Minör Bir Direniş Destanı: Kızıl Darı Tarlaları (Görkem DAĞDELEN)

Nobel ödülleri her yıl açıklandığında, edebiyatçılar ve edebiyat eleştirmenlerine ödülü alan yazar hakkında sorular yöneltilir. Yaptığım internet taramasında, 2012’deki ödül sonrası Türkiyeli edebiyatçıların yorumlarına fazla rastlayamadım. Bunun muhtemelen en önemli nedeni, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mo Yan`ın hiçbir kitabının (o an itibariyle) Türkçe`ye çevrilmemiş olmasıydı. Türkiye`de Uzak Doğu Asya edebiyatına ilginin (Afrika edebiyatı gibi) az olmasının Mo Yan hakkındaki bilgi eksikliğinin diğer bir nedeni olduğu söylenebilir. Geçtiğimiz aylarda, bu noksanlık tatmin edici düzeyde olmasa da, Mo Yan`ın eski bir eseri olan Kızıl Darı Tarlalar`ın çevirisinin dilimize kazandırılmasıyla önemli ölçüde azaldı.

Mo Yan’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının hemen ardından “ödülü hak etti mi?” ya da “politik duruşu ödülü almasında ne kadar etkili oldu?”gibi sorular edebiyat çevrelerinde hararetle tartışılmaya başlandı. Birçok eseri İngilizce`ye çevrilmiş olduğundan, takip edebildiğim İngilizce yazında ödül uzerinde bu minvalde bircok tartışma yazısını görebilmek mümkün. Yine bu kaynaklardan öğrenebildiğim kadarıyla, Mo Yan`ın ödülü Çin`de de büyük tartışmalara yol açmış. Çin’in sürgün veya hapisteki bazı yazarlarının aksine Mo Yan’ın aldığı en ciddi eleştiri, Çin’deki ifade özgürlüğünü yeterince savunmadığı yönünde. Bu tartışmalar bir yana, ben bu yazıda, Türkçe çevirisi geçtiğimiz aylarda yayımlanan kitaptaki sarsıcı “öyküyü” paylasmak istiyorum. Bu uzun romanın okuyucuya muhtemel etkileri neler olabilir sorusu öncelikli yol göstericim olacak.

En baştan söylemem gerek: Romanı bitirdikten sonra aklımda beliren ilk imge, kitabın minör bir destan olduğuydu. Romanın destan türüne yakın olduğunu söylemek iki açıdan mümkün. Öncelikle bu uzun öyküde Çin`in kuzeyindeki (aynı zamanda Mo Yan`ın da doğum yeri olan) Shandong eyaletinde 1930`lardaki Japon işgaline direnen köylüler anlatılıyor. Köylüler yaşam alanlarını Japon ordusundan destansı bir şekilde koruyorlar. Japonların modern silahlarına karşı ellerine geçen her silahla direnişlerini örüyorlar. Roman boyunca bu işgali, ayrıntılarıyla “Gaomi Kuzeydoğu Eyaleti”ndeki bu köyün ileri gelen ailelerinden olan anlatıcının ailesinin (yani yazarın) yaşadıkları üzerinden dinliyoruz. Anlatıcı, özellikle babasının, dedesinin ve ninesinin acımasız savaş koşullarındaki durumlarını ironik ve hüzünlü bir dille anlatıyor. Ayrıca, biçim açısından, romanın anlatım dilinde yer yer beliren çoşkulu ve abartılı tarz da romanı destan özelliklerine yaklaştırıyor.

Peki niçin minör bir destan? Anlatıcının dedesi köylülerin direnişinde büyük role sahip bir figür. Ne var ki, ismini roman boyunca öğrenemediğimiz dedesi sadece kahramanlıklar göstermiyor. Köylülerden oluşan bir birliğin başında, bir yanda komünistler diğer yanda diğer yerel direniş birlikleri arasında yaşadığı bocalamalar onun aynı zamanda hatalar yapmasına da neden oluyor. Zayıflıklar gösteriyor. Kararsızlıklar ve çekinceler yaşıyor. Hataları ölümlere neden oluyor. Bu yönüyle destan, sadece kahramanların değil aynı zamanda korkakların da destanı. Böyle bir anlatım, savaşların bazı anlarında doğru kararların olmadığını düşündürtüyor. Buradaki savaş ve direniş öyküsü, Adorno’nun sözünün farklılaşmış bir halini sanki bize söyletiyor: savaşların doğruları yoktur. Anlatı kurgusu açısından ise, zamansal ve mekânsal kesintiler destanın bütüncüllüğünü bilinçli bir şekilde engelliyor, paralize ediyor. Sonuç olarak roman, bilindik destanlardan farklılaşıyor ve daha mütevazi ve heterojen bir anlatıya dönüşüyor. Minör hale geliyor.

Mo Yan, savaşın vahşetine dair birçok imgelem atmosferi yaratmış roman boyunca. Anlatıcının annesinin kurumuş bir kuyunun içinde bebek yaştaki erkek kardeşiyle geçirdiği üç gün savaşın zalimliğini vurucu bir şekilde özetlemekte. Veya Japon askerlerin Yan Nehri Ağzı’ndaki küçük köye baskınları ve anlatıcının ninesine ve halasına yaptıkları acımasızlıklar da. Savaşta ölenlerin cesetlerini köpekler parçalamasın diye anlatıcının babasının kurduğu bir çetenin verdiği mücadele yine akıllarda kalacak bir diğer alt-öyküsü bu minör destanın.

Savaşla birlikte insanlığın diğer “gizli” yönleri de Mo Yan’ın anlatısının içinde yer buluyor: cinsellik ve açlık. Mo Yan bu temalar üzerinden yalnızda Çin’in kültürel ve gündelik dünyasının içine bizleri taşımakla kalmıyor, aynı zamanda insanın/insanlığın bu öğelerinin onu nereye kadar götürebileceğinin de kurgusal bir tartışmasını yürütüyor. Cinsellik, sarhoşluk, cenazeler, açlık ve şiddet bütün açıklıklarıyla karşımıza çıkıyor. Mo Yan bu gündelik olguları kendine özgü “kara mizah” ile o büyük öykünün içine serpiyor.

2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanması sonrasında Mo Yan’ın çalışmalarına yönelik çıkan eleştiri yazılarında, onun gerçeklikle kurduğu ilişki sıklıkla “büyülü gerçekçilik” olarak adlandırıldı. Mo Yan’ın edebiyat anlayışına olumsuz bakan yazılarda ise, onun edebiyatının, Mao döneminin edebiyat kanonunun, “ülkeye ve partiye hizmet eden edebiyat” anlayışının çok da dışına çıkamadığı dillendirildi. Başka eleştirmenler ise, Mo Yan’ın gerçeklikten kopuk “halisinasyonel gerçekçiliğe” dayanan bir edebiyat anlayışı olduğu belirtti. Bu eleştirilere rağmen, Mo Yan’ın sosyalist gerçekçi edebiyattan olumlu olarak etkilenmekle kalmadığı, bunun üzerine “büyülü gerçekçilik” akımını ve kendine özgü kara mizahı yaratıcı bir şekilde eklediğini söylebilirim. Son olarak, Türkçe çevirisinin Çince’den duru bir Türkçe’yle, hem de kısa bir sürede yapılmış olmasının Türkiyeli okuyucular için büyük bir şans olduğunu belirtmek isterim. Erdem Kurtuldu’nun Çin edebiyatından yeni çevirileri umarım önümüzdeki yıllarda kitapçıların raflarını süsler.

Kızıl Darı Tarlaları, Mo YAN, Can Yayınları, Çev. Erdem Kurtuldu


Ursula'dan Novesma Verba* (Başak BAYSALLI)

Ursula K. Le Guin’in 1979’da kaleme aldığı Malafrena, Cemal Yardımcı tarafından Türkçeye ilk kez çevrilerek temmuz ayında Metis Yayınları tarafından yayımlandı.

1929’da Kaliforniya’da doğan Ursula K. Le Guin; Mülksüzler, Yerdeniz Büyücüsü, Antuan Mezarları, Tehanu ve Yerdeniz Öyküleri gibi eserlerinde yarı gerçekçi / yarı fantastik temaları işledi. Gerçeğin katılığını hayali dünyanın saydamlığında eriten yazar, toplumsal sorunları fantastik dünyanın gerçekliğinde okura sundu.

Malafrena, yazarın bazı öykülerinde de mekân olarak karşımıza çıkan hayali ülke Orsinya’da geçiyor. Mekân, hayali olmasına rağmen anlatılanlar ve roman boyunca yaşananlar oldukça gerçekçi. Yazarın birçok eserinde yer alan hayal ve gerçek birlikteliği bu romanda da birbirini tamamlayan iki unsur olarak karşımıza çıkıyor.

1979 yılından günümüze uzanan bir özgürlük hikâyesi Malafrena. “Burada özgürce kalabileceğim zamana kadar kalamam burada.” (s.43) diyerek babasının topraklarından, Malafrena’dan, ayrılan; şehirdeki özgürlük mücadelesine katılmak için ona vaad edilen toprakları reddeden İtale Sorde’nin hikâyesi.

Baskının ve sansürün insanları susturduğu, diktatörlüğün kol gezdiği, muhalefetin kısıtlamalarla engellendiği bir ülke Orsinya. Tıpkı içinde yaşarken nefes alıp vermeye çalıştığımız, kendimize bir yer aradığımız, baskı ve korkuyla yüz yüze geldiğimiz bir başka ülke gibi. Gerçekliği ile öylece yanı başımızda duran, çok yakından tanıdığımız, bir o kadar uzağına düştüğümüz yitik bir ülke gibi. Ve bu ülkede başkaldıran bir karakter: İtale Sorde.

