yardımı yoksul işçilerin de ücretlerinin desteklenmesini öngörerek emekçi sınıfın asgari fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayarak “öldürmeden” yaşatmayı hedefliyordu. 1834 tarihli Yeni Yoksul Yasası ile İngiltere’de emekçiler ile işgücüne katılamayacak durumda olanlar arasına bir sınır çekilerek yoksulluk tanımı yapılmış ve yardımlar sadece yoksul olarak tanınan bu kesimi hedeflemişti. Yardım alan potansiyel işgücü (işi olmayan yoksullar) ve aktif işgücü (yoksul işçiler) “tembellik ederek”, ya yardıma güvenerek çalışmıyor ya da işini aksatıyordu. Yoksullara yardımın finansmanı da belli bir kurumsal düzenlemeyi öngörmüyor, kapitalistin “hayırseverliğine ve cömertliğine” dayanıyordu.

Türkiye’de Yoksullukla Mücadele Söylemi

“Yoksullukla Mücadele” söylemi, Türkiye’de Dünya Bankasının şekillendirdiği politikalarla 1990lı yıllarda kamu harcamalarının azaltılması tartışmaları bağlamında ivme kazanmış, 2000li yıllarda sosyal politikanın ana gündem maddesi olmuştur. Politikaların uygulanmasının başlıca yolu, ayni ve nakdi gelir transferleri olmuştur. Dünya Bankası’nın mikrokredi uygulamaları Türkiye’de denenmeye başlamış, sivil toplum örgütleri “sosyal sorumluluk” çerçevesinde ön plana çıkarılmış ve devletin bir kurumu olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı sosyal politika uygulamalarının yürütücüsü haline getirilmiştir. Yoksullukla Mücadele söylem ve politikaların tatbiki üzerine sadece devlet ve bürokrasi kademeleri değil, üniversite ve kitle örgütlerinden de entelektüel düzeyde girişimlerde bulunulmuştur.

Türkiye’de yoksullukla mücadele söylemini sosyal politika çalışmalarında yankısını bulmuştur. Eleştirel tutumuyla birlikte Ayşe Buğra bu söylemin Türkiye’deki temsilcilerinden biridir. Ayşe Buğra’nın paylaştığı sorunsal, hâkim söylemin de sorunsalıdır: sosyal politikayı yoksullukla mücadele olarak düşünmek. Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika kitabında şöyle yazar: “Sosyal politikanın temel sorusu … kapitalist ortamda biçimlenir: Yaşlı olduğu için, hasta olduğu için ya da sadece iş olmadığı için çalışamadığı durumlarda, veya aldığı ücret sosyal olarak belirlenmiş bir asgari geçim düzeyini altında kaldığı zaman, çalışarak kazanmak durumunda olan mülksüz insana ne olur?” ve daha önemli gördüğü ikinci bir soruyu ekler: “yoksulların varlığı toplumsal varoluşu nasıl etkiler? (s. 10)”. Buğra bu soruları ortaya attığında merkezinde işçi sınıfının olduğu iddia edilen sosyal politikayı, işçi sınıfını içine alacak şekilde “yoksul” kategorisine indirger.
Sosyal politikanın yapısal işsizleri ve sınıf-dışı kesimleri içeren bir yoksul kategorisi ile tanımlanması aslında refah devleti döneminde hâkim sınıf tarafından ürkekçe de olsa toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilen işçi sınıfını dışlar. Artık işçi sınıfı toplumun herhangi kesiminden biri haline gelmiştir ve pekâlâ o da yoksul olabilir, yoksul olduğu müddetçe sosyal politikanın nesnesi haline gelebilir. Elbette Buğra refah devleti döneminde sosyal politikanın merkezinde yoksulların olmadığının farkındadır: “Refah devletiyle birlikte gündeme gelen sosyal dayanışma anlayış, daha önceki dönemlerin sosyal politika tartışmalarından önemli bir biçimde ayrılıyordu … Artık … sosyal politikanın konusu … herkesi ortak bir ‘vatandaşlık statüsü’ temelinde birleştiren önlemler paketiydi (s. 66)”. Yine burada da sınıfsal konumları kapsamakla birlikte merkezde “vatandaşlar” yer alıyordu. İşçi sınıfının mücadele sonucunda “vatandaş” olduğu ve belirli ekonomik ve sosyal haklara sahip olduğunda kimsenin şüphesi yoktur ve bu şu anlama gelir: Sosyal politika vatandaşlık temelinde tanımlanıyorsa olsa bile bu sınıf mücadelesinin sonucudur.

Sosyal politika meselesini sınıf mücadelesi ekseninden kaydırdığınızda sadece “teorik” bir yanlış yapmış olmazsınız, aynı zamanda yanlış pratik önermelere de kapı aralarsınız. Çünkü sosyal politika aynı zamanda belli bir pratikler kümesine de işaret eder. Sosyal politika, bir sorunun çözümü için yapılması gerekenlere dair önerileri de içerir. Sınıf mücadelesi ekseninden kaymış sosyal politika kavrayışının eksikliklerine Buğra’nın “vatandaşlık temelli gelir” önerisi üzerinden bakalım.

Vatandaşlık Geliri

Kapitalist devletler için yoksulluk, çözülmesi gerekenden ziyade yönetilmesi gereken bir sorun olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda bir “çözümleyici” olarak vatandaşlık geliri öne çıkmaktadır. Nakdi yardım şeklinde uygulanacak vatandaşlık gelirine ilişkin Buğra’nın da belirttiği temel savlar, işçinin pazarlık gücünü artacağı ve temel sınıf eşitsizliğini dengeleyen rol oynayacağı yönündedir. Literatürde “temel gelir” veya “sosyal ücret” olarak da anılan vatandaşlık geliri, emek piyasasında yer alan ve/veya mal varlığına sahip olmayan bireyleri kapsayan sosyal koruma mekanizmasıdır. Kamu kurumları aracılığıyla doğrudan veya gelir/mal testleri ile dolaylı olarak tespit edilen vatandaşlık geliri, resmi istatistiklerde belirlenmiş “yoksulluk sınırının” altında yaşayan bireylere verilmektedir; bu yolla yoksulluğun etkisinin palyatif olarak azaltılabileceği düşünülmektedir.

Kamu bütçesinden, kurum kaynaklarından ve vergilerden finansmanı sağlanacak vatandaşlık geliri, özünde, yoksulluğa neden olan emek-sermaye gibi sınıfsal toplumsal çelişkilerin etkilerinin “kabullenilebilir” düzeye çekilmesine hizmet etmeyi amaçlamaktadır. Yoksulluğun sürekliliğine yol açan üretimde ve bölüşümdeki adaletsizliğin vatandaşlık geliri yoluyla sadece bölüşüme odaklanarak çözülebileceğine inanılması büyük bir yanılgıdır. Çünkü vatandaşlık geliri, yine emekçilerin ücretlerinden veya ödediği dolaylı vergilerden temin edilmesinden ötürü emekçilerin sağ cebinden sol cebine konması gibi bir anlama gelmektedir. Yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret veya herkese istihdam talep etmek yerine vatandaşlık gelirine odaklanmak, buradan bir politika önerisinde bulunmak, egemen sınıfların istediği türden bir çözümdür.

KAPİTALİZM, YOKSULLUK VE TÜRKİYE’DE SOSYAL POLİTİKA, Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 2008.

Bir kentin kitabı:“Kalbim Uşak’ta Kaldı” (İkbal KAYNAR ile Söyleşi: İsmail BİÇER)

Yazar-müzisyen İkbal Kaynar, bu kez “Kalbim Uşak’ta Kaldı” adını taşıyan bir kent kitabıyla çıkıyor karşımıza. Heyamola Yayınları’ndan (‘Türkiye’nin Kentleri’ serisi olarak) okurla buluşturulan bu kitabın içeriğini ve benzerlerinden farklı yanlarını, yazarı İkbal Kaynar’la konuştuk.

