Çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Wolfgang Korn'dan Çocuklara “İnsaniyetli” Kitaplar (Devrim ÇAKIR)

“Kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun.” Günlük yaşamda, hele hele dünya gönlümüzce -yani ”kurala uygun” ve “alışılagelmiş bir biçimde”- dönüyorsa sık sık ve severek kullandığımız, kültür incelemeleri yapan etnologların ise ağızlarına almaktan bile kaçındıkları “normal” kavramını böyle tanımlıyor Türk Dil Kurumu. “Olağan” ve “uygun”, tamam, elbette... Ama işte, kime göre, neye göre?

Bilim muhabiri ve yazar olarak Hannover’de çalışan ve GEO, Die Zeit gibi gazete-dergiler için yazılar yazan Wolfgang Korn'un, 12 yaş üzeri çocuklar ve elbette “insaniyetine” (bir anlamda çocuk kalbine) dönüp bakmak isteyen “her yaştan gençler” için kaleme aldığı Normal Nedir?, bu kavramı bir kültür meselesi olarak ele alıyor ve “Neden bütün insanlar hem aynı hem de farklıdır?” diye soruyor.

Normal Nedir?, kutuplaşmaların ve ayrışmaların giderek derinleştiği, “bizden” olmayanın doksan dokuz köyden kovulduğu, “yabancı” düşmanlığının etkisiyle giderek içine kapanan ve sonunda farklı biçimlerde de olsa “muhafazakârlaşan” bir dünyada, çocukların normallik/anormallik durumlarına bakışını, “farklı olmak çok normal” diyerek insanî (yani “normal”) bir zemine taşımaya çalışıyor.

Farklı olanı bir tehdit ya da düşman olarak değil, büyük bir zenginlik olarak görmek gerektiğini, Grönland’dan Inuitler’e, Avusturalya’dan Guugu Yimithirr’e uzanan heyecan verici bir coğrafyada, bir tür “bütün mümkünlerin kıyısında” dolaşarak anlatan Korn, erkeklik ritüellerinden damak tadına, tabulardan korkulara, güzellik algısından aşk-evlilik geleneklerine kadar pek çok konuyu değişik coğrafyalar ekseninde değerlendiriyor. Birey ve toplum için son derece tehlikeli olabilecek “ben ve dünya” / “biz ve onlar” / “Batılılar ve Doğulular” gibi köşeli yaklaşımların (misal, aynı topluluk içinde gerçekleşen katliamlara dair üzüntülere bile şerh koyan/koyabilen “ama'lı” cümlelerin) göreceliğini ve elbette gereksizliğini ilginç örneklerle ortaya koyan Korn, “Kültürel çeşitlilik insanlık için bir tür hazinedir” diyor, “Birçok şeyin başka türlü de yapılabileceğini gösterir bize. (...) Birçok şey bizim alıştığımız tarzda halledilmek zorunda değil. (...) Her şey farklı kültürlerde tam tersi anlama sahip olabilir.”

Araştırmacıların son yıllarda farklılıklarımız kadar her yerde yaygın, “evrensel” özelliklerimizi de incelediğini belirten Korn, insanların dünyanın her yerinde -neyse ki- altı duyguyu ayırt edebildiğini söylüyor: Öfke, korku, tiksinme, şaşkınlık, sevinç ve yas. Bunlar hepimizin yüzünden okunabiliyor -ama ne yazık ki, anlaşmaya yetmiyor. Okunamayanlar için ise bir parça aklı selim, bir fiske vicdan ve biraz da empati gerekiyor.

Rengârenk masalların ve süper kahramanların ötesinde, gerçekten “derin” ve “gerekli” konulara dalan, bunları “meraklı” bir kurguyla anlatan 2009 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü sahibi Korn, çocuklara güveniyor. Ve çocuklar biliyor: Dünya yuvarlak; ne kadar “Batı”dan bakarsanız bakın, size de bir “Doğulu” diyen çıkar... Yirmi çeşit çiçeği bir bukette görünce gülümseyip gevşemek yerine, mesela karanfile, “Hop, dur bakalım, gözünün üstünde kaşın var!” deyivermemiz, -hiç çocuk olmamışız gibi- sivrilen ve zamanla keskinleşen o köşelerimizden kaynaklanıyor.


“POLAR”DAN ROMAN MI OLUR?

Gençler için birçok araştırma kitabı kaleme alan Wolfgang Korn'un Türkçeye taşınan ikinci “ağır” çalışması, ödüllü bir “genel kültür romanı” olarak da okunabilir: “Globalleşme Üzerine Küçük Bir Öykü” alt başlığıyla sunulan ve Avusturya'da “Yılın Bilim Kitabı” (2009) ödülünü alan Polar Yeleğin Dünya Seyahati, yazarın Hannover'deki bir alışveriş merkezindeki indirimli ürünler arasından aldığı kırmızı yeleğin baş döndürücü yolculuğunu anlatıyor çocuklara.

Basra Körfezi'ndeki petrol sahalarından Bangladeş'teki tekstil fabrikalarına, Almanya'daki bir mağazadan Kanarya Adaları önlerinde batma tehlikesi geçiren bir göçmen teknesine uzanan bu yolculuğun başrolü elbette kırmızı polar yeleğe ait. Yadımcı rollerde ise Dubai petrolü, petrol zenginleri, liman işçileri, devasa petrol tankerleri, konteynırlar; çocuk yaşta, zor koşullarda, neredeyse sakız parasına çalışmak zorunda olan Bangladeşli tekstil işçisi kadınlar; Atlantik Okyanusu'nun dev dalgaları ve korsanlar; yeni bir hayat uğruna çürük çarık sandallarla okyanusu geçip Avrupa'ya ulaşmaya çalışan göçmenler ve nihayetinde -nasıl bir maceranın ardından kendisine ulaştığını bilmeden- kırmızı polar yeleğini bir tür “uğurlu eşyaya” dönüştüren yazar Korn var.

Üzerine şarap döküldüğünde bile yeleğinden vazgeçmeyen Korn, kendi isteği dışında Almanya'da kullanılmayan giysilerin toplandığı bir konteynıra gönderilen kırmızı polarını mültecilerle ilgili bir TV haberinde görünce karar verir bu yolculuğun hikâyesini yazmaya: Nasıl olmuştur da bu “uğurlu” yelek, denizin ortasındaki göçmen teknesinde, üzerinde Korn'un yeleğiyle şaşkın ve bitkin bir halde etrafına bakınıp duran o Afrikalı gencin eline geçmiştir? “Nesnelerin imal edildiği ülkeler, onların hayat hikâyelerinin bir durağı sadece. Yolculukları, hammadde kazanımından -çöplükte veya herhangi başka bir yerde- son geri dönüşümlerine kadar uzanıyor” diyor Korn: “Bu yelek Afrika'ya nasıl gitti? Nerede imal edilmişti? Hammaddeleri nereden gelmişti? Yoksul ülkelerde yüzlerce insan neden köylerini terk edip küçük sandallarla zengin ülkelere ulaşmaya çalışıyor? O ülkeler neden bu kadar yoksul? Yanıt: Globalleşme!”

Polar yeleğin sınırları aşan hikâyesini adım adım izleyen Korn, yetişkinlerin dünyasına özgü soruları/sorunları çocukların dünyasına taşırken hem son derece basit bir dil/terminoloji kullanıyor hem de dünyanın “daha şanssız” bölgelerindeki çocukların ve yetişkinlerin nasıl bir hayat sürmek zorunda kaldığını gerçekçi ve soğukkanlı bir şekilde yansıtıyor metnine. Dahası, “Öykü böyle mi bitmek zorunda?” diye de sorarak, çözüm önerilerini sıralıyor.

NORMAL NEDİR?, Wolfgang Korn, (Çev.) Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.
POLAR YELEĞİN DÜNYA SEYAHATİ, Wolfgang Korn, Çev.: Saliha Nazlı Kaya, Can Çocuk, 2014.

Serçeler Bir Araya Gelince (Funda DEMİR)

Yaz resmi olarak biteli bir ay kadar olsa da, memleketimizin her an her şey değişebilir imajına uyum göstererek bayram tatilinin bitmesini bekledi gelmek için sonbahar… Mevsim dönümleri en güzel size onu hatırlatan şeylere rastladıkça oluyor… Okullar açılıyor, geceleri bir serinlik, uzun kollular neredeydi telaşı, manav tezgâhından göz kırpan mandalina ve yolları saran sarı yapraklar. Hoş geldin sonbahar. Yaz anılarımızda güzellik biriktiremez olduk, keyifli anlar, mutlu günler, kirazlı sevinçler yaşasak da içimizde hep burukluk. Nereye koyacağımızı bilmediğimiz, sanırım artık beraber yaşamayı öğrenmek zorunda olduğumuz burukluk, bir yürek kaç parçaya bölünür, kaç yerden sızar acısı tarif edemediğimiz, yine de hayattayız deyip gülümsemeye zorladığımız, başka da bir yolunu bilmediğimiz günler, aylar ve mevsimlerden ibaret hayat…  İçinde daha az çocuğun öldürüldüğü günler varsa gelsin güz, yoksa yine uzun sarı bir yazda bekleyelim. Bekleyelim ki umut kalsın ucundan, kıyısından…

Bu kitabı ilk okuduğumda yok dedim, olmaz. Bir çocuk için fazla mı mesaj içeriyor acaba? Kim bilir belki çocukların öldürülmediği dünyalarda geçerlidir bu iyi niyet. Che’nin hayatından esinlenerek yazılmış bu öyküyü okuyup da yetişkin gözüyle çok şey görmek mümkün… Yazar Mempo Giardinelli, “SerChe Onurlu Bir Kuş”u yazarken belki çoktan görmüştü gerçeği, çocukların öldürüldüğü bir hayat var Dünya’da, gerisi gerçekten hikâye… Kısaca SerChe diye bahsedeceğim kitap, çeşit çeşit kuşun yaşadığı kuşdünyanın kapılarını aralıyor bize. Yooo, kuşların özgür olduğunu savunanlar varsa hayal kırıklığına uğrayacaksınız baştan söylemeliyim. Güçlünün güçsüzü ezmesi kuşdünyada da çok yaygınmış. Bir küçük SerChe dünyaya gelmiş  ve büyüklerin hoşlanmayacağı soruları sormaya başlamış. Neden büyük kuşların sayısı bu kadar azken, küçük kuşlar ses çıkarmıyor neden, nedenmiş… Aradığı yanıtı kimseden bulamadığı gibi azar işittiğiyle kalmış bizim SerChe… Kendi cevaplarını bulmayı öğrenmiş, kendi doğrularının peşinden gitmeyi, kendi yolunu seçmeyi… Gün geçtikçe güçlenmiş, kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere uçmuş.  Başka kuşdünyaları görüp, rengine, cinsine bakmadan tüm kuşlara yardım etmiş. Akbabalar ve diğer yırtıcılar bu durumdan rahatsızmış. SerChe gittiği yere özgürlüğü, cesareti götürüyormuş. Ezilen, yaşama hakları ellerinden alınmaya çalışan ne kadar kanatlı varsa peşine düşüp onları özgürleşmenin yollarını gösteriyormuş. Bedava yemekçi ve kibirli bulduğu güvercin ve martılardan çok hoşlanmayan SerChe bir gün yırtıcılara karşı kuşdünyalar arası bir toplantı olduğunu duymuş ve orada bulunmuş. Onlara gördüğünü anlatmış; “dünyalar birbirinden çok uzak olsa da hepsinde benzer haksızlıklar olduğunu”… Başka kuşdünyaların mümkün olduğunu, beraber dayanışarak yeni bir kuşdünya kurabileceklerini anlatmış coşkuyla. Diğer tüm kuşlar SerChe’nin şu düşüncesini çok doğru bulmuşlar. “Bir kuşu özgür kılan, çok fazla şeye sahip olmak değil, sahip olduklarını adilce paylaşmaktır.”  Karşılaştıkları bin bir zorluğa rağmen yeni kuşdünyayı kurmuşlar. Sonrası… SerChe, onurlu bir kuş… Bir kuş nasıl onurlu olur diyenler hikâyenin sonunu okumalı…

Nota Bene yayınlarının bu kitabını, ilk okuduğumda küçük bir çocuk için anlaşılması zor, uzun ve hatta belki biraz ürkütücü bulsam da (4-5 yaşlarında bir çocuğa o tavukları kesiyorlar ve biz yiyoruz demek ne kadar kolay olur siz düşününün) sanırım su gibi okuyan 9’lar, 10’lar, 11’lik 12’lik abiler ablalar (umarım!) biraz merak, biraz hüzünle okuyacaklardır. SerChe Onurlu Bir Kuş’un göz kırptığı adama, o toprakların insanının sıcaklığına ve başka bir dünyaya ait inançları diri tutmak için iyi bir başlangıç olabilir. Kitap ciltli ve kuşe kağıda baskılı haliyle daha keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.  Tanıtım bülteninden bir alıntıyla noktalayalım;  "Sömürü düzeninin değişmesini istemeyenler sık sık şunu vurgular: Her koyun kendi bacağından asılır. Bu yüzden çocuklar olabildiğince bencil büyütülür. Önlerinde iki yol var gibidir, ya kendini dünyanın merkezinde hisseden ya da sinik insanlar olacaktır çocuklar. Oysaki SerChe üçüncü bir çözüm yolu önerir: Dayanışma. Serçeler bir araya geldiğinde her biri bir SerChe'ye dönüşebilir. Çocuk Kitapları dizimizden çıkan SerChe çocuklara ve ailelerine güçsüz, ezilen insanların bir araya geldiğinde ne kadar güçlü olabileceğini Che'nin devrimci yaşamını odak alarak anlatıyor."