Başkaldırının temelinde adalet duygusu yatar. Haksızlığın karşısında duran insan, kendisini bir değer olarak ortaya koymaya çalışır. Bu değer, tüm insanlığın ortak değeridir bir bakıma. Ve bu değerle gerçekleşecektir dönüşüm. Bu, romandaki bir başka karakterin şu sözlerinde dile getirilir: “Kendini dönüştürmek için yola çıkıyorsun. Dünyayı dönüştürmek için.” (s.203) Başkaldıran insan, adalete ve özgürlüğe ulaşacaktır. Özgürlük, her şeyden önce insanın kendi içinde, kendi dünyasında gerçekleşecektir. İtale Sorde, ona sunulmuş dünyadan, “yalnız başına duruyormuş gibi” ifadesiyle tanımlanan malikâneden, elinde olan her şeyden vazgeçerek ve babasının ona sunduğu imkânları reddederek yeni bir yaşamın peşine düşer. Ve bu yolculukta novesma verba “özgürlük”tür. Ve roman kahramanı bunu şöyle anlatır: “Söyleyeceğimiz bir şey var ve bunu daha söylemedik. Kekeliyoruz. Konuşmayı öğrenmeye çalışıyoruz, bebekler gibi. Nasıl söylenir henüz bilmiyoruz. Söyleyeceğimiz şeyin birazını, zaman zaman farklı farklı dillerde, bir resimle, bir duayla, bir bilgi parçasıyla söylüyoruz. Ara sıra yeni bir şey, yeni bir kelime öğreniyoruz. Kelimelerin en yenisi. Özgürlük kelimesi.” (s.105)

Ursula K. Le Guin, içinde yaşadığımız gerçek dünyada özgür olamama sorununu hayali bir dünyaya taşırken adalet duygusuyla başkaldıran bir karakterin sözlerinde tanımlar özgürlüğü: “Sahip olunacak, saklayıp korunacak bir şey değildir özgürlük. Eylemdir. Hayatın ta kendisidir. Ama başkalarının köle olarak tutulduğu hapishanede nasıl yaşayabilirsin ki? Herkes özgürce kendisi için yaşayabilene kadar ben de kendim için yaşayamam.” (s.43) Ve İtale Sorde; roman boyunca baskıya, sansüre, diktatörlüğe bir karşı duruş sergiler, özgürlüğü hayatın ta kendisine dönüştürür ve eylemi hayatın merkezine koyar. Düşündüklerini yazmaktan ve söylemekten çekinmez. Ve tüm bunlar için ödenmesi gereken bir bedel ile yüzleşir.

1979’da kaleme alınan ve 1800’lü yılların dünyasında yaşananları anlatan Malafrena, aynı zamanda günümüzde yaşananlara dair de bir roman. Korku ve baskıyı hayatımızın her alanında hissettiğimiz şu günlerde yıllar öncesinden bugüne uzanan Malafrena’da anlatılanlar kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi; özgürlüğün ne olduğu üzerinde düşünürken sansürün, baskının ve diktatörlüğün ne olduğunu da sorgulamamızı sağlıyor. Bu dünyanın katı gerçeklerinden beslenerek hayali bir dünya yaratan yazar, kendi süzgecinden geçirerek yeniden şekillendirdiği acımasızlığı, şiddeti, faşizmi gözler önüne seriyor. Ve tüm bunlar karşısında, adalet duygusunu, özgürlük ve eşitlik için verilen mücadeleyi anlamlı kılıyor. Başka bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesi üzerinden yaratıyor Orsinya’yı. İktidarın halkı ötekileştirdiği, yok saydığı bir dünyada kendine yer bulamamış tüm insanları savunuyor. İtale Sorde, gerçek dünyada, yanı başımızda duran ama kendimizi bir o kadar da uzak hissettiğimiz, nerede duracağımızı bilemediğimiz bir başka ülkede haksızlığa karşı başkaldıran tüm insanlarda ete kemiğe bürünüyor. Haksızlığın ve adaletsizliğin ortasında insanın kendisine bir yer bulabilmesi, bulduğu bu yerde eşitliğin ve özgürlüğün olduğu yeni bir yaşam kurabilmesi belki de en zor olan. Malafrena’da dile getirildiği gibi: “Dört bir yandan esen aldırışsız rüzgârlarda insanın kendi değişken, âciz benliğindeki tek bir mumu bile yanar halde tutması yeterince zordu; nereye gittiğini bilmek şöyle dursun, tek başına ayakta durmak ve nerede durduğunu bilmek bile zordu.” (s.241)

Klasik roman kurgusuyla yazılan kitapta Ursula K. Le Guin diğer eserlerinde de işlediği gençlik, aşk, değişim, yaşamın zorluğu/anlamsızlığı, aidiyet gibi konuları da ele alıyor. Özgürlük ise tüm bu konuların merkezinde, bağlayıcı bir izlek olarak beliriyor. Yolculuk, özgürlüğe ulaşmak için. Başkaldırı, değişimi/dönüşümü gerçekleştirmek için. İtale Sorde’nin yolculuğu, içinde yaşadığımız dünyaya, ülkeye ve kendi içimize yaptığımız bir yolculuk aslında. Acımasızlık ve anlayışsızlıkla yüzleştiğimiz, yitirdiklerimize ağladığımız, yine de yarınlara umutla baktığımız bir yolculuk bu. Malafrena ise tek başına ayakta durmak ve nerede durduğunu bilmek üzerine durup düşündüğümüz bir durak. Ursula K. Le Guin’in özgürlük uğruna direnen, tutsak düşen, yaşamını kaybeden tüm insanlara bir armağanı. 

* En Yeni Söz  

MALAFRENA, Ursula K. Le Guin, Çev. Cemal Yardımcı, Metis Yayınları, 2013.

Bedo'nun Mevzusu Derin (Ayşegül TÖZEREN)

Ahmet Büke, açlık grevlerini, Kürt coğrafyasında toprağa gömülmüş kemiklerin ninesine seslenişini, ring aracında yanan mahkûmların hikâyelerini güçlü anlatımıyla öyküleştirebilmiş ve bu cesaretiyle Türkiye öyküsünde yeni bir sayfa açabilmiş bir yazar.

Büke, ilk romanında yine zor olanı deniyor. Gençlik edebiyatı alanında değerlendirilebilecek olan 'Mevzumuz Derin'le uzun anlatıya yöneliyor. 'Mevzumuz Derin'in ana karakteri Bedo'yu okur, ON8 Blog'tan tanıyor. Romanın yayınlanışından önce yazar, Bedo'yu İzmir'li genç bir blog yazarı olarak var ederek okurla buluşturmuş, tefrika halinde, Bedo'nun kâh kitapların dünyasında, kâh gerçek hayattaki maceralarını aktarmıştı. Tefrikaya alışık olmayan genç okur için birbiri içine geçmiş zincir öyküleme yöntemi bir anlamda 'yeni'yken, asıl yeni olan bir yazarın hem bir blog yazarı yaratması, ardından da o blog yazarının kahramanı olduğu bir romanı kaleme alabilmesi.

Bedo’nun mecralararası macerası blogtan romana evrilirken, okur Bedo’yu daha yakından tanımaya başlıyor. Bedo İzmir’de annesi ve babasının babası olan dedesiyle yaşayan, üniversiteye hazırlık kursuna giden bir genç. Babasıyla ilgili tek bildiği, onun bir deniz kazasında öldüğü…

Bedo’nun iki dünyası var. Birincisi, kitapların dünyası. Bedo, dedesinin ve dedesinin yakın arkadaşı olan bir sahafın da katkısıyla kitaplardan bir dünya kurabilmiş kendisine. Yazar, Bedo’ya kitaplarla ilgili şu cümleleri kurduruyor:

“Peki, istediğiniz gibi olsun.
Sizinle dövüşür sonra kitapların arasında hayatla barışırım.”

Bedo’nun kitap sevgisi göz önüne alındığında, romanın, gençlik edebiyatına ilişkin özelliklerden bir tanesi olan pedagojik açıdan olumlu davranışlara yönlendirmeyi içerdiği görülmektedir. Büke’nin gereksiz detaylardan uzak, gücünü ince ironiden ve sadeliğinden alan diliyle, ‘Mevzumuz Derin’ adlı romanı, gençlerin okuma sevgisi edinmesi ve kitaplara yönelmesi için örnek bir kitap olmaya aday. Bedo, bir kitabı okumadan önce mutlaka internetten araştırıyor, beğendiği cümleleri Ekşi Sözlük’e yazmayı seviyor. Başka bir deyişle, Büke, okuma sevgisini genç okurlarına yapay bir biçimde aşılamaya çalışmıyor. Okurlarına kendi yaşlarındaki bir gencin de pekâlâ kitaplardan zevk alabileceğini satırlarında gösteriyor.

Bedo’nun bir dünyası daha var. Yaşamak, mücadele etmek ve öğrenmek zorunda olduğu gerçek dünya. Yazar, genç Bedo’nun karşısına toplumun içinden doğan iki yapı çıkarıyor: Aile ve devlet. Bedo için ailesinin de, yaşadığı coğrafyada kurulu olan devletin de tarihi sırlarla dolu. Hem de bu sırlar, büyüklerin sen anlamazsın dediği türden… Bedo’nun yolu, ailesinin dibini kazıdıkça devletin dehlizlerine açılıyor. Devletin dibini kazıdıkça ailesinin.

Ahmet Büke, öyküdeki cesaretini ilk romanında da gösteriyor. Yazar, gençlik edebiyatının özelliklerinden bir diğeri olan toplumsal hayat içinde eleştirilmek istenene yer vererek, bir anlamda “yansıtma”yı kullanıyor. (Tepebaşlı, F. Gençlik Edebiyatı Açısından ‘BrandsTiftung) Ancak yazar, burada, gençlik edebiyatının genel yaklaşımında bir sapma yaratarak, kutsal aile kutsal devlet anlayışından sıyrılıyor. Bedo’yu aile ve devletle karşılaştırırken, onu devlet hegemonyasından kaynaklı verili değerler içinde hapsetmiyor, yakın tarihimizdeki faili meçhullerle, toplu öldürümlerle yüzleştirerek, sorgulayan bireyin tohumlarını atıyor.

