Onur KOÇYİĞİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur KOÇYİĞİT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Halkı Yoketmek (Onur KOÇYİĞİT)

Tehcir, katliam, zulüm, jenosit, sürgün, soykırım. Kavramlar üzerine tartışmalar uzun sürdü. Devletin halkına karşı sistematik bir yoketme politikasını, neredeyse bir “takvim” üzerinden uyguladığı o büyük barbarlığın üzerinden –en azından bu topraklarda– 100 yıl geçti. Ben bu yazıda soykırım sözcüğünü kullanacağım ama belirtmeliyim ki, yalnızca öznel olarak kavramın kullanılmasından yana tavır almıyor, Ermeni halkının yaşadığının, onlara yaşatılanın tam olarak böyle ifade edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ek olarak bu yazıda gereğinden fazla ve asla istemediğim bir şekilde tırnak işareti kullanacağım (“ ”) zira hiçbir sözcüğün, hiç kimseyi yaralamasını istemem.

Raymond Kevorkian, Paris-VIII-Saint-Deniz Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren bir tarihçi. Ayrıca okurumuz, Aras Yayıncılık’tan çıkan Paboudjian’la birlikte yazdıkları “1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler” kitabıyla da kendisini tanıyor.

2006 yılında yayınladığı ve Türkçeye henüz çevrilmiş, bu yazının da genel olarak etrafında şekilleneceği büyük eseri Ermeni Soykırımı’na yazdığı girişte şöyle söylüyor:

“Soykırım niyetlerinin eyleme dökülmesine farklı deneyimlerden, ortak başarısızlıklardan, hayal kırıklıklarından, tehlikeli düşmanlıklardan beslenen bir olgunlaşma dönemi öncülük eder. Bu geçiş ‘iç düşmanların’ toplumsal bünyeden tasfiye edilmesini öngören bir ideolojik oluşumla meşrulaştırılır.”

1915, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karışık yıllarının bir iç meseleyi, en arkaik devlet algısının paranoyasına tutularak çözmeye çalıştığı, düşmanını “ırk” üzerinden tanımladığı lanetli bir yıl. Burada basit bir söylem ya da propaganda aracı olarak görülmemelidir “1915”. Zira Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce hayallenen ve kurulmak istenen ulus-devletin varlığı için koşut sayılmıştır Ermeni halkının “fiziki imhası.”

Konuya detaylıca eğilmeden önce Kevorkian’ın kitabının planıyla başlayalım.

1800’ler sonu, 1900’ler başı, Fransa, Paris. Tabi elbette Osmanlı ve Anadolu toprakları. Bir yanda Abdülhamid karşıtı İttihat ve Terakkiciler (İTC), diğer yanda “yine Abdülhamit karşıtı” Ermeni komitaları, Ermeni Devrimci Federasyonu ve diğer yapılar. Büyük bir tartışma sürmekte, zalim Sultan Abdülhamid’den kurtulmanın yolları aranmakta. İTC, Ermenileri, bir yandan iç güvenliği ve ülkenin bütünlüğünü yıkmaya çalışacak olan yapılar olarak, diğer yandan Abdülhamid’e karşı büyük bir müttefik olarak görmekte. Bir ortaklık, dayanışma motivasyonu aranmaktadır; nasıl olur da hem Abdülhamid’i kovar, ulus-devleti kurarız? EDF ise daha sosyalist, daha devrimci tutumlar almaya çalışmakta, özerk yönetim ya da eşit yurttaşlık hakları talep etmektedirler [bundan sonrası tarihçilerin tartışması, ben ancak bu kadar tartışmayı makul buluyorum]. Sonrası “bildik ve tükenmez” gerçek. Aklın ve insanlığın varlığının sorgulandığı, büyük ve devasa bir şiddet sarmalı. İTC’nin İmparatorluk içinde gelişmesi, serpilmesi; sonra ittifakı sonlandırıp önce Ermeni örgütleri, sonra halkının ülkeden silinip atılmaya çalışılması. Kevorkian, aynı zamanda Ermenilere yönelik şiddetin yargılandığı zamanları, mahkeme kayıtlarını da eklemiş kitabına.

İşte Jön Türkler bu tuhaf zamanların ortasında örgütlenme çabasındadır. Prens Sabahaddin’in kişisel ve kanımca bazı naif çaba ve çıkarımları da bu konuda görüşe ve bahsetmeye değerdir. Katibi Fesch’in kitabı “Constantiople aux derniers jours d’Abdulhamid”den şöyle aktarıyor Kevorkian:

“[Ermeniler] rejimde herkes tarafından bilinen kötü bir güç [...] görüyorlar. Dolayısıyla da ayrılıkçı çözümler aramak zorunda kalmaları şaşırtıcı değildir. Yüzyıllar boyunca Hıristiyanların ayrıcalıklarını onların hakları olarak değil onlara yapılmış bir lütuf olarak gördüğümüzü de unutmamalıyız. Bizler azınlıklardan ayrı olarak yaşadık. Onlardan ayrı düşündük. Sosyal perspektiflerimizi karşılıklı olarak yakınlaştırabilen bir şey olmadı. Onların ülkelerine saldırıp fetheden biz olduğumuz için şimdi onların gönüllerini kazanmak bize düşmektedir. Görevimiz ve ortak çıkarlarımız bunu gerektirmektedir.”

Bu uzun alıntı, bize çok temel bir kaygıyı, çözüm arayışı barındıran sulh üzerine kurulu bir fikirle yansıtır. Prens Sabahaddin, Jön Türkler arasında en “ılımlı” görünenlerindendir. Genel olarak bir dayanışma kurgulamaya çalışır. Dönemi aşan fikirleri, adem-i merkeziyetçilik, yerinden yönetim üzerine düşünceleri, İTC tarafından hafifsenmiştir.

Takip eden günlerde “ayrılıkçı” olarak nitelendirilmeye başlayanlar yine Ermeniler olacaktır. 1913 yılında Van mebusluğuyla meclise girecek olan Arşag Vramyan ise bu tartışmaları biraz olsun durultmaya çalışmak ister görünmektedir:

“Hiç kimse Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor. Bu aptallıktır; sadece bunu başaramayacağımız için değil aynı zamanda bizim sosyo-ekonomik çıkarlarımız ülkenin bir parçası olarak kalmamızı gerektirdiği için. Türkler bizim talep ettiğimiz federasyonun niteliğini anlamıyorlar; bunu ayrılıkçılığın kanıtı olarak görüyorlar. Türklerin düşüncelerini değiştirmemiz ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü [korumanın] tek yolunun bu olduğunu anlamlarını sağlamamız şarttır. Jön Türkler bile bizim dayanışma mefhumumuzu anlayamıyorlar; eğitimsiz Türk halkı nasıl anlasın? Türkler hâlâ dini düşüncelerinin etkisiyle hareket ediyorlar; eğer Türkiye herhangi bir Hıristiyan devletle savaşa girerse, Türkler hemen Ermenilere düşman olurlar.”

Haklıdır Arsag Vramyan; zira kendisi de henüz mebusken, Nisan 1915’te, Van Valisi Cevdet Bey’in emriyle öldürülmüştür.

Fark edilmediyse, hatırlatmak isterim: Henüz soykırımın sistematik durumuyla ilgili pek bir şey yazmadım. Bunu gerekli görmüyorum zira yıkılacak imparatorluğun halefi de “farklı” addettiği her unsuru düşmanlaştırmış ve düşmanlaştırmaya da devam etmektedir. İran Azerbaycan’ı, Kilikya, Adana, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, İzmir, Trabzon, Ankara, Edirne, İstanbul, İzmit, Bursa, Aydın, Konya, Eskişehir, Hatay, Maraş, Antep, Urfa, Halep... Yetmedi mi? Dönemin bir kent kadar büyük ilçelerinin ve yahut vilayetlerinin listesi, bu yazının kendisinden daha hacimli olacaktır.

Yine de Aydın vilayeti ölçeğinde Kevorkian’ın verileriyle “örnekleme” yapmak mümkün. 1914’te yapılan nüfus sayımına göre yaklaşık 21.000 Ermeni nüfus tespit edilmiştir (hatırlatmak gerekir ki, o zamanlar İmparatorluk nüfusu yaklaşık olarak 13.5, Ermeni nüfus ise 2 milyona yakındır). Dönemin valisi Mustafa Rahmi’nin “iyiniyetli” yaklaşımları sayesinde tehcirin “yavaşladığı” ya da “hafifçe” atlatıldığı birçok tarihçi tarafından dile getirilir ancak Kevorkian’ın belgeleri bu durumun aslında bir tür İTC manevrası olduğunu gösterir. O sıralar Rumların yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeler, İTC tarafından “homojenleştirme” politikaları altında inlemekte, şiddetten nasibini almaktadır – tutuklamalar, idamlar, sürgünler. Dolayısıyla Aydın’da uygulanan Rumlar üzerindeki baskı nihayete varınca, artık hedef esas haline dönmüştür – Ermenilere. Birçok EDF militanı tutuklanmış ve İzmir Divan-ı Harbi tarafından ölüm cezasına çarptırılmıştır. Halk ise Afyonkarahisar, Denizli ve Konya gibi şehirlere sürülmüş, mallarına el konulmuş ve çeşitli yöntemlerle öldürülmüş, yokedilmiştir.

Halef devletimizin selef devleti, halkına, biz halkı ve halklarına rağmen ve dahi kıymış, yok etmiş, en derin kuytularına kadar nüfuz ederek paramparça hale getirmiştir.

Talat ve Enver Paşalar, veyahut Hamidiye Alayları? Bu saydığım ve diğer etkili faktörler, kitabın uzun anlatısında mevcuttur. Planlı, büyük bir sistematik içinde, neredeyse “kusursuz” hazırlanmış bir katliam gözler önüne serilmektedir.

Uzun alıntılarda bulunduğum Kevorkian’ın kitabı, Ermeni halkının yok edilişi üzerine, soykırım üzerine kuruludur elbette; yine de vurgulamak gerekiyor ki, bu kitap, yakın tarihimizin milliyetçi-ırkçı kümelenmelerinin, zulüm tarihinin bir “başyapıtı”dır. Ve bu başyapıt, utancımızın kapkara sureti ve kanıtıdır. 

ERMENİ SOYKIRIMI, Raymond Kevorkian, Çeviri: Ayşen Taşkent Ekmekci, İletişim Yayınları, 2015.


İlişkilerin Tuhaf Dünyası (Onur KOÇYİĞİT)

Fransız yazar Andre Maurois’in İklimler romanı, ilk Türkçe baskısını, 1967’de, o kör zamanlarda Tahsin Yücel çevirisiyle yapmış. Bu tarih, yalnızca ansiklopedik bir bilgi değil; geçen onlarca yıla rağmen aynı çeviriyi kullanan Helikopter Yayınları, romanı yeniden yayımladı.

Okuyucular Andre Maurois’i “Emile Herzog” müstaear ismiyle de tanıyor. İklimler yayınlandığında Maurois henüz 33 yaşındaydı. Ne ki, kendisi uzun süre daha yaşayacak, onlarca kitap yazacaktı.
Roman, temel olarak ana karakter Philippe ve âşık olup evlendiği iki kadın üzerine kurulu – Odile ve Isabelle. Âşık olduğu iki kadının isimleri, romanın bölümlerine verilmek üzere roman iki ayrı başlıkta toplanmış. Burada detaylandırılması gereken bir noktayı hemen anlatmak gerekli: İlk bölüm, yani Odile, kahramanımız Philippe’in anlatıcı olarak kurgulandığı –ki kendisi Tanrı anlatıcı rolündedir– bir anlatımla şekilleniyor. Başdöndürücü güzellikte bir kadındır Odile ve Philippe ona, ancak Tanrısal bir tapınma olarak görülebilecek bir bağlılıkla âşık oluyor.  İkinci bölüm ise, savaş sonrası hastanelerde sağlık memuru olarak çalışan Isabelle tarafından okuyucuya anlatılıyor.

Yeni Bir Hayat

Babasının kağıt fabrikasını yöneten ve sık sık Paris’e gelip giden, daha sonra da yayıncılarla ilişkileri daha sıkı tutmak için oraya yerleşen Philippe, hayattan tat almayı seven, nispeten entelektüel, zevk sahibi, bir o kadar da flört seven bir karakter. Odile ise, bu özellikleri aynen barındırsa da Philippe’e kıyasla daha “alt seviye” bir rolde – güzelliği tüm bunları örten bir “kusurdur” oysa. Philippe’in dinlenmek ve kendini toparlamak için çıktığı Floransa tatilinde tanıdığı bu kadın, o tatil günlerinin ana öznesi oluyor ve onlar için artık yeni bir serüven, yeni bir hayat başlıyor; hemen evleniyorlar.
Paris’e döndükten sonra ise fırtınalı günler, Odile’in erkeklerle sık kurduğu flört denilebilecek ilişkiler Philippe’i bir şüpheciye, hatta benzetme yerindeyse bir “ilişki sapığı”na çeviriyor. Karısının her anını gözetlemek ve yönetmek isteyen bu adam, bir süre sonra karısına rağmen karısını mutlu etmeye çalışıyor. Peki, nedir bu, ne demektir? Odile, Paris’in şaşaalı, yüksek tavanlı, hoş salonlarında endamını gösterdikçe erkeklerin saldırgan ilgilerine mazhar oluyor. Burada Odile’in, Philippe’in ona bağlanmasında büyük etkisi bulunan güzelliğine övgücü olmak gerekmez sanıyorum.
Birkaç ayda bu mutlu tablo dağılıyor ve Odile, gerçekten o erkeklerin çekimine, Philippe’in de dikizine giriyor. Sonra, bir denizciye takılıp kalıyor ve onunla yaşamak için kaçıyor. Kurgu bu; yani bize görünen üst anlatı. Ben burada, yukarıda yazdığım birkaç cümlelik özetin derinini görme/anlatma yanlısıyım. Philippe, aslında karısını kaybetmemek için çaba sarf etse de bir şeyi atlıyor – onu bunaltmak ve hatta neredeyse kendisinden uzaklaştırmaktan başka bir şey getirmiyor kuşkuculuğu kendisine. Kıskançlık ile şüphe, iyi anlaşamayan üvey kardeşler gibidirler sanıyorum; birbirlerine karşı aidiyetleri yoktur ama istemedikleri bir aile bağı da çoktan ilan edilmiştir. Philippe’in ruhu, bu üvey kardeşlerin dizginlenemez kavgalarıyla doludur. Yine “bu kavgalardan” birinde, Odile’in Philippe’e cevapları şöyle olur:

“ ‘Nelere çalışıyor aklınız!’ dedi acıyarak... ‘Ne sanıyorsunuz?’ Neden korkuyorsunuz?.. Bir adamla olmamdan mı? Adamı ne yapayım istiyorsunuz... Yalnız olmak için yalnız olmak istememi anlamıyorsunuz siz. Hatta tümüyle içten olmamı isterseniz, en çok istediğim şey sizi birkaç gün görmemek. Korkularınızla, kuşkularınızla beni öylesine yoruyorsunuz ki, sorgu yargıcı karşısında bir sanık gibiyim, sözlerime dikkat etmek, çelişkiye düşmemek zorundayım...”

Bu konuşmanın üzerinden geçecek birkaç ayda Odile, evliliğini ve Paris’teki evini terk edecek, başka bir adama koşacaktır. Sonrası, malum, tahmin edebilirsiniz...

Karışık, Oysa Çok Basit

İkinci bölümü anlatmadan önce romana olan mesafemi yitirerek söylemek isterim. İklimler’i kendi kişisel “büyük roman” listeme almamı sağlayan esas nedenim, ikinci bölümdür. İlk bölümdeki anlatıcı Philippe, artık Odile’i kaybettikten sonra tanışıp âşık olduğu ve sonra evlendiği Isabelle tarafından anlatılıyor, yani Tanrı anlatıcı erkekten kadına geçiyor. Bir erkeğin âşık olduğu kadını anlattığı satırlardan sonra, o kadına âşık olmuş adamı anlatan başka bir kadın, Isabelle, âşık olduğu adamı anlatıyor. Burası biraz karışık görünebilir – oysa çok basit. Bundan sonra Philippe’in içdünyasını ve çatışmalarını, bir kadının gözlemiyle, hem de Philippe, Odile’i nasıl sevdiyse, onu öyle seven bir kadının sözleriyle anlatılıyor. Isabelle ise Odile’e kıyasla daha kuşatıcı, daha sakin birisi. Onda, Odile’in hırçınlığı ve fevriliği, kendini bir tür kabullenmeye ve anlam verme çabasına bırakmıştır. Evliliğine karşı yaklaşımlar, ilk bölümde okurun gördüğü/okuduğuna paralellikler gösterse de artık karşımızda başka bir kadın var.

Maurois’in hakkını teslim etmek gerekli. Kadın-erkek ve kadın-kadın ilişkilerinin bu karmaşık ve yer yer tuhaf dünyasını anlatmak, çok büyük bir iş – bir o kadar da zor. İklimler bir roman olarak aşk, bağlılık, aidiyet, evlilik ve bağıl/ilişkili başka meselelerin bir erkek ve iki kadın üzerinden anlatıldığı devasa bir roman. Yazıyı, ikinci bölümden, Isabelle’in Philippe’in ona âşık olduğunu anladığı pasajla bitirelim:

“Benliğime, bir giysinin bir askıya asıldığı gibi, benimkinden daha güzel, daha zengin bir ruh asılıyormuş gibi hem hoş, hem kaygı verici bir duygu vardı içimde.”

İKLİMLER, Andre Maurois, Çev. Tahsin Yücel, Helikopter Yayınları, 2008.

Radikal Kötülük Bağlamında Şiddet (Onur KOÇYİĞİT)

Şiddet, varoluşun tumturaklı, karmaşık ve bilin(e)meyenlerle dolu labirentinin, belki de en saf ve tartışmalı yanıdır. Tarih, öngörülmeye ve anlaşılmaya çalışıldıkça, daha da detaylı incelemeler yürütülmüştür – şiddet üzerine. Toplumsallığının tartışıldığı günlerden coğrafi etkenlerin –en azından sosyoloji için– şiddetin kavramsallaşması üzerine etkileri ve varlığı dahi artık söz konusudur.  Bu bağlamda yürütülen tartışmalar, şiddeti bir davranış ya da edim olmaktan çıkarmış ve ona artık bir olgu olarak yaklaşılmasına neden olmuştur. Belirli ve bazı şerhler dışında, bu düşünceye katılmakta ve taraftarı olmakta zorlanıyorum. Şiddet, modern toplumun liberal düşünce dünyasının kötülemeye çalıştığı, toplumsal olarak istenmeyen ilan ettiği bir alandır. Erke yöneltilen şiddet, bireye karşı yöneltilen şiddetle kırmızı çizgilerle ayrılır.

Errico Malatesta, 1895’te The Torch’da yayınlanan makalesinde, anarşizan tavırlarını koruyarak şöyle diyordu: “Şiddet, yani bir başkasının zararına kullanılan fiziksel güç, insanlar arasındaki mücadelenin alabileceği bu en vahşi biçim, her şeyden önce yozlaştırıcıdır. Doğası gereği, insanın en iyi hislerini boğmaya ve tümüyle anti-sosyal vasıflar geliştirmeye meyillidir: Gaddarlık, nefret, intikam, tahakküm ve tiranlık ruhu, zayıfı hor görme.” Bu bağlamda şiddetin merkeze alındığı bağlam ya da yaratılan olgu, “menfilik” üzerine kuruludur. Yani sonuçları bakımından şiddet, “iyi” olarak tanımlanamayacak kadar doğrudan ve kötüdür. Ben de bu bağlamda yazıyı, Hannah Arendt ve onun şiddetin sonuçlarına atfettiği kötülük üzerine kuracağım.

Jerome Kohn’un hazırladığı ve Arendt’in denemelerinden oluşan “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm: Anlama Denemeleri 1930-1954” aslında Arendt’in yayımlamayı düşünmediği bir kitaptır zira denemeler daha önce yayımlanmamış ya da derlenmemiş. Bu, bir yönüyle de Arendt’in düşünce dünyasının dehlizlerinde dolaşmaya çıkmak gibi.

Arendt’ten bahsederken münferit bir şiddet algısından bahsetmek pek mümkün değil – Arendt, toplama kampları, sürgün ve benzeri toplumsal olgular üzerinden değerlendirir ve inceler şiddeti. Ona göre örgütlü bir kötülük heyulası, büyük insan kıyımlarını başlatan süreçlerin yakılmaya hazır fitilidir. Bahsi geçen örgütlü kötülük sonra “radikal kötülük”e evrilecek; sıradanlaşan bir edim halini alacaktır. Arendt bu durumu zaten totaliter rejimler üzerinden anlatır. Berrak Çoşkun, “Hannah Arendt’te Radikal Kötülük Problemi” kitabında şöyle aktarıyor: “Vaktiyle eski hocası Karl Jaspers’e yazdıklarında, ‘Yaşlı halasını öldürmeye kalkışan bir adamla, eylemlerinin ekonomik faydalarını hiç düşünmeden [...] ceset üretecek fabrikalar inşa eden insanlar arasında bir fark vardır’ demektedir.”

Arendt’in Jaspers’e yazdıklarını yazının başında bahsettiğim farkla, bahsettiğim kırmızı çizgilerle ilişkilendirerek devam etmek istiyorum: Bu fark, topluma ya da bireye yönetilen örgütlü ve bilinçli şiddetin sınıflandırılmasıdır. Arendt, Hitler Almanyasının Auschwitz’i, hem sürgün hem de şiddet alanı olarak görmektedir. Daha sonra sıradanlaşacak ve radikalleşecek kötülük, bu alanda büyük bir şiddetle süreci tamamlayacaktır ki tamamlamıştır. Karmaşıklaştırmadan söyleyelim: Şiddet, kötülüğün bir sonucu olmaktan çok nedeni, hatta varoluşunu oluşturan bir olgu olarak dikilecektir karşımıza. “Ceset üreten fabrikalar” kötülüğün şiddetle bağını felsefi açıdan değil, gayet varlığı itibariyle araçsallaştırmıştır. Şöyle diyor Arendt, “Örgütlü Suç ve Evrensel Sorumluluk” makalesinde: “İnsanların kitlesel cinayet makinesinin birer dişlisi olarak hareket etmesine yol açan gerçek güdülerin neler olduğunu anlamaya çalışırken, Alman tarihi hakkındaki spekülasyonların ve Alman ulusal karakteri denen şeyin (Almanya’yı çok yakından tanıyanların bu karakterin ne gibi potansiyeller taşıdığına ilişkin olarak bundan on beş yıl öncesinde en ufak bir fikri yoktu)  bize yardımı dokunmaz. Cinayeti organize eden kişi olmakla böbürlenebilen bir adamın karakterinden öğrenilecek çok daha fazla şey vardır.”

Arendt’in bahsettiği “cinayet makinesinin” şiddetten uzak olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Asla mümkün değil. Elbette burada şiddetin kendisi ve sonucundan çok –yani cinayetten çok– şiddeti örgütleyenden öğreneceğimizin daha fazla olduğunu söylemesi de anlaşılabilirdir. Kötülüğe evirilen şiddet, sonuçları itibariyle sınıflandırılabilir, hem de kolayca: Cinayet, saldırı, tahakküm, totalitarizm vd. Peki ya bu makineyi yaratan ve toplumsal bir rol kazanmasını sağlayan motivasyon?

Şiddetin ve şiddete karşı istencin motivasyonunu toplumsal olarak algılamak gerekiyor burada. Nazi propagandistlerince “Nihai Çözüm” olarak kurgulanan insan doğasına ve varlığına hakaret olan yöntem, şiddet olmaksızın bir sonuca ulaştırılabilir miydi? Bu imkânsızdır. Kötülüğün radikal aracı olan devlet, Malatesta’nın tanımıyla “gaddarlık, nefret, intikam, tahakküm ve tiranlık ruhu, zayıfı hor görme” istencini tek yöntemle bastırabildi –şiddetle. Ve yine kötülüğün var olan, ki mirasçılarınca en radikal haliyle sürdürülen şiddet halini, Hannah Arendt’tin “Faşist Bir Enternasyonalin Tohumları” makalesindeki sözleriyle hatırlatarak bitirelim yazıyı: “Faşizm hiç kuşkusuz yenilgiye uğratıldı; fakat zamanımızın bu baş kötülüğünü henüz bütünüyle yok edemedik. Çünkü faşizmin kökleri –anti-Semitizm, ırkçılık, emperyalizm– güçlüdür.

FORMASYON, SÜRGÜN, TOTALİTARİZM: ANLAMA DENEMELERİ 1930-1954, Hannah Arendt, Der.: Jerome Kohn, Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, Ankara, 2014.

Herkes Olmaya Zorlanmak (Onur KOÇYİĞİT)

Adorno, 9 Mayıs 1963’te anlattığı bir derste, Hegel’in “etik olanın tözsel doğası” olarak açıkladığı etik ve ahlak üzerine, şöyle der:

“Topluluk artık bireyle olan ilişkisinde öylesine baskın bir güç kazanmış ve sayısız süreç bizi öylesine bütün bütüne uyum sağlamaya zorlamıştır ki, kendi bireysel yazgımız ile nesnel koşulların bizlere dayattığı şeyler arasında artık bir uyum yaratılması mümkün değildir.”

Toplumun bireye kendi etiğini ve ahlakını dayattığı bir ortamda, birey olmak ve bu olma halini sürdürmek ne kadar mümkündür; bu sorunun cevabı muallak. Çağın enstrümanları, sanki bunu imkânsızlaştırmak için varolmuş gibidir. Sıkıştırabildiği kadar -hatta adeta bir mengeneyle yapar gibidir bunu- sıkıştırır ve patlamanıza ramak kala durur. Sizden beklenen psikoz altında bir infilak ya da benzeri bir şey değildir; uyum sağlayacak kadar sıkılmış olmanızdır, hepsi bu.

Yukarıdaki birkaç paragrafı, John Steinbeck’in Kaygılarımızın Kışı’nı anlatmaya girişmeden önce bir girizgah olarak kullanmak niyetindeyim. Öyle ki, bu yazıya hakim olacak ve anlatılacak hemen hemen budur – bireye dayatılan “sınırları ve köşeleri” belli bir ahlak formu.

Kaygılarımızın Kışı, Steinbeck, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmadan bir yıl önce, 1961’de yayınlanmış. Kitabın kendine anakara edindiği yer ise bayrağına ellinci yıldızı -Haiti ile birlikte- eklemesi an meselesi olan ABD. Nispeten küçük bir kasaba/belediyenin iki çocuklu, bir şarküteride tezgahtarlık yapan ve eşiyle yine nispeten mutlu yaşayan bir adamın hikayesini anlatıyor Steinbeck.

Ethan Allen Hawley, bir vakitler varlıklı bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş, ailesinin yitimiyle payına düşen parayı bilinen sebeplerden batırmış ve daha önce sahibi olduğu dükkanın bir “makarnacıya”, yani İtalyan’a satılmasıyla orada çalışmaya başlamış bir adam. Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, her ne kadar hergele de olsa, dürüstlük timsali, hatta dürüstlüğün ta kendisi bir bireyden bahsediyoruz burada. Ayrıca Steinbeck’in ona yüklediği anlamla “satirizmin babası” da diyebiliriz. Her şeyle dalga geçebilen ama ciddiyetini asla kaybetmeyen birisidir Ethan.

Sanıyorum, buraya kadar anlattıklarım, bir roman ve onun biçimlenişini algılamak için yeterli görünüyordur. Roman bu haliyle, Steinbeck’in toplumsal ahlakın dayattıklarını, bireyi merkeze alarak çözümlemeye çalışıyor diyebilirim.

Ethan’ın dürüst bir çalışan olarak varlığı, içinde yaşadığı sınırlı topluma rağmen bir türlü kabul görmemektedir roman boyunca. Birkaç işe daha bulaşmalı, stokçulardan pay almalı, ezcümle, zengin olmanın yollarını bulmalıdır. Çocukları dahi günaşırı aynı soruyu sormaktadır – Ne zaman zengin olacaksın Ethan?

Yine de ana karakterimiz Ethan’ı bir melek olarak resmetmek yanlış olacaktır. Tutkuları olan, insanları manipüle eden, bozguncu, hatta sinir bozucu bir tiptir. Kullandığı sert satirizm çoğu zaman bıktırıcı da olsa, Ethan’ın karakterini net olarak ortaya koymaktadır. Akşamları eve döndüğünde eşi Mary’e hep aynı şeyden bahseder: bir yolunu bulup çocukları öldürmek ya da yaralamak. Okuru rahatlatmak için hemen söyleyeyim: Kaygılarımızın Kışı, çocuklarını, karısını vb. öldürüp kasabanın Karındeşen’i olmayı planlayan bir karakterden menkul ya da ona bağıl bir Amerikan psikoz romanı değil. Bu sadece gündelik rutini bastırmak için Ethan tarafından kullanılan bir yol onun için.

Yazının başına dönersek, Ethan zengin olmak/işadamı olmak yönünde ağır baskılar altında kalıyor. Oysa Ethan, hemen zengin olmaktansa, daha kurnaz, daha sinsice yolları tercih ediyor; mesela, çocukluk arkadaşı Danny’nin çok değerli arazisine havalimanı yapılacağını öğrendiğinde onu satın almaya çalışmak gibi. Bu, Ethan’a biçilen bir rol olmasa da toplum ve bileşenleri tarafından ona dayatılanın “gerçekleşmek zorunda olması” ile açıklanabilir. Ahlak ya da benzeri herhangi bir “değerli” kavram, bütün bunların karşısında konduğunda epey değersiz görünüyor – Ethan için böyle olmasa da.

Burada, toplumun bireyi biçimlendirme yöntemlerine değinmek gerekli.  Baskı, bunun en bilineni ve hatta en çok karşılaşılanı. “Ne olmak” ve “nasıl olmak” gerektiği konusundaki pervasız tavsiyeler, bir süre sonra baskı enstrümanlarına dönüşmekte, daha sonra da bu araçsallaştırma yoluyla gündelik hayat da değişime zorlanmaktadır. Ethan’ın başına gelen budur tamamen. Adorno’nun da yukarıda alıntıladığım kısımda bahsettiği gibi bireysel yazgı ile nesnel koşullar arasındaki uyumun ortadan kaldırılması, bireyi artık “kendi” dışında başka bir şeye dönüştü(rüldü)ğü sonucunu doğurur. Bu sürecin farkında olana ise, aynı zamanda toplumun ne kadar ikircikli bir tutuma sahip olduğunu farkettirir.

Toplum, bireyi kendi olmaktan alıkoyar ve bir başkası olmasına da izin vermez – istediği, “herkes” olmamızdır. Kaygılarımızın Kışı, bu herkes olma sürecini derinlemesine işleyen bir roman.  Değişenin yalnızca birey olamayacağını, bağlı olarak organik ya da inorganik bütün ilişkilerinin de hızla evirileceğini de net olarak gösteriyor Steinbeck.

Son not: Kaygılarımızın Kışı hakkında yazılan bir yazıda atlanılmaması gereken bir konuyla bitirmek istiyorum yazıyı; Berrak Göçer’in çevirisi ve özenli dipnotları da romanı etkileyici kılan ve kesinlikle söz edilmesi gereken bir konu. Kötü çevirinin kol gezdiği günümüz yayıncılığında bir Steinbeck romanı okumak için yeterince sebep yazmış olduğumu düşünmeme rağmen söylemezsem haksızlık edeceğimi düşündüm.





KAYGILARIMIZIN KIŞI, John Steinbeck, Çeviri: Berrak Göçer, Sel Yayıncılık, 2014.



Çalışmanın Reddi (Onur KOÇYİĞİT)

Kapital’in Karl Marx öldükten sonra yapılan üçüncü basımı için yazdığı önsözde Friedrich Engels, bir açıklamada bulunma ihtiyacı hisseder ve şöyle yazar:

“[...] başka insanların, para karşılığında emeklerini (arbeit) kendisine vermelerini sağlayan kişiye “Arbeitgeber” (iş veren) ve ücret karşılığında emeği (arbeit) alınan kişiye “Arbeitnehmer” (iş alan) deniyor. Fransızcada da “travail” sözcüğü, günlük hayatta “iş” (beschaftigung) anlamında kullanılır. Ne var ki, bundan ötürü kapitaliste iş veren, işçiye iş alan diyen bir iktisatçıya Fransızlar, haklı olarak, deli muamelesi yaparlar.” (1)

Bugüne gelindiğinde ise Fransız olsun olmasın, işçi ve işveren arasındaki bağı bu şekilde kuran herkese “deli” diyebiliriz. Bu öngörü, Engels’in 1883’te kaleme aldığı bu metinden 131 yıl sonra dahi önümüzde durmaktadır. Elbette sorunun güncelliği tartışmaya açık ve muhtaçtır. Ne ki, buna ve hatta her şeye rağmen Marksizmin bu denli kavramsal sorunları, vahşi kapitalizmin dünyaya yayılması aşamasında çokça tartışıldı.

Duke Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü öğretim görevlisi olan Kathi Weeks, bu sorunları yeniden masaya yaratan ve sorunları aşıp yeni tahayyüller ortaya koyma çabasında bir kitap “daha” yazdı. Antonio Negri, kitap için “Kathi Weeks’in muhteşem kitabı bize, bir çalışma-sonrası toplumu kurmanın, emeğin gerçek özgürleşmesinin emekten özgürleşme olması gerektiğini kavrayan feminist bir proje olduğunu gösteriyor” derken, Weeks’i neden ciddiye almamızı yeterince açık bir dille ifade etmiş.

Kathi Weeks, Çalışma Sorunu’na  21. yüzyılın belki de en mühim sorularından birisiyle, bu soruyla başlamış: “Niçin bu kadar uzun ve bu kadar sıkı çalışıyoruz?”

Elbette bu sorunun muhtelif cevapları mevcut. “Çalışma”nın toplumsal araçsallığı ve bağlamına yaraşır şekilde yarattığı ortam, bir tür kutsallığa dönüşmüş durumda. Ücretli çalışmaya adanan hayatların gölgesinde, çalışma karşıtı politikalar yaratmanın mümkün kılınması gerektiğini savunuyor Weeks:

“Daha net olayım: [...] geleneksel çalışma değerlerini sorgulamak çalışmanın değerden azade olduğunu iddia etmek değildir. Üretken faaliyetin gerekliliğini inkâr etmek ya da William Morris’in tanımladığı gibi bütün canlılar için ‘enerjilerinin kullanılmasındaki bir zevk’ (1999, 129) olabileceği olasılığını yok saymak değildir. Tersine, o faaliyetin organize edilmesi ve paylaşımında başka yollar olduğunda ısrar eder ve çalışmanın sınırları dışında da yaratıcı olmanın mümkün olduğunu bize hatırlatır.”

Bu bağlam ütopik görünebilir, hatta reel ve süregiden mevcut “sistem” için pek olası ihtimaller içinde dahi görülmeyebilir; doğrudur. Ancak unutmamalıyız ki, sistem, varlığını tam da buradan inşa ederek yükselir. Ücretli çalışmanın, kadının evden çıkış bileti olarak görülmesi, feminizmin kendi ücretli çalışma idealini daha da parlatmasıyla sonuçlanmadan hemen önce bunu vurgulamanın önemli olduğunu söylüyor Weeks de zaten.
Yine bu bağlamda Marksizmin çalışma etiği ve değerleri üzerinden düşüncelerine başvurmak gerekir. Çalışma alanında toplumsal cinsiyet üzerinden biçimlenen bir çalışma karşıtlığı, ironik de olsa, yine kendi çalışma alanını yaratma talebiyle mağlup olacaktır. Otonom Marksist gelenekten devşirilmiş olan “çalışmanın reddi”, çalışmanın anlamı ve değeri üzerinden yapılacak bir tartışmaya ışık tutabilir. Weeks bu konuda, emeğin Marksist gelenek içinde “daha geniş bir kategori” ve “değerli bir pratik” ile yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyor; elbette feminizmi de işin içine katarak.

“[Ç]alışmanın reddinin bugün çalışma gerçekliğine oluşturduğu tehditlerin feminist ilgi ve gündemlerle en azından alakalı olduğudur. Kadınlar için daha iyi çalışma feminist çağrıları, bugüne dek önemli olduğu kadar, genel olarak kadınlar için daha fazla çalışmayla sonuçlandı.”

Bu son kısım ciddi bir önem arzediyor. Yukarıda bahsettiğim ironiye, bir yenisini daha eklemiş olduk: (feminist) daha iyi çalışma, (kadınlar için) daha fazla çalışmayla sonuçlandı. Açıkçası, bu yazı Weeks’in bakış açısını incelemek üzerine değil de kendi görüşlerimi anlatmak üzerine olsaydı, ben Otonom Marksist bakış açısının parçalanması gerektiğini söyleyebilirdim. Bugünün STK’ları üzerinden kadın çalışma şartlarını olgunlaştırma ve geliştirmenin yöntemi, onları daha ağır koşullara, daha büyük hız(lar)la itiyor ve bu da açıkça görülüyor. Toplumsal cinsiyet, çalışma alanının çeperlerine kanser hücreleri gibi sıkıca tutulmuş ve kadının toplumsal rolünü cinsiyet üzerinden en kötü şekilde biçimlendirmiştir.

Weeks’in çalışma sorununa Marksist/feminist yaklaşımları ve sorun üzerinden ürettiği çözümler bu yüzden çok değerli. Yazının başında yaptığım Kapital alıntısını Weeks’in aktardığı bir alıntıyla ilişkilendirerek yazıyı sonlandırabilirim.

“İşçi planlı bir şekilde diğerleriyle işbirliği yaptığında bireyselliğinin prangalarını söker ve türünün [vurgu bana ait] yeteneklerini geliştirir.”



(1) Karl Marx, Kapital, çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan, Yordam Kitap, Cilt I, 2011.


ÇALIŞMA SORUNU, Kathi Weeks, (Çev.) Tamer Tosun, Ayrıntı Yayınları, 2014.


Anlatıyı Yeniden Biçimlendirmek (Onur KOÇYİĞİT)

Bir yazarın ilk kitabı hakkında, hele ki bu kitap öykü kitabıysa, yazmak zordur. Ne dediğine her zamankinden daha çok dikkat etmek, bazı bazı biraz daha fazla düşünmek ve hep umutla devam ettirmek gerekir yazıyı. Memleketimizin matbuatla ilişkisini göz önünde bulundurursak eğer, bu söylediklerim pek geçerli olmayabilir, zira “Bir/kaç kitabım yayınlandı” cümlesi artık beni hiç heyecanlandırmıyor. Bir yazarı ise bu cümleyi kurma hayali dahi -en azından “Bunu ben yazdım” demezden evvel- heyecanlandırıyordur. Aksini düşünmek mümkün müdür, bilemem.

Hâl böyle olunca Melisa Kesmez’in öykülerini okurken ve notlar alırken, biraz daha ihtiyatlı davrandığım doğrudur. Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, [ABGBG] masama düştüğünde, heyecanlanmadım değil. Kesmez, çeşitli mecralarda bazı bazı denk düştüğümüz de birisi. Muhtelif yayınlarda, birkaç sayfa sonra kendi yazımı ya da kendisinin yazısını gördüğüm ve okuduğum da oldu. O yüzden sanki “evimin oturma odasına hiç girmemiş ama salonunu iyi tanıyan” birisini okuyor hissini kitabın sonuna dek taşıdım. Ne ki, pek iyi anlaşabildiğimizi söyleyemem.

Kitabın atfından başlayarak, neredeyse bütün öykülere hakim bir tematiğin, metinler boyunca takip edildiğini görüyoruz – çocukluk. İlk öykü “Balık Kraker”den son öykü “Sarı Elmalar”a kadar, çocukluğun o belki biraz bilindik, belki de bilinmez kayıtsızlığına ve yüzeyselliğine tanık oluyoruz. Buna ilkgençlik yılları da dahildir olduğundandır, -Kesmez’in “Girlfriend in a coma”da da söylediği üzere- “büyüme sancılarının” izinde ilerliyoruz.

Nedir peki çocukluk? Yazar/lar çocukluğu neden bir imgeler dünyasına büründürüp okuyucuyu bununla boğar? Anlatıcıyı yazardan uzaklaştırmak bir yana, handiyse bir tutmaya neden olan bu çağrışımlar, nasıl görülmelidir? Metnin düzleminde çocukluk yoksa dahi önceki anlatılar yok mu sayılmalıdır?

Bu soruları çoğaltabileceğimiz gibi tek soru haline de getirebiliriz ama bununla pek fazla ilgilenmek gerekmez. Ben, burada bir sıradanlaşma ve tektipleşme görüyorum. Kesmez’in anlatısında da sıkça rastladığımız üzere, anlatıcının kendisine karşı bir tahakkümü varolmaya başlıyor. Aynıyı, farklı okumalar üzerinden kurgulayan Kesmez, bunu atipik olma çabasına mağlup ediyor. Öyle ki, Yıldız Ecevit, Kurmaca Bir Dünyadan’da Michel Butor’u haklı çıkarak şöyle alıntılıyordu:

“Değişik gerçeklere, değişik anlatı biçimleri denk düşer.”

ABGBG, 25 öyküden oluşuyor. Aynı sayıda anlatıcıya (farklı ya da değil) ve karaktere tanıklık (her anlatıda en az bir karakter var) ediyoruz yani. Topyekûn bir çocukluk öznesini merkeze alamasak da kitabın anaakım yöntemini buna atfedilebilir. Tabii burada “şimdinin” pop(ülerleşen) figürleri üzerinden de bir şeyler söylemek lazım ancak artık alışılan öğeler oldukları için üzerinde durmaya gerek var mı, emin olmak zor - Ahmet Kaya, Şükrü Erbaş, Müslüm Gürses, bozkır, kadın(olmak)lık vd.  Elbette anlatıyı bundan kurtarmak gerekli gibi bir düşüncem yok ama üzerine çıkarmak elzem görünüyor.

Evler de büyük bir imge kaynağı olarak belirlenmiş Kesmez’in anlatısında. Ev, birçok konuda metafor olarak kullanılabilir elbette, bu konuda Kesmez’i başarılı saymalıyız. Detaylara boğulmayan, bir sürü şey söyleyebilecekken daha sade ancak nokta atışı gözlemler, öyküleri okumakta itici güç konumunda. “Balık Kraker”deki baba-ev-anne/düzen-düzensizlik ayrımı çok net hissedilebiliyor. Annenin evi terkedişi sonrası, sistematik disiplinin son buluşu ve babanın eve karşı hoyrat tavırları, aile içi kopuşun net göstergeleri. “Halam” öyküsündeki metaforu da eklemeli buna: “Ev dağınık sayılırdı. Yine de insanda dağınık hissi uyandırmıyordu. Pasaklı bir annenin merhameti vardı etrafta.”

Yıldız Ecevit’in Michel Butor alıntısını hatırlarsak tekrar, Kesmez’in bazı müsebbiplere bağlı kalmadan, anlatıyı yeniden biçimlendirmesi gerekiyor. Bu anlatı biçimlerinin ne olacağının tayini ise kendinden başka birisinin yapabileceğine pek benzemiyor, en azından ilk kitabın ertesinde ancak bu kadar söyleyebileceğimi sanıyorum. Yazının başında bahsettiğim üzere bir heyecan taşımak için, hem okurun hem yazarın hem de bu türden satırları yazanların ihtiyacı olan şey, -birazdan fazladır ki- bundan başkası değil.

ATLARI BAĞLAYIN GECEYİ BURADA GEÇİRECEĞİZ, Melisa Kesmez, Sel Yayıncılık, 2013.

Protesto Bir Sanattır (Onur KOÇYİĞİT)

Çok ciddi bir toplumsal süreçten geçtiğimiz ortada. 60’lar ve 70’lerin sıcak ideolojik ikliminin 80’lerin ve 90’ların soğuk hücreler ve tabutlarla dönüştürüldüğü, devlet eliyle bir bakıma “kırdığı” günlerden; bugüne, toplumsal hareketin gerek ülkemiz gerek coğrafyamız adına yeniden ısındığı âna dönüştürüyoruz. Bu, iyimser bir teori ya da retoriğe sığınma hâli olarak görülebilir ancak protesto hareketlerinin etkisini iyi saptamak gerekir.

Muhtelif nedenlerle ortaya çıkacak protesto eylemi, ne kadar çok kitleselleşirse, o kadar fazla dönüştürücü/eğitici deneyimlere kavuşmamızı sağlar. Bugün kültür kanalıyla -özellikle sinema- popülerleştirilen, anlamın ve bağlamın dışına çıkarılan, silikleştirilen ve “neo” literatüre büründürülmeye çalışılan sol hareket/ler, yeni çağda yeni formlara bürünerek yaşanıyor. Uzun uzun yazmaya/anlatmaya gerek yok; zaten yüzlerce şey yazıldı çizildi. Gezi Direnişi, radikal bir hareketken, “çiçek-böcek-ağaç sevgisi”ne indirgenmeye çalışılıyor. Bu türden bir çözülmeci anlayışa -biraz ileri gidip sağ sapma dahi diyebilirim- direnmek pek de mümkün ol(a)madı. Hak arama, hesap sorma yönteminin “dilekçe yazmak” dışındaki bütün yöntemleri “yasadışı” bulduğu, dolayısıyla yaptırım uyguladığı bir devlette, bu türden kalkışmalar, itibarsızlaştırılmaya mahkûm olur. Buna, eylemcilerin/hareketlerin/örgütlerin katkısı da yasadışı olmamak nedeniyle -ki yasa dediğin; topluma zincir vurmanın tek yöntemidir- talebi devlet diline uydurma anlayışı olmuştur.

Direniş, Romantizm, Modernleşme…

James M. Jasper, Ahlâki Protesto Sanatı kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde şöyle söylüyor:

“Ne var ki çarpıcı benzerliklere rağmen direniş, bir ülkenin modernleşme yolunda ne kadar ilerlediğine bağlı olarak farklılaşıyor. […] siyasi romantizm, daha belirli çıkarlarla birleşebilir; örneğin sendikacıların ve çevrecilerin çıkarlarıyla. Onların nostaljileri daha az sivridir. Pazar bölgesi olarak kabul edilmeye başlayan uluslardaki muhalifler açısından ise bütün bir hayat tarzı değişmektedir; pazarlar bu yüzden suçlanır. Bu ülkelerde, özellikle İslam dünyasında, Alain Touraine’nin tarihselciliğin denetimi dediği şey için daha ciddi bir savaş ilan edilir. İslami nostalji, Avrupa’yı neredeyse yok eden milliyetçi nostaljinin bugünkü dengidir ve eşit derecede ölümcüldür.”

Direniş, romantizm, modernleşme, çevreciler, muhalifler, hayat tarzı vd. Hepsi bize çok tanıdık, son günlerin literatürü göz önünde bulundurulursa.

Bu alıntı, 2002 tarihli; yani ne Ortadoğu’nun ne de Türkiye’nin sıcak günlerini “henüz” madden görmemişti fakat öngörmüştü Jasper. Ölümcül bir milliyetçilik yükselirken, solun konumlanacağı alan ve o alanı kullanma yöntemi, bir tür sanata evrilebilir diye düşünüyordu. Haklıydı, zira eğer “sanat” kavramını, bilinen tanımının dışına çıkarırsak, toplumsal hareketler, çeşitli kendiliğindenlik yöntemlerini içinde barındırdığı için bir tür sanata evrilebilir. Anımsanacağı üzere, Arthur Coleman Danto, ’84 yılında yazdığı “Sanatın Sonu” başlıklı makalesi büyük bir tartışma yaratmıştı. Makalede, “artık sanatın bittiğini” ve şimdilerde yapılanların “sanat sonrası çağdaş etkinlikler” olduğunu söylemiş, Hegel’e dayandırdığı fikirlerini uzun uzun anlatmıştı. Jasper’in söylediklerini de bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Her Protesto Ahlâkidir!

“Protestonun Temel Boyutları” bölümünde ise meselenin ahlâkla nasıl ilişkilendirildiği ve ne tür bir bağlantı kurulabileceğini görüyoruz. Ahlâkın, radikal kültürel-sosyolojik değişiklikler karşısında nasıl bir tavra bürüneceğine özellikle gözatmak gerekiyor.

“Bütün kimlik türleri (bireysel, kolektif kimlikler, hatta hareket kimliği) belli ahlâki yükümlülükler taşır. Aslında kimlik öncelikle ahlâkidir. Charles Taylor’ın söylediği gibi ‘Kim olduğumuzu bilmek ahlâki bir uzayda yolunu bulmaktır, burada iyi ve kötünün ne olduğu, neyin yapılmaya değer ya da değmez olduğu, sizin için anlamlı ve önemli; önemsiz ve ikincil olanın ne olduğu sorgulanır.’ Kimlik asla tamamen bilişsel bir sınır değildir.”

Bu öngörüden hareketle, ahlâki olmayan bir protesto yöntemi olmadığını söyleyebiliriz. Unutmamalı; protesto etmek, doğru olanı “yapmak” değil, doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi “söylemek”tir. Toplumsal hareketlerin bütünü, böyle bir öngörüyle kabullenilmelidir. Çünkü protesto “aracıyla” odaklanılan noktada görülmek istenen şey, doğru olanı söylüyor olmanın verdiği cesaretle eyleme geçiş hızını da artırmaktır. Jasper bunun, eylemliliğin kimliğini oluşturduğunu söylüyor ki büyük ölçüde de haklı.

Ufukta görünen günler, bizim tekrar tekrar teoriye sığınmamız ve bu denli kitaplara ihtiyacımız olacağını da gösteriyor. Elbette bütün bu teoriler -elbette bu yazdıklarımız dahil- eleştiriye muhtaçtır. Kazanacağımız günler yakındır; direnişle!

AHLÂKİ PROTESTO SANATI, James M. Jasper, Çev. Senem Öner, Ayrıntı Yayınları.

Brecht’i Benjamin ve Jameson Üzerinden Okumak (OnurKOÇYİĞİT)


Walter Benjamin, Nisan 1934’te Frankfurt Okulu’nda yaptığı, “Üretici Olarak Yazar” başlıklı konuşmasını bitirirken, şöyle söylemişti:

“[…] devrimci mücadele, kapitalizmle akıl arasında değil, kapitalizmle ploretarya arasındadır.”

Bu cümleyi hatırlatmak istedim zira bahsi geçen konuşmanın büyük bir bölümü Berthold Brecht’e ve onun sanatının nasıl bir mücadeleden beslendiği hakkındaydı. Benjamin ile Brecht, Moskova’da tanıştıklarında [1930] her ikisi de sonraki yüzyılı ve sonrasını etkileyeceklerinin farkında değillerdi. Her şeye rağmen bu iki kuramcı, büyük bir dostluk kurdular ve uzun bir süre bu dostluğa sahip çıktılar.

Brecht’i Anlamak, Benjamin’in Brecht ve onun tiyatrosuyla ilgili düşüncelerini/eleştirilerini konu edinen makalelerden oluşuyor.

Epik tiyatro ve Brechtyen yaklaşım üzerine yorumları çok önemli Benjamin’in. Brecht neredeyse bütün yaşamı boyunca epik tiyatrolar yazdı/yönetti. Bunu çok anlamlı buluyor Benjamin. Brecht gibi Marksist bir kuramcı ve yazarın da tiyatroyu yeniden biçimlendirmesi gerektiğini söylüyor. Oyuncular ve izleyicilerin, ölüler ve diriler olarak kesin bir ayrıma uğratılmasının, tiyatro tarihinden beri yapılan en büyük yanlış olduğunu da özellikle vurguluyor. Açıkçası, bugünden bakıldığında ve tiyatroların “interaktif oyun sahaları”na dönmüş olduğunu göz önünde bulundurursak, Benjamin’in haklı olmadığını söylemek imkânsız. Ancak burada Brecht’in sanata bakış açısı da son derece önemli. Brecht’in başarılı bir epik tiyatro sanatçısı olduğunu söyleyen Benjamin, epik tiyatroya şöyle bir bakış getiriyor:

“Epik rejinin [tiyatronun] en önemli görevi sahnelenen olayla sahneye koyma olayının içerdiği her şey arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Marksizmin genel eğitim programı öğretme ve öğrenme tavırları arasında işleyen bir diyalektik tarafından belirlenir. Epik tiyatroda da, benzer biçimde, sahneden gösterilen olayla, olayın gösterilme tarzı arasında sürekli bir diyalektik işlerliktedir.”

Peki nedir bu “sürekli bir diyalektik işlerlik?” Bunun kesin ve açık bir cevabından bahsetmek pek olası değil… Bunun sadece “bir” yöntem ile mümkün olamayacağını söylüyor Benjamin; birden çok ve belirsiz yöntemlerin, bir tür deneysellikle kavranabileceğinin, yani bir şekilde keşfetmek gerektiğini de ekliyor. Ancak bu belirsizliğin de kendi içinde sınırlı ve belirli ölçüde yönetime ihtiyaç duyduğu da aşikâr. Bir bakıma, Marksizmin diyalektik tarifinden ve ölçütlerinden beslenilmesi gerektiğini üstü kapalı anlatıyor. Sonuçta, Brecht de Benjamin de Marksist teoriyi kendi kuramlarından ya da sanat anlayışlarından [estetikten] uzak tutmuş yazarlar değiller.

Benjamin’in “Brecht Üzerine” makalesine girişi de onun Brecht hakkındaki düşüncelerinin kısa bir özeti gibi görünüyor. Şöyle söylüyor:

“Bertolt Brecht, anlaşılması güç bir fenomendir. Büyük edebi yeteneklerini ‘özgürce’ kullanmayı reddeder. Edebi tavrına yöneltilmiş hiçbir itham yoktur ki -arakçı, kışkırtıcı veya sabotajcı-, eğitimci, düşünür, örgütleyici, politikacı ve tiyatro yönetmeni olarak, edebi olmayan, anonim, fakat dikkat çekici çabası için bir övgü olarak kabul etmesin. Ne denirse densin bugün Brecht, yeteneklerini ne yönde kullanacağını kendine soran, ve ancak gerekliliğine inandığında kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan tek Alman yazarıdır.”

Brecht’ten bahsederken şiirlerinden ve onun şairliğinden bahsetmemek imkânsız. Her ne kadar makaleye yaptığı bu sıkı girişte Brecht’in şairliğine değinmese de yazının devamında bu konuyla yakından ilgileniyor. Marx’ın ünlü sözüne, “Die Philosophen haben die Welt nur verschieden interpretiert; es kommt aber darauf an, sie zu verändern.” [Filozoflar dünyayı farklı yorumladılar, fakat aslında esas olan onu değiştirmektir] atfen yorumluyor Brecht’in şairliğini ve diyalektiğin kaçınılmaz sonucu olarak, artık “tek şansının dünyayı değiştirmek denen zorlu süreçte yan ürün olabilme çabası” ile ilişkilendiriyor. Gerçekten de Brecht’in şiirlerindeki toplum fikri ve buna bağlı olarak gerçeklik arayışı, onun şiirlerine farklı bir açıdan bakılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Benjamin’e göre Brecht’in şiirlerini “dikkatlice” inceleyenler [komünizmi tek yanlılıkla suçlayanlar], büyük bir şaşkınlığa düşeceklerdir.

“Ev Vaazları’ndaki toplumdışı tavır, Svendborg Şiirleri’nde toplumsal bir tavra dönüşmüştür; ama bu tam bir dönme, eskiden tapınılanın şimdi ateşe atılması değildir. İki derleme arasındaki ortak noktaya dikkat çekmek gerekir. Pek çok tavırla karşılaşabileceğimiz şiirlerinde, hiç karşılaşamayacağımız bir tanesi vardır: Politik olmayan, toplum karşıtı bir tavır. Bu yorumun amacı yalnızca lirik özelliklerinden ötürü seçilmiş olan şiirlerin politik içeriklerini ortaya koymaktır.”

Jameson: Brecht ve Yöntem

Brecht hakkında düşünmekte ve üretmekte Benjamin yalnız değildir. Amerikalı Marksist kuramcı ve eleştirmen Fredric Jameson da kendisiyle pek fazla meşgul olmuştur. Brecht ve Yöntem bu çalışmaların arasında en bilinenidir. Burada bir noktayı vurgulamak gerekiyor; Jameson, bu kitabı yayınladığında tarih 1998 idi. Benjamin’in yazıları ise 1900’lü yılların ortalarına ancak varıyor. Jameson bu alanda çalışmaya devam ediyor ve aralarında -Brecht'i değerlendirmek açısından- koskoca bir II. Dünya Savaşı ve yaklaşık 50 yıl gibi faktörler var. Bu yüzden Jameson okuması, daha derinlikli ve Marksizmin Avrupa ve Amerika’daki farklılıklarını göz önünde bulundurarak yapılmalı. Her ne kadar Marksist teori, Zizek gibiler tarafından revizyonist bir çabayla yorumlanmaya kalkışma cüretiyle karşılaşsa da Jameson böyle bir eğilime sahip değil, bilakis o biçim değiştirmeye ihtiyaç duyan bir Marksizme inanmıyor.

Brecht ve Yöntem, Jameson’ın bu öngörülerle kaleme aldığı ve Brechtyen teorinin [modernitenin] uzun soluklu bir okuması niteliği taşıyan kitap, yukarıda da bahsettiğim gibi onun Marksizm anlayışından ve bunun yazarlığının ve oyunlarının sahnelenişi ile bağlantılarının kurulmasından bahsediyor.

Bu iki kitap, Brecht’i anlamaya ve derin bir okuma yapmaya başlamak isteyenler için çok iyi yol göstericiler olarak görülmeli. Ayrıca Brecht okumalarını Benjamin ve Jameson üzerinden yapmak, hem entelektüel anlamda hem de “doğru” bir bakış açısına kavuşmak/başvurmak anlamında da çok önemli. Okuyunuz, lütfen.

BRECHT’İ ANLAMAK, Walter Benjamin, çev: Haluk Barışcan, Güven Işısağ, Metis Yayınları.

BRECHT VE YÖNTEM, Fredric Jameson, çev: Gül Çağalı Güven, Habitus Kitap.

Faşizm Şapkadan Çıkmadı (Onur KOÇYİĞİT)

Sosyal faşist kavramı, bize 60’ların sonu 70’lerin başında angaje olmuşsa da tarihsel bağlamı daha eskidir. 70’lerden bir örnek vermek istiyorum: Bugünkü PKK’nin lideri Abdullah Öcalan, Ankara’da okurken, Ankara Devrimci Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) üyesidir. Öcalan, derneğin yönetiminde de bulunmuştur ancak daha sonra yönetimin sosyal faşist-Maocu bozkurt şeklinde nitelenmesi ve revizyonist tavırlar alması üzerine dernekten ayrılmıştır, ki günümüzün sosyal faşistleri Doğu Perinçek ve o zamanki arkadaşları “yollarına” devam etmişlerdir. Nedeni bellidir; kendini solcu/sosyalist zanneden sağcıların ve liberallerin revizyonist tavırları/davranışları. Perinçek’in İşçi Partisinin durumu da ortadadır.

Yazıya böyle girmemin sebebini aşağıda detaylandıracağım. Bu örnekler, bize çok yakın tarihlerden ulaşsa da tartışma daha eskidir. Henüz dünya savaşlarından söz edilmeyen, 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında büyük tartışmalarla başlamıştır. Marx’ın Kapital’i yayınlamasını takip eden süreçte, ekonomi ve toplum yasalarının yetersizliğinin gün yüzüne çıkmasıyla tartışmalar daha da alevlenmiştir.

Zeev Sternhell, ’35 Polonya doğumlu bir Yahudi. Annesi ve ablası Naziler tarafından katledilmiş. ’65-’70 yılları arasında Kudüs İbrani Üniversitesi’nde politika ve tarih eğitimi almış ve hala aynı üniversitede hoca olarak çalışıyor. Faşist İdeolojinin Doğuşu kitabıyla, bu tartışmaların ve faşizmin ortaya çıkış zamanının izlerini sürüyor. Günümüz şartlarında düz bir ırkçılık tanımlamasında vücut bulan faşizmin, sanılanın aksine, bir kopuş ideolojisi olarak görüyor ve kültürel fenomen olarak algılanması gerektiğini söylüyor:

“… faşizmi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından biri olarak ya da savaş sonrası krize karşı basit bir burjuva savunma refleksi olarak görmeye devam edersek yüzyılımızın bu başat fenomeninden hiçbir şey anlamamış oluruz.”

Elbette, faşizm, bugünkü anlamıyla çok farklı bir yerde değil ancak tarihsel süreci ziyadesiyle önemli. Kopuş ideolojisine ve bu olgunun yarattıklarına dönersek, daha önemli bir meseleyi göreceğiz. Faşizm, Marksizmin öngördüğü “kapitalizmin çökme aşamasında ortaya çıkan basit bir anti-ploreter tepki” değildir diyor Sternhell; tıpkı liberalizmin ya da başka bir değişle klasik liberallerin, liberteryenlerin karşısına çıkıp totaliterleşen rejime karşı çıkan Marksizm gibi. Faşizm de liberalizm ve Marksizm ile kıyasıya bir çatışma içine girmiştir. Her ne kadar 19. yüzyılın hemen başında Marksist praksisi reddetmeyip Hegelci yapıyı ve Marksist rasyonalizme saldırsa da faşizm için esas düşman tarihsel materyalizmdir. Böyle bir çatışma ortamında doğması, amiyane tabirle, “öncüllerinin” beğendiği taraflarını alıp beğenmediklerini rafa kaldırması doğaldır. Şöyle diyor Sternhell;

“Faşist ideolojiyi biçimlendirecek (…) önemli bileşen, liberal ve burjuva karşıtı milliyetçiliğin de paylaştığı Marksizmin materyalizm karşıtı revizyonudur.…

Faşizm, Avrupa kıtasının modernleşmesnin sonucu olan belaları ortadan kaldıracağını iddia eder. Toplumun karşıt gruplar halinde parçalanmasına, bölünmesine, piyasaya fırlatılmış basit bir metaya dönüşmüş olan bireyin yabancılaşmasına çare bulmak ister.”


Stenhell’in bu son önermesi, faşizmin kültürel ve entelektüel hayata karşı büyük bir saldırıya başlamasının da nedeni olarak görülmeli. Hem topluma hem de bireye düşman olan bir kültür hareketi başlatılmıştır artık. (Örnekleri bu yazıya sığmayacak kadar fazladır.) Mussolini’ye İtalyan Faşist Partisi’nde sivrilmesine yardımcı eden, hatta ideologu denilebilecek derecede yakın ilişkiler içinde olan Tommaso Marinetti’nin 1909’da yazdığı meşhur(!) Fütürist Manifesto’sundan alıntılayalım:

“Müzeleri, kütüphaneleri yakıp yıkmak istiyoruz; ahlakçılık, feminizm ve bütün o fırsatçı ve faydacı korkaklıklarla savaşmak.”

Faşizm ve 2. Dünya Savaşı

Faşizm, 2. Dünya Savaşı’nın öncesinden başlayarak günümüze değin Nazizm ile bir tutulmaya başlanmış, neredeyse eş görülmüştür. Açıkçası, birçok ortak noktaları olsa da ideolojik ve pratik olarak farklılıklar da barındırlar. Nazizm, Alman nasyonal sosyalizmiyle, Yahudi düşmanlığıyla, bir “biyolojik determinizm” halini almıştır; yani temel tasavvuru ırkçılıktır ve komünizmle savaşmaktan daha öncelikli bir görev olarak görülür, diyor Sternhell ve Wyndham Lewis’in, “Nazizmin ‘ırk anlayışını’ Marksizmin sınıf fikrine karşı bir cevap” olarak gördüğünü de ekleyerek, şöyle söylüyor:

“… ırk determinizmi faşizmin bütün versiyonlarında mevcut değildir. Robert Brasillach, Nazizminkine çok yakın bir anti-semitizmi açıkça telaffuz etse de Georges Valois’nin Faisceau’sunda böyle bir şey yoktur. Kimi İtalya faşistleri, militan bir anti-semitizm uygulasalar da faşist Yahudiler İtalya’da bundan muaf tutulurlar; üstelik hareketin merkezindeki genel oranın çok üstündedir.”

Yani 1938 yılındaki ırkçı yasalar çıkana kadar İtalya’da yaşayan bir Yahudi, savaş sırasında İtalyan işgali altındaki Fransa’da yaşayan bir Yahudi’den daha güvendedir. Bu, bize faşizmin ırkçılıkla bir tutulamayacağını gösterir; birbirlerini tamamlarlar ancak biri olmadan bir diğeri var olabilir.

Mussolini’nin bir devrimci sendikalist olduğunu hatırlatarak, revizyonizmin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha vurguluyor. Daha sonraları Marinetti’nin ve İtalyan faşist entelektüellerin de etkisiyle şiddetini sertleştirmesi, Mussoli’nin İtalyan partizanlarca yakalanıp kurşuna dizilişine kadar bütün bir Avrupa kıtasını etkilediğinden bahsediyor.

Yazının başında değindiğim üzere tarih, sosyalizmi/Marksizmi revizyona uğratanların “kirli geçmişiyle” doludur ve adlarının önüne gelecek tek sıfat “faşist”tir. Bu yazının yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, Sternhell’in kitapta anlattıklarının/yazdıklarının binde birini dahi bu yazıyla anlatmak mümkün değil, zira faşizm üzerinden 19. yüzyıldan başlayarak dünya siyasi tarihi hakkında muhteşem analizler yapıyor.

Marinetti’nin 1910 yılında bizzat çıkardığı “devrimci sendikalist” dergi Poesia’daki bir yazısından alıntılayarak bitireyim;

“Dünyanın tek temizliğini, büyük coşku ve cömertlik ateşini, ırkların o olmadan tembel bir egoizm, görgüsüzlük, düşünce ve irade fukaralığı uykusuna yattığı o asil kahramanlık banyosunu, savaşı seviyor ve yüceltiyoruz.”

FAŞİST İDEOLOJİNİN DOĞUŞU, Zeev Sternhell, çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2012


Ütopya Denen Vaat (Onur KOÇYİĞİT)

İnsanevladı, zaman var olduğundan beri iktidar olma ve erkler üzerinden yaşama isteğiyle dolup taşmıştır. Günümüze gelindiğinde, içgüdülerinden arınıp mantıkla hareket ettiği söylenen hayvan, zamanın başından beri pek bir “radikal” değişim yaşamamıştır. Bugün hala ve inatla, güce sahip olan tarafta yer almanın istenciyle yaşamaktadır.

Nildur Tandaçgüneş’in yazdığı ve “Antikçağ’dan Günümüze Mutluluk Vaadi” altbaşlığı ile yayınlanan Ütopya kitabı, girişte bahsettiğim meselenin tarihsel sürecini inceliyor ve şöyle diyor kitabı için: “./. kültürel kuramların ışığında ideolojik yönüyle siyasi politiğin, edebi yönüyle de sanatsal üretimin çağlar boyu ilgi odağı olmuş bir kavram olmuş ütopyayı mercek altına almakta.”

Bilinen ve kabul gören tanımdan hareketle ütopyayı değerlendiren kitap, meseleyi yalnızca tanımıyla sınırlandırmıyor. Peki nedir bu meselenin tarihsel hacmi ve dolayısıyla yarattıkları ya da bu denli sorulara cevap bulunabilir mi? Açıkçası bu türden yazılarımın öznesi oldu böyle sorular, zira soru(n)lar olmadan cevaplar üzerine konuşmak fazlasıyla hamasi geliyor bana.

Ütopya, tanımıyla ilgili olarak fazlaca yanlış anlaşılmış, ve dolayısıyla da kıyasıya yanlış kurgulanmış bir meseledir. Hem hiçbir yer olan hem de iyi bir yer olanın, gerçek düzlemde var olmasının mümkün olma hali olarak görülse de meselenin özü bunun daha da dışındadır. Bir bakıma çizilen sınırların da ötesindedir. “Olmayan yer” meselesini daha da açmak gerek, zira ütopya olmayan değil, olması istenen yerdir. Herbert George Wells de şöyle anlatıyor;

“Ütopyanın değeri, güncel uygulanabilirliğinde değil, olası bir gelecekle olan ilişkisindedir. Uygulanabilir faydası, arzusuyla bizi mıknatıs gibi çeken bir toplumsal durumu betimlemek üzere şimdiki gerçekliğin üzerinden atlamaktır. Burada ütopyayı güçlü kılan, hayali ve ‘uygulanamaz’ niteliğinin ta kendisidir. Ütopyanın ‘hiçbir yerdeliği de onu aramaya bizi kışkırtmaktadır.”

Tandaçgüneş de bu bakış açısından hareketle, ütopyanın sistematik bir şekilde diyalektiğini ortaya koymuş. Kitabın altbaşlığı da olan “mutluluk vaadi” meselesini de derinlemesine inceliyor. Hıristiyanlık ile birlikte birçok “inananın” etrafında şekillendiği “Binyıl inancı” da ütopyanın, temel bileşenlerinden olarak görülüyor. Hatta ek olarak, Hegel’in “Kendisinin Gerçekleştiren Ruhun Çağı ve Marx’ın Komünist Toplum düşüncelerine ilham kaynağı olan inancın, bu binyıl inancı ile beraber gelen eleştiriler olduğunu söylüyor. “Hıristiyan olmayan ama inanan” bir diğer tarafın da Çin olduğunu söylüyor.

Büyük bir afet ya da felaket sonrası dünyaya barış ve mutluluğun geleceğini öngören inanışın, ütopyayla dirsek temasında olduğu aşikar. Afet ya da felaket olayını biraz açmak gerekiyor. Modern toplumlarda binyılcılık katı doktrinlere yenilmiş olsa da dünyanın felaketler sonrası barış çağrısı ya da ortaklaşma isteği ortada. Ancak coğrafi keşifler sonrası yöntemi görünürde değişen yayılmacı, kolonici anlayışın globalizmden hareketle kendi binyılcı tutumunu görmek gerekiyor. Emperyal güçlerin İran’da olan bir depreme sahip çıkmayıp kendi kolonilerinde, örneğin Fiji’de, oluşan felaketlere sahip çıkıyor oluşu sorunu büyük oranda ortaya koyar. Burada mekana bağlı bir iktidar olgusu ve isteği öne çıkar. Kendi ütopyasında güç sahibi olanın mutluluk ve ortaklaşma istediği fakat erkin dışında kalan yeri “olmayan” olarak görmesi normalden fazlasıdır.

Tandaçgüneş’in de referans aldığı bir makale olan “Küreselleşme Miti”, Yoram Wind ve Susan Douglas’ın bu küresel olan ile merkez arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. En iyi yorumu da Tandaçgüneş’in kendisi yapıyor:

“./. günümüzde ekonomi, iletişim ve teknolojide yaşanan bütünleşme, stratejik pazarlamada da global bir perspektifin benimsenmesini gerekli kılmıştır. Ancak bu bütün dünyada ... bilakis küresel düşünüp yerel davranmak gerekliliğiyle homojen bir toplum yerine, heterojen bir toplumsal yapıya doğru gidildiği savı üzerine yapılanır.”

Bu yorum, ütopyanın nasıl distopyaya evrildiğini, muazzam bir eşitlik ve barıştansa, bütün değer yargılarının terazinin adaletinden uzaklaştırılarak bireyselleştirdiğini ortaya koyuyor. İktidar olanın, kendi gücünün yok sayıldığı yeri görmemesine, kendine ait olanı ise daha güçlü kılarak diğerinin var oluşunu dahi yok etme isteğine doğru evirilmesini gösteriyor. Sistemin inatla ve tekrarla “Benim olmadığım yerde hiç kimse yoktur,” deme cüretine ve despotizmine sahne olan bir tarihten nasıl sağ çıkacağımız ise yine ütopyanın kaderine kalmış durumda. Belki de distopyanın kararına... kim bilir.

ÜTOPYA – Antikçağ’dan Günümüze Mutluluk Vaadi, Nilnur Tandaçgüneş, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Okurluğun Dikenli Yolları (Onur KOÇYİĞİT)

Modern toplumlarda, okur-yazar olmak önemli bir ölçüttür. En azından sistem ve bileşenlerinin bize “ol” dediği durumlardan birisidir. Mesele, okuma ve yazma pratiğinin “nasıl” şekilleneceği yönünde fikir yürütülen bir tartışma konusu haline geldiğinde, başka birçok problemi de beraberinde getirir. Okuma-yazma pratiği nasıl yapılacaktır? Yöntemleri nelerdir? Yöntem aramak/yaratmak gerekli midir? Okunması gerekenler skalası nasıl yaratılmıştır? Klasikler neden klasiktir?

Türdeş soruları çoğaltmak mümkün. Daniel Pennac, Roman Gibi’de bu sorulara cevap arıyor ve şöyle diyor;

“Okuma zevki kaybolmuşsa bile (devamlı söylendiği gibi, ‘oğlum, kızım, gençler’ okumayı sevmiyorsa), bizden çok uzaklarda kaybolmuş değildir. Olsa olsa yolunu şaşırmıştır. Yine de, hangi yolda aranacağını bilmek gerek, bunun için de modernliğin gençlik üzerindeki etkileriyle alakası olmayan birkaç gerçeği sıralamak gerek. Sadece bizleri ilgilendiren birkaç gerçek. ‘Okumayı sevdiğimizi’ iddia eden ve bu sevgiyi çevremizle paylaştığımızı savunan bizleri.”

Artık Okuyamama Durumu 

Günümüz okur yazarının sık sık dile getirdiği ve hayıflandığı “artık oku(ya)mama” durumunun halinden dem vurarak girişiyor bu işe, Pennac. Okumanın bir iletişim yöntemi olmasa da en nihayetinde bir paylaşma konusu olabileceğini söylüyor. Peki, neyin paylaşımını yapıyoruz? Açıkçası bu soru da yukardaki sorular gibi “kesin” cevaplar ile savuşturulacak bir soru değil. Türdeş ya da değil, çok çeşitli cevaplar bulunabilir, verilebilir. Pennac bu soruya çocuklar üzerinden yaklaşıyor.

Bir çocuğun okuma alışkanlığı kazanması, birçok modern toplumda olduğu gibi ülkemizde de “çok önemli” olarak görülür. “İyi bir okur olan çocuk, iyi bir birey olacaktır.” algısı ile hareket ederiz, etmeye zorlanırız. Toplumun “ol” dediklerinden birisidir bu. Yetişkinler olarak çocuğun ne istediği ise hiç umurumuzda değildir. Pennac da kitabın ilk bölümünü bu konuya ayırmış: çocuk bilincinin gereksiz okumalarla ve okuma biçimleriyle şekillendirilmesine.

Çocuk burada metafor olarak da görülebilecek bir anlatım yöntemi. Saf ve temiz olanın kirletilmesi sürecinin okuma üzerinden ilerlemesi bir bakıma “Pennac Yöntemi” olmuş durumda. Gerek otobiyografik romanı Okul Sıkıntısı’nda gerek Teşekkür Ederim kitabında olmak üzere bu yöntemi hep kullandı zaten Pennac ve bütün çabasını buraya yoğunlaştırdı.

Okur Hakları Beyannamesi 

Roman Gibi’nin ikinci bölümüyse o meşhur on maddelik “Kitap Okurunun Hakları”ndan oluşuyor:

1)Okumama hakkı.

2) Sayfa atlama hakkı.

3) Bir kitabı bitirmeme hakkı.

4) Tekrar okuma hakkı.

5)Canının istediğini okuma hakkı.

6) “Bovarizm” hakkı.

7) Canının istediğini okuma hakkı.

8) Canının istediği yerde okuma hakkı.

9) Yüksek sesle okuma hakkı.

10) Susma hakkı.

Bu yazıda hepsini işleyemeyeceğim için -kahrolsun karakter sınırlaması, yazılara özgürlük!- birkaçına değinmek istiyorum. Bir kitabı bitirmeme hakkı, benim en yabancı kaldığım “hak” oldu. Pennac’a göre belirli bir yaşa gelmeden okunmaya çalışılan kitaplar oldukça -metninden anlıyoruz ki, Borges, Stendhal, Mann ile anlaşamamış Pennac da- zor okumalar oluyor ve okurun burada kendisini zorlamasına gerek yok, zira okur kitabı yarım bırakınca ona küsmüş sayılmaz. İyi kitaplar yaşlanmaz, diyor Pennac ayrıca; sadece anlamak için biraz daha “olgun” olmak gerekir. Bu konuda kendisine hak veriyorum ancak peki ya okundukça da daha berbatlaşan kitaplar? Sanırım burada “sayfa atlama hakkı” ya da “okumama hakkı” devreye giriyor, yani meselenin bir alt kümesine denk geliyorum.

Bovarizm hakkı da Pennac’ın ilginç açıklamalarını içeriyor. Bilindiği üzere Bovarizm, Gustave Flaubert’in Madam Bovary kitabı ile özdeşleşmiş bir terimdir. Kişinin kendisini okuduğu/izlediği kurgunun ve/veya gerçeğin içinde ya da yerinde olma isteği olarak basitçe tariflenebilen Bovarizm, yine bir hak olarak görülüyor. Okuyucunun okuduklarıyla kendini özdeşleştirmesinin kaçınılmaz olarak tarifliyor ve bu durumun “metinlerden bulaşan bir hastalık” olduğunu söylüyor. Bu türden bir hastalığa nasıl karşı çıkabilir insanevladı? Pennac bu soruyu cevaplamaya odaklanmamış olsa da en azından bunun çok insani olduğunu ve okunan metnin derinliğini önemsemeden, yalnızca okuyucunun buna karar vermesi gerektiğini söylüyor. Buradan yapılacak çıkarım da ancak Pennac ile paralel ilerleyebilir çünkü okurun okuduğu metni yazarından bağımsız değerlendirmesi, özellikle günümüz şartlarında çok zor.

Roman Gibi için, okur olma yolunda iyi bir yol gösterici ve okuma pratiğinin geliştirilmesi açısından da mühim ipuçları veriyor. Belki size ne okuyacağınızı söyleyemez ama en azından nasıl okuyacağınızı anlatabilir. Bugün, nasıl bir okuma yapılacağını bilmemek, yeni çağın beraberinde getirdiği en büyük hastalıklardan birisi. Pennac sizi iyileştiremeyebilir ama daha uzun yaşamanızı sağlayacaktır, lütfen bana güvenin.

ROMAN GİBİ, Daniel Pennac, Çev. Mustafa Kandemir, Metis Yayınları.

Çağdaş Öykücülük ve Peter Nadas (Onur KOÇYİĞİT)

Ölümle Baş Başa, Peter Nadas’ın dilimize çevrilen ilk kitabı, başka bir deyişle yeni bir yazar daha kazandık. 1942, Budapeşte doğumlu olan Peter Nadas, Çağdaş Macar edebiyatının son dönemde öne çıkan isimlerinden birisi. Bir süre gazetecilik de yapan yazar, Philip Roth, Elfriede Jelinek, Harold Pinter gibi önemli yazarlara da verilen Franz Kafka Edebiyat Ödülü’nü 2003 yılında kazanmıştı.

Kitabın ilk öyküsü “Kutsal Kitap” ve Macar Devrimi’nde aktif olarak rol almış ve devrimden sonra da devlet kademelerinde çalışan milis bir aileyi konu alıyor. Anlatıcımız ise evin tek çocuğu olan Gyurka. Ebeveynlerinin ne iş yaptığını tam olarak bilmeyen anneannesi gibi o da yalnızca evde var olmanın ve bundan sonra da sonsuza dek var olacak olmanın mutluluğuyla yaşayan bir çocuk ve bunun esas yaşama biçimi olmasını da kanıksamış durumda. Çocukluğun, bireye tanıdığı “suça eğilimli olma” konusundaki muafiyeti de kendinde görüyor bu yüzden. Tam bir flanör olarak yaşıyor ki, dedesinin ona “bütün gün ne yaptığı” konusundaki sorusuna cevabı da bunu kanıtlar nitelikte: “Hiçbir şey yapmıyorum,” diye düşündüm, “Hep ne olacak diye bekliyor, hayal kuruyorum.”

Gyurka’nın suça eğilimine tekrar dönersek eğer; bu konuda tam bir baş belası, köylerden birisinden eve hizmetçilik yapmaya gelen Szidike’ye kurduğu komplolar, onu hataya zorlayan davranışlar, cinsel tacizde bulunmalar gibi birçok nedenle kendini suçun içinde buluyor. Burada Peter Nadas’ın anlatıcı tekniğinden dem vurmak gerekiyor zira Nadas, anlatıcısının çocuk olmasındaki avantajı bir üst seviyeye taşıyor ve çocuk dahi olsa insanın doğasında bulunduğu söylenen “şiddet isteği” ile karakterinin faşizan hareketlerini normalleştiriyor. Bu normalleşeme anlatıcısının davranışlarını onamaktan çok sorgular bir biçimde oluyor. Anlatıcıyı karakterden, nesneden, olaydan vd. ayrı tutmadan yapılan bu sorgulama ve tanımlama isteği büyük bir başarıdır. Anlatıcının, nesne-dili üst-dilden ayırdığı ve tezini mantığa kavuşturduğu bir öykü, metnin kendi içinde tutarlı bir argümanla ilerlemesini sağlıyor. Öykünün sonlarına doğru küçük şeytanımız Gyurka’nın hizmetçi Szidike’nin hırsızlıkla itham edilmesine karşı çıkması ve Kutsal Kitap’ı, İncil’i çalmadığını söylemesi ve orada yeni bir yalan üreterek kitabı ona kendinin verdiğini söylemesi, bütün öykü boyunca nefret edilen anlatıcının hem okur nezdinde hem de az önce bahsettiğim nesne-dil/üst-dil ayrımının çözümlemesinde sağlam bir araç oluyor. Özellikle belirtilmesi gereken bir başka durum ise kitabın özgün dilinden, Macarcadan çevrilmiş olması; bu türden bir çözümleme yapmak için kitabın özgün dilinden çevrilmiş olması ya da okunması ve biçemin korunmuş olması esastır.

Statik Hayata Özlem

İkinci öykü, “Bahçıvan” ise öykünün hemen başında annesinin öldüğünü anladığımız ve babasıyla mesafeli bir ilişkisi olan bir çocuğun hikâyesini konu ediyor. Bahçelerinde yetiştirdikleri bitkileri satarak hayatlarına devam eden küçük bir ailede, annenin ölmesi büyük bir yaradır ve iyileşmesi söz konusu dahi olamaz. Evin tek çocuğu Dodji, annesinden boşalan mutfak tezgahına kurulmakta geç kalmıyor ve yemek dahil ev işlerinin patronu oluyor. Babası, eşini kaybettikten sonra muazzam bir yalnızlığa ve karamsarlığa düşüyor. Dodji bütün bu olan biten içerisinde annesini kaybetmiş bir çocuğun bütün karakteristiğini taşıyor; annesinin ölümü ile hayatın artık devam edemeyeceğini/ etmemesi gerektiğini, yaşayacağı korkuları nasıl atlatacağını, babasını artık kendisine eskisi gibi davranmayacağını, bütün bunların ise kendi suçu olabileceğini düşünüyor. Bu travma henüz tazeyken babasının çiçek satan bir kadınla evlenmek istemesi de hüznünü katlıyor. Nadas, “anne” imgesi üzerinden çözümlemeler yaptığı bu hikayesinde tamamen insanın çaresizliğine yoğunlaşmış. Olaylar ve durumlar karşısında bireyin kendisini nasıl konumlandıracağını ve pozisyon alırken hangi parametreleri esas alacağını belirlemeye çalışıyor. Dodji’nin üvey annesine karşı tavrını biçimlendirebilmesi adına bireyin ne denli yabancılaşmalara sürüklenebileceğini kısa ve net tariflerle anlatıyor. Ailenin de bir tür statüko olduğunun, anne gittiyse eğer yerine yeni bir anne gelmesi “gerektiğinin” ve bunun ailenin varlığını sürdürebilmesi adına gerek-yeter şart olarak görülmesinin çarpık durumunu anlatmaktan da beri durmamış zaten. Bireyin, çocuk dahi olsa statik bir hayata özlem duymasının ardında yatan nedenleri de mümkün olduğunca detaya başvurmadan anlatıyor olması da öykünün kendi içindeki tutarlılığını ispatlıyor.

Çocuk Anlatıcılar

Kuzu adlı öykü ise Nadas’ın toplumcu denilebilecek ve bu türden gereklilikleri, belirtileri bulunduran öyküsü. Anlatıcı yine bir çocuk ve tanrı-anlatıcı konumunda. Gördüğünüz gibi Peter Nadas, bütün anlatıcılarını çocuklardan seçiyor ki, bu çok kolay bir iş değil, handikap yaratabilir ancak Nadas hem dil öğeleriyle ilişkisinde hem de kurgunun kendisinde bunu bir avantaja çevirmiş durumda. Macaristan’ın gecekondu bölgelerinden birinde geçen hikaye, bir çocuk oyun grubunun çeteye evrilmesinin ve yaşadıkları ortamı içinde bulunan insanlar için ne tür bir cehenneme döndürülebileceğini anlatıyor. Rezso Roth, mahallede yaşayan yalnız bir Yahudi ve ne iş yaptığı bir kenara ne yiyip ne içtiği dahil bilinmeyen ve hakkında milyon tane türlü efsanenin üretildiği bir adam. Çocuklar da ebeveynlerinin yönlendirmesiyle bir Yahudi’nin mahallede olmasına tahammül edemeyen ve her eylemini Roth üzerinde gerçekleştiren bir ordu haline gelmiş durumda. Bürokrasinin bir gün gecekondu mahallesine bir heyet göndererek bir park yaptırmak istemesi ile Roth’un yapılacak parkta bekçi/bakıcı olarak görevlendirilmesi onu hedef tahtasının tam ortasına oturtuyor. Fabrikalar ve bir çöplük içine konuşlandırılmış olan mahallenin bir parka sahip olması ile gelen ironi bir yana, anlatıcımız çocuğun çözümlemeleri de kurgunun etkileyiciliğini belirliyor. Ebeveynlerden hareketle “…aynen biz çocuklar gibi bir düzenin parçaları ve araçları idiler ve bu düzenin üstüne çıkabilecek bir iktidar yoktur, ancak düzendir bu düzenin üstüne çıkabilecek olan. Başka bir düzen. Ve eğer anlamaya çalışırken yanılmıyorsam yapılması gereken şey, bu düzenin araçları, kısımları ve katılanları olan bizlerin yumruk dövüşünde birbirimizi değil, tepemize oturan o düzeni yenmemizdir.” Ebeveynlerinin bir Yahudi’nin(!) bürokrasiyle dirsek temasında olmasından hemen sonra bu çözümlemeyi yapması da çok mühim. Sonuç olarak, Nadas’ın da yazdığı gibi düzenin değiştirilmesi gerek ve bu düzeni değiştirecek olanlar da “düzenin katılanları” olarak bizleriz. Ölümle Baş Başa da bu yalnızlığın bireyci olduğunun ancak “olmaması” gerektiğinin anlatıldığı bir kitap ve Nadas’ın başarılı hikâyeciliğinin çok net bir örneği olarak görülüyor.

ÖLÜMLE BAŞ BAŞA, Peter Nadas, Çev. Gün Benderli, Can Yayınları, 2013.

"O kadar da yalnız değiliz" (Behçet Çelik'le Röportaj: Onur KOÇYİĞİT)

Sunuş yazısında edebiyat hakkında yazılar yazmanızın nedenini öğrenmek olarak tanımlıyorsunuz. Ne tür bir öğrenme eyleminden bahsediyorsunuz? 

Bu gibi yazıları yazmaya başladığım zamanlar Yazılı Günler isminde bir dergi çıkarıyorduk. Dergi hazırlarken, yazı yazmak da gerekir, bilirsin. Orada güncel edebiyatın yanı sıra, değeri bilinmemiş yazarları yeniden gündeme getirmeyi de amaçlıyorduk. Böylesi yazarlar hakkında yazmaya çalışırken yazmanın derli toplu düşünme ve değerlendirme imkânı verdiğini fark ettim. Yazarak düşünmek gibi bir şey. Evet, dergiye yazı ihtiyacı var, bunun için yazıyorum ama yazacağım konuyu seçerken de okumak istediğim, öğrenmek istediğim eserleri, yazarları seçiyorum. Böylece bir anlamda kendimi disipline etmiş de oluyorum.

Günümüz edebiyat ortamında edebiyat toplulukları pek yok ama büsbütün yalnız da değiliz, diyorsunuz kitapta. Neden yok ve neden yalnız da değiliz?

Pek çok nedeni var. Artık İstanbul çok büyük bir şehir, biraraya gelmek istesen de gelemiyorsun. Görüştüğüm yazar arkadaşlarımla çok sık bir araya gelemiyorum. Lisedeyken yazar hatıratları okumayı çok severdim ki bendeki edebiyat tutkusunu tetikleyen nedenlerden biridir. 60’lı 70’li yıllardaki edebiyat insanlarının günlük hayatları da çok zaman berabermiş. Edebiyatçıların büyük kısmı gazetelerde çalışıyormuş. Benim de sonuna yetiştiğim bir Cağaloğlu ortamı vardı. 90’larla birlikte bu değişti, şehre dağılmış, daha atomize bir hayat yaşanmaya başladı. 2000’lerin yaşam tarzı bu. Farklı sanat kollarından insanlar da biraraya geliyormuş; ressamlar, müzisyenler, yazarlar… Şimdi böyle bir şeyden söz etmek zor. Yine de dergiler, ortak kitaplar için bir şeyler yaparken bir biçimde ortak çaba içerisinde oluyoruz; o kadar da yalnız değiliz, demem bundan.

O dönem yazarlar arasında, özellikle şairler arasında birbirlerinin yazınına karşı eleştirel bir tutum da var. Şimdi böyle bir şeyden bahsetmek imkânsız.

Kitap şimdilerde bir meta halini almış durumda; dolayısıyla olumsuz bir eleştiri, “Eyvah, benim kitabın satışını etkileyecek!” gibisinden kaygılara neden olabiliyor. Bu görüşe çok katılmıyorum. Yazıların kitap satışını etkilediğini de düşünmüyorum, zaten satmıyor (gülerek). Öte yandan az önce konuştuğumuz gibi, günümüzün hayat ritmi içinde herkes kendi işiyle meşgul galiba, başkalarının yaptıkları, küçük, günlük dedikodular dışında ilgi çekmiyor. Başkalarının yazdıkları hakkında olumlu, olumsuz bir şeyler yazmak da emek ve zaman istiyor.


Kitapta Nazım Hikmet’in pek bilinmeyen bir yönü, öyküleri hakkında da bir yazı var. Yazı, kadın-erkek ilişkilerini odağına alıyor. Sizin edebiyatınızda da çok yer kaplayan bir konu bu. Soluk Bir An’da da en üst noktaya ulaştığını düşünüyorum.

İnsanlar bu konuyla bu denli ilgiliyken edebiyatın ilgisiz kalması pek mümkün değil. Kadının erkeği, erkeğin kadını anlamak gibi bir kaygısı var. Anlayamamanın yarattığı buhranlar var. İnsanın karşı cinsle kurduğu duygusal ilişki insanın kendisini tanıması için de bir fırsat. Edebiyatı özel bir biçimde sürdürülen bir tür “insan araştırması” olarak görebiliriz, insanın duygu dünyasına odaklandığımızda kadın-erkek ilişkisinin görünümlerine, hallerine değinmek kaçınılmaz oluyor. Soluk Bir An’da Taner’in kendisiyle tanışmasına ya da çarpışmasına vesile olan da böylesi bir ilişki, daha doğrusu ilişkisizlik hali.

Kitaptaki denemelerden biri edebiyat eleştirisi hakkında. Edebiyat ile eleştiri arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz?

Edebiyat ya da başkasının yazdığı bir metin üzerine düşünmek, insanın kendi yazdığı metinleri de etkiliyor. Okuduğumuz eleştiri yazıları sadece o metnin odağındaki eser hakkındaki düşüncelerimizi değil, kendi metinlerimizi de etkiler. Öte yandan, eleştiriyi de metin beliriyor. Kimi metin vardır karşında, hissedersin, sezersin, edebi ya da hayata dair bir kaygıyla yazılmıştır; ya da tam tersi, çok satılsın diye yazılmıştır. Eleştiri önündeki metnin sorunsalını ortaya koymaya çalışır, haliyle eleştirinin neye odaklanacağı metne bağlıdır. Çok genel anlamda bir dönemin edebiyatı ile eleştirisi için bileşik kaplar teorisi geçerli galiba; birlikte yükselirler ya da alçalırlar gibi geliyor bana.

Şu sıralar yazarların “yazmak” hakkında fikirlerini, önerilerini hatta öğütlerini de okuyoruz. Böyle bir şeyi olumlayabilir miyiz, yararlı olduğunu düşünüyor musunuz?

O metinleri okuyan bir şeyler alma niyetindeyse, ironik, madde madde sıralanmış metinlerden bile bir şeyler çıkartabilir. Yazmaya niyetli birinin başkalarının nasıl yazdığını merak etmesi çok normal. 17 yaşında yazdığım bir öyküyü, birkaç şiiri yayınlanmış birine okutmuştum ve söylediği üç cümle kafamdaki edebi metin algısını değiştirmişti. Bir öykü dosyamla ilgili yayınevinden gelen yarım sayfalık eleştiri de yepyeni fikirler uyandırmıştı. Elbette “Her gün üç sayfa yaz” gibisinden öğütler çok manidar değil, ama onlar bile yazma disiplini gibi konularda tetikleyici olabilir. Ama sonuçta yazma işi okuyarak ve yazarak öğrenilir. Yine de bu işte de usta-çırak ilişkisini andıran yanlar yok değil. Bazı çok temel yanlışlar yinelendikçe doğru zannedilebiliyor mesela. Yıllarını yazmaya vermiş usta yazarların kendi deneyimlerinden, hatta yanlışlarından yola çıkarak kaleme aldıkları “Nasıl yazmalı?” öğütleri o kadar da faydasız değil bence. Bunlar mutlak doğrular değil elbette, ama göz ardı ettiğimiz bir şeyleri fark etmemize vesile olabilir, üzerinde düşünmemiz gereken kimi sorunları hatırlatırlar.

Ben Behçet Çelik’i öykücü olarak okudum, sonra roman geldi, peşinden gençlik romanı yayınlandı. Şimdi de bu denemeler... Yazınınızın çeşitliliği konusunda nasıl bir okuma ve yazma disiplininiz var?

Okumak, yazmak kadar, belki daha da önemli benim için. Kitap yazıları yazma uğraşı ister istemez okumaya vesile oluyor. Kendi yazacaklarımın önünde bir engel olarak görmedim kitap yazılarını, öykü ya da roman yazdığım dönemlerde de sürdürdüm. Doğrusu önceleri roman yazabileceğimi düşünmüyordum, gündüz bir işte çalışırken geceleri ve haftasonları çalışarak roman yazılamaz, diyordum; bir deneyeyim diyerek başlamıştım ilk romana. Roman yazmanın ayrı bir yanı var. Çok uzun bir süre o konu ve karakterler seninle beraber yaşıyor, öyküden çok farklı. Gündelik hayattaki olaylara bile karakterlerin gözüyle bakmaya başlıyorsun, o karakterleri de taşıyorsun içinde. Roman yazmanın hoşuma giden yanı bu oldu zaten. Her şeyi baştan planlayıp yazmıyorum, elbette bir çatı vs oluyor kafamda, ama romanın ucu açık, belirsiz yanları daha çok yazma sürecinde. Yazma heyecanını, zevkini artıran bir şey bu benim için.

ATEŞE ATILMIŞ BİR ÇİÇEK, Behçet Çelik, Can Yayınları, 2012