Dosya: Sosyal Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Sosyal Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Profesyonel Proleterler: Hekimlik (Kansu YILDIRIM)

“Kapitalist Ulusal Refah Devleti”nin krizi sınıfların siyasal hâkimiyet yoğunlukları değişmeye başlamıştır. Yeniden organize edilen devlet aygıtlarının aracılığıyla sermayedarların ortak çıkarları büyük ölçüde toplumun genel çıkarı haline getirilmiştir. Söz konusu kapitalist strateji, kendisini kamu hizmetlerinin sunumunda cisimleştirmiş ve yeniden üretmiştir. Özellikle nüfusun biyolojik ve fizyolojik devamlılığı açısından kritik öneme sahip sağlık hizmetleri gibi mevzubahis olduğunda bu strateji kendisini iki farklı surette göstermektedir. İlki, sağlık ve sosyal güvenlik sistemini makro boyutta ilgilendiren yapısal değişikliklerdir. İkincisi, ilkiyle bağlantılı olarak, sistemin sunucularında görevli emek-gücünün sınıfsal konumlarıyla ilişkilidir. Türkiye bağlamında bu iki süreci inceleyelim.

Sağlıkta Dönüşüm Projesi

Türkiye’de sağlık sisteminde özel sektörün de söz sahibi olmaya başladığı en ciddi “dönüşüm” 2002 yılında AKP’nin Dünya Bankası (DB) ile birlikte başlattığı, DB’nin planlama ve lojistik imkânlarından yararlandığı, Sağlıkta Dönüşüm Projesi’dir (SDP). SDP, tedavi edici sağlık hizmeti planlamasında değişikliklere yol açtığı gibi dolaylı olarak sosyal güvenlik sisteminde de sermaye güdümlü yapılandırmayı mecbur bırakmıştır. Ata Soyer’in “AKP’nin Sağlık Raporu” isimli kitabında belirtmiş olduğu gibi SDP ile hizmet sunumunun finansmanı ve maliyeti, “hizmet sunucusu” ve “hizmetten yararlanan” arasında paylaştırılmaya başlamıştır. Kamunun daha çok sabit yatırım ile sağlık hizmetine erişim kanallarını çoğaltması dışında sosyal güvenlik sisteminde SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı’nı tek çatı altında toplaması gibi mevzuat değişiklikleri, hizmet sunumunu geri dönülemez bir noktaya getirmiştir: Hasta bakmaya dayalı bir sağlık mantığı yerleştirilmiştir. Böylelikle iki düzeyde tanımlanabilecek bir operasyonelleştirme başlamıştır.

İlk operasyonel hamle; özel sektörün sağlık sistemine girişini özendirecek ve kolaylaştıracak temel parametrelere istatistiksel ivme kazandırılmasıdır. “Daha çok hasta=daha çok tüketici” anlayışını kalıcılaştıran hamlelerde hizmete erişim sayıları kamu eliyle arttırılmıştır. Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerine göre, 2002’de kamu ve özel tüm basamaklarda toplam 208 milyon olan müracaat 2012’de 622 milyona çıkmıştır. 2002’de yılında 3,2 olan hekime müracaat 2012’de 8’lerin üzerindedir. 2002’de 124 milyon olan hastane müracaat sayıları 2012’de 305 milyon seviyesine ulaşmıştır. Milyonlarla ifade edilen rakamlar, özel sektörün sisteme dahil olması amacıyla kamunun yaptığı makyaj dışında hükümet açısından siyasal popülizm amacına da hizmet etmiştir. Seçimler öncesinde yaptırılan anketlerde sağlık hizmetleri üzerinden kitlesel rızanın büyük ölçüde sağlandığı görülmüştür. Ancak sağlık kurumlarına yığılma ve hizmet sunumundaki görevli emek-gücü sayısı arasındaki uçurum, sistemi kilitlemeye başlamıştır.

İkinci operasyonel hamle, hizmet sunumu esnasında emek-gücünün dönüşümünü ilgilendirmektedir. Sağlıkta Dönüşüm Projesi gibi reformlarla birlikte “yapılandırılması” hekimler dahil hizmetin tüm bileşenleri negatif yönde etkilemiştir: 1) Sağlık hizmeti sunumuna erişim artmış, bu artışın maliyetleri hizmetten yararlananlara yüklenmiştir. 2) Mekân, bina, tıbbi cihaz ve sarf malzemesi gibi sabit sermaye ve yatırım kalemlerinde kamu mülkiyetinin parçalanarak özel sektörün devreye girmesi ve piyasacı rekabet anlayışının sağlık sistemine eklemlenmiştir. 3) Ülke nüfusunun artışına oranla sağlık hizmetinden yararlananların artışının sermayedarlarda sağlık-tüketicisi algısını güçlendirmiştir. 4) Sağlık sistemindeki “reformasyon” dalgasına aktif veya pasif muhalefet gösterebilecek tüm çalışanların nesnel sınıfsal konumları itibarsızlaştırılmıştır.

