Levent Cantek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Levent Cantek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yayınevlerine Sorduk

Novellanın yayınevleri nezdinde nasıl bir yeri olduğunu, novellanın gelişimini nasıl değerlendirdiklerini merak ettik. Onlara sorduğumuz soruya aldığımız yanıtları aşağıda okuyabilirsiniz.


“Son yıllarda Türkiye'de bir novella patlaması yaşanıyor desek yeridir. Bunun bir yandan hızlı üretimle, çağın koşullarıyla ilgisi olduğunu düşünülebilirse de, öte yandan novella türünün kendisine has imkanlarının henüz yeterince keşfedilmemiş olmasıyla ilgili olduğu da düşünülebilir. Bu bağlamda yayınevinizden çıkan çeviri ve telif eserlerden hangilerini "novella" olarak tanımlarsınız? Bu türün olanakları nelerdir ve nasıl bir ihtiyaca yanıt verir?" 

Levent Cantek
İletişim


İletişim Yayınlarına her ay 60 ile 70 arası edebiyat dosyası geliyor. Bunu niye söyledim? Kitap seçimlerimizi ister istemez bize gönderilen dosyalardan yapıyoruz. Şöyle bir ayrım yapabilirim, taşradan gelen dosyalar haricinde, belki buna emekli olduktan sonra yazan görece yaşlı amatör yazarları da katabilirim, kimse artık uzun yazmıyor. Metropolün genç yazarları geçmişle kıyaslarsak, başka bir dil ve temponun içindeler. Şu da olabilir, çok novella yayınladığımız için söylüyorum bunu, nihayetinde bir editöryal tercihte bulunuyoruz, hikayeyi, dili ve kurguyu yazarla konuşuruz, romanın hantallaştığı yerlerde toparlamalar öneririz, bağlam dışında kalan yerlerle ilgili kısaltmalar isteriz. Bu tercihimizin de bir sonucu oluyor, bir oturuşta okunabilecek kitaplar yayınlamış oluyoruz. Şunu demek istiyorum, bize kitap olması için gönderilen dosyalar uzun değiller ve biz de öyle ya da böyle onları da kısalttırıyoruz galiba. Okur, bu kısa kitapları bitirerek "kitap okudum" deme zevkine-başarısına ulaşıyor diyen batılı eleştirmen ve yayıncılar var. Okur eskisi kadar vakit bulamıyor, çok fazla ilgi çekici unsur var hayatta, bu nedenle novella yükselişte diyenler de var. Doğrusu ben işin bu tarafıyla ilgilenmiyorum, mutfaktayım, eldeki malzemeye göre yemek seçiyor ve menüyü yemeklere göre belirliyorum gibi geliyor bana.






Semih Gümüş
Notos

Doğrudur, biz yazdıklarımızı öykü, roman, belki uzun öykü olarak tanılar, kendimizi onların içinde görürüz. Novella adıyla belirtebileceğimiz tür bunların dışında gibi durur. Biraz Batılı bir tür. Bizim pek denemediğimiz. Gerçi eskiden de Bilge Karasu, Ferit Edgü, Demir Özlü gibi yazarlar kendi yazdıkları metinlerin bazılarını böyle görmüştür ama sınırlı kalmıştır.
Sonunda ben yazdıklarımıza bir ad, terim kullanmayı, onları o adını verdiğimiz tür içinde kalıba sokmayı çok da gereksiz görüyorum. Ama novella gibi bir türün özellikleri olduğu da düşünülebilir. Öykünün içeremeyeceği genişliği romanın esnekliğinden de kurtaracak bir tür novella. Sanırım böyle anlatmak yeterli. Demek ki olanaklı bir tür.
Notos’ta yayımladığımız kitaplar arasında, bence harika bir yazar olan Meksikalı Mario Bellatin’in Güzellik Salonu ve Çin Daması da birer novella. Bu çok sıra dışı iki novellayı okumayanların mutlaka okumasını öneririm.
Öte yandan, gitgide daha çok tanıtmaya başladığımız Şilili genç yazar Alejandro Zambra’nın Bonzai romanı da tam anlamıyla bir novella. Üstelik öylesine çarpıcı bir pırıltısı var ki.
Bu arada kimi yeni yazarların, yazarlarımızın novella yazdığını, onların da yakın gelecekte ortaya çıkacağını belirtebilirim.



Kaya Tokmakçıoğlu
Aylak Adam



Novellanın "ara" bir form olarak büyük olanaklar barındırdığından kesinlikle bahsedebiliriz. Hele edebi türlerin iç içe geçtiği günümüz yazın dünyasında, metinlerarasılığın yoğun olarak metinleri etkilediği bir çağda novella çok daha fazla rol alıyor kanımca. Yayınevimizin de yayımladığı kimi yapıtlardan novella olarak bahsetmek kesinlikle mümkün; bunu belirtirken özellikle herhangi bir uzunluk-kısalık ikiliğini düşünmediğimi eklemek isterim. Örneğin yayınevimizden çıkan Pirandello'nun "Biri, Hiçbiri, Binlercesi", Hakan Akdoğan'ın "Varlık ve Piçlik"i, Joyce'un Dublinliler'deki uzun öyküsü "Ölüler", Henry James'in "Pandora"sı ve Fitzgerald'ın "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" novella olarak sayabileceğim metinler.
Bunun dışında edebi bir tür olarak novellanın öykü ve romanın arasında kalmasından çok, onların dezavantajlarını aşan bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Her şeyden önce türlerarası geçirgenliğe daha elverişli bir tür novella. Bu da edebiyatın ufkunu genişletmesine ve olay örgüsü, karakter-tip ikilemi vb. herhangi bir yapıtın önemli özelliklerini metne uygun bir biçimde yoğurmasına el veriyor. Şiir nasıl vazgeçilmez ve kurucu bir edebi form ise novella da o derece vazgeçilmez ve edebiyatı geleceğe taşıyacak bir form.


Ankara’nın Yangını Devam Ediyor: Levent Cantek ve Berat Pekmezci’den Emanet Şehir (Yigilante KOCAGÖZ)

Kaç kişinin haberi oldu bilinmez, ama İletişim yayınları geçen sene ilkbahar aylarında çok alışmadığımız cinsten bir çizgi-albümü kitaplık raflarımıza kazandırmıştı. Senaryosunu Levent Cantek’in yazdığı ve yirmi kadar farklı çizer tarafından resmedilen “Dumankara: Hayat Bir Yangındı”, başkent Ankara ve onun insanlarının yüz yıla yayılmış hikayelerini çizgi roman okurlarıyla buluşturan bir eserdi. Otobiyografiden polisiyeye, karamizahtan bilimkurguya pek çok türde konaklayan ve her konağında hikayesini farklı bir çizer eşliğinde takdim eden Dumankara, yerli çizgi romanda kuşkusuz senenin en önemli olayı oldu, çizgi roman yayıncılık tarihimizde de sessiz ama güçlü bir klasik olarak yerini garantiledi.

Daha az insanın bildiği bir şey ise Cantek’in Dumankara albümünün aslında Ankara Üçlemesi isimli bir serinin ilk eseri olduğu. Serinin ikinci kitabı Emanet Şehir (Çizer: Berat Pekmezci) geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları tarafından satışa sunuldu. Bu kez tek bir uzun Ankara hikayesini okurlara sunan yeni kitap hem oldukça akıcı, hem de yıllardır bodur kalmaya mahkum bırakılan çizgi romancılığımızın önemli eksiklerini kısmen de olsa gideren önemli niteliklere sahip.  

Emanet Şehir’in hikayesi 1950’de, tanıdığımız bildiğimizden çok farklı bir Ankara’da geçiyor. Tek Parti Rejimi son demlerinde, tahtın yeni sahibi Demokrat Parti ürkütücü adımlarla yaklaşıyor, komünistler yeraltında, Soğuk Savaş yeryüzünde. Günümüz koşullarına aynı anda hem çok uzak hem de çok yakın, tanıdık ama çok başka bir zamandayız. İşte bu başka zamanın gri manzarası, Emanet Şehir’de bize memur Şekip’in penceresinden sunuluyor. Şekip memuriyeti sıcakta üzerine zorla giydirilmiş bir palto gibi taşıyan, hayatta asıl amacı yazar olmak olan bir adam. Bu sebeple dönemin Ankara gazetelerinin kapısını defalarca aşındırıyor, arkadaşı şair Orhan ile meyhane meyhane gezip sanat tartışmalarına katılıyor, gerektiğinde dayak atıyor, işler rast gitmezse dayağını da yiyor. Hayat Şekip’i kimi vakit aşkın tutkunun, kimi vakit polisiyenin ve karanlık politikaların ortasına atıyor. Genç memurun feleğin tüm bu sınavlar silsilesi karşısında ise tek bir silahı var: Yalancılığı. Şekip çok iyi yalanlar söylemiyor, ama çok uzun süredir bu işi yapmakta. Kendini bildi bileli yalan söylemiş, daha da duracak gibi gözükmüyor... 

Cantek’in ilk olarak Dumankara için bir kısa hikaye olarak tasarladığı Emanet Şehir, sonradan bağımsız bir projeye dönüşmüş ve genişleyerek 100 sayfalık bir grafik roman halini almış. Daha geniş çaplı bir hikaye anlatmak yazarı da çizeri de özgürleştirmiş, 50’lerin dokusunu yansıtan pek çok öğe (ve politik detay) okuru da boğmayacak bir şekilde kitaba yayılmış. Kitabın en büyük başarısının bu tonu tutturmadaki ustalığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Grafikroman üretiminin çok kısıtlı olduğu, yakın tarihle ilgili edebi ya da görsel eserlerin ise neredeyse hiç veril(e)mediği bir ülkede böyle bir işin dünya standartlarında bir kaliteyle kotarıldığını görmek gerçekten sevindirici. Emanet Şehir  temelde Şekip’in oradan oraya sürüklenişini anlatan karamsar bir kitap, ama hikayesinde politika yapmıyor olması politik bir duruşu yok demek değil. Bilakis, dönemin politik konjonktürünü çok iyi kavramış ve mevcut taraflara ne mesafede duracağını çok iyi çözmüş bir hikayeye sahibiz. Demokrat Parti’nin ve ileride 6-7 Eylül olaylarına kapı açacak milliyetçiliğin yükselişi, Amerika’daki McCarthy döneminin Türkiye’deki yansımaları, artan jurnalcilik ve İsrail’in kuruluşunun ardından gerçekleşen büyük Yahudi göçleri; Şekip’in hayatına o ne kadar uzak durmaya çabalasa da bir şekilde dokunan olaylar oluveriyorlar.

Emanet Şehir’in 1950’leri yansıtan bir dönem hikayesi olması, ihtiyaç duyulan arkaplan düşünüldüğünde ilk anda genç okurları ürkütebilir. Kitabın sonundaki kısa ansiklopedik kısım bu noktada (belki de Cantek ve Pekmezci’nin tahminlerinin bile ötesinde) yardımcı oluyor. Devlet dairelerinde İsmet İnönü resimleri bulunmasından, Mısır Sineması’na gösterilen ilgiye pek çok detayın kafalarda yaratacağı sorular, kitabın bu kapanış kısmında tatmin edici cevaplara ulaşıyor. Bunun yanında Berat Pekmezci’nin kendine has ve okur dostu çizgilerinin Emanet Şehir’e çok yakıştığını da özellikle belirtmek gerek. Pekmezci, Cantek’in iki hikayesini daha Dumankara’da resimlemişti. Emanet Şehir’in hikaye akışı ve karakterler açısından, gene Pekmezci’nin çizdiği Dumankara’daki “Ankara 1916” hikayesini andıran bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz. Bu hikayenin antolojide bir bölüm olarak değil de ayrı bir kitap olarak vücut bulması Emanet Şehir için de Dumankara için de en hayırlısı olmuş.

Yapılmak istenenler gözönüne alındığında, Ankara Üçlemesi’nin iki kitabı da insanın aklına Amerikan çizgi romanının büyük isimlerinden Will Eisner’in yarı-biyografik A Contract With God Üçlemesi’ni getiriyor. Eisner’in üçlemesi New York’ta yaşayan Yahudilerin hayatlarından parçaları yüz yıllık bir zaman diliminden parçalar sunarak bize yansıtırken, Cantek Ankara Üçlemesi’nde benzer bir çabayı Ankara için sarfediyor. Emanet Şehir’in başarısız bir yazarın sürüklenişini hikayeleştirmesi ise Eisner’in çömez bir karikatürcünün New York hayatını anlatan 1985 tarihli Dreamer’ını hatırlatmakta. Grafik-romancılığın da temel taşlarını oluşturan ve insanların çizgi roman algılarını ciddi biçimde etkileyen,    Will Eisner’in açtığı bu yolun üzerinde Türkiye’den de birilerinin yürümeye karar verdiğini görmek mutluluk verici. Karşımızda vasat bir imitasyon değil, bilakis geçmişteki iyi işlerden dersler çıkarmış ve bu dersler eşliğinde kendi şehrini anlatmayı, kendi özünü gerçekleştirmeyi hedefleyen insanların bir eseri var. Zaten bu sebepten ötürü Emanet Şehir sadece Ankaralıların değil, çizgi romana ilgisi olan herkesin zevkle okuyabileceği bir iş.

Ankara'nın Kayıp Kahramanları (Duygu TANIŞ ZAFEROĞLU)

Yıl: 1916. Mekân: Ankara...

Herkesçe bilinen ama kimsenin dile getir(e)mediği, Ermeni ve Rumların yaşadığı mahalleleri hedef alan Büyük Ankara Yangını’yla başlıyor Levent Cantek, belki de hikayelerinden en vurucusuna. 1916 Yangını kapalı bir kutu, dile getirilmeyen, çoğu zaman görmezden gelinen çünkü/ve kabul edilmek istenmeyen ortak günahlarımızdan biri. Berat Pekmezci'nin çizgileriyle hayat bulan bu hikayeyle açılışı yapan dumAnkara: Hayat Bir Yangındı, bize -Ankaralı değil belki ama- Ankara'ya, yoksunlara/yoksullara, suçlulara, kaybolmuşlara, dışlanmışlara dair hikayeler anlatmak yerine onların konuştukları/seslerini duyurdukları bir mecra vadediyor.

“dumAnkara: Hayat Bir Yangındı”, Levent Cantek'in 21 hikayesinin 19 çizer tarafından çizgileştirilmesiyle oluşmuş kolektif bir “Uzak Şehir” eseri. Uzak Şehir, “grafik roman üretimini arttırmak için” bir araya gelerek hayat verilen -umarız ki uzun soluklu olacak- bir oluşum. İlk eserleri de çoğu zaman görmezden/duymazdan gelinen, gayrı resmi başkent İstanbul tarafından hakir görülen, küçümsenen; ikliminden, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına kadar birçok yönüyle kendini “ağabeyine” beğendiremeyen bir kente; Ankara'ya çeviriyor yüzünü. Bu açıdan, proje belki de tam zamanında hayata geçirilmiş. Malum Emrah Serbes'in kendini aşan bir popülariteyle diziye uyarlanan romanı Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’nin son 3 sezondur sadece Anadolu'nun çorak topraklarını değil tüm Türkiye'yi kavurduğu; bir başka deyişle Ankara'yı diğer kentlerdeki insanlara tanıdık kıldığı bir dönemde hayata geçirilen bir proje karşımızdaki. Böylece bize televizyondaki görsellikten kitaptaki görselliğe doğru geçişken bir seyre dalmak kalıyor...

Bir şehrin kaybedenleri...

Levent Cantek, kitabın girizgâhında onu böyle bir projeyi örgütlemeye yönelten nedenleri ve aslında okuyucunun beklentilerini neler etrafında şekillendirmesi gerektiğiyle ilgili ipuçlarını veriyor. Edebi dilinden sual olunmayan Cantek'in bu kısa girişi de aslında en az öyküler kadar ilgi çekici ve heyecan verici. İlk olarak amacının bir Ankara profili çizmek, tabir-i caizse Ankara'nın iyi bir reklamını yapmak olmadığını belirtiyor. Zaten hikayeleri okudukça bu uyarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Zira anlatılan hikayelerin bir kente ait olmadıklarını ve fakat belirli bir kentte geçtiklerini görüyoruz. Bu kent Ankara…

Burada belki de oldukça samimi bir şekilde Cantek, Ankaralı olmaktan kaynaklı bir refleksle, belki de en iyi tanıdığı bu kente vefa borcunu bir nev'i yarattığı karakterler üzerinden ödeyerek anlatmayı tercih ediyor öykülerini. Ancak, bürokrat/memur kenti olarak belletilen genel kanının aksine, Ankara'da yaşayan karakterlerini hayatın figüranlarından seçiyor. Otobiyografik öğeler taşıyan hikayelerdeki bu karakterlerin büyük bir kısmı çoğu zaman toplumun geri kalanı tarafından görülmeyen, kamusal hayatta tedirginlik yaratan, genel geçer kurallara uyum sağlayamayan “kaybedenler”...

Her şey bir yangınla başladı... 

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1916 Ankara Yangını'nı konu alan Berat Pekmezci'nin çizgileriyle hayat bulan ilk öykü- Ankara 1916- böyle bir proje için oldukça kıymetli bir başlangıç. İttihatçıların ortasında hümanist bir romantik olan kahramanımız Fehmi'nin üç gün süren yangınla, masumiyetini, hayallerini doğru bildiği gerçekleri kaybedişine tanık oluyor okuyucu. Refik Halid Karay'ın piyanolarla ilgili alıntılarından ilham alan öykü, Fehmi'nin yaşanan katı gerçeklere inat bir piyano başında yaşadığı gerçekleri sorgulayışını ve belki de en nihayetinde Ankara'yı kabullenişiyle son buluyor. Mert Yavaşça'nın çizgilerinden çıkan öykü Hacıbey'de yine “vatan”, mücadele, direniş kavramlarının zemininin kayganlaştığı bir dönemde, öldürmeye tövbeli Hacıbey'in aşkı, istemediği halde mecbur bırakıldığı zorunluluklar anlatılıyor. Karşımızdaki, tarih kitaplarında anlatılan alışık olduğumuz türde değil; zaafları, korkuları, düş kırıklıkları olan, yorgun düşürülmüş bir kahraman ve fakat yine de bir kahraman.

Murat Başol tarafından çizgileştirilen Pantolonlu Kadın'da ise artık (siyasi) savaş ortamından uzaklaşıyor okuyucu, ancak bu sefer bir başka mücadele alanında; Ulus'un arka sokaklarında, “iyi” vatandaşların sokakları boş bıraktığı saatlerde iki anti-kahramanın dünyasında alıyor soluğu. Bir taksi şoförü ile bir şarkıcının ezberbozan ilişkilerini “film noir” atmosferinde grafiğe döküyor Başol ve yarattığı gölge oyunları ve keskin çizgilerle etkileyici bir dil yaratıyor. Macar isimli öyküde Gökhan Güneş'in çizgileriyle 1920'lerde Türkiye'de bir yabancı olmanın tezahürlerine iki farklı dil/bakıştan tanık oluyoruz: Hem “Macar” kahramanımızın gözünden Anadolu'yu ve insanlarını; hem de Anadolu insanının algı dünyasından bir “yabancı”yı anlatıyor Cantek. Güneş'in etkileyici çizgilerinin bu iki bakışı aynı karede eritmesi okuyucunun ilgisini ayakta tutuyor. Ayhan Hayrula tarafından çizgileştirilen Çinli Recai ise genç yaşta “alemin defterini dürmeye” odaklanmış Recai'nin şiddet ve hüzün dolu hikayesini öğrenmemiz için bu karanlık dünyayı betimliyor bize; en azından Ankara'nın arka sokaklarında görmezden gelinen bu adamı tanımamızı istiyor.

Diğerleri… 

Emre Yüce'nin kaleminde hayat bulan Tatlıcı Nazmi ise, bir kenar mahallede ezilen/hor görülen bir dışlanmışın- Nazmi'nin- hayatının, belki de kendi geçmişini gördüğü bir grup genç tarafından nasıl elinden alındığını, okuyucunun midesine bir yumruk indirerek anlatıyor. Bu öyküyle beraber, belki de hayatın iki kutuptan/iki renkten oluşmadığını göstermek istiyor Cantek; kötü ve iyi kavramlarının, dışarıdan yekpare görünen gerçeklerin içeriden nasıl parçalandığını gösteriyor. Emre Yüce'nin Tatlıcı Nazmi'den sonra hayat verdiği bir başka öykü/kahraman da Ömer Ayna. Bir çocuğun çocukluğunu zehir eden çocuk bir zorbayla hesaplaşmak için Ankara'ya dönüşü anlatılıyor. Her ne kadar çocukluk bitmiş, herkes kendine farklı bir hayat da kurmuş olsa, hayata devam etmek için gerekli olduğunu hissediyorsunuz bu hesaplaşmanın. Orhan Kemal ile birlikte bir komiserin futbol diliyle harmanlanmış bir aşk cinayetini çözüşüne yine Emre Yüce'nin çizgileriyle tanık oluyoruz. Futbolun kendine has teknik dilinin aşk ve cinayetin ilgi çekici diline başarıyla uyarlanmış olması hikayenin okuyucu gözünde okunabilirliğini yükselterek, vahşet hikayelerinin arasında kimi zaman gülümsememize vesile oluyor. Bir kez daha görüyoruz ki, hayatımızda keskin çizgiler yok; iyi ve kötü, aşk ve şiddet, vahşet ve şefkat çoğu zaman birbirini kesiyor, birbirlerinden rol çalıyor.

Utku Yavaşça'nın çizgileriyle nefes verdiği ilk öykü bir hamalın “görünür” olmak için, hayatta kendine bir sahne kapabilmek için yaşadığı sonu hüsranla, kaybedişle biten öyküsü Nam. İkinci öykü ise bizi eski bir Ankara evine götürüyor ve teatral bir atmosferde geçmişte kalan bir aşk üçgeninin yeniden hayat bulmasını eski bir Koltuk çevresinde “yeniden canlandırıyor”. Boksör'ün Ömrü'nde eski bir boksör olan Hamit'in yol arkadaşı Necip'i bilinmemesine, hatırlanmamasına inat ölümsüzleştirmesini Taner Duran'ın çizgileriyle okurken; Zeynep Özatalay'ın çizgilerinde hayat bulan Güzel Cemile kitabın ilk kadın başkahramanı Cemile'nin yoksullukla kısıtlanmış, sömürülmüş, çalınmış hayatını bize Ankara'nın kenar mahallerinden anlatıyor. O zaman daha iyi anlıyoruz ki yoksulluk en çok kadınları vuruyor.

Sefa Sofuoğlu'nun kaleminden hayat bulan Mazhar ile Galip, iki ırgatın aykırı dostluğunu, “inanmayı istemek” üzerinden anlatırken; Aşıklar Unutmaz'da Murat Gürdal Akkoç, hayal kırıklıklarıyla dolu umutsuz bir aşk hikayesini baş kahraman İzzet'in gözünden çiziyor. Uğur B. Sertçelik'in çizdiği Bu Dünya Yalan Polis Efendi, 1950'lerin Ankara'sında bir garip polisiye hikayeye konuk ederken bizi; kitabın belki de en ilginç hikayesi Nohut iki alışılmadık kahramanla, “bir kedi” ve “bir futbolcu” ile Taner Duran'ın çizgilerinde hayat buluyor. Giriş bölümünde bir futbol hikayesiyle, bir Ankara kedisi hikayesini harmanlama isteğinden kaynaklandığını belirttiği bu senaryosunda, Levent Cantek bir kedi ile kaybetmiş bir futbolcunun Ankara'da tutunma hikayesini anlatırken, Ankara kedisi ile “Ankara”lı kedi olma arasındaki farkı, insanlığa özgü sınıfsal konumlara gönderme yaparak bitiriyor öyküsünü.

Ankara'dan uzaylılara karşı mücadele eden bir “süper” kahraman- Neşet Coşar diğer öykülerden farklı tarzıyla bizi şaşırtırken, Sümeyye Kesgin kitabın en güçlü grafik işlerinden birini çıkarıyor. Ferdi'de ise ikili bir hayat yaşamaya mecbur bırakılan bir yazarın hikayesinden yola çıkarak cinsel kimliklerinden ötürü belki de arzu ettiklerinden farklı bir yön çizdikleri bir dünyaya “maruz kalan” dışlanmışların yaşamlarına Berat Pekmezci'nin gerçekçi çizgileriyle konuk oluyoruz. Efkar'da 1980'lerin Ankarasına gidiyoruz ve hikayenin gerçek ismini bilmediğimiz kahramanı Efkar'ın, arka planına dünyanın ve Türkiye'nin yaşadığı dönüşümü alarak ölümle biten hikayesini Ömürden Bakaçhan'ın çizgileri eşliğinde okuyoruz. Cantek bu öyküde yine, belki de her gün sokakta defalarca karşılaştığımız ama görmediğimiz bu kahramanı hayatımıza sokuyor, iyi de yapıyor! Karikatür dünyasında tanınmış bir isim olan Ender Özkahraman tanıdık çizgileriyle Bilmiyorum Fatma'ya hayat veriyor. Levent Cantek'in gerçek bir davadan esinlendiğini belirttiği öyküde toplumsal linçin absürt bir tezahürüne tanık oluyoruz. Politiğin, politikliğin kimi zaman maruz kalınan gerçeklikler olduğu etkileyici ve bir o kadar da gerçekçi bir dille anlatılıyor.

Kitabın son öyküsü Skor'u Deleuze ve Guattari'nin, “arzu”nun insanda kendini yenileyerek sürekli üretimine yaptıkları vurgudan hareketle okumak gerekiyor belki de. Çağrı Coşkun tarafından çizgiye dökülen hikayeyle birlikte artık günümüze geliyoruz ve yaşam şeklinin, sosyal, mekansal, kültürel hayatın geçirdiği keskin dönüşümlere tanık oluyoruz. Hayatımızın akışını belirleyen başarı ve arzunun sınırlarının kimi zaman araç olmaktan çıkıp hayatımızın amacı haline geldiğine ve nihayetinde anlamının bulanıklaştığına dair bir hikaye karşımızdaki. Levent Cantek'in bu kitabın ortaya çıkmasında etkili olduğunu itiraf ettiği İstanbul/Ankara karşılaşmasını en açık bu hikayede görüyoruz. Kahramanımız hikayenin sonlarına doğru: “…sadece İstanbul var gibi bir şey bu. İstanbul ve diğerleri var ama diğerleri de İstanbul olmak istiyor. Sadece İstanbul yok diyorsun ama herkes onu taklit ediyorsa sadece İstanbul var demektir.” diyerek kitap için etkileyici bir kapanış yapıyor.

UnutulAnkara 

“dumAnkara: Hayat Bir Yangındı” her şeyden önce iyi niyetli bir proje. Türkiye'de çizgi romanın bile sanat çevreleri tarafından kıymeti anlaşılmamışken, grafik roman kavramını insanlara tanıtmayı, sevdirmeyi hiç olmazsa böyle bir terimi hayatımıza dahil etmeyi istiyor. Hikayelerin çoğunun dili oldukça akıcı olmakla beraber, kısalıkları belki de daha fazla keyif alacağınız, kendinizi daha fazla kaptıracağınız bir seçki olmanın önüne geçiyor. Genelde sanat ürünleri, özeldeyse edebiyat ürünleri için dikkat çekici olmayan/küçük görülen bir kenti, Ankara'yı merkezine alması ise oldukça cesur bir tercih. Daha da cesuru hikayelerin alt sınıfları, yoksunları-yoksulları, suçluları, alkolikleri, dışlanmışları yine Ankara'nın yok sayılan, görülmeyen, gidilmeyen mekanlarında Kale'de, Altındağ'da, Eskitepe'de buluyor olması. Bu açıdan belki de projeyi kıymetli kılan madunları konuşmak yerine, onları konuşturmayı tercih ediyor oluşu; yalnız yine aynı nedenden okuyucunun kitaba edebi kaygılarla yaklaşmaması gerekiyor. Madunlar kendilerini temsil edecek araçlardan yoksunken Levent Cantek onlara ses veriyor, bu projeyle Ankara'nın kültürel iklimini altsınıflar bazında tartışıyor.

Hikayelerin belki Ankaralı olmak gibi bir kaygıları yok ama Ankara'da yaşayan/yaşamış herhangi birine, gerek kullandığı dil gerekse çizerler tarafından başarılı bir şekilde hayata geçirilen görselleriyle Ankara'ya dair olduğunu hissettiriyor. Ve kitabı bitirdiğinizde İstanbul'a karşı Edip Cansever'in şu dizelerini haykırmak istiyorsunuz: Ne gelir elimizden insan olmaktan başka, Ne çıkar siz bizi anlamasanız da...

Dumankara: Hayat Bir Yangındı, Levent Cantek, İletişim Yayınları

Ümitvar Şehrinin Sakinleri (Levent CANTEK)

Asaf Hanuka yakın dönemin başarılı ilüstratörlerinden biri. Çalışmalarına global dünyanın önemli dergilerinde sıkça rastlayabiliyorsunuz. Tomer isimli aynı işi yapan bir ikiz kardeşi var. Bilirsiniz, ikizlerin ismi karıştırılır, hangi hangisiydi esprisi yapılır. Asaf ve Tomer'in çizgileri de birbirine benziyor. Ne çizdiklerini merak ettiğim için en azından ben bu karışıklıktan şikâyetçi değilim. Yumuşak renkler seçiyor, foto realistik bir detaycılıkla üretiyorlar.

Asaf Hanuka, vatandaşı Etgar Keret'in 'Kneller'in Mutlu Kampı' isimli hikâyesinden bir çizgi roman uyarlaması yaptı. Keret'in sevilen bir hikâyesidir, hatırlayanlar olacaktır, Goran Dukiç imzasıyla 2006 yılında filme de uyarlanmıştı. Hanuka'nın yaptığı uyarlama Türkçede 'Bilek Kesenler' adıyla yayınlandı. Nasıl bir uyarlama olmuş, hikâyenin hakkı verilmiş mi diye sorarsanız bence başarılı olmuş, epeyce sadakat gösterilmiş diyebilirim. Hanuka, gri tonlu bir görsellik kurmuş. Hikâye, intihar edenlerin ölümden sonra yaşadığı bir ara-yer ve an'ın süregeldiği bir zamanda geçtiği için bu grilik hikâyenin aurasına yakışmış.

Keret'in hikâyesi de bu arada kalmışlığı hissettiren bir dille ilerler çünkü. Anlatılan hikâye şimdiki zamanda geçmiyor gibi soyutlaşabiliyor ya da başka bir zamana (genellikle gelecekte bir tarihe) ve yere gidecek gibiyken bugüne toslayabiliyor. Keret, Bilek Kesenler'i bir arkadaşının intiharından sonra yazmış. İntihar her dini öğretide ve modern eğitimde yasaklanır ya da baş edilmesi gereken bir hastalık olarak görülür. İsrail'de büyümüş, ailesi Holokost'u yaşamış sofu ve endişeli Yahudi toplumundan çıkmış Keret, intihar edenlerle ilgili bir dünya tahayyül etmiş. Bu bile başlı başına ilginç bir cesaret. Keret'i okumadıysanız, insanın aklına bir din tartışması yapılacakmış gibi gelebilir. Keret, Arapları, ırkçılığı işin içine katıyor ama her zaman olduğu gibi büyük iddialarla uğraşmamayı tercih ediyor. Öyle bir yer-şehir tasarlamış ki, yaşıyorlar işte dedirtiyor, hayat devam ediyor, intihar edenler, kendilerini intihara sevkeden ve harala güreleyi yeniden ve yeniden yaşıyor gibiler. Tel Aviv gibi diyor İsrailli, Frankfurt gibi diyor bir Alman aynı şehre bakarken. Yabancı gibi değiller bu şehirde, alışkanlıklarının kozasında gidip geliyorlar. Tedirginler, konuşmasalar da intihar travmasının farkındalar. An'ı yaşıyorlar. Bütün Keret karakterleri gibi olağanüstü bir durum karşısında 'cool' kalıyorlar. Ya da alelade bir meseleye saplantı ölçüsünde takılıp oradan çıkamadıkları da olabiliyor. Keret bir mizahçı değil, mizahı belirginleştirme adına araçsallaştırıyor. İyimser biri, hayatın monotonluğu ya da yıkıcılığını anlatırken bile iyi kalmaya çalışan birini veya sadece insani bir duyguyu işin içine katmak istiyor. Büyük laflar etmiyor, öğretmen tavrıyla yazmıyor. Sıcak ve dostça, elini okurun omzuna atıyor.

Bilek Kesenler, karamsar başlangıç noktasına ve koyulaşan yeknesaklığına karşın bir aşk hikâyesi. Keret'in iyicilliği burada devreye giriyor. Kız arkadaşını bir türlü unutamayan (en güçlü duygu aşk mı?) hikâye anlatıcısı, arkasından intihar ettiğini öğrenince onu aramaya başlıyor. Her intihar eden oraya gelmiyor mu? Geliyor. Ütopya ya da distopya olsun, dünya tahayyülleri birer yolculuk hikâyeleridir ve tıpkı dini hikâyelerde olduğu, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi dünyanın katmanlarını okurlarına anlatırlar. Metinlerarası göndermeler ve ironi, bu bölümleri pekiştirir. Keret de yapıyor bunu, seyahate çıkarıyor bizi. Hikâyenin kahramanı, kız arkadaşını ararken başka bir kızla karşılaşıyor ve ona aşık oluyor. Yola birlikte çıktığı kankası başka takıntılarla hayata bakarken farklı bir kadınla daha mutlu ve yeni bir yola evriliyor. Keret'in yolculuk ve iyileşme hikâyesi, new age dinlere de dokunuyor. İnsanların tatminsizliğini, kesin cevaplara teslim olmasını hicvediyor. Bana kalırsa, bir 'son yok' veya bir 'cevap yok' demeye getiriyor. Hiç bir cevabın ve hiç bir sonucun insana yetmeyeceğini düşünüyor. Yere çakılmanın ya da yenilginin o kadar kötü bir şey olmadığına bize inandırıyor. İnsan özüne, iyi şeyler yapabilme yeteneğine olan inancı öylesine güçlü ki intiharı seçmiş mağlupların iyimserliğini ve kendini yenileme arzusunu severek anlatıyor. Karşımızda bu dünyaya direnememiş kadınlar ve erkekler var halbuki.

Hanuka'nın reklamcı aktüelliği ve yeni çizgileri bu bakımdan da endüstriyel bir estetik katmış hikâyeye. İntihardan sonra geleceğiniz yer yaşadığınız yerden farklı değil işte. Bütün şehirler birbirine dönüşüyor ve bütün insanlar aynı kalıptan çıkarcasına birbirine benziyor. Markalar, barlar, kesişmeler, otobanlar, uzun ve gevşek diyaloglar, çabuk unutulan yaşanmışlıklar, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, iyi zaman geçirme telaşı vs milim oynamadan yaşamaya devam ediyor. Zevahiri kurtarmak böyle bir şey işte. Hanuka'nın çizgileriyle herkes reklamlardaki gibi güzeller. Son söz: Keret için Kafka'nın ironisine sahip çıkıyor deniyor, buna Tom Waits'in müziğini ve Coen Kardeşlerin neşesini eklemek lazım. Üçü bir arada.

Bilek Kesenler, Asaf Hanuka & Etgar Keret, Siren Yayınları

Osmanlı’da Saklı Kanat Sesleri: Deli Gücük (Yiğit KOCAGÖZ)

Türkiye’de çizgiroman hep sevildi. Asla anaakım olamadı, asla geniş kitlelerin saygısını kazanamadı ama her dönem takipçisi oldu, muhtaç olduğu sevgiyi gördü. Tamam, sevildi sevilmesine ama mevzu Türkiye’de çizgiroman üretimi olunca hep bir boyunlar büküldü, sesler titrer oldu. Güçlü bireysel çalışmalar elbette ki çıktı, çıkıyor. Ama “Türkiye Çizgiromancılığı” hala yıllarını vermiş ustaların bile kolaylıkla tanımlayabilecekleri bir alan değil.

Ülkemizde çizgiroman üretimi sadece maddi zorluklarla uğraşmıyor. Üretilen eserlerin temalarından tutun anlatım tekniklerine kadar her noktada bir “olmamışlık” söz konusu. Bu durumun sorumluluğunu yazar/çizerlerin üzerine yıkmak ise büyük adaletsizlik olur. Bugün bile büyük çabalarla ve hevesle yayınlanan onlarca fanzini, harcanan yüzlerce litre mürekkebi bir anda silmek olur mu? Asıl sorun, Türkiye’de çizgi hikayeciliğin büyük oranda ihtiyaç duyduğu fantezi ve bilimkurgu algısının (yazar çizer yayıncı ve okur olarak) hepimizde eksik oluşu. Tür hikayeciliği (ister sinemada, ister edebiyatta olsun) gelişememiş bir toplumun çocuklarıyız. Tarihsel gelişimi tür hikayeciliği üzerinden vuku bulmuş bir sanattır çizgiroman, Türkiye’deki ayağı ise bundan yoksun yetişiyor. Bu sebeple üretimimiz çoğunlukla taklide dayalı kalıyor. Ya denenen hikayeler Avrupa/Amerikan örneklerin vasat kopyaları oluyor ya da çizimler özgünlüğü fersah fersah ıskalıyor. Başarısız denemeler en fazla oryantalist sonuçlara ulaşabiliyorlar. Yerli bir üretim olmasa da Türkiye’yi konu alan “The Janissary” bu açıdan ders çıkarılması gereken bir olay idi. DC’nin 2004 yılında bastığı tek sayılık JLA Annual Janissary özel sayısı, bilinçsiz oryantalizmin nasıl büyük facialara kapı açtığının en net kanıtı olarak tarih sayfalarında yerini çoktan aldı.

Türkiye’de fantezi de bilimkurgu da otantik olmaya çabalarken oryantal olma tehlikesi içinde. Bu iplerin çok şeffaf olduğu oyunun zorluğu malum, ama işin üstesinden gelebilen eserler de yok değil. Levent Cantek (Aziz Tuna C.) ve ekibinin sekiz senedir hayat verdikleri Deli Gücük, bu çok nadide örneklerden. 19. Yüzyılda Osmanlı topraklarında geçen karanlık hikayeleri bize anlatan Deli Gücük sadece Türkiye çizgiromanı için değil yerli fantastik edebiyat için de önemli adımlar atıyor.

Deli Gücük, 2005 yılında Tam Macera dergisinde ilk macerasına atılan bir Osmanlı seyyahı. 19 yüzyılın başında doğduğu tahmin edilen seyyahın kökenini bilen yok. Kargalar şahının kendisini kutsadığını da diyen var, yedi karganın taşıdığı kara saçlı bir bebek olarak Anadolu köylüleri tarafından bulunduğu da. Deli Gücük, doğa üstü güçleri ile kah Hicaz’da demiryollarında haydutlarla savaşıyor, kah Selanik ormanlarında mezarlarından kaçmış ölüleri kovalıyor. Adaletsizliği cezalandırmak temel varoluş amacı, öyle ki kendi vicdanı bile gün geliyor ete kemiğe bürünüp Deli Gücük ile hesaplaşmaya kalkıyor. Seyyah’ın gezdiği Osmanlı toprağı ise alabildiğine karanlık bir çağda. Cinler, periler, Doğu mitosunun binbir yaratığı bir yana; gaddar köy ağaları, hançeri kanlı eşkiyalar, irili ufaklı pek çok ordu ve dökülen oluk oluk kan Deli Gücük’ün diyarında rutinin parçası olmuş vaziyette. Çizgiromanı okurken bir imparatorluğun çöküşünün en karanlık zamanlarını Deli Gücük’ün sırtından hiç inmeyen bir karga misali sessizce izliyoruz her sayfada.

Doğu coğrafyasında geçen karanlık hikaye yazmak kolay iş değil. Köklü bir sözlü hikayecilik geleneğine sahip olmamız, konu tür hikayeciliğine geldiğinde ne yazık ki çok bir önem taşımıyor. Materyale sahip olmak ile onu işleyip doğru formata sokmak ayrı olaylar sonuçta. Bu sebeple Deli Gücük ve Osmanlı taşrası hikayelerine ilk bakışta bir önyargı duymamak elde değil. Ne var ki Cantek ve diğer yazarlar, şu ana kadar hazırladıkları antolojilerde dönemin dokusunu taşımak için büyük bir emek sarfetmişler. Okurun Deli Gücük’ün evrenine girerken bir miktar zorluk çekmesi göze alınmış ve hikayeler olabildiğince dönemin Türkçesi ile yazılmaya çalışılmış. Okur gözüyle, deneyimlenen ilk birkaç Deli Gücük hikayesinin ardından bu eski Türkçe üslup cazibesini hissettirmeyi başarıyor.Ancak Deli Gücük’ü oryantal bir güzelleme olmaktan koruyan asıl önemli hamlesi (antoloji albümler olması sayesinde) Geç Osmanlı Dönemi taşrasında irili ufaklı pek çok hikaye ve mekanı bize sunması. Hikayelerin önemli bir kısmında Deli Gücük odak karakter bile değil. Civardaki halkın yaşam mücadelesi, yaşadıkları ilişkiler, Arabistanlı Lawrence gibi gerçek tarihi figürlere ya da dönemin önemli tarihi olaylara yer verilmesi ve abartılardan itinayla uzak durulması çok nadide bir harmoni yaratmayı başarmış. Bir yanda feodalitenin hayatta kalma çırpınışları, öte yandan emperyal güçlerin etkisinin her geçen gün daha da hissedildiği bir dönemden bahsediyoruz. Osmanlı’da yerel güç ağlarının darmadağın olduğu, herkesin kendi kanununu koyduğu bu yıllar, bugün bile sağlıklı bir şekilde analiz edilememiş geç karanlık çağlarımız. Deli Gücük, gerçeği ne kadar yansıtır bilinmez ama bize o dönem için fazlasıyla inandırıcı bir taşra tablosu çizdiğini söyleyebiliriz.

Deli Gücük serilerinin çizgiromancılığımıza katkıları sadece hikaye bazlı da değil. Albümlerin farklı yazar ve çizerlerin eserlerinden oluşan antolojiler olarak çıkması, Türkiye çizgiromancılığında çok da karşılaştığımız bir durum sayılmaz. Deli Gücük antolojilerinin hikaye ve görsellik açısından uyumlu bir bütün oluşturduğunu söylenebilir. Bu tarz antoloji çalışmaları özellikle korku çizgiromancılığı için hayati öneme sahipler ve Deli Gücük serisi bu işi dünya standartlarına uygun kotarmış, hakkını vermemiz lazım.

Her ne kadar Levent Cantek sekiz senede istedikleri kadar yol alamamaktan yakınsa da bugün Deli Gücük üç çizgi antolojiden ve Murat Başekim’in yazdığı bir hikaye kitabından oluşan, kendi külliyatına sahip bir kahraman. Üçüncü albümü (Zifirname) 2013 Mart’ının başlarında yayınlanan Deli Gücük’ü grafik romanlarda ya da belki farklı mecralarda (sinema, televizyon vb) görüp görmeyeceğimizi ise zaman belirleyecek. Hak ettiği ilgiyi toplayabilirse bu gizemli Osmanlı seyyahı Türkiye popüler kültüründe uzun zamandır hissedilen önemli bir boşluğu doldurabilir nitelikte. Vaktinizi ayırmak için sakın şüpheye düşmeyin, Deli Gücük’e ihtiyaç duyduğu şansı tanıyın. Size kazandıracağı pek çok şey olacaktır.

Deli Gücük: Zifirname, Kolektif, Flaneur Yayınevi

 

"Yeter ki İyi Hikayesi Olsun" (Levent Cantek'le Röportaj: Serap UYSAL)


Türkiye'de çizgi roman denildiğinde akla gelen isimlerden Levent Cantek ile çizgi romanın dünü ve bugününü konuştuk. Cantek, kendi deyişiyle 1985 yılından beri çizgi roman alanının içinde, hikâyeleri yayınlanmış, fanzinler çıkarmış, inceleme kitapları yazmış, dergiler çıkarmış. Bir kaç yıldır düzenli olarak çizgi roman eleştirileri yazıyor kitap dergilerinde. Kısa bir süre önce Dumankara isimli, İletişim Yayınlarından çıkan senaryoları ona ait bir grafik romanı da yayınlandı.

Türkiye'de çizgi roman üretimini dönemselleştirmek mümkün mü? Bir "altın dönem" var mıydı sizce?

Yirmi yıl kadar önce çizgi roman tarihimiz hakkında yazmaya başladığımda siyasi tarih metinlerini temel almıştım ister istemez. Onar yıllık dönemler halinde bakmıştım bunu yaparken de. Bugün böyle bir şey yapsam, popüler kültürün bizdeki evrimine bakarak anlatmak daha doğru olur derim. Çizgi roman ticari getirisi olan bir ürün olduğu için satmak zorunda. Sattığı oranda yerli üretim artıyor. Hangi gazeteyi açsanız yerli çizgi ve hikayelerin olduğu, dergilerinin çıktığı talep gördüğü dönem 1955-75 aralığı. Öncesi ve sonrası var ama en yüksek telifler o tarihlerde ödeniyor. O tarihten sonra gazetelerde seyreliyor, mizah dergilerinde çoğalıyorlar.

En önemli çizgi romanlarımıza baktığımızda bariz bir milliyetçilik görüyoruz. Bu da o ticari dengenin bir parçası mı?

Mutlaka. Satmak zorunda olduğunuz için piyasa beklentilerine göre hareket ediyorsunuz. Popüler bir örneği taklit ediyor, kabul görmüş klişeleri tekrar ediyorsunuz. Milliyetçilik ve erotizm ister istemez sık başvurulan unsurlar. Erotizm hakkında bir çalışma yapmak isteyen birisi kaçınılmaz olarak çizgi romanlara bakmak zorunda örneğin. Gazetelerde fotoğraf kullanımı matbaa tekniklerinin yetersizliği nedeniyle sınırlı olunca çizerler ikame edilmişler, onlar da erotizmi bolca resmetmişlerdir. Milliyetçilik de anlaşılır bir şey. Satabilmek için geniş bir kitleye hitap etmeniz, mevcut yaygın değerleri yinelemeniz gerekiyor.

Editöryal bir tercih mi demeliyiz buna?

Geniş anlamıyla evet. Yerli çizgi roman, Gırgır'a kadar önce gazetelerde üretildi sonra kimileri o serüvenleri toplayarak dergi yaptılar. Bri iki istisna dışında çocuk dergilerinde çizgi roman üretilmedi dememiz gerekiyor, yüksek satışlı çocuk dergimiz yok. Gazeteler iyi telifler ödeyebiliyor ve bir devamlılık sağlıyorlar. Ama bunu yaparken gazete yöneticilerinin havayı koklayıp şöyle bir hikâye olsa dediğini sanmayın, yok öyle bir şey. Bir aşk hikâyesi olsun, bir tarihi çizgi roman deyip kestirip atıyorlar. Üreticiler bu bakımdan tek başınalar. Zaman ilerledikçe insan kalitesi de düşüyor. Bırakın entelektüel bir itirazı, yeterli resim eğitimini bile almaz oluyorlar. Anti-entelektüelistler, akademide benim çizdiğimi çizemezler havasında yaşayıp gidiyorlar. Teliflerin düşüklüğü günbegün çizer ve hikâye kalitesini düşürüyor.

Telif temelli bir üretimden söz ediyorsunuz. Telif düşünce, telif alamayınca çizmiyorlar veya daha ucuza çizecek birilerine bırakıyorlar. Bu noktada sanattan söz edemeyiz...Yanılıyor muyum?

Evet, edemeyiz. Bu tabloyu hayal kırıklığıyla değerlendirmek de doğru olmaz. Bizim büyük çizgi romanlarımız Abdülcanbaz, Tarkan, Karaoğlan gazeteler için üretildiler, yaratıcıları gazeteler dışında üretim yapmadılar. Sanat arzusu nasıl olur? Üretimi yapan içinde bulunduğu rutinden, yayın mecrasından, anlattığı hikâyeden sıkılır. Başka bir şey yapmak ister. Bu başka hikâyeyi anlatabileceği bir yer arar, bu öyle bir güçlü arzudur ki bunu yapmasa mutsuz olacaktır. Çizgi roman tarihine baktığımızda her ülkede benzer gelişen bir seyir var. Piyasa nasıl şekillendiyse onun dışına çıkmak isteyen birileri hep oluyor. Bizde böyle bir farklılık mizah dergileri içinde oldu. Kahramanını değil kendi imzasını öne çıkartan, farklı hikâyeler anlatmak isteyen birileri mizahi çizgi romanlardan çıktı. Çizgi roman yapmaya ellili yıllarda başlamış bir kuşaktan bunu beklemek sanki yanlış. Sanatçı itibarı görüyorlar ama çoğunlukla zanaatkâr gibi çalışmışlar çünkü. Çizgi roman adına da tek kalem oynatmıyorlar, kurumsallaşma filan hak getire. Böyle bir dertleri de yok aslına bakarsanız. Hepsi pragmatikler, müşteriye göre kumaşı biçmiş, günü kurtarmışlar.

Bu konuyu biraz daha açalım istiyorum. Çizgi romanlarımız gündelik hayatı ne kadar yakalayabildiler. Popüler olmaları gerektiği için bunu soruyorum.

Bugün mizah dergilerimiz 50-60 bin satışlarla gidiyorlar ve biz onlardan popüler yayınlar olarak söz ediyoruz. Nüfusa bakarsan komik değil mi bu rakamlar? Hayat çok değişti klişesine başvurmasam olmayacak. Anaakım çizgi roman bir dönemin en önemli eğlencelerinden biriydi. Mevcut okurların büyük çoğunluğunu o günlerin nostaljisini yaşayanlar oluşturuyor. Nostaljisi yapılan bir şeyin popüler olma ihtimali yok. 1955-85 aralığında üretilen bir çizgi romanın bugün popüler olma ihtimali de yok. İhtimallerden devam edelim, bir zamanlar popüler olmuş herhangi bir çizgi romanın yeniden popüler olma ihtimali de yok. O yüzden Amerika'da yeniden ve yeniden üretiliyor, revize ediliyorlar. Sorunuza dönersem çizgi romanlarımız popüler oldukları dönemde okuru, sokağı ve zamanı yakalamışlardı. Okura yeni, akıcı veya başka geliyorlardı. Ticari oldukları için söylüyorum bunu. Dünya kadar çalıntı hikayesi, yüzlerce kopya karesi olan, hızla çizilen, üreticisi tarafından bile hatırlanmayan hikayelere yine de sanat diyebiliriz ama epey çekince sıralayarak yaparız bunu.

Okurların nostaljisinden bahsettiniz. Pek çok insan çizgi roman piyasasını koleksiyoncuların ve onlara hitap eden sahafların ayakta tuttuğunu iddia ediyor. 

Rakamlar aksini söylüyor. Sahaflar geçimlerini bu işten sağlıyorlar, koleksiyoncular oralarda benzerleriyle karşılaşıyorlar, mutlular. Bu kötü bir şey değil. Dünyanın her yerinde çizgi roman okuru yaşlandı. O yaşlı okurlar manga okumuyorlar örneğin. Geçen yıl Türkiye'de en çok satan çizgi romanlar mangalar oldu. Demek ki onlar yeniler ve zamanı yakalıyorlar. İtalyan çizgi romanları bizde çok sevilir, Hollywood hayranlık ölçüsünde taklit ederler, western kültürünü yaşattıkları dahi iddia edilebilir. Bakın onlar da işin giderek daraldığının farkındalar. Hollywood western filmlerini pek bulaşmıyor çünkü. Onlar da yeni şeyler deniyorlar

Biz milliyetçi temanın ağır bastığı çizgi romanlar üretiyoruz, İtalyanlar, kahramanı ve kültürü Amerikalı olan çizgi romanlar üretiyorlar. Garip değil mi?

Garip tabii. Piyasa öyle şekillenmiş. Sinema romanı havasında başlamışlar, sattıkça yüksek teliflerle iyi hikayeler ve iyi çizerler bulmuşlar. Bir alan açmışlar, siyasetin ve gündelik hayatın sorunlarının dışında bir kaçış eğlencesi olmuş, tutunabilmiş. Biz çocuklar için çizgi roman üretmemişiz, dünya çizgi romanından en önemli farklılığımız. Mazallah, çocukça bir şey sanılırız diye ürkmüşler resmen. Gazetelerde yayınladıkları için kendilerini gazeteci ve köşe yazarı gibi hissetmişler. Bu kadar erotizm, bu kadar şiddetle yurt dışında yayınlanamaz bizim çizgi romanımız.

Yayınlanan örnekler var ama benim bildiğim kadarıyla. Tarkan, Karaoğlan, Ustura Kemal yayınlanıyorlar değil mi?

Simaviler, gazetelerinin yurt dışı baskılarını da yapıyorlardı: Çizgi romanlarımızın bir kısmı orada da yayınlandılar, onları saymak bana doğru olur gibi gelmiyor. Yalaz'ın Karaoğlan'ı çocuksulaştırarak, mevcut metni yeniden revize ederek Arap Ülkelerine yönelik Fransızca yayınlatması var. Çok sayıda çizer Avrupa ve Amerika'da çalışmalar yaptılar. Daha ucuz çalıştıkları veya erotik işler yapmayı kabul ettikleri için tercih edildikleri de oldu. Eskiden kim neler yapıyor bilmek pek mümkün değildi, artık hepsi aşikarlaştı. Bunları azımsamak için söylemiyorum. Sahiden yayınlanmış bir şey yok. Dışarıda çok büyük bir rekabet var, bizim üreticilerimiz ancak başkalarının hikâyelerini çizerek dış piyasada var olabilirler. Yıldıray Çınar ve Mahmud Asrar bunu yapıyorlar ve iyi de gidiyorlar.

Çizgi romanlarımıza baktığınızda, bu soruyu tarih bağlamında soruyorum. En etkileyici isimler kimlerdi sizce?

Bu soruya bir kaç kez cevap verdim, ezberden söyleyeyim: Bence Karaoğlan ve Abdülcanbaz gerek farklı mecralarda kendilerini varedebilmeleri, gerek devamlılıkları ve zamanı yakalama maharetleri nedeniyle klasik çizgi romanlarımız olarak gösterilebilirler. Sezgin Burak’ın Tarkan’ı özgünlüğü ve sahne kurmadaki ustalığı nedeniyle ilgi çekicidir. Ratip Tahir Burak, hikâyeleri olmasa bile benzersiz deseniyle kendini izlettiren büyük bir ressamdır. Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam’ı başarılı hareket senaryoları ve sağlam kurgusuyla Gırgır kuşağına modellik etmiştir. Engin Ergönültaş, yoksulluğu resmederken kullandığı hınzır anlatımı ve edebi görselliğiyle kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. Günümüz çizgi romancılarının pek çoğunun onun “paltosundan” çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Yakın dönem üretimlerini takip ettiğinizi biliyorum. Nasıl buluyorsunuz albümleri, dergilerdeki işleri...

Bir çırpıda sayılabilecek kadar az üretim var aslına bakarsanız. İpek&Burak çok başarılı bir çalışma, hakeza Fırat ilginç bir iş. Ersin ve Memo'nun ne yaptığını merak ederim. Başka meseleleri var, bunu anlıyorsun. İştah meselesi önemli, iştahını kaybederse ne yapsa tekrar oluyor yapılan iş.

Siz de artık çizgi roman senaryoları yazıyorsunuz, bu isimler olabilir başkaları olabilir siz kimlerden etkilendiniz?

Her çizgiyi takip ediyor ve burada üretilmiş her çizgi romanı mutlaka okuyorum. Her gün mutlaka film izliyorum. İşim gereği çok fazla sayıda dosya okuyorum. Etkilenme meselesi karışık o bakımdan söylüyorum bunları. İnsan 15 yaşında sevdiği bir şeye on yıl sonra farklı bir gözle bakar. Sevmediği şeyi tekrar okuduğunda sevebilir. Ben grafik roman yazmak istiyorum, edebiyata yakın duran işler. Saydığım isimlerden en çok Engin Ergönültaş'a yakınlık duyuyorum diyebilirim.

Nereye gidiyor çizgi roman?

Son soruya geldik galiba. Çizgi roman ölüyor mu soranlar da oldu. Bence mesele iyi hikâyeye dayanıyor. İyi hikâyen varsa okunursun. Türkiye'de çizgi romanın konuşulur olması gerekiyor. Kastettiğim şey sadece popülerlik değil itibar da getirecek bir şeyler olmalı. Artık itibarlı, edebiyata ve insana dokunan işlerimiz olmalı.