“Kalbim Uşak’ta Kaldı” adını taşıyan kitabı yazmaya, nasıl karar verdiniz?

“Şairin anayurdu çocukluğudur.” der Adorno. Benim çamurdan hamamlar yaptığımız, karpuz kabuğundan arabalar yaptığımız çocukluğumu, kasket şapka taktığımız ve İspanyol paça pantolon giydiğimiz ilk gençliğimi unutmam olası değil. Tüm bu güzel anılarım Uşak’ta yaşandı.  Oyunlarını oynadığım, türkülerini söylediğim, havasını kokladığım kentime bir vefa borcu diyelim buna. Heyamola Yayınları da kentler serisini çıkarıyordu. Teklif gelince hemen işe koyuldum.

Kitabınız (tür açısından) alışılmışın dışında bir içeriğe sahip. Genellikle bir şehri anlatan kitaplar, gezi rehberi ve kent ansiklopedi şeklinde çıkıyor karşımıza. Oysa siz Uşak’ı, kendinizle birlikte işleyerek anlatıyorsunuz. Yanılıyor muyum?

Haklısınız. Zaten bu kitabı diğerlerinden farklı kılan da söylediğiniz gibi olmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle çok etkilendim yazarken. İzlediğim bir filmi yeniden izliyormuş gibi oldum. Doğduğun yer, oynadığın oyunlar, dostluklar, komşu sıcaklığı, sohbetlerin içeriği; İlkokul, ortaokul derken, öğretmen lisesi yılları ve tüm bu zaman diliminde o yıllara ilişkin anılar… Hatta söylediğimiz şarkılar, giysilerimiz, ramazan davulcumuzun söylediği maniler, dünyada ve Türkiye’deki siyasi atmosfer ve Uşak’ta yaşayan bize yansımaları… Kısacası bu kitapta koca bir yaşanmışlık var. Okuyanlar mutlaka kendilerinden bir şeyler bulacaklar. Bu benim yaşadığım, gördüğüm, duyumsadığım Uşak. Belki de Uşak böyle mi anlatılır diyenler de olacaktır. Dedim ya; bu bendeki Uşak. Eşsiz doğası, sıcak ve gelişmeye ket vurmayan insanları, zengin folklorik yapısıyla hep yüreğimde olan bir kent. Bu kitap beni hiç terk etmeyen çocukluk ve gençlik arkadaşım oldu.

Kitaptaki konuların içeriğine biraz daha değinelim istiyorum. Kitap bir kente (Uşak’a) dair başka neleri barındırıyor?

Babam Mustafa Kaynar, Köy Enstitüsü kökenli bir edebiyat öğretmeni. Köy Enstitülü öğretmen; ülkesine ve halkına karşı sorumlulukları olan çağdaş, aydın, üretken, özverili kişiler/eğitimcilerdir. Demokrat bir ailede büyümek toplumsal olaylara daha duyarlı, sanatla, edebiyatla daha iç içe olmanızda büyük bir adım oluyor. O nedenle tüm bölümlerde bu yapımın esintileri var elbette. Çocukluğumu anlatırken bozulmayan dostluklar, değer yargıları; ilkokul çağını anlatırken doğamızın ne denli yalın olduğunu, meyvemizin, sebzemizin civar köylerde yetiştiğini anlattım. Okulda içtiğimiz sütleri, marmelatları anlatırken de ‘Marshall Yardımı’ adıyla Amerika’ya borçlu kalmaya başladığımızın altını çizmeden edemedim. Düğünlerde oynanılan efelemeler, zeybekler, yazlık sinemada izlediğimiz filmler, ipin üzerinde kurban kesen Cambaz Abdi ve nice güzellikler… Gençlik döneminin öğretmen lisesini anlatırken, öğretmenlerimize hayranlığımız, derslere verilen önem, kültürel etkinliklerin zenginliği nasıl anlatılmaz ki uzun uzun… Asıl Uşak özlemi bir başka kente gidince duyuluyor. Bu kez daha yakından tanıma arzusu ağır basıyor. Yani Uşak’ın çoğumuzun farkında olmadığı farklı zenginliklerini yazmadan geçmek mümkün değil.

Kitap çıktıktan sonra, Uşak’tan beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Yaramı sızlattınız gerçekten, tam kabuk bağlamıştı… Bu kitaptan önce benim dört kitabım iki müzik albümüm vardı. Kitaplarla ilgili iki-üç imza günü, müzikten dolayı da birkaç dinleti konser oldu. İkinci albümde (Ebruli Şarkılar)yere alan Ege Potbori türküsü için Uşak’ta klip çekmek için girişimlerim oldu; ancak gerçekleşmedi. Gerçi arkadaşlarım çekmeyi başardı; yakında internet ortamında başlar gösterilmeye. Bu kitabı yazarken Turizm Müdürü, Ulubey ve Banaz Belediye Başkanları; arkadaşlarım yardımcı oldular. Kitap çıktıktan sonra Uşak’ta yakın arkadaşlarım Banaz Belediye Başkanlığı (Tahsin Erdem), babamın çevresi çok ilgi gösterdi. Tek tek telefon edip kutlayanlar oldu.  Beklentilerim gerçek olmadı tam anlamıyla. En az iki sene gibi bir emek harcıyorsunuz, kitap için ya da albüm için… Çok sıradan bir iş gibi davrananlar oluyor. Popüler kültür nasıl etkilemiş insanları; mutlaka ‘bestseller’, ‘top on’larda olmanız (medyatik olmanız) gerekiyor. Benim için bunlar önemsiz şeyler. Hem yaşım küçük benim(!) büyüyünce olur bakarsınız...

Bundan sonraki çalışmalarınıza gelelim… Sırada neler var?

İnsanın içine yazma ve şarkı söyleme virüsü(!) girince kolay kolay gitmez o. Zaten değerli öykücümüz Sait Faik, “Yazmazsam delireceğim” der. Benimki de öyle bir şey. Biraz olaylara faklı gözle bakmaya başlamışsanız, üretmek sizi mutlu kılıyorsa başka yolu yok bunun. Yeni bir kitabı bitirdim ‘Gezi Direnişi’ sürecini de içine alan bir çalışma: “İsyan Mektupları”… Onun yayınlanma/okurla buluşturma sürecini yaşıyorum. Malum bu işler çok zor ülkemizde. Hep para almak ister yayın evleri. Ben para vermek istemiyorum ilke olarak. Bir de Ege türkülerinin yer alacağı (belki de Rumca-Türkçe olacak)  bir albüm hazırlığı içindeyim. Bu arada Kaygusuz Abdal Şiir ve Öykü Yarışması’nda şiir dalında üçüncülük ödülüne değer bulundum. Bu ödül, bu yaz şiire de ağırlık vereceğimi gösteriyor.

Bu anlamlı söyleşi için teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ederim.  Size,  gazete çalışanlarına; yazıyı okuyanlara, bu kitap için beni arayacak herkese güzel yarınlar diliyorum.

KALBİM UŞAK’TA KALDI, İkbal Kaynar, Heyamola Yayınları, 2011.

Çalanlar ve Biriktirenler (Onur ÇALI)

Hırsız ve Burjuva Hüsnü Arkan’ın altıncı romanı. Bu romanda da önceki izlekleri etrafında dolanıyor yazar: gerçeklik/hakikat, inanç, aşk, 12 Eylül… Hırsız ve Burjuva’da bunlara ilaveten, 12 Eylül’den sonraki dönemde biriken sermaye, burjuvazi ve renkli karakterlerin hikayelerini kesiştirerek Haziran direnişine kadar gelen bir Türkiye resmi sunuyor bize. Hem biçim hem de öz bakımından daha kendine has hale gelmiş bir üslupla yapıyor bunu. Mekan İstanbul’un Kuyutaşı Mahallesi ama bununla sınırlı değil. Geleceğin, geçmişin, düşlerin ve katı gerçeklerin uğrayabileceği her yer bir Kuyutaşı Mahallesi çünkü.

Tarih tefekkürden ibarettir

12 Eylül 1980 günü doğan Evren, Evren’in siyasi nedenlerle hapisten çok az çıkabilmiş ama Evren’e rüyalarında bile yol gösteren dayısı Faik, hırsız İsmail, daha büyük hırsız Eyüp (ve babası Salim), Evren’in aşk yaşadığı Gülgün, düşlerinde Chuang Tzu ile didişen Mubah Şirketler Grubunun belkemiği Hadim Bey, Evren’in tek eşit ilişki kurabildiği, komşu kız çocuğu Hülya, kedi Sebahat, devlet için adam öldüren ve yalancı şahitlik yapan Ruhan, Adıyok köpek… İşte tüm bu karakterler bir araya geliyor romanda ve bize ironik bir hikaye anlatıyorlar; gerçek kadar ironik.

Mino’nun Siyah Gülü romanı çerçevesinde yaptığımız söyleşideki bir soruya şöyle yanıt vermişti yazar: “Asıl ikbal sahipleri bütün bu olanların uzağında, dışında görünürler. Silah üreticileri, finans sermayesi böyledir. Şimdi artık böyle bir sınıf yokmuş gibi davranılıyor. Televizyonlarda konuşanlar burjuvazi kelimesini on dokuzuncu, yirminci yüzyıla hapsedip, onu geçmişte kalan toplumsal bir görüngü olarak gösteriyorlar. Burjuvazi neredeyse, ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü haline geldi.”

Arkan, yeni romanında burjuvaziyi, burjuvaziyi meşru kılan sistemi kişisel hikayelerin ortaklaşa oluşturduğu bir bütün halinde anlatıyor. Ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü değil burjuvazi. Televizyon izleyişimizde, çağrı merkezlerinde, berberde, bakkalda ve hatta düşlerimizde bile boy gösteriyor.
Patronu Eyüp Bey, kendisini şenlendirmek için anlattığı hikayelerinin birine (Kanuni hakkında olan) inanmayınca şöyle diyor Hadim Bey: “Bunun diğer Kanunî hikâyelerinden ne farkı var? Onlar da uyduruyor, ben de uyduruyorum.” (Sayfa 51)

Evren’in, komşu kızı Hülya’nın anlattığı bir hikayenin gerçekliğini sorgulaması üzerine kız “Tabii ki gerçek ve tabii ki uyduruk. Bu ikisi arasındaki farkı nereden bileceksin ki?” der. (Sayfa 68) Haklıdır.

Hüsnü Arkan, sermaye birikimine (hırsızlığa) attığı keskin bakışı, düşlerle, yukarıda bahsedilen “uyduruk ve gerçek” hikayelerle, Ceza’dan Walt Whitman’a alıntılarla yumuşatıyor ve harmanlıyor. Alıntılar romana çok yerinde yerleştirilmiş. Söylenebilecek tek şey: sayfa altlarında dipnot şeklinde değil de romanın bitimine notlar olarak konulabilirdi kaynaklar. Merak eden okur, roman bitiminde de görebilirdi alıntıların kaynaklarını.
Burjuvazi, tarihi öncesiz ve sonrasızmış gibi bir hale sokmaya çalışır. Nedenler, gerçekler silikleşir böylece. Arkan, bu hafızasızlığa karşı 12 Eylül sonrasında bankaların ve holdinglerin yönetim kurullarında yer alan paşaların listesini veriyor söz gelimi. Bunun bir roman olduğunu unutmadan, estetize ederek ve yukarıda anlattığımız renkli hikayelerle dengeleyerek…

Bir mitos olarak aşk


Patronlarının kriz dönemlerini fırsata dönüştürmelerinde kilit rol oynayan Hadim Bey, hayatta tek gerçek ilişki kurduğu Ian’la da konuşur düşlerinde. Bu Ian, bağımsızlığı bir İrlanda kıyısından şarkılarla emziren Ian Anderson değildir;  Hadim Bey’in çok özlediği bir arkadaşıdır.

“İan, mitoloji haline gelen şeyleri ya da şeylerin mitoloji haline gelmesini katlanılmaz buluyordu. Aşkı kışkırtmak için söylenen sözler, gerçekliği örtbas etmekten başka bir işe yaramıyordu. Tutkuyla sevişen iki insan şiirselliğe ihtiyaç duymamalıydı. Şiirselliğin de onlara ihtiyacı yoktu. Güzel şeylerin alınıp satılabilir hale gelmesini sağlayan şey, insanlardaki tutku eksikliğiydi.” (Sayfa 192)

Ve devam eder, flütsüz Ian: “Aşk soyut bir kavram değildir, Hadim. Sevişmektir. Boşaldıktan sonra soyut kavramlar sözlüğüne tıktığın, sonra arada bir açıp bakarak, sözcükleri yan yana getirerek içten olduğuna inandığın düşünceler doğurmak değildir. Hele hükümetten, dinî otoritelerden ve edebiyat camiasından akrabaları olan itibarlı bir komşu hiç değildir.” (Sayfa 193)

Romanın baş kahramanı Evren de Ian’a yakındır bu konuda. Aşkı Hazırlık ve Planlama, Elleme, Bitişik Nefesler ve Sonuç gibi aşamalara ayırır. “Sonuçtan sonraki süreç ise, bir dahaki ellemeye kadar geçen zamanın şiirsel doğasını besler ki, geçmiş çağlarda olduğu gibi bugün de birçok insan gerçek aşkın bu zamanı anlattığına inanır. Çünkü şiirler, şarkılar ve unutamadığımız zevk anlarını üstü kapalı bir biçimde hatırlatarak bilinçaltımızı evcil bir hayvana dönüştüren diğer şeyler, Evren’in ellemeyle başladığına içtenlikle inandığı kaba aşkını, bütün insanî hikâyelerde görüldüğü gibi kutsal bir hale getirir. Çünkü biz kutsallıklar olmadan yaşayamayız.” (Sayfa 164-165)

Kutsallıklar olmadan yaşamayan insanlar olarak aşkı mit haline getirmişizdir. Daha başka birçok şeye yaptığımızı yapmışızdır yani.

Hadim Bey’in düşüncelerinde ise sermaye biriktirenlerin mitlerini okuruz. Nasıl inceliklerle biriktirdiklerini, ne zorluklara katlandıklarını. Yönetim kurullarında yer verdikleri amiraller sayesinde OYAK ihalelerini ne zorluklarla alırlar! Hadim Bey, şirketin başına kadına ve içkiye düşkün Eyüp Beyi değil, yoğun işlerinin arasında bile namazını ihmal etmeyen Şükrü Beyi getirir. Şirketlerin selameti için. (Son on yılda ne kadar büyümüşlerdir, tesadüf!) Eyüp Bey’le dışarda yedikleri zaman, Eyüp Bey’e portakal suyundan başka bir şey içirmemesi de yine bu zorluklardandır. Burjuvanın ortakları değişir, Hadim Bey bunu iyi bilir.
Hüsnü Arkan romanını bilenlerin çok sevecekleri, belki de en sert romanı Hırsız ve Burjuva, renkli bir okuma deneyimi sunuyor.

HIRSIZ VE BURJUVA, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi yayınları, 2014.

Bilimde Başarının Kılavuzu (Nuriye BİLİCİ)

1735’te, 18. yüzyılın Isaac Newton’la birlikte en tanınmış bilimcisi olarak kabul edilen İsveçli doğabilimci Carl Linnaeus tüm zamanların en gözü pek araştırma projelerinden birini başlattı. Dünyadaki bütün bitki ve hayvan türlerini keşfetmeye ve sınıflandırmaya niyet etmişti. 1759’da, süreci kolaylaştırmak için her türe iki kelimelik Latince isim vermeye başladı; örneğin evcil köpeğe Canis familiaris, Amerikan kızıl akçaağacına da Acer rubrum dedi.

Lannaeus’un, türlerin sayısının kaç çıkacağına dair 10’un katı cinsinden bile hiçbir fikri yoktu (yani 10.000 mi, 100.000 mi yoksa 1.000.000 mu olacak bilmiyordu.) Uzmanlık alanı olan bitki türlerinin 10.000 civarında çıkacağını tahmin ediyordu. Tropikal bölgelerin zenginliği konusunda bilgisi yoktu. Günümüzde bilinen ve sınıflanan bitki türü sayısı 310.000’dir ve bu sayının 350.000’e ulaşması bekleniyor. Şu anda bilinen toplam tür sayısı, hayvanlar ve mantarlar ilave edildiğinde 1.9 milyonu aşıyor ve 10 milyona ulaşması veya aşması bekleniyor. Canlı çeşitliliğinin “karanlık maddesi” bakterilere gelirsek, 2013’te aşağı yukarı yalnızca 10 bin türü biliniyor, fakat sayı artıyor ve küresel listeye daha milyonlarca tür eklenmesi olası. Öyle ki, tıpkı 250 yıl önce Linnaeus’un zamanında olduğu gibi, dünya üzerindeki canlıların çoğu hâlâ bilinmiyor.

Biyolojik çeşitliliğe dair cehaletimiz sadece uzmanlar değil, herkes açısından bir sorun teşkil ediyor. Hakkında bu kadar az şey bildiğimiz gezegeni nasıl idare edip koruyabileceğiz? Yakın zamana kadar çözüm çok uzak görünüyordu. Bilim insanları ne kadar çalışsalar da yılda ancak 18 bin civarında yeni tür bulabiliyorlardı. Bu hızla devam edecek olsalar bile bütün biyolojik çeşitliliği açıklamak iki yüz yıldan fazla zaman alacak gibi görünüyordu ki, bu süre Linnaeus’un girişiminden günümüze kadar geçen süreye denktir. Buradaki sorun tamamen teknoloji ile ilgiliydi. Tarihsel nedenlerden ötürü, referans numunelerinin büyük bölümü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan az sayıdaki müzeyle sınırlıydı. Organizma sınıflandırma bilimi taksonomi ile ilgili verilere ulaşabilmek için bu bölgeleri ziyaret etmek gerekiyordu. Tek alternatifi numunenin posta ile gönderilmesiydi ki, bunun sakıncalarını kolayca tahmin edebilirsiniz.

Bilimsel bilgi miktarı, artış hızı disiplinden disipline farklılık gösterse de, on beş-yirmi yılda bir ikiye katlanıyor. 1600’lerden bu yana günümüzdeki olağanüstü büyüklüğüne ulaştı. Görünüşe göre neredeyse dikey olarak büyümeye devam etmekte. İleri teknoloji de benzer bir tempoda gelişiyor. Birbirleriyle ittifak halindeki bilim ve teknoloji yaşamlarımızın bütün boyutlarına yayılıyorlar. İşte 2003 yılında her ikisinin bir araya gelmesiyle içinde referans numunelerinin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları olan, bütün türler hakkındaki bilgilerin sürekli güncellendiği çevrimiçi yaşam ansiklopedisi oluşturuldu. Herkese açık olan bu kaynakta, kırkayak, kabuk böceği ve kozalaklı ağaç gibi her tür grubuna koleksiyon yöneticileri tarafından yeni bilgiler giriliyor.
Biyolojik çeşitlilik çalışmalarındaki gelişmeler ne kadar hızlıysa, diğer disiplinlerdeki değişim ve dönüşümler de o kadar hızlı gerçekleşiyor. Öyle ki, herhangi bir bilim dalının gelecekteki on yılında yaşanacak gelişmeleri tahlil etmek neredeyse imkânsız. Kuşkusuz keşifler ve bilgi birikimindeki hızlı gelişme bir zirveye ulaşacak ve belli bir seviyeye oturacak. Yine de bu aşamaya gelinmesi 21. yüzyılın sonunu bulacak ki bu esnada insanlık koşulları radikal biçimde değişecek ve bugünün standartlarıyla zar zor tanınan formlara dönüşecekler. Bu süreçte bütün disiplinler yeni araştırma alanları meydana getirecekler.

Dünyanın önde gelen biyolog ve doğabilimcilerinden biri olarak kabul edilen ve yıllardır bilimadamlarının yetişmesine önemli katkılarda bulunan Edward O. Wilson, bilimde başarılı olmak, geleceğin dünyasında yer edinmek isteyen gençler için kılavuz niteliğinde bir çalışma yayınladı. Genç Bilimadamına Mektuplar başlığını taşıyan bu eserinde, adından da anlaşılacağı üzere samimiyetin ve yakınlığın dili olan mektup yöntemini tercih etmiş. Bilim yapmanın ön şartları olan tutku ve eğitim yeterli değil Wilson’a göre; nasıl bir yol izleyeceğinizi de bilmeniz gerekiyor. Doğru seçim yapmaktan yaratma sürecine, başarının ve başarısızlığın getireceği ve ödemeniz gereken bedellere varıncaya kadar aşama aşama yol gösteren bir kılavuz bu. Bilim alanında çalışmak isteyen gençler için gerekli bütün referansları içeriyor.

GENÇ BİLİMADAMINA MEKTUPLAR, Edward O. Wilson, (Çev.) Mihriban Doğan, Say Yayınları, 2014.

İşte Bu Bizim Hikâyemiz (Esin ACARER)

Kendimizi fark etmeye başladığımız ilk andan itibaren, beden hafızamızın kayıtlarına geçirdiğimiz erkek şiddeti; farkındalığımızı yitirinceye kadar bizimle nefes alıp vermeye devam ediyor. Her gün içimizi dağlayan; kadın cinayeti, tecavüz, ağır yaralama, sokak ortasında darp edilme, evden kovulma öyküleriyle yaşamayı çoktan sıradanlaştırdık. Bu öykülere sahip kadınları ‘’şiddet gören kadınlar’’ olarak sınıflandırıp, kendimize de nefes alacak alanlar yarattık. Yarattığımız bu havalandırma alanlarını da ‘anne’, ‘bacı’, ‘dul’, ‘seksi’, ‘bayan’, ‘piliç’, ‘yavru’, ‘orospu’ gibi şahane(!) sıfatlarla süsleyip, ‘’kadın’’ olmaya bir türlü fırsat bulamadık. ‘’Dünya üzerinde kapladığı alanı değil, hayata kattıklarını dert eden; aşık olabilen, anne olabilen, üretebilen, bilen, soran, karşı koyabilen, çokça hata yapabilen bir kadın’’ olma mücadelemiz ağır yaralanmalarla, kalp ağrılarıyla, migrenle, mide hastalıklarıyla, obsesyonlarla, yalnızlıkla, depresyonla sekteye uğradı çoğu zaman. İşte bizim gibi ‘’modern’’, ‘’eğitimli’’, ‘’orta sınıf’’ kadınların ‘’aşırı acıklı’’ hikâyesinin anlatıldığı şahane bir ayna olmuş ‘’Denizin Hikâyesi’’.

Nesiller arası aktarımıma kafayı taktığım bu sıralar; genetik mirasını aktararak kendi öyküsüne başlayan Mahur, daha baştan en yakın arkadaşım olmaya adaydı. (İlerleyen sayfalarda adımın sadece bir kez ve önünde ‘’yalaka’’ sıfatıyla geçmesi beni hiç incitmedi.) Zira anneannemizin ya da babaannemizin tamamlayamadığı bir ilişkiyi tamamlama göreviyle, tüm ilişkilere sıkı sıkıya sarılıyor olabilirdik. Yaptığımız saçmalamaların, gurursuzlukların, boyun eğmelerin, bilip de bilmezden gelmelerin tüm günahı vebali onların boynunaydı belki de…

Kızı Fidan 3 yaşındayken, hayatına giren, en yakın arkadaşının kaybını yaşarken O’nu kendi dostlarıyla bir olup yalnız bırakan, işini gücünü, parasını, tüm enerjisini sonuna kadar kemiren, sırf kendi düzenini kuracak rahatlığa erişmek için aynı evde yaşamayı sürdüren, gözünün içine baka baka Mahur’u aldatan ve sonra da ‘’ ne yaparsan yap bunu duyacaksın. Kulağını kapamak değil beton döksen duyacaksın. Yavaş yavaş alıştırarak söyleyeyim demiştim ama belli ki anlamayacaksın. Senden ayrılıyorum… Yüzüme bak! Senden ayrılıyorum’’ diyerek terk eden adamın arkasından içilen sakinleştiricilerin, biraların işe yaramadığı, gözyaşlarının olur olmadık zamanlarda boşalıverdiği anlarda kulağına eğilip ‘’geçecek Mahur, delecek ama geçecek. Güven bana. Senin de dediğin gibi hayattan alınacak en güzel intikam sonuna kadar acı çekebilmek’’ diyebilmek, o bar sandalyelerinde yanında oturup seninle sarhoş olabilmek, sallanarak eve dönerken yolda birlikte bağıra çağıra, yarım yamalak, düşe kalka Ahmet Kaya şarkıları söyleyebilmek istiyor insan…’’Çünkü sen de biliyorsun ki, geçtiğinde daha güçlenmiş ve tüm bunlara gülüyor olacağız. Acın öfkeye, öfken iğrenmeye dönüşürken, senin pilini O’nun da sabrını(!) bitiren şey senin zayıflığın değil; kadınlığın ve mirasın belki de…’’ diye konuşmak ertesi günlerde…

Zamanla unuttuğunu sandığın yeteneklerin, öğrenme azmin, kızın Fidan’ın o masum, yaşından beklenmeyecek derecede olgun halleri sana yaşamı yeniden sarıp sarmalatacak. Sonraki yıllarda karşına çıkan tüm adamlardan alacağın dersler var. ‘’Burak’la geçirdiğin yıllar, Tamer’in kısacık süreye sığdırdığı sakillikler, Ömer’in ruh hastalığına varan durumu bir yana seni en çok üzen, üzüntüsü yanına kalan, geçmişten kalan en büyük gönül yaran Mehmet olacak’’ neden mi bunca aşk arasında Mehmet? Çünkü senin kadınlığını reddeden, seninle sevişmeyen, üstelik de bunu Ömer’in ‘’hastalıklı mısın?’’ takıntısından değil, ‘’anne’’ olduğun için sana ‘’uyuyan güzel’’ diyerek seninle sadece uyuyarak, seni anneliğinden yaralayarak yapacak. O ana kadar yaşadığın her şeyin sorumluluğunu ne kolay almıştın oysa üzerine. Sevmekten ziyade sevilme ihtiyacının farkındayken; Mehmet senden sevgi ve şefkat alıyordu sadece. Onlar senin sadece kızına verebileceğin, vermekten yüksünmeyeceğin, yeterince verip vermediğini sorgulayacağın duygularındı çünkü…

Kitabın basıldığında salonlara terfi edişin, şirket toplantılarının aranan yüzü olman; başkaları ne der diye düşünmeden sokakta yaptığın çizimler, şarkı söylemeler, sadece kendin olduğun anlar kadar özgür ve özgün hissettirmeyecek hiçbir zaman. ‘’Hayattan alabileceğin çok fazla şeyin var olduğunu, gerçekte verebileceklerini öğrendiğinde bir erkeğe bağlanmadan nefes alınabileceğini göreceksin. Deneyimler, değişen düşünceler ve acıyla pişen duygular geçmiş acılarını derinlere gömecek. Yine de sen o saf, anlamadan bakan, kendi gördüğüne inanan, her şeyi bildiği gibi sanan o güzel Mahur’ u özlemeye devam edeceksin. Elindeki her şeyi korumaya çalışacak, ne olur ne olmaz kaybederim diye çoklu seçeneklere sırtını dayayacak, kimseye güvenmeyeceksin.’’  Yine büyük konuşuyorsun Mahur. Korkma konuş. Bu kez sadece sen konuş. Tesadüflere inanmadığını, bütün bunların boşuna olmadığını, her şeyin bir anlamı olduğunu çok iyi biliyoruz artık. En olmadı yine saçlarını kestirirsin, yine sarhoş olur, yine ağlar, yine saçmalarsın. Bu kez sensin. Bütün sevabıyla, günahıyla, vebalini kimsenin boynuna yüklemediğin bir yaşamın var artık. Ve ben varım ve hep sen varsın… Kızına aktaracağın şahane bir miras var artık. Kitabına eklediğin son bölüm; bizim tüm mal beyanımız:

‘’ Önce seversin, sonra aşık olursun. Tersini söyleyenlere inanma. Onların bahsettiği şey tutku… hayranlık, saygı ve ihtimam ekleyip sonsuz köleliğini sunarsın. Sonra karşılığında her hücrene aşk yüklenir ve her gün bir üst sürümü var derler, yüklendikçe yüklenirsin.

Bir bardak suya bakıp, koca bir deniz görüp, içinde aşka yelken açan bir tekne hayal edersin. Elini uzattığında teninin tuzuna dokunabileceğin dev gibi bir adam olur karşında. Adım adım ona yaklaştıkça daha da büyür. Gözlerinde başlayan, omuzlarına düşen, ellerinden dünyaya yayılan sevgiyi, gücü, iyiliği görürsün. Kendini küçücük hissedersin karşısında, sana sarılsın, seni korusun, seni sevsin istersin… hepsini fazlasıyla verir. Cömert, müşfik ve cesurdur. Külkedisi, Rapınzel, Pamuk Prenses, Alice… Hepsi olursun birden. Ayakkabının çiftini ona verir, saçlarını kökten ellerine bırakır, uyumamak için elmayı asla ısırmazsın, beyaz tavşan sadece onun yolunu gösterir ve onun verdiği dünyaya sığınır, harikalar diyarına dönüp bakmazsın bile.
Süper kahramanları anlatan kitaplar raflarda eskirken fantastik maceraları değil, gerçeği yaşamayı tercih edersin. O kadar gerçektir ki, sen de kendiliğinden sen olur ‘’gerçek’’ olursun… Çok sever, çok aşık olursun… Ne yaparsa yapsın, ne derse desin, ne olursa olsun…’’

Sizi bilmem ama Mahur’un arkadaşlığı, çaresizliği, yetersizliği, takdir görme ihtiyacı, en zor zamanlardan çıkabilme gücü, boş vermişliği, güvensizliği, sınırsız gücü, yaratıcılığı, vahşiliği, zarafeti, insanlarla kurduğu bağ bana çok iyi geldi. Bu koskoca kurtlar sofrasında ‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar’’a bir yenisini daha eklemenin verdiği dayanışma ve özgüvenle…

DENİZİN HİKAYESİ, Dilek Neşe Açıker, Destek Yayınları, 2014.



Umut Karşı Kıyılarda Şimdi (Funda DEMİR)

Geçtiğimiz hafta çiçek açan ağaçlar kandırmasın bizi. Doğa uyanırken çocuklar uyur mu hiç? Çocuklar ölürken gelmez ki bahar. Kanser değil biber gazı öldürdü bugün Mehmet’i. Ali’m mahkeme salonlarında fotoğraf çerçevelerinde sarılırken anasına mayıslar bayramla mı anılır? Göçük altlarında “kadere inat!” nefes bekleyen, ölüme direnen madenciler varken, evinde huzursuzluk içinde yazılan bir yazıdır gözünüze takılan. Haberiniz ola.

Bu akşam bu kitabı yazmasam olmazdı… Öyle herkeslere bahsetmemeli. Ama siz, “sevgili anneler, babalar, teyzeler, dayılar ve kuzenlersiniz” ya, pek şahane insanlarsınız. O yüzden tanımanız lazım “Vitrindeki Kaplan
ı ya da yeniden yayımlandığı haliyle “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan” ı…

Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan‘dan bahsetmeden önce, onunla ilk tanıştığım zaman hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. 8-9 yaşlarında olmalıydım. Uzun bir yaz tatilini geçirmek için gittiğim köyde, babannemin torunların ıvır zıvırlarını sakladığı bir kutuda buldum onu. Kuzenlerden biri unutmuş olmalıydı. Kitabı okumaya başlamamla bitirmemin arası kaç gün sürdü bilmiyorum ama o dönemki okuma hızımı ikiye katlamıştı... Darbe nedir bir fikrim yoktu, sadece TRT’nin açılışını yapan askerlerden korkup saklanmam gerektiğini biliyordum o yıllarda. Ama okuduğum satırlarda sıkça rastaladığım,  kalabalık bir ailenin, arkadaşlığın ve harika kuzenlerin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Sonlara doğru bitmesin diye kıvranışlarım ama meraktan kendimi tutamayışlarım dün gibi aklımda. Gözümden süzülen yaşlar da…

Çocukken pazar günlerinden nefret eden herkesi daha ilk satırlarla kendine çeken, büyülü bir kitap “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”… Tıpkı kitapta bahsedilen, vitrinde sergilenen bir gözü siyah, bir gözü mavi olan o kaplan gibi. Yunanlı yazar Alki Zeis tarafından kaleme alınıp, 1963 yılında yayımlanan kitap, 1989 yılında Boyut Yayınları tarafından Türkçe’ye çevirilerek “Vitrindeki Kaplan” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş... Mart 2007′de ise Arion Yayınevi tarafından “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”vadıyla yeniden yayınlanmış durumda.

Bilseniz, nasıl sıcak, nasıl bizden bir hikaye.

Hayatınızı tümüyle değiştirecek uzun bir yaz tatili düşünün. İki kız kardeş Mirto ve Melya. Kalabalık ve birbirine bağlı bir aile… İçinde destanları, Yunan bilgelerin masallarını anlatan bir büyükbaba, evin telaşe memuru Despina Hala, hayatın tüm getirdiklerini koşulsuz kabul eden bir anne ve baba, karşı kıyıdan -yani bizim memleketimizden- yüzerek karşıya geçtiğine inanılan ve hakkında sayısız masal uydurulan, bir gözü mavi, bir gözü siyah vitrinde sergilenen doldurulmuş bir kaplan, evin olmazsa olmaz yardımcısı Stamatina, hayranlıkla izlenen kahraman kuzen Niko… Sonra İkarus’un uçsuz bucaksız lacivert denizi, denizdeki mercanlar, o minicik balıklar, kıvrımlı deniz atları, güzel dostlar; Artemi, Nolis, Avgi, Odiseus, Aleksis ve hain Pipiça. Hepsi toplamda yüz kırk sayfa olan ve bitmesini hiç istemeyeceğiniz bu kitabın içinde.

Hikayemizin çoğu -dünyanın en güzel yerinde- Lamagari’de geçiyor. Mirto ve Melya (Melissa) birbirlerinden hiç bir şeyi saklamayan iki küçük kız kardeş… En çok Despina Hala’nın vitrininde sergilenen kaplanından konuşmayı seviyorlar.  Kaplanla ilgili en güzel masalları da kuzenleri Niko anlatıyor. O yaz yine kaplanla ilgili yeni masallar dinleyeceklerini uman iki kız kardeş uzun süre eve dönmeyen Niko’yu, darbenin ne demek olduğunu, faşizmin bir çocuğun hayatını nasıl değiştirebileceği gerçeğini öğrenmek zorunda kalıyor ve Alki Zeis tüm bunları Melya’nın gözünden anlatıyor. Baştan sona bitmeyen bir heyecan, sürükleyici ve hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu bir öykü sizi bekliyor…

“1930′larda Yunanistan’ı kaplamış olan ağır, korkunç, her şeyi ve herkesi sindirmeye ve silmeye çalışan faşist diktatörlük devrinde, çevrelerinde olup biten olayları algılamaya çalışan iki küçük kız çocuğu… O iki kız çocuğu, belki de sizlersiniz… Sinenler… sindirenler ve sindirenlerle birlikte olanlar… düşünenler… baş kaldırmaya çalışanlar… tümümüz varız o cehennemin içinde… ve tümümüz bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz… Küçük bir kız çocuğu rüyası saflığında, güzelliğinde, eşsizliğinde bir kitap… Gözlerinizde bir ıslaklık hissedebilirsiniz…” diyor arka kapakta.

 “MUT ÇOK-ÜZ ÇOK? ÜZ ÇOK, ÜZ ÇOK, dedi inatla yorganın altından. Bunlar Bizansça değil, ikimize ait sadece bizim anladığımız bir dildi. MUT-ÇOK: Çok mutluyum demek. ÜZ-ÇOK: Çok üzgünüm. Bunu her akşam birbirimize sormazsak uyuyamazdık. Bilmem neden ama pazar günleri hemen her zaman ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK diye yanıtlardık. Şu an İkarus’unki gibi kanatlarım olsa ülkeden ülkeye uçup dünyadaki bütün çocuklara sorabilsem: MUT-ÇOK, ÜZ-ÇOK?


…Hayır, bizler kitapta anlatıldığı üzere geçtiğimiz yaz bir darbe yaşamadık. Ama bugünlerde her gece aklıma Gezi direnişi geliyor, kaybettiğimiz kardeşlerimiz, bizden çaldıkları hayatlar geliyor, yokluk geliyor, yoksulluk geliyor, tacizi görmezden gelen hırsızın sırtını sıvazlayan katilleri sokaklara salan adalet geliyor, anneleri sokak ortasında dayak yiyen, öldürülen çocuklar, eften püften sebeplerle cezaevlerine tıkılan öğrenciler, çocukların geleceği için sokağa çıkıp dayak yiyen öğretmenler geliyor… Gözlerimi kapattığımda ben de Melya gibi sıklıkla “ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK” diyorum son günlerde… Ama elbet bir gün yağmur yağacak Berkin’in gözlerinden… Hem gökkuşağı görebilmenin en önemli şartı yağmurdan kaçmamak değil midir zaten? Islanalım şimdi, gözyaşlarımızla, öfkemizle, acımızla ıslanalım. Sonra, sonra inanın, karşı kıyıdan bir kaplan gelecek ve biz onu gördüğümüzde “MUT-ÇOK MUT-ÇOK” diyeceğimiz günlerimiz de olacak elbet.

KARŞI KIYIDAN GELEN KAPLAN, Alki Zeis, Arion, 2007.

Küçürek Öykü ve İki Kitap (Başak BAYSALLI)

Zaman hızla geçiyor, her şey değişiyor ve biz bugün hızlı tüketim çağının yaşam biçimleri, alışkanlıkları arasında bir yerden bir yere savrulup duruyoruz. Özgür görünsek de kurallara, bürokrasiye, hiyerarşiye, yetiştirmek zorunda olduğumuz işlere mahkûm durumdayız. Hızlı tüketim çağının özgür görünümlü tutsaklarıyız bir bakıma. Bu tutsaklığın farkına vardığımızda, yaşamak bizim için artık daha da zordur. Bilmek ve farkında olmak, rahatsız edicidir. Bu rahatsızlık ise farklı düşüncelerin, yaşam biçimlerinin, ürünlerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte, küçürek öykü de insanın kendini ve çevresinde olup biteni fark ettiği anda ortaya çıkan, bu hızlı tüketim çağının bir ürünü olan, aynı zamanda da tüm bunlara karşı duruş sergileyen anlatı türüdür.  

Bu yazıda, dünya edebiyatında 20. yüzyılın son çeyreğinde öne çıkmaya başlayan ve “short short story, flash-fiction, sudden fiction, quick fiction, fast fiction” gibi terimlerle karşılanan, Türkçe edebiyatta da yeni yeni benimsenip yaygınlaşmaya başlayan “çok kısa öykü, minimal öykü, öykücük, minicik öykü, hızlı kurgu, mini kurgu, kısa kısa öykü, küçük öykü, küçürek öykü” gibi terimlerle adlandırılan anlatı türünü Ferit Edgü’nün İşte Deniz, Maria ve Ali Teoman’ın Öykü Uçları adlı kitaplarından yola çıkarak ele almak istiyorum.

Küçürek öykünün başlıca özelliği kısa ve düzyazı şeklinde oluşudur. Bu türde az sözle çok şey anlatılması, sözcüklerin duygu ve çağrışım değerlerinden yararlanılması, alışılmamış imgelere yer verilmesi şiirde de görülen özelliklerdir. Bu açıdan bakıldığında, düzyazı şeklinde yazılan, olaya/duruma odaklanan ve kurmaca bir metin olan küçürek öykü, şiirle öykü arasında bir yerde durur.

Ferit Edgü, İşte Deniz, Maria’ya önsöz niteliğindeki “Öykülerden Önce Birkaç Sözcükle” başlıyor ve küçürek öyküyle ilgili şunları dile getiriyor: “Ben, minimal öykülerimde her şeyden önce “olay”ı önemsiyorum. Ama benim “olay”larım, gözümün gördüğü olaylar değil. Çünkü ben, kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim. Olayları, gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum. Yıllar önce söylediğim gibi, düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda.” Kitabın ikinci bölümünde “Çok Kısa Öyküler-ŞAŞILACAK BİR ŞEY” başlığı altında yer alan küçürek öykülerde yazarın bireyin “an”lık durumuna odaklanan “olay”sız anlatım yolunu benimsediği görülüyor. Çoğu zaman çarpıcı bir sonla biten bu çok kısa öyküler, bireyin kendisiyle ve dünyayla olan ilişkisini, yalnızlığını, açmazlarını, bunalımlarını dile getiriyor.  Hızlı bir kurguyla oluşturulan öykülerdeki her bir sözcük ayrı bir çağrışım değeri taşıyor. Cümleler arasındaki geçişlerde çağın hızından uzaklaşmak, durmak, düşünmek gerekiyor. Alt metne ulaşabilmek; çağrışımları, imgeleri, ara metinleri yorumlayabilmek ve anlamlandırabilmekle mümkün oluyor. Kısa oluşu, ilk bakışta kolay yazılır ve kolay anlaşılır izlenimi yaratsa da bu izlenimin yanlışlığı daha ilk öykülerden anlaşılıyor. Sözcüklerin günlük yaşamdaki karşılıklarını bilmek, öyküleri anlaşılır kılmıyor. Yazın geleneği içinde değerlendirerek yorumladığımızda ve başka anlamlara ulaşabildiğimizde, bu kısacık öyküler üzerimizde kalıcı bir etki bırakabiliyor.

Ferit Edgü’nün hem 1950’lerde oluşan öykü anlayışını sürdüren örneklerinin hem de çok kısa öykülerinin bir arada yer aldığı İşte Deniz, Maria’nın Edgü tarafından kaleme alınan giriş yazısı “Niçin minimal öykü?” sorusuna yanıt verirken yazma uğraşının da bitmeyen bir yolculuk olduğunu vurguluyor: “Peki niçin minimal, diye sorulacak olursa, yalınlığa, daha çok yalınlığa, artık hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan yapıya ulaşmak için diyebilirim. Ayıklamak, arıtmak… Tıpkı mermerin içinde gizli biçimi bulmak için, durmaksızın yontan, o koca sert kütleyi küçülte küçülte kendi öz-yapıtına varmaya çalışan emekçi-yontuç gibi. Yontuç, mermerin içinde saklı biçime (yoksa cevhere mi demeliydim?) ulaşmaya çalışıyor; bense “dil”in içindeki cevhere. Hiçbir zaman varamayacağımı bile bile. Ama gene de…” Kitapta yer alan “Yolda” adlı öykü ise Ferit Edgü’nün bu yolda olma halinin kâğıda yansıması olarak düşünülebilir: “Yola çıktım./Ama çok geçmeden gördüm ki, yol yoktu. Yol silinmişti./Ne yapabilirdim?/Geri dönemeyeceğime göre bir yol açıp orada ilerlemem/ gerekiyordu./Ben de öyle yaptım./Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum./Hâlâ yoldayım./Ama bu yol hangi yol ve beni nereye götürecek, bilmiyorum.”

2011 yılında kaybettiğimiz Ali Teoman ise, küçürek öykülerden oluşan dosyasını şu sözlerle yayınevine teslim eder: “Öykü Uçları – Çok Çok Kısa Öyküler’i de Kırık Kalpler Terzihanesi kitabından sonraki üçüncü yeni öykü kitabı olarak ele alabilirseniz çok sevinirim. Yeni öykü yönelimim (tabi eğer ömrüm olursa) bu yönde ilerleyebilir. Biraz Samuell Beckett’in ‘foirades’ı gibi…” Ve yazarın son yeni kitabı Ocak 2014’te Yapı Kredi Yayınları tarafından basılır. Ali Teoman, “yeni öykü yönelimi”nin izlerini taşıyan başka bir kitap yazamadan aramızdan ayrılır.

Ondan kalanlar ise okudukça yeni anlamlara ulaşıyor. Varoluşsal sorunların ele alındığı bu öyküler, taşıdığı yükün ağırlığını daima hisseden, yalnız ve karamsar birinin seslenişi niteliğinde. Bizi de bu karamsarlığa ortak etmeye çalışan bir sesleniş… Metinlerde yer alan sorulara veremediğimiz yanıtlar, boğazımızda bir yumru halinde öylece kalsa da sessizce ortak oluyoruz anlatılanlara. Kitabın ilk öyküsü olan “Adım”ı birkaç kez okumadan, her bir cümlenin üzerinde düşünmeden sonraki öyküye geçemiyoruz: “(…) Günün loş aralıklarından bakarken kararır sular, huzursuz bir hayvan dönenir içlerinde, kafesin çeperlerine gelip kendini çarpar. Bunu biliyorum, biliyor. Adımlarım adımı her adımda siliyor, siliyorum, siliyorlar. Öyleyse benim adım nedir, adım nedir, adım ne?” Öykülerdeki şiirsellik, Ali Teoman’ın yalnızca içeriğe odaklanmadığının, biçim ve dildeki sanat kaygısını metne yansıttığının da bir göstergesi. Tekrar edilen sözcüklerle sağlanan ahenk, farklı çağrışımlara kapı aralıyor. İçimizde, öyküleri yeniden okuma ve anlamlandırma isteği uyanıyor.

Çağın hızına uyarak insanı derinleşmekten uzaklaştıran her şeyde olduğu gibi küçürek öykü de yüzeysellik tehlikesini içinde barındırır, bu tehlike ancak yazar tarafından aşılabilir. Ali Teoman ve Ferit Edgü, yazdıkları kısacık öykülerde yüzeyselliğe düşmek şöyle dursun derinliğin sınırlarını söyleyişteki zenginlik ve içerikteki yoğunluk ile zorluyor.

Ali Teoman, kendisiyle yapılan bir röportajda öykü yazmayı “işin çekirdeğine bir türlü varamamak” olarak tanımlar. O da “dilin içindeki cevhere” ulaşamayacağını bilerek yazmayı sürdüren Ferit Edgü gibi yolda olma halini kabullenerek ince bir dil işçiliğiyle yazar bu kısacık öyküleri. Çıkılan hiç bitmeyecek bir yolculuktur aslında. Okuru da ortak eden, çağın hızından alıkoyan, başka zamanlara kapı aralayan bir yolculuk…   

İŞTE DENİZ, MARİA, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık, 2014
ÖYKÜ UÇLARI, Ali Teoman, Yapı Kredi Yayınları, 2014    
  

“Bazen Beni Korkutuyorum” (Zeynep SÖNMEZ)


Nisan 2014’te Kanguru Yayınları arasından çıkan Yalnızlık Yengen Olur, daha önce iki şiir kitabı yayımlanan şair Onur Akyıl’ın on dört öyküsünden oluşan bir ilk öykü kitabı. Kitabın ilginç adı, daha baştan okura sarsıcı içerikteki öykülerle karşılaşacağı izlenimini vermekle birlikte, öykülerin genelinde varlığını hissettiren yalnızlık temasının ipucunu da taşıyor. 
Onur Akyıl bol ödüllü bir şair ama bir öykücü olarak da Biten adlı öyküsüyle 2013’te Nihat Akkaraca Öykü Ödülü’nü almıştı. Biten’in de içinde yer aldığı Yalnızlık Yengen Olur, yalnızlığın yanı sıra, ayrıksılığın, ötekileştirilmenin, tutunamamanın, ölümün, kısacası yaşamın kıyısında yer almış olmanın halleri üzerine yazılmış öykülerden oluşan bir toplam. İsyanı ve direnişi duyumsatan, uyumsuz olmayı, uyumsuzluğu içselleştirenleri anlatan, karakterlerini sıra dışı yaşamlardan seçen, acının değil ama ezilmişliğin sesi olan, yani anlatının merkezine ötelenmişliği, kırgınlığı, kaybedişi koyan öyküler bunlar. 
Özellikle intihar, bir izlek olarak sıkça yer alıyor öykülerde. Örneğin Biten’in karakteri Malum, terk edilmenin acısıyla kendi içine kapanıp, bir anlamda ölümü seçiyor. “Senin anlayacağın sakin ölmekte fayda var...” diyen Aslında’nın anlatıcısı, hesaplaşmasını bu sözlerle bitirirken intihar tercihini sezdiriyor. Çok’un anlatıcısı “yalnızlık yengen olur; nikâh memurumuz intihar,” derken, Hayat’ta, Strasbourg Caddesi İntiharı’nda ve Lütfü Bey’in Tecrübe Meselesi’nde, intiharın kendini güçlü biçimde duyumsattığına tanık oluyoruz. Her biri için esasında yaşamla hesaplaşma öyküleri denebilecek bu metinlerin ortak yanlarından biri olarak intihar; bırakmanın, vazgeçmenin, umudu yitirmenin simgesi olarak da öyküleri birbirine bağlıyor.
Diğer yandan öyküler, yoğun şiirsel özellikleri ile Akyıl’ın şiir dilinin anlatısına yansımalarını da gösteren metinler olarak ele alınabilir. 
Şiirde öykülemenin varlığıyla, öyküde şiirselliğin izleri, tartışılagelen bir konu. Bugün de şiirin ve öykünün yoğun alışveriş içinde olduklarını söyleyenler olduğu gibi, bu iki türün birbirinden farklı yollardan ilerlediklerini ve ilerlemeleri gerektiğini savunanlar da var. Şiirsel dil öykünün değerini düşürür mü? Peki anlatımcı şiire karşı mı olmak gerekir? Ayrım bu kadar keskin olmasa da üzerinde uzlaşılan yaygın düşünce, sıra türleri tanımlamaya geldiğinde daha belirgin olarak ortaya çıkar. Şiirin anlatmaya girişmediğinin, öykünün ise kendini anlatma üzerine kurduğunun bilindiği tartışmada sorunsal, nazım-düzyazı ilişkisi temelinde, türlerin birbirlerinin hangi özelliklerini ne kadar ödünç aldıklarıyla ilgilidir.
Nasıl ki “hikâyesi olan şiirler” yazıldıysa ve yazılıyorsa, öyküde de şiirin olanaklarından faydalanmak söz konusu olacaktır, olmalıdır. Bugün edebi türlerin birbirleriyle ilişkilerini tarif ederken, aralarındaki kesin sınırların silikleştiği, geçirgenliğin arttığı görülüyor ve dile getiriliyorsa, şiirin kimi biçimsel özelliklerini öyküye taşımak da öyküyü klasik anlatımdan çıkarmanın bir yolu olarak düşünülebilir.  
İşte Yalnızlık Yengen Olur’daki öykülerin anlatıda tam da böyle bir tutum içinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz; öykülerin konuları dile döküldüklerinde, sessel bir ahenkle ilerleyen anlatım, imge-yoğun ve lirik söylemle el ele vermişler. 
Anlatayım Melahat kitabın ilk öyküsü, ancak diğer öykülerin isimlerine dikkat edilirse, sırasıyla şu başlıktaki öykülerin kitapta yer aldığı görülecektir: Olan, Biten, Her Şey, Aslında, Çok, Saçma, Fakat, Hayat, Böyle, İşte. 
Bu, kitap boyunca göze çarpan oyuncul kimi buluşlara iyi bir örnek. Yazar sözcüklerle oynamayı, onları seçip elemeyi, karşı karşıya getirmeyi sevdiğini duyumsatıyor okura:
“Konuşurken birer yudum değil de, içerken birer cümle.” (s.26)
“İnsan sevişince bir yere varmıyor. Geriliyor tarih. Hem geriliyor, hem geriliyor.” (s.33)
“…hatta kendinden geçerek etkinlik sonunda mini bir dinleti vermesi için trans-estetik müzisyen Delik Anlı’yı bile ayarlamıştı.” (s.54)
“Beni korkutuyorum Jim, bazen beni korkutuyorum.” (s.75) gibi örneklerdeki girişimlerin, söyleme biçimlerinin sınırlarını zorlama konusundaki kararlılığı ve cesareti gösterdiğini belirtmeliyiz.
Cesaret, özellikle Saçma ve Julia adlı öykülerde kendini başka bir açıdan ortaya koyuyor. Saçma’da “samimi pezevenk Borgon’un tuhaf cenazesinden” bahsedilirken toplumsal ve sınıfsal eleştiri dikkati çekiyor; sona doğru öyküde karakterlerin “normal” ile çelişen davranışları, değişen, bile isteye tökezletilen ve “saçmaya” doğru d-evrilen bir dille veriliyor. 
Julia ise, yoğun erkeksi jargonuna karşın, erotikten öte pornografik anlatısıyla, örneklerine az rastladığımız cinsel ilişki konulu öykülere eklemlenmeyi başarıyor.
Yalnızlık Yengen Olur öyküleri, bir şairin kaleminden çıkmış olmaları göz önüne alındığında, beklenildiği gibi eksiltmeci değil, anlatımcı bir dile yaslanıyorlar. Bunu Onur Akyıl’ın coşkulu sesine, yara olarak gördüğü ve göstermek istediği çok şeyi coşkun biçimde anlatma isteğine yormak gerek. 
Dünya dertlerini kendi derdi bilen, “Ben bu lafları kitaplardan değil, göğsüme çektiğim dumanlardan biriktirdim.” (s.47) diyen bir öykücünün, anlatmak istediklerini bu kez öykünün gücüne dayanarak yazdığı kitap, farklı biçemi ve yazarının samimiyetiyle ilgiyi hak ediyor. 



YALNIZLIK YENGEN OLUR, Onur Akyıl, Kanguru Yayınları, 2014.