Bu yazı bağlamında odağımızı profesyonel meslek kategoriyle sınırlandırdığımız için hekimlerin üzerinden okumanın bize sınıf tartışmaları açısından bir imkân sağlayacağını düşünüyoruz. Ata Soyer, Türkiye’de hekimlerin sınıf kompozisyonundaki yeri üzerine en çok yazan isimlerden birisidir. Soyer, sağlık hizmetlerinin metalaştırılmasına paralel hekimlerin kademeli biçimde mesleki özerkliğini kaybettiği üzerinde durmuştur. Bunu detaylandırmadan önce hekimliğin ait olduğu mesleki kategoriyi açmakta yarar var.

“Proleterleşen Profesyoneller”

Komünist Manifesto’da kapitalist üretim tarzının başka üretim tarzlarına göre farkları sıralanırken şu iki cümle oldukça dikkat çekicidir: “Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.”. Bu tespit, pre-kapitalist dönemde saygınlıkla ve şan-şöhretle eşdeğer bazı mesleklerin dönüşümünü özetlemektedir. Marx ve Engels, gerek toplumun büyük çoğunluğunun kolay kolay erişemeyeceği teknik bilginin ve hünerin kullanılmasına bağlı meslekler için, gerekse farklı türden bir yaratıcılık ve estetik anlayış gerektiren uğraşlar için kapitalizmin yarattığı toplumsal deformasyonu belirtmişlerdir.

Teknik bilgi ve hünerin kullanılmasına bağlı meslekler sıklıkla profesyonel meslek kategorisinde değerlendirilir. Bu tipolojideki meslekleri diğerlerinden ayırt eden faktörlerden birisi, iş süresinde o işi gerçekleştirenin inisiyatif alabilmesi ve karar alımıyla ilgili belirli bir “mesleki özerkliğe” sahip olmasıdır. Profesyonelliğe dayalı meslekler, Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırmasıyla “sembolik sermayeye” sahip olmalarından ötürü, hizmet üretiminin bilgisi ekseriyetle işi yapan kişiyle sınırlıdır. Bu çerçevede teknik bilgi ve hüner üzerinden düşündüğümüzde hekimlik mesleği, profesyonel mesleklerin başında gelir. Çünkü sadece bilgi-hüner ikiliğinden öte mesleğin kendisine ait bir terminolojisi ve uğraştığı nesnenin ayırt edici özgüllüğü mevcuttur: İnsan.

Ata Soyer tarafından derlenen “Sağlığın Siyasal Ekonomisi” ile “Hekimlerin Sınıfsal Kökeni” kitaplarında Soyer’in belirttiği üzere refah düzeylerinin ekonomilerle olan bağlantısı sonucunda artmasının ölüm hızlarını aşağılara çekmesi-beklenen yaşam sürelerini arttırması; buna bağlı, nüfus piramidinin yaş gruplarının değişmesi; epidemik hastalıklar için bazılarının görülme sıklığının azalması; kapitalist kentleşme, ağır çalışma koşulları nedeniyle yeni hastalıkların yaygınlaşması; telekomünikasyon olanaklarının çoğalması ve internet sunucularının yaygınlaşması hekimliğin icra ortamını ve hekimlik pratiğini büyük ölçüde etkilemiştir. Şunu kısaca söyleyebiliriz: Hekim yerine hizmet sağlayıcısı, hasta yerine müşteri, ilişki yerine görüşme gibi kavramlar iş sürecine yerleşmeye başlamış, hekimlik “işletme” disiplini ile birlikte anılmaya başlamıştır.
Kapitalist piyasa ilişkilerinin insan ilişkilerini yönlendirmesi ve üzerilerinde kurduğu tahakküm, Soyer’in belirttiği üzere hekim-hasta ilişkisinin ayrıksı konumunu hizmet veren-hizmet alan ilişki formuna sokmuştur. Hekim-hasta ilişkisin değişen veçhesi tıpkı Marx’ın Kapital’in ilk cildinde belirttiği üzere “meta fetişizmi” olarak tanımladığı ilişki biçimiyle sarılmaya başlamıştır. Meta fetişizminden yola çıkarsak piyasada süren ilişki metalar arası ilişki olarak algılanır; metalar birinci sırada iken, metaları üreten emekçiler ikincil konumdadır. Kapitalist üretim tarzında metaların nasıl üretildiği, hangi koşullarda mübadele edildiği önemli değildir; metaların diğer metalarla mübadelesi önemlidir. Bu çeşit ilişkilerde metalara sahip olduğundan daha fazla değer atfedilir, anlam yüklenir. Meta, gizemli bir hale kavuşur. Şimdi ise hekim emeğine ayrıcalık kazandıran iki unsurdan teknik bilgi-hüner ve özerklik iğdiş edildikçe hekimlerin emek-gücü standardize edilmiş bir meta olarak, hizmet alanın karşısında özgül içeriğini kaybetmektedir. Ücret ilişkisi sınırları içerisinde hizmeti alanın isteklerini, hükümetin siyasalarına itaat gösterecek emek türüne dönüştürülmek istenmektedir.

SAĞLIĞIN SİYASAL EKONOMİSİ HEKİM/SAĞLIKÇI EMEK TARTIŞMALARI, der. Ata Soyer, Sorun Yayınları, 2012.

