Yapıtın Anahtarını Sunan Eleştirmen: Nurdan Gürbilek (Sibel DOĞAN)

Nurdan Gürbilek,  “Her yazar etkilendiği yapıta kendi kapısından girer,” der.  Bazıları da o kapının anahtarını sunar okura, Gürbilek gibi. Edebiyatımızda eleştiri denince aklımıza gelen ilk isimlerden biri olsa da yazılarını denemeye daha yakın bulanlar da var. Nurdan Gürbilek, incelemelerinde egemen edebiyat anlayışına göre doğru ve yanlışları sıralamak yerine bilindik düşünme biçimlerini değiştirip yeni biçimler deniyor. Yazılarında kendi meselesini ön plana çıkarmayı değil, eserin sesini açıp onun sorunsalını görünür kılmayı önemsiyor. Gürbilek, “İnceleme olsun, deneme olsun iyi bir edebiyat yazısının tek ölçütü var aslında. Ele aldığı yapıtı konuşturabiliyor mu, yoksa yalnızca inceleme yazarının ya da denemecinin sesi mi duyuluyor orada?” derken yeni bir eleştiri anlayışından bahsediyor. Onun yazdıklarında derin bir araştırma ve bu araştırmayı bütünleyen analitik çözümlemenin yanı sıra yaşantısından, hissettiklerinden izler buluyoruz. Bunları o kadar hassas tartıyor ki kurduğu denge sayesinde okur ne salt kuramsal ne de fazla öznel yazılar okumuş oluyor. Gürbilek, incelemelerinde, yapıtı, kahramanları ya da yazarı konuştururken zaman zaman o konuşmaların arasına kendi sesi de karışıyor. Sonra sıkı bir tartışmanın ortasında buluveriyoruz kendimizi.

Nurdan Gürbilek, kitaplarında, özellikle Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Tezer Özlü, Yusuf Atılgan gibi isimlere odaklanıyor. “Edebiyatta endişe”yi konu edindiğinde, edebiyatın “mağdurluk”la ilişkisi üzerinde durduğunda ya da iç sıkıntımızın kaynağı olan “ev”lere sızdığında bu güçlü yazarların yapıtlarıyla karşımıza çıkıyor. Ama aynı isimleri her kitapta ayrı bir meseleyle ele alıyor. Ev Ödevi’ndeki denemelerinde konu edindiği yazarların çocukluklarını ve çocukluklarının geçtiği evleri anlatıyor. Yazarın evi kavramsallaştırarak ele almasının asıl nedeni, evde yaşanan deneyimlerle edebiyat arasındaki ilişkiyi görmeye çalışmak. Örneğin Latife Tekin’i okurken yokluk duygusuyla dil arasındaki ilişkiyi anlamaya çalıştığını söylüyor: “Aşk İşaretleri’nde daha önce izini sürdüğü bir temanın doğrudan kalbine yönelmiştir Tekin. Yine bir büyüme, bir çocukluktan yetişkinliğe, sessizlikten dile geçiş hikâyesi vardır karşımızda. Ama bu geçişte iki şey apaçık karşı karşıya getirilmiştir. Bir yanda ‘hışırtı yoluyla sessizleşmek isteyen hayat’ vardır, öbür yanda ‘kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayat.’ Bir yanda Tekin’in ‘kurulmamış cümlelerin dağınıklığı’ dediği, ‘varlığınızdaki güzel susuş’ dediği mırıltı; öbüründe dil, ‘üstümüze atılmış’, hayata tepeden bakan, onu yersizleştiren, ayartıcı ve yıkıcı bir dil, varlık nedeni ‘bulunmaz cümlelerde’ olan Nezir. Bir yanda hayatın tadı, kokusu vardır; öbür yanda Nezir’in hayali, dili, sesi, cümlelerinin gürültüsü.”

“Bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, o kadar uzaktan dönüp bakacaktır size.” Metinle bağ kurmak için sözcüklerin sınırlarını görmek isteyen okuru umutsuzluğa düşürebilecek bu cümle aslında onu cesaretlendirebilir mi? Nurdan Gürbilek, eleştirilerinde, birçoğunun yaptığı gibi kibriyle okuru azarlamak yerine yüreklendiriyor. Yer Değiştiren Gölge’de okumanın bir aydınlanma anı olduğundan bahsediyor. Bazen bir metnin okurla arasındaki mesafeyi kapattığı gibi eskisinden de eksik bırakabileceğini ve okurun bunu kabul etmesi gerektiğini söyleyip şöyle devam ediyor: “Karl Kraus’un sözcükler için söylediği, edebi metinler için de geçerli. Bu yüzden bu denemeler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Oğuz Atay’ın, Yusuf Atılgan’ın, Bilge Karasu’nun yazdıklarını aydınlatma çabası olduğu kadar, bu metinler üzerinde gezinen gölgeyi, her an yer değiştiren bu gölgeyi, onlarla aramızda ister istemez var olacak uzaklığı anlamlandırma çabası olarak da okunsun isterdim.”

Mağdurun Dili, Kör Ayna Kayıp Şark, Yer Değiştiren Gölge, Ev Ödevi Gürbilek’in eserlerinden bazıları. Benden Önce Bir Başkası ise çoğul, birlikte okumalardan doğan ve okuru heyecanlandıran bir kitap. Dostoyevski’yle Kafka’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’la Walter Benjamin’i, Peyami Safa’yla Cemil Meriç’i birlikte okuyan ikili denemeleri içeriyor. Onun ifade edişiyle bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan denemeler bunlar. Kitaptaki metinlerin amacı bir yazarı diğeriyle karşılaştırmak, yazarların kendinden öncekilerden izler taşıdığına dair kanıtlar sunmak değil. Bu denemelerde, yazarın kendinden öncekinin meselesini nasıl anladığı, o meselenin yerine kendi meselesini geçirip geçiremediği, meseleyi ileri mi taşıdığı yoksa onun gerisinde mi kaldığı gibi konular üzerinde durulmuş. Nurdan Gürbilek, Kafka’nın böceğinin henüz ortaya çıkmadan çok önce Dostoyevski’nin küçük memurlarının, yeraltı adamlarının kâbuslarında ortaya çıktığını belirtiyor. Yani Dostoyevski’nin ışığını Kafka’nın eserinin üzerine düşürüyor. Ama etkileyenin gücü kadar etkilenenin dönüştürücü gücünün de altını çizerek. Sonra okura şu soruyu soruyor: Peki biz, Kafka’nın “Dönüşüm”ü olmasaydı Dostoyevski’nin böceklerinin farkına varır mıydık?

Yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, Nurdan Gürbilek bize Latife Tekin’in, Dostoyevski’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Kafka’nın yapıtlarının anahtarını sunuyor. Bunu yaparken kurduğu kendine has dille yeni bir estetik yaratıyor. Bu yüzden onun eserlerini okurken keşfetmenin keyfini yaşıyoruz.

YER DEĞİŞTİREN GÖLGE, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1995.
EV ÖDEVİ, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1999.
BENDEN ÖNCE BİR BAŞKASI, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 2011.



Jale Parla Eleştirisinde 'Yazar Bunalımı' ve Kimlik (Yasemin YILMAZ)

 "Direnişin başkalaşım yoluyla gerçekleştirildiği bir distopya coğrafyasında iktidarı çileden çıkarmanın en iyi yolu tam da budur." Jale Parla'nın yazarın başkalaşım sürecini ve sancılarını incelediği Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabının dördüncü bölümü bu cümleyle biter. Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz romanının incelendiği bölümde 1990 sonrası edebiyatta yazma eyleminin başlı başına bir başkalaşım olduğu, kalıcılık ve evrensellik arayan yazarın, başkalaşarak yaratıcılığını kanıtlamasından duyduğu haz vurgulanmaktadır. Parla'ya göre başkalaşım, içerisinde barındırdığı yok olma, geri çekilme, alternatif sunma ve direnme dinamikleriyle başlı başına bir yaratıcılık durumudur. Parla'nın edebiyatın bu gizil gücünü ortaya çıkaran roman incelemeleri kanonik eserleri bambaşka bir gözle ve farklı sorularla okumamızı sağlar.

Türk edebiyatında Ahmet Mithat'tan başlayarak günümüzde Orhan Pamuk'a uzanan çizgide yazar figürasyonları ve başkalaşım kavramını ele alan incelemesinde Parla, başkalaşımı bir anlatı tekniği olarak dayatmacı ve yönlendirici değişime bir direniş olarak tanımlar. İncelemenin tarihsel arka planında Türk modernleşmesi - imparatorluğun çöküşü, Cumhuriyet'e geçiş süreci travmaları, travmayla yüzleşme ihtiyacı - vardır. Bu sürecin travmalarıyla başa çıkmak için iki tür pratikten söz edilmektedir: Yaşanan hızlı değişimleri anlamlandırmak ve yönetmek ya da kavranamayan değişimlere başkalaşarak direnmek. Bu sancılı sürece romanlar çerçevesinde bakmak isteyen Parla, toplumsal değişimin hızına en uygun anlatı modelinin başkalaşım olduğunu belirtir.

Künstlerroman (sanatçı roman) geleneğinde yazar figürasyonları ideal/mükemmel yazar ve başarısız/yarım/eksik yazar olarak iki kategoride ele alınır. 19.yüzyıldan bugüne birer antikahraman olarak ortaya çıkmış bu ikinci gruptaki yazarlar, Parla'ya göre başkalaşım yaşayan, estetiğin sınırlarını zorlayan, sorgulayan, genel kabul gören değerleri alaşağı eden anlayışı temsil eder. Sanatçı romanlarının sanatçısı toplumsal yozlaşmayı, maddiyatçılığı, önyargıları kendine dert edinen, bu yüzden de Parla'nın deyimiyle "toplumun gizli vicdanı" olan kişilerdir. Çalışmanın son bölümünde de vurgulandığı gibi, toplumun ezber değerlerine sırt çevirmekten korkmayan bu sanatçılar bireysel yaşanmışlıklara, sıradan insanın öykülerine ayrı bir önem vermektedir. Ahmet Mithat'tan günümüze başkalaşım tekniği farklı dönemlerde ifadesini değişik şekillerde bulmuş ortak bir başkalaşım dili yaratmıştır. Yazar, yoğun bir şekilde hissettiği başarısızlık ve eksiklik duygusunu çeşitli başkalaşım imgeleri ve metaforlar kullanarak yazınına yansıtır. Parla'nın incelemesi beş bölümden oluşur ve 19. yüzyıldan bugüne Türk edebiyatında başkalaşım dilinin dönüşümü romanların detaylı analizi ışığında ele alınır.

Jale Parla, dilde dönüşüme ve Ahmet Mithat'tan Orhan Pamuk'a uzanan edebiyat geleneğinde bir anlatı tekniği olarak başkalaşımın çeşitli ifade biçimlerine odaklanır ancak kitapta sıklıkla altı çizilen bir nokta vardır. Mai ve Siyah, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar, Gece, Beyaz Kale ve incelenen daha birçok eser farklı dönemlerin yapıtlarıdır, farklı edebi akımlar çerçevesinde ele alınırlar ancak bu eserleri Parla'nın çalışmasında bir araya getiren, belirli bir zamana ya da coğrafyaya ait olmayan bir sorunsala işaret etmeleridir. Gerek Ahmet Mithat ve Tanpınar romanlarında gerek Atay ve Karasu metinlerinde ve gerek Latife Tekin'in Gece Dersleri'nde başkalaşım bir 'arada kalmışlık' halidir. İçerisinde korku ve kurtuluş, bireyin kendi kimliği ve başkalaşmış benliği, sevgi ve utanç bir arada bulunur. Parla, bireyin hissettiği korkuyu "Kafkaesk bir varoluş endişesi" olarak açıklar ve ekler, bu korku aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir hoşnutsuzluğa işaret eder.

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabı, sanatçı romanlarındaki sanatçı kişinin temel hoşnutsuzluğunu ele alırken, bu sorunun sebeplerine ve yazında ifade ediliş diline odaklanır. Bu yönüyle de kitap, okuru Parla'nın bir diğer incelemesine - Babalar ve Oğullar'a - yönlendirir. Babalar ve Oğullar, Tanzimat dönemi romanlarında 'baba' figürünün yansımalarını incelerken, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım babanın kaybını yazar sanatçının aidiyetsizlik duygusunun arkasındaki sebeplerden biri olarak gösterir. Bu bağlamda babanın kaybı, bireyin aile evine bağının zarar görmesi ve dolayısıyla bir tür 'evsizlik' duygusu yaratması olarak incelenebileceği gibi bireyin kendini mutlak otorite/iktidar (baba) karşısında gerçekleştirme şansının yitirilmesi olarak da okunabilir. Parla'nın başkalaşım tekniği incelemesi romanların psikanalitik okumalarını da beraberinde getirir ve bu çok katmanlı okuma deneyimi Babalar ve Oğullar'da da göze çarpar. Öyle ki Parla'nın bu iki incelemesini okuyan bir okur temel felsefe ve psikoloji metinlerini, mitolojik kaynakları, tarih kaynaklarını okuma gereksinimi duyar. Mai ve Siyah'ta çizilen "yenik yazar" portresi ve sanatla ulaşılmak istenen "aşkınlık" Parla'ya göre bir tür "Faustyen noksanlık"tır. Ahmet Cemil'in yeni bir dilin yanında yeni bir renk araması Halit Ziya'yı Novalis'in ve Baudelaire'in mavi rengi arayışıyla birlikte anmamıza sebep olur. Tanpınar şiirlerinde ve öykülerinde baskın motif olarak kullanılan "ayna", metinlerin psikanalitik okumasını zorunlu kılarken, Tanpınar'ın günlüklerinde "psikasteni"ye değinmesi Walter Benjamin paralel okumasını beraberinde getirir. Parla incelediği eserleri bölümlere ayırdığı kitaplarında farklı başlıklar altında incelese dahi bölümler arasındaki bağlantıyı okuruna sürekli hatırlatır. Tanpınar'ın Huzur romanını ele aldığı bölümdeki "sürrealist mekânlar" - gölgeler, karanlıklar, kayalıklar - vurgusu ile Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'un eserlerinin incelendiği diğer bölümlere göndermelerde bulunur. Benzer şekilde, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Muvakkit Nuri'si ile Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'u arasında kurduğu paralellik ile parçalanmışlık metaforuna işaret eder. Gerek karakterler arasında gerek yazarların dil kullanımı açısından bulduğu benzerliklerle yapıtlar arasında göndermelerde bulunarak ele alınan konunun aslında güncelliğini hiç yitirmediğinin de altını çizer Parla. Uşaklıgil'in, Tanpınar'ın, Atay'ın, Karasu'nun kullandığı dil ve başkalaşım imgeleri farklıdır ancak yazar kahramanın başka bir eşyaya, bitkiye, hayvana ve hatta hiçliğe dönüşme isteğinin ardındaki sebep aynıdır: kimlik karmaşası. Yazarın kim olduğu belirsizliği bir başka soruyla derinleştirilir: "Yazar neyin peşindedir?"

Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım'da kimlik, aidiyet ve yazarlık sorunları yazar kahramanlar gözünden incelenirken, Babalar ve Oğullar'da bu sorunların tetiklediği arayışın Tanzimat dönemi romanlarına dil, kişileştirme, izlek ve anlatı açısından yansıması ele alınmıştır. Babalar ve Oğullar'daki arayış bir tür yazar kimliği arayışıdır ve Parla'ya göre Tanzimat dönemi romanlarında bu arayışa İslam epistemolojisi cevap vermiştir. Baba-oğul arasındaki ilişki Tanzimat romanlarında bir "devamlılık ilişkisi" olarak tanımlanırken Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım bu ilişkinin bozulmasının (ya da hiç var olmadığının anlaşılmasının) sonuçlarını irdelemektedir. Başa dönecek olursak, edebiyatın başkalaşım dili sorunu çözmek için değişmektense değişime direnerek benliğini korumak isteyen yazarın/antikahramanın en etkili silahıdır. Parla'nın eleştirisi var olan sorun ve arayışın incelemesini sadece son dönem edebiyatla sınırlamaması ve sorunun evrenselliğine, zamansızlığına dikkat çekmesi bakımından önemlidir.
 
TÜRK ROMANINDA YAZAR VE BAŞKALAŞIM, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2011 
BABALAR VE OĞULLAR, Jale Parla, İletişim Yayınları, 2004.

Olgucu Eleştirinin İzinde (Tunay DEVRİM)

Eleştirinin tarihine göz attığımızda iki temel eğilimden söz edilebilir. Bunların ilki biçim ve öz bakımından çağın ya da eleştirmenin bağlı bulunduğu akımın gerektirdiği kurallara göre yapılan “kuralcı eleştiri” diğeri ise kuralcı eleştirinin ötesinde yapıt ile ortaya çıktığı toplum arasındaki bağıntıları araştıran, yazara ve topluma dönük derin çözümlemeler ortaya koyan  “olgucu eleştiri”dir.

Türkiye’de halen eleştirinin varlık sorunu yaşadığı bir gerçek! En azından bu konu nihayetlenmiş bir tartışma değil. Akademik çevrelerde kuralları daha belirgin bir çizgide ilerleyen eleştirinin son çeyrek yüzyılda farklı arayışlar ve çizgiler izleyen eleştirmenlerce gelişimi ve yeniden üretimi bir süreç olarak devam ediyor.
Türkiye’de yeni arayışların peşinde olan eleştirmenlerden biri de Semih Gümüş’tür. Onu doğrudan yukarıda kategorilendirilmiş eleştiri anlayışlarından birinde tanımlamak yerine, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik Bir Viyana Yazı romanı üzerine yazdığı Yazının ve Tarihin Bilinci adlı eleştiri kitabında yer alan -bilerek ya da bilmeyerek- olgucu eleştiri yönteminin ayak izlerini tespit etmeye çalışacağız. Yirmi yıl önce yazdığı bu kitaptaki yaklaşımından farklı olarak, yazar son yıllarda kolay okunabilen alanlarda yoğunlaşmış olsa da Gümüş’ün kitaplarında, eleştirinin farklı ton ve üsluplarına rastlamaktayız. 

Olgucu eleştiri anlayışına göre eleştirmen için artık geçmiş yöntemleri uygulamak değil, değişen koşullara göre yeniden “bulgulamak” önemlidir. Semih Gümüş de Yazının ve Tarihin Bilinci adlı kitabını, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik Bir Viyana Yazı isimli romanının gizlerini bulgulamak üzere çıktığı bir yolculuğun sonu olarak okuyucusuna tanıtır. Çünkü Gümüş’e göre bugün edebiyatımızı anlamayan, yazar ve yapıtı topun ağzında gören eski eleştiriye karşı gücünü yaratıcı düşünceden almayan eleştirinin anlamı da olmayacaktır.

Olgucu eleştirinin temel yönelimleri ile “Yazının ve Tarihin Bilinci”nin Kesişim Noktaları

Olgucu eleştiri yapan bir yazar, incelediği yapıtın önceden belirlenmiş birtakım kurallara uyup uymadığını değil, ne söylediğini, neler getirdiğini ortaya koymaya yönelecektir. Gümüş’ün kitabında bu düşünce “Romantik Bir Viyana Yazı, hem tarihin, hem yaşanılan çağın, hem de çatışma içindeki bireye değin bilgilerin arandığı bir yolculuktur… Ağaoğlu, okurun yazar karşısındaki konumu, eleştirinin düştüğü durumu, yergici bir yaklaşımla irdeliyor.” biçiminde karşımıza çıkar. Yine bu yönteme göre değerlendirmelerde bulunacak bir eleştirmen, evrim ve görelilik anlayışına koşut olarak başka zamanlara ve başka yerlere özel bir ilgi gösterecek, tarihe, tarihsel açıklamaya önem verecektir.

“Yaşanılan zaman, anlaşılan öte yanı gölgede bırakmaktadır… Ancak kendi düşlerinde, kendi belirledikleri bir tarih içinde yaşayacaklarını da… Demek ki tarihçi, sanatçı, roman kahramanlarımız, yeni bir geçmiş soyutlayarak yaşadıkları anı açıklayacak ve geleceğe döndürebileceklerdir…” ifadeleri olgucu eleştirinin en belirgin izleridir. Bu anlayış ayrıca eleştirmenin tarihsel yönteme uygun bir yaklaşımla incelediği eserin, yer aldığı türün gelişimi açısından da önemini belirtmesi gerektiğini savunur. Tıpkı Gümüş’ün eleştiri kitabında okura sunduğu “Romantik Bir Viyana Yazı, sorgulama etkinliğinin yaratıcı biçimiyle, romanın olanaklarına önemli bir katkı yapmış oluyor… Romanda yer alan temalardan olan “ölmek”, söz konusu olan roman olduğunda bile kolay değil kuşkusuz… Roman sanatı, Romantik Bir Viyana Yazı’nın ruhundan, kendi dirimselliğini sesleniyor.” görüşleri gibi.

Peki, olgucu eleştiriye göre eleştirmen, yazarı nereye koymalıdır? Buna göre eleştirmen, yazarın kişiliğine özel bir yer vermeli, yapıt gibi yazarı da toplumsal ortamla bağıntıları açısından ele almalıdır. Gümüş,  öteden beri “tedirgin bir yazar” olarak nitelediği Adalet Ağaoğlu’nun, çağcıl bir birey olarak, bu tedirginliğini romanlarının anlatımına yansıtan, düşünce romanları yazan bir edebiyatçı olduğunu savunur. Ağaoğlu’nun, kendisinin de bir biçimde parçası olduğu çağcıl sorunları ve gezegenimizin bütününü ilgilendiren toplumsal sarsıntıları dile getiren, bu yönüyle de romanımızda yeni biçim arayışlarında olan bir yazar olduğunu da ekler. Gümüş, Ağaoğlu’nun anlatıcı-yazar kimliğiyle, roman kahramanı Kamil Kaya ile özdeşliğinin ipuçlarını okura sunar. Hatta kimi zaman Ağaoğlu’nun, roman kişilerini bir kıyıya çekip, düpedüz kendisinin romana girme gereksinimi üzerinde durur.

Semih Gümüş’ün Yazının ve Tarihin Bilinci kitabında yer alan olgucu eleştirinin ayak izleri elbette bu örneklerle sınırlı değil. Hatta kitabın sonunda romanın kahramanlarını ve romanda adı geçen diğer kişileri tek tek tanıtması, geçmişin kuralcı eleştiri özelliklerini anımsatsa da kitapta yer alan olgucu eleştirinin ayak izleri, genel itibariyle daha uzun soluklu bir incelemenin konusu olabilir.    

Roman başlı başına bir evrendir. Yazarın öznelliğinden gücünü alan bu yaratımı okura daha iyi sunacak kişi de eleştirmendir. Eleştirmen ise ancak yeni bir söz söylediğinde, okurun karşısına yeni bulgularla geldiğinde yazın ufkuna yeni ufuklar açabilecektir.  
                                                                                                       
YAZININ VE TARİHİN BİLİNCİ, Semih Gümüş, Can Yayınları, 2012.


Edebiyatımızda Eleştirinin Serüveni (Kevser PEKER)

Kimse yoktur ki ortaya koyduğu eser hakkında başkalarının düşüncelerine ihtiyaç duymasın. Eğer bir eser oluşturulup belli bir topluluğa sunulmuşsa o artık yaratıcısıyla sınırlı kalmaz, ona ulaşan herkesle bir bağ kurar. Kurduğumuz bu bağlar neticesinde ise o eser üzerinde söz söyleme ihtiyacı hissederiz. İşte tam da burada “eleştiri” devreye girer. Hayatımızın her alanında olan eleştiri, edebiyatta kendini bir eserin kişisel zevklere veya belli estetik prensiplere göre sistemli değerlendirilmesiyle gösterir. Bizim edebiyatımızda da eleştiri Tanzimat döneminden itibaren oluşmaya başlamış ve güçlenerek devam etmiştir. Cumhuriyet sonrasında eser veren eleştirmenlerden birkaçına değineceğim bu yazı, sözü geçen eleştirmenler aracılığıyla eleştiri anlayışımızın da ufak bir özeti sayılabilir belki.

Ülkemizde her şeyde olduğu gibi eleştiri anlayışında da temelde bir çatışma yatar ve eleştiri iki koldan yürür. Bu kollardan biri öznel/izlenimci eleştiri diğeri ise nesnel/bilimsel eleştiri olur. İzlenimci eleştiri dediğimizde aklımıza gelen ilk isim şüphesiz Nurullah Ataç olacaktır. Eleştiriyi bir sanat olarak gören Ataç, eleştirmeni de bir sanatçı olarak görür. Ona göre bilimsellik eleştiride barınamaz, bilimsellik ancak edebiyat tarihinde olabilir. Bu anlayıştan dolayı Nurullah Ataç’ın eleştirmenliği kendi beğenileri üzerine kurulmuştur. Kendisi de eleştirilerini yazarken temel ölçütünün o eserden hoşlanıp hoşlanmaması olduğunu söyler. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladığı yazıların bir araya getirilmesinden oluşan Sözden Söze adlı eserinde kendi eleştiri anlayışını anlatan yazar, aynı zamanda o dönemin edebiyat ortamını ve yazarlarla olan çekişmelerini de konu edinir. Kitapta yer alan “Edebiyat Alemi” isimli yazısında dönemin genç edebiyatçılarının, yaşayan büyük yazarlara saygılı olmadığını ve eleştiriye tahammülsüz olduklarını anlatır. Eleştiriye dair görüşlerini burada yineler ve eleştiri bir sanat eseridir,  bir şey öğrenmek için değil zevk almak için yazılır der.

Türk edebiyatı için dönüm noktası olan 1950’li yıllar eleştiri anlayışında da çeşitliliği getirir. Öznel eleştirinin çöküşe geçtiği dönemde akademik çevreler ve edebiyat dergileri bilimsel eleştirinin gelişmesinde etkili olur. Bu dönem eleştirisinin temel noktası metnin çoğul okuma yöntemiyle incelenmesidir. Yani eleştirmenler yazara bakıp metni yorumlamaktan kaçınır ve artık metne bakarak metni yorumlamaya, o metni farklı farklı yönleriyle çözümlemeye girişirler. Yapıta yönelik eleştirinin güç kazandığı bu anlayışta karşımıza çıkan önemli isimlerden biri Adnan Benk olur. Benk, kendinden önceki eleştiri anlayışını -özellikle Nurullah Ataç’ı- sert bir şekilde eleştirerek; bir eserin kendi üzerlerinde bıraktığı etkiyi anlatanlar o eseri bir araç haline getirmişlerdir ve onların esas amacı kendilerinden söz açmaktır, der. Yazar, eleştiriye dair hiçbir kuramı tanımayan öznel eleştirmenlerin, yeterli bilgi birikimine sahip olmadıklarından bilimsel eleştiriyi de anlayamayacaklarını söyler. Edebiyat dışında müzik, sinema, plastik sanatlar gibi birçok sanat dalıyla da ilgili olan Benk’in, bu alanlara dair görüşleri Eleştiri Yazıları 1 ve Eleştiri Yazıları 2 kitaplarında toplanmıştır. Bu yazılarda toplumcu gerçekçilikten, İkinci Yeni’den, edebiyat ödüllerinin dağıtılmasındaki seviyesizlikten ve diğer yazarlarla giriştiği tartışmalardan bahseder. Özellikle Eleştiri Yazıları 2 kitabındaki “Tenkit Dedikleri” yazısı, yazarın eleştiriye dair görüşlerini net bir şekilde yansıtması bakımından önemlidir.

Nesnel eleştiri anlayışının sıkı temsilcilerinden biri de 1993’te Sivas’ta katledilen aydınlarımızdan Asım Bezirci olur. Bezirci nesnel ölçütlere, somut verilere dayanan, yöntemli bir eleştiriden yana olur. Onun eleştirilerinde yüzeysel değerlendirmelere, gerekçelendirilmemiş beğenilere rastlamak neredeyse imkânsızdır. İkinci Yeni Olayı adlı kitabında İkinci Yeni’yi bütüncül bir anlayışla ele alarak akımın tarihçesini, kaynaklarını ve ürünlerini inceleyip uzun bir kaynakçaya, şiir örneklerine yer verir.

Nesnel eleştiri ile öznel eleştiri arasındaki çatışma, 1950’li yıllarda görülen çoklu okuma anlayışının da etkisiyle bireye dönük eleştiri ve topluma dönük eleştiri çatışmasına evrilir. Bu yıllarda edebiyatımızda benimsenen toplumcu gerçekçilik akımı eleştiride de kendini gösterir ve Marksist Eleştiri anlayışı yazarlarca kabul görmeye başlar. Yazarlar ortaya konan eserin, toplum sorunlarını sınıf çatışması düzeyinde işleyip işlememesine göre bir yargı bildirir ve eserin estetik yönünden ziyade gerçek yaşamla ilişkisi üzerinde durulur. Edebiyatımızda bu eleştiri anlayışının kurucularından biri de Fethi Naci olur. Fethi Naci’ye göre eleştirmen okuyucuya yol göstermelidir, onu sanat sorunları üzerine düşünmeye zorlamalıdır. Naci, bir yapıtı eleştirirken estetik kaygıların tek ölçüt olmaması gerektiğini söyler. Ona göre toplumcu değerleri öteleyen, gerçekle bir bağı  bulunmayan edebi bir yapıt ne kadar estetik olursa olsun başarılı değildir. Fethi Naci, yazdığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme kitabında da bu görüşleri çevresinde roman nedir sorusundan başlar, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’tan 1980’li yıllara değin yazılan romanları Marksist bir bakış açısıyla değerlendirir. Roman kahramanlarının olaylara karşı verdiği tepkileri irdeleyerek günlük hayatta aynı olay yaşandığında ne tepki veririz bunu kıyaslar ve romanın gerçekle bağını bulmaya çalışır. Ona göre roman toplumsal bir üründür bu yüzden her türlü toplumsal vak’a romana yansımalıdır.

Edebiyat metinlerinin gerçek anlamda çoğul disiplinli okunması 1970’li yıllara rastlar. Daha önce bahsettiğim gibi eleştirinin gelişmesinde akademik çevreler önemli katkıda bulunur. Bu dönemde eleştirinin tam da ihtiyacı olan şey gerçekleşir ve edebiyat kuramları artık sistemli bir şekilde tanıtılmaya başlar. Kuramlar hakkında incelemeler yapan akademisyenler ele aldıkları eserleri tüm bu kuramlar ışığında incelerler. Bu anlayışın yerleşmesinde üç önemli akademisyen görürüz. Bunlardan biri Berna Moran olur. Moran, eleştiri yazısı yazarken amacını toplumsal eleştiri ile biçimsel eleştiriyi bağdaştırma olarak açıklar. 1972 yılında çıkardığı Edebiyat Kuramları ve Eleştiri kitabıyla o döneme kadar tartışılan birçok kuramı görünür hale getirir ve Batılı kaynaklardan yararlanarak detaylı bir tahlile girişir. Bu kitapta yapıtın dış dünyayla, yaratıcısıyla, kendisiyle ve okuruyla ilişkilerine göre kuramları tanıtır ve bu kuramlara da Türk edebiyatından örnekler vererek bahsettiklerini daha anlaşılır hale getirir. Kuram ve uygulamayı bir araya getiren bu eser, temel bir kaynak niteliğindedir.

Bahsedeceğim diğer yazarımız ise Yıldız Ecevit. Oğuz Atay, Orhan Pamuk ve Hasan Ali Toptaş gibi isimler üzerine yaptığı çalışmalarla eleştiri anlayışını yansıtan yazar, Berna Moran gibi “kafası karışmış okur”a yol gösterme amacı taşır. Özellikle postmodern anlayışı benimsemiş yazarlar ve eserleri üzerine çalışan Ecevit’e göre bu alan okuyucuya oldukça yenidir. Eleştirmen olarak kendisi bu yeni ve karmaşık yolu eğlenceli bir oyun gibi kurgulayarak okuyucuya vermek ister. O yüzden ona göre içerik eleştirisinden ziyade biçim ve kurgu eleştirisi yapmak önemlidir. Orhan Pamuk’u Okumak adlı kitabında Pamuk’un Yeni Hayat adlı romanını yapısalcı, biçimci, alımlamacı, toplumcu ve izlenimci eleştiri yöntemleriyle inceler. Tüm bu yöntemlerle ilgili kısa bir bilgi de verirken aynı metnin nasıl farklı yorumlayacağını da okura göstermiş olur.

Ele alacağım son yazarımız yine kıymetli akademisyenlerimizden biri olan Füsun Akatlı olacak. Felsefe kökenli olan yazar, yazdıklarını eleştiriden ziyade deneme olarak nitelendirir. Eleştiriye dair görüşlerini açıklarken değindiği en önemli nokta bir metnin asla tek bir yöntemle incelenemeyeceği olur. Örneğin; bir metin yalnız Marksist kuram ya da feminist kuramla incelenemez, olması gereken metne daha bütüncül bir yaklaşımla bakmaktır. Zamanı Yaşatan Roman/Zamana Direnen Şiir adlı kitabında bir romanı incelerken öncelikle ele aldığı metnin gerçekten bir roman olup olmadığını sorgulamakla işe başlar. Ardından eğer o bir romansa ne tür bir roman, bu roman yapısal bir bütünlük taşıyor mu, kaç bölümden oluşuyor ve roman bölümleri arasında bir bütünleşme var mı hepsini tek tek irdeler. İncelediği romanlarda; biçemi, roman kişileri ve mekânlarını, romanın toplumsal bir boyut taşıyıp taşımadığını inceler. Bunların yanı sıra Füsun Akatlı için kullanılan dil önemli bir yer tutar; varsa yazım yanlışlarını, yazarın kullandığı tutarsız ifadeleri de yazılarında mutlaka belirtir.

Yakın dönem eleştiri anlayışımıza baktığımızda özetle böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Öznel bir anlayışla başlayan eleştiri serüveni çoklu okuma anlayışıyla ve bilimselliğin temel alınmasıyla daha da zenginleşerek okuyucuya kılavuzluk eden önemli bir kaynak haline geliyor.

GÜNLERİN GÖTÜRDÜĞÜ ve SÖZDEN SÖZE, Nurullah Ataç, YKY, 1998.
ELEŞTİRİ YAZILARI 1-2, Adnan Benk, Doğan Kitap, 2000.
100 SORUDA TÜRKİYE'DE ROMAN ve TOPLUMSAL DEĞİŞME, Fethi Naci, Gerçek Yayınevi, 1990.
İKİNCİ YENİ OLAYI, Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın, 2005.
EDEBİYAT KURAMLARI VE ELEŞTİRİ, Berna Moran, İletişim Yayınları, 2009.
ORHAN PAMUK’U OKUMAK, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, 2008.
ZAMANI YAŞATAN ROMAN – ZAMANA DİRENEN ŞİİR, Füsun Akatlı, Boyut Yayın Grubu, 1998.



B’eleştiri Düşmanı Eleştirmen: Hüseyin Cöntürk (Ersun ÇIPLAK)

 Ülkemizde güncel edebiyat eleştirisi, “gastelerde” tek ölçütü köşe sahibinin beğenisi olarak yapılageldiği sürece, bu, eleştiri değil, b’eleştiri olmaya devam eder. Dahası, Doğan Hızlan’ın yaptığı gibi, kimilerinin yeterince düşünmeksizin öne sürmüş olduğu, ‘modern klasik’ gibi bazı kavramları gerekçe göstermeksizin alkışlamak ise b’eleştiri olarak tanımladığım durum için bir örnektir. Konunun bu kısmıyla ilgili şu an fazlaca konuşmanın lüzumu yok. Ancak şunu söylemekte yarar var: Ülkemizde öznel eleştirinin ya da b’eleştirinin hegemonyası nispeten aşıldıysa bu noktada en büyük pay Hüseyin Cöntürk’ün…

Cöntürk, yazdığı yazılarla eleştirinin ne olduğunu, nelere odaklanması, nasıl bir dil kullanması ve bilimlerle nasıl bir ilişki kurması gerektiğini açıkladığı kadar, eleştirmenin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini de titizlikle ve ince ince açıklamıştır. Eleştirmende bulunması gereken özelliklerden en önemlisi, iş ayrıntısıdır: “Biz, tutumca iş görürken sıçramayan bir eleştirmeden yanayız. Sıçramayan eleştirmede ilkin yapıtın özelliklerinin ne olduğunun ortaya konması gelir, sonra da bulunduğu anlaşılan özelliklerin beğenilir cinsten olup olmadığına bakılarak yapıtın değerinin biçilmesi gelir. (…) Bu iki iş kimi zaman birlikte de yürütülebilir. Ama birincisi yapılmadan ikincisine atlanmaz. Atlanırsa, bu, ‘sorumluluk duygusu’ zayıf olan bir eleştirme yazısı ile karşı karşıyayız demektir.” (Çağının Eleştirisi: 1. Kitap, YKY: 2006, s. 19) Yani, eğer birisi iyi eleştirmen olmak istiyorsa, öncelikle onun iş ayrıntıları ilgisinin yüksek, sonra da araştırmacı kişiliğe sahip olması gerekmektedir. Zira Cöntürk’e göre, eleştiriyi de kapsayan bir şekilde edebiyatı, incelediği türü ve ilişkili türleri bilmeyen ve herhangi bir eseri ele almayı kolaylaştıracak felsefi ve bilimsel bilgi birikimine sahip olmayan birinin eleştirmen olabilmesi mümkün değildir.

Elbette Cöntürk’ün eleştiri alanına yaptığı en önemli katkı, eleştirinin bir edebi tür olmadığını göstermesi, edebiyat eseri üzerine terimlerle konuşmayı gerektiren bir disiplin olduğunu vurgulamasıdır. Böylece Cöntürk, eleştiriyi, nesnesi sanat eseri olmasına rağmen, neredeyse bilimsel bir etkinlik olarak değerlendirmiştir. Her şeyden önce kavramsal düşünme ve etkinlik, alana yönelik derin bir bilgi birikimini gerektirir ve böylece o etkinlik alanının incelenmesine ve bu incelemenin sunumuna yönelik kayda değer bir kolaylık sağlar. Bu sebeple de kavramların net bir şekilde kullanılması, eğer hâlihazırda bir kavram mevcut değilse, eleştirmenin titizlikle tanımlayarak kavramı üretmesi gerekir. Başlı başına bu bile, şimdiki zaman eleştirmenlerinde rastlamaya pek alışık olmadığımız bir sorumluluk bilincinin göstergesidir.

Cöntürk’ün, eleştirel yaklaşımını, ‘Yeni Eleştiri’ akımına uygun bir şekilde yapılandırdığına yönelik çalışmalar yapılmıştır. (Dr. Esma Dumanlı Kadızade, “Hüseyin Cöntürk ve Yeni Eleştiri”, http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/kadzade_esma%20dumanl%20189-199.pdf) Ancak Cöntürk’ün yaklaşımına bir temel bulmak istendiğinde bu temeli, yeni eleştiriden önce, Rus biçimcileri, yapısalcılar ve Prag okulu üzerine kurmak daha doğru ve yerinde bir çaba olacaktır. Bilinmektedir ki Michael Riffaterre’den Tzvetan Todorov’a kadar pek çok kuramcı müstakil bir alan olarak poetikayı ele alma uğraşında olmuştur. (Todorov, Yazın Kuramı: Rus Biçimcilerin Metinleri, çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat, YKY: 2005; Poetikaya Giriş, çev. Kaya Şahin, Metis Yay.: 2001; Riffaterre, “Fear of Theory”, New Literary History: 1990) Edebi metni, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji gibi farklı alanların nesnesi kılmadan ele almanın yollarını araştırmışlardır.

Böylesi bir kuramsal bakış üzerine yaklaşımını temellendiren Cöntürk, edebi eserin karakteristik özelliklerini tespit ederek onun hakkında yargıya ulaşma yolunu seçmiştir. Bunun için mesela “Şiir ve Retorik” başlıklı metnine bakılabilir. Bu metninde retorik ve şiirin farklılığına değinip, çok önemli bir şair hastalığını ortaya koymuştur. Elbette onun bu sivri dilinden Nedim başta olmak üzere, Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba, Dağlarca, Oktay Rifat ve hatta Melih Cevdet de almıştır payını. (ÇE, s. 413) Ve ne güzel anlatmıştır derdinin kişisel olmadığını, koyduğu kriterlere dayanan bir eleştiri yapmaya çalıştığını… Bunu başarabilmesinin en önemli nedeni, elbette ki Cöntürk’ün, “seçik düşünme ve yazmak kaygısını başta” tutmuş olmasıdır. (ÇE, s. 17)

Gaston Bachelard, Ateşin Tin Çözümlemesi’nde öznel ve nesnel ayrımını ve bunların birbiriyle ilişkisini net bir şekilde açıklamıştır. (çev. Nail Bezel, Öteki Yay.: 1999) Aynı zamanda en kralından nesnelliğin bile öznellik olmaksızın anlaşılamayacağını söylerken, sanki Cöntürk’e destek veriyor gibidir. Çünkü Cöntürk, bir toplam olan Çağının Eleştirisi’nde nesnel eleştiriyi tanımlamaya ve örneklendirmeye çalışırken, “Bir yapıtta kendimizin üstün tuttuğu özellikleri, varlıkları bulamazsak o yapıt bizce, bizim ölçütlerimize göre, kötü olmuş olur.” (ÇE, s. 21) diyerek, ne kadar olursa olsun, eleştirmenin işine bir miktar öznelliğin karıştığının farkında olduğunu da ifade eder. Ancak bu noktada biraz daha dikkat etmek lazım onun öznel ve nesnel anlayışını kutuplaştırmasına. Çünkü Cöntürk, öznel eleştiri derken, kişisel beğeniye dayanan ve metnin edebiliğine ve belirli, herkesin aynı şekilde ele alabileceği kriterlere dayanmayan ahkâm kesmeleri hedef almıştır kendine. Bir eleştirmenin önemsediği, ancak aynı yönleri dikkate alan bir başka eleştirmenin, aynı neticeye ulaşmasa bile, net bir şekilde kıyaslayarak ele alabileceği yönlere odaklanan eleştirileri değil.

Bunun için de elbette eleştirmenin ettiği lafın sorumluluğunu alabilecek duruşa ve donanıma sahip olması gerekir.

Bu nedenle sıçramayan eleştiride ısrar eder.

Temel koyucu nitelikte ne demiştir Cöntürk: “Nasıl bir romancı olmak için bundan önce o ve benzeri türde yapıtları okumaya ihtiyaç varsa, eleştirmeci olmak için de eleştirel edebiyatı takip etmek zorunluluğu vardır.” (ÇE, s. 23)

Eleştirimizin 'uç beyi' Cöntürk, Çağının Eleştirisi ile sadece çağının değil, çağımızın da eleştirmeni olmayı sürdürüyor.

ÇAĞININ ELEŞTİRİSİ
, Hüseyin Cöntürk, Yapı Kredi Yayınları, 2006



‘Bilim Tarihi’nin Tarihi Üzerine (Umut MORKOÇ)

Tarih söz konusu olduğunda, bir anlatı olarak karşımızda duran şey ile bu anlatının aktardığı şey arasında, dinleyici olarak bizlerin aşamayacağı bir bariyer bulunur. Bu bariyerin en önemli ayağı akıp gitmiş olan zamandır; ancak karşımızdaki yegâne engel geri döndürülemez olan zaman değil, geçen zamana dair her bir anlatının bu zamanı yeniden kurmasıdır. Bu sebeple tarih sürekli yazılmaya devam eder. Bu etkinlik sırasında başvurulan kaynaklar, bu kaynaklardan yapılan seçkiyle oluşturulan kompozisyon, bu seçkinin ortaya çıkmasına yol açan kaygılar ve bu kaygıları şekillendiren koşulların çeşitliliği tarihin tükenmeyen bir etkinlik olmasının sebebidir. Ancak bu söylenenler, tarihin güvenilmez ve dolayısıyla başvurulmaması gereken bir etkinlik olduğu manasına gelmemektedir; bilakis, tarihin bu niteliği kazanmasının nedeni, aktarıcısı olduğu deneyimin bilgi açısından kurucu nitelikte olmasıdır. Başka bir ifadeyle, bilgiyi tesis etmek için, dağınık geçmişten düzenli ve örgütlü bir tarih çıkarmak zorunludur. Tarih bu niteliklerinden ötürü, hem mecbur olduğumuz hem de kendisine karşı temkini elden bırakmamamız gereken bir disiplindir.

Son dönemde, tarih yazımının kabaca saydığımız bu niteliklerini ve tarihe nasıl yaklaşılması gerektiğini merkeze alan birçok eser üretildi; ancak Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek bu eserler içerisinden ayrı bir yerde duruyor. Esere bu özel konumu veren öncelikle, bilim tarihini tarihe ilişkin bir metodoloji problemiyle beraber ele alıyor olmasıdır. Bu açıdan, Alexandre Koyré’nin bu alanda çalışanlar açısından artık bir klasik niteliği kazanmış önemli eseri Bilim Tarihi Yazıları’yla birçok ortak özelliğe sahip. Eserin ikinci önemli özelliği ise bilim tarihinin tarihi gibi oldukça orijinal ve pek örneği olmayan bir konuya sahip olması.

Eserin bu çok boyutlu yapısı, hitap ettiği okuyucu yelpazesinin geniş olmasını da beraberinde getiriyor. Öncelikle tarihe dair merak taşıyan her türlü okuyucu için önemli bir kitap niteliğinde, ayrıca tarih yazımına dair yürüttüğü soruşturma, tarihçiler için oldukça verimli bir perspektif sunuyor. Bilim felsefesi ve tarihi ile meşgul okur için ise—biraz iddialı olacak belki ama—temel bir eser olduğu kanaatindeyim. Bir disiplin olarak oldukça genç olan  “bilim tarihi”nin tarihini inceleyen eser, ele alınan dönemin ruhuyla o dönemin bilim tarihi yazımı arasında nasıl bir paralellik olduğunu görebilmek açısından oldukça verimli bir kaynak. Bir disiplin olarak bilim tarihi bu açıdan üç döneme ayrılarak inceleniyor: 1800’lerin ortasından 1900’lerin başına kadar olan ve bilim tarihçiliğini olgu ve olayların aktarımı olarak gören 1. dönem, 1930-1960 yılları arasında hakim olan ve bilim tarihine sosyolojik açıdan yaklaşan 2. dönem, 1960 sonrasına denk düşen ve bilim tarihinin bağımsız bir disiplin olarak karakterinin şekillendiği dönem. Ancak tam da tarihleri zikretmeye başladığım şu noktada, eğitim hayatı boyunca tarihle olabildiğince kuru, cansız, tek boyutlu, sıkıcı bir şekilde karşılaşmış olan okuyucu için belirtmeliyim ki, eser baştan sona, olabildiğince canlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor. Bu canlılığın temel kaynağı, eserin derdini aktarırken sıklıkla bilim tarihinden ve bilim yazımının tarihinden örneklere başvuruyor olması. Bu örnekler kimi zaman okuyucunun yerleşik ilgi ve kanaatlerini sarsarak merakı diri tutmayı başarıyor.

Galileo, Pisa Kulesi’nde filozofların, bilimcilerin ve halkın önünde o efsanevi deneyini yaparak Aristotelesçi bilim anlayışı karşısında zafer kazanan bir bilimci miydi? Ya da Newton’un yer çekimi yasasıyla ilgili söylediklerini, kafasına düşen bir elmaya mı borçluyuz? Bu soruların naif sorular olduğu oldukça açık; ancak bu soruların altında yatan anlatılara ilişkin bir soruşturma, bilim tarihi yazımı etkinliğinin, çağının aklıyla olan ilişkisine dair önemli ipuçları barındırıyor. Yazar kitabın son bölümünde tarih yazımının nasıl olması gerektiğinden bahsederken, ele alınacak kaynağın yazarının ve yazıldığı dönemin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiğinden söz ederek, bu ilişkiselliğin ne şekilde sağlanabileceğine dair de ipucu veriyor.

Eserin sunduğu bu çok boyutlu bilim tarihi okuması, sadece Pisa Kulesi ve elma örneğindeki gibi zararsız mitleri deşifre etmekle sınırlı değil. Aynı zamanda Ortaçağ’ın bilimsel açıdan hiçbir gelişmenin yaşanmadığı karanlık bir dönem olduğu ya da pozitivizmin, bilimi kuram ve gözlem ilişkisine indirgediği gibi zararlı mitlerle de uğraşılmakta. Bu bakımdan kitap, yazarın kendi ifadesiyle “geçmişin sezgisel bir anlayışla yargılanmasından kaynaklanan çarpıklıkları” ortaya çıkarıyor. Eser bir yandan geçmişe ilişkin bu çarpıklıları hedef alırken, bir yandan da bilimlerin geçmişinden ne şekilde tarih üretildiğini tarihsel örneklerle ortaya koyarak her türlü bilim felsefesi ve tarihi incelemesinde aklımızın bir kenarında tutmamız gereken şu fikri ortaya koyuyor: “Doğanın yapısı ve işleyişine ilişkin düşüncelerinin doğruluğuna inanmaları için, insanların yüzyıllar boyunca, her döneme özgü farklı ve güçlü kanıtları vardı” .

Atina Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Kostas Gavroğlu birçok dilde yayınlanmış sayısız bilim tarihi çalışmasına imza atmış bir akademisyen. İstanbul doğumlu olan Gavroğlu’nun “Türkiye’de yayınlanmış olmasının kendisi için akademik tatminden daha fazlasını ifade ettiği” kitabı, kendisinin de mezun olduğu lisede öğretmenlik yapan Ari Çokona tarafından Yunancadan çevrilmiş. Çevirmen ve yazarın iletişim halinde olması, çeviri sürecinde konuyla ilgili yetkin isimlerden destek alınmış olması çevirinin başarısına fazlasıyla yansımış. 2006 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm bu değerli kitap, yalnız tarihçiler, bilim tarihçileri ve felsefeciler için değil, her türlü disiplinle ilgili geniş bir okur kitlesi için ufuk açıcı bir potansiyel taşıyor.
 
BİLİMLERİN GEÇMİŞİNDEN TARİH ÜRETMEK, Kostas Gavroğlu, Çev. Ari Çokona, İletişim Yayınları, 2006.

Thomas Kuhn: Bilimsel Devrimlerin Yapısı ve Sonrası (Erkan BOZKURT)

Bilim tarihi, kanıksanmış birçok bilimsel inancın veya kuramın terk edilip yerlerine yeni ve kimi zaman öncekilerle taban tabana zıt olanların kabul gördüğü dönemlere şahitlik etmiştir. Bu tür değişim dönemleri, bilim tarihçileri tarafından sıklıkla “devrim” olarak nitelendirilir. Örneğin, astronomide Batlamyus’un dünya-merkezli evren kuramının terk edilerek, Kopernik’in güneş-merkezli evren kuramının kabul edilmesi bu minvalde “Kopernik Devrimi” olarak anılır. Bilim tarihinde bu türden olayların çokluğu ve sıklığı nedeniyle bilimsel değişim konusu bilim felsefecilerinin temel sorunlarından biri olmuştur.

Thomas Kuhn (1922-1996), 1962 yılında yayınlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) adlı kitabında tam da bu konuyu ele alır. Aslen fizikçi olan Kuhn’un, bilim tarihine ve sonrasında felsefeye yönelmesi, 1949 yılında Harvard Üniversitesi’nin rektörü James B. Conant’ın herhangi bir bilim eğitimi almamış üniversite öğrencilerine bilimle ilgili bir kavrayış kazandırmak amacıyla açmış olduğu bilim tarihi dersine asistan olarak atanmasıyla başlar. Kuhn, Conant’ın kendisinden istediği onyedinci yüzyıl mekaniğinin kaynakları üzerine çalıştığı sırada Aristoteles’in Physica’sı ile karşılaşır. Başta Physica’yı anlamakta oldukça zorlanan Kuhn, Aristoteles’in mekanik hakkında çok az şey söylemesi ve söylediklerinin çoğunun yanlış olması karşısında şaşkınlığa düşer. Bu bakımdan, Aristoteles’in Galileo ve takipçilerine olan etkisi Kuhn için büyük bir bulmacadır. Kuhn, bu bulmacayı bir tür Eureka! deneyimi sonrası çözer ve tarihteki bilimsel metinleri nasıl okumak ve anlamak gerektiği ile ilgili sezgisel bir yöntem geliştirir. Bu yönteme göre, bilim tarihindeki bir çalışmayı anlamanın yolu, onun yer aldığı tarihsel dönemdeki kavramların ve araçların ne anlama geldiğini öğrenmekten geçmektedir. Bu yöntem, Kuhn’un daha sonraları da belirteceği üzere bir tür hermenötiktir.

Bu deneyim sonrası Kuhn, bilim tarihi çalışmayı kendisine amaç edinir ve yaklaşık on yıllık bir çalışma süreci sonunda Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda kendi özgün bilimsel gelişim açıklamasını ortaya koyar. Kuhn, bu eserinde bilimsel gelişimle ilgili daha önceki birçok yaygın kanaati hedef alır. Bu kanaatlerden en önemlisi, bilim tarihindeki gelişimin doğrusal ve birikimsel bir karaktere sahip olduğudur. Buna karşın Kuhn, bilimlerin tarihsel gelişim sürecinde zaman zaman tekrar eden bir döngüye veya yapıya sahip olduğunu iddia eder. Kuhn’un, Kopernik, Newton ve Einstein gibi kişiler sayesinde gerçekleşen bilimsel kuram değişimlerinin yanında X-ışınlarının, oksijenin keşfi ve leyden kavanozunun icadı gibi olgu ve araç yeniliklerinde tespit ettiği bu yapı, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”dır.

Kuhn, bu yapıyı, “normal bilim”, “kriz”, “olağanüstü bilim” ve “devrim” adını verdiği dönemler aracılığıyla açıklar. Buna göre, normal bilimde ortaya çıkan krizle olağanüstü bilimsel etkinliğine giren bilimsel alan, devrimle beraber tekrar normal bilimsel etkinliğe döner. Bu gelişim modelinde esas olan, normal bilim dönemindeki bir bilimsel alanı yöneten tek bir “paradigma”nın bulunmasıdır. Paradigma, Kuhn’un sihirli kavramı olarak, normal bilimsel dönemdeki araştırma etkinliğini belirleyen unsurların tümüne işaret etmektedir. Bilimsel devrim dönemleri, mevcut paradigmanın değişmesi ve yerine yenisinin geçmesi ile sonuçlanır. Paradigma değişimi ile önceki birçok bilimsel problem rafa kalkar, bilimsel çözüm yolları ve kullanılan bazı kavramların ve araçların anlamı değişir. Böylece bilimsel alan, devrim ile birlikte öncesine göre bir tür kopuş yaşar. Kuhn’a göre, devrim sonrası bilimciler adeta farklı bir dünyada yaşamaktadırlar. Kuhn’un devrim süreci ile ilgili tespitlerinden tartışma yaratan en önemli iddiası ise, paradigma değişimlerinin nesnel veya tarafsız ölçütlere göre yapılamayacağıdır. Kuhn bu durumu rakip paradigmaların “eş-ölçülemezliği” olarak tanımlar.

BDY’nin basımı sonrası, dönemin birçok bilim felsefecisi, Kuhn’un bilimsel gelişim açıklamasını akıl-dışı ve görelilikçi olmakla eleştirir. Kuhn, kendisine yönelik bu tür eleştirileri reddederken, bu eleştirilerden kısmen kendi muğlak anlatımını sorumlu tutar. Kuhn, kendi anlatımındaki bu muğlaklığı ortadan kaldırmak için kariyeri boyunca uğraşmıştır. Bu süre boyunca, BDY’deki birçok düşüncesinden vazgeçtiğini veya onları yeniden formüle ettiğini belirtir. Kuhn’un özellikle, 1980 sonrası yazılarında bilimsel etkinliği dil üzerinden yeniden açıklamaya çalıştığı ve eş-ölçülemezlik tezini kısmi ve yerel bir biçime dönüştürerek bilimsel değişimi tedrici ve sürekli bir halde açıkladığı gözlenmektedir.

İlk olarak, dönemin mantıkçı pozitivistlerinden Charles Morris’in editörlüğünü üstlendiği International Encyclopedia of Unified Science adlı ansiklopedi için hazırlanan BDY, The Times Literary Supplement tarafından, İkinci Dünya Savaşından sonra yayınlanan en etkili 100 kitaptan biri olarak gösterilmiştir. Kuhn, BDY’nin önsözünde, ansiklopedideki yer kısıtları nedeniyle birçok konuyu eksik bıraktığından şikayetle okuyucuya kitabın daha uzun bir versiyonu için söz verir. Fakat Kuhn, vefatından iki yıl öncesine kadar üzerinde çalışmakta olduğu bu kitabı bitirememiştir.

Bugün “bilim tarihi ve felsefesi” adıyla anılan alanın doğuşuna da öncülük eden Kuhn’un, BDY sonrası yayınladığı makalelerin büyük bir kısmı, The Essential Tension (1977) ve The Road Since Structure (2000) adlı derlemelerde yayınlanmıştır. Kuhn’un, The Essential Tension kitabı Asal Gerilim adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Fakat Kuhn’un özellikle 1980 sonrası yazılarının yer aldığı The Road Since Structure kitabı henüz çevrilmemiştir. Bu bakımdan, Türkiye akademi çevresinde Kuhn’un BDY sonrasında geliştirdiği pozisyonu yaygın olarak bilinmemekte ve bu konudaki tartışmalar eksik kalmaktadır. Dilerim bu kitap yakın zamanda Türkçe’ye çevrilir ve ülkemizde bu konuda olan tartışmalara yeniden ışık tutar.

BİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI, Thomas S. Kuhn, çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları, 2006.

Bilimin Uzun ve Dolambaçlı Yolu (Erdem TANER)

İnsanlığın gördüğü en büyük düşünür ve bilim adamlarını anlatan, onların kurduğu sistemleri işleyen bir bilim tarihi kitabının adı ne olabilir diye sorulduğunda, pek az insanın aklına “Uyurgezerler” gibi bir isim gelir. Ancak elbette Arthur Koestler bu ismi seçerken, kitabını yazarken gösterdiğine benzer bir titizlikle hareket etmiş, işlediği ana temayı kısa yoldan, açık bir benzetmeyle ortaya koymuş. Koestler’e göre deney ve aklın katı kurallarına göre neredeyse kurulmuş bir saat gibi iş gören bilim adamı karikatürü, bilim tarihine kendi önyargılarıyla yaklaşan tarihçilerin, felsefecilerin ve hatta kendi yaptığı işi bile tam anlamamış bilimcilerin kurguladığı bir mit, o kadar. Gözlem verileri ve akıl, bilimin neredeyse üç bin yıllık macerasında elbette vazgeçilemez bir rol oynuyor. Ancak tesadüfler, kişisel hırs ve önyargılar, dahası ve en önemlisi, bir hayalin peşinden el yordamıyla giden uyurgezerin adımlarına benzer sezgiler, düşünüldüğünden çok fazla yer tutuyor bilimsel sistemlerin kuruluşunda, ve elbette yıkılışında. Uyurgezerlerimiz, yani bilim tarihinin tanıdık dâhileri, çoğunlukla ulaştıkları sonuçların öneminin ve dünyayı nasıl değiştireceğinin farkında bile olmuyor. İlk basımı 1959’da yapılmış olan Uyurgezerler (The Sleepwalkers), 20. yüzyılın ilk yarısında egemen olmuş ve akılcı yöntemi bilimsel gelişmenin biricik motoru olarak gören bilim tarihi anlayışına bir itiraz olarak okunabilir. Bu itirazını gerekçeler ve tarihsel verilerle ortaya koyuyor yazar. Kitap boyunca da en çok, “mistik ve bilimsel deneyim tarzlarının bölünmez kaynağını ve bunların birbirlerinden ayrılmasının yol açtığı feci sonuçları” hissettiriyor okuyucusuna.

Koestler, uzun yüzyıllar boyunca astronomi etrafında şekillenen bilimin yolculuğunu, Babillilerin çocuksu sayılabilecek dünya kavrayışlarından başlatıyor. Bayrağı onlardan devralan ve mitolojiyle iç içe geçmiş bir astronomi dünyası kuran Antik Yunan ile devam ediyor. Bu dönemde özellikle Pisagorcuların ve antik dönemin iki büyük filozofunun, Platon ve Aristoteles’in üzerinde duruyor. Daha sonra, bin yıldan uzun bir süre astronomiye egemen olmuş dünya-merkezli Batlamyus evreninin kuruluşunu anlatıyor bize, ardından ise onun uzun hükümdarlığına son verecek olan güneş-merkezli Kopernik evrenini. Bu iki büyük sistemi anlatırken, işin çekirdeğindeki bilimsel ayrıntıları es geçmiyor, ama astronomiye veya matematiğe uzak okurları sıkmamayı da başarıyor, tıpkı kitabın geri kalanında yaptığı gibi. Hikâyesini Newton ile sonlandıran yazar, bu uzun yolculuğun odağına ise, Newton’dan hemen önce yaşayan ve günümüz bilimini mümkün kılan iki büyük bilimciyi yerleştiriyor: Johannes Kepler ve Galileo Galilei.

Aynı dönemde yaşamış bu iki bilimcinin bilimi kavrayış biçimleri arasındaki keskin farklılığı durmaksızın vurgulayan Koestler, bu farklılık üzerinden medeniyetin 17. yüzyılda geldiği yol ayrımını anlatıyor aslında bize. İki ayrı âlemi temsil eden bu dâhileri karşılaştırırken, Kepler’e duyduğu yakınlığı gizlemiyor. Galileo’nun bilimsel düşünceye verdiği pırlanta değerindeki katkıları da elbette inkâr etmiyor. Ancak onu, bilimle dünyanın geri kalanı arasında modern dönemde açılacak olan uçurumun baş mimarı olarak gördüğünü de açıkça söylüyor. Dünyayı her yönüyle kavrayacak, geometri, astronomi, müzik, astroloji (yani, insanın bu dünyadaki yazgısı) ve insan aklı arasındaki bozulmaz ahengi arayan, aramakla da kalmayıp bu ahengi hücrelerinde hissettiği izlenimini veren Kepler, Koestler’e göre, Pisagorcularla başlayan dünyayı ve insan deneyimini bir bütün olarak kavrama çabasının son temsilcisi. Galileo ise ihtiraslı, kuşkusuz son derece zeki, ancak öne sürdüğü bilimsel iddiaların büyük resim içindeki önemini ve sonuçlarını görecek ilham ve basiretten yoksun bir figür.

Yaşamında mistisizme duyduğu merakı elden hiç bırakmamış bir yazar Koestler. Kepler’in madde ile anlam dünyasını, fizik yasaları ile yaşamın amacını kaynaştıran anlayışını geride bıraktığımızda, sınırsız bir teknolojiye ve doğa üzerinde mutlak denetime doğru önümüzde bir yol açılmış olduğunu kabul etse de, bu yolun hayatın büyüsünü yok eden dağınık bir varoluşa yöneldiğini görüyor.

Aynı zamanda bir edebiyatçı olan Koestler, son derece akıcı ve keyifli bir dille Galileo’yu yukarıda çizdiğim çerçevede yerden yere vururken, bir yandan da bilim tarihine dair genelde doğru kabul edilen birçok hikâyenin aslında birer şehir efsanesinden ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Galileo’nun Pisa Kulesi’nin tepesinden farklı ağırlıkta gülleler bırakarak kuramını temellendiren bir deneyci olmadığını, Engizisyon tarafından işkence altında sorgulanmadığını, “ama o yine de dönüyor” gibi bir sözü de hiç söylemediğini öğreniyoruz örneğin. Dar kafalı din adamlarına karşı her şeyi sorgulayan açık fikirli Galileo klişesi de gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. O dönemindeki bazı Hıristiyan düşünürler, göklere dair yerleşik inançlarına aykırı bir şeyler görecekleri endişesiyle, yeni icat edilmiş olan teleskopla gökyüzüne bakmayı bile reddedecek kadar sabit fikirliydiler, doğru. Ancak görüyoruz ki onları teleskoptan bakmaya ikna etmeye çalışan Galileo da, birkaç defa mektuplaştığı ve kitaplarından haberdar olduğu Kepler’in eliptik yörünge fikrini, bütün matematiksel ve gözleme dayalı kanıtlara rağmen, benzer bir sabit fikirle ömrünün sonuna kadar kabul etmeye yanaşmamıştı. Ne de olsa bağlı olduğu dünya görüşü ona bütün gök cisimlerinin mükemmel daireler üzerinde yol alması gerektiğini söylüyordu! Yine de yazarın bütün bunları Galileo’ya duyduğu kuru bir antipatiyle, ona giydirilmiş “bilim şehidi” kostümünü yırtarak “kral çıplak” diye bağırma çabasıyla yazmadığını vurgulamak gerekir. Veya piyasada son zamanlarda yaygınlaşan “doğru bildiğimiz yanlışlar” türü derlemelerin bir benzeri de yok elbette karşımızda. Zira bütün bu tarihsel veriler kitap boyunca çizilen derinlikli bir dünya görüşü çerçevesine oturtuluyor. Kitabın önümüze serdiği ayrıntılarda bilimin, dolayısıyla aklın, medeniyetin ve insanın ne olduğuna dair kurgularımız gizli ve bu kurguda, Kepler ve Galileo’nun kesiştiği ve ayrıştığı dönemeçten günümüze uzanan yolda, bir şeylerin ters gittiğini söylüyor Koestler.


BİR BİLİM TARİHİ KİTABI: UYURGEZERLER (İNSANIN DEĞİŞEN EVREN GÖRÜŞÜNÜN BİR TARİHİ), Arthur Koestler, Çev.: Ekram Berkay Ersöz, Phoenix Yayınevi, 2013.

Çağcıl Bilimin Doğuşunun Öyküsü (Cem KAYALIGİL)

Bilimsel düşüncenin tarih içindeki seyrinin çoğunlukla bir gelişme içerdiği kabul edilir. Bu kanı, insanın doğa hakkındaki bilgisinin antik Mısır veya Yunan uygarlıklarından bugüne artmış olduğu gerçeğine yaslanır. Bununla birlikte bundaki doğruluk payının saptanması, bilim tarihçisinin çalışmasında olsa olsa bir başlangıçtır. Bu tarihçinin asıl işi, doğaya dair bilgideki artışın hangi yolu kat ettiğini yorumlamaktır. Bu noktada yaygın görüş; bilim ile teknoloji arasında çift yönlü bir alışverişin olduğu, birindeki ilerlemenin bir zaman sonra ötekinde de gelişme sağladığı olabilir. Ancak başka birçok yaygın görüş gibi bu da, tamamen yanlış değilse bile olgulara zayıf bir ışık tutar. Koyré'nin bu kitapta biraraya getirilen makalelerindeki temel fikir; işte bu yaygın görüşün bilimin seyrini açıklamakta yetersiz kaldığı, yer yer de düpedüz yanlış yorumlara kapı araladığı.

Bu derlemede özellikle, Koyré'nin bilimin ortaçağdan yeniçağa geçişte nasıl bir dönüşüm geçirmiş olduğu sorusunu merkeze alan makalelerine yer verilmiş. Koyré'ye göre buradaki dönüşümde, örneğin Avustralyalı bilim tarihçisi A. C. Crombie'nin öne sürdüğü türden bir süreklilik yoktur. Crombie bilimin 17. yy.'da yaptığı atılımın köklerini; teorinin deney ile doğrulanması-yanlışlanması temelinde şekillenen “bilimsel yöntemin” doğduğuna inandığı ortaçağda bulur (13. yy.'da; Grosseteste ve R. Bacon'da). Koyré ise ortaçağın deneysel yöntem tartışmalarının, çağcıl anlamıyla “bilimsel” bir içerik taşımadığını düşünür. Ona göre çağcıl bilimin göbek bağı asıl, Aristoteles metafiziği bırakılınca kesilmiştir. Pratik alanda (gerek bilim ve deney pratiğinde gerekse teknikte ve teknolojide) görülebilecek süreklilikler aldatıcıdır; bilim tarihindeki kritik dönüşüm, teori-pratik bağdaşıklığı zemininde olmamıştır. Şöyle diyor: “Doğrusu kılgın [pratik] ilgi deneysel bilimin... gelişmesinin gerekli ve yeterli koşulu olsaydı, bu bilim Robert Grosseteste'den -en az- bin yıl önce Roma İmparatorluğunun, daha olmazsa Roma Cumhuriyetinin mühendislerince yaratılırdı” (“Çağcıl Bilimin Kaynakları”). Zira Koyré'ye göre pratiğin alanında, doğa karşısında yaklaşık tutum alınarak yetinilebilir. Burada duyuların ortaya koyduğu gerçeklikle bir uzlaşıya gidilebilir, doğaya egemen olunabilir, hatta matematik de bunun yardımına koşulabilir; iş ki iş görsün. Oysa çağcıl bilim bunu yapmaz, görünenin ötesindeki bir kesinliği dert edinir. Bu yüzden çağcıl bilim için matematik doğaya yaklaşmanın aracı değildir; o, doğanın kesinliğinin dilidir. Yeniçağın bilimini ayrı kılan, Galileo veya Newton'un deneyleri değildir; bu deneylerin, Platoncu anlamıyla ideaların yansıması olarak görülebilmesidir. Eş deyişle, doğadaki kesinliğe ülküsellik atfedilmesine olanak tanıyan Platoncu metafiziğin benimsenmesidir.

Öyleyse burada sözü edilecek olan, düşünsel ve sosyal bir dönüşümdür.  Bilimsel gelişme, pratik dünyanın soru ve dertlerinden sıyrılarak hakikati aramaya zaman ayırabilecek lükse sahip bireylerin bulunduğu ve de onaylandığı toplumlara gerek duyar. Koyré, “Bilim Tarihine Yaklaşımlar” makalesinde çarpıcı biçimde bunun çok seyrek gerçekleşmiş olduğunu söylüyor: “ancak iki kez” (antik Yunan ve yeniçağ Avrupasını kast ediyor). Büyük bilimsel dönüşümler tarihte, özgünlükleri taklit edilemez parlamalara karşılık gelirler; bu yüzden bütünlüklü olarak açıklanmaları da imkansızdır. Ama o halde bilim tarihine ne gerek vardır, veya bu tarih neyi anlatır? Koyré için cevap, dönüşüm zamanlarında değil dönüşüm yolundaki başarısız girişimlerden öğreneceklerimizde saklıdır: “İnsanlık hep yaşayan, hep öğrenen tek bir insan ise, onu incelerken kendi tarihimizle, dahası, kendi düşünsel yaşamöykümüzle uğraşıyoruz demektir. [Bilim tarihinin] Böylesine sürükleyici, böylesine öğretici olması da bundan ötürüdür; bilimsel düşünce insan aklını bize en yüce yanlarıyla, kendisine hep uzak kalan bir amacı hiç durmadan, hep yetersiz, hep yinelenen arayışı içerisinde, hakikati arayışı içerisinde gösterir.”

Buradaki yazılar, Koyré'nin ölümünden (1964) sonra Fransız yayıncı Gallimard'ın yaptığı daha büyük bir derlemeden yapılan bir seçki. Türkçe kitabın oluşturulmasında tematik bütünlüğün gözetildiği anlaşılıyor. Çevirmen Kurtuluş Dinçer kitabın kısa tanıtım yazısında Koyré'nin “en karmaşık konuları bile yalın, kolay anlaşılır bir üslupla ele aldığı” yorumunda bulunuyor. Bu yoruma katılmakla birlikte kitaptaki kimi yazıları hakkını vererek anlamak için temel bir felsefe bilgisinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Belki altı çizilmesi gereken bir şey de bunun kesinlikle bilim tarihini öğretme amaçlı bir kitap olmadığı. Koyré'yi okumamız için esas gerekçemiz; onun bilim tarihine dair özgün ve etkili yorumunu görmek olmalı: Bu yorumun bizi taşıyacağı tartışmaların felsefe düzleminde yapıldığını bilerek ve önemseyerek.

Bilim Tarihi Yazıları 1'in yarım kalmış bir çeviri projesinin parçası olduğunu da vurgulayalım. Dinçer'in, Gallimard derlemesindeki öteki yazıları ikinci bir ciltte toplama niyetini henüz (hâlâ) gerçekleştiremediğini anlıyoruz. Tahminimiz, bunda, projenin yayıncı ayağının—deyim yerindeyse—sahipsiz bırakılmış olmasının rol oynadığı. Elimizdeki 2000 tarihli ve TÜBİTAK amblemli baskının, çevirmenin elden geçirip onay verdiği son versiyon olduğunu biliyoruz. İşin okuru yanıltıcı ve canımızı sıkıcı yanı şu: Kitabın şimdi çok daha rahat erişilir olan Yeniçağ Biliminin Doğuşu adlı bir 2010 baskısı da var (e-kitap olarak da satılıyor). Ancak bunun yayıncısı, aslında, derlemeyi TÜBİTAK’tan önce yayınlamış olan yayınevi; kullandığı versiyon ise kitabın çevirmence elden geçirilmemiş olan eski baskısı. Türkiye yayıncılığında sık karşılaştığımız bu başıboşluğun karşısında okura önerimiz tabii ki, TÜBİTAK’ın bastığı Bilim Tarihi Yazıları 1'i bulup edinmeleri olacak. Esas dileğimiz ise, bu kitabın örneklediği ve popüler bilim yayıncılığında artık TÜBİTAK’ın kendisinin de erişemediği kaliteye bir gün yeniden kavuşabilmek.

BİLİM TARİHİ YAZILARI 1, Alexandre Koyré, Çev. Kurtuluş Dinçer, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 2000.


Bilim Felsefesinin Yükselişi ve Düşüşü (Mehmet Cem KAMÖZÜT)


“Ne biliyoruz?” ya da “bilgi edinmenin yöntemi nedir?” gibi soruların yanıtları, okullarda neyin öğretilmesi gerektiğinden, nasıl bir emeklilik sistemi tasarlanması gerektiğine kadar pek çok yaşamsal kararımızda önemli rol oynar. Bu anlamda bilgi iddiaları oldukça politiktir; yalnızca olguları betimlemezler, nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin içerimleri de vardır. On yedinci yüzyılda yeni bilgiler edinilirken bilginin tek kaynağının kilise olmaktan çıkması ve yeni bilgilerin edinilmesi bu nedenle toplumsal bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Örneğin doktor olmak için eğitim alanlara hastalarının horoskoplarını çıkarabilmeleri için geometri ve astroloji öğreten eğitim kurumları, bu devrimden sonra doktor adaylarına anatomi öğretmeye başlamıştır. Bu salt bir ders programı değişikliğinden çok daha kapsamlı bir dönüşüme işaret eder. Fakat Galileo gibi bu devrimin kahramanları çalışmalarının nasıl bir toplumsal dönüşüme yol açacağının farkında değildi.

Onların çalışmalarının ışığında ilerleyenlerle bilim, öyle etkileyici başarılar elde etmiştir ki, insanlar bu yeni yöntemin bilgi verip veremeyeceğini tartışmayı bırakmışlardır. “Nasıl bilgi edinebiliriz?” gibi sorular uğraşmaya değer görülmediğinden bilim felsefesi de bir disiplin olarak gelişememiştir. Çünkü yanıt açıktır: bilimciler her ne yapıyorsa iyi yapıyordur!

Ancak Newton kuramının başarılarıyla oluşan bilime yönelik tartışılmaz güven, yirminci yüzyıl başında bir daha onarılamayacak biçimde sarsıldı. Gerek kuantum kuramı, gerekse görelilik kuramları yalnızca Newton kuramının sorunlu olduğunu göstermekle kalmadı. Aynı zamanda şimdi doğru olduğunu düşündüğümüz kuramlarımızın da gelecekte yanlış olduğunun ortaya çıkabileceğini düşünmemize yol açtı.
İnsanın sınırlılığının altını çizen bu koşullarda bilime ilişkin sorularımız daha çok, zaten var olan bir etkinliği anlama çabasına dönüştü. Yanılabilirlik bu kez bilgiyi yeniden tanımlamamızı ve kesinlik fikrinden vazgeçmemizi gerektiren bir insanlık durumu olarak kabul edildi. Bu koşullar altında karar verme süreçlerimizi “kesin” bilgilere değil de gelecekte sorunları olduğunu fark edebileceğimizi kabul ettiğimiz eldeki en iyi verilere dayandırmamız gerektiğini fark ettik. Bu ise yine önemli bir toplumsal dönüşüme yol açma potansiyeli taşıyordu.

Bu kez bilimsel çalışmalarla iç içe olan bir grup düşünür söz konusu toplumsal dönüşümü etkin biçimde yönlendirmek gerektiğini düşündüler. Ne olacağını bekleyip görmek yerine kesinlik fikrinin kaybedildiği bir dünyada ne tür toplumsal düzenlemelere gereksinim duyduğumuzu tartışıp belirlemek gerektiğini savundular. Bu amaçla başlattıkları harekete “Bilimlerin Birliği” adını verdiler. Hareketin amacı Avrupa’nın yirminci yüzyıl başındaki kötü durumundan kurtulmanın yolunun insanlığın tüm bilgi birikimini bir araya getirip, sonra da bunun daha güzel bir dünya için nasıl kullanılabileceğini bilinçli bir biçimde çalışmaktı. Bilgi ne fizikle sınırlıydı ne de yalnızca bir grup akademisyenin ezoterik çalışması olarak kalabilirdi.

Üstelik eğer bilim tartışılmaz kesin bilgiler sunmuyorsa, önemli kararları yalnızca küçük bir teknokrat grubunun alıp sonra da tüm dünyaya dayatması kabul edilemezdi. Yani bilginin herkese ulaştırılması ve kararların demokratik süreçlerle alınması gerekliydi. Aydınlanma, aklın yolunun bir olduğunu söyleyerek tek değişmez doğruyu arıyor ve bulunca da herkese ezberletmeye çalışıyordu. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren karşılaştığımız durum, bilginin sanıldığı kadar insandan bağımsız olmadığına işaret etmekteydi. Eğitim sistemimizi de baştan tasarlamamızı gerektiren bu anlayışa göre, artık doğruları değil de bilimsel araştırmanın nasıl yapılacağını öğretmek daha önemliydi. Üstelik bilginin gerek üretiminde gerek kullanımında insanla ilişkisi daha görünür hale getirilmeliydi.

Tüm bunların Viyana Çevresi’nin çabası olduğunu duymak bizi şaşırtabilir. Ne de olsa günümüzde Viyana Çevresi’yle özdeşleşmiş mantıkçı pozitivizm akımının, liberalizmin felsefi alt yapısını sunduğu kabul edilir; onu, en kibar ifadeyle yanlış ve apolitik bir felsefi akım olarak tanırız. Viyana Çevresi’nin, aslında bu tür bir toplumsal proje olarak başladığını öğrenmenin belki de en ikna edici yolu George A. Reisch’ın Soğuk Savaş Bilim Felsefesini Nasıl Dönüştürdü başlıklı kitabını okumaktır.

Reisch bu kitabında akademik bir disiplin olarak bilim felsefesinin ortaya çıkışını soğuk savaş bağlamında ele alıyor. Kitap bilim felsefesinin yirminci yüzyıl başında yeniden ve bu kez bilinçli bir toplumsal proje olarak ortaya çıktığını göstermeye çalışıyor. Soğuk savaşın Amerikan üniversitelerinde yarattığı her tür sol görüşü marjinalleştirici etkiyi ve bunun sonuçlarından biri olarak bilim felsefesinin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan apolitik, değer alanından kopuk, teknik bir disiplin olarak bilim felsefesinin başlangıçtaki devrimci toplumsal projeden ne derece farklı olduğunu görmek oldukça şaşırtıcı.

Hitler’in güçlenmesiyle Amerika’ya kaçmak zorunda kalan mantıkçı pozitivistlerin düzenledikleri konferansların ve çıkardıkları yayınların içeriklerini aktaran kitabın en önemli tarafı bunu içinde yer aldıkları toplumsal bağlamda sunuyor olması. Kuşkusuz Bütünleşik Bilimlerin Enternasyonel Ansiklopedisi adlı bir yayın çıkarıyor olmaları bugün için çok devrimci görünmeyebilir. Ancak gelen itirazlara rağmen “Enternasyonel” sözcüğünü kullanmakta ısrar etmeleri, aynı dönemde Robin Hood anlattığı için hakkında FBI tarafından soruşturma açılan İngiliz edebiyatı profesörleri olduğunu öğrendiğimizde daha ilginç oluyor. Irk yasaları yüzünden Berlin Üniversitesi’ndeki işinden atılmış ve Almanya'dan kaçmak zorunda kalmış Hans Reichenbach'ın da Alman casusu olabileceği şüphesiyle seyahat sınırlamaları altında yaşadığını öğrenmek şaşırtıcı. Üstelik Reisch bize Rosenberg’lerin idamının öyküsünü de hatırlatarak, casusluk şüphesinin yalnızca itibar ya da iş kaybetmekten çok daha tehlikeli olduğunu fark ettirmekte.

Kitap örneğin katıldıkları imza kampanyalarına ya da yazdıkları politik yazılara dayanarak mantıkçı pozitivistlerin sanılandan çok daha sol bir çizgide ve politik olarak aktif insanlar olduklarını tartışılamayacak açıklıkta gösteriyor. Ancak kanımca kitabın en büyük başarısı, politik duruşlarının felsefi görüşlerinin bir sonucu olduğuna okuyucuyu ikna edebilmesi.

Kitap dönemin bilim felsefesi alanında çalışan diğer figürleri ve bu alanlara kaynak aktaran kurumlarını da ele alıyor. Bugün de bilim felsefesi disiplininin en geniş örgütü olan Bilim Felsefesi Birliği’nin (Philosophy of Science Association) ve bu birliğin dergisinin William Malisoff tarafından kurulduğunu ve Malisoff’un Sovyetler’le iletişimde olduğunu anlatmakta. Her ne kadar bazı görüş ayrılıkları olsa da mantıkçı pozitivistlerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve dergide sıklıkla onların çalışmalarına yer verildiğini de öğreniyoruz. FBI’ın dokümanlarına da dayanılarak yazılmış bu kitaptan bu kurumun ve genel olarak bilim felsefesi adı altında yapılan çalışmaların anti-Amerikan faaliyetler olarak görüldüğünü anlamaktayız. Reisch bütün bunları sunarak mantıkçı pozitivizme ilişkin yanlış bir izlenimi düzeltmeye çalışırken bir yandan da onları olduklarından daha solda göstermekten de kaçınıyor. Örneğin metafizik tartışmalara getirdikleri eleştirilerden yola çıkarak materyalist olmadıklarını ve Lenin’in pozitivizm eleştirisini anımsatıyor.

Reisch şu isimleri özellikle inceliyor: Charles Morris, Philip Frank, Rudolf Carnap ve Otto Neurath. Bunun nedeni mantıkçı pozitivistlerin aralarında da önemli farklılıklar olması. Örneğin Carnap’la, Neurath arasında zaman zaman gerginlikler yaşandığını öğreniyoruz. Anlaşmazlıklarının çıkış noktası Carnap’ın çalışmalarının fazla teknik, dolayısıyla da ancak az sayıda mantıkçı tarafından anlaşılabilecek uzmanlaşmayı özendiren işler olması. Neurath bu tür işlerin politik amaçlarına uygun olmadığını düşünmekte. Bununla birlikte hakkında FBI soruşturması da yürütülen Carnap’ın, Neurath’ın devrimci amaçlarını paylaştığını gerek mektupları, gerekse McCarthy döneminde başını derde sokabilecek eylemlere katılmasından anlıyoruz.

Bugünden bakınca Neurath’ın kaygılarının yerinde olduğunu görmekteyiz. Reisch’ın hareketin lideri olarak anlattığı Neurath’ın adı pek bilinmezken bizler, mantıkçı pozitivizmi Carnap’la özdeşleştirmekteyiz. Üstelik onu da katıldığı protesto eylemleri ya da imzaladığı bildirilerle değil, okumadığımız zahmetli kitaplarından tanıyoruz.

Kitap soğuk savaş döneminde Amerikan üniversitelerindeki sol eğilimlere yönelik baskıyı, milliyetçi ve anti-demokratik uygulamaları ve yaratılan korkuyu sergileyerek, sol hareketlerin nasıl bastırıldığını gösteriyor. Merkezinde mantıkçı pozitivizm olsa da onların ilişkide olduğu pragmatizmden, içinde yer aldıkları McCarthy döneminden, Hitler ve Stalin’in antlaşmasının yarattığı etkiden ve Troçki davasından da söz etmekte. Bilim felsefesini toplumsal bir hareket olarak inşa etmek isteyenlerin uğradığı baskıyı sergilerken, bu alanın aslında neden doğası gereği politik bir alan olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ancak bu baskılar sonunda bilim felsefesi her türlü politik içeriminden arınıp teknik bir akademik disipline dönüştürülmüş. Her ne kadar mantıkçı pozitivistler baskılara kolayca boyun eğmemişse de, kendi projelerinin peşinden gidecek öğrenciler yetiştirememiş, çalışmaları için fon bulamaz olmuşlar ve etkilerini yitirmişler.

Reisch’ın kitabı belgelere dayalı, çarpıcı örneklerle dolu ve pozitivizm hakkındaki pek çok yanlış anlamayı değiştiren, üstelik kolay okunan bir kitap. Bilimsel çalışmaların birbirlerinden kopuk, aşırı uzmanlaşmış skolastik alanlara dönüşmesi ve toplumsal kaygılardan uzak yürütülmesine yönelik eleştirilerle kurulan bilim felsefesinin kendisinin, böyle aşırı uzmanlaşmış ve üniversite koridorlarına sıkışmış bir disipline dönüşmesinin ironik öyküsü, eğlenceli bir okuma. Umarız bu ve benzeri çalışmalar bilim felsefesini ortaya çıkışındaki kaygılarla yeniden yeşertecek, herkes için gerekli bir alana dönüştürecek bir motivasyon olur.

HOW THE COLD WAR TRANSFORMED PHILOSOPHY OF SCIENCE: TO THE ICY SLOPES OF LOGIC, George A. Reisch, Cambridge U.P., 2005.

Aynanın İçinden Bakmak (Esra ERTAN)

      “ Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman, gözünü bile kırpmadan
       Ve bilirsin ki güvenecektir sana
       Çünkü zihnin dokunmuştur onun kusursuz vücuduna”
                                                     Suzanne, Leonard Cohen

     
Kendimizle karşılaşmak, kendimizi bilmek için zihnin dokunduğu bir başkasına ihtiyacımız var her zaman. Onun bakışında, sembolik düzenin sürekli tekrarladığı kodlarla varlığımızı yine yeniden inşa edebileceğimiz aynalara…
    
Gerçekliğin yarattığı gerilim, başka unsurlara angaje olmaya ihtiyaç duymaksızın kendi  katmanlı dilini ve atmosferini yaratıyor Hakan Bıçakcı’nın metinlerinde. Doğa Tarihi adlı yeni romanı, belirsiz bir zamanın  Dünyevî Zevkler Bahçesi illüzyonunu yaratan şimdinin, tam burada olmanın hikayesini resmediyor. Ve bu haz bahçesinin izleğine, şu anın vaatlerinin sentetik kokusunu duyumsatmayı yerleştiriyor. Bu anlamda roman, diğer Hakan Bıçakcı metinlerinin çizdiği eksen üzerinde, derdine tutarlı biçimde sahip çıkmaya devam ediyor.

“Buğu yüzünden net görünmüyordu. Kadınsı, pembemsi, hareketli bir leke vardı aynada. Meyveli vücut şampuanının ılık kokusu banyoyu doldurmuştu. Bozuk çilek reçeli…”
   
Koku hafızamızı yoklayıp harekete geçiren ayinsel bir sahne ile ilk eşikten geçirir metin okuyucuyu. Üç bölümden oluşan kitabın kahramanı Doğa, plaza-site-alışveriş merkezi arasında geçen gündelik rutiniyle, ilk darlık duygusunu okuyucunun içine yerleştirir. Genç bir kadınla beraber olup, evden ayrılan babasının gidişiyle yalnız kalan annesini de yanına alarak, İngilizce isimli sitedeki hayatı, plazadaki işi, sevgilisi Onur ile beraberliği üzerinden bir varlık şeması çizer. Bu şema, metni ören taşların harcını da oluşturacak ana malzeme.
 
Dört kez yinelenen doğum günü seremonisi,  güzellik  merkezi ritüelleri, alışveriş merkezi ve spor salonu, Facebook profil sayfası, yassı göğüsler ve ille de beyaz şarap… Bir durumu anlayabilmemiz ve o durumun tanıklığını yapabilmemiz için kuşkusuz bu göstergeler zihnimizi aydınlatmakta. Üstelik sosyolojik okumalar yapmak için de geçerliliği olan referanslar. Ancak Bıçakcı’nın yapmaya çalıştığı şey, bu saiklerin rehberliğinde bir durum yaratırken, kahramanın en habis ya da en insani yanlarını yine bu durumun anlatmasına imkân tanımasıdır. İlk iki bölümde, Doğa’nın “endüstriyel nesne” leşmiş halinin sessizliği, mekanik bir ritmin içinde devindiği geçişlerle birbirine bağlanır.

Üçüncü bölüm ise metinde bir çözülmenin yaşandığı, kahramanın sıkışmışlığının, özlemlerinin ve hezeyanlarının derdest edildiği, bu sayede de onu görünür kılan şeylerin anlamsızlığını yakınımızda bir yerlerde hissedebildiğimiz muğlak anların toplamı gibidir…
   
Otuzlu yaşlarının ortasında, güzelliği, kariyeri ve yatırımları olan Doğa, bedenini ve o bedenin kazanca dönüştüreceği başarı (!) olgusunu, cam ofisinde daldığı fallik biçimde göğe tırmanan plaza ve sitelerin gölgelerinde formüle eder. Bununla da yetinmez, zamanın efendilerinin “keyfini çıkar” telkinlerine biat ederek, hepimizin hapishanesini yeniden üretir. Biz, kendi yalnızlığımızı bu esaretten tanırız. Üstelik bu fantazmagorinin tadını da çıkaramaz. O kadar görmeden görülmeyi, o kadar skoru, o kadar diğer kadının mutsuzluğunu dert edinir ki, bir türlü gerçek anlamda var olamaz. Şu hayatta, kabahati kadar dahi yer kapladığına inanmaz. O sebeple Doğa ne başka insanları, ıstırabın pusu kurma olasılığına rağmen sevebilmeyi gözetebilecek kadar erotik yapıdadır, ne kendi zamanını yarattığı entelektüel bir yeterliliği yüceltecek narsistik donanıma sahiptir. Ne de kendi cümlelerini kurabildiği dünyaları sınayabilecek bir sokak insanıdır. Dahası o, bu zenginliklerden hangisi veya hangilerine sahip olduğunu arama çabasında bulunmayandır. Çıkışsızlığı çaresizliğinden değil; hareket kabiliyeti geliştiremeyişindendir. Geçmişe sığınış değil belki ama, tanıdığı ve kaybettiği bir şeyi hatırlar, eski sevgilisi Ulaş ile karşılaştığı bir an, tüm düşlerinin kurtarıcı kahramanına evrilir. Kendisine anlatamadığı şeydir bu an, hem zaten “hatırlamak gibi değilmiş yaşamak…” 

Dünyanın takdir etmesini beklediği bir güzelliği elde etmek ister Doğa. Plaza kadını olmak,  ya da yaşam gurusu gibi popüler etiketlerin altını eşelersek, üretilebilir bir mutluluk, üretilebilir bir beden ve imaj kaygısının ve bu kaygıyla görülen kişi olmanın deneysel  haz merakı olmayacağını iddia edebilir miyiz? Ancak bu “yaşam sanatı” tam da yaşamı sentetik bir biçimde taklit ettiği için olgunlaşamaz. Metinde bir yıl arayla iki doğum gününe tanıklık ettiğimiz Doğa, otuz altı yaşında olmasına rağmen, kaygı ve kriz dışında başka hiçbir duygusunu deneyimleyemediğimiz  için, kâmil olma yolunda bir adım boyu ilerleyemez.  Ama ne de olsa “her şey yolunda, mimik yapma Doğa…”

Öte yandan dış dünyanın uyaranlarına yaptığı duygusal yatırım, onun sağlıklı bir kendilik geliştirmesine olanak tanımaz. Metin boyunca kendi sıkıntılarıyla meşgul görünen annenin, vakti zamanında sinir krizlerine gark olmuş, hırçın, mutsuz ve sürekli yazıklanan bir mağdur (!) olduğunu öğreniriz. Bu, metinde bir aydınlanma anıdır. Doğa’nın krizlerinin de alt metnidir. Kendi benlik tarifi zayıfladığı bir anda, kızından birkaç yaş büyük bir kadınla evi terk eden baba da farklı şema çizmez. Annenin kurban rolüyle kalınlaşan, babanın gidişiyle de vazgeçilen Doğa’nın  onaylanma arzusu, imkânsız bir özleme dönüşür. O sebeple boşalamaz da Doğa. Kendi adına atıfta bulunabileceğimiz tabiatın verimliliği ona sirayet etmez. Ne sosyal bir boşalmadan ne de cinsel bir doyumdan nasiplenemez. Sürekli sahneler dünyayı. Her sahne bir önceki anı tekrarlar.

Doğa,  adına atfen tabiatın dişil enerjisine ve  bereketine bir gönderme de taşıyor.  Bıçakcı bu çift anlamlılığı düşünmüş olmalı. Zira High Project’in içindeki yapay Cafe Jungle, bu içkin özlemin tezahürü olabilir. Bununla birlikte Doğa’nın tırnaklarına sürdüğü yeşil oje de bu özlemin rengi olarak düşünülebilir. Romanın temas ettiği, ayağı hiç toprağa değmeden ciple siteden plazaya, oradan da alışveriş merkezine giden her kadın için, bir şekilde eko feminist  okumaya da açık.

Doğa Tarihi, Hakan Bıçakcı okurlarının ve onun metinleriyle henüz yeni tanışacak olanların, kahramanını “burlesk”leştirmeden, kara mizahı satır aralarından tanıyacağınız, mekân yaratımı, dili ve atmosferi  ile, yanında başka okumalar da yapma isteğinizi çoğaltacak doygun bir metin.
 
DOĞA TARİHİ, Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları, 2014.

Medya’ya Marx İle Bakmak (Doğan Emrah ZIRAMAN)

Marx metayı “ister mideden, ister zihinden çıkmış” olan bir insan ihtiyacı ve kapitalist toplumun temel hücresi olarak tanımlar. Marx’ın meta tanımı kapitalist toplumun her şeyi metalaştırabilme gücünü ve becerisini göstermesi bakımından önemli. Ancak her şeyin meta olabilmesi şeylerin meta ilişkisi içindeki yerlerini analiz edebilmeyi her zaman kolaylaştırmaz. Özellikle “mideden” çıkmış, somut denebilecek, metaların kapitalist ilişkiler içindeki yerini görmek, algılamak daha kolayken; “zihinden” çıkmış, soyut denebilecek, metaların kapitalist ilişki içindeki yerini saptamak daha zahmetlidir.

Bu zahmetin öncelikli nedeni soyut metaların somut meta ilişkisine dönüştüğü halkaların da soyut ilişkiler zinciri içinde olmasıdır. Örneğin kültüre ait metalar P(ara)-M(eta)-P(ara) ilişkisinde çoğunlukla bir yanı ile para olarak somutlanabilirken, meta olarak kolay somutlanamazlar. Marx’ın terimi olan “zihinsel”, genel terim olarak “kültürel” metalara dair bu zahmet o kadar güçlüdür ki, onu analiz etme zahmetine girmeyenlerin ilk söylediği türkü “Marx yanıldı” ifadelerinden oluşan bir uzun hava girişidir. Özellikle önlerine post eki takan akımlar mide ile ilgili metalarda Marx’ın başarısının hakkını teslim etseler de, zihinsel metalarda aynı başarıyı gör(e)medikleri için ilk işleri Marx’ı mahkum etmek olmuştur.

Hele ki Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve emperyalizmin yeni biçimi olan küreselleşme ve onun da getirdiği küresel teknolojileşme sonrasında Marx’ı mahkum etmek yeterli kalmamış, “Marx’ı yok sayma” temel bir anlayışa dönüşmüştü.

Ancak kapitalizmin küresel hakimiyetini ilanı bizzat kapitalizm tarafından hem ekonomik hem de toplumsal şiddetli krizlerle yadsındığı vakit, özellikle Batılı entelektüeller Marx’ı yeniden hatırladılar. Son yıllarda Avrupa ve ABD’de Marx’ın eserlerine, hem okuyucu hem de akademik olarak, artan “ani ilgi” basit bir entelektüel çaba değil, kapitalizmin krizini anlama ve çözme çabasından başka bir şey değildir.

M@rx’a Geri Dönmek

Marx’a yönelen bu ilgi kendisini özellikle, kapitalizmin dönüşüme uğramasının bir sonucu olarak ağırlığı artan hizmet sektörünün analizlerinden, yaşam alanlarının (kentler gibi) kapitalist biçimde uğradıkları tahribata ve bu tahribata karşı yükselen toplumsal hareketlerin incelemesine kadar geniş bir alanda göstermekte. Bu geniş inceleme alanları içinde, özellikle internetin dünyadaki kapsamı ile birlikte, medya ve yeni medya da Marx’ın kavramları ile düşünülen, kritik edilen alanların başında geliyor.

M@rx Geri Döndü kitabı “iletişimin eleştirel ekonomi politiği” çalışmalarını kapsayan makalelerden oluşmuş bir çalışma. Ancak kitabın ismindeki Marx’ın geri döndüğü iddiası pek de doğru bir iddia değil. Asıl olan şey kitabın çeviri editörü olan ve kitaba kısa bir giriş yazısı ile katkı sunan Funda Başaran’ın dediği gibi “iletişim alanında” çalışanların “Marx’a geri dönmesidir.”

“İletişim ağları kapitalist ekonominin gelişerek sürmesinin enformasyonunu taşıdığı denli, kapitalizmin yıkılmasının enformasyonunu da taşır” argümanı kitabın sadece Marx’ın düşüncelerini “yorumlama” aracı olarak değil, aynı zamanda “değiştirme” aracı olarak da kullanıldığının göstergelerinden birisi.

Kitap Christian Fuchs ve Vincent Mosco editörlüğünde iletişim endüstrisi ve buna bağlı olası tüm ilişkileri Marx’ın temel kuramları aracılığı ile ele alan makalelerden oluşmakta.

Nicole Cohen güvencesiz kültürel emek; Mattias Ekman ilkel birikim sürecinde medya ve iletişim; Eran Fisher Facebook’ta kullanıcı özgür birey midir, meta mıdır; Richard Hall ve Bernd Stahl sayısal teknoloji ile metalaşan üniversiteler; Willaim Hebblewhite üretim ve iletişim aracı olarak internet; Vincent Manzerolle ve Ate Mikolla Kjosen sermaye birikimi ve sayısallaştırma ilişkisi; Robert Prey ağ toplumunda iktidar çözümlemesi; Jernej Prodnik eleştirel medya ve iletişim çalışmalarında metanın rolü; Jens Schröter internet ve kapitalist kriz; Andreas Wittel özgür yazılım emeğine karşılık denetlenebilir yazılım emeği karşılaştırdığı makaleleri ile kitaba katkı sağlamışlar. Ayrıca kitabın editörleri olan Fuchs ve Mosco’nun  eleştirel iletişim çalışmalarında Marksizmin ne tür olanaklar sağladığını tartışan giriş makalesi ile, söz konusu bilişim alanını Marx, Medya, Meta, Sermaye Birikimi başlığıyla ekonomi politiğin perspektifinden tartışan Funda Başaran’ın metni alanla ve sınıf siyaseti ile ilgilenenler için kaçırılmayacak metinler.   

Çalışma Marx’ın ve de Marksizm’in çağımızda “işe yaramadığı” argümanını hala ısıtarak insanların önüne koyan liberal, gerici safsatalara karşı çok ciddi ve güncel argümanlar ortaya koyuyor.

Kitap özellikle akademisyenler başta olmak üzere internet ve yeni medyanın kapitalizmle ilişkisine odaklanmış okuyucular için güçlü argümanlara sahip bir çalışma olarak karşımızda duruyor.

NotaBene-Bilişim Janus’un Çehresi Dizisi

M@rx Geri Döndü kitabı NotaBene Yayınlarının “iki yüzlü Yunan tanrısına” atfen adlandırılan Janus’un Çehresi Dizisi’nden çıktı. Yayınevi Janus’un artık iki yüzü olmadığını, “çehresi ele geçirilmez ve kolay kolay tanınmaz biçimde kaotik” bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Bu nedenle “çehrenin kaotik yapısını Marksizmin perspektifinden incelemek, alanın ekonomi politiğine öncelik vererek belirlenim kazandırmaya buradan başlamak ve ‘yeni dünya’nın nasıl döndüğünü bilişim tartışmaları eşliğinde açıklamayı” Janus’un Çehresi Dizisi’nin temel amacı olarak belirlenmiş.

M@rx Geri Döndü, kitabın kolektifliğine uygun olarak Funda Başaran editörlüğünde Gökçe Baydar, Zafer Kıyan, Hakan Yüksel, Banu Durdağ, Zeynep Saygın Sarbay, Aylin Aydoğan ve Özgün Dinçer tarafından çevrilmiş. ‘Janus’un Çehresi Dizisi’nin ilk kitabı olan M@rx Geri Döndü, Funda Başaran ve Diyar Saraçoğlu editörlüğünde, Ümit Akıncı, Aylin Aydoğan, Cansu Başak, Necati Duran, Banu Durdağ, Ersin Vedat Elgür, Seda Gönül, İzlem Gözükeleş, Serhan Gül, İlker Kalaycı, Tahir Emre Kalaycı, Elem Güzel Kalaycı, Zafer Kıyan, Özgür Narin, Murat Naroğlu, Senem Oğuz, Hakan Yüksel’den oluşan yayın kolektifinin yakın gelecekteki çalışmaları için de güven sunuyor.

Ekip Janus’un Çehresi Dizisi’nin amaçlarına da uygun çevirileri ile Türkçedeki Marksist literatüre kayda değer çalışmaları kazandırmayı amaç edinmiş durumda. Hali hazırda çevirileri devam eden Christian Fuchs’un Social Media ve Digital Labour kitaplarının yanı sıra 2014 Eylül’üne yetişecek Ergin Bulut ve Michael A. Peters’ın editörlüğünde derlenen Cognitive Capitalism ve Notabene-Bilişim Janus’un Çehresi ekibinin bitirmek üzere olduğu Marksist Bilişim temalı derleme de yakında ilgili okurların değerlendirmelerine sunulacak.  

M@RX GERİ DÖNDÜ,
Der: Chiristian Fuchs, Vincent Mosco, Çev. Kolektif, NotaBene Yayınları, 2014.

Polisiye Çizgiromanda Sürpriz Bir Karakter: Seyfettin Efendi (Yigilante KOCAGÖZ)

Popüler kültürümüzde çizgiromanhep tartışmalı bir mesele oldu. Dokuzuncu sanata bir yandan göbekten bağlı, öte yandan tamamiyle yabancı bir toplum olabilmek sadece bize özgü olsa gerek. Tommiks, Zagor, Çelikblek gibi nice İtalyan çizgiromanının (fumetti) ya da  Tenten ya da Red Kit gibi Belçika ekolünün en popüler örneklerinin seneler boyu gazetelerle promosyon olarak dağıtıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bizim pek haberimiz olmadı, ama çizgiroman dünyasının en rafine örnekleri özellikle seksenlerin sonunda düzenli olarak gündelik diyetimizde yer alıyordu. Buna rağmen iş yerli üretime geldiğinde Türkiye’de çizgiroman hep bodur kaldı. Mizah dergilerinde basılan tefrika hikayelerin albümleştirilmesini ya da bazı bireysel çabaları ayrı tutarsak, üretimde profesyonelleşmiş bir yerli çizgiromancılıktan bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. Çizgiroman üretimindeki yavaşlık; konu fantastik, korku ya da polisiye gibi tür edebiyatı üretmeye geldiğinde daha da vahim bir hal alıyor. Bu tarz hikayelerin sıcak yuvası olan Geek kültürü, Türkiye’de özellikle son yıllarda oldukça geniş kitlelere ulaşmakta, ancak bu durum da büyük oranda yabancı eserlerin takibi ile gerçekleşmekte. Yerli sanatçıların izleyecekleri net bir rota daha çizilmiş değil, bu durum da çoğu hevesli projenin birer başarısızlık hikayesine dönmesini zorunlu kılıyor.

Devrim Kunter’in Seyfettin Efendi serisi bu çok da umut vaadetmeyen, çorak topraklarda bir şekilde yeşermeyi başarabilmiş, dikkate değer çalışmalardan. Seri, 1911-1935 yılları arasında Anadolu’nun farklı bölgelerinde gerçekleşen gizemli olayları çözmeye çalışan hayali kahraman Seyfettin Efendi ve ekibinin maceralarını anlatıyor. Kunter’in ilk kitabı “Yeditepe Canavarı” İstanbul sokaklarında gerçekleşen vahşi cinayetleri konu alırken, ikinci kitap “Esrarengiz Hikayeler” dokuz yazarın katkılarıyla hazırlanmış bir polisiye hikayeler seçkisi.

Sanatçıların izleyecekleri eskiden kalma bir rota yok belki, ama bunu çizmek için gene de bir uğraş mevcut. Geç Osmanlı/Erken Türkiye Cumhuriyeti döneminde geçen alternatif bir Karanlık Anadolu’nun hikayeciliği, yerli çizgiromancılıkta bir süredir izlenmeye başlanmış, dikkate değer birkaç eseri de okurlara kazandırmış bir alan. Karanlık Anadolu konsepti üzerinden gelişen ilk ciddi proje, Levent Cantek’in editörüğünde hazırlanan Deli Gücük albümleri olmuştu. Deli Gücük’ün yerli çizgiromandaki korku ve fantezi boşluğunu kapatmayı çabaladığını söyleyebiliriz. Seyfettin Efendi Serisi de benzer bir çabayı polisiye üzerinden göstermekte. Hikayeler çok özgün olamasa da okuru başından sonuna kadar kendine bağlayacak bir sürükleyiciliğe ve çeşitliliğe sahip. Bazı maceralar seri katil avcılığı ya da taşra gizemlerini çözmek üzerine kurulu iken bazısı da savaş dönemi casusluğunu konu alıyor.

Tasarımı ilk bakışta bunu yansıtmıyor olabilir, ancak Kunter’in karakteri aslında polisiye edebiyatının meşhur kahramanı Sherlock Holmes’un Anadolu’da ikamet eden bir varyasyonu. Seyfettin Efendi’nin hikayelerdeki vakalara yaklaşımı ve çevresindeki diğer karakterlerle olan ilişkisi, daha ilk sayfalardan insanın aklına Arthur Conan Doyle’nin hikayeciliğini getiriyor. Bu durum şüphesiz çeşitli okur tepkilerine neden olacaktır. Karakterlerin ve hikaye mimarisinin, zaten sayısız İngiliz polisiyesinden aşina olduğumuz bir yapıyı tekrar etmesi orijinallik arayışındaki okurları üzebilir. Öte yandan bu tarz hikayeleri tutarlı bir şekilde Anadolu’ya uyarlayabilmek de az rastlanır cinsten bir başarı ve Seyfettin Efendi bu işi kotarabilen örneklerden. Hikayeler inandırıcılıktan uzak değil ve en klişe sayılabilecek öykü bile okurda bir merak duygusu doğurmayı başarabiliyor. 

Devrim Kunter’in bu genç çizgi serisi, yer yer göze çarpan teknik ya da anlatım eksikliklerine rağmen her macerada kendini geliştiren bir proje. Seyfettin Efendi, ilerleyen sayılarında kendini daha da geliştirirse çizgiromancılığımızda adından sıkça söz ettirebilir. İlk iki albüm bunun potansiyelini göstermekte.

SEYFETTİN EFENDİ VE ESRARENGİZ HİKAYELERİ, Devrim Kunter, Arka Bahçe Yayıncılık, 2014.
SEYFETTİN EFENDİ VE OLAĞANÜSTÜ MACERALARI, Devrim Kunter, Arka Bahçe Yayıncılık, 2013.

Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri Üzerine... (Sırma KÖKSAL)

Sevgi Soysal’ın 1972, 1973 ve 1976 yıllarında Yeni Ortam, Yenigün ve  Politika’da yer almış yazılarından İpek Şahbenderoğlu tarafından derlenmiş olan Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri adlı kitabı geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İyi de oldu. Her şeyden önce, günün peşinde koşmaktan sevdiği yazarlara yeniden dönmeye zaman bulamayanların yeniden Sevgi Soysal’ı ele alması için zorunlu bir izin belgesi. Öte yandan, ismini duymuş ama kitaplarını henüz okumamış, belki biraz “klasik” kalacağını düşünüp elini korkak tutan genç kuşaklar için de iyi bir tanışma olanağı. Gazete yazılarının bunun için en uygun adım olmayacağını düşünenler varsa eğer, onlarla aynı görüşte olmadığımı baştan söyleyeyim. Öncelikle yıllar sonra derlenmiş bu yazıların yazıldığı günlerin ikliminin ne olduğuna ilişkin Aksu Bora ile Tanıl Bora’nın ortak kaleme aldıkları önsöz son derece açıklayıcı ve yazıları yerli yerine oturtuyor. Ayrıca günümüzde 140 karakterle derdini anlatma ekonomisini kazanmış genç kuşaklara da akraba bir duygu taşıyor. Özellikle Hatice Hanım karakteriyle örülmüş olan yazıların her biri birer kısa öykü duygusunda.

Belki bu derlemede esas üzerinde durulması gereken Hatice Hanım karakteridir ama yine de ben bu yazıya, kitabın da ilk yazısı olan “İnanın, Turist Değilim” ile başlamak istiyorum. Tante Rosa’dan başlayarak hep buralı olup olmadığı tartışılmış olan Sevgi Soysal’ın asla “turist” olmadığını anlamak önemli çünkü.

Bu yazıda Sevgi Soysal Adana’da sürgün olduğu dönemde kaldığı oteldeki ve Adana’daki günlerini anlatırken, siyasi sürgünlüğün sıradan insanların gözündeki yabancılığının ve anlaşılmaz durumunun yarattığı yalnızlığı kırabilmek için neredeyse bir çığlık gibi, “İnanın, Turist Değilim” diyor. Herhalde epey “Avrupai”, otuzlu yaşların ortalarındaki bu sarışın ve yalnız kadın epey bir turist muamelesi görmüştür o yılların Adana'sında. Gelin görün ki bu coğrafyanın tüm sorunlarına gözünü dikmiş, pamuk tüccarlarının şaşaalı pavyon maceralarıyla anılan bu kentin en yoksul mahallelerinin çocuklarını, yoksulluğunun neredeyse fantastik sonsuzluğunu ve bütün bunları yaratan temel adaletsizliği en yalın haliyle gören ve aktaran bu kadın, yabancı ellerden gelmiş ve gördüklerinden şaşkın, hassas bir insan evladı olmaktan çok uzaktır. O bu dünyayı ne sevecen bir “Ah bu koşulların gözü kör olsun!” duyarlılığıyla ne de “Her işin başı eğitim şekerim,” böbürlenişiyle izler. O sadece, ne olduğunu hiç gizlemediği, uğruna da ağır bedeller ödediği siyasi görüşlerinin çerçevesinden mesafesini koruyarak bakar. Sevgi Soysal'ın okurlarına geçirdiği en temel duygu budur: Bir kamera! Fotoğrafı çekmek için elimize aldığımız kameranın vizörü. Bak ve gör, der, önce gör.


Ama onun hep buralı olup olmadığına ilişkin tartışmalara karşı da bir çığlık gibidir “İnanın, Turist Değilim” demesi.

Buralı olup olmaması tartışmasını ateşleyen Tante Rosa’dır elbette, ismiyle de yaşamıyla da bu coğrafyanın kadını olmayan ama düştüğü tuzaklarla her yere ait olan bir kadındır o ama gelin görün ki bazıları için “yerli” olmak çok önemlidir. Bazı açılardan haksız da sayılmazlar, buralı olmayan çok şey vardır onun edebiyatında.

Her şeyden önce Türk edebiyatı ana eğilimleriyle geleneksel olarak duygusal bir edebiyattır. Başlangıçlarında ya neredeyse “acıklı” öyküler ya da yine neredeyse bir dedikoducunun acımasız mizah duygusuyla verdiği ürünler ağırlığını koyar. Bir yanda, Siyah Gözler’den Halit Ziya’ya ve oradan daha nicelerine toplumsalın aileyle sınırlı kaldığı, sınıfsal bakışın karakterin kaderine ilişkin bir dram olarak yansıtıldığı, duygulara ve vicdana seslenen bir edebiyat;  diğer yandaysa Araba Sevdası’ndan Hüseyin Rahmi’ye karakterin fark edilen her ayrıntısının kendisinin aleyhine bir delil olarak kullanıldığı hiciv ağırlıklı bir edebiyatı. Toplumsal olan ise –her ne kadar batılılaşma sorunuyla alttan alta hep var olmuş olsa da–  milli edebiyatla ancak bir tema olarak girmiştir Türk edebiyatına. Toplumsal olanın edebiyatta bir tema değil de edebiyatın kendisine ilişkin bir mesele olmasının en önemli romancısı Orhan Kemal ise, geçmişin mirasıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Orhan Kemal karakterlerini sever. Onları kader mahkûmları olarak görür. Toplumsal eşitsizliğin, yaşamın bu kurgulanışıyla haksızlıklarının farklı da kurgulanabileceğinin bilincindedir ama bu eşitsizlik birçoklarını kurban olarak görmesine yol açar ve onları özne olarak görüşünü zayıflatır. Bu eğilim birçok toplumcu gerçekçi yazarda da izlerini uzun zaman koruyacaktır. Bu eğilimi kıran, karakterini öncelikle özne olarak gören yazarlardır ki, edebiyatımızı temelli değiştirip geleneklerini yıkmış, onu özgürleştirmişlerdir. İşte ana akımın dışında bırakılmış birkaç öncül dışında bu değişimi en güçlü biçimde yansıtan yazarlardan biridir Sevgi Soysal. Türk edebiyatında onu özel yapan unsurlardan biri onun kötülükle kurduğu ilişkidir. Ne Orhan Kemal’deki gibi toplumsalın insana bulaştırdığı bir şeydir ne de Leyla Erbil’deki gibi yaşamın içine genişleyerek onu kapsamaya çalışan bir oluştur. Kötülük Sevgi Soysal’da herkesin içinde var olan, fırsat bulunca ortaya çıkan ve öncesinde de sonrasında da orada kalarak yaşamın sürekliliğinde yerini alan bir durumdur. Doğrudan doğruya sıradan kötülüktür onun anlattığı. Bu nedenle bireyin toplumsalla bağını kurarken iyi insanların lekelerinden temizlenmelerini, ya da kötünün tehdidini görmez, insanın önce kendisinde başlayacak olan mücadelesini işaret eder. Bu açılardan bakıldığında toplum-birey sorununa en batılı yaklaşan yazarların başında gelir. Eğer kastedilen buysa gerçekten pek buralı değildir. Kitaptaki yazıların birçoğuna konu olan Hatice Hanım’a olan yaklaşımı da bunu çok iyi anlatır. Hatice Hanım’ın kötülüğü yüzeysel bakışındaki bencillik, çıkarcılık ve hadi açık söyleyelim, sığ sağcılık değildir. Onun kötülüğü sıkıştığında “Aman ben bilmem!”, “Ay bana ne!” deyip omuz silkip arkasını dönüvermesi, ama hiç kendini sorgulamadan aynı kalmasıdır. Car car konuşabilmesi ama iletişim –kuramaması değil– kurmamasıdır. Bundan daha buralı olan kaç şey tanımlayabilirsiniz? Peki ya bunu bu kadar net, bir fotoğraf çeker gibi göstermiş kaç yazar bulabilirsiniz? İş buranın meselelerine gelince,  ödediği bedeller göz önüne alınınca da Sevgi Soysal sonuna kadar buralı bir yazar olarak çıkar karşımıza – ki bu kitaptaki yazılar da bunun en iyi belgeleri.

Sözü bitirmeden... Hani okurluk metinler arasında kendi bildiğince gezinmek keyfidir ya... Sizce de Hatice Hanım, Vüsat O. Bener’in “Havva” öyküsündeki anneyle aynı kadın gibi durmuyor mu?


TÜRKİYE'NİN KALBİ KABUL GÜNLERİ, Sevgi Soysal, İletişim Yayınları, 2014.