SERCHE – ONURLU BİR KUŞ,  Mempo Giardinelli, Resimleyen: Alejandro Agdamus, Çev.: Zekine Sanchez Veiga, Notabene, 2014.

Başka Bir Orman Bu; Tenekeden (Funda DEMİR)

Bir ormanı var eden nedir? Ucu bucağı görünmeyen, gündüzleri bulutlara, geceleri yıldızlara değen ağaçlar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar, domuzlar, kaplumbağalar, rengârenk çiçekler, şifalı bitkiler, nefis meyveler... Her mevsimi ayrı güzellikte yansıtan renkler, içimize çekmeye doyamadığımız çam kokusu. Dokundukça iyileştiren toprak.

Rüzgârın dinginleştiren uğultusu... Bir ormanı var eden nedir, derseniz bana; şimdi, şu anda bunların hepsi bir yana hayal gücü derim sanırım. Çünkü yakın zamanda yolum Teneke Orman'dan geçti. Oranın havasını soludum, suyunu içtim ve kendimi çok iyi hissettim. Şimdi sıra sizde hazır mısınız?

Teneke Orman dünyanın öbür ucunda, unutulmaya yüz tutmuş ve kimsenin istemeyeceği şeylerle dolu olan bir yerdi. Bu ıssız yerin tam ortasında bir ev, bu evde de yaşlı bir adam yaşardı. Pencereden görüp görebileceği tek şey çöp ve atıklar olan yaşlı adam her gün bıkıp usanmadan çöpleri toplar, ayıklar ve kimisini yakar kimisini gömerdi. Yaşlı adam mutsuzdu. Bir gece gördüğü rüya hayatını değiştirdi. Yaşlı adam rüyasında dünyanın en güzel ormanlarından birinde yaşadığını gördü. Etrafı tropikal ağaçlar, harika çiçekler, kuşlar, kaplanlar ve çeşitli hayvanlarla doluydu. Uyandığında dünyanın aynı yer olduğunu gören ve çok üzülen yaşlı adamın aklına bir fikir geldi.  Düşüncesi gün geçtikçe büyüdü. Fikrini küçümsemedi, denemekten korkmadı. Yalnızlığını bahane etmedi. En sevdiğim yanı bunu kendi için yaptı. Ve Zamanla bu düşünce etrafını sardı, sarmaladı. Yaşlı adam çöplerden bir orman yarattı. Elleriyle şekillenen, içinde hayal ettiği her şey olan çöpten kurulmuş, tenekeden yapılmış kocaman bir orman. Tenekeden de olsa ormandı sonuçta... Ve bir gün bir mucize oldu. Herkesin unuttuğu bu yere gerçek bir kuş kondu. Teneke ormanındaki tek canlıya gözü gibi bakan yaşlı adam ertesi gün kuşu göremeyince çok üzüldü. Oysa hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığı hayatımızda yaşlı adamın da bilmediği bir şey vardı. Kuş onu terk etmemişti. Şiirler ve şarkılar genelde tersini söylese de kuşlar geri gelirdi. Yanına dişisini de alan kuş dönmüştü. Tenekeden ormana, yaşlı adama dönmüştü. Dünya herkese yetmez belki, ama teneke ormanda herkes için bir yer var, ya da ben öyle umuyorum. Gagalarında taşıdıkları tohumları toprağa bırakan kuşlar, sadece yaşlı adama değil, teneke ormana da can verdiler. Bir tohumdan toprağa karışan kökler, o kökleri yiyen böcekler, böcekleri kovalayan kuşlar ve yaşlı adamın düşünde ne varsa teneke ormana geldi. Bir zamanlar kimsenin istemeyeceği şeylerle dolu olan çöplük artık herkesin isteyeceği şeylerle dolu gerçek bir ormana dönüştü.

Helen Ward tarafından kaleme alınan Teneke Orman'ın içinde kaybolacağınız resimlerini yapan isim ise Wayne Anderson. Remzi Kitabevi'nin yayımladığı eser 32 sayfadan oluşuyor.

Bir zamanlar, bir orman vardı. Şimdilerde yolunu kaybettiğimiz, adını unuttuğumuz bir orman. Ya da orman yoktu, olmadı hiç bir zaman. Gördüğümüz en güzel rüyaydı. Kim bilir, belki halâ yolunu bulmamızı bekliyor, beklerken de gülümsüyordur çok yakınımızda bir yerde. Teneke Orman'ın yolunu tarif edemem ama ona komşu bir koru var, meraklısına duyurulur... İstanbul'da Anadolu yakasında. Validebağ korusuna gitmeden bu güzelliği anlatabilmem zor. Yolu düşenler, bir uğrasın. Yukarılara kadar çıkıp bir tepecikten izlesin etrafı. Bakın nasıl da bir yaşamak var orada. Kim bilir belki Teneke Orman'ı okumak için daha iyi bir yer düşünülemez.

TENEKE ORMAN, Helen Ward, Resimleyen: Wayne Anderson, Çev. Şiirsel Taş, Remzi Yayınları, 2008.

Buradayım Demeli Bazen… (Funda DEMİR)

Yaz denince ilk önce tatili hatırlamak çok eski bir çocukluk geleneği galiba. Okullar kapanır, karneler alınır, bisikletler yağlanır, hadi sokağa! Bazı sabahlar mahallenin halı yıkama günü, kapı önleri köpük köpük. Bakkalın önünde duran kasalara oturup gazoz içmek mahalle çocuklarının en büyük modası. Lastik atlamalar, evden gizlice kaçırılmış cam çerçeve kap kacakla kapı önlerinde kurulan çocuk pazarları, deniz kenarı piknikleri, kızarmış hamur kokusu, camide kuran kursu, kilisede incir ağacına dalmaca, eski ayakkabılara karşılık elma şeker veren muhallebici, zincirli dönme dolap, haşlanmış mısır kokusu, kukalı saklambaç, akşam ezanında pencere önlerinde sıralı anneler, baban geldi, hadi yemeğe sesleri.  Zihnime yer eden ne varsa yaza dair hepsi çok güzel. Kalabalık sofralar, babanneler, dedeler, kuzenler, Alman çikolatası, köy yolculukları, Bandırma feribotu, Erdek sahilleri, yokluğunda çok kitap okudum’lu şarkılar…  Öğle sıcağında evin en gölge odasında okunan kitaplar, limonata ve petibör bisküvi. Kokular, anılar, sesler zihnimde dans ederken her birinden giderek uzaklaştığımı fark ediyorum. Şimdi sıkıştırılmış günlerden ibaret sanki yaz. Denize mi gitsek, aileyle mi vakit geçirsek, o çok istediğimiz Prag turu ne olacak peki, hayır kampa gidelim demiştik, bu sıcakta hiçbir yere gidilmez, evden çıkılmaz, hadi bir film koy da izleyelim. Büyümek tembelliği, kararsızlığı, aklına eseni yapamamayı, yediğin dondurmaların bedelini misliyle ödemeyi gerekli kılıyormuş bazı bazı. Oysa bakkala gidip bütün çikolataları alıp, istediğim zaman istediğim kadar yiyebilmek sanırdım, değilmiş.
Şefkatli mevsimimizdi bizim yaz. Zengini fakiri karpuz peynir yer, bizi eşitler, aç, açıkta üşüyen olmazımızdı, içimiz rahat derdi babannem. O bitmek bilmez yaz gecelerinde, bir eliyle sivri sinekleri kovalayıp bir eliyle saçlarımızı okşarken. Kocaman bir yer yatağında bildiği çerkes masallarını anlatırdı, o yetmeyince hayat dersi konulu bitmek tükenmek bilmez hikayelerini, bilmem kimin kızını, gece gözüküp sonra kayboluveren üç harflileri. Bilmezdi ne çok korkardık o hikayelerden ama yine de anlatsın isterdik.
Babanne sesi değmiş, içinden yaz şefkati geçmiş bir kitaptan bahsetmek isterim. Fırtınalı Gece. "Fırtınalı Gece" Debi Gliori´nin "Stormy Weather" kitabından çevrilen ve İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan yeni kitabı. Kitap tam olarak mis gibi huzur dolu bir "uyku öncesi" hikayesi...Hatta o huzur dolu uykuyu garanti edebiliyor diyebilirim. Debi Gliori’nin daha önce yazdığı kitabı “Akıllı Tilki’nin Masalı”n da olduğu gibi, kahramanlarımız yine tilki ve annesi. Bu anlam da bir devam-dizi niteliği de taşıyor. Annesi tarafından hiç sevilmemiş biriyseniz biraz can acıtabileceği doğru, ama ufaklığa ne olursa olsun onu sevip koruyacağınıza, güvende olması için elinizden geleni yapacağınıza, zorlukların üstesinden beraber gelebileceğinize dair şiirsel bir aktarım sunmak isterseniz Fırtınalı Gece tam olarak aradığınız kitap olabilir. Çevirisini Ali Berktay’ın yaptığı kitapta anne tilki yatağa yeni girmiş yavrusuna  “Yavrucuğum sarın yorganına, söndür ışığını, geldi, artık iyi geceler deme zamanı, gömül gecenin koynuna, bırak kendini uykunun kollarına, merak etme anneciğinin gözü her an üstünde sakın korkma.” Der ve masalını anlatmaya… Öyle bir masal ki o an Dünya’nın farklı yerlerinde şu an okunana iyi geceler masallarına selam ederken, ne olursa olsun yavrusunu koruyup kollayacağını, her fırtınanın, her zorlu koşulun bir yaşama biçimi olduğunu sevgi dolu sözcüklerle anlatıyor. Resimleriyle birlikte sakinleştirici, yatıştırıcı bir dengeye sahip Fırtınalı Gece, özellikle okul öncesi çocukların ve anne babaların çok sevebileceği bir kitap. İster öğle uykusuna, ister mis kokulu iyi geceler öpücüğünün yanına çok yakışacak…
Keyifli okumalar ve mutlu anılar biriktireceğiniz upuzun, sıcacık bir yaz dileklerimle.

FIRTINALI GECE, Debi Gliori, Çeviri: Ali Berktay, İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Tatlı Rüyalar (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

Esen Kitap’ın son dönemde çıkarttığı çocuklara yönelik bilim kitaplarını büyük bir beğeni ve merakla takip ediyorum. Fransa’da konusunda uzman bilim insanlarının çocuklar için hazırladığı seriyi Minik Bilgeler Dizisi adı altında yayınlayarak, belki de ülkemizde nice fizikçinin, matematikçinin, uzay bilimcinin, biyologun, psikologun yetişmesine ön ayak olacak. Seri şimdiden; İşte Evren, Rüyalar Fabrikası, Zihnin Kutucukları, İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza), Vücudum (Milyarlarca Hücre), Rakamların Diyarına Yolculuk, Yıldızımız Güneş, Mikropların Dünyası, Bilgisayarımın İçi isimlerinde dokuz kitaba ulaştı bile. Kitapların hepsinin ortak özelliği, sıkıcı ders kitaplarından ziyade keyifli ve resimli öykü kitapları şeklinde tasarlanmaları ve bilimi çocukları sıkmadan eğlenceli yüzüyle aktarmaları. Bu arada çocuklarına aldıkları oyuncakları onlardan fazla oynayan ebeveynler için de ideal bu kitaplar, karıştırmaya başladığınız zaman elinizden bırakamadan bir solukta bitireceksiniz, bu arada da farkında olmadan pek çok şey öğreneceksiniz.   

Cenevre Üniversitesi Nörobilim bölümünde bir araştırma grubunun yöneticiliğini yapan biyolog ve psikolog Sophie Schwarz’ın yazdığı Rüyalar Fabrikası’nın sevimli resimleri Cécille Gambini tarafından çizilmiş. Kitabın sonunda da öğrenilenleri pekiştirecek ve evde rahatlıkla yapılabilecek deneyler yer alıyor. Her ne kadar arka kapakta 9 – 12 yaş arası denilse de, her yaştan insanın öğreneceği bilgiler barındırıyor.

Rüyalar Fabrikası; geceleri neden rüya gördüğümüzden, zaman zaman aynı rüyayı görmemizin ya da devamını görmemizin sebebine, rüyaların neden garip olduğundan, ne işe yaradığına varıncaya değin aklımıza takılan pek çok soruya cevap veriyor. Kitaptan neler mi öğrendim: Farklı uyku evreleri olduğunu ve bir yoyo gibi gece boyunca bu evreler arasında gidip geldiğimizi, ağır uyku evresinde pek rüya görmezken, paradoksal uyku esnasında uyuduğumuz ve vücudumuz hareketsiz olduğu halde beynimizin çalışarak rüya gördüğünü öğrendim. Uyku sırasında tüm kaslarımızın felç olmuşuz gibi gevşediğini aksi takdirde rüya gördüğümüz zaman kalkıp hareket edeceğimizi, uyurgezerlik dediğimiz şeyin kasların gevşememesi yani uyanık kalmasından kaynaklanan bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. Kedilerin, farelerin ve başka hayvanların da rüya gördüğünü, bilim insanlarının onların kaslarının gevşemesine engel olduklarında, uyanıkmış gibi yemek peşinde koştuklarını öğrendim.

Daha o kadar çok şey öğrendim ki, merak etmeyin hepsini anlatacağım ama buraya hepsini sığdıramam. Gözlerinizi kapatın, yavaş yavaş ağır uyku evresine yuvarlananın sonra oradan yükselin yükselin paradoksal uykuya geçin. İşte o sırada rüyanıza girip her şeyi anlatacağım… Gecelerdir beklediğiniz halde, rüyanızda beni göremiyor musunuz? O zaman iyisi mi, zihninizi benimle meşgul etmeyin, kitabı alıp keyifle okuyun. Bu arada beyninizde de güzel rüyalara yer açılsın. İyi uykular, tatlı rüyalar…

RÜYALAR FABRİKASI, Sophie Schwarz, (Çizen) Cécille Gambini, Esen Kitap, Çocuk / Bilim Kitabı, 2014.

Balıkçı Osman’a Mektup (Funda DEMİR)

Bugün beni zaman yolculuğuna çıkaran bir kitapla başladım güne…  “Balıkçı Osman”.  Kendisi Almanya’lı ama muhtemel bir İstanbul’lu olan, İstanbul’u seven Anna Hofmann tarafından özenle yazılıp çizilmiş bir kitap. Balıkçı Osman, peşine karnı çok acıkmış iki martının takıldığı bir pılı pırtıcı balıkçı. Pılı pırtıcı, çünkü denizden balık dışında her şeyi yakalıyor. Bizim zavallı martılarsa, Osman’ın peşinde, akılları akşam yemeğinde. Acaba Osman bunca pılı pırtıyla napacak, martıların karnı nasıl doyacak?  32 sayfadan oluşan kitap, tadı damağınızda kalacak kısacık bir öyküyle anlatıyor derdini.  Ve resimler; her bir sayfayla kendimi hayaller aleminde buldum. İnsanı içine çeken, okurken zihninizden anılar, sokaklar, sesler, yüzler bulup getiren bir kitap “Balıkçı Osman”…  Sanki kitabın içine girip, bizim pala bıyıklı Osman abiyle dertleştim, köprüde yürüdüm, martıların sesini duydum, vapurların köpülerini gördüm. Sokak kedilerini okşadım, marmaranın mavisini, suyun üstünden bile görünen çöpleri gördüm.Sadri Alışık oldu sanki biraz, sonra yürüdük Osman abiyle, iskeleye kadar. Bana mevsimsiz balıktan dert yandı bir de gelmeyen gemilerden. Güzel bir İstanbul turu yaptık onunla, sonra durduramadım kendimi bir mektup yazdım ona… 

Biliyor musun Osman abi, ben de size benziyorum biraz. Bu kenti sevmek konusunda şüphem yok, kaçayım buralardan kişisi değilim ben. Son güne kadar durup, gördüğüm her an nefesim kesilircesine tarihi yarımadayı izleyebilirim. Cihangirde gün doğumunu bekleyebilir, Çengelköy’de güneş batsın isterim.  Galatadan aşağı yürürken içimi bir sevinç kaplar, Tophane’nin katilleri bile kaçıramaz keyfimi. Bilirim bu şehirin sahibi değil onlar. Aksaray desen bir curcuna, Beyazıt meydanında gençliğimi bulurum, Samatya’da bisikletten inmeyen bir çocuk ben. Madam teyzenin kedileri, kilisenin zangoçu, caminin dutları, sokağın neşesi, güzeli. Beyoğlu özgürlüktü bir vakit, şimdi uzak kaldı. Adalar okulu kırmalar, Kadıköy; babanın elini sıkı sıkı tuttuğun bir vapur, 81300 Moda unutamadığım adres. Sirkeci bir cennet, her yer rengarenk. Boza Vefa’da içilir, ilk aşk Beşiktaş’ta güzel. Mayısta erguvan güzeli, yağmurda pek mağrur…  Kötülük yok mu dersen; İstanbul sihirli bir ayna derim görmek isteyene … İçinde hem iyilerin hem kötülerin hem de çok kötülerin olduğu bir yer. Sırat köprüsü belki. Kıldan ince, kılıçtan keskin yaşamak isteyene. Ayakta kalabilmek için dişini tırnağına takmanın, yaşama savaşı vermenin zorunlu olduğu, hayatı, acımasızlığı her gün yeniden anlatan bir diyar. Tamam yolları kalabalık, ağacını yeşilini kestiler. Nefes almak zor. Sakinlik zor. Ama mümkün hala. Belki de  işte bundan ötürü benziyoruz seninle Osman abim.  Gördüm ki sen de çok seviyorsun bu kenti,  İstanbul’u. Sevmek iyilik getirir, güzellik getirir elbet, şimdi değilse bir vakit. Bekle sen Osman Abim.  Hani o bu şehirde yaşayıp da denizi görememiş insanlar var ya, bir bahar gelecek önce onlar çıkacak sokağa, denizi arayacaklar sokak sokak. Yürümek parayla değil ya? Sonra sabahın kör vakti ekmek parası uğruna yollara düşenler, elleri nasır tutmuş ablalar, uykusu açılmamış küçük kardeş, maaşı nasıl yettireceğim diye kara kara düşünen emekli amca, sigortasız, güvencesiz çalıştırılanlar, memurlar, sevdiğini o meşhur lokantaya hiç götürememiş ve götüremeyecek olan delikanlılar, evdeki hesabı çarşıya uyduramayan kadınlar, çocuk olamamış çocuklar… Dili yoksulluk olan o güzel insanlar bir gün denizi bulacak Osman abi, işte o gün masmavi bir su kaplayacak bu kenti ve belki kurtulacağız yüklerimizden, bu kente kötülük bulaştıran her şeyden.

İşte bundan Osman abi, sen ve ben bir kentin dünyaya öğreteceği ne çok şey olduğunu biliyoruz ve tek bir insanın bir kente katabileceği neleri olduğunu. Yürüyelim sokak sokak, denizi anlatalım herkese. Anlatalım ki, dünyanın sonu geldiğinde kaçacak bir denizi olsun herkesin. Korkuyorum Osman abi, çünkü ben unutmadım.  Kyshtym’ı Çernobil’i, Fukuşima’yı… ve Hiroşima’yı… Devletin kendi eliyle dağıttığı radyasyonlu çayları, okullarımızda dağıtılan radyasyonlu fındıkları. Kazım Koyuncu’yu Karadeniz’in kanserini, devlet kanser ilaçlarını ödesin diye isyan eden hastaya sadaka vermeyi teklif eden devletli yetkilileri, yoğunluk nedeniyle kanser olduğunu öğrendikten 3 ay sonra tedavisine başlanabilen annemi, teşhis konduktan bir ay sonra buraları bırakıp geri dönmeyecek gemilere binip giden babamı, genetikleri bozulan çocukları, çekilen acıları unutmadım. Unutmayacağım da. Söyle onlara Osman abi, nükleer istemiyoruz. İstemeyeceğiz de. Değil bu kenti, gerekirse dünyayı dolaşırız sokak sokak,  unutmasınlar martılar var, şiirler var yoldaşımız, “ martılar ki sokak çocuklarıdır denizin…” deriz içimizden ve “göğe bakarız” di mi Osman abi, hadi kal sağlıcakla.


BALIKÇI OSMAN, Anne Hofmann, (Çev.) Şeyda Öztürk, Yapı Kredı Yayınları, 2015.

Kim Korkar Diktatörden? (Funda DEMİR)

Bu nasıl soru, tabii ki herkes korkar. Diktatör bu. Ne yapacağı belli mi olur? Kim teselli eder diktatörü? Herkes. Kim alkışlar diktatörü? Herkes.  Kim bu diktatör? Aklınıza ilk gelen Hitler ise bir duralım. O kadar uzak bir geçmişte kaldıysa diktatörlük neden bu korku? Bazen o kadar uzağa gitmemize, hatta aklınıza gelen en yakın ikinci suratsız diktatörü hatırlamamıza gerek kalmadığını anımsatan bir hikâyeden selam ederim. Daha önce Mucize Çocuk adlı hikâyesi ve çocuk hakları konusunda farkındalık yaratmayı hedefleyen; “Çocukların Hakları Çocukların Kitabı” projesi kapsamında İsveç’li ve Türk yazar çizerleri buluşturan Yakup adlı kitaba sunduğu katkılarıyla tanıdığımız bir isim olan İsveç’in ünlü çocuk kitapları yazarı Ulf Stark; yarattığı yeni kahraman “Diktatör” ile mizah ve duyarlılığı ustalıkla harmanlıyor.

Bu diktatör, çok ama çok yakında. Evimizin içinde. Elbiseleri giydirip soyundurulan, her gece meyvesi, sütü ayağına kadar getirilen, hatta dişleri fırçalanan bir afacan. Hele bir dediğini yapmayın, emir erlerini toplayıp hepimizi hapise attırabilir. Annesi (ki; ona anne değil, onu yatıran kadın demeyi tercih eder) diktatörü öpemez, diktatörler öpülmez çünkü. Kendinden bahsetmeyen masalları dinlemek istemez. Öyle bir masal olmadığından da sıklıkla masalsız uyur. Rüyasında bomba atan askerler, tanklar, tüfekler, casuslar görür anlamlarını bilmeden. Herkesin ondan korkması iyi bir savunmadır korkak bir çocuk için. Herkes olabildiğince korksun ister. Aklına gelen bütün emirleri yağdırıp tehditler savurur durmadan. Bahçesinde kızgın köpeklerin olduğu siyah taşlı sarayını hayâl ederken çikolatalı sütünü içmeyi ihmal etmez. Uyanır uyanmaz güneşe doğ! diye emir verir. Güneş bazen ona kızarsa bulutların arkasında saklanıp yağmur yağdırır. Çizmelerini giyip her yeri ıslatmaya, sular fışkırtmaya çıkar diktatör. Onu görenler alkışlar, el sallar. Kelimenin tam anlamıyla gak dedikçe ekmek guk dedikçe su önüne taşınır. Diktatör olmak da kolay değildir hani. Düşünecek çok şey olmalı. Bir de şu mavi gözlü siyah saçlı Sirkka bu kadar güzel olmasa düşünmek daha kolay olurdu. Oynanan bütün oyunları Diktatör kazanmalı, onun istediği oyunlar istediği zaman ve istediği kişilerle oynanmalı. Düşüp canı acıdığında yardıma gelen tek bir arkadaşı olmaz. Arkadaş olmayı bilmez diktatörler. Yalnızlık diktatörlüğün fıtratında var, genç yaşında bunu öğrenir.  Diktatör’ün ayağı kime çelme takacağına kimi düşüreceğine kendi karar verir. Sanır ki düşen kişi kalktığında onunla oynayacak. Canının ne kadar yandığına aldırmaz yere düşen. Seninle yürüyeceğime bir maymunla yürürüm daha iyi der canı acısa da. Masal bu ya… Ayağı güçlü olsa da kalbi yalnızlıktan güçsüz düşmüştür diktatörün. Yarın der babasına, diktatörlüğü bırakıyorum maymun olacağım artık!
Finlandiya’lı genç illüstratörlerden biri olan Linda Bondestam Diktatör karakteriyle benim ruhumu ele geçirmiş olabilir. Hikâyeye bu kadar uyumlu bir karakter yaratmak, çizgilerle bu yola ortak olabilmeyi başarmış. Ne önünde, ne arkasında. Tam olması gerektiği yerde çizimler.

Çocuk dünyasında güçlü olmak, herkesi korkutmak, savaşlarda düşmanı yenmek hep vardır. Bilmiyorum daha önce savaş oyunu oynayan bir çocuğa savaş ne demek biliyor musun diye sorma şansınız oldu mu? Çoğu onlara kötülük yapan düşmanlara saldırdıklarını, öldürdüklerini aynı diktatörün yaptığı gibi üzerlerine bomba attıklarını anlatırlar. Oysa bombanın ne anlama geldiğini bilmez, ve umarım da bilmesindir o çocuklar.  Bir bebekten katil yaratan düzeni çocukların oyunundan uzak tutmakla başlayabilirsiniz diktatörleri evinizden kovmaya. Biliyor musunuz çok basit. Sabırla, her defasında yeniden savaşın bir oyun olmadığını, sadece insanlara, hayvanlara ve doğaya çok büyük zararlar verdiğini söyleyin detaya girmeden. Bir şey fırlatmak istiyorsa hortumlarından su sıkabilir, dondurma fışkırtma makinesi icat edebilir, parmaklarını bir gıdıklama makinesine çevirip oyuna biraz kahkaha katabilir… Gerisini çocukların sınırsız hayal gücüne bırakabilirsiniz. Belki her gün yeniden hatırlatacaksınız bunu, ama inanın bir gün o diktörün karşısına dikilirken tutacağınız el, barışı öğrettiğiniz o çocukların eli olacak.

Masalların gerçek olması diktatörleri halkın karşısında maymun olarak gördüğümüz ama maymun kardeşlerimizden de özür dilediğimiz günlerin umuduyla… Keyifli okumalar…




DİKTATÖR, Ulf Stark & Linda Bondestam, Çev.: Özkan Mert, Altın Kitaplar, 2014.



“Küçük Prens: Hiç Eskimeyen Bir Kitap/Her Daim Arkadaşımız” ( Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Bazı kitapları vardır. Yıllar geçer, yayıncılar değişir ama o kitaplar hiç değişmez. Çocukluk döneminizde okumuşsunuzdur. Hem de birçok defa okumuşsunuzdur. Yetişkinlikte de okumuşsunuzdur. Sonra belki çocuklarınıza da okutmuşsunuzdur. Bazı kitaplar böyledir işte, hiç eskimezler. Ve o kitaplardan biri hatta birincisi Exupery’nin Küçük Prens’idir. Her dönemde ve her defasında başka bir tat bırakır okurunda. Her defasında başka bir görünmeyeni gösterir.

Hikâyeyi bilenler bilir. Bu kitapta yazar kendi yaşadığı bir olayı anlatır. Aynı zamanda bir pilot olan yazar, Afrika üzerinde uçarken uçağının motoru bozulur ve zorunlu iniş yapar. Çölün üzerinde yalnız başına kalmıştır. Gün doğarken uykusunun arasında garip, incecik bir ses duyar. Karşısındaki göz alıcı bir güzellikte olan Küçük Prens’tir. Gezegeninde tek başına yaşamaktadır. Ve eşsiz güzellikte bir tek çiçeği vardır. Bundan sonrasında yazar ile Küçük Prens arasında müthiş bir felsefe, derinlikli, anlam yüklü konuşmalar geçer.

Küçük Prens’in, “Bana bir koyun çizer misin?” sorusuna, pilot/yazar şöyle yanıt verir: “Şimdiye kadar yalnız tarih, coğrafya, aritmetik ve dilbilgisiyle uğraştığım için resim yapmayı beceremiyorum.” Büyüklerin küçükken söyledikleri sözler yüzünden kendisini resim konusunda geliştirememiş ve bunu da Küçük Prens’e itiraf etmiştir. Bu itirafta ve daha birçok bölümde, çocuğundan kendisi gibi bir tane daha yaratmaya çalışan, çocuğun başka bir birey olduğunu unutan ebeveynlere sıkı bir eleştiri var aslında. Bununla birlikte çok farklı bir yerde yazılmış olsa da bugünkü eğitim sistemimize de bir eleştiri getiriyor bu kitap. Büyük bir eksiği/hatayı gözler önüne seriyor. Malum sınav başarılarına odaklı eğitim sistemimizde, yetenek ve sanat dersleri programdan ya çıkarıldı ya da en aza indirgendi!

Küçük Prens bir çocuk kitabı olarak bilinse de klasik çocuk kitabı tanımından çok daha fazlasını içeriyor. Derin bir felsefesi var bu kitabın. Küçük bir çocuğun gözünden büyüklerin tuhaflıklarını gösteriyor her yaştan okuruna. Yetişkinlerin sorgulanması da diyebiliriz! Bu sorgulama esnasında çocuk dünyasına, o dünyanın kendine özgülüğüne, saflığına, temizliğine de bir övgü var. Her okuyuşta farklı bir anlam kazanıyor kitap. Bundan dolayı defalarca okunmalı, okutulmalı.
Son bölümde ise Küçük Prens’siz bir resim var. Küçük Prens’in yeryüzüne indiği yerin resmi. Hikâyenin hüzünlü sonunun ardından bu resmi görmek okuru daha da hüzünlendiriyor, ötesinde kedere sürüklüyor. Anlatıma öyle kapılıyorsunuz ki bunu yaşamamak elde değil. Anlatım demişken, Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirmiş kitabı. Ustaların çevirisi için söz söylenemez, önünde saygıyla eğilinir sadece. Su gibi akıp giden bir anlatımdan söz ediyoruz ne de olsa.

Böylesi bir anlatıma da yazarın kendi resimlerinin eşlik etmesi büyük zenginlik. Çünkü Küçük Prens bir tane ve kitapta onu görmek, görebilmek okurunu mutlu ediyor. Can Yayınları’nın kitabın özüne sadık kalarak çizimleri değiştirmemiş/ yenilememiş olması da yerinde bir karar olmuş. Kaçıncı defa okuduğunu bilmeyenler eski bir dostla kucaklaşma hissini yaşayacaklardır.

Küçük Prens 71. yılında Can Çocuk etiketiyle çocuklarla, hep çocuk kalanlarla buluşuyor. Çocukları anlayamayan, anlamakta güçlük çeken ve hâlâ Küçük Prens’i okumamış olan yetişkinler de çocukları ile birlikte okusunlar bu kitabı.
Küçük Prens,  eskimeyen ve hiç büyümeyen dost. Tekrar merhaba!

KÜÇÜK PRENS, Antoine de Saint-Exupery, Çev.: Tomris Uyar & Cemal Süreya, Can Çocuk Yayınları, 2015.


Düşlerinde Özgür Dünya! (Funda DEMİR)

Ne 9, ne yüreğimize kazınan 19, ne de 39…İnsan yaşı kaç olursa olsun düşleri kadar büyütüyor dünyayı. Sıkça sorarım kendime; başımıza gelen bütün bu şeyler dünyada olmamaktan daha iyi miydi gerçekten… İyidi derim, aklıma bir uçurtmanın peşine takılıp sokaklarca koştuğum gün gelince. Çok değil, biraz iyilik, biraz hayal gücü, bolca kahkaha yeter bir ömürü iyileştirmeye. Nasılsa kanıyoruz hepimiz.  Bazen unutuyoruz gülümsemeyi, yok sayıyoruz umut etmeyi. Oluyor bazen öyle, diyerek devam edebilsek... Hem sonra bütün filmler mutlu sonla bitse yine de izler miydik Sevmek Zamanı’nı? Dünyayı kurtaracak güzellik insanın yüzünde değil kalbindedir diye bilir ve o yüzden söylerim çok çirkin kalpler var diye… Çok güzel insanlar da var, o pisliği vicdan sularında yıkayacak olan…
Bırakın umut edelim, hayaller kuralım güzel özgür ve mutlu yarınlara dair. Çünkü çok güzel çocuklar, çok güzel hikayeler çok güzel gökyüzü var! Daha önce görür görmez size göz kırpan, kalbinizi çalan bir kitap oldu mu bilmiyorum ama Shaun Tan’ın Kızıl Ağaç’ından sonra Değirmenler Vadisi de onu gördüğüm ilk yerde aldı sürükledi beni içine. Değirmenler Vadisi, (bence alt metinde eşitlik anlamı taşıyan sıcacık bir cümleyle) “birbirine benzeyen” insanların yaşadığı bir yermiş. Bir gün her şeyi yapan makineler vadiye gelerek insanlara akıllarına gelen her şeyi kusursuzca sunmaya başlamışlar. Tek bir tuşa basarak aklınızdan geçen her şeye sahip olma şansları doğmuş. Etraf tek tuşu kalmış canavarlarca istila edilirken, insana dair ne varsa kaybolmaya, bu umursamazlık doğayı da küstürmeye başlamış. Değirmenleriyle ünlü vadinin rüzgarları kaybolmuş, bir zamanlar kayan bir yıldız görmek için heyecanla bekleyen insanlar kaybolmuş, arkadaşlar, hayaller, düşler birer birer yok olmuş. Gözleri herşeyi en iyi yapan makinelerden başkasını görmediği için köy halkı olup bitene iyice yabancılaşmış. Tek başına düşlerine sarılan bir tek Anna’ymış. Vadinin küçük terzisi, hala hayallerine sıkıca sarılıyormuş. Zaten herşeyi iyi yapan makineler yüzünden Anna’nın yapacak çok az işi oluyormuş. Her şeyi en iyi yapan makineler akşam bütün köy halkını uyutturken Anna dolaşmaya çıkarmış. Yine öyle bir gece de yolu uçmak için her yolu deneyen Bay Kuş ile kesişmiş. Bay Kuş, gerçek kanatlara sahip olmadığından uçamıyor ama bun denemekten de vazgeçmiyormuş. Kendi gibi hayallerin saklayan tek bir insana daha rastladığı için içindeki umudu büyüten Anna, Bay Kuş’a bir söz vermiş. Uçmasını sağlayacak bir kıyafet dikmek! Bir dev olan Bay Kuş’un uçmasını sağlayacak bir kıyafet dikmek oldukça zormuş. İşin içinden çıkamayan Anna, eskiden herşeyi yapan makineler yokken insanların dilek dilemek için gittiği, rüzgarın da orada hazır bulunduğu Püf Çiçeği Bahçesi’ne gitmeye karar vermiş.
Hikaye’nin gerisini gelin kitaptan okuyun. Arjantin’li Noella Blanco ve Valeria Docampo tarafından yazılıp çizilen Değirmenler Vadisi’nin bence tek sıkıntısı Türkçe’ye uyarlama kısmında. Kitabın duygusu türkçeleştirilirken biraz eksik kalmış hissi yarattı bende. Hikaye çok güzel, çizimler mükemmel… Tek bir insanın daha olduğunu bilmek bile nasıl bir güç veriyor hatırlatıyor bize

Değirmenler Vadisi…  Orada yalnız değilsin diye bağırıyor sanki Anna. Kitabın boyutları ve ciltli basımını ayrıca sevdiğimi söylemeliyim.  40 sayfadan oluşan Değirmenler Vadisi yedi ve üzeri yaş grubu için tavsiye ediliyor.
Herkese iyi okumalar!
DEĞİRMENLER VADİSİ, Noelia Blanco, Resimleyen: Valeria Docampo, Çeviri: Gülce Göyçen Karagöz, ABM Yayınevi, 2014.

Gökyüzüne Vurgun Kelebek (Munise Nur AKTAN)

Çocuk kitaplarının en güzel konularından biridir bilinmeyeni keşfetme tutkusu. Belki de hepimizin içine en çok işleyen karakterlerden biri olmuştur denizi düşleyen Küçük Kara Balık ve bunu bir gün gerçekleştireceğine dair kararlılığı. Küçük Kelebeğin Rüyası'nda da yine hayallerinin peşinden gitme konusunda tutkulu “kozasından yeni çıkan, kanatlarındaki parlak renklerle” hep daha fazlasını hayal eden küçük bir kelebeğin öyküsünü anlatıyor bize Burcu Bahar.

En büyük rüyası gökyüzüne, aydedeye ve yıldızlara ulaşmak olan küçük kelebek, minik kanatlarının aksine kocaman hayal dünyasında tüm bunları gerçekleştireceği günü düşünmeden edemiyor. Her gece uyumadan evvel “oralar”ın kendi ormanları kadar eğlenceli bir yer olup olmadığını sorarak uykuya dalıyor. Ve düşünüyor ki  “Belki... Belki de bir gün oraya kadar uçabilirim.” Rüzgarla ormana sürüklenen kırmızı bir balonu gördüğü bir gün aklına dahiyane bir fikir geliyor; bir balona tutunarak aydedeye ve yıldızlara ulaşmak! Sessiz sedasız, kimseye haber vermeden çıktığı yolculukta gökyüzüne varmadan evvel ilk durağında, yani şehirde daha ilk hayal kırıklığını yaşıyor. “Mis gibi çiçek kokan, alabildiğine yeşil” ormanının aksine buralar “egzoz ve duman kokan korkunç gürültülü bir yer”. Üstelik “çiçekler bile özgür değil, saksıların içinde.” Balonun yardımıyla başladığı yolculuğuysa hüsranla bitiyor, balon aniden patlıyor, hayaller sona eriyor ama tam o anda onu ve ormanını tanıyan göçmen bir kuş kelebeğimizin yardımına koşuyor. Göçmen kuş onu güvenli evine,  güzel kokan ormana, anne babasına ve arkadaşlarına kavuşturuyor. Mutlu ve güvenli, çiçek kokan bir son.

Küçük kelebek keşfetme tutkusuyla dolu kendine benzeyen dostlarından farklı bir şekilde yuvasına, yaşadığı yere, ormanına dönüyor. Zaten bazen  “bilinmeyen uzaklar” yerine içinde olduğumuz mekan bizi mutlu edecek olandır diye düşünüyor insan. Göçmen kuş onu yakaladığında hızla düşmekte olan küçük kelebeğin “canı çok acır, acır, acır.” Ama gökyüzünü görmek için gitmeseydi de olmazdı, değil mi?

Hayatın kendisinin gerçekten bir avuç yerde dönüp durmak  mı olduğunu, başka şekilde yaşamanın da mümkün olup olmadığını merak eden çocuklar için güzel bir öykü Burcu Bahar'ın öyküsü.  Keşke gitmek istediği gökyüzüne ulaşabilseydi, mutlu yeni yerler görebilseydi desek de bu sadece bizim dileğimiz. Ormanı, kelebeklerin evlerini, kentin grisini, balonun hafifliğini gösteren güzel resimleriyle ve öykünün naifliğiyle bizi bekliyor Küçük Kelebeğin Rüyası.

KÜÇÜK KELEBEĞİN RÜYASI, Burcu BAHAR, Resimleyen: Serap Deliorman, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014

Glug İle Okumaya Dalmak (Melisa UNAT)


Online çocuk kitapçısı olarak 2007’den beri hizmet veren ve 2013 yazında yayıncılık hayatına başlayan Kipitap Yayınları; okuyucuları tarafından çok sevilen ilk projesi Broca Sokağı Hikayeleri’nden sonra ikinci kitabıyla, üstelik bu sefer orijinal bir hikayeyle, yine karşınızda.
 
“Acemi Köpek Balığı Glug” ismini taşıyan ve ana okulu çağındaki çocuklara seslenen kitap; su altının renkli dünyasını eğlenceli çizimler ve matrak bir öyküyle sayfalarına taşıyor.  Glug isimli küçük, tropik bir balığın köpek balığı olmak için çabalamasının dayanışma, takım çalışması gibi vurgularla anlatıldığı kitap; ilhamını da gerçek bir olaydan alıyor! Bir dalış gezisi sırasında yazarın yanağını ısırmaya çalışan minik ve sevimli balık, Glug’un arkasındaki gerçek esin kaynağı.

Reklam yazarı Deniz Tan tarafından yazılan ve sanat yönetmeni Didem Kotas’ın capcanlı çizimleriyle hayat bulan “Acemi Köpek Balığı Glug” beraber çalıştıkları yıllar boyunca bir çocuk kitabı yapmanın hayalini kuran ikilinin ilk kitabı. Ekip, yeni projeler ve çocuk kitapları için kolları sıvamış bile!

Kitapta en önem verdikleri konunun hikaye ve çizimlerin kendilerini ve tabii çocukları eğlendirmesi olduğunu söyleyen yazar ve çizer; zoraki mesajlar vermek yerine sevimli ve güldüren bir hikaye aracılığıyla çocuğun mesajı kendiliğinden almasını tercih ettiklerini belirtiyorlar.  İkilinin bu yaklaşımı; gerek öyküde gerek çizimlerde miniklerin yanı sıra yetişkinleri de gülümsetecek detaylarla da kendini hissettiriyor.

Glug’un eğlenceli dünyası, hikaye kitabının yanı sıra çocuklar için bir de Sudoku kitabıyla destekleniyor. Sevimli su altı karakterleriyle harmanlanan Sudoku bulmacaları;  hem çocukların zihin becerilerinin gelişmesine destek oluyor, hem de onlara eğlenceli bir hobi sunuyor.


ACEMİ KÖPEK BALIĞI GLUG, Didem Kotas, Kipitap Yayınları, 2014.

Hiçbir Yere Gitmez Babalar… (Funda DEMİR)

Aslında çok şey istemezdik biz de dünyadan… Okula girerken ağlamamak,  kışın bile dondurma yiyebilmek, annemizi öpmek ve oyuncaklarımızla oynayıp çizgi film izlemek dışında... İlk kez yedi yaşında tanıştım savaşla. Şimdi ki gibi çocukları koruyan aileler yoktu 90’lı yıllarda. Gözümüzün önünde kurban kesilip kanı alnımıza sürüleli birkaç ay olmuştu ki; televizyon da Bağdat’a düşen bombaları gördük. Gaz maskemiz olmadığı için korkardım. Savaş çocuklarının korkmayı vakti olur mu bilmiyorum oysa. Büyürken çok acıttı dünya. Ayağımızı sıkan küçük gelen bir ayakkabıya dönüştü hayallerimiz. Hayal ettikçe sıktık dişimizi, acıyan ayağımız değildi sadece. Hapsolmuştuk bir kere sınırları belli köşeli hayatlara, o yüzden ne istediysek o hapishaneyi yıkmak içindi… Şimdi sorarsanız o duvarlara çarpıp düşmekten yorulmuş bir bedenin ruhuna işleyen kanatlarına güveniyorum bir tek. Uçabiliriz, “göğe bakıp sevinebiliriz…”   Çünkü; her yeni düşüş yeni bir ayaklanmayı öğretiyor insana.

Savaşlar korkutuyor beni hâlâ… Güneş aynı güneş, ay aynı, yıldızlar gökyüzü hep aynı. Ama neden başka doğar gün Kobané’ye? Yıllar sonra tarih kitaplarında yer alacak bir zamanı yaşamanın ağırlığı var üzerimde. Duysun ve bilsin istiyorum bütün çocuklar; bir dili yok dünyanın, bir ırkı, bir kimliği yok toprağın. Ağaçlar hangi milletindir, denizin tapusu, bulutun sınırı, yağmurun kilidi olur mu? İnsanın kötüsü olur. Kötünün savaşı. Bitmeyen hıncı.
Validebağ’a, korumuza bakamıyorum korkumdan. Onlar öldürür, ölmekten değil korkum. Bir çocuğun daha ölümüne şahit olmaktan. Düşünmeden edemiyorum, onlarca kez sırtımı dayadığım, nefes almak için kaçtığım, sırlarımı paylaştığım, anılar biriktirdiğim, çocuklar koşturduğum koruyu, korumuza yapılan hukuksuzluğu. Dünya kimseye kalmazdı hani Süleyman? Bak nasıl da söküyorlar tek tek hayatlarımızı. Daha kaç gencin katline ferman vereceği belli olmayan katillerin ülkesi değildi buralar, hatırlar mısın? Dut ağaçlarıyla dolu mahalleler, deftere yazdırılan ekmeklerle büyüyen çocuklar, akşam ezanıyla eve dönen yorgun babalar, kolalı yakalarla başı dertte olan anneler vardı bir zamanlar. En çok anılarımızı çaldığı için kızgınım zamana. Yoksa büyümek ne ki, çocukken biriktirip havaya attığımz  bir avuç misketin savrularak üstümüze yağmasından başka?
Çocukluk anılarına dair kötüleri saklamayı iyi becerir beyin, geriye kalan güzel günlerdir çoğunlukla. O günlerden kalma sıcacık bir öykü karşıladı beni bugün kitapçıda. “Babam ve Ben” Orijinal dili Fransızca olan bu kitap; annesinden uzakta babasıyla beraber Paris’te yaşayan küçük bir kızın anılarına değiniyor. Catherine Gerçeklik, bir taraftan hayatındaki değişimi kabul etmeye çalışırken, bir taraftan babasının ne iş yaptığı ile ilgili gizemi çözmeye çalışıyor. Okulun ilk günü baban ne iş yapar çocuğum sorusu Fransa’da sorulmuyor olsa gerek  Catherine bu sorunun cevabını ararken kafası iyice karışıyor. Bazen biz yetişkinler için küçücük detaylar olan açıklamaların, beden dilinin, ya da hissettiklerimizin çocuklara nasıl yansıdığının çok güzel örneklerinden biri bu hikâye. “Babam ve Ben” dilindeki sürükleyici sadelikle de dikkat çekiyor. Aylardır gözlüklerini takmayı bir şekilde atlayan biri olarak kitabın bu bölümünden çok etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim; “Madame Dismailova’yla çalıştığım dönemde, hiç gözlük takmamaya çalıştığımı hatırlıyorum. İnsanlar ve nesneler keskinliklerini kaybediyordu; sesler bile gittikçe daha boğuk bir hal alıyordu sanki. Gözlüksüz gördüğüm dünyanın girinti ve çıkıntıları yoktu; yanağımı dayadığım ve sonunda üzerinde uyuyakaldığım büyük bir yastık kadar yumuşaktı. Neyin hayalini kuruyorsun Catherine? Diye sorardı babam. Gözlüklerini takmalısın. Sözünü dinlerdim, böylece her şey alışılmış ciddiyetine yeniden kavuşurdu. Gözlüklerimle dünyayı olduğu gibi görürdüm. Hayal kurmak güçleşirdi…”

İçinden çocukluğa dair sevinç ve hüznü harmanlayarak geçiren ve bunu oldukça naif bir dille anlatan bu güzel hikâye, 91 sayfadan oluşuyor ama anı anlatımlarıyla ilerlediği için su gibi okuyan çocukların sayfa sayısına takılmadan severek okuyacaklarını umuyorum. Az, öz, sade karakterle yere sağlam basan bir hikaye oluşturan Patrick Modiano’ya 2014 yılının Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Babam ve Ben” bize fısıldıyor; çıkarın o gözlükleri, dünya güzel bir yer aslında!

“Hep aynı kaldığımızı düşünsek de geçmişimiz sanki sonsuzluğa uzanıyor. Catherine Gerçeklik adındaki küçük bir kız, Paris’in 10. Bölgesindeki sokaklarda babasıyla dolaşmaya her zaman devam ediyor, biliyorum…”

BABAM VE BEN, Patrick Modiano, Resimleyen : Jean-Jacques Sempe, Çeviri: Sibel Çekmen
Tudem Yayınları, 2014.

“Asi” Yazarın Kaleminden… (Erdi İNCİ)

Alman Edebiyatı’nın usta kalemi Zoran Drvenkar’ın dört ana karakter çevresinde şekillenen, kısmen talihsiz, kısmen acıklı, kısmen belalı, ama oldukça absürt ve bol kahkahalı kitabı “Kısa Pantolonlular Çetesi”, yazarın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan üçüncü kitabı.

Hikâyemizin ana karakterleri Ada, Sırıtık, Rudolpho ve bunların her şekilde ortasında duran kilit ismimiz Beton, Kanada’nın yaklaşık 200 nüfuslu küçük bir kasabasında yaşayan 11 yaşındaki gençler. Her biri birer başkarakter, her biri birer anlatıcı. Bir gün, beden eğitimi derslerindeyken çıkan bir hortum sonucu okulları yerle bir olur ve o bölgenin halkı, bizim çetemiz ve onların sınıf arkadaşlarını hortum yüzünden kaybettiklerini sanır. Oysa bizim afacan dörtlü, spor salonu okulun altında yer aldığı için olayın farkında bile değildir. Okulun yerinde yeller estiğini görünce, kasabaya inip yardım isterler. Bu sefer de halk, ölülerin hayaletleri onları ziyarete geldi diye ödleri patlamış bir şekilde kaçışırlar. İş bizim çeteye düşünce, dördü bir olup bir itfaiye aracını aldıkları gibi sınıf arkadaşlarını ve spor hocalarını, ısıtıcıları iflas etmiş okulda donmaktan kurtarır. Kahraman olmuş, “Kısa Pantolonlular Çetesi” olarak anılmaya başlamışlardır.

Macera bununla da kalmaz… Bir gün film izlerken evlerini boz ayı basar, başka bir gün kaza geçiren bir kadına yardım ederler, diğer bir gün de son hız giden bir treni durdurmayı başarıp trendekilerin hayatını kurtarırlar...

Dedik ya, hikâye absürt. Absürt olması elbette baş karakterlerin çocuk olması, onların dünyayı yetişkinler gibi algılamaması ve yetişkinler gibi hareket etmemelerinden kaynaklanan bir absürtlük. Yoksa, saldırgan bir boz ayı, birden yorulur ve kendini salondaki kanepeye bırakıp horlaya horlaya uyumaya başlarsa, yetişkinlerin neler yapacağı az çok bellidir. Peki ya bizim gençler? Belki de hikâyedeki doğallığı ve kurgunun gerçeğe olabildiğince yaklaştığı noktayı bu gibi örneklerle görüyoruz kitapta. Elbette, yazarın hikâyeyi gerçeklik noktasına ulaştırmak için yazdığı son sözü de gözardı etmemek gerekir.

Hikâyenin kilit ismi ise, Beton... Zoran Drvenar’ın dikkati en çok çeken özelliği, yazarken okuru ters köşeye yatırıp, hikâyeyi baştan bir kez daha gözümüzün önüne getirtmesidir. Rudolpho’nun anlattığı macerada acıdığımız, biraz da üzüldüğümüz Beton, sazı eline Ada aldığı zaman ona farklı gözle bakmamızı sağlıyor. ‘Gerçek’ Beton kendi macerasını anlatmaya başladığı zaman oturuyor algımıza ve başlıyoruz en baştan ona hangi gözle bakıp, nasıl yaklaştığımızı irdelemeye.

Zoran Drvenkar’ın Türkçe’ye çevrilen kitaplarının her biri farklı bir noktadan okuyucusunu yakalamasıyla ünlü. Mevsimleri ve mevsim geçişlerini bir kuşun gözünden anlattığı “Soğuktan Korkmayan Tek Kuş”u, toplumun özellikle kadınlar üzerine dayattığı ideal beden konusunu işlediği ve güzel, çocukça bir direnişle sonlandırdığı “Yerde Ağır Gökte Hafif”i, Almanya’da Alman olmayan insanların gettolaşmasını, çeteleşmesini ve Almanlarla yaşadığı sıkıntıları bir kukla oynatıcısının gösterisini izler gibi bize izlettiren “Onlardan Biri”si ve aile, ailede bir birey olmak, bireycilik ve bunun altında ezilen yeni nesli işlediği “Aleve Dokunmak” kitapları da “Kısa Pantolonlular Çetesi” ile birlikte okuyabileceğimiz diğer kitapları.

Bu her biri başyapıt değerindeki eserlerin sahibi, ileride Nobel alacağına inandığım yazar Zoran Drvenkar, Günışığı Kitaplığı ve ON8 Kitap’ın ortak konuğu olarak, 8-16 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek İstanbul Kitap Fuarı’na geliyor. 8 Kasım'da Günışığı Kitaplığı standında 14:00’te, 9 Kasım'da da hem 14:15’teki söyleşisi hem de 15:15’teki ON8 standında gerçekleşecek imza saatinde bizlerle olacak. Algılarımızı rayında edeceği kuşku götürmez söyleşisinde buluşmak dileğiyle…

KISA PANTOLONLULAR ÇETESİ
, Zoran Drevenkar, Günışığı Kitaplığı, 2014.

Dönmek Mümkün mü Artık? (Funda DEMİR)

“Değnek adam ailesiyle birlikte ormanda mutlu bir yaşam sürüyordu. Bir sabah dışarı çıktı ve başına gelmeyen kalmadı…”

Bir cümleyle kaç hikâye sığar bilemedim, sonra eylülün son akşamında oturdum dinledim yeniden hayatın bana fısıldadıklarını.

O sabah madene erkenden inmişti, ondandır belki mesai bitmek bilmedi. Çaysızlık başını ağrıtırdı, yine başlamıştı işte. Yorgun kolları artık dinlenmek istedikçe, hadi daha iş bitmedi diye bağırıyordu birileri. Sonrası kül duman. Simsiyah adamlar. Acısı tarifsiz evler, gözü yollarda kalan çocuklar.

Başka biri şehrine düşen bombayla uyanmıştı ki; yatağın yan tarafının görülmeyecek kadar boş olduğunu fark etti... Oda boştu, ev boştu, pencereler yoktu artık. Yerdeki kırık saksı, dağılmış topraktı arda kalan.  Koştu sokağa avaz avaz bağırdı, aradı karısını, çocuklarını. Bıraksalar değil bir kenti dünyayı yakabilirdi acısından, oysa  bir film gibi izlediler gördüklerini. Önce acıyla yaktılar adamı sonra ittiler bir çukurun içine.

Taşeron işçi olmak kolay mı dedi diğeri duyulur duyulmaz bir sesle. Hastane de olsa çalıştığın yer taşan lağımları en ilkel yollarla temizletip sonra seni hastalığa terk ederler. Böyledir, kaderdir. Ölmesi gereken biri varsa önce biz ölürüz, sonra siz de unutur gidersiniz diye ekledi.

Ölmek kolay iş vesselam. “Ceylan’ım, kızım şu an yaşasaydı 15 yaşında olacaktı ve bana arkadaşlık yapacaktı. Dokunmaya bile kıyamadığım minik bedenini kendi ellerimle topladım. Hangi yürek dayanır buna? Yıllar sonra ihmali olanlar hakkında takipsizlik veriliyor. Bu ne biçim adalet, bu hükmü verenler hiç mi vicdanlarının sesini dinlemez? Hala katilleri korunuyor, sorumlular ise saklanıyor. Devlet neden kızımın katillerini bulmuyor?” diye ekledi diğeri. Ölmekle olmuyor bazen, yaşarken de tükeniyormuş yürekler.
Başkası varmış çok yakında. Elleri yıllarca çalışmaktan nasır tutmuş, başı dik, gözü pek, az konuşup öz konuşanlardan. Sarılmaları beceremeyip bir bakışıyla içinden yeniden çocuklar büyütten. Bir sabah çıkmış evden. Yıllardır uğramadığı hastaneye düşmüş yolu, ağzından düşmeyen paketi cebinde. Demişler yok, olmaz bu iş. Götürmez seni bu ciğer. Nükleer bombalara kızmış önce. Sonra o halkını korumayan düşmanlara sıvamış en gür sesiyle. Sonra eğmiş başına önüne, eyvallah demiş hayata. Beni götürmeyecek ciğeri boş yere taşımam ben. Asmış ceketini bir buluta,hadi demiş son bir kez bakarken; sen sağ ben selamet. İnsandık bir zaman, ailesine uzaktan bakan değnek adamlarız şimdi. Kimbilir belki bir gün kesişir yollar yeniden? “Adam bir yağmur gibi iplik ince yağdı mağlup, mahzun, uzak, ışıklı bir geçmişin koynuna. Donmuş bir su, boşluğa fırlatılmış bir taş, bir ateş ırmağı gibi durdu hasretin ve hayalin uçurumlarında…” *

İşte böyle hayat, benim babam da bir değnek adam bundan sonra. Kuşlar yuvalarına götürecek bazen, çocuklar çamur karacak kimi zaman. Her çıtırtıda üzerine basıp kıran ayağı arayacağım. Ağlayacağım çokça, değnek adam olmak zor değnek çocuk olmak daha da zor. Öğretecek bana yeniden, hayatın durmadan akan bir nehir olduğunu.  İnsan kendi gerçeğiyle karşılaşınca yeniden öğreniyor çünkü görmeyi. Her evin bir değnek adamı var, bir yerde gizli. Şimdi bana tüm bu hikâyeleri anımsatana gelelim…

Julia Donaldson- Axel Scheffler ikilisine ait bir kitap Değnek Adam. Ormanda karısı değnek hanım ve değnek çocuklarıyla yaşarken bir gün ormanda gezintiye çıkıyor ve başına gelmeyen kalmıyor. Köpeklere oyuncak, bir şövalye kılıcı, bayrak direği ve yay olması sadece hikâyenin bir bölümü. Eve geri dönebilmeye dair tüm umudunu kaybettiği bir gün bir şömineye odun olmak üzere bir eve götürülüyor. Ama bazen bütün umutların bittiğini sandığımız yerde ansızın bir mucize olur. Hayat gülümser bir köşeden. Kapı çalıp da değnek adamın evine girdiği an var ya, her okuduğumda  mucizelere inanmak istiyorum yeniden.

Hikâyede bir şeyler sürekli değişiyor. Mekan, duygular, umut-umutsuzluk, mevsimler… Değişmeyen tek şey sevgisi. Umutsuzluğa kapıldığı en kötü anlarda bile sevmekten vazgeçemiyor değnek adam bizim gibi, hem sevmekle özlemek kardeş zaten. Çok sevdim bu detayı. Resimler hikâyenin geneliyle uyumlu ve ikilinin diğer kitaplarında olduğu gibi çok sevimli.

Değnek Adam okurken çocukları çok heyecanlandıran ve aynı zamanda eğlendiren bir kitap. İçindeki gizli hüznü bulanlar biziz, işte bunlar var ya hep özlemden.

DEĞNEK ADAM, Julia Donaldson, resimleyen: Axel Sheffler, çeviren: Nevin Avan Özdemir
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

*Şükrü Erbaş , İnsanın Acısını İnsan Alır



Servas Gezegeninde Bir Küçük Prens (Züleyha ÇELİK ATEŞ)

“ Her köşede ayrı bir grup çocuk bir büyük eşliğinde bir şeyler yapıyordu. Bir kısmı oyun oynuyor, bir kısmı şarkı söylüyor, diğerleri resim yapıyor ya da etrafı temizliyordu. Prens uzun zamandır bu kadar büyük bir kalabalığı, bu kadar uyum içerisinde görmemişti. Oyun oynayanlar rekabet ederek değil de birlikte düşünmenin, destek olmanın tadına vararak eğleniyor; resim yapanlar kurdukları düşleri ortaya koymanın hazzıyla yaratıcılıklarını harmanlıyor ve şarkı söyleyenler neşe ve müziğin birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğunu fark edip, yeteneğin bir sınırı olmadığını vurgulamak istercesine ağız dolusu sözleri haykırıyorlardı.
 

Küçük Prens cebindeki fil yutmuş boa yılanı resmini çıkarıp göstermeye gerek bile duymadı. Çünkü çocukların arasında dolanırken onların ruhlarının inceliğini; büyüklerin dünyasından uzak hayal gücünün beslediği gizemler dünyasına yakın duran bakışlarını ve doğaya hayran, heyecanlı ve özenli adımlarını hissettikçe değil aradığı dostu bulmak hangisini seçeceğine karar vermekte zorlanacağını anladı…”

Eğer Küçük Prens Antakya’nın Ekinci beldesindeki *Servas’ın uluslararası Bizimle Yaşayın Bizimle Paylaşın çocuk festivaline katılsaydı böyle bir gezegene dahil olacaktı. Festival etkinliklerinden biri de Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabının okunmasıydı. Okuma etkinliğimiz için Küçük Prens’i seçmemizin pek çok nedeni vardı. Beldedeki çocuklar, bu yıl altıncısı düzenlenen etkinliklerde her yıl gözle görülür bir şekilde potansiyellerini ortaya çıkarıp kendilerini geliştirdiler. Yeteneklerini ve hayal güçlerini geliştirecek bir yol, bir ışık arıyorlardı. İşte bu noktada onlara rehberlik edecek olan Küçük Prens’ti. Ayrıntıların hayal gücünü beslediğini, isteklerimizin ve tercihlerimizin bizi var ettiğini; toplumun onayladığı somut gerçekliklerdense dostluk, yararlılık, çocukluğun masumiyeti gibi soyut kavramların bizi besleyip büyüttüğünü anlatmaya çalışıyordu Küçük Prens. “En beğendiğim bölüm insanların en iyi yürekleriyle görebildiğini, gözlerin asıl görülmesi gerekeni göremediğini anlatan bölümdür.” diyordu 7. Sınıfa geçen Arzu.

Ayrıca, festivale katılan çocukların drama etkinliklerinde barış ve kardeşlik gibi sosyal konuların tartışılmasında birey olarak kendi öz-saygılarını koruyabildiklerini ve karşı tarafa empatiyle yaklaşabildiklerini gözlemledik. Aynı şekilde kitabımızda da yalnızca büyüklerin dünyasının olmadığı ve bu dünyada sesini duyurmaya çalışan çocukların da olduğu vurgulanmaktaydı. 6. Sınıfa geçen Sıla bunu kendince şöyle anlatıyordu: “Kitapta en beğendiğim şey Küçük Prens’in büyüklere bir şeyler anlatmaya çalışmasıydı. Bazen çocukların hayal güçleri büyüklerinkinden daha dolu oluyor böylece büyükler de biz küçüklerden bir şeyler öğreniyorlar.”

Festivalin diğer bir amacı da çocuklara doğa sevgisini aşılamak ve ona olan sorumluluğumuzu fark ettirmekti. Çocuklar çevre ve geri dönüşüm konularıyla ilgili izledikleri kısa filmlerle, her sabah yaptıkları çevre temizliğiyle ve tohum ve fidan dikim çalışmalarıyla bu bilinci oturtmaya çalıştılar. Kitabımızda da Küçük Prens çiçeğinin tek ve biricik olduğunu, dostluğuyla onu var ettiğini, onu sulayarak ve koruyarak bir başkasına faydalı olmanın önemini vurguluyordu. Küçük Prens’in başka gezegenlerden çiçeğine kartpostal göndermesi etkinliğinde çocuklar çiçeğini ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini, onun dostu olduğu için ne kadar mutlu olduğunu belirttiler.

Son olarak, festivalde çocukları bir araya getirerek, giderek bireyselleşen tek tipleşen; değerlerden uzak küçük işleriyle boğuşan ama bir yandan da yalnızlık fobisiyle boğuşan toplumumuzda dostluğun önemini ortaya çıkarmayı amaçladık. Çocuklar, diğer ülkelerden gelen gönüllülerle ve kendi aralarında sahip olduklarını paylaşarak, sevgiyle ve isteyerek bir araya gelerek; dost edinmenin, dostluğun devamını sağlamak için emek harcamanın, sorumluluk almanın hazzını yaşadılar. Aynı şekilde, Küçük Prens de, beklentiler üzerine kurulan, günlük ilişkilerle değerlendirilen dostlukların değil de, korunması için emek harcanan, içimizde saklı olanı bulduğunda güzelleşen, uzakta olsa da varlığıyla yüzümüzdeki tebessümü anlamlandıran dostlukların arayışındaydı.

Kitabı okurken, aynen Küçük Prens’te olduğu gibi çocukların gözünde de merak duygusunun yeşerdiğini, içlerinden “evet, işte tam da düşündüğüm gibi!”  dediklerini görmemek mümkün değildi. İlişkilerimizi tek taraflı değerlendirip, davranışlarımızın genelini sorgulayamadığımız şu günlerde çocuklarla beraber bu kitabı okumak, onlarla beraber satır aralarını kurcalamak; tekrar çocukluğa dönüp sevginin ve dostluğun en saf ve anlamlı olduğu günleri yaşamak gibiydi. Kendimi hatırlayabildiğim en küçük yaşımdan itibaren bütün arkadaşlarım ve anılarım gözümün önünden bir bir geçti sanki...

*Servas : Uluslararası barış ve ev sahipliği organizasyonu, www.servas.org.tr

Jako Olayı (Emre ŞOLT)

Jako Olayı, gelecekte bir zamanda veya bugünün az da olsa manipüle edilmiş bir versiyonunda geçiyor. Yaşlı Dünya’nın dilinden okuyoruz Aşkın’ın yaşamını fakat yaşamının sadece bir bölümünü. Kitap bittiğinde Aşkın’ın yaşamı da -yazarın anlatımıyla- belki de başlıyor.

Ana karakterimiz Aşkın’ın omzuna konan bir papağanla başlıyor tüm olaylar. Fakat Bengi ülkede hiçbir hayvan başıboş dolaşamaz, her şeyin bir sahibi vardır. Jako’nun gelişi bir tesadüf mü yoksa bilerek mi gönderilmişti? Kaminvirüs de neydi? Niçin Aşkın’ın babası, 12. Gökada’da uyur bir vaziyette tutuluyordu?

Bu soruların cevaplarını her şeyden önce mekânlarda bilinçli olarak yapılan değişikliklerde aramanın ne kadar doğru olduğunu düşünen yazar hikâyesine de zannımca mekânları anlatarak başlıyor.  Başsitekent‘te oturan Lara, Aşkın ve aileleri ile terk edilmiş evlerin yer aldığı Rabutepe. Başsitekent oluşturulurken Rabutepe’deki insanlar evlerinden bir çeşit kandırmayla çıkarılmış: Başsitekent’te onları bekleyen yepyeni bir yaşam olacaktı. Mekân olarak bakıldığında içinde bulunduğumuz Türkiye’nin kentsel dönüşüm projelerini andıran iki ana yapı çıkıyor karşımıza. Birincisi Aşkın’ın babası Kayra Baba’nın atalarının yaşadığı, çocukluk anılarının burada geçtiği Rabutepe; ikincisi semtlerini birbirine bağlayan yapay ağaçların ve tabii ki –burası şaşırtıcı(!)- devasa binaların bulunduğu fazla söze ne hacet yaşadığımız mega kentlere benzeyen Başsitekent.  Mekânların insan yaşamındaki önemini bir kez daha karşımıza çıkarıyor yazar böylece. İnsan yaşadığı, büyüdüğü, çocukluluğunun geçtiği yerlerden, sokaklardan kopamıyor, oraların değişimi ve belki de hızlı değişimi insanın yaşama ve insana karşı umudunu da yerle bir edebiliyor. Çünkü mekânlar değiştikçe aslında değişen yaşam oluyor. Değişen yaşama karşı da insan da bir dönüşüme uğruyor. İşte Aşkın’ın annesi Belle Anne böyle bir dönüşüme uğraşmış, babası Kayra Baba ise Rabutepe’deki hatıralarıyla yaşayan ve fırsat buldukça oğluyla oraya yürüyüşe giden dolayısıyla da mekânlarla birlikte gelen dönüşümü reddeden biri.

Belle Anne hırslı, emirlere uyan, sürekli çalışan ama daha çok para için çalışan biri olduğu için Gizmenlerin yanında yer alıyor çünkü biliyor ki Gizmenler onun önünü açacaktı. Parayı ve parayla gelen ayrıcalıkları seven biri için Gizmenlerin çıkarlarının yanında olmak, neye hizmet ettiğini bilmeden çalışmak olağan bir tercihti belki de. Fakat kocası Kayra Baba Özgecillerin yanındaydı. Başka insanların iyiliği için çalışan, parayı kendisine zemin edinmemiş Özgeciller. Karşımıza iki grup çıktı: Burası Bengi Ülke. İki grup: 1. Bölek Partisini kuran Gizmenler ile 2. Bölek Partisini kuran Özgeciller. Einstein’ın dünyada iki tür insan olduğunu söylemesi gibi: İyi insanlar ve kötü insanlar. Bu kadar sert bir ayrım, ütopik olsa da gerçek payı yok değil.  Fakat yazarın bu sert ayrımı söylem olarak da yer yer bazı cümlelerde de karşımıza çıkıyor:

“Eskiyi yıkmadan yeniyi kuramazdın. (syf. 9)”
“İlerleyen teknolojinin sunduğu olanaklar, bu olanaklara sahip olmak için gereken para ve güç, insanları birbirinden uzaklaştırmıştı. (syf. 55)”
“Akıllı davranmak, onlara zenginlik ve lüks sunacaktı. Bu dünyada başka ne istenebilirdi? (syf. 64) ”


Bengi ülkenin kuralları, bu kurallara uyulmanın ciddi zorunluluğu vardı ve asla hiç kimsenin gizlenebileceği bir yer yoktu. Her şey kayıt altına alınıyordu. Evinizde beslediğiniz hayvanlar dâhil. Bu kuralları öğrenemeyen bir çocuğa, kurallar yatılı bir okulda öğretiliyordu. Böylesine özgürlüklerin olmadığı, her şeyin devlet denetiminde olduğu bir ülkedeki bu iki grubun bu kadar sert hatlarla ayrılması da olağan görülebilir.

Başta sorduğum tüm soruların cevaplarını kitapta bulabileceğimiz gibi, bu hikâyede asıl dikkate değer husus, satır aralarında ve olayla ilintili olarak yapılan tespitlerdi. Yaşadığımız hayatlar üzerine düşünmemizi sağlayan ve çocuklara da yol açan ama yolu direk göstermeyen, tercih yapmalarını bekleyen yazarın bu hikâyesinin devamını beklediğimi söylemeden edemeyeceğim.

JAKO OLAYI, Sevda Müjgan Yüksel, Morpa Yayınları, 2014.

“Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar.” (Ute Wegmann ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Alman yazar Ute Wegmann ile İstanbul’da katıldığı, Kelime Yayınları’nın çocuk edebiyatı üzerine düzenlediği uluslararası konferansı ve ilk kez Türk okurlarla buluşacak olan “En İyi Arkadaşım” adlı romanını konuştuk. Edebiyatımızın Almanya’dan nasıl göründüğüne de değindik, çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğine de.

Çocuk kitaplarının mutlaka bir mesaj iletmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Her sene Almanya’da gençler ve minik okuyucular için yaklaşık 8.000 kitap yayımlanır. Bu kitapların büyük çoğunluğunun edebi düzeyi yüksek seviyede değildir. Edebi düzey ile ilgili konuşmak gerekirse, bu kitapları yayımlayanlar “mesaj vermek” ile ilgili bir şey duymak istemezler, çünkü mesaj kelimesi eğitimi çağrıştırmaktadır. Alman yazarlar ve uluslararası yazarlar burada mesaj yerine “tema” kelimesini kullanmayı tercih ederler. Tabii ki güzel bir hikayede arkadaşlık, paylaşım, sevgi, yardımlaşma gibi eylemleri eğitici şeklin dışında bir yolla okuyucuya sunarlar.
Gençler için eğitici olmayan temaya sahip kitaplar daha ilgi çekici kitaplardır. Okuduğum kitabın eğlendirici olması hoşuma gider fakat bu tek başına yeterli değildir. Bir kitabı okuduktan sonra kitabın beni hayatla, ölümle veya krizlerle ilgili yeni düşünce ve fikirlere yönlendirmesini isterim. Ya da diğer kültürlerle ilgili bir şeyler öğrenip gençlerin ve çocukların o kültür içindeki yaşayışlarını öğrenmek isterim.

Türkiye’de, “Gençler kitap okumuyor”, diye bir yakınma vardır. Oysa ben daha çok gençler için yazan bir yazar olarak bunun doğru olmadığını gözlemleyenlerdenim. Almanya’da da okurlar için böyle genellemeler yapılıyor mu? Mesela sizin radyodaki  programınızı daha çok kimler dinliyor?

Almanya’da da herkes bu durumdan yakınmaktadır ve ben de burada sizin Türkiye’de gözlemlediğiniz şeyi gözlemliyorum ve sizinle aynı fikre sahibim. Burada da okuyan ve okumayan insanlar var ve bu durum hayatın akışı içinde son derece normal. Buradaki okuyucuların çoğunluğunu kızlar oluşturuyor, hatta her zaman da böyleydi. Birçok genç kız erkekleri futbol ile Süpermen kitaplarıyla veya diğer çizgi romanlar ile yakalamaya çalışıyor, bu bazen işe yarıyor bazen yaramıyor. Bazen Süpermen veya diğer bir çizgi roman kitaplarla temasa geçmek için bir başlangıç olabiliyor. Ben çocukken çok fazla kitap okumadım, ama fizikle felsefeyle ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmekteydim, bundan dolayı 15 yaşıma geldiğimde yetişkin kitapları okumaya başlamıştım. Önemli bir noktada küçük bir kasabada ve çocuklar için hiçbir kitabın olmadığı bir yerde büyümüş olmamdır. Enid Blyton kitaplarının ve Astrid Lindgren’in “Uzun Çoraplı Pippi” romanının kabul edilmesiyle bu kitaplar benim incilim olmuştu. Ama bir sandalyeye oturup kitap okumak büyükanneme göre hiçbir şey yapmamaktı, bu durumdan hoşlanmazdı, benim ev ve bahçe işlerine yardımcı olmamı isterdi. Bu yüzden okumak benim için zor bir işti. Eğer birisi endişeliyse, er ya da geç okumaya başlar. Radyo programımla ilgili olarak, yetişkinler, öğretmenler, ebeveynler için yayın yapıyorum, ancak yayınım çocuklar için değil.

Türk çocuk-gençlik edebiyatının Almanya’ya yansıması nasıl? İki ülkenin karşılıklı çevirilerinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Geçtiğimiz yıllarda birkaç kitap tercüme edildi. Ama Almanya’da eserleri yayımlanan Türk yazarların çoğu burada doğup büyüyen ve burada yaşayan, eserlerini Almanca olarak yazan kişiler. Çocuk kitapları yazan Türk yazarlar Almanya’da pek bilinmiyor. Türkçeye çevrilmiş alman kitaplarının listesini gördüm, Helme Heine, Janosch, Mirjam Pressler, Andreas Steinhöfel, Jutta Richter gibi tanınmış yazarların hikayelerinden oluşan kitaplar, bu gerçekten çok güzel bir durum. Sanırım kalite, seçim yapma konusunda karar vermeyi sağlıyor ve bu yazarlar birçok ülkede birbirine yakın olan çocuk temasını işliyor.

İlk kez bir kitabınız Türk okuruyla buluşacak. Öncelikle bu buluşmanın öncesinden söz edelim? Kelime Yayınları ile çalışmanız nasıl başladı? Kitabınızın kimlerle buluşmasını arzuluyorsunuz?

Kelime Yayınları’nın romanımı tercüme etmeye karar vermesi beni memnun etti. Benim romanımı okudular ve beğendiler. Benim romandaki başkarakterler olan iki oğlanın hayatının ve arkadaşlığının Türk çocukları tarafından okunacak olması harika bir şey ve çocuklar yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu da romanda görebilecekler.

Türkçeye çevrilen kitabınız “En İyi Arkadaşım” herkesin güçlü ve zayıf yanlarının farklı olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce çocuklar bu konuda kendilerini keşfetmek için neler yapabilirler? Özellikle bizim gibi eğitim sistemi henüz oturmamış ülkelerde?

Sizin de değiniz gibi, herkes birbirinden farklı zayıf ve güçlü yönlere sahip. Bu durumda olabilecek en iyi şey hayattaki her durumda yanınızda olacak bir arkadaşa sahip olmak… Ve sevilmenin verdiği his size problemleri çözmede veya zor şeyleri gerçekleştirmekte özel bir güç verecek.
“Son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız.”

Çocuk ve Gençlik edebiyatını gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler açısından değerlendirdiğinizde okur ve yazar açısından ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bunu cevaplamak benim için zor çünkü Türkiye veya Ortadoğu edebiyatını bilmiyorum. Türk yazarlarla ilgili bildiğim şey, ülkelerindeki duruşları, onun dışında ne kadar sattıklarını ne kadar takip edildiklerini, pazardaki paylarını bilmiyorum, Türk okuyucuları da bilmiyorum, Alman gazetelerinden okuduğum kadarıyla öğrendiğim şey Türkiye’de kitap satmanın zor bir iş olduğu.
Belki Avrupa’da ödüllerden ve sponsorluklardan para kazanmak için daha fazla olasılık mevcut, ancak burada bile eğer çok satan bir yazar değilseniz yaşamak kolay değil. Burada genç okurlar için yazanlar genelde okullardaki okumalardan para kazanıyorlar. Hepimizin hikaye anlatımı konusunda farklı tarzları var, son 200 yılda farklı şeyler yaşadık ve biz demokrasinin farklı bir noktasındayız. Bu politik durum yazarların duruşunu nasıl etkiler bilmiyorum, Avrupa’da istediğiniz her konu hakkında yazabilir ve resmedebilirsiniz. ABD’de durum farklıdır (Çıplak ve sigara içen insan resmi yasaktır.) Genç okurlarla ilgili olarak, Türk çocuk edebiyatının daha eğitici ve fantastik öğelerle süslü olması doğrusu beni etkiledi. Aynı zamanda Bologna’daki kitap fuarında İstanbul’daki yayın evleri tarafından basılmış kaliteli kitapların olduğunu fark ettim.

E-kitaplar çocukların daha iyi birer okur olmasını sağlayacak mı sizce ve edebiyatın önümüzdeki on yılında kitaplar tamamen e-kitap’a dönüşebilir mi?

İnanıyorum ki, kitap okumak, parmakların arasında sayfaları hissetmek, sayfaları çevirerek ileri geri gitmek, resimlerin renklerini görmek, çocuklar için çok önemlidir ve ümit ediyorum ki önümüzdeki yıllarda bu şekilde olacak ve devam edecek. E-kitaplar seyahat edenler için ve çok kitap okuyup taşımak istemeyenler için uygun. Çocuk ve genç okurlar kitabın sayfasının kağıdını hissetmeli ve kokusunu bilmeli. Ama en önemli şey bir okurun kalbinde yarattığınız, sizin başkahramanınızla birlikte hissettiği sevinç ve hüzün gibi duygular, bu şekilde kahramanlarınız kitabın kapağı kapandığında da okuyucularla birlikte yaşamaya devam eder.


Gülşah ELİKBANK
gulsahelikbank@gmail.com

“Yemekte Ne Var?” (Mehmet ÖZÇATALOĞLU)

Charlie’nin Çikolata Fabrikası dediğimizde hemen herkesin aklına gelecektir Roald Dahl ismi. Birçok kişi bu kitapla tanımıştır yazarı. Sonrasında Charlie’nin Büyük Cam Asansörü, Dev Şeftali, Cadılar ve diğer kitapları. Çağdaş dünya edebiyatının en iyi isimlerinden biridir o. Şimdi de “İrikıyım Timsah” ile selamlıyor Türkiyeli çocukları.

“İrikıyım Timsah” o gün ormanda çok acıkmıştır ve bir çocuğu çıtır çıtır mideye indirmek istiyordur. Bu isteğini ormanda gördüğü diğer hayvanlara da anlatmaktadır. Ormanın diğer sakinleri bu istek karşısında irikıyıma tepki göstererek yanından uzaklaşırlar. Ama irikıyım bu! Ve karnı da çok aç. Haince planlar yaparak mideye indireceği çocuğu beklemeye başlamıştır bile.

İrikıyım’ın hesaba katmadığı şeyse ormanda iyi kalpli çocuk sever hayvanların varlığıdır. Ve bu iyi kalpli çocuk sever hayvanlar her defasında çocukların yardımına koşacaklardır.

Gerçek dünyanın aksine kötünün amacına ulaşamadığı, iyinin kazandığı bir hikâye anlatmış yazar. Çocuklara, “başka bir dünyanın mümkün olabileceğini” göstermiş.

Quentin Blake’in çizimleri kitaba can vermiş. Hain planları olan İrikıyım bile çok sevimli görünüyor. Yazarın diğer kitaplarından da bildiğimiz bir isim olan Blake’in çizimleri ile Dahl’ın yazdıkları arasında organik bir bağ oluşmuş gibi görünüyor. Celal Üster’in titiz çevirisi ise çocuklara nitelikli bir kitap okumanın hazzını yaşatacaktır.

Kitapla birlikte, çağdaş dünya edebiyatının bu önemli yazarıyla ilgili şu bilgileri de paylaşalım isterim.  Rolad Dahl iyi bir yazar olduğu gibi, iyi bir insandır ve çocuklar için sadece eğlenceli kitaplar yazmamıştır. Kitapları için kendisine ödenen telif ücretinin %10’unu Roald Dahl yardım kurumlarının çalışmalarına katkı için harcamıştır/harcamaktadır. Roald Dahl Vakfı, Birleşik Krallık çapında epilepsi, kan bozuklukları ve sonradan olma beyin hasarlarından mustarip çocukların bakımından sorumlu uzman pediatrik Roald Dahl hemşirelerine destek olmaktadır. Ayrıca beyin özrü, okuma-yazma sorunları olan gençlere ve çocuklara Birleşik Krallık hastaneleri ve hayır kurumlarının yanı sıra bizzat bu çocuklara ve ailelerine yaptığı bağışlar yoluyla fiili yardımlarda bulunmaktadır.

Rolad Dahl yazdıkları ve yaptıklarıyla başka bir dünyanın mümkün olacağını gösteren örnek bir insandır.

İRİKIYIM TİMSAH, Roald Dahl, Can Çocuk Yayınları, 2014.

Arkadaşlar Da Olmasa (Tuğba GÜRBÜZ)


Düşünsenize, bir zamanlar kahkahalarınızla çınlayan, sıcağıyla sizi sarıp sarmalayan yuvanızdan son paket de çıkıyor. Yaşanmışlıklarla dolu evinizden geriye kocaman bir boşluk kalıyor. Taşımaya değer bulmadığınız eşyalarınıza bakıyorsunuz. Belki eve ilk geldiği günü hatırlıyorsunuz. İçinizi derin bir sızı kaplıyor. Yerde uçuşan toz öbeklerinin içinde bir şey parlıyor. Küçük, değersiz bir cam bilye. Onu bırakırsanız bütün hatıralarınız silinecek sanki. Eğilip alıyorsunuz. Avuçlarınızın içinde sıkıca tutuyorsunuz. Kulağınıza “Korkma,” diyor “ben dünyanın her yerinde tanımaya değer insanlar bulunduğunu düşünüyorum.”* Heyecan, merak, belirsizlik birbirine karışıyor. “Geçmişi unut. Günü yakala!” sloganına inat anılarınıza sığınıyorsunuz. Biliyorsunuz ki, anısı olan kişi, şu ânın kırılganlığında hayatta kalmayı başarır. Olmayan ise hiçbir yerde yaşayamaz."**
   
Kapıyı ardımızdan son kez çekip çıkmak zor gelir hepimize. Ancak çocuklar için yer değiştirmek, alışkanlıklarından vazgeçmek, hayatının çok iyi bildiği, güvenli tarafından uzaklaşmak daha da zordur. Lucia Tumiati, Görünmez Arkadaşım adlı kitabında büyüme yaşlarında karşı karşıya kalınan büyük değişiklikleri ve bunun yarattığı korkuyu eğlenceli bir dille anlatıyor. Kitabın kahramanı Gianni,  babasının iş değişikliği nedeniyle başka bir şehre taşınmak zorundadır. Bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Neyse ki tüm zor anlarında ortaya çıkan ona çözümler sunan, güldüren görünmez arkadaşı Pak, bu yolculukta da yanındadır. Hikâye, kısa bir zaman dilimi içinde yaşanır ve biter. Ancak yazar, Gianni'nin gördüğü rüyalar aracılığıyla geçmişteki önemli anları bize gösterir. Gianni, yolculuk boyunca sık sık rüyalara, anılara sığınır. Yolculuk bitip yeni evlerine vardıklarında kendisini gelecekteki arkadaşlarının arasında bulan Gianni, Pak'ın elini şimdilik bırakır.
  
İtalyan edebiyatının önemli temsilcilerinden biri olan Tumiati'nin, yapıtlarında özgürlük, “öteki” olmak gibi temaları ele almasının sebebi, yazarın yaşam hikâyesinde gizlidir. Küçük yaşlarda anne ve babası boşanır. Lucia annesi ile erkek kardeşi Andrea ise babasıyla kalır. Henüz 13 yaşında iken ırkçı yasaların sonuçlarını öğrenir. Yahudi olan annesi Maria Luzzatto ile uzun süre saklanır. Annesi ve Andrea ile birlikte direniş mücadelesine katılır.  Hekim ve yazar babası Corrado Tumiati, özgürlük mücadelesine katılmaz. Bu, boşanmanın ardından aldığı ikinci büyük darbedir. Annesi ölünce babasının yanına Floransa'ya döner. Edebiyat eğitimi alır. Çocuklar ve gençler için yazmaya başlar. Nedenini şu sözlerle açıklar. “Yazar ne bir öğretmen, ne bir akraba ne de başından geçenleri anlatan biridir. Yazar bir arkadaş, size kimsenin söylemediği, anlatmadığı şeyleri dile getiren çok özel ve biraz da gizemli bir arkadaştır. Uzlaşmanın ve adaletin olduğu bir dünyada, daha iyi koşullarda büyümeniz içindir yazdıkları.” Hikâyelerin gücü, tek başına dünyayı değiştirmeye yetmez belki. Ama tek tek insanları değiştirmeye yetebilir ve edebiyatçıların düşledikleri dünyaya günbegün yaklaşırız.

* Görünmez Arkadaşım YKY 1. Baskı s. 37
**Patricia Guzman'ın Işığa Özlem  adlı belgeselinden alınmıştır.

GÖRÜNMEZ ARKADAŞIM,  Lucia Tumiati, (Res.) Simone Massoni, (Çev.) Filiz Özdem, Yapı Kredi Yayınları,

Umut Karşı Kıyılarda Şimdi (Funda DEMİR)

Geçtiğimiz hafta çiçek açan ağaçlar kandırmasın bizi. Doğa uyanırken çocuklar uyur mu hiç? Çocuklar ölürken gelmez ki bahar. Kanser değil biber gazı öldürdü bugün Mehmet’i. Ali’m mahkeme salonlarında fotoğraf çerçevelerinde sarılırken anasına mayıslar bayramla mı anılır? Göçük altlarında “kadere inat!” nefes bekleyen, ölüme direnen madenciler varken, evinde huzursuzluk içinde yazılan bir yazıdır gözünüze takılan. Haberiniz ola.

Bu akşam bu kitabı yazmasam olmazdı… Öyle herkeslere bahsetmemeli. Ama siz, “sevgili anneler, babalar, teyzeler, dayılar ve kuzenlersiniz” ya, pek şahane insanlarsınız. O yüzden tanımanız lazım “Vitrindeki Kaplan
ı ya da yeniden yayımlandığı haliyle “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan” ı…

Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan‘dan bahsetmeden önce, onunla ilk tanıştığım zaman hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. 8-9 yaşlarında olmalıydım. Uzun bir yaz tatilini geçirmek için gittiğim köyde, babannemin torunların ıvır zıvırlarını sakladığı bir kutuda buldum onu. Kuzenlerden biri unutmuş olmalıydı. Kitabı okumaya başlamamla bitirmemin arası kaç gün sürdü bilmiyorum ama o dönemki okuma hızımı ikiye katlamıştı... Darbe nedir bir fikrim yoktu, sadece TRT’nin açılışını yapan askerlerden korkup saklanmam gerektiğini biliyordum o yıllarda. Ama okuduğum satırlarda sıkça rastaladığım,  kalabalık bir ailenin, arkadaşlığın ve harika kuzenlerin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Sonlara doğru bitmesin diye kıvranışlarım ama meraktan kendimi tutamayışlarım dün gibi aklımda. Gözümden süzülen yaşlar da…

Çocukken pazar günlerinden nefret eden herkesi daha ilk satırlarla kendine çeken, büyülü bir kitap “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”… Tıpkı kitapta bahsedilen, vitrinde sergilenen bir gözü siyah, bir gözü mavi olan o kaplan gibi. Yunanlı yazar Alki Zeis tarafından kaleme alınıp, 1963 yılında yayımlanan kitap, 1989 yılında Boyut Yayınları tarafından Türkçe’ye çevirilerek “Vitrindeki Kaplan” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş... Mart 2007′de ise Arion Yayınevi tarafından “Karşı Kıyıdan Gelen Kaplan”vadıyla yeniden yayınlanmış durumda.

Bilseniz, nasıl sıcak, nasıl bizden bir hikaye.

Hayatınızı tümüyle değiştirecek uzun bir yaz tatili düşünün. İki kız kardeş Mirto ve Melya. Kalabalık ve birbirine bağlı bir aile… İçinde destanları, Yunan bilgelerin masallarını anlatan bir büyükbaba, evin telaşe memuru Despina Hala, hayatın tüm getirdiklerini koşulsuz kabul eden bir anne ve baba, karşı kıyıdan -yani bizim memleketimizden- yüzerek karşıya geçtiğine inanılan ve hakkında sayısız masal uydurulan, bir gözü mavi, bir gözü siyah vitrinde sergilenen doldurulmuş bir kaplan, evin olmazsa olmaz yardımcısı Stamatina, hayranlıkla izlenen kahraman kuzen Niko… Sonra İkarus’un uçsuz bucaksız lacivert denizi, denizdeki mercanlar, o minicik balıklar, kıvrımlı deniz atları, güzel dostlar; Artemi, Nolis, Avgi, Odiseus, Aleksis ve hain Pipiça. Hepsi toplamda yüz kırk sayfa olan ve bitmesini hiç istemeyeceğiniz bu kitabın içinde.

Hikayemizin çoğu -dünyanın en güzel yerinde- Lamagari’de geçiyor. Mirto ve Melya (Melissa) birbirlerinden hiç bir şeyi saklamayan iki küçük kız kardeş… En çok Despina Hala’nın vitrininde sergilenen kaplanından konuşmayı seviyorlar.  Kaplanla ilgili en güzel masalları da kuzenleri Niko anlatıyor. O yaz yine kaplanla ilgili yeni masallar dinleyeceklerini uman iki kız kardeş uzun süre eve dönmeyen Niko’yu, darbenin ne demek olduğunu, faşizmin bir çocuğun hayatını nasıl değiştirebileceği gerçeğini öğrenmek zorunda kalıyor ve Alki Zeis tüm bunları Melya’nın gözünden anlatıyor. Baştan sona bitmeyen bir heyecan, sürükleyici ve hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu bir öykü sizi bekliyor…

“1930′larda Yunanistan’ı kaplamış olan ağır, korkunç, her şeyi ve herkesi sindirmeye ve silmeye çalışan faşist diktatörlük devrinde, çevrelerinde olup biten olayları algılamaya çalışan iki küçük kız çocuğu… O iki kız çocuğu, belki de sizlersiniz… Sinenler… sindirenler ve sindirenlerle birlikte olanlar… düşünenler… baş kaldırmaya çalışanlar… tümümüz varız o cehennemin içinde… ve tümümüz bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz… Küçük bir kız çocuğu rüyası saflığında, güzelliğinde, eşsizliğinde bir kitap… Gözlerinizde bir ıslaklık hissedebilirsiniz…” diyor arka kapakta.

 “MUT ÇOK-ÜZ ÇOK? ÜZ ÇOK, ÜZ ÇOK, dedi inatla yorganın altından. Bunlar Bizansça değil, ikimize ait sadece bizim anladığımız bir dildi. MUT-ÇOK: Çok mutluyum demek. ÜZ-ÇOK: Çok üzgünüm. Bunu her akşam birbirimize sormazsak uyuyamazdık. Bilmem neden ama pazar günleri hemen her zaman ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK diye yanıtlardık. Şu an İkarus’unki gibi kanatlarım olsa ülkeden ülkeye uçup dünyadaki bütün çocuklara sorabilsem: MUT-ÇOK, ÜZ-ÇOK?


…Hayır, bizler kitapta anlatıldığı üzere geçtiğimiz yaz bir darbe yaşamadık. Ama bugünlerde her gece aklıma Gezi direnişi geliyor, kaybettiğimiz kardeşlerimiz, bizden çaldıkları hayatlar geliyor, yokluk geliyor, yoksulluk geliyor, tacizi görmezden gelen hırsızın sırtını sıvazlayan katilleri sokaklara salan adalet geliyor, anneleri sokak ortasında dayak yiyen, öldürülen çocuklar, eften püften sebeplerle cezaevlerine tıkılan öğrenciler, çocukların geleceği için sokağa çıkıp dayak yiyen öğretmenler geliyor… Gözlerimi kapattığımda ben de Melya gibi sıklıkla “ÜZ-ÇOK, ÜZ-ÇOK” diyorum son günlerde… Ama elbet bir gün yağmur yağacak Berkin’in gözlerinden… Hem gökkuşağı görebilmenin en önemli şartı yağmurdan kaçmamak değil midir zaten? Islanalım şimdi, gözyaşlarımızla, öfkemizle, acımızla ıslanalım. Sonra, sonra inanın, karşı kıyıdan bir kaplan gelecek ve biz onu gördüğümüzde “MUT-ÇOK MUT-ÇOK” diyeceğimiz günlerimiz de olacak elbet.

KARŞI KIYIDAN GELEN KAPLAN, Alki Zeis, Arion, 2007.