“Adaletin Bu Mu Sermaye?” (Denizcan KUTLU)

Türkiye’de emek/sınıf ve sosyal politika alanına ilişkin bilgi üretiminin temel özellikleri nelerdir? Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Önem sırasına göre olmadan, burada amatör bir haritalandırma yapmayı deneyebiliriz.

İlk olarak, bir parça iddialı olmayı göze alarak, Türkiye’de emek ve sınıf çalışmalarının gözden düştüğü yönündeki yerleşik algının bütünüyle olmasa da en azından bir parça değişmesi gerektiğini söylemek gerekiyor. Yaklaşık son 10 yıla dayalı gözlemlerimiz, Türkiye’de sınıfı çözümleme birimi olarak belirleyen çalışmaların azalmak bir yana, farklı disiplinlerden de beslenerek artış gösterdiğini söylüyor. Kuşkusuz, verili düşünsel, ideolojik ve entelektüel ortamın da etkisi ve basıncı ile yazının oluşmakta olan bu kulvarının “anaakım” olduğu yönünde bir iddiada bulunmak mümkün değil; ancak bir damar var ve güçleniyor.

İkinci olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmaları, -kendi içlerinde de farklı kulvarlar olmakla birlikte- en genel hatları ile anaakım ve eleştirel olarak bölümlendirilebilir. Anaakım çalışmaların, inceledikleri konuyu görüngü düzeyinde, temsil olduğu biçimi ile ele aldıkları gözlemlenirken, eleştirel çalışmaların ise, inceledikleri konuyu, toplumun temel ilişkileri etrafındaki nedensellik ilişkileri ile açıklama gayretinde oldukları söylenebilir.

Üçüncü olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politikayı tartışan çalışmaların bir bölümü, konuya parça-bütün ilişkisi içerisinde bakmamaktadır. Parçalı yaklaşım olarak ifade edebileceğimiz bu tür, kimi örneklerinde ele aldığı konuya dönük derinlemesine bilgi üretimine katkıda bulunmakta; ancak konuyu içerisinde gerçekleştiği toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde kavramamakta; bir parça-bütün ilişkisi içerisinde tartışmamaktadır.
Dördüncü olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, sevindirici bir biçimde saha araştırmalarına dayalı bilgi üretiminin giderek gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir. Bu tür çalışmalar içerisinde, işgücü piyasasında “kanlı birikimin” gerçekleştiği tersaneler gibi alanların yanı sıra otomotiv, tekstil, metal sektörü, mühendis emeği ve hizmet üretiminde neo-liberal dönüşümlerin yaşandığı eğitim-sağlık gibi alanlara odaklananlar çalışmalar bulunmakta. Bunlar elbette çoğaltılabilir.

Beşinci olarak, emek ve sınıfın tarihine dönük yazıcılığın gelişme eğiliminde olduğu belirtilmeli. Bu noktada, kurum geçmişi ve olay anlatısı olduğu kadar, tarihe sınıf oluşumu bakımından yaklaşan çalışmalar da bulunmakta. Altıncı olarak, sınıf tarihi içerisinde, sendikal eylemi ve işçi hareketini konu edinen çalışmaların da artış gösterdiğini görmekteyiz. Bunlar içerisinde özellikle, sendikacılık ve işçi hareketleri tarihi anlatısı dışında, doğrudan belirli olay, kesit ya da kurumlara odaklanan çalışmalara da rastlanmakta ve bunlar özellikle belirli siyasal ve sendikal hareketlerin arşivlerinin paylaşıma açılmasının ardından artış göstermekte. Bunlar arasında sözlü tarih çalışmaları da bulunmakta.

Yedinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, incelediği konuyu belirli bir alan araştırması ile ele alsa da almasa da, alanda yaşanan dönüşümü, verili dönüştürücü programın içeriğinin bir yansımasından ibaret gören çalışmalar ağırlıktadır. Bunun karşılığında sayısı az da olsa, alanın dinamikleri ile dönüştürücü programın etkileşiminin bir yansımasının bilgisinin üretimini gerçekleştiren çalışmalar da bulunuyor. Sekizinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, kurumsal yapı ve sistem incelemesi yapan çalışmalara rastlanmaktadır. Bu çalışmalar, kurumsal yapı ve sistemi, tarihsel gelişim seyri, dönüşüm süreci ya da mevcut hali ile yansıtmaktadır. 

Dokuzuncu olarak, yeni üretim örgütlenme biçimleri ve esnek istihdam ilişkilerine dönük gerek kavramsal gerekse alan araştırmasına dayalı çalışmalar da bulunmakta. Onuncu olarak, kadın emeği de Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının önemli inceleme konuları arasında gözükmektedir. Bu konuda, Türkçe yazında son yıllarda eleştirel perspektiften yapılan çalışmalarda sevindirici bir artış yaşandığını belirtmek isteriz.

Onbirinci olarak ise, emek ve sosyal politika çalışmalarına ilişkin yazının çeşitli kaynaklarından söz edilebilir. Bunlar, kitap ve makalelerin yanı sıra, lisansüstü tezler, sendikal yayınlar, araştırma raporları, kongre-sempozyum kitaplarından oluşmaktadır. Çalışma yaşamına ilişkin akademik sendikal yayıncılığın gerek kitap gerek dergi bazında son yıllarda gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir.

Elbette, Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının bilgi üretim özelliklerine de dönük söylenebilecekler bunlarla sınırlı olamaz; ama yine de yapılacak eklerin yanında, yazının çerçevesinin genel hatlarıyla bu şekilde çizilebileceği ifade edilebilir. Söz konusu haritalandırma denemesinin ardından, bizim açımızdan güçlendirilmesini gerekli gördüğümüz belirli bir eğilimin belirginleştiğini söyleyebiliriz. Bunu, eleştirel çalışmalar içerisinde, parçalı yaklaşımların karşısına bütünsel bakış açısını ortaya koyan, sınıf çalışmalarını önemseyen bir eğilim olarak belirliyoruz. Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmalarında bu eğilimin güçlendirilmesi yönünde kalem oynatan iki ismin, Gamze Yücesan Özdemir ve Ali Murat Özdemir’in 2008 yılında Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Sermayenin Adaleti Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika” adlı çalışma, saydığımız özelliklere anlamlı bir örnek oluşturuyor. Kitap, çeşitli makalelerin birleşiminden oluşuyor ve bu makaleler, “Emek Sürecinin Örgütlenmesi”, “Bir Baskı Aracı Olarak Emek Piyasası” ve “Sosyal Politikanın Dönüşümü” başlıklı üç bölümün altında yer alıyor.

Bir kere, kitap, Türkiye’de emek süreci ve sosyal politikanın bir sınıf deneyimi olarak yaşandığını ortaya koyuyor. Bunun ortaya koyulması ise, kitapta ele alınan konulara belirli bir epistemolojik pencereden bakışı gerektiriyor. Yazarlar bunu şu şekilde ifade ediyor: “Kitap emek-sermaye ilişkisinde, sermaye mantığı üzerine odaklanmıştır. Sermayenin Adaleti, bu sermaye mantığının toplam etkisini ifade etmektedir. Sermayenin Adaleti, emeğin sefaletidir zira.” Kitapta, ele alınan konular, ekonomi politiğin kuramsal ve metodolojik yaklaşımları etrafında ele alınıyor. Bu aynı zamanda Marksist düşüncenin görüngü/biçim ve öz kavramlarını, emek ve sosyal politika alanına uygulamayı da gerektiriyor. Yazarlar, olgusal düzey ile soyutlama düzeyini/kavramsal düzeyi ilişkisel bir bütün olarak içiçe geçirerek bunu yerine getirmeye çalışıyor.

Bu düşünsel yapı içerisinde, kitapta, çözümleme birimi olarak üretim noktası, bağlam olarak ise, Türkiye kapitalizminin içsel dinamikleri unutulmadan kapitalizmin küresel ölçekte yeniden yapılanması belirlenmiş durumda. Kitap, sermayenin mantığına odaklanmakla birlikte, tartışmanın merkezine emeği oturtuyor. Bunu bir çelişki olarak değil, emeğin ve sosyal politikanın tartışılmasına dönük bir tercih ve yöntem olarak değerlendirmekte fayda var. Emeği tartışmanın merkezine oturtma tercihi, çözümleme birimi olarak üretim noktasını temel almanın yanında, emeğin toplum adına piyasaya müdahale edebilecek temsil ve kolektivite bakımından en geniş özne olmasından kaynaklı. Yazarlar, ekonomi politik yaklaşımın emeği anlama noktasına yönelik olarak şu değerlendirmeyi yapmakta:
“ (…) emeğe ekonomi politik bir yaklaşım, üretim noktasından yola çıkar. Emekçiler fabrikada yalnızca hammaddeleri yararlı şeylere dönüştürmekle kalmazlar; aynı zamanda yönetimle ve birbirleriyle olan toplumsal ilişkileri üretirler. Dolayısıyla, fabrika yalnızca malların değil siyasetin, siyasi aygıtların ve toplumsal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Fabrika ve içinde barındırdığı toplumsal ilişkiler, dışarıdaki siyasetten ve devlet yapılanmasından ayrı olarak incelenemez.” (s. 13)

Bu yapı içerisinde, emek süreci kuramı ve Türkiye’de emek süreci çalışmaları, sosyal politikada dönüşüm, Türkiye’de kapitalizmin ve işgücü piyasasının, uluslararası işbölümü ekseninde yeniden yapılanması, sosyal güvenlik ve sağlıkta dönüşüm kitabın inceleme konuları arasında yer alıyor. Tüm bu konular, yukarıda belirttiğimiz epistemolojik kavrayış içerisinde, belirli bir bütünün parçaları olarak masaya yatırılıyor. Ancak bu bütünlüğü “bozan” bir noktaya da işaret etmek gerekir. Bu aynı zamanda konuyu ele alışa içkin ve dolayısıyla yöntemsel de bir nokta. Kitap, Türkiye’de eleştirel emek/sınıf ve sosyal politika çalışmalarının gelişimi yönünde önemli bir adım olmakla birlikte, kimi eleştirilerin yöneltilmesini de gerektiriyor. Öncelikle, verili dönüştürücü programın içeriğine ve sonuçlarına odaklanıp, alanın dinamiklerini ihmal eden bir durum beliriyor. Hemen belirtelim, eksikliğe ilişkin bu tespit yazarlara da ait: “Emeği tartışmanın merkezine alırken, bu kitabın en ciddi eksikliği, kuşkusuz emeğin direniş, mücadele, boyun eğme ya da rıza gibi süreci kısıtlayan, sınırlayan ve/veya yeniden üreten gücünün tartışma dışında bırakmış olmasıdır.” (s.15)

Yöntemsel olarak dikkat çeken ve ayrı bir katkı yapacak olan nokta, sosyal politikayı, işçi sınıfının ve sosyal politikanın ilgi alanındaki toplumsal kesimlerin deneyimleri ile birlikte oluşan bir süreç olarak kavrama çabasıdır. Alan, sadece güç ilişkilerinin sonucunda oluşan düzenleme ya da düzenleme girişimlerinden, uygulamalardan, politika setlerinden değil, bunların yanında, onu var eden özgün dinamiklerden doğru da şekillenmekte, oluşmaktadır. Bu çerçevede, bu tür çalışmalarda, verili bir programın pratiğe döküldüğü bir saha/evrenin fotoğrafının yanında, alana içkin bireysel ve kolektif davranışları da içeren dinamiklerin sunulması yararlı ve yerinde olacaktır. Bunun yanı sıra, güvencesizliğin tartışıldığı, kamu personel rejiminde dönüşümün ele alındığı, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve kadın emeğini ve sendikacılık hareketini tartışan makaleler, kitabı bütünleyebilirmiş. Ayrıca, sosyal güvenlik kısmında, başı başına sosyal yardımları tartışan ayrı bir yazı anlamlı olabilirmiş. Sosyal yardımların, Türkiye’de sosyal politikanın üzerinden atlanamayacak bir alanı olduğunu düşünüyoruz.

Saydığımız, sayamadığımız ve saymak isteyip de sayamadığımız özellikleri ile “Sermayenin Adaleti”, neo-liberal evrede adaletin, emek ve sosyal politika açısından sınıf kökünü ortaya koyuyor. Ancak Türkiye değişiyor; çalışma yaşamındaki ve sosyal politikadaki dönüşümlerin neo-liberal ruhu ortadan kalkmasa da siyasal iktidarın ideolojik ve politik özellikleri tarafından baskılanıyor. Bu anlamda, siyaset ve ekonomi arasındaki ilişkide, siyaset daha fazla ön plana çıkıyor. Bu da ekonomi politiği her zamandakinden daha güçlü çağırıyor. Kitabın belirlediği çizgi, Türkiye’de geliştirilmeyi bekliyor.

SERMAYENİN ADALETİ: TÜRKİYE’DE EMEK VE SOSYAL POLİTİKA, Gamze Yücesan-Özdemir ve Ali Murat Özdemir, Dipnot Yayınları, 2008.

Sosyal Politika ve İşçi Sınıfı (Ebubekir AYKUT)

Sosyal politika, Batı’da refah devleti olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte kurumsallaşarak toplumsal bütünlüğü sürdürmeyi amaçlayan uygulamalar setini tanımlamaktaydı. Kapitalizmin “Altın Yılları” boyunca emekçiler refah devleti tarafından sağlanan bazı olanaklara sahip oldular; sosyal güvenlik, sendikalar ve toplu sözleşme düzeni, emek lehine iş yasaları, sosyal yardımlar, asgari ücret, kamusal sağlık, eğitim, konut ve ulaşım hizmetleri... Bu dönemde sermaye emeğin yeniden üretim koşullarında devlet tarafından düzenlenen bazı görece iyileştirmeleri kabullenmişti. Emeğin üretkenliği belli bir düzeyin üstünde kaldığı ve kapitalizm büyümeye devam ettiği, yapısal krize girmediği sürece de bu “toplumsal uzlaşma, barış, uyum” bozulmayacaktı.

Bilindiği gibi dünya kapitalizmi 1970lerde krize girdiğinde sermayenin ilk tepkisi emeğe sağladığı olanakları geri almaya çalışmak oldu. Sendikalar toplumdışı, neredeyse yasadışı ilan edilerek baskılandı; işçi ücretlerinde çarpıcı düşüşler yaşandı; sosyal yardımlar azaltıldı; eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi kamusal hizmetlere sınırlandırmalar getirildi; iş yasaları işveren lehine yeniden düzenlendi. Neoliberal politikalar refah devletini hemen hemen ortadan kaldırdı. Günümüzde sosyal politika denilen şeyin artık emekçilerle herhangi bir alakası kalmadı; sosyal politika, artık daha çok yoksullar, kadınlar, kimsesizler, yaşlılar vb. “sınıf dışı” diyebileceğimiz grupları kapsayan bir biçim kazandı.

Emekgücünün Metalaşması

Refah devleti döneminde kurumsallaşan sosyal politika ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için kapitalizmde emekgücüne odaklanmak gereklidir. Piyasanın hâkim hale gelmesi üretim araçlarına sahip olmayan işçi sınıfını iki açıdan piyasaya bağımlı kılar. Birincisi, ihtiyaçların artık önemli bir bölümü piyasadan satın alınmak zorundadır. İkincisi, bunları alabilmek için insanlar hayat enerjilerini yani emekgücünü emek piyasasında satışa çıkarmak zorundadır. Kapitalizm emek-gücünü piyasada alınır satılır bir meta haline getirir.
Sermin Sarıca Tülay Arın’a Armağan kitabındaki “Sosyal Hakların Emekgücünün Meta Niteliği Üzerindeki Etkilerine Dair Düşünceler” makalesinde sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine dair iki farklı yaklaşım olduğunu belirtir. İlk yaklaşım sosyal politikanın emekgücünün meta niteliğini zayıflattığını iddia eder. Dekomidifikasyon (meta niteliğinin zayıflaması) tezine göre “kapitalizmin yıkıcı dinamiklerini telafi edici ya da tersi yönde işleyecek kalıcı düzeltici önlemlere hep ihtiyaç duyulmuştur (s.403)”. İşçi sınıfının mücadelesi özellikle devleti bu önlemlerin alınmasına zorlamıştır. Devlet müdahalesi de değişik biçimlerde bu sürecin düzenleyicisi olmuştur. Emek gücünün meta niteliğinin zayıflaması “bireylerin ya da ailelerin piyasa katılımında bağımsız olarak sosyal açıdan kabul edilebilir yaşama standardını gerçekleştirebilmesi” demektir. Böylelikle emekgücünün piyasaya olan bağımlılığı azalır.

Söz konusu yaklaşım içerisinde sosyal politikalara geliri yeniden dağıtan, piyasanın ve sermayenin çıkarlarından ziyade işçinin ve yoksulların konumun güçlendiren bir işlev atfedilir. Bu politikaların uygulanması ve kapsamının genişlemesi sol partiler, sendikalar vb. sınıf örgütlerinin gücü ile bağlantılıdır. Bu sınıf örgütlerinin gücü ve etkisi zayıfladıkça sosyal politikalar ya gündemden düşer ya da uygulanmaz hale gelir. Böylelikle rekomodifikasyon (emekgücünün meta niteliğinin yeniden güçlenmesi) süreci başlar. Sosyal politika açısından, neoliberal dönüşüm süreci diğer deyişle refah devletinin ortadan kalkması bu kavramla açıklanabilir.

Sosyal politikanın emekgücünün metalaşması üzerindeki etkilerine ikinci yaklaşım ilk yaklaşımın tezlerine itiraz eder ve sosyal politikaların emekgücünün meta niteliğini güçlendirdiğini öne sürer. Bu yaklaşım sosyal harcamaların emekgücünün piyasaya daha az bağımlı kıldığını iddia eden dekomidifikasyon tezinin aksine sosyal politikanın emekgücünün yeniden üretim masraflarını toplumsallaştırdığını, yükü tekil kapitalistlerin sırtından alıp, devletin ya da ailenin (kadının üzerine) yıktığı da söylenebilir (s. 406)”. İkinci itiraz noktası olarak sosyal harcamaların kapitalistlerden daha çok çalışan kesimin gelir vergileri ile finanse edildiğinin altı çizilir. Bu çerçevede sosyal harcamalar emekgücünü piyasaya daha az bağımlı hale getirmekten ziyade işçinin verimliliğin artırır ve bunun sonucunda yükselen artı değerin bir kısmı üzerinden sosyal politikaların finansmanı sağlanır.

Eğer kapitalizmde emekgücünün metalaşmasının anlamı; emekgücünün esnekliğini, mobilizasyonun ve niteliklerinin emek piyasasında mübadele edilmeye daha yatkın hale getirilmesiyse sosyal harcamalar (eğitim, sağlık, vb. hizmetler) emekgücünün metalaşmasını güçlendiren bir işleve sahiptir. Örnek olarak, finansmanını tekil kapitalistin yüklenmediği eğitim harcamaları kalifiye işgücünün yetiştirilmesi anlamına gelir. Sağlık harcamaları işgücünün “sağlıklı” yeniden üretimini tekil kapitalistin sırtından alınıp devlete yüklenmesi demektir. Ulaşım hizmetleri emekgücünü evinden işyerine işyerinden evine taşır.  Bu bağlamda sosyal politikalar, işçi sınıfı ve kapitalistler arasında aslında kapitalistler lehine olan bir uzlaşmayı ifade eder.
Aslında iki yaklaşımın bakış açısından da emekgücünün koşullarında görece iyileşmeden söz edilebilir. Hardt ve Negri’nin “emeğin anayasallaştığı” süreç olarak nitelediği refah devleti, emeğin toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilmesidir. Ekonomik ve sosyal haklar işçi sınıfının taleplerinin toplumsal sözleşmeyi ve güçler dengesini temsil eden anayasada yer almasıdır. Ancak denge kapitalistler lehinedir ve hukukun biçimi, bu talepleri kapitalist toplumsal formasyonu sınırları içerisinde tutar. Aslında kolektif içeriğe sahip bu haklar bireysel haklar olarak kullanılabilir ve hâkim sınıfı temsil eden devlet iktidarının sınırlarına tabidir.

Sosyal Politika ve Sınıf Mücadelesi

Sonuç olarak, sosyal politika belli bir zaman aralığında kapitalist toplumsal formasyonlarda sınıf mücadelesinin bir çıktısıdır. Ekim Devrimi’nin yaşandığı ve işçilerin Sovyet deneyiminden aldıkları güçle kapitalist devlet iktidarına taleplerini dayattığı bir dönemin ürünüdür. Kapitalistler de kendi lehine sonuçlar üretebilmek için belli sınırlar dâhilinde bu taleplere cevaz vermek zorunda kalmıştır. Ancak bu politikalar emekgücünün metalaşması sorununa hiçbir cevap üretmemiştir, zaten böyle bir amacı da yoktur, tersine bundan kaçınmaya çalışır. Güçler dengesi kapitalist sınıf lehine daha fazla döndüğünde ve Sovyetlerin ortadan kalktığı dönemde bütün kazanımlar da geri alınmaya çalışılmaktadır.

TÜLAY ARIN’A ARMAĞAN, der. Sermin Sarıca, Belge Yayınları, 2010.

Yoksullukla Mücadele Mi? (Ayşe KAYA)

Neoliberal politikaların refah devletini ortadan kaldırdığı günümüz koşullarında sosyal politikanın nesnesi artık yoksullar, kadınlar, kimsesizler, yaşlılar vb. sınıf dışı diyebileceğimiz kesimler. Dünya Bankası, IMF, OECD gibi kapitalist iktidarı uluslararası ölçekte temsil eden ve yeniden üreten örgütler genel olarak tüm kapitalist devletlerin ama özellikle azgelişmiş ülkelerin daha fazla “sosyal politika” gündemini belirliyor. Kapitalist iktidarın ajandasındaki gündem ve başlıca söylem, “Yoksullukla Mücadele”. Söz konusu söylem hâkim hale geldikçe sosyal politikanın tarihi de geriye dönük yeniden okunuyor.

Tarihsel bağlamda sosyal politikanın ilk örnekleri diyebileceğimiz 18. ve 19. yüzyılda İngiltere’deki uygulamalar da hedefine yoksulları koymaktaydı. Gerçekten de sosyal politikanın ilk örneklerinin İngiliz Yoksul Yasaları olduğunu söylemek pek yanlış sayılmaz. Kraliçe Elizabeth Döneminde oluşturulan Eski Yoksul Yasalarının tadilatıyla ortaya çıkan Speenhamland Sistemi geliri olmayan asgari yardımı yoksul işçilerin de ücretlerinin desteklenmesini öngörerek emekçi sınıfın asgari fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayarak “öldürmeden” yaşatmayı hedefliyordu. 1834 tarihli Yeni Yoksul Yasası ile İngiltere’de emekçiler ile işgücüne katılamayacak durumda olanlar arasına bir sınır çekilerek yoksulluk tanımı yapılmış ve yardımlar sadece yoksul olarak tanınan bu kesimi hedeflemişti. Yardım alan potansiyel işgücü (işi olmayan yoksullar) ve aktif işgücü (yoksul işçiler) “tembellik ederek”, ya yardıma güvenerek çalışmıyor ya da işini aksatıyordu. Yoksullara yardımın finansmanı da belli bir kurumsal düzenlemeyi öngörmüyor, kapitalistin “hayırseverliğine ve cömertliğine” dayanıyordu.

Türkiye’de Yoksullukla Mücadele Söylemi

“Yoksullukla Mücadele” söylemi, Türkiye’de Dünya Bankasının şekillendirdiği politikalarla 1990lı yıllarda kamu harcamalarının azaltılması tartışmaları bağlamında ivme kazanmış, 2000li yıllarda sosyal politikanın ana gündem maddesi olmuştur. Politikaların uygulanmasının başlıca yolu, ayni ve nakdi gelir transferleri olmuştur. Dünya Bankası’nın mikrokredi uygulamaları Türkiye’de denenmeye başlamış, sivil toplum örgütleri “sosyal sorumluluk” çerçevesinde ön plana çıkarılmış ve devletin bir kurumu olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı sosyal politika uygulamalarının yürütücüsü haline getirilmiştir. Yoksullukla Mücadele söylem ve politikaların tatbiki üzerine sadece devlet ve bürokrasi kademeleri değil, üniversite ve kitle örgütlerinden de entelektüel düzeyde girişimlerde bulunulmuştur.

Türkiye’de yoksullukla mücadele söylemini sosyal politika çalışmalarında yankısını bulmuştur. Eleştirel tutumuyla birlikte Ayşe Buğra bu söylemin Türkiye’deki temsilcilerinden biridir. Ayşe Buğra’nın paylaştığı sorunsal, hâkim söylemin de sorunsalıdır: sosyal politikayı yoksullukla mücadele olarak düşünmek. Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika kitabında şöyle yazar: “Sosyal politikanın temel sorusu … kapitalist ortamda biçimlenir: Yaşlı olduğu için, hasta olduğu için ya da sadece iş olmadığı için çalışamadığı durumlarda, veya aldığı ücret sosyal olarak belirlenmiş bir asgari geçim düzeyini altında kaldığı zaman, çalışarak kazanmak durumunda olan mülksüz insana ne olur?” ve daha önemli gördüğü ikinci bir soruyu ekler: “yoksulların varlığı toplumsal varoluşu nasıl etkiler? (s. 10)”. Buğra bu soruları ortaya attığında merkezinde işçi sınıfının olduğu iddia edilen sosyal politikayı, işçi sınıfını içine alacak şekilde “yoksul” kategorisine indirger.
Sosyal politikanın yapısal işsizleri ve sınıf-dışı kesimleri içeren bir yoksul kategorisi ile tanımlanması aslında refah devleti döneminde hâkim sınıf tarafından ürkekçe de olsa toplumun kurucu unsuru olarak kabul edilen işçi sınıfını dışlar. Artık işçi sınıfı toplumun herhangi kesiminden biri haline gelmiştir ve pekâlâ o da yoksul olabilir, yoksul olduğu müddetçe sosyal politikanın nesnesi haline gelebilir. Elbette Buğra refah devleti döneminde sosyal politikanın merkezinde yoksulların olmadığının farkındadır: “Refah devletiyle birlikte gündeme gelen sosyal dayanışma anlayış, daha önceki dönemlerin sosyal politika tartışmalarından önemli bir biçimde ayrılıyordu … Artık … sosyal politikanın konusu … herkesi ortak bir ‘vatandaşlık statüsü’ temelinde birleştiren önlemler paketiydi (s. 66)”. Yine burada da sınıfsal konumları kapsamakla birlikte merkezde “vatandaşlar” yer alıyordu. İşçi sınıfının mücadele sonucunda “vatandaş” olduğu ve belirli ekonomik ve sosyal haklara sahip olduğunda kimsenin şüphesi yoktur ve bu şu anlama gelir: Sosyal politika vatandaşlık temelinde tanımlanıyorsa olsa bile bu sınıf mücadelesinin sonucudur.

Sosyal politika meselesini sınıf mücadelesi ekseninden kaydırdığınızda sadece “teorik” bir yanlış yapmış olmazsınız, aynı zamanda yanlış pratik önermelere de kapı aralarsınız. Çünkü sosyal politika aynı zamanda belli bir pratikler kümesine de işaret eder. Sosyal politika, bir sorunun çözümü için yapılması gerekenlere dair önerileri de içerir. Sınıf mücadelesi ekseninden kaymış sosyal politika kavrayışının eksikliklerine Buğra’nın “vatandaşlık temelli gelir” önerisi üzerinden bakalım.

Vatandaşlık Geliri

Kapitalist devletler için yoksulluk, çözülmesi gerekenden ziyade yönetilmesi gereken bir sorun olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda bir “çözümleyici” olarak vatandaşlık geliri öne çıkmaktadır. Nakdi yardım şeklinde uygulanacak vatandaşlık gelirine ilişkin Buğra’nın da belirttiği temel savlar, işçinin pazarlık gücünü artacağı ve temel sınıf eşitsizliğini dengeleyen rol oynayacağı yönündedir. Literatürde “temel gelir” veya “sosyal ücret” olarak da anılan vatandaşlık geliri, emek piyasasında yer alan ve/veya mal varlığına sahip olmayan bireyleri kapsayan sosyal koruma mekanizmasıdır. Kamu kurumları aracılığıyla doğrudan veya gelir/mal testleri ile dolaylı olarak tespit edilen vatandaşlık geliri, resmi istatistiklerde belirlenmiş “yoksulluk sınırının” altında yaşayan bireylere verilmektedir; bu yolla yoksulluğun etkisinin palyatif olarak azaltılabileceği düşünülmektedir.

Kamu bütçesinden, kurum kaynaklarından ve vergilerden finansmanı sağlanacak vatandaşlık geliri, özünde, yoksulluğa neden olan emek-sermaye gibi sınıfsal toplumsal çelişkilerin etkilerinin “kabullenilebilir” düzeye çekilmesine hizmet etmeyi amaçlamaktadır. Yoksulluğun sürekliliğine yol açan üretimde ve bölüşümdeki adaletsizliğin vatandaşlık geliri yoluyla sadece bölüşüme odaklanarak çözülebileceğine inanılması büyük bir yanılgıdır. Çünkü vatandaşlık geliri, yine emekçilerin ücretlerinden veya ödediği dolaylı vergilerden temin edilmesinden ötürü emekçilerin sağ cebinden sol cebine konması gibi bir anlama gelmektedir. Yoksulluk sınırının üzerinde bir ücret veya herkese istihdam talep etmek yerine vatandaşlık gelirine odaklanmak, buradan bir politika önerisinde bulunmak, egemen sınıfların istediği türden bir çözümdür.

KAPİTALİZM, YOKSULLUK VE TÜRKİYE’DE SOSYAL POLİTİKA, Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 2008.