Yazar, metinde zaman sarkacını geçmişe ve bugüne başarıyla hareket ettirirken, ilk kez denediği roman türünde, öyküye göre daha çok sayıda karaktere bir arada yer vermesine rağmen, tasarımda tutarsızlık tuzağına düşmüyor.

Geçmişle şimdi arasında mekik dokuyan romanda, Bedo yavaş yavaş büyüyor, hayatı anlamaya çalışıyor. Roman, A. Palatonov’dan bir alıntıyla başlıyor: “Yaz devam ediyordu…” Sonbahara girdiğimiz günlerde insan da merak ediyor: Metinden 90’larda doğduğu anlaşılan Bedo, Haziran Direnişi’ne katıldı mı? Bedo’nun mecralararası yolculuğu blogdan romana doğru geçerken, acaba tekrar blog yazımına geri dönecek mi? Bedo bize kendi kaleminden ya da klavyesinden geçtiğimiz sıcak yazı anlatacak mı? Keşke anlatsa! Büke’nin sürükleyici gençlik romanı, ‘Mevzumuz Derin’, köprülerin altından daha çok sular aksın dedirtiyor.

MEVZUMUZ DERİN, Ahmet Büke, ON8 Yayınları, 2013.

"Gençlerin Hayatlarını Kararttılar" (Cemil Kavukçu ile Söyleşi: Gülşah ELİKBANK)

Cemil Kavukçu özellikle eşsiz öyküleriyle, son dönemde bir de çocuk kitaplarıyla ilgiyle takip ettiğim, örnek aldığım yazarlardan biri. Kendisiyle ilk olarak İzmir’de bir edebiyat etkinliğinde aynı oturumun konuğu olarak tanıştım, fakat öyküleriyle tanışmam bunun çok öncesine dayanıyordu. En iyi yazar, tanışılmamış olandır, sözünü tersine çeviren yazarlardan biri Kavukçu. Bu nedenle Kavukçu’nun ilk gençlik romanı Yolun Başındakiler’i duyar duymaz, hemen alıp okudum ve oldukça keyifli olduğuna inandığım bu röportajı gerçekleştirdim. 

Yolun Başındakiler, ilk gençlik romanınız. Ustalıklı öykülerinizden sonra, çocuklar için de yazarak bizleri mutlu etmiştiniz. Acaba o çocuk romanları Yolun Başındakiler romanına zemin hazırlamış olabilir mi?

Bakın, bunu düşünmemiştim. Bir yazı yolculuğunun neyi nasıl tetiklediğini, neyin buna zemin hazırladığını bilmiyorum. Çocuklar için yazmaya da yeni başladım sayılır. Bunun için geç kaldığımı düşünmedim. Kendimi hazır hissetmem gerekiyordu. Beş çocuk kitabının ardından şimdi de bir gençlik romanı geldi. Büyük bir keyifle, kendimi o yaşlardaki bir okur yerine koyarak yazdım.

Edebiyatımızda gençlere yönelik yeterince kitap yayınlandığını düşünüyor musunuz?

Hayır, yeterince yayımlanmıyor. Çocuk edebiyatına yönelik geniş bir alan oluşmuşken gençlik edebiyatı oldukça sınırlı kalıyor. 7-12 yaş grubu çok iyi kitap okuyor da ergenlik döneminde ciddi bir düşüş oluyor. Bunun birçok nedeni vardır kuşkusuz. Biri de, onlar için yeterince bir şeyler yapılmadığı gerçeği. Kendimden biliyorum, sancılı ve zor bir ilk gençlik dönemi yaşadım. Beni ya da benim gibileri anlatan her şeye nasıl büyük bir gereksinim duyuyordum. “Batı Yakasının Hikâyesi” filminden, Steinbeck’in “Sardalya Sokağı”, “Uğurlu Perşembe” kitaplarından çok etkilenmemin nedeni buydu.

Yolun Başındakiler romanınızda, aynı mahallede oturan, hatta aynı okuldan mezun olan çocukların büyüme sürecine tanık olurken, çocukların hayata başlama noktaları benzer olsa da farklı yönlere gidebildiklerini görüyoruz. Sizce yolun başı, hangi açıdan önemli?

Yolun Başındakiler, altmışlı yıllarda bir kasabada geçiyor. O yıllarda yolun başı, ilkokul bittikten sonra başlıyordu. Ailelerin sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları çocukların geleceğini belirleyen ölçütlerdi. Ortaokul ara bir basamaktı. Durumu iyi olanlar çocuklarına bir şans daha tanıyordu sanki. Yetişkinlerin belirlediği bu yaşam haritası çok önemli. Ziyan olmuş birçok yaşama tanık oldum; hem okumaya zorlanan hem de okuması engellenenler.

Roman kahramanlarından İsmet’in okulunda her şey yasak, yüzü gülen öğretmen yok. Çizginin dışındakiler de hemen mimleniyor zaten. Bu yasakçı zihniyeti sizce aşabildik mi? Her yıl değişen eğitim sistemi, size neler düşündürüyor?

Aşmak ne kelime, yasakçı zihniyet gittikçe ağırlaştırıldı. Son on yıl içinde adlarını bile bilmediğim eğitim bakanları gelip gittikçe, bir ideoloji uğruna onlara dayatılan, hiçbir temele oturmayan sistem denemeleriyle gençlerin geleceğini kararttılar.

“Elli Yıl Sonra Durum Çok Daha Kötü”

Romanda, kızların okutulmadığı, küçük yaşta evliliğe hazırlandığı bir dönemi anlatıyorsunuz. İsmet okumaya devam ederken, ablasının okul hayatı ailesinin kararı ile bitiyor. Bu konuya değinmeyi neden tercih ettiniz?

Bu konu önemli. Ben romanımda elli yıl öncesini anlatıyorum ama sorun bugün de sürüyor. Okula gönderilmeyen kız çocukları, çocuk gelinler günümüz Türkiye’sinin yüzkarası. Elli yıl önce böyleydi, ama elli yıl sonra durum çok daha kötü diyorum.

İsmet ve içten içe sevdiği Hatice, ailelerinden gizli gizli çizgi roman okuyorlar. Bu sırları adeta onları birbirine bağlıyor. Çizgi roman okumak ülkemizde hala dışlanan bir durum mu sizce? 

Bilmiyorum. Ama dışlandığını da sanmıyorum çünkü artık klasiklerin bile çizgi roman versiyonları yapılıyor.

Siz öykülerinizde fantastiğe, büyülü gerçekçiliğe de yakın duruyorsunuz. Fakat veliler ve öğretmenler türü kendilerine yakın bulmadıkları gibi okunmasını da pek tasvip etmiyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu bir vizyon ve açı sorunudur. Çocuklar bu konuda velilerin de öğretmenlerin de çok ilerisindeler. Hatta, estetik düzeyde onlara örnek olacak düzeydeler.

Sizin öyküleriniz keskin sonlarla bitmez genelde, insan kendince devam ettirmek ister o güzelim öyküleri. Yolun Başındakiler de son sayfalarda duyulan havadislerle, devam edecek hissi bıraktı bende. Böyle bir ihtimal var mı?

Ucu açık öyküler okurun zihninde devam etmekle kalmaz onları sürece de katıp yaratıcı dünyalarını kışkırtır. Her okuyanda başka sonlara doğru açılır öykü. Ben de hep bunu amaçlamışımdır. Benim bittiğini düşündüğüm ama bitmeyen o nokta okuru nereye götürecektir? Yazmak ve okumak bir kağıdın iki yüzü gibidir; onu okurken yeniden yazarız aslında.

Siz Ankara’da yaşıyorsunuz ama edebiyatın kalbi İstanbul’da atıyor. Ankara’da olmakla İstanbul’da olmak arasında mesleki açıdan sizce bir fark var mı? Ya da yeni yazarlar için, fark eder mi?

Benim için bulunduğum mekanın bir önemi yok. Yazmak için deniz kıyısına, dağ başına vs. gerek duymuyorum. Düş gücünüzle istediğiniz her yere ve zamana gidebiliyorsunuz.

YOLUN BAŞINDAKİLER, Cemil Kavukçu, Günışığı Kitaplığı, 2013.

Bir Mikro Alan İncelemesi: "Denizli" Politik Haritalar ve Eğilimler (Mehmet Emin KURNAZ)

"Türkiye’de mevcut siyasetin temel sosyo-politik fay hatlarının veya kırılma noktalarının yerellikteki kararlılık ve sürekliliklerden beslendiğini tespit eden çalışmaların son dönem artması ile, yerel siyasallıkların önemi son yıllarda yoğun biçimde hissedilmeye başlandı. Politik konumları gereği, farklı yerlerde duran ve çatışan toplumsal aktörlerin söylemlerine odaklanan ve bu yolla yerel filtrelerin önemini merkeze alan çalışmalar ile, siyasi süreçlerin arka planında yatan, söylemsel analizlerin temas edemediği derin maddi temelleri sorunsallaştıran çalışmaların bir arada ele alındığı zengin araştırma tasarımları ortaya çıktı. Böyle çalışmalar, siyasal alana dair yapılacak sosyolojik çözümlemelerin toplumsalın asli merkezinden, sosyal ilişki ağlarından, sınıfsal konumlardan, siyasal aktörlerin strateji ve yatkınlıklarından ayrışık kavranamayacağı gerçeğini net bir şekilde ortaya koymaktadır."

Güney Çeğin’in, Laodikya Yayınevi tarafından Ağustos-2013 tarihli basılan, “ Denizli- Politik Haritalar ve Eğilimler” başlıklı çalışması da bu minvalde siyasetin ana dinamiğinin yerellik olduğu vurgusunu merkeze alarak, hem yerelliklerin kendi aktörlerini nasıl ürettiğini hem de toplumsal aktörlerin öznel-politik stratejilerini nasıl inşa ettiklerini inceleyen bir çalışma. Ekseriyetle üzerinde durulan asıl yoğunluk yine 1990’lardan itibaren ekonomik ve sosyo-kültürel bazda dinamik yapıya sahip Denizli’deki siyasal yapı ve aktörlerin sosyal, ekonomik ve tarihsel koşullar içinde geliştirdikleri öznel siyasal stratejilerin sorgulanması olarak okunabilir. Bu bakımdan çalışma, gerek mikro-siyasi düzlemde Denizli’yi gerekse ülkedeki siyasi yapının hemen her farklılığını barındırması bakımından makro-siyasi yapıyı anlamada bir kaldıraç işlevi görebilir.

Güney Çeğin’in ifadesiyle çalışmanın temel amacı; “ yerel aktörlerin birbirleriyle nasıl iletişime geçtiklerini anlamak, siyasal pratiklerini gerçekleştirdikleri esnada öznelliklerini nasıl inşa ettiklerini araştırmak ve bu süreçlerin arka planındaki “alan etkisini” (field effect) ortaya koymak.”

Yapısal-İnşaacı Sosyolojinin Temel İlkeleri, Türkiye’de Siyasal Alanın Sosyo-Tarihsel Yapısı, 2000 Sonrası Denizli’de Mahalle ve Siyasi Parti Profilleri ve Söylem Analizi olarak toplam dört bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde sosyolojide alan analizleri yoluyla maddi hayatın ritmini ve onun gündelik üretimi içindeki dönüşümlerini ilişkisel metodlarla inceleyen Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu sosyolojisi ve onun topolojik mantıksal yaklaşımı çerçevesinde “yapısal-inşacı araştırma modeli” tanıtılıyor.

Bourdieu’nun söz konusu araştırma modeline uygun olarak ele alınan çalışmanın ikinci bölümünde Denizli siyasal mikro-kozmosunu bütünsel bir analiz içinde anlamlandırmak için meselenin makro boyutuna yani Türkiye siyasal alnının genel bir değerlendirmesine girişilmiş. Bu bölümde genel yapısal bir tarih okumasıyla Osmanlı’dan bugüne uzanan sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmeler genel hatlarıyla değerlendirilmiş.

Üçüncü bölümde, Denizli’de son on yıl içinde yapılan genel ve yerel seçimlerin sonuçları “mütekabiliyet analizleri, haritaları ve Bertin çizelgeleri” ile sunularak, Denizli’nin sosyo-politik tablosunun zaman-mekan yatkınlıklar ve partiler parametreleri ekseninde dökümü çıkarılmış. Elde edilen sonuçlar üzerinden Denizli’deki siyasal farklılaşma, dönüşüm ve sürekliliklerin biçim ve süreklilikleri değerlendirilmiş.

Son bölüm ise, bir önceki bölümün ortaya koyduğu yapısal analizlerin sonuçlarıyla bağlantılı biçimde kalitatif tekniklere dayanarak yürütülen araştırma bulgularının analizine ayrılmış. Denizli’de 78 ayrı mahallede, 132 kişilik temsil matrisi üzerinden gerçekleşen çalışmada AKP, CHP, MHP ve BDP başta olmak üzere meclis dışında bulunan partilerin taraftarlarıyla da mülakatlar gerçekleştirilmiş. Yapılan mülakatlarda, bir taraftan siyaset dünyasının genel çizgilerinin gündelik hayat içindeki yansımaları, bireysel tavırlar, örnekler, kanaat ve değerler etrafında kavranmaya çalışılırken diğer taraftan mikro-siyasal düzlem ve makro siyasal düzlem temelinde zihniyet taraması yapılmış.

Yapılan söylem analizleri sonucu araştırmacının, özellikle mecliste temsil edilen dört siyasi parti seçmeni için ortaya çıkardığı ilginç bulgular söz konusu. Çeğin bu bağlamda; Denizli’de yerel siyasete dair parti taraftarlarının hassasiyetlerini, Kürt sorununa dair yaklaşımları, Ergenekon davasına dair düşünceleri, din ve siyaset algısını, ordu ve demokrasiye dair yaklaşımları, kısacası iç ve dış politikaya dair ortaya çıkan söylemleri analiz ediyor. Çeğin; buna göre AKP’li seçmeni pek çok siyasi perspektifi kapsaması ve sağın merkezi konumuna gelmesi bakımından “çok-yönlü”, CHP’li seçmeni kalıplaşmış katolog dilinden ötürü “pasif”, MHP’li seçmeni oldukça bariz kötümser tavrıyla “sinik” ve BDP’li seçmeni de ideolojik donanım açısından “aktif” olarak tanımlamış. Çalışmada, siyasetin arka planını şekillendiren daha başka ilginç bulgulara da tanık olacaksınız.

Denizli- Politik Haritalar ve Eğilimler başlıklı bu çalışma; araştırma yöntemi, makro ve mikro düzlemlerdeki incelemeleri ve bilhassa söylem analizleri üzerinden mevcut reel politik yapıyı bilimsel bulgulara dayalı ele alması bakımından yayınevinin de belirttiği üzere “2013 Haziran’ında ülkemizde yükselen siyasi atmosfere pararel olarak, hararetle gündeme gelen yerel ve genel seçim tartışmalarına yönelik açılımlar sağlamaya da aday nitelikte”. 

Denizli Politik Haritalar ve Eğilimler, Güney ÇEĞİN, Laodikya Yayınevi

Adaletin Pençesi: Hasan Sabbah (İnan GÜNDOĞDU)

Sabbah fedaisine sorar: “Gerçeğin sebebini öğrenmek ister misin?”

- Öyle ise dinle. Bu senin son şansın. (…) Gençliğimde iki arkadaşım ile kutsal bir yemin ettim: Bunlardan birisi öldürdüğün vezir idi, öteki de şair Ömer Hayyam. Bu taht hırsızlarını alt etmeye yemin etmiştik. Planlarımızı gerçekleştirmek için, toplumun en üst seviyelerine ulaşmaya çalışacak ve bu çabalarımız sırasında birbirimizi tüm gücümüzle destekleyecektik. Ben araç olarak Ali taraftarlarını kullanmaya karar vermiştim. Çünkü bunlar Bağdat halifesine dolayısıyla da Türklere karşıydılar. Vezir ise Selçukluların hizmetine girmeyi yeğlemişti. Önceleri onun seçtiği yol emellerimizi gerçekleştirmek için gereğinden uzun olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle onunla konuşmak istedim. Ama hala bu çocukça düşüncelere inandığımı işitince çok şaşırdı. Her ne kadar saraya girmeme yardım ettiyse de kısa süre sonra benim eski kararlarıma bağlı kaldığımı kabul etmek zorunda kaldı. Nüfuzumun giderek arttığının farkına varınca beni yok etmek için elinden geleni yapmaya başladı. Ve bir süre sonra sürgüne gitmeye mecbur kaldım. Gençlik rüyamız böylece sona erdi. Ömer Hayyam ise şarap içiyor, kadınları seviyor, kaybettiği özgürlüğüne yanıyor ve dünyadaki her şeyle alay ediyordu. Fakat ben dayandım. Halkın kayıtsız ve tembel olduğunun farkına vardım. Onlar için kendimi harcamaya değmezdi. Boş yere onları uyandırmaya ve aydınlatmaya çalışmışım. İnsanların büyük bir kısmını hakikatin ne olduğuna, ilgi duyduğuna inanıyor musun yoksa? Umurlarında bile değil! Tek istedikleri rahatlarının bozulmaması ve hayal güçlerini canlı tutmak için masallar. Veya kimin haklı kimin haksız olduğunun onlar için bir anlam ifade ettiğini mi düşünüyorsun? Asla! Yeter ki onların zavallı isteklerinin bir kısmını tatmin et. Artık kendimi boş hayallere kaptırmak istemiyordum. Mademki insanlık bu şekilde, artık ben de ulvi amaçlarıma ulaşmak için onu kullanacaktım.

Vladimir Bartol, Fedailerin Kalesi Alamut adlı kitabında Hasan Sabbah’ın hikâyesini böyle özetliyordu. Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile çocukluk arkadaşı olan Hasan Sabbah, bu kısa anlatıda adalet ve eşitlik için mücadele edeceklerine dair yeminler eden fakat sonrasında bu yeminlerini unutanlara -özellikle Selçuklu devletinin başveziri olan Nizamülmülk’e- karşı sömürülen köylülerin, kavimlerin, ezilen şehirli esnaf ve zanaatkârların yanında bir mücadele başlatır. Resmi İslam tarihine göre ‘sahte cennet ve cinayet şebekesi lideri’ olarak görülen Hasan Sabbah, kimi tarihçilere göre politik, teolojik ve askeri dehasıyla ‘adalet ve eşitlik’in yeryüzündeki temsilcilerinden biridir.

Çocukluğundan beri matematik, mimari ve teolojiyle ilgilenen Sabbah, İsmaili hareketiyle 17 yaşında tanışır. Sıkı bir İsmaili savunucusu olan Sabbah, gösterdiği ödünsüz mücadele ve davaya olan inancı sayesinde uzun süre görev yaptığı Deylem bölgesinde dailiğe (örgütçü-propagandacı) getirilir. Deylem’de sadece İsmaili propagandası yapmaz Sabbah, aynı zamanda Selçuklu devletine karşı daha iyi mücadele edebileceği korunaklı bir kale arıyordur. Uzunluğu 54 km, eni ise 5.4 km olan Alamut Kalesi, Sabbah için bulunmaz nimetti. 4 Eylül 1090 tarihinde çatışmaya bile gerek kalmadan Alamut’u teslim alan Sabbah, 35 yıl boyunca, yani ölünceye kadar kalesinden hiç çıkmadı ve Amin Maalouf’un deyimiyle dünyayı titretti.

Ortodoks-Sünni İslamına karşı mücadele eden Hasan Sabbah, Nizari İsmaili devletinin kurucusudur. Başlarda Fatimi İsmaili devletinin emrine amade olan Sabbah, ezilenlerin adalet ve eşitlik mücadelesine kendini o kadar adamıştı ki, Fatimilerin tutuculaşıp, ‘adalet’ adı altında sömürgeci politikalar geliştirmesi, onu, Fatimilere karşı da mücadeleye sevk etmişti. Böylece Fatimi İsmaililerden ayrılıp Nizari İsmaili hareketini kurmuştur. İslamiyet içinde mücadelesini büyüten, Sünni-İslam karşıtı bir gelenek yaratan Sabbah’ın Nizarileri; inşa ettirdiği kütüphanelerle, yetiştirdiği fedailerle ve Narodnikler’le özdeşleşen devrimci şiddet öğretisiyle Suriye, İran, Irak ve Hindistan gibi ülkelerde muazzam etkiler yaratmış ve sadece Selçuklulara, Memlüklere, Abbasilere, Eyyübilere değil istilacı Haçlılara dahi direnmiş ve başarılı olmuştur.

Mustafa Yurt tarafından yazılan ve çizilen Hasan Sabbah çizgi-romanı Fabulinus Kitap tarafından basıldı. Büyük bir titizlikle araştırılmış ve çizilmiş olduğu anlaşılan çizgi-roman, Türkiye yazın tarihi için de önemli bir iş yapıyor. Yurt’un hem Hasan Sabbah özelinde hem de çizgi-roman özelinde giriştiği bu çaba takdire şayan nitelikte. Çünkü, Hasan Sabbah gibi ‘tehlikeli’ ve çeşitli spekülasyonlara açık bir ismin hikâyesini dile getirebilmek için hem politik olarak cesaret sahibi olmanız hem de sorumluluk sahibi bir yazar-çizer olarak bütün bu tartışmaları süzgeçten geçirebilecek eleştirel ve ideolojik bir pozisyona ihtiyacınız var.

Hasan Sabbah’ın adalet ve eşitlik mücadelesini kaleme alan Yurt, bazı ayrıntıları çalışmasına almamış haklı olarak. Örneğin Fatimi İsmailileriyle girdiği mücadeleyi hikayenin dışında tutmuş. Hikâye, Hasan Sabbah’ın Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile arkadaşlıklarından başlayarak, -aradaki doğru zaman sıçramalarıyla- Selçuklu devletinin başveziri Nizamülmülk’ün ve tahtın sahibi Melikşah’ın suikastleriyle son buluyor.

Çizim tekniği açısından gerçekçi ve gerçeküstü bir anlatım kullanan Yurt’un çizim dili “grafik-roman” diye adlandırılan ya da yoğun taramaların yapıldığı klasik çizimlere pek benzemiyor. Anlatımı güçlendirmesi ve görsel atraksiyon için bazı sahneler -örneğin rüya sahneleri- gerçeküstü bir çizimle aktarılmış. Dramatik aksiyonu ve örgüyü kuvvetlendiren -özellikle renk kullanımındaki (kırmızı, siyah ve beyaz)- seçimleri ve keskin çizgileri, Hasan Sabbah’ın adalet ve eşitlik mücadelesinde yürüttüğü devrimci şiddet politikasına ve heyecan yüklü hikayesine uygun bir anlatım dili olmuş.

Mustafa Yurt’un Hasan Sabbah çizgi-romanı hem kendi türüne deneysel bir katkısı olması hem de ‘aykırı’ bir isim olan Hasan Sabbah’ın hikâyesini anlatma cesaretini gösterdiği için haddinden fazla ilgiyi hak ediyor.

Hasan Sabbah, Mustafa Yurt, Fabulinus Yayınevi

Daha Güzel Bir Dünya İçin (Feride Cihan GÖKTAN)

21. yüzyılda uzayın yakına geldiği ve neredeyse robotların hakimiyetine gireceğimiz iki binli yılların ilk çeyreğine eriştiğimiz bu modern dünya günlerinde ne yazık ki yok sayıldıkları bir çok ülkede olduğu gibi hala bu ülkede kadınlar derdest edilmeye devam ediliyor. Ellerinden ayaklarından kelepçelenip dünya nereye giderse gitsin siz kadınsınız,doğuracaksınız hem de üç tane,kürtaj yasak, sokağa filan da çıkmayacaksınız, kocanızın dizinin dibi yeriniz diye ataerkil bakış açısı kaba bir nesneleştirmeyle, kadının toplumsal yeri ve rolü biteviye tekrarlanıyor. Kadınlar doğuruyor, erkeklerden daha ucuza çalıştırılıyor, babasız çocuklar yetiştiriyorlar,dövülüyorlar, sokak ortalarında öldürülüyorlar. İkibinli yılların ilk çeyreğindeyiz ama kadınların kadim yalnızlıkları hele böyle bizim gibi yarı cahil /cahil toplumlarda hiç değişmedi. İktidarın, muhalefetin, mahallesinin baskısıyla kocaman bir boşluğun içine itilen şiddetin ve acımasızlığın büyümesiyle gittikçe de güçsüzleşen kadını kurtaracak en önemli faktör bu konuda farkındalığı gelişmiş insanların sayıca artmasıdır. Kadını nesneleştiren onu bir rahim iki yumurtalık tanımlamasının içine hapseden söylemlerin yerine onları özneleştiren söylemlere ihtiyacımız var. Özellikle kadın yazarların gelişmiş kadın duyarlılıklarıyla yazdıkları metinler bunun için var bence;öyküler,şiirler,romanlar.

Esma Zafer Ertan.Egeli Kadın Yazarlar Platformu üyesi. İzmir körfezinin özgür maviliğinde yaşarken kadınların daraltılmış ufuklarını,bu maviliğe hiç yakışmayan grileşmiş kadın hayatlarını dert etmiş kendine, daha çok özgürlük daha çok mavi için öyküler yazmış ve şimdilerde piyasadaki bir çok kadın öykü kitabı içinde kulvarda yerini almış durumda. Bir Bilet Lütfen kadın dostu bir kitap. Yazar bu ilk öykü kitabında derinlerdeki toplumsal yaraları deşmeye çalışırken örselenmiş kadın ruhunun yansımalarını da daha iyi görelim diye yüzeye çekmeye çalışıyor. Öyküler olay örgüsünden çok ruhsal çözümlemeler aşamasında okutturuyor kendini. Öyle ki bazı öykülerde yazarın kadın duyarlılığı o kadar incelmiş ki okurun kadın olması gerek, bu öykü sadece başka bir kadın tarafından algılanabilir dedirttiriyor insana.

İlk öykü "Ankanın Yaşamı" kocaman kalabalıklar içinde evli barklı ama yalnız bir kadının iç çırpınışlarının nasıl da mutsuz bir sona ulaştığını anlatırken,bir sonraki öyküde kasaba hayatlarındaki çaresizliğin bazen şehre kaçışlarla umutlara evrildiğini duyumsuyoruz. Kadının bastırılmış cinselliğinin ve öğretilmiş, dayatılmış toplumsal rollerinin nasıl da derinlerde sıkışıklık, mutsuzluk,incinmişlik yarattığını sade anlatımıyla okura geçiriyor.. Erkek ve kadın arasındaki derin uçurumun her an farkında olan yazar; bu uçurumlara , toplumsallaşma ve birey olma arasındaki uzak mesafeler de eklenince modern yaşamın yalnız ve çaresiz insanlarını kadının gözünden öyküleriyle canlandırmaya çalışmış. "Geç Kalan" öyküsünde arnavut kaldırımlarında yürümekte zorlanan ince topuklu ayakkabılı kadın günümüzün modern şehir kadınını çok güzel tarif ediyor bence...Israrla sokaklarımıza döşenen arnavut kaldırımlarında vazgeçemediğimiz ince topuklu ayakkabılarımızla yürümek gibi bir şey kadın olmak. Oysa kadınlar kendi kimlikleriyle rahat yürümeli, yollarında ataterkil düzenlerin engelleyici girintileri ve çıkıntıları olmamalı.

Ege Kadın Yazarlar Platformu grubunun başka bir üyesi M. Miskioğlu'nun kitap hakkındaki yorumlarını da bu yazıya aktarmak istiyorum. Şöyle demiş Miskioğlu:

" Hayata bağlayan yanını ve bir sevdiğini kaybeden, umut aramayı bırakmış ancak umutsuzlukla barışmış yalnız insanların yanı sıra, gündelik -ve genellikle zorluklar içeren- hayatın biteviyeliğinde sıkışan, nefes almaya uğraşan, özlemlerine, hatta umutlarına ve güçlü içgörü özelliklerine rağmen kendiliğinin döngüsünden çıkamayan kadınlardan oluşan öykü kişileri dikkat çekiyor. Kitap boyunca yer yer gülümseten mizahın ve açık net üslubun tüm rahatlatıcılığına karşın, hüzün eksik olmuyor üzerimizden…"

Kitap Dostoveyski'nin "herkesin yolu ayrı" sözüne atıfla başlıyor.Ülkemizde bugünlerde yüksek tondan vurgulanarak kadını daha çok nesneleştiren aynılaştıran aslında hiçleştiren ataerkil söyleme karşı durmak için "herkesin yolu ayrı" demek gerekir; ve ilave etmeli "bir bilet lütfen"...

Daha güzel bir dünya için.

BİR BİLET LÜTFEN, Esma Zafer Ertan, Neziher Yayınları, 2013

Kadınlar Vardır (Pınar CİVAN)

Paris’e gelip Panthéon’u görmeyen yoktur. Girişinde “Vatanın Şükran Duyduğu Büyük Adamlarına” yazan, kilise olarak inşa edilip laik bir anıt mezar olarak kullanılan binanın kubbesini Paris’in birçok yerinden zaten görürsünüz. İnşaatın, Fransız ihtilalinin ilk yıllarına denk gelen tamamlanma aşamasında “Büyük Adamlar” yazarken ciddiydi Fransızlar. Bugün Panthéon’da ebedi istirahatle onurlandırılan 71 adama karşılık sadece 2 kadına yer var. (Bu kadınlardan biri Marie Curie, diğeri ise Sophie Berthelot - kimyager Marcellin Berthelot’nun karısı, aynı anda ölen karı kocanın vasiyetleri beraber gömülmek olduğu için Sophie Berthelot da Panthéon’da yatıyor- )

İşte Fransız kadın hareketi temsilcilerini ve feministleri uzun süredir rahatsız eden bu eksiklik, Fransa Milli Anıtlar Merkezi ve Comédie-Française işbirliği ile ilki 17 Eylül’de George Sand ile başlayacak okuma günleri aracılığıyla bu sonbaharda sembolik olarak giderilmeye çalışılacak. George Sand okumasını 24 Eylül’de Colette, 1 Ekim’de ise Olympe de Gouges izleyecek. Okumaların devamının ilkbaharda gelmesi için Milli Anıtlar Merkezi internet sitesinde bir anket başlatarak, Panthéon’a sembolik olarak başka hangi büyük kadınların girmesini istediklerini Fransızlara sordu. Araştırmanın ilk 2 gününde 12 bin anket dolduruldu bile. Anketi dolduranların çoğunluğu erkek miydi yoksa kadın mıydı tahmin edin bakalım.

Edebiyat ve kadın demişken geçen sayıda Fnac okuyucu ödüllerinin adaylarını saymıştım. Peki ödülü kimin kazandığını merak ederseniz, müzisyen Jullie Bonnie ilk romanı olan Chambre 2 ile birinciliği kazandı. Chambre 2, aynı anda 2 farklı işi ve hayatı yürütmeye çalışan bir kadının hikayesi.

Sabit Fiyat Uygulaması

Fransa geçtiğimiz haftalarda sadece edebiyatta kadınları tartışmıyordu. Fransa ve Almanya yakın (ve uzak) tarihlerinin birbirine bağladığı 2 ülke. Fransa cumhurbaşkanı François Hollande ile Almanya cumhurbaşkanı Joachim Gauck Eylül ayının ilk haftası, Nazi işgali altındaki Fransa’da sivillere yönelik en ağır katliamın yapıldığı Oradour köyünü ziyaret etti. Bu bir Almanya cumhurbaşkanının Oradour’u ilk ziyaretiydi. 2 ülke arasındaki işbirlikleri bazen böyle sembolik ama tarihsel önemde bazen de daha gündelik ve pratik çerçevede devam ediyor. İki ülkenin en üst düzey yöneticileri sembolik olarak bir araya gelirken, Alman ve Fransız kitap piyasası aktörlerinin temsilcileri de Berlin’deki bir kültür fuarında ortak bir bildiri yayınlayarak AB’nin Avrupa’nın kültürel birikim ve gelişiminin devamlılığı için rekabet koşulları ve eşitlikçi uygulama adımları atmalarını istediler. Kıta Avrupa’sındaki en büyük kitap piyasasına sahip 2 ülkenin ortak hareket kararı, bu alanda bir ilk. Yayıncılar özellikle e-kitaplarda da fiyat sabitlenmesi ve e-kitapların da vergilerinin düşürülmesi ile yazar ve yayıncı haklarının reformunu talep ediyorlar. 28 AB ülkesinin 11‘inde kitaplarda sabit fiyat uygulaması geçerli ve uygulamanın savunucuları bunun Avrupa’nın kültürel çeşitliliğine katkıda bulunduğunu belirtiyor.

Hayat Bizi Çağırıyor… (Onur AKYIL)

Duygu Kankaytsın’ın ilk şiir kitabı ‘HAYATÇAĞIRAN’, Şiirden etiketiyle Nisan 2013’te okuyucusuyla buluştu. Kankaytsın, okuyucunun farklı edebi alanlarda karşılaştığı bir isim; çeviri, söyleşi, eleştiri yazılarından da tanıyor okur onu. Hal böyle olunca, okurun Duygu Kankaytsın’ın kitabını daha derin bir okumaya tabi tutacağı açık. Çünkü yalnızca şiir yok ortada; şiirin kuvveti / etkisi her ne kadar ağır bassa da, edebiyata geniş bir çerçeveden bakabilen / edebiyatı geniş bir çerçeveden görebilen bir isim var karşısında. ‘Sıkı’ bir şeyler beklemek hakkı bu yüzden okurun; kitabı / şiirleri okumaya başladığında da yanılmadığını görüyor okur.

‘Şimdi Kül’ ve ‘Şimdi Hayat’ isimli iki bölüme ayrılmış kitap. İlk bölümün ilk şiiri olan ‘Kendini Bölüşmek’ her şeyden önce adıyla zaten okura ‘hazırsan başlayalım’ der gibi. Şirin ilk dizesi de ne uzun soluklu bir yolculuğa çıktığınızı hemen sezdiriyor size: ‘koparsan gökyüzünden, ansızın yaşlanırız’. İlk şoku atlatmak dedikleri bu olsa gerek; bu dizeden sonra insanın kitabı kapayıp, bir süre düşünesi geliyor… Gerçekten etkili ve bu şiirin tümünde de yoğun olarak görülebilen soyut / somut çarpışmalarının en uç örneği. Örneğin, hemen ardından gelen dizenin söylediği ‘evrenin aralığında birikir güvercinler’ de aynı sarsan korkunçlukta. Hem bu şiiri hem de diğer şiirleri okuduğunuzda gördüğünüz başka bir şey daha var; sanki Kankaytsın sizi çok yukarılardan bir yerden alıyor ve yavaşça şiir boyunca yere indiriyor; hafifletiyor düşüşünüzü. Anlayın ama canınız yanmasın istiyor; öyle yazıyor / öyle kuruyor. Bölüm başlarındaki alıntılar da gizliden söylüyor bunu; örneğin ilk bölüm Oktay Rifat ve Cioran alıntısıyla açılıyor; Cioran şöyle diyor orada: Hüzün, hiçbir mutsuzluğun doyuramadığı bir iştah.

Mesela ‘Kirli Umutsuzluk’ şiirinde yer alan ‘gökyüzü, iyi ki benden yana’da, böyle bir algının iz düşümü; ancak yer yer bu durum işlevsel olarak kendine farklı alanlar açabiliyor. Aynı şiirin içinde yer alan ‘yatağım sırılsıklam özlemekten’le birlikte şiirin kolonları olarak beliriyorlar. İlginç ama başarılı olduğu kesin.

Kitapta / şiirlerin içinde ilerledikçe elbette Kankaytsın’ın şiiri nerede aradığı / ona nasıl ulaştığı da daha net anlaşılmaya başlıyor. ‘Tenim Islaklığınla’ şiirinin adındaki kesik bütün şiire sinmiş ve o kesikte pıhtılaşan kan kendini şiir kıldığının ziyadesiyle farkında olan soylu bir söyleme dönüşmüş: ‘sonra boynumu güzelleştir / incirle beni derinimden soyup / bir masala yaz / birimiz bugün nedense dalgınlık’. Burada aslında gizli bir tarihsellikte var ama yalnızca, açıkçası çok okuyanların / okuduklarını unutmayanların yüzüne değen / içine işleyen bir tarihsellik bu. Dizelerde sadece Duygu Kankaytsın yok; elbette onun dizeleri ama ta ötelerden bir yerden Portia’nın, Ophelia’nın sesi duyuluyor; eşlik ediyor bu kadınlar başka bir kadının sesine / ruhuna.

‘Yüzsüz Yalan’ şiiri de gerilim açısından yukarıda örneklediğimiz şeylere başka bir boyut kazandırıyor. Şiirdeki kırılmalar ‘insan olsaydım sevmezdim seni’ / ‘yüzüm olsaydı sevmezdim seni’ ve ‘aşık olsaydım sevmezdim seni’ üzerinden bir gerilim hattı oluşturmuş. Buradaki tersinlemenin aslında giderek insanın olumsuzlanmasına değil olumlanmasına, daha doğrusu çıplak bir insan algısının oluşmasına vardığı söylenebilir rahatlıkla. Bunu başarılı, güzel, içten hatta hakiki kılansa tasarlanmış bir havadan ziyade, ‘işte insan’ rahatlığında düşünülmüş / yazılmış / söylenmiş olması.

Kitabın içinde yer alan ‘zor’ şiirlerden biri de ‘Düşün Ölümü’. Kendini bir kaotik adlandırmayla ayrıksı kılan bu şiirin içinde insan özne hem içerden hem dışarıdan okunmuş Kankaytsın tarafından. Sözün, sözcüğün kendini rahat bıraktığı, nereye gideceğini önemsemediği bir kullanım var; ‘avucunda, sıktıkça yok olan dünya / çekiştirdikçe yırtılan gökyüzü / karnına gömülen çınar / ciğerlerinde boğulan deniz’. Görmekle, anlatmak arasında bir özne yitimi var ve şiiri gerçekten ‘zor’ kılıyor. Kimin sesini taşıdığı belli olmayan bir şiir her zaman için en etkili şiirdir: ‘zaman, büyüyen bir canavar / sabahı yabani, bir günü daha çalındı çalınacak / iş dönüşü karanlık karşılayacak onu / kör edilmiş uzandığı pencere / köpeği sokağa atılmış / bir kez daha öldürülmüş / sandığında sakladığı düş’.

Tüm bunlarla birlikte, şiirin şüphesizliği hakkında Duygu Kankaytsın’dan öğrenilecek çok şey olduğunu söyleyen bazı dizeler de şunlar; ‘Düşerken’ şiirinde ‘çukur açıyorum / öpsem dedim seni bir kez / sarmısak döverken havanda’, ‘Burkulmuş’ şiirinde ‘yorgunum ama ikimize uyanıyorum’, ‘Kar Pastası’ şiirinde ‘ayrıntılardan yüz buluyor kalbim / sakın, yarısıyla yetin hiç olmazsa’, ‘Sancı’ şiirinde ‘nasıl olsa azalan sabahlara / uyandıramaz artık arkadaşların seni’…

Sonuç olarak Duygu Kankaytsın’ın özümsediği bir hayatın söyleyeni olduğu açık. Sindirilmiş şeylerin dili bu, korkudan uzak, içinden hayatın. Yüz yüze gelmek gibi, bir şey söylemeden yalnızca bakarak anlatmak gibi olup biteni. ‘İnsanın her hali’ denen şeyi / şeyler toplamını çoğaltmak boyuna. Kırılmayan yerinden insanın, insanın hep sağ kalan yanından konuşmak hüzün ve hayat adına. Sevince çevirmek sözlerin ağırlığını. Zor iş, zor şiir. Başka bir şey söyleyen, hevesten uzak…

Ve hep olduğu gibi son bir alıntı:

‘elindeki sardunyadan dökülür sana gök / anılardan eskil buluşmalara / gecikerek diş izlerine saklanır / yağmur sonrası kokan melez duygu’ya / uyuyakalır öylece yalın, öylece düğüm / aşk romanları girer ara sıra / biz, yer ve yüzünün arasına // dünya, bir kış daha geri al’

HAYATÇAĞIRAN, Duygu Kankaytsın, Şiirden Yayınları, 2013. 

Orada Öylece Kal "Kayıp Şey" (Funda DEMİR)

İtiraf etmeliyim ki; adı dalgınlık mı, safsaklık mı bilmiyorum. Bugüne kadar onlarca şeyimi kaybettim. Kimisinin arkasından günlerce öfledim pöfledim, kimisini neyse ki, n’apalım diye geçiştirdim. Ne kimlikler, akbiller, kitaplar geldi geçti de; hiç biri mor hırkam kadar üzmedi beni. Hem çok severdim, hani üzerinizden çıkarmadığınız şeyler vardır ya, öyleydi... Hem de iki dakika öncesine kadar çantama asılı olduğuna emindim, düşürsem bile arkamda olmalıydı. Ama yoktu. Yıllardır her İTÜ şenliği çağrısı duyduğumda hala aklıma ilk önce hırkam gelir. Yıllar sonra bir köşeden çıkıp bulunacakmış gibi hissederim.

Kayıp Şey'le tanıştığımdan beri biraz daha umutluyum. Shaun Tan imzalı bu kitap, bu çizgi roman, bu sanat eseri ne derseniz diyin bana iyi geldi. Shaun Tan benim Kızıl Ağaç'la tanıdığım, olağan üstü bir adam. Türkiye'de yayımlanan ilk kitabı Kızıl Ağaç ile 2011 yılında İsveç’in ünlü çocuk kitapları yazarı Astrid Lindgren anısına her yıl verilen ve çocuk edebiyatı alanında en büyük ödül olarak kabul edilen Alma ödülünü kazandı. Kendi çizim ve yazılarından oluşan yaklaşık 20 çocuk kitabı bulunan Shaun Tan'ın The Lost Thing adıyla sinemaya uyarlanan filmi, 2011 yılında en iyi kısa animasyon Oscar’ı kazandı. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Kayıp Şey daha kapağıyla okuyucuyu tavlıyor desem yeridir. Çizimleri de kendisi yapan Shaun Tan bu konuda oldukça başarılı. Arka kapaktaki "kenar mahalleden selamlar" başlıklı kartpostal, federal sansür bakanlığı mühürü ve gazete ilanları ayrı bir yazı konusu bile olabilir.

İlgilenecek daha önemli şeyleri olanlar için diye başlayan hikâyemiz, isimsiz bir çocuğun (ki arka kapaktaki kart postala dayanarak kendini arayan bu çocuğun Shaun olduğunu söyleyebilirim) yıllar önce bir yaz tatilinde sahil kenarında Kayıp Şey'i bulma öyküsüyle başlıyor. Başlangıçta ne olduğunu anlamadan yanına giden çocuk, Kayıp Şey'le vakit geçirdikçe kimsenin onu almaya gelmediğini ve gerçekten kayıp olduğunu anlar. Bir süre sorup soruşturduktan sonra onu en yakın arkadaşı Pete'nin evine götürür. Görünüşü hayli garip ve kasvetli bu şey için Pete; "bazı şeyler herhangi bir yerden gelmez, birine ait değil sadece kayıptırlar işte..." deyince onu sokağa terk etmekten korkan çocuk için tek çare şeyi eve götürmek olur. Ailesi başlangıçta farketmese de, sonraları kayıp şeyi evde istemez. Onu bir süre garajda saklayan çocuk, bunun iyi bir çözüm olmadığını bilir. Kara kara düşünürken Federal Ivır Zıvır Bakanlığı'nın ilanını görür. Kayıp Şeyler için onları gözden uzak tutacak deliklerin mevcut olduğunu duyunca şeyi yanına alıp yollara düşer. Penceresiz, gri, yüksek binaya geldiklerinde kederli sesler çıkaran şeyi duymadan edemez. O sırada üzerinde işaret olan bir kartvizit uzatan biri kısık sesle " burası unutmak ve terk etmek içindir, şeye değer veriyorsan bunu yapmamalısın" der. Kartviziti bir işaret olarak gören çocuk yine yola koyulur. Kolay değildir bu. Sonunda aramadığınız sürece asla bulamayacağınız bir sokakta büyük bir kapı bulurlar. Kapı açıldığında oraya ait olmayan ama halinden memnun görünen birbirine benzemeyen onlarca şey görürler. Mutlu gözüktükleri için çocuk, şey ile vedalaşır ve gazoz koleksiyonunu düzenlemek için eve döner. Ara sıra etrafta oraya ait olmayan bir şey gördüğünde şeyi hatırlayan çocuk sanırım giderek her şeyin tek tipleştiği, kalabalıklaştığı, bakmaya korkar olduğumuz bir dünyada artık kayıp şeyleri görememekten yana dertli şu sıralar. Oldukça duygusal bir hikâye Kayıp Şey. Felsefenin temel sorularından ben kimim, ve ait olduğum yer neresi sorusundan yola çıkan Kayıp Şey, kaybettiklerimizin sadece elle tutulur, gözle görülür şeyler olmadığını anımsatıyor isimsiz çocuğun verdiği emekle. Ailesinin görmediği, en yakın arkadaşına derdini anlatamayan kendi halinde isimsiz bir çocuğun hayata tutunma rehberi bu yolculuktan geçiyor.

Bu arada, kitabın sayfalarından poster yapmak istediğim doğrudur.

Kayıp Şey
Shaun Tan
Çeviren: Sinan Okan
İthaki Yayınları, Aralık 2012, 32 sayfa (7+ yaş)

Faşizm Şapkadan Çıkmadı (Onur KOÇYİĞİT)

Sosyal faşist kavramı, bize 60’ların sonu 70’lerin başında angaje olmuşsa da tarihsel bağlamı daha eskidir. 70’lerden bir örnek vermek istiyorum: Bugünkü PKK’nin lideri Abdullah Öcalan, Ankara’da okurken, Ankara Devrimci Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) üyesidir. Öcalan, derneğin yönetiminde de bulunmuştur ancak daha sonra yönetimin sosyal faşist-Maocu bozkurt şeklinde nitelenmesi ve revizyonist tavırlar alması üzerine dernekten ayrılmıştır, ki günümüzün sosyal faşistleri Doğu Perinçek ve o zamanki arkadaşları “yollarına” devam etmişlerdir. Nedeni bellidir; kendini solcu/sosyalist zanneden sağcıların ve liberallerin revizyonist tavırları/davranışları. Perinçek’in İşçi Partisinin durumu da ortadadır.

Yazıya böyle girmemin sebebini aşağıda detaylandıracağım. Bu örnekler, bize çok yakın tarihlerden ulaşsa da tartışma daha eskidir. Henüz dünya savaşlarından söz edilmeyen, 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında büyük tartışmalarla başlamıştır. Marx’ın Kapital’i yayınlamasını takip eden süreçte, ekonomi ve toplum yasalarının yetersizliğinin gün yüzüne çıkmasıyla tartışmalar daha da alevlenmiştir.

Zeev Sternhell, ’35 Polonya doğumlu bir Yahudi. Annesi ve ablası Naziler tarafından katledilmiş. ’65-’70 yılları arasında Kudüs İbrani Üniversitesi’nde politika ve tarih eğitimi almış ve hala aynı üniversitede hoca olarak çalışıyor. Faşist İdeolojinin Doğuşu kitabıyla, bu tartışmaların ve faşizmin ortaya çıkış zamanının izlerini sürüyor. Günümüz şartlarında düz bir ırkçılık tanımlamasında vücut bulan faşizmin, sanılanın aksine, bir kopuş ideolojisi olarak görüyor ve kültürel fenomen olarak algılanması gerektiğini söylüyor:

“… faşizmi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından biri olarak ya da savaş sonrası krize karşı basit bir burjuva savunma refleksi olarak görmeye devam edersek yüzyılımızın bu başat fenomeninden hiçbir şey anlamamış oluruz.”

Elbette, faşizm, bugünkü anlamıyla çok farklı bir yerde değil ancak tarihsel süreci ziyadesiyle önemli. Kopuş ideolojisine ve bu olgunun yarattıklarına dönersek, daha önemli bir meseleyi göreceğiz. Faşizm, Marksizmin öngördüğü “kapitalizmin çökme aşamasında ortaya çıkan basit bir anti-ploreter tepki” değildir diyor Sternhell; tıpkı liberalizmin ya da başka bir değişle klasik liberallerin, liberteryenlerin karşısına çıkıp totaliterleşen rejime karşı çıkan Marksizm gibi. Faşizm de liberalizm ve Marksizm ile kıyasıya bir çatışma içine girmiştir. Her ne kadar 19. yüzyılın hemen başında Marksist praksisi reddetmeyip Hegelci yapıyı ve Marksist rasyonalizme saldırsa da faşizm için esas düşman tarihsel materyalizmdir. Böyle bir çatışma ortamında doğması, amiyane tabirle, “öncüllerinin” beğendiği taraflarını alıp beğenmediklerini rafa kaldırması doğaldır. Şöyle diyor Sternhell;

“Faşist ideolojiyi biçimlendirecek (…) önemli bileşen, liberal ve burjuva karşıtı milliyetçiliğin de paylaştığı Marksizmin materyalizm karşıtı revizyonudur.…

Faşizm, Avrupa kıtasının modernleşmesnin sonucu olan belaları ortadan kaldıracağını iddia eder. Toplumun karşıt gruplar halinde parçalanmasına, bölünmesine, piyasaya fırlatılmış basit bir metaya dönüşmüş olan bireyin yabancılaşmasına çare bulmak ister.”


Stenhell’in bu son önermesi, faşizmin kültürel ve entelektüel hayata karşı büyük bir saldırıya başlamasının da nedeni olarak görülmeli. Hem topluma hem de bireye düşman olan bir kültür hareketi başlatılmıştır artık. (Örnekleri bu yazıya sığmayacak kadar fazladır.) Mussolini’ye İtalyan Faşist Partisi’nde sivrilmesine yardımcı eden, hatta ideologu denilebilecek derecede yakın ilişkiler içinde olan Tommaso Marinetti’nin 1909’da yazdığı meşhur(!) Fütürist Manifesto’sundan alıntılayalım:

“Müzeleri, kütüphaneleri yakıp yıkmak istiyoruz; ahlakçılık, feminizm ve bütün o fırsatçı ve faydacı korkaklıklarla savaşmak.”

Faşizm ve 2. Dünya Savaşı

Faşizm, 2. Dünya Savaşı’nın öncesinden başlayarak günümüze değin Nazizm ile bir tutulmaya başlanmış, neredeyse eş görülmüştür. Açıkçası, birçok ortak noktaları olsa da ideolojik ve pratik olarak farklılıklar da barındırlar. Nazizm, Alman nasyonal sosyalizmiyle, Yahudi düşmanlığıyla, bir “biyolojik determinizm” halini almıştır; yani temel tasavvuru ırkçılıktır ve komünizmle savaşmaktan daha öncelikli bir görev olarak görülür, diyor Sternhell ve Wyndham Lewis’in, “Nazizmin ‘ırk anlayışını’ Marksizmin sınıf fikrine karşı bir cevap” olarak gördüğünü de ekleyerek, şöyle söylüyor:

“… ırk determinizmi faşizmin bütün versiyonlarında mevcut değildir. Robert Brasillach, Nazizminkine çok yakın bir anti-semitizmi açıkça telaffuz etse de Georges Valois’nin Faisceau’sunda böyle bir şey yoktur. Kimi İtalya faşistleri, militan bir anti-semitizm uygulasalar da faşist Yahudiler İtalya’da bundan muaf tutulurlar; üstelik hareketin merkezindeki genel oranın çok üstündedir.”

Yani 1938 yılındaki ırkçı yasalar çıkana kadar İtalya’da yaşayan bir Yahudi, savaş sırasında İtalyan işgali altındaki Fransa’da yaşayan bir Yahudi’den daha güvendedir. Bu, bize faşizmin ırkçılıkla bir tutulamayacağını gösterir; birbirlerini tamamlarlar ancak biri olmadan bir diğeri var olabilir.

Mussolini’nin bir devrimci sendikalist olduğunu hatırlatarak, revizyonizmin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha vurguluyor. Daha sonraları Marinetti’nin ve İtalyan faşist entelektüellerin de etkisiyle şiddetini sertleştirmesi, Mussoli’nin İtalyan partizanlarca yakalanıp kurşuna dizilişine kadar bütün bir Avrupa kıtasını etkilediğinden bahsediyor.

Yazının başında değindiğim üzere tarih, sosyalizmi/Marksizmi revizyona uğratanların “kirli geçmişiyle” doludur ve adlarının önüne gelecek tek sıfat “faşist”tir. Bu yazının yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, Sternhell’in kitapta anlattıklarının/yazdıklarının binde birini dahi bu yazıyla anlatmak mümkün değil, zira faşizm üzerinden 19. yüzyıldan başlayarak dünya siyasi tarihi hakkında muhteşem analizler yapıyor.

Marinetti’nin 1910 yılında bizzat çıkardığı “devrimci sendikalist” dergi Poesia’daki bir yazısından alıntılayarak bitireyim;

“Dünyanın tek temizliğini, büyük coşku ve cömertlik ateşini, ırkların o olmadan tembel bir egoizm, görgüsüzlük, düşünce ve irade fukaralığı uykusuna yattığı o asil kahramanlık banyosunu, savaşı seviyor ve yüceltiyoruz.”

FAŞİST İDEOLOJİNİN DOĞUŞU, Zeev Sternhell, çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2012


Faşizmi Analiz Etmek (Mutlu ARSLAN)

“Faşizm” kavramı, ülkemizde son yıllarda en sık ve en yersiz biçimde kullanılan kavramlardan birisi haline geldi. Türkiye’nin en namlı sağcıları bile, politik muarızını suçlamak için kolaylıkla “faşist” nitelemesine başvuruyor. 80’li yıllara kadar Türkiye’deki devlet analizlerinin ve devrimci stratejilerinin anahtar kavramlarından biri olan “faşizm” kavramı, günümüzde pek çokları için alelade bir küfür haline dönüştü.

Faşizm kavramının lümpenleşerek analitik kapasitesini yitirmesinin en önemli nedenlerinden birisi, Türkiye solunun teorik üretiminin kısırlığıdır. 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye soluna sirayet eden ve hala etkisinden kurtulunamayan “şablonculuk” ve “aktarmacılık” hastalığı, özellikle Türkiye’deki devlet yapısı ve sınıf ilişkileri konularında verimli bir teorik birikimin ortaya çıkmasını engellemiştir. Rekabet halindeki devrimci yapıların mücadele zeminlerini haklılaştırabilmek için, dünya solunda önde gelen akım ve teorisyenlerin yazdıklarını şahit gösterme çabası, Türkiye’de solun kendi içine kapanmasının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Bu fasit dairenin sınırlarını zorlama cesaretini gösteren siyasal yapılar, örgütsel olarak da geniş kitlelerle buluşma şansına erişmiştir.

Günümüzde bile Türkiye Solunda Faşizme ilişkin tartışmaların temel referans noktaları, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Komintern içerisinde yürütülen tartışmalarıdır. Bu dönemde sürdürülen verimli tartışmalarda Guerin, Togliatti, Troçki, Gramsci ve Dimitrov’un Faşizm üzerine tahlilleri üzerinden geçen 80 yıllık zamana rağmen hala önemini muhafaza etmektedir. Bu isimlerin teorik katkıları, o dönemde faşizmi “normal tarihi gelişmenin kesintiye uğraması” olarak gören basit çelişkilere indirgeyen anlayışın aşılmasında önemli katkılar sunmuştur.

Faşizmi Basitleştirmek

Ne var ki, faşizmin karmaşık doğasını açıklamaya yönelik bu teorik zenginlik, o dönemde yükselen faşizme karşı mücadele pratiği içerisinde ikinci planda kalmıştır. Faşizmin “tekelci sermayenin toplumun geri kalanı üzerinde dolaysız diktatörlüğünün saf ve basit bir ifadesi” olarak tanımlanmasına dayanan Komintern tezi, 1930’lu yıllardan günümüze kadar temel bir perspektif olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşım, faşizmin farklı ülkelerde büründüğü kendine özgü biçimler arasındaki farklılıkların da görmezden gelinmesine yol açmıştır. Türkiye de dahil pek çok ülkede faşizm tartışması, en açık biçimleriyle Almanya ve İtalya’da ortaya çıkan Faşist rejimler ölçü alınarak analiz edilmeye çalışılmıştır.

Bu şabloncu analiz biçiminin Türkiye’deki istisnası, Dimitrov’un “sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen türden faşizmin söz konusu olamayacağı” uyarısından hareketle Mahir Çayan tarafından ortaya atılan ve sonrasında Devrimci Yol’un da en önemli tezi haline gelen “Sömürge Tipi Faşizm” kavramsallaştırması olmuştur. Geniş bir kitle temeline sahip olmayan ve kapitalizmin yukardan aşağıya devlet kurumları aracılığıyla inşa edilmesiyle ortaya çıkan Sömürge Tipi Faşizm, bir yandan devlet aygıtının "demokratik" bir niteliğe kavuşamamış olması, diğer yandan güçlü bir işçi sınıfı hareketinin bulunmayışı nedeniyle, cılız ve güçsüz tekelci burjuvazinin belirleyici güç olduğu oligarşik yapının halk kesimlerini açık ya da örtük baskı yöntemleriyle yönetmesi olarak tanımlanabilir. Faşizmi soyut bir şablon olmaktan çıkaran ve onu devletin özüne yerleştiren bu tespit, 1970’li yıllarda faşizme karşı mücadelenin bambaşka bir boyutta ele alınmasına olanak sağlamıştır.

Poulantzas’ın Faşizm Analizine Katkısı

Her ne kadar Türkiye’deki faşizm tartışmalarına katkısı sınırlı kalsa da, Komintern’in basit çelişkiye indirgenmiş faşizm analizine ilişkin en kuvvetli eleştiri, Nikos Poulantzas tarafından yapılmıştır. 1970 yılında yayınlanan ve dönemin popüler “devlet teorisi” tartışmalarında kendine özgü bir yer edinen “Faşizm ve Diktatörlük: Üçüncü Enternasyonal ve Faşizm Sorunu ” kitabı, 1930’lu yıllardaki faşizm tartışmalarının üzerine serpilen küllerin savrulmasına da olanak sağlamıştır.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere Poulantzas’ın temel meselesi, Komintern’in faşizmi ele alış biçiminin yanlışlığını tespit etmek ve Almanya ve İtalya örneklerinden hareketle faşizmin yükselişine ilişkin temel belirlenimler ortaya koymaktır. Ona göre Komintern’e egemen olan ve üