Melike UZUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Melike UZUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bonzai, Zambra, Trileçe (Melike UZUN)

Kısa cümleli kitapları severim. Kısa cümleli yoğun kitapları daha çok severim. Pek yakında okuduğum iki novella bu türden: Zambra’nın Ağaçların Özel Hayatı ve Bonzai’si.

Bonzai’nin kahramanı Julio. Ağaçların Özel Hayatı’ndaki  Julian’ın adı ise bir yanlışlık eseri. Nüfus memuru Julio ismini yanlış anlayarak nüfus cüzdanına Julian yazıyor. Zambra sanki Bonzai’deki Julio’yu anlatacaktır ama nüfus memuru buna izin vermemiştir.  Demem o ki yazardan iki ayrı kitapta iki farklı öykü dinlesek de  kahramanın ismindeki bu yanlış anlaşılma ve Julian’ın  (Julio) yazarlığı ile bonzai arasında kurduğu buruk ilişki  aynı kahramandan söz edildiği hissini yaratıyor.  Paylaşmadan geçemeyeceğim bir his daha var. Notos, dergide yazılarla birlikte yazar fotoğraflarına yer verme ilkesini Bonzai’ye de taşımış. Novellayı okurken karşıma pat diye çıkan Zambra fotoğrafı bende kaçınılmaz olarak Julian, Julio ve Zambra’nın aynı ruhu taşıdığı izlenimini bıraktı. Yıkık bir duvar önünde, eski bir banka oturmuş Zambra’nın yıpranmış ayakkabıları, gömleğin kollarından taşan içliğe  rağmen taktığı afilli fular tam da bir türlü yeşeremeyen, canlanamayan bonzainin öyküsünü yazamayan yazarla aynı hayalkırıklığı içinde olduğunu düşündürdü bana. Bu düşünce pek çok düşünce gibi içinde çelişkisini bulunduruyor elbette. Zambra hayalkırıklığı, yazamama sıkıntısı gibi görünür olmayan durumları bir bitkiye, bonzaiye, bağlayarak anlatışıyla “içsel” olanı abartıya kaçmadan “dışsal” kılma başarısını yakalamış. Bundan dolayı  artık Zambra’nın Julian (Julio) olmasına imkân yok. İmkan dahilinde olan ise gerçek bir ruha sahip olan insanın ünlü bir yazar olduktan sonra da içinde hayalkırıklığını taşımaya devam etmesi. Fotoğrafta gördüğüm bu imkân beni kitapları daha bir istekle okumaya yöneltti. Notos’un 53. Sayısında Çiğdem Öztürk’ün Zambra’yla yaptığı röportaja göre yazarın artık bonzaisi yokmuş. Zambra’nın yazar Julian’(Julio)ın kaderini yendiğine dair bir işaret de bu olsa gerek.

“Büyüleme” ve “Yalınlık”

Ağaçların Özel Hayatı bir geceyi anlatmasına rağmen zamansal olarak otuz yıl sonrasını da hayal etme şansını okuyucuya tanıyor. Ana kahraman tek, anlatılan hep o: Julian.  Novella Julian’ın üvey kızı Daniela’yla geçirdiği bir gece üzerine kurulu. Anne eve gecikmiş, gelip gelmeyeceği belli değil, annenin akıbetiyle ilgili çeşitli basit olasılıklar var ama büyük ve geri dönüşsüz bir olasılık da söz konusu. Ama Julian için öncelikli olan Daniela. Ona tedirginliği hissettirmemek için ağaç hikayeleri anlatıyor. Pırnal meşesine tırmanan çocuğun, kavak ve baobapın macerası… Bir yandan da Julian’ın hayatının önemli ayrıntılarını öğreniyoruz. Aşkları, ailesi.

Bonzai, Julio’nun, Emilia’nın ve bonzainin hikayesi. Julio’nun buruk yazarlık hayalini işaret eden bonzaiye bu kez Emilia da dahil olur. Julio bir taksinin içinde, gidebileceği otuz bin pesoluk yolda kalakalır. Çünkü “Şimdi Emilia geride kaldı, tek başına, metronun işleyişini bozarak.”
Bonzai ve Ağaçların Özel Hayatı’nda okuyanı büyüleyen,  yazarın uzak durduğu “büyüleme” çabası. Zambra ustalık, zekâ ve hüner sergilemek için kalemini hiç zorlamıyor. Çok basit bir duygu durumunu ve birkaç kişi arasındaki ilişkiyi karakterlerin yaşamı ne kadar sadeyse o kadar sade haliyle anlatıyor. Bu sadeliğin yalnızca görünüşten, bir üslup meselesinden ibaret olduğunu anladığımız an bu iki novellanın büyüsü ortaya çıkıyor. Onca yalınlığa rağmen, Julio’nun Julia’nın, Emilia’nın, Daniela’nın yaşadıkları onlar için sarsıcıdır, yazar bu sarsıcılığı okuyucuya ince bir sızı olarak aktarıyor.

Sözünü ettiğim sadelik sıradan bir sözcük tasarrufu olmaktan çok başka. Bu iki kitaba cinsiyetini ele vermeyen bir anlatım tarzı, cinsiyetsiz bir bakış açısı hakim. Kadınlara, erkeklere, çocuklara eşit yaklaşan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Bu özellikler karakterlerle daha çok yakınlaşmamızı sağlayan bir yalınlığa dönüşmüş. Bonzai’de, Emilia’nın hüzünlü sonunda Andres’yle arasında geçenlerin ne kadar etkili olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Bir bilinmeyen başka bir bilinmeyeni doğurur. Ağaçların Özel Hayatı’nda Veronica’nın dönüp dönmeyeceğini, Daniela’nın büyüdüğünde nerede, kiminle olacacağını tam olarak kestiremeyiz. Her iki olasılık da diğeri kadar yakındır.  Her ikisi de mümkündür.  Zambra bunu ucuz bir yazarlık oyunu olarak değil, karakterlerin kişiliğine has bir durum olarak doğallıkla anlatır, bu yüzden de “yalın”dır.

“İz Sürücü” Okuma

İki kitapta da birçok yazarın izi sürülebilir: Ağaçların Özel Hayatı’nda özellikle kadın yazarlardan, çok özel kadın yazarlardan söz ediliyor: Jeannette Winterson, Emily Dickinson, Wislova Szymborska…

Bonzai’de konu edebi bir ilişkidir : “Julio ve Emilia’nın tuhaflıkları sadece cinsel değildi (bundan da bol bol vardı), duygusal da değildi (bundan da bol bol vardı), aynı zamanda tabiri caizse edebiydi.” Bu edebiliği kuran öteki yazarlardır elbette: Marcel Schwob, Yukia Mişima, Armanda Uribe…
Tezer Özlü’de Pavese’nin Mehmet Günsür’de Kleist’in izini süren okuyucu kuşağı olarak  Zambra’nın tam da bu yüzden bize göre olduğu söylenebilir.

Tüm bu nedenlerle durup durup Bonzai’yi, Ağaçların Özel Hayatı’nı bir de Zambra’nın güzel trileçe yapabildiğini düşünüyorum.   Julio’ (Julian) un kitabın ötesinde, Gazmuri gibi bed ve yeteneksiz bir yazarın yarattığı güvensizlik ve diğer hayal kırıklıklarıyla baş edebildiğini, iyi öyküler yazan bir kadın ya da erkekle uyuduğunu, kitap fuarında satış elemanı olmak yerine yazdığı kitabı imzalamak üzere bulunduğunu, arkadaşlarının komik hikâyelerine güldüğünü hayal ediyorum.  Büyük ihtimalle artık bonzai yetiştirmeyen ve tanınmış bir yazar olan Zambra gibi.  Sonuçta “Gerisi edebiyat” ve “Yazmak bir bonzaiye bakmak gibi.” 

BONZAİ, Alejandro Zambra, Çev. Çiğdem Öztürk, Notos, 2012.
AĞAÇLARIN ÖZEL HAYATI, Alejandro Zambra, Çev. Çiğdem Öztürk, Notos, 2015.

Dersim, Devrimcilerin Kâbe’sidir (Cem Uğur ile Söyleşi: Melike UZUN)

Barbarlar Zamanı, Cem Uğur’un ilk romanı. Cem Uğur ilk romanında Dersim’i mekân tutmuş. Yazar, temel olay örgüsünü ölen /öldürülen arkadaşının izini süren kahramana dayandırsa da romanın dokusunu Dersim felaketi üzerine kurup barbarlığın uzun ve sonlanmayan  tarihini anlatıyor.  Cem Uğur’la ilk romanı Barbarlar Zamanı üzerine konuştuk.

Kitabınızın bölüm başlarında 38’de harekâta katılmış devletlûların anılarından alıntılar var. Bir alıntıda şöyle deniyor: “Dersim’e gidiyoruz, okuyucularımdan özür dileyerek bu bölümü anlatmayacağım.” Anlatılmayanı dile mi getirmek istediniz bu romanınızda?
Romana başlarken böyle bir niyetim oldu ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. Büyük acıların yaşandığı bir dönemi yazıya dökebilmek edebiyattan önce etik bir sorundur. Olayları edebiyatla buluştururken, acıları dillendirirken acıları dramatize etme ve bu batağa saplanmak gibi büyük bir tuzak var çünkü. Bu W. Benjamin’in bir sözünden hareketle acıları anlatan kötü edebiyatın acıları ürettiği yönündeki tespitine benzer bir durumdur. Sorunuza dönersek acıları dile getirmeyi denedim ama bunu acıları anlatarak değil bilinçli bir şekilde anlatmayarak ve anlatmayı bozarak denedim.

“Hakikat silinendir.”diyor Rayver Mirzali. Romanlarla öykülerle silineni yeniden kurabilir miyiz?
Edebiyat bunu yapabilir ve bence yapmalıdır da. Ancak bu durum başlı başına edebiyatın işi değil çünkü edebiyat toplumdan soyut değil. Öncelikle sosyolojik bir durum söz konusu. Toplum olarak geçmişimizde anlatılmamış, reddedilmiş ve hafızalardan silinmiş birçok olay var. Yüzleşme kültürü hiç yok. Son zamanlarda bastırdığımız her olay bir şekilde gün yüzüne çıkıyor. Dersim olayları, Ermeni katliamı… Artık bunlar konuşulabiliyor ve bu edebiyatın da önünü açıyor. Edebiyat bir şeylerin dile getirildiği bir kanal olduğuna göre silinenler de yeniden yazılabilir.


Romanınızda hayal, kurmaca ağır bassa da bu unsurları bile gerçekliği pekiştirmek için kullanmış gibisiniz? Anlattıklarınızın hayal ve gerçeklikle bağını açıklayabilir misiniz?

Bu romanda gerçek ile hayal arasında karmaşık bir ilişki oldu. Bazen her şeyin gerçek bazen de hayal olarak okunmasını istedim. Bu çatışma sanırım romanın ilk cümlesinden son cümlesine kadar sürdü ve ben bu çatışmayı sonlandırmadım. Bu soruya kesin bir cevap verirsem yazdıklarıma haksızlık edeceğimi düşünüyorum. Yine de şöyle cevap vereyim; anlattıklarımın hepsi gerçek, tabi benim dünyamda.

“Memleketin, dediğin kadar varmış, güzel ama ben buralarda yaşayamam dostum. Herkes birbirini izliyor sanki.”deniyor romanınızda. Herkesin birbirini izlemesi, sıradan bir taşra olgusu mu yoksa Dersim’e ait bir durum mu?
Edebiyatımızda son dönem bir “taşra” patlaması oldu. Varoluş sorunu, sıkıcı, tek düze hayat ve rutinlik… Çok şükür ki bu romanda taşraya dair hiçbir şey yok. Herkesin birbirini izlemesi taşra olgusundan ziyade bir refleks. Ve bu refleksin altında korku duygusu yatıyor. Taşra olgusundaki gibi sıradan bir durum ama politik baskılar insanları böyle bir duruma sokuyor maalesef.

11. Bölümde tarih veriyorsunuz: 1900. Ancak, padişahlar milletvekillerine, rüya yorumları psikanalize, İstiklal mahkemeleri padişahın kadısına karışıyor. Neden böyle bir anakronizm kurdunuz?
İktidardakiler için ezilenler nasıl değişmiyorsa ezilenler içinde iktidar hiç değişmiyor. 1938 yılında Dersim iktidarın gözünde neydiyse doksanlı yıllarda da öyleydi. 1938 yılında bomba yağdıran Sabiha Gökçen’in Roboski’de olmadığını söyleyemeyiz ya da kız çocukları okutmak için köy köy dolaşan Sıdıka Avar’ın bugün Güneydoğu Anadolu bölge eksenli “haydi kızlar okula” okuma kampanyasında olmadığını… Devir değişti ama söylem aynı kaldı. Dolayısıyla bu benzerlik bana tarih sahnesindeki unvanları, kişileri, mahkemeleri yan yana koymanın ve onlarla oynamanın yolunu açtı. Bu anakronizmin sonucu şu oldu: tarih değişti ama Tarih hiç değişmedi.

17. bölümde de benzer bir tarihsel oynama ile karşı karşıya kalıyoruz. Nehirde (İsim verilmiyor ama Munzur olmalı bu nehir) bir gemi ve kıyıda şişmiş insan ölüleri… Gemide askerler, usta, araştırmacı gazeteci ve imam var. Bu haliyle bu gemi bir metafor olabilir mi? Neyin metaforu?
Bu bölüm Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanının parodisidir aynı zamanda. Bilindiği gibi bu roman Afrika’nın kalbine yapılan, emperyal söylemi meşrulaştıran ve gemide geçen konuşmada bölgeyi insansızlaştıran bir anlatı. Benim hikâyemde geçen gemi evet bir metafordur. Medeniyetin metaforudur. Dersim’e medeniyet(!) okullarla gelmedi, yollarla, karakollarla ve ölümlerle geldi. Askerler, gazeteciler ve imamlar bu medeniyet fikrinin hem öncüsü hem de sorumlularıdırlar. Usta ile çırak geri döndü ama gazeteci, imam ve askerler Dersim’e girdiler ve hâlâ oradalar.

Eli çabuk Barbaros’u bile alt eden Dersim devlete mi yenildi?
Katliam öncesi Dersim’i romantize etmeye gerek yok. Bu tamamen politik bir yönelim. Bir tarih yazma yöntemi. Kendi içinde birçok farklılık taşısa da netice de Dersim feodal bir bölgeydi. (Bunun yanlış anlaşılacağını biliyorum) Hırsızlık çok yoğundu. Namus cinayetleri işleniyordu. Çalınan keçi yüzünden iki aşiret birbiriyle savaşıyordu. Ağalar ve yoksul halk vardı. Dersim’in halk türküleri bu tarzdan olaylarla dolu. Bugün bu katliamı meşru gören birçok Dersimli yaşlı var. Bunu diyenleri sadece korktukları için öyle söylüyorlar diyemeyiz. Bence Dersim yenilmedi ve ortaya yumruk gibi bir cevap bıraktı. Şöyle diyordu Seyit Rıza: “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana dert oldu ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun!” Sonuçta Dersim ne yenildi ne de yendi. İki tarafa da bitmeyecek bir dert oldu.

“Nasıl ki burası umudun son şehriyse en karanlık umutsuzluğun da şehriydi.”deniyor ya romanda, Dersim bugünkü haliyle ne ifade ediyor sizin için?
Tüm devrimcilerin çok umut bağladığı ama aslında hızla çürüyen bir ahlakın, bir mirasın da şehri. Benim için Dersim, gündemi katarak söyleyeyim;  Dersim, devrimcilerin Kâbe’sidir.

BARBARLAR ZAMANI, Cem Uğur, İletişim Yayınları, 2015. 

Anlatmak, Aktarmak, Anlaşmak (Melike UZUN)

İnsan ömrü uzun. Çok şey unutuluveriyor. Ama bazı “an”lar bazı “durumlar” var ki, hem aklımızın hem yüreğimizin bir köşesine çakılıyor, içimizde “ukde” kalıyor.

Ermeni meselesi günlük yaşamımızda düşmanlık ve hamaset söylemlerinden öte yer bulmaz. Bu yüzden konu üzerinde uzun uzadıya düşünülüp konuşulmaz. Bunun yerine çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakküme, aşağılamaya, yaşam hakkını gasp etmeye varan fikirleri kesin doğrular kabul edilir halk arasında. İktidar heveslileri ve iktidarda olanlar da bu fikirleri perçinleyerek sürdürür, varlıkları için gereklidir bu.

Devlet politikaları, politikacılar işte, okulda, kahvede, sosyal medyada çok sık konuşulsa da bizim gibi faniler için aslolan günlük yaşamımızın sekteye uğramadan devam etmesidir. Aslolan eve ekmek götürmek, çocuğumuza iyi bir gelecek hazırlamak, onun mürüvvetini görmektir. Kötülüğün de iyiliğin de acının da kaynağı bu sıradanlıkta yatar. Dünya üzerinde yaşanan soykırımlara, savaşlara ve elbette Türkiye’deki Ermeni meselesine bu açıdan bakmak en doğrusudur bana kalırsa. Ağlak ve ucuz bir acı pornografisine girişmeden “acı”ya bakabilmekte, içimize “ukde” olanları anlayıp anlatabilmekte asıl marifet. Akif Kurtuluş’un romanında yaptığı gibi.

Akif Kurtuluş’un son romanı Ukde’de, Nuri’nin Londra’daki briç müsabakasında tanıştığı Benjamin’le gönül gözünün açılışına, yanı başındakinin acısını fark edip buna kayıtsız kalmasından duyduğu utanca tanıklık ederiz. Nuri, duyduklarını, fark etmeden yaşayıp gittiği için içine oturan bir meseleyi deftere kaydederek arındığını hisseder. Ama en önemlisi, ona anlatılanları yazarak elle tutulur bir hale getirip kendisinden sonraya bırakır. Yazdıklarını her ne kadar karısından saklamaya çalışsa da utancını geleceğe aktararak bir misyonu yerine getirir Nuri. Duyduklarının, hissettiği acının yok olup gitmesine engel olmak, acısını başkalarına yaymaktır bu misyon.

Utanca kaynaklık eden yaşantı, Sivrihisar’da başlayıp Eskişehir’de bindirildikleri trenle devam eden, bir yerde Bitlis’ten Muş’tan, Adapazarı’ndan Bursa’dan gelenlerle kesişen zorunlu göç yolculuğudur. Yolculuğun ayrıntıları uzun uzadıya, açıktan açığa anlatılmaz. Ama Nuri ne sezip hissettiyse okuyucu da sezip hisseder. Kocası Nuri’nin ölümünden sonra defteri okuyan Cavidan’ın, ikinci bölümde karşımıza çıkan Gurbet’in hissettikleri, zorunlu göçün yarattığı travmaları okuyucuya sezdirir.

Benjamin göç eden insanlara özgü “hiçbir yerde rahat edememe” halindedir. Nuri, Benjamin’i düşünürken bir yandan da kendi anne babasıyla yaşadıklarını da hatırlar. Acı acının aynasıdır ne de olsa.

Göç yoluna ilişkin anlatımların romanda uzun uzun yer bulmadığını söyledik. Ama romanın zaman düzlemlerinden birini Nuri öldükten sonra karısı Cavidan’ın bulduğu defteri okuduğu anlar oluşturur. Bu düzlemde Nuri’nin bıraktığı defterde romanda bize aktarılandan çok daha fazlasının yer aldığını öğreniriz. Cavidan’la birlikte okuyucunun da “ukde”ye tanık olduğu andır bu: “Benjamin Beyin köpeklere neden bakamadığı bölümü bir daha okumaya çalıştım. Yapamadım. İnsan ölülerini köpekler yerken gören on yaşındaki bir çocuğun gözlerine bakamadım.”

Sakin yaşamlarından koparılıp annesiz babasız bırakılmış çocukların hikâyesidir bu. Rahat bırakılsalar, ekmek derdinden başka bir şeyin peşine düşmeyecek insanların hikâyesi. Ama işte izin verilmemiştir, aile, sülale, topluluk olmalarına. Yaşadıklarını anlatan Benjamin’in de, onu dinleyen Nuri’nin de, Nuri’nin yazdıklarını okuyan Cavidan’ın da içten içe sezdikleri budur. Benjamin şöyle der: “Azınlık az olduğunu her dem bilir ama azınlık, az olmak değildir ki! ‘Biz’ olamamaktır. Azınlık bizsizliktir Nuru, bizsizliktir. Sevkiyat artığıyım ya Gardaşım, sırf bunun için, sırf hayatta kaldığım için kendime bile azınlığım ben. Yine de içine gireceğim bir biz arar dururum. […] Hayatta kaldım ya Gardaşım, hayatta kalmak bu sefer beni her gün biraz daha azınlık yaptı. Yaşıyorsun da içinden bir ses diyor ki, senin yerine ölen birisi var, onun yerine yaşıyorsun. O öldüğü için sen yaşıyorsun Benjamin, diyor. Bu sesi duyduğunda hevesin gidiyor, ışığın kararıyor, dünyayı dar ediyorsun kendi kendine. Yaşamak bir ukde gibi kalıyor öyle kendi içinde.”

Romanın ikinci bölümünde “Bizsizlik” duygusunun kökenini bilmese bile insanlara nasıl sirayet ettiğini anlarız. Gurbet, babasını ve ölüm döşeğinde halasının ona söylediklerini anlatır bu bölümde.

Gurbet, halası ölüm döşeğindeyken çalıştığı hastanede nöbetçi olarak kalır. O gece duymak istemediği, kaçtığı bir sır verir ona halası. Babasına söyleyemediği bu sır ağır bir yüke dönüşür Gurbet’te. “Baba sana yalan söylüyorum. Ama kimi koruduğumun şu an ben de ayrımında değilim. […] Sen bir Hidayet’in torunu, Ermeni bir babayla Türk bir annenin oğlu olduğunu ne kadar kaldırabilirsin, ben de emin değilim. […] Senin atalarının bir ucu Sivrihisar’da baba.” Halasının ölüm döşeğindeyken ona söylediğine göre onlar Ermeni bir babanın ve Türk annenin çocuklarıdırlar.

Babanın, kızı Gurbet’le yakın arkadaş olmaya çalışmak gibi boşuna ve umutsuz bir çabası vardır. Baba sanki ona sirayet eden kimsesizlik duygusuyla başa çıkmaya çalışıyordur. Kızına Gurbet ismini koyması ve onunla ölçüsüzce, çok yakın arkadaş olmak istemesinde “biz” olamamanın, yurdundan koparılmış, hısım akrabadan ayrılmak zorunda kalmış olmamın bilinçaltı yönlendirmesi var gibidir.

Son iki bölümde “ukde”yi sonradan hisseden iki kadının, Cavidan ve Gurbet’in anlatarak arınmalarına tanık oluyoruz. Romanın böyle bitmesi tesadüf olmasa gerek. “Ukde”yi hafifletmenin en iyi yolu anlatmak ve aktarmak olmalı. Anlatmak, aktarmak, anlaşmak.


UKDE, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, İstanbul 2015.


Zeplin, Çizgi Filmler ve İnsanlık Halleri (Melike UZUN )



Çizgi filmlerle fantastik edebiyatın kesiştiği bir yer var.  Fantastik, hayatın ağırlığını, şiddeti, iktidar mücadelelerini ağlak ve yapışkan diyaloglara dönüştürmeden anlatan bir tür. Çizgi filmler gibi. Oğlumun  kendinden geçerek izlediği Gumball’lara aylarca göz ucuyla, şaşarak baktım. Bu tuhaf figürlerin nesi sevilebilirdi, karşıdan bakınca gerçeklikten tamamen kopuk görünüyorlardı. Sonradan, dikkatle izleyince fark ettim ki neredeyse kocaman bir kafadan oluşan kahramanların maceraları çok “insan”ca. Pek çok filmde, kitapta bile yaratılamayan karakterler orda canlanmış. Beceriksiz babayı sahiplenen, beceriksizlikleri onarmaya çalışan çocuklar, istemediği video yayınlandı diye internete savaş açan, donat olduğu için yediği her şeyi dışarı atan, sevinen, sinirlenen, hayal-gerçek yaşayanlar. 

Karin Tidbeck’in yazdığı, Tülin Er’in Türkçeye çevirdiği Zeplin’de de gerçeklikle kurulan bağ buna benzer. İlk öyküde, yazarın, zeplini  nesneliğinden soyutlamadan bir insan gibi betimleyişi  başta yadırganıyor : “Bedeni şehvetli bir elipsti, mat derisi güzel yuvarlak iskeletini sıkıca sarmıştı. Kenarlarda yuvarlanan kalın cam pencereleri ile küçük gondolu, koyu renk ahşaptan yapılmış (maunun en kalitelisi) ve pirinç detaylarla (hepsi elle işlendi) süslenmişti. … Beatrice mükemmeldi.”  Bir insan gibi betimlenen ve Beatrice adı verilen bu nesneyi varlığımızdan çok uzak bir yere koyarız. Ama, öykünün sonlarına doğru zeplinin “aşk” gerekçesiyle alıkonduğu ambarda çok uzun süre yaşadığı tutsaklığın ve mutsuzluğunun farkına varıveririz. Bir insan neden “zeplin” olmasın ki… ya da tam tersi…  Zorunluluktan çalışıyor, aile sahibi oluyoruz, sağır değiliz ama konuşamıyoruz. Zeplin gibi.  Söylenmesi, anlatılması zor gerçeklikle mesafe ancak böyle bir fantastik öyküyle sağlanabilir ya da  başta söylediğim gibi, çizgi film yoluyla. Aksi, her an bir melodram tadına dönüşme riski taşır.  Her Cederberg’in yabanarısına dönüşmesi, tüpten doğan bebekler ve onları dışarıdan koruyan bir annenin karnında yaşamaları, bedenlerinde yağ biriktiren teyzeler, Jagannath’ta içinde erkek ve kız çocuklarıyla birlikte  babayı taşıyan dev anne Zeplin’deki öykülerin kahramanları ve hepsi karşımıza bir çizgi filmde çıkabilecek türden.

“Doktor Franz Hiller  bir zepline aşık oldu.”  

Zeplin’in ilk öyküsü Beatrice böyle başlıyor.  Bu cümle öykülerin tümündeki hayalle gerçek, doğal ile doğaüstü, karanlık ile aydınlık, umutla umutsuzluk  arasında gidip gelen tekinsiz ve gizemli atmosferin hem işareti hem özeti.  

Kısa boylu,  tıknaz, banka oturduğunda ayakları yere değmeyen ve bu yüzden dalga konusu olan Herr Cederberg’in bir yabanarısıyla aynı kaderi paylaşması umutsuzluktan çıkış yolu olur. Ama bir insanın uçmasının imkansızlığı onu tekrar karanlığa bırakır. Tam da “tekinsiz”lik dediğim şeyin kendisidir bu gel git.  Jagannath ve Teyzeler öykülerinde de birbirinin içinde yaşayan canlıların trajik bağımlılıkları, mekan ve zamandan soyutlansalar bile  karanlığı aşamamış olmaları ama yine de bir yandan bu soyutlanmışlığın, sonunda beklentinin gerçekleşeceğine dair umudu taşıyor oluşu yine iki uç arasında salındığımızı gösteriyor. Ove Lindström İçin Bazı Mektuplar’da ölen babaya mektup yazan kızın da yaşamla ölüm arasında bir yerde olduğunu sezeriz. Rengeyiği Dağı isimli öyküde Sara’nın kayboluşu anlatılırken yine mistik unsurlarla sert gerçeklik arasında gidip gelinir. Bu gidip gelmeler ikilem ya da tutarsızlık değil, insanlık halinin öykülere sirayet edişidir. Bu, öyküleri etkileyici ve özgün kılan özelliklerden en önemlisidir.

Öykülerin pek çoğunda, karşısındakini severek, sevdiği için, aşık olduğu gerekçesiyle bağımlı kılma, istediği hayattan yalıtma, kısacası zulmün en görünmez olanı yine görünmez, belli belirsiz bir biçimde anlatılıyor.
Kitabın kapak tasarımındaki estetik ve bu kapağın cildin üzerine geçirilmiş olması bana kitabın “değerli” bir nesne olduğu düşüncesini tekrar hatırlattı. Çantamda taşımaktan, her sayfasına eciş bücüş harflerle notlar alıp bir daha okunmaz hale getirdiğim kitapların aksine, Zeplin’i okurken içimden bir ses “karalama, yazma, temiz tut” dedi hep. Sonra anladım ki bu kitabı çocuğum için saklamak, ben yaşarken okursa,  insanların birbirini tutsak etmesi ve bunun kurmacayla nasıl anlatılabileceği, çizgi filmlerle öykülerin ortaklığı üzerine onunla konuşmak istiyorum. Çünkü, Zeplin o türden kitaplardan. 

Son söz olarak, elbette, bütün bunları söyleyebilmemiz öncelikle iyi bir çeviriye bağlıydı. Tülin Er’in çevirisi pürüzsüz. Üsluptaki yavaşlık ve yalınlığı dilimize aktarmış.

ZEPLİN, Karin Tidbeck, Aylak Kitap, 2014

Kadınların Tarihi (Melike UZUN)

“Her zaman meçhul askerden daha meçhul birisi vardır.  Meçhul askerin karısı.” Komünist Manifesto’dan beri tarihsel bilgi üretiminin yalancı bir iktidar edimi olduğunun farkına varıldı.  Tarih generallerin ve kralların başarı ve başarısızlık hikâyelerinden değil, cephede savaşan erlerin, yapıya taş taşıyan kölelerin, kendilerini savaşa sürükleyenle, köleleştirenle mücadelesinden oluşuyordu.  Böylece er ve kölelerin hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmaya başlandı. Ama anlatılan yine erkeklerdi.  Meçhul askerin karısı yok sayılmaya devam edildi, en fazla bir lütuf olarak askerin, erkeğin arkasında bir süs, renklendirici olarak yer edindi kendine.

Tarihyazımının dışında bırakılan kadının deneyimleri görünmez kılınıyor, tarihsiz ve deneyimsiz bırakılan kadın çocuk ve delilerle aynı kaba konup karar verme, iradeyle davranma,  mücadele etme yetileri yok sayılıyordu.  Bu yüzden “kadınların tarihini kadınlara kazandırmak” gerekiyordu.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında, tarihyazımında kadınların yok sayılmasına değinilirken bir yandan da Osmanlı’dan günümüze, dünyadan örnekleri de karşılaştırarak kadınların tarihinin dökümü yapılıyor. Kitap, Berktay’ın, tarihin cinsiyeti ve tarihyazımının nasıl olması gerektiği, kadınların tarihteki varoluş durumları ve mücadelesine odaklanan on üç makaleden oluşuyor.

Ülkemizde kadınların “insan hakları”nın güvence altına alınmasının milim milim ilerleyen tarihini okuyoruz bu yapıtta.  Kamusal hayatta erkeğin kadına uyguladığı hak ihlallerine karşı yapılan yasal düzenlemelere rağmen erkek, özel alanda özgürlüğünü kısıtsızca kullanmayı sürdürüyor. Osmanlı’dan günümüze kadar kadın hakları konusunda çıkan yasalarda kısmen iyileştirmeler olsa da temeldeki gerçek şu: “Bütün bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını özerk bir insan varlığı değil de baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. hallerde kendisinin değil, ona sahip olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır.” (s.101)
Berktay,  “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” makalesinde uzunca bir yer ayrılan Türk modernleşmesinde kadının konumunun “erkekler tarafından sıkıca çizildiğini”, bunun, ideal kadın ile varolan kadın arasındaki çelişkinin ataerkil çözümü olduğunu belirtir. Bu ataerkil çözümle de yetinmeyen erkekler toplumsal kurumların değişimi konusunda modernleşme savunucusu olsa bile, kadının konumu söz konusu olduğunda İslamcı/gelenekçi kesime yakın hissetmiş, hepsi kadınları “iyi zevcelik ve annelik”le sınırlandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kadınlar kamusal alanda farklılıklarını ve cinselliklerini bastırmak zorunda kalmışlar, uluslaşma sürecinde ne yapsalar “ulusun özevlatları” olamayacaklarını anlamış ve derin bir karamsarlığa kapılmışlardır. 

Ardı sıra gelen makale “Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği”nde 90’lar ve 2000’lerde etkin olan İslami feminizm ve bu kimliğin talep ve savunmalarına Batılı feministlerin verdiği destek eleştiriliyor. Berktay’ın dinsel kimlikler ve bu kimliklerin kadın mücadelesindeki etkileri konusundaki tespitleri günümüzü anlama/anlamlandırma açısından çok önemli. “Daha başından düşman bir dış dünyaya karşı sığınak, ‘içerde’ olanlar için de dayanışma görevi gören, savunmacı kimlikler bunlar. Aynı zamanda kurumların özerkliğini yok eden globalleşmeye karşı sınırları bulanıklaştıran ve istikrarsızlık yaratan yeni ve esnek ilişkiler ağına karşı ve nihayet ataerkil ailenin krizine karşı bir reaksiyonu ifade ediyorlar. Ataerkil ailenin dünya çapında krize girmesiyle kişiliğin ataerkil dayanakları yıkılınca, ailenin ve cemaatin ‘aşkın’ değeri ‘tanrı iradesi’ olarak yüceltiliyor. Zaten söz konusu kimliklerin esas gücü de sınırları belirsizleşmiş ve değişkenliğinden ötürü daha da tehdit edici hale gelmiş bir dış dünyaya karşı insanlara kesinlik ve korunma vadeden sığınaklar olmasında yatıyor.”  Böyle bir ihtiyaca denk düşmesine rağmen dinsel kimlik savunucularının büyük bir kısmı kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını hararetli bir biçimde savunduklarından farklılıkların özgürce ortaya çıkmasına engel olurlar ve toplumun, geleneksel cemaatçi kalıpların yarattığı sınırlar içinde kalmasına yol açar.
“Meşum Kadınlar”da mitolojiden çağımıza, Medusa’dan Femme Fatale’e kadar iktidar tarafından uğursuz ve ölümcül ilan edilen kadınların tarihine göz atıyoruz. Sonrasında Behice Boran’ın sosyalist mücadelede “kadın” ve “kendi” olarak yer alışına ve Suat Derviş’in edebiyatın testosterondan geçilmeyen ortamında cesaretle yazmasına tanık oluyoruz.

Son makale “Salem’in Cadıları”nda 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı olduğu gerekçesiyle asıldığı sorgulama ve yargılama süreci, cadı avlarının üç yüzyıllık tarihiyle birlikte anlatılıyor.  15. Yüzyılda papalık fermanıyla onaylanan iki rahibin öteki rahip kardeşlerini uyarmak için yayınladıkları bildirgede  “Çok kadının olduğu yerde çok cadı olur.”deniyordur. Sonrasında da “ Katolik inancına ebelerden daha fazla zarar veren kimse yoktur. Eğitim görmemiş bir kadın şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür.”diye devam edilir. Burdan,  çoğunlukla topluluk dışında kalmış, sivri dilli bağımsız kadınların öldürüldüğü bu cadı avlarının temel nedenlerinden birinin erkeklerin toplumsal statülerinin sarsılma tehlikesi olduğu görülür. Çünkü o dönemde eğitim almış erkek doktorlar geleneksel şifacı/ebe kadınlardan rahatsızdırlar. Kadınların şiddet, yaşam hakkının gaspı ve buna karşı mücadelelerinden oluşan tarihlerinin toplumsal histeri biçiminde yaşanmış bir parçasıdır bize aktarılan. Bu parçayı okuyunca günümüzde “cadı” diye çağrılan kız çocuklarının yetişkin kadın olduklarında varlıklarını tehdit edecekleri düşüncesinin erkeklerin bilinçaltında hâlâ sürdüğünü sezeriz. Yaramaz erkek çocuklarına layık görülen yüreklendirici “aslan” sıfatı, kız çocukları için biraz da serzenişle söylenen “cadı” ya dönüşür çünkü.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabı feminizmin başucu kitabı, ancak şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki kadınlar açısından tarihin de başucu kitabı. Kadınlar tarihlerini kazanmalılar. Bu, feminist mücadelenin bir parçası. Kadını erkeğin ötekisi olarak kurgulayan söylemlere inat kendi tarihimizi yazıp aktarmalıyız.

TARİHİN CİNSİYETİ, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2012.


Zehir Hepimizin İçinde (Doğuş SARPKAYA)

Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.

Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar, tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir.

İlk öyküden –Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz.

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında.

Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine... Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.”

 Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.

Karanlık, Yoğun, Sarsıcı

Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim.  İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. 

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık O’nu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki.  Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir”. Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum.

KÜRAR, Melike Uzun, İletişim Yayınları, 2014.

Kalıcılığın Büyüsü ve Ömürlük Serüven (Melike UZUN)


Yaşar Kemal’in kitaplarını ilk kez okuduğum yıllar bir serüven hissi bıraktı bende. İnce Memed’le başlayıp Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu’yla süren bir serüven.  Sanırım 1989 yılıydı, Milliyet Sanat bir Yaşar Kemal eki vermişti. Şimdiki gibi kuşe kâğıda alışık değildik. Saman kâğıt üzerinde, görmeyen gözü iyice belirgin olarak çizilmiş, karakalem bir Yaşar Kemal portresi. Portrenin yanında da bir pamuk dalı vardı yanılmıyorsam. O yıllardan itibaren edebiyatımızda Çukurova, toprak, pamuk dendiğinde ve hatta destan, ağıtlar söz konusu olduğunda Yaşar Kemal’i hatırladık hep.

2014’e geldik.  Aradan yirmi yıldan fazla zaman geçti. BirGün Kitap ekibi yazar üzerine dosya yapma kararı alınca, ilk dosya konusu için tek isim vardı karşımızda, tartışmasız: Yaşar Kemal.

Elime Deniz Küstü’yü alarak Yaşar Kemal’in kalıcılığı, okur üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye başladım. Ben Deniz Küstü’yü okurken polislerin 2013 Haziranında Kızılay’da vurduğu Ethem Sarısülük’ün duruşması oldu.  Mahalle esnafı ve polislerin döverek öldürdüğü Ali İsmail Korkmaz’ın davası peşi sıra geldi.  Zulmedenlerin zulmünü mahkemeler, gazeteler, televizyoncular savunuyordu.  “Adalet”in suçluları koruduğunu görüyorduk. 

Ben bu arada Deniz Küstü’yü okumayı sürdürüyordum.  Romanın kahramanı Zeynel, İhsan’ı mahalle kahvesinde öldürdü. Kaçmaya başladı. Bu arada Amerika’ya ithal edilen balık yağları için Marmara’daki yunuslar katlediliyordu. Yine romanın kahramanı Selim balıkçı, öldürülen yunuslar için hükümet makamlarına dilekçe veriyor, balıkçıları ikna etmeye çalışıyor ama alayla, umursamazlıkla karşılaşıyordu.

Tam bu sırada Soma’yı duyduk. Kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir katliam. Suçlular gözümüzün önünde. Aynı Ali İsmail’i, Ethem’i öldürenler gibi. Ama yine gözümüzün önünde, gözümüzün içine baka baka bunca insanın ölümü doğalmış gibi beyanlar verildi.  Hiç kurtulmadığımız “haksızlığa uğradığımız” duygusuna daha güçlü tutulduk.  Bunca yıldır yaşatılan, bugünlerde iyice yoğunlaşan bu duyguyla Yaşar Kemal’in kahramanlarını daha iyi anlıyordum. Zeynel ve Selim için iki yol vardı: Ya sinerek yaşamak ya da karşı gelmek. Haklarını burjuva hukuku içinde aramaya çalıştıklarında kapılar yüzlerine kapanır. Tek bir yol kalır: Karşı gelmek, başkaldırmak.  

Yaşar Kemal, bu toplumdaki tükenmeyen adaletsizlik ve ezmeye maruz kaldığında bireysel adaletini tecelli ettiren insanları anlatır. Bu insanlar yaşadığı haksızlık karşısında kendi adaletini var eder, bir yandan çok korkarken bir yandan  “öfkelerinin gücüyle”  korkusuzlaşırlar.  Bir halk kahramanını anlatmaz Yaşar Kemal, halk tarafından söylencelerle kahramanlaştırılan ya da cani ilan edilenleri anlatır. Ancak mesele, bu kahramanların, her durumda, toplum düzeni ve bu düzeni temsil edenler tarafından çileden çıkartılıp başkaldırmış ve düzeni hiçe saymış olmalarıdır.  Deniz Küstü’nün kahramanı Zeynel ve Selim çok naif olmalarına rağmen ikisi de katil olmuşlardır.

Yaşar Kemal’in kahramanları yalnızca bir mücadeleyi anlatmak için kurgulanmış tipler değildir. Bu açıdan bakıldığında onun roman karakterleri düz değil katmanlıdır; çok yönlü okumalara açıktır her zaman.  Selim, yunuslarla yoldaşlık eder,  öyle ki bir denizkızına sevdalandığı ve ondan çocukları olduğu haberi yayılır. Tek düşü bir köşk yapmaktır.  Bu yüzden hiç harcamadan para biriktirir. Adı cimriye çıkmıştır. Köşk yapmak için beğendiği arsalara ağaç diker. Sanır ki ağaç diktiği arsa kendisinindir.  Zeynel çocukları bir katilden beklenmeyecek kadar çok sever, banka soyarak elde ettiği parayı çocuklara dağıtır.

Deniz Küstü’nün beklenmedik ve çarpıcı sonu insanların “kendi içinde tutarlılığını yaratmış ve belirlenmiş normlarla oluşan ama hep bir kesimin aleyhine işleyen toplumsal düzen”in kurbanı oldukları düşüncesini güçlendirir.

Romanın gerçekçi içeriği klasik-gerçekçi edebiyatın keskin kalıplarından uzaktır. Kahramanların,  Zeynel ve Selim’in hikâyeleri halk içinde kulaktan kulağa yayılırken bir masala dönüşür.  Bu masal romanın gerçekçi düzlemini yavaşça, hissettirmeden başka bir noktaya kaydırır. Bu nokta romanların atmosferine büyü salar.  Bu,  bence kalıcılığın da büyüsü olur.

Yaşar Kemal, yıllar boyunca kırsalı ya da kırsaldan şehre göç edenleri sıkıştıran toplumsal düzeni anlattı.  Yalnızca toplumu değil, belirlenmişliğe karşı koymak için çırpınan bireyi konu edindi. Tüm bunları klasik gerçekçiliğin kalıpları dışında bir üslupla ele aldı. Yaşar Kemal işte bu yüzden kuşaklar boyunca Türkçe’de ve başka dillerde okunacak. 

Ama başka bir gerçek daha var ki kahramanına şu sözleri söyleten yazar bazen sadece bunun için baş tacımız olacak:

“O polislerin gözlerini gördün mü?” diye sordu Selim balıkçı. 
“Gördüm,” dedim.
 “Delirmişler,” dedi. 
 “Çok tuhaf, delirmişler,” dedim. 
“İlk bakışta bana da öyle geldi.” “Çok bilirim,” dedi Selim balıkçı, “bu gözler kana susamış insanların gözleridir. Çok gördüm, hep böyle, öldüreceklermiş gibi bakarlar… Hep böyle… Korktum. Hasan Beyee…” 
 “Ben de korktum.” 
“Bunlar birilerini öldürmeye hazırlanıyorlar, öyle değil mi?” dedi Selim balıkçı. 
“Öyle,” dedim. “Arkalarında da iktidar.” 
“Vay anasını,” dedi Selim balıkçı. “Gerçek mi?” 
“Gerçek,”dedim. “
İyi ki çocuğum olmadı,” dedi Selim. “Olsaydı bunlar öldürürlerdi.”

DENİZ KÜSTÜ, Yaşar Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2014.




Militarizme Karşı Merhaba Asker (Melike UZUN)

Murathan Mungan’ın hazırladığı “şüpheli asker ölümleri” temalı öykü seçkisi “Merhaba Asker” Metis yayınlarından çıktı.

On altı yazar birer öyküsüyle katılmış seçkiye: Niyazi Zorlu, Sibel K. Türker, Müge İplikçi, Behçet Çelik, Toprak Işık, Neslihan Önderoğlu, Türker Armaner, Haydar Karataş, Hakkı İnanç, Seray Şahiner, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Bora Abdo, Aslı Tohumcu, Murat Özyaşar, Şule Gürbüz.

Mungan seçkinin önsözünde yapıt hakkında “… önceden seçilip belirlenmiş bir temanın izini süren yazarların bu kitaplar için özel olarak kaleme aldıkları öykülerden oluşuyor.” diyor. Bu yöntemle oluşturulan “tasarım kitap”larda öykü ısmarlanmış olduğu için ruhsuz, plastik kokulu bir yapıtın ortaya çıkma olasılığı vardır. Bu istenmeyen olasılık kitap ortaya çıktıktan sonra genellikle realiteye dönüşür. “Merhaba Asker” de ise tam tersi, birkaç öykü dışında, yazarların çoğu şüpheli asker ölümlerinin yüreğimize düşürdüğü “kor”u , kocaman bir ateşe döndürmeden, tam da olması gerektiği gibi, usul usul ama uzun süre yanacak biçimde harlandırıyor.

Kitabın önsözünde Murathan Mungan şüpheli asker ölümlerinin anlamını, sürecini, istatistiğini genişçe anlatmış. Konunun acıtan gerçekliğini bir de ben tekrarlamak istemiyorum. Ancak öyküleri okurken kafamda bir isim dolaştı durdu : Sevag. Sevag Balıkçı 2011’de Ermeni Tehcirini Anma Günü 24 Nisan’da askerliğini yaparken asker arkadaşının silahından çıkan kurşunla öldürüldü. Sevag öldürülmeden önce nişanlısına A. Adlı arkadaşının “Ermenistan’la savaş olursa ilk öldüreceğim insan sensin” dediğini, Ermeni olduğu için herkesin aleyhinde konuştuğunu, imam olan bir arkadaşının kendisine Müslüman olması konusunda telkinde bulunduğunu, korktuğunu anlatmıştı. Olayın 24 Nisan’da meydana gelmesi, Sevag’ın nişanlısına söyledikleri, olayın “nefret” kaynaklı olduğunun işareti . Asker ölümlerinin gözümüze soktuğu bir gerçek var : Militarizmin varlığını sürdürmesi ırkçılığın ve ayrımcılığın var olmasına bağlı. Üçü birbirini besleyen çirkin canavarlar. Canavar, kahraman olma vadiyle kandırdığı yoksul insanları mideye indirerek büyüdükçe büyüyor.

“Merhaba Asker” canavarı “öykü”nün türlü türlü diline tercüme etmiş. İşte bu tercümeden göze çarpanlar:

Kahraman:

Kahramanlık, aslında, hidrojen gazıyla şişirilmiş, korkuluğa benzeyen, kocaman plastik bir adamdır. Bizim kıymetlilerimiz ise kahramandaki “kahır” tınısını sezenlerdir. Ve biz, nefret kurşunuyla öldürülen, kahramanlığın kahrını bilenlerimiz için istiyoruz ki: “hatırladıkça benzi solmuş bir kahraman o tahttan, sanki karşısında soluklarını tutmuş, ayakta kıpırtısız bekleyen bir kalabalık varmışçasına eşi benzeri görülmedik bir haşmetle ayaklansın.”

Artık, ayrımcılığın yaşamımızı karartmasını istemiyoruz ne de olsa…

Kâhin:

Evleri için öfkeyle “Burası Kerbela’dır” diyen yoksul ailenin Yakub, Yusuf, Yunus, Davut adını verdikleri oğullarının askerde öleceği kehanet değildir. Çocuklar Kerbela’da doğmuştur ne de olsa.

Okuyucu ölüm haberini veren kâhine dönüşür öyküyle. Olanlar öyle ağırdır ki uzaklaşmak istersiniz.

Estağfurullah Asker:

Kışla, Kürt bir askerin kendisini anlayan başka bir askerle dostluk kurmasına bile izin vermez. Kürt asker duygudaşını kendisine benzetir; tedirgin, kaygılı, tetikte yapar. “Tuhaf bakış”ta “korkak kaza kurşunları”nı göre göre nasıl sürdürülür dostluk? Yapılacak bir şey yoktur. Kışla ve koğuşlar, aygıtlarını adalet üzerine değil, kirli varlığını temize çıkarma üzerine kurmuştur ne de olsa…

Nöbete Benim Yanımdan Gitti:

Kimi zaman inanamazsınız ölümün, öldürülmenin anlamsızlığına. Birkaç saat önce konuştuğunuz, dertleştiğiniz, gülüştüğünüz asker, öldürülüvermiştir. İnanamazsınız. Siz şakalaşırken ölmemiştir de, nöbetteki arkadaşıyla şakalaşırken ölüvermiştir. İnanamazsınız, nöbete yanınızdan gitmiştir ne de olsa…

Ammo’ya Bir Tabut:

Ammo kışlada öldürülecektir. Kesindir. Ammo Süryani’dir. Adı Selim olan Süryaniler de vardır. Ama Ammo öldürülür. Çünkü o hem Süryani’dir hem de adı Ammo’dur. İçi karalar, ne biçim isim bu, diye düşünecektir ne de olsa…

Tel Örgü:

Öldürüleceklerdir. “İsimleri bir doğum lekesi gibi yıllardır işaretliyor”dur onları ne de olsa.

Kişer Pari Mama:

Er Sevag vurulduktan sonra annesi anlatıyor. Yedi buçuk aylık doğan Sevag’ta hep bir araz kalacağını düşünmüş anne, şöyle diyor: "Meğer Sevag'da kalan araz, kendisini ölüme kadar götüren aşırı iyi niyet ve saflıkmış." Er Sevag, vurulmadan kısa bir süre önce arkadaşlarıyla yemek için paskalya çöreği istemiş. Anne de durur mu yapmış ne de olsa…

Sevag için, zorunlu askerliğini yaparken nefret ve ayrımcılık nedeniyle öldürülenler için okumalı Merhaba Asker’i . İntihar ettiği söylenen askerlerin ailelerinden 1 lira 100 kuruş kurşun parası istedikleri, bu parayı isteyerek “insan”ı yok saydıkları, düzenlerinin devamını yürek parçası evlatları hiçe saydıkları için, hiçbir şeyden daha değerli olamayacak insan hayatını savunmak için Merhaba Asker!

Kuir Düş'ün (Melike UZUN)

Kuir [ing: Queer] ekseninde yayınlanacak kitaplar dizisi için Düş’ün isabetli bir kavram. Çünkü kuir kurallar ve mantık silsilesi içinde geliştirilen bir disiplin olmaktan çok, yolu “düş”e çıkan bir bakış. Sel Yayınları’nın kuir dizisi biraz da bu yüzden olsa gerek “Queer Düş’ün” adıyla çıkıyor. Şimdiye kadar üç kitap çıktı bu diziden ve üçü de kuiri farklı yönlerden kavramamızı sağlayacak türden.

“Queer Tahayyül”, makalelerden oluşan bir derleme. Bu derleme kuirin çok da uzak olmayan tarihini ve içeriğini, eğer yapılabilirse tanımını anlamamıza elveriyor. Queer Tahayyül’ü derleyen Sibel Yardımcı ve Özlem Güçlü ile yaptığım söyleşide şöyle diyorlardı: “Bu zaman boyunca, hem tuhaf, yamuk hem de ibne demek olan, dolayısıyla olumsuz anlamlarla yüklü bir kelimenin, damgalanıp dışlanmasına neden olduğu grup tarafından sahiplenildiğini görüyoruz. Buradan bizi cinsiyete, cinselliğe, cinsel yönelime dair temel varsayımlarımızı yeniden düşünmeye davet eden kocaman bir düşünceler, metinler ve pratikler yelpazesi çıkıyor. Bu müthiş bir özgürlük imkanı tabii. Bunun yanında, queer’in açtığı alan cinsellik ve cinsiyetle de sınırlı değil. Queer teori içinde cinsellik ve cinsiyetin, ırk, etnisite, sınıf, sakatlık gibi farklı kimliklerle kesişimlerinde nasıl şekillendiği önemli bir hareket noktası haline geldi.” Yapıtta, derleyen yazarların tanımı doğrultusunda, kuir teorinin hareket noktası olan cinsellik ve cinsiyet, ırk, etnisite, sınıf, sakatlık gibi farklı kimliklerle kesişimlerinde nasıl şekillendiğini anlatan makaleler bir araya getirilmiş.

Queer Tahayyül’de derlenen makalelerle kuirin tarihi ve tanımıyla tanışan okuyucu dizinin ikinci kitabı olan “Straight Düşünce”’de düz, eşcinsel olmayan, heteronormative düşüncenin hegemonik olduğu gerçeğinden hareketle, dayatılan hetoroseksüelliğin güçle sürdürüldüğü toplumsal düzene savaş açan lezbiyenlik anlatılıyor.

Mesele şu ki heteroseksüel kültürde kadın ve erkek cinsi üzerinden dar alanlı mücadeleler hiçbir işe yaramayacaktır. Feminizm de bunlara dahil. Her ne kadar feminist mücadele olmasaydı lezbiyen mücadele de olmazdı, dense de feminizm bugün heteronormative sınırlar içine hapsedilmiş durumda. Gerçek bir dönüşüm için düşünce, dil, sınıf kategorisi olarak kadın ve erkek cinsini reddetmek gerekir. Bu noktadan hareketle lezbiyenler kadın değildir.

Monique Wittig’in Straight Düşünce’sinde, düz düşünceden “kuir”e geçişin “lezbiyen” dilidir bu söylenenler. Söylenenlerin eyleme geçmesinin olanağı “dil”dir Wittig’e göre. “Cinsin katı yasasına ve sistemli zorlamasına karşın je(ben) diyebilme imkanı, bütün bireyler için birbirleriyle konuşmak, cinslerin dışında birbirlerini kavramak imkanıdır. (…) yani cins tamamıyla yok edilmelidir. Bu girişimin tamamlanabilmesi için bizzat dilin kullanımı yoluyla bütün araçlar mevcuttur.” Bu araçlardan yaratılacak ‘Truva Atı’, eşcinsel özneleri düşman bölgeye yaymalıdır Wittig’e göre. Yapıtta, lezbiyen, eşcinsel mücadelede edebiyata ve kelimelere biçilen rol, yabana atılmayacak cinsten.

Dizinin üçüncü kitabı “Çuvallamanın Queer Sanatı”nda ise bambaşka kişiliklerle kesişir teori: vasat akıllı, şapşal, unutkan, çocuksu karakterlerle… Aslında şöyle de diyebiliriz: Judith Halberstam, kuiri fark etmeden hayatımıza nasıl dahil ettiğimizi anlatır. Kung Fu Panda, Tavuklar Firarda, Kayıp Balık Nemo, Sevimli Canavarlar, Oyuncak Hikayesi, Robots, Shrek, Kayıp Balık Nemo ve pek çok animasyon filmleriyle kuir hayatımızın ortasındadır. Filmlerin ortak noktası, kahramanların idealize edilmiş “başarı” hikayelerinden çok “başarısızlık” ya da “alt”ta olma halinin ön plana çıkarılmış olması. Bu filmlerdeki kahramanların, özellikle, belli bir ahlâk anlayışlarının, dini inanışlarının olmaması, bedenlerini ve hayatlarını kontrol edebilecek güçten yoksun oluşları onları “kuir” yapar.

“Çocuksu olanla, dönüştürücülük ve queerin arasında beklenmedik yakınlaşmalara yol verdiğini gördüm” diyen yazar, beyaz erkek aptallığını konu eden, yazarın deyimiyle dördüncü sınıf ergen komedisi Kanka, Arabam Nerde (Dude, Where Is My Car/ Danny Leiner) adlı filmin kuir geçişlere pek çok sağlam filmden daha uygun olduğunu uzun uzadıya anlatır. Bir anlamda, mükemmel olduğu için değil, aptal, sakar, sarsak olduğu için yakınlaştığımız kahramanların pratikleri, izleyiciye farkında olmadan kuir olanak olarak yansır. Transseksüel bir kadının transseksüel erkek arkadaşını öpmesi karşısında aptal kahramanların, “şimdi bu bizi iğrendirmeli mi yoksa uyarmalı mı” sorusu, kendini pek az önemseyen bu kahramanların izleyiciye de aynı duyguyu geçireceği bir kuir anlatı olanağını içinde taşıyor olabilir.

“Zayıfların silahı” olarak çuvallamaya sahip çıkmalı, düşüncesini işleyen kitap, hiç kimsenin kaçamadığı, yalnızca yok sayabildiği “zaaf anları” “zaaf durumları”yla barışma fikrini de alttan alta, bir kişisel gelişim kitabından çok daha ustalıkla, fark ettirmeden veriyor.

Normların üretimine derinden bağlı başarı, zeka, akıl, hafıza kavramlarının ters yüz edilişiyle karşı karşıya kaldığımız bir yapıt olarak “Çuvallamanın Queer Sanatı, ölüm ve hayal kırıklığının etrafından dolanacak yollar aramak yerine, sonlu olanı kabul eder; absürd, şapşal ve umutsuzca şavalak olanı kucaklar. Sınırlar ve sonlara direnmek yerine, gelin de kaçınılmaz fantastik çuvallamalarımıza geri dönelim”

Sonuç şu : “Çuvallamayı Daha Çok Pratik Edin!”

Tersine Pharmakos (Melike UZUN)

Terry Eagleton “Thomas Mann’in Kirpisi” makalesinde Antik çağ Yunanistan’ındaki günah keçisi (pharmakos) geleneğinden söz eder. Yıl boyunca biriken kirlilikten kurtulmak için seçilen iki kişidir günah keçisi. Thargelia şenliğinde bu kişiler kentin sokaklarında teşhir edilir, üreme organlarına vurulur ve öldürülür. Pharmakos sembolik düzeyde topluluğun suçunu yüklenir ve bu şekilde arınmayı sağlar. Günah keçileri toplumsal hiyerarşinin en alt kesimlerinden seçilse de Eagleton bu söylenenlerin hemen arkasından şunu ekler : “Topluluğu bu şekilde temsil etme ve günahlarından kurtarma gücüne sahip olması yönüyle pharmakos tersine çevrilmiş bir kral figürüdür.”

Thomas Mann’in Nisan ayında Can Yayınları’ndan Şeyda Öztürk’ün çevirisiyle yayınlanan Majesteleri Kral adlı romanındaki başkahraman veliaht, bir kralın kimi zaman tersine çevrilmiş pharmakos olabileceğini düşündürüyor.

Klaus Heinrich bir ülkenin ikinci veliahtı olarak doğar. Ancak, bir eli diğerinden küçüktür ve gelişmeyecektir. Bu, bir ülkenin kralı olacak biri için ağır bir yük, acı çekme nedenidir. Kral, baba Johann Albrecht oğlu Klaus Heinrich doğduğunda şöyle der : “Ne büyük engel! Ne büyük ayak bağı! Sürekli dünya karşısında cesur duruşunu korumak zorunda olacak. Bu gerçeği yavaş yavaş sızdırmalıyız ki halkın karşısına ilk çıkışında büyük şok yaşanmasın. Hayır, henüz buna alışamadım. Tek elli bir prens.” Bu, bir kehaneti anımsatır. Yüzyıldır söylenen bir kehanettir bu: Tek elli bir prens, ülkeye alışılmadık vaatler, refah getirecektir.

Klaus Henrich, gerçekten de ömrü boyunca sağ elini halktan, görüştüğü insanlardan saklamak zorunda kalır. Bu durum beraberinde konumunu, yaptıklarının, yaşadıklarının anlamını sorgulamayı da getirir. Bir yandan yalnızlığının farkına varıp “halk”la iletişim kurmaya çalışmanın bir yandan bunun imkansızlığını fark etmenin acısıyla kıvranırken kendisine “çıkış yolu” buluverir. Ancak, bu çıkış “grandük” olmanın yerinden oynatılamaz ağırlığı yüzünden kapalıdır. Majesteleri Kral Klaus Henrich’den beklenen, istediği gibi davranması değil, ülkesi ve halkı için kendisini feda etmesidir. Alt sınıftan bir pharmakosla Grandük’ün ters özdeşliği bu “kendini feda etme/kurban olma” üzerine kuruludur.

Majesteleri Kral, bir bakıma “kurban verme/olma” kültürünün olumsuzlanmasıdır. Bu denli kesin bir yargıya varmak için iki neden var. Birincisi Klaus Henrich’in pek çok kişinin ve çok değer verdiği öğretmeni Doktor Überbein’ın “yüce görev”i yerine getiremeyeceği uyarısının tam tersini gerçekleştirmesi ve kendisi de “kurban” figürü olan Überbein’ın bu öngörüsünde haksız çıkması. Sonuçta, kurban olmayı, günah keçisi olmayı reddeden Klaus’un halkını refaha kavuşturup onların saygısına eskisinden daha çok ulaşması. İkincisi ise Überbein’ın yaşamı.

Romanın düşünce dokusunda Klaus Henrich’in öğretmeni Überbein’la diyaloglar önemli yer tutar. Überbein, öğrencilerini koruyormuş gibi görünse de kesin ve net mesafesi, savunduğu düşüncelerle devletin aklıdır. Klaus Henrich kral olarak kendi varlığını sorgularken Überbein şöyle der: “Temsil etmek, doğal olarak ki salt var olmaktan daha fazlasıdır ve ondan daha yücedir Klaus Henrich – işte bu yüzden insanlar size ‘majesteleri’ diyor.”

Überbein yaşamını kendini “feda etme” üzerine kurmuştur. Ama onun günah keçisi olduğu söylenemez. Çünkü, kurban olma durumunu sonradan bir çeşit “iktidar”a dönüştürmüştür. Yaşamının dönüm noktasında istediğini değil başkaları adına “ideal olan”ı eylemiş, katı bir ahlakçılık ve işindeki başarı üzerine kurmuştur hayatını. Klaus Henrich için dönüm noktası olacak durumda ona da aynısını yapmasını öğütler. Pek çok kişi gibi Überbein da kraldan, ülkesi için yaşamını, isteklerini, mutluluğunu feda etmesini, toplumun huzursuz olmaması, düzenin bozulmaması için bir günah keçisi gibi davranmasını ister. Romanın “kurban verme/olma” kültürünün olumsuzlanması, kralın seçimini netleştirdiği gün, Überbein’den gelen haberle pekiştirilir. Talihsizliğin kader olmadığı, bireyin seçimleriyle ilgili olduğu, toplum adına “kendi”nden vazgeçişin kader olmadığı, günah keçisi olmak istemeyenlerin buna karşı koyabileceği, olayların çözümünde güçlü bir düşünce olarak önümüzde durur. Çünkü, Majesteleri Kral çok karşı çıkılmasına karşın, büyükannesi Kızılderili olan ve soylu olmayan Spoelmann’la evlenir. Tam da evlendiği gün aldığı haber çarpıcıdır: “Ama aynı gün Eremitage’a Raoul Überbein’ın intihar ettiği haberi geldi.” Kendini feda edişini iktidara dönüştüren Überbein, Majesteleri Kral’ın kendi seçimini gerçekleştirdiği gün intihar eder. Bir masal gibi “yanlış” davrananın sonu ölüm olurken “doğru” davranan muradına erer. İşte bu yüzden “günah keçisi” yaratan topluma sunulan bir anti-tezdir bu roman.

Günahkar toplum günah keçisini yaratır mutlaka, bu yüzden yalansız bir ülke dileyelim, yoksa günah keçisi olmamız işten bile değil.

Tatlı Şiddet, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları



Majesteleri Kral, Thomas Mann, Can

Kendine Yolculuk (Melike UZUN)

Hollandalı yazar Gerbrand Bakker’a ait Dolambaç adlı yapıt Türkay Yalnız tarafından dilimize çevrildi, geçtiğimiz günlerde Metis tarafından yayınlandı.

Dolambaç, gerçek adını romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz bir kadının kaçış öyküsü. Bu kaçış soyguncuların ya da casusların heyecan verici kovalamaca öykülerine benzemiyor elbette. Kendinden kendine yol alış, bazıları için bol hareketli Grange romanlarından daha ilgi çekici olabilir. Benim için de öyle. Kişinin içsesinin casusluğundan daha ilgi çekici ne olabilir ki? Bu türden bir casusluk öyküsü insanı hem kendisinin hem de ötekilerin düğümlerinin çözümüne götürebilir. Sonunda okuyucunun da ortak edildiği üstü kapalı bir aydınlanma da vardır. “Dolambaç” bu türden romanlardan.

Gücünü olaylardaki gerilimden değil, karakterin zihninde olan biteni anlatışındaki içtenlikten alıyor. Anlatım üçüncü tekil kişi olmasına karşın, içten içe anlatıcıyla anlatanın aynı kişi olduğu seziliyor. Bu durumda bir erkeğin sesiyle kadınınki karışır gibi oluyor. Hatta bu iki ses bütünleşiyor. Sayfalar ilerledikçe anlatılanın bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Ancak görünen o ki kadının belleği toplumun kodladığı biçimde çalışmıyor. Kahramanın zihninde dolaştıkça toplumun kodlarının onu özünden uzaklaştırdığını, böyle bir durumda toprağın, bitkinin, hayvanın bütünlüğüne katılmanın sağaltıcı olabileceği fark ediliyor.

Dolambaç’ın anlatımında ve konusunda Coetzee’nin Utanç romanındaki ses duyuluyor. Bu ses, şehrin bizi kendimize yabancı kılan ikiyüzlülüğünden kıra, toprağa başka bir deyişle yalın olana ve “iyi”liğin özüne götüren ortaklık. Gerbrand Bakker’ın ve Coetzee’nin yapıtında öğrencisiyle birlikte olan öğretmen karakterleriyle karşılaşıyoruz. Her ikisinde de kahraman hem kendinden hem de toplumdan kaçışı doğayla bütünleşmede buluyor. Bu kaçış aynı zamanda bir dönüşü de içeriyor. Kendine, özüne dönüş. İki karakterin farkı birinin kadın, diğerinin erkek olması. Bu fark iki romanın dilini birbirinden ayırmasa da kahramanların “son”undaki ayrım bundan kaynaklanıyor olabilir. Kadın kahraman, Utanç’taki Lurie gibi yalnızca toplumun değil, kocasının da tahakkümü altındadır. Romanların “son”undaki ayrımı yaratan da kadının çifte “kıstırılmışlık” halidir.

Bu kıstırılmışlık kapitalizmin her ülkeyi, bütünüyle olmasa bile, aynılaştırdığı dünyada gittikçe anonimleşiyor. Her birimiz farkındayız kendimizi yabancıladığımızın. Her birimiz bir sahil kasabasında bir avuç toprak düşlüyoruz. Bu düşü gerçekleştirmek için daha da yabancılaşıyoruz özümüze. Çünkü bir avuç toprak dünyanın parası, o paraya ulaşmak için daha çok çalışmalıyız, kendimizi unutana dek çalışmalıyız ki bahçeli bir evde oturabilelim, yaşadığımız yetmiş ya da yüz yetmiş metrekarelik hücrelerimizden kurtulabilelim. Kanser bizi tutmadan toprağa basabilelim. Hücrelerden kurtulmak için, nefes alabilmek için belki de yalnızlığımızı unutmak için bedenimizi başka insanlara savurabiliriz. Bunun uygun olup olmadığını düşünmeyebiliriz. Belirlenmişin dışına çıkmak isteyebiliriz. Ama bu kısır döngüdür. Böyle bir durumda, yaşadığımız toplumun kalkık kaşı bizi markajına alıverir. Dolambaç’ın kadın kahramanının yaşadığı gibi. “ ‘Saygıdeğer’ çeviribilim okutmanımız önüne gelenle yatıyor. O pek sevdiği Emily Dickinson'la uzaktan yakından alakası yok: Vicdansız bir sürtük o.” Böyle bir nota dönüşebilir bu markaj. Kocanız bu notların her yerde olduğunu görebilir. Notlar şart değil, sizin hakkınızda söylenenleri duyabilir. Bir Ortadoğu ülkesindeyseniz yolculuğunuz varoluşunuza olamaz, belirlenmişin dışına çıktığınız andan itibaren(çıkmasanız bile) ölüsünüzdür zaten. Ancak kısmen şanslıysanız , Dolambaç’ın kadın kahramanı gibi Hollanda’da yaşıyorsanız kendinizi anlamaya çalışma, uzaklaşma, ikiyüzlülülüğe karşı koymak için doğaya dönme, toprakla uğraşma seçeneklerini deneyebilirsiniz.

Dolambaç’ın kadın karakteri de öyle yapıyor. Çeviribilim okutmanı kadın, öğrencisiyle yattığı için kendisini aşağılayan toplumdan, ölen yaşlı bir kadının kır evini kiralayarak evin bahçesini düzenleyerek kaçıyor. Bu kaçışta “kocakarı” olmaktan korkan “kendisi”yle karşılaşıyor. Yine de toplumu değil kendini doğruluyor, isyanında haklılığını kanıtlıyor genç çocuk Bradwen’le yatarak. Çünkü kadın, toplumun ona rolünü biçtiği “Agnes” değil çok sevdiği şair “Emily” olmayı tercih ediyor. Romanın sonunda kahramanın adının “Agnes” olduğunu öğreniyoruz. Ancak, kadın kahraman kaçtığı kır evinin çevresindekilere kendisini “Emily” diye tanıtıyor, kocasının onu “Agnes” olduğu koşullara döndüreceğini anladığı an, doğanın döngüsüne katılmayı seçiyor.

Biz de gittikçe nefesimizin daraldığını hissediyorduk, gittikçe… Öpüşmeyin, içmeyin, kırmızı ruj sürmeyin, esrimeyin, bilmem kaç metrekarelik evlerinizi mülk edinebilmek için çalışın, ağaç istemeyin, gölge istemeyin, alışveriş merkezlerinin heybetinde eriyin, mağazaların vitrin camlarında içi boş gövdelerinizin de o binalar kadar heybetli olduğu yanılsamasıyla idare edin diyorlardı. Ama insan insanlığının ağaçta, toprakta süreceğini, gerçek yansısını vitrin camlarında değil, ancak başka bir insanda görebileceğini biliyor. Aynı Utanç’taki Lurie ve kızı gibi, Dolambaç’taki Emily gibi. İşte bu yüzden hep birlikte, hep bir ağızdan ağaçlara sarılarak, köpeklerin gaz bombalarından yaşaran gözlerini silerek, “diren” diye bağırarak birbirimize ve özümüze çıktığımız bir yolculuktayız. Sonunu düşünen kim, yenen ve yenilenin kim olduğu çok tartışılacaktır. Bizim gibiler için bu kavramlar çok bir şey ifade etmiyor. Önemli olan “yol”da geçireceğimiz zaman. Yolda kendimiz olacağız. Emily olmayı tercih eden Agnes gibi.

Dolambaç, Gerbrand Bakker, Metis Yayınları, Haziran 2013

Umut Edilen Çağın Romanı (Melike UZUN)

“Birçokları sadece karmaşa içinde hissediyor kendini. Yer sallanıyor; neden, niçin, bilmiyorlar. Onların bu durumu, endişedir; daha açık seçik hale gelirse korku olur.”diyor Ernst Bloch Umut İlkesi’nin önsözünde.

Bu topraklarda ve bu zamanda endişeyi, korkuyu değişik gerekçelerle, en yoğun haliyle yaşamayan var mıdır? Her gün ölüm haberleriyle uyanıyoruz: savaş, çatışma, açlık, sömürü, toplu mezarlar… Yaşlanıp yatağında huzur içinde ölemiyor insanlar, yeter artık yaşadım yaşayacağımı diyemiyorlar, çünkü ya toplu kıyımların kurbanı oluyorlar ya etnik mücadelelerin ya iş kazalarının ya da cinsiyetlerinin. Dövülen, öldürülen kadınların haberlerini, toplu mezarlar bulunuşunun, çocuklara tecavüz edilişinin hikayelerini bambaşka bir evrende yaşanan fantastik anlatılar gibi dinliyoruz. Bunlar aslında olmamış ve de hiçbir zaman olmayacakmış gibi davranıyoruz.

Bachman’ın dediği gibi “insanların altın kırmızısı gözleri” olduğunda “elleri yeniden sevme yeteneği kazanacak.” O kadar zor sevgi… Devletler savaşacak, erkek ve kadın da… Aslolan hep iktidar olacak, ne pahasına olursa olsun iktidar. Güçlü olan yine kazanacak, ezilen ezilmeye devam edecek. Yüzyıllardır böyle bu. Değiştirmeye çalışanlar hep yenilmiş, hep yenilmiş.

Ne yapalım o zaman? Yaşadığımız çağı bırakıp tarihin magazin sayfalarından birer roman mı çıkaralım? Ya da en iyisi bu umutsuzluğu anlatmak. Bitmeyecek kavgayı, şiddeti. Yalnızca gerçeği gösterelim insanlara, ne kadar sıkışmış olduklarını, hiçbir yere kıpırdayamayacaklarını, “irade”nin bir kavramdan ibaret olduğunu, birbirimizin kurdu olduğumuzu, mücadele edenlerin ne kadar da zavallı olduğunu, kadın ve erkeğin davranışlarının genlerden geldiğini ve hiç değişmeyeceğini, birinin Marstan diğerinin Venüsten olduğunu!?

Neyse ki yaşadığımız çağın ve toprakların hengamesi, tozu dumanı içinde yukarıda sözünü ettiklerimden çok farklı, bir çıkış yolunun bulunabileceği umudunu taşıyan, bu umudu anlatan yapıtlar da yazılıyor. Burhan Sönmez’in “Kuzey”i bunlardan biri.

“Olmayan” evrendeki bir yol öyküsü “Kuzey”. Canbegi Köyü’nde başlayıp Gökyüzü Kapısı’nda sona eren bir yol. Var olan evrendeki mücadelenin; ezilenle ezen, zalimle bilge, kadınla erkek, iyiyle kötü arasındaki savaşın, sözlü edebiyat geleneğimizin motiflerinden ve felsefe tarihinden yararlanılarak simgeleştirilmesi. Dünyamızda olan bitenin, çarpan, yaralayan gerçeklerin edebiyatın gerçekliğine dahil edilerek anlatılması. Yolun sonunda aydınlık bir imgeyle işaret edilen özgürleşme, okuyucuya sezdirilen, gerçeği aramaktan korkmayın, sonunda sizi bekleyen ışıktır, düşüncesi. Son sayfaya geldiğinizde üzerinizden kalkıveren ağırlık, hissettiğiniz hafifleme ve yaşam sevinci…

İlk bölümde Rinda’nın köyünden Kuzey’e gidişinin gerekçesi anlatılır. Rinda’nın babası Aslem, Canbegi köyünün uçurumunda çırılçıplak, ölü olarak bulunur. Rinda babasını o güne dek görmemiştir. Babası onun için bir yabancı olduğundan cesedin yanına bin bir tereddütten sonra yaklaşır. Onun başında beklediği gecenin sabahında ölünün dudakları kenarında küpeye benzer bir nesne bulur. Bu gizin peşine düşmek için kuzeye gitmeye karar verir ve “Kuzey yolunda gerçeği bulacağım.”diyerek yola koyulur.

“Jakaw ile Famme’nin lanetten kurtulamadığı” yerdir kuzey. “Bazen bir yerdir kuzey… bazense yoldur.” “…kendini bilenlerin değil, bilmek isteyenlerin mekanıdır.” Gerçeğin birden fazla yüzü olabileceğinin öğrenildiği yerdir. Ancak gerçeği aramanın yolu düz ve güvenli değildir. Orası, bilgeliğin olduğu kadar, mücadelenin, karmaşanın ve ölümün ülkesidir.

“Geyik İzleri” bölümünde Rinda’yı Kuzey’de, atının sırtında, omuzlarındaki bir kürk ve göğsündeki kalın okla Glut bulur. Okun ve kürkün sırrını zamandaki geri dönüşle bölüm sonunda öğrenir okuyucu. Yine bu bölümde Rinda’nın babasının cesedinin başında durduğu gecenin sabahında ölünün dudakları kenarında bulduğu “içinde yeşilimsi renklerin aktığı, yıldız gibi küçük parçacıkların salındığı” küpeye ilişkin ipucu da verilir. Küpe, iyilik ve kötülük arasındaki savaşın simgesidir.

“Beyaz Tilki”de Rinda gölgesini tabutta taşıyan Ose ve rüya toplayan, rüyalarla yaşayan Çerçiyle, “bu gerçek mi rüya mı”diye sormayan kahramanlarla tanışır. Çünkü, onlar bilirler ki yanıt her zaman belirsizliktir. Rüyasında beyaz bir tilki kılığına giren insan belki de gerçek yaşamda insan kılığında dolaşan beyaz bir tilkidir.

“Safali” “gönlü temiz kardeşler”in şehridir. Ordakiler hep başkalarının ismiyle adlandırırlar kendilerini ve gerçeği ararlar. Soran, düşünen arayan bilgelerin yurdudur orası. Ancak bilgelerin kentinden sonra Rinda kendini “Kara Kurt’un Mağarası”nda bulur. Safali dünyanın umuda açılan kapısıyken zalim Meraniler’in işkencehanesi Kara Kurt Mağarası, insanlığın karanlık yüzünün temsilcisidir. Yazar, esinini hayal gücünden değil, gerçek hayattan alan işkence sahneleri çizer bu bölümde… Okuyucu şöyle düşünmekten alamaz kendini “Kuzey, dünyaya ne kadar benziyor.”

Rinda Kara Kurt’un mağarasında iki şey öğrenir: Birincisi, ölen babasının yolu da düşmüştür buraya, ikincisi iyilikle kötülük arasındaki çizgi inceciktir. İşkencehaneden, Anasaa ve Zeyno kurtarır onu ve bir sonraki durak “Şahmaran Bahçesi” olur. Orada da babasının izini sürer Rinda ve babasıyla Şahmaran Bahçesi’ndeki Loriya’nın yollarının kesiştiğini öğrenir, bu noktada küpenin sırrı da çözülmeye başlar. Yeşil küpeleri ele geçirmek için savaşanların mücadelesinin nedeni daha derinlerdedir. Düğümler çözülürken roman bambaşka bir noktaya evrilir, gerçek yaşamla kesişme noktası daha da güçlenir. “Biz iğneyi bulup elbise dikerken, onlar mızrak yapmakla meşguldü, sonra ucunu boynumuza dayadılar. Elimizdeki sabana, ekin aldığımız toprağa göz dikip kan akıttılar. Bundan gurur duydular. Biz onların erkek oldukları için mi, yoksa ele geçirdikleri ganimetlerin gücü nedeniyle mi değiştiklerini anlamaya çalışırken, onlar bizi eve kapattılar.” Her şeye karşın Şahmaran kadınları “…önümüzdeki bahar Balık burcuyla girilecek yeni çağı daha çok önemsiyorlardı. Gökyüzünün, yeryüzünün, bir de kadınların kaderi değişecekmiş. …” diye düşünürler, çünkü onlar yıldızların kaderlerini değiştirmesini beklerken mücadele de ederler. Yaşamlarına yön verme gücünü kendilerinde bulan, iradelerinin belirleyiciliğinin farkında olan kadınlardır.

Son bölümde iki sürpriz bekler okuyucuyu, birincisi anlatıcının kendsini ele vermesidir. Yazar değildir bize masalları anlatan, kim bilir belki de kahramanlardan birinin kılığına girmiştir anlatıcı yazar. İkincisi çizilen apaydınlık tablodur. “Seli do” sesleri dolar kulağınıza, dünyadaki herkes “seli do” der sanki birbirine o aydınlıkta. Şahmaranlar herkese öğretmiştir bu sözcüğün anlamını ve herkes yüreğinde hisseder “seli do”yu. Neden olmasın, dünyamızda bir gün girilecek yeni çağda herkes kadınların dilini çözer, anlar: O, iyiliğin, barışın dilidir.

Kuzey’i okumak, gerçeğin düşe, romanın masala, çok tanıdık hikayelerin özgün anlatılara dönüştüğünü görmek demek. Kitabın sayfalarında yaratılan dünyalarda yitip giderken birden yolunuzun kendi ülkenize, yaşadığınız kentin bir sokağına, evinize, iç dünyanızın labirentlerine düşüvermesi demek.

Burhan Sönmez için sözcükler bir bilgenin ormandan topladığı, dönüştüren, değiştiren, sağaltan otlar gibi… Onun sözcükleri, kiraz ağaçlarının, yıldızların altında, savaşmadan, öldürmeden, birbirimizi anlayarak, yalnızca doğaya ait olduğumuz duygusuyla yaşlanabileceğimiz günlerin umut ışığını taşıyor bize.

Ernst Bloch’un dediği gibi: “Mesele Umut Etmeyi öğrenmektir.” Bunu öğreten neden “Kuzey” gibi bilgeliğin ve dilin gücüyle donanmış romanlar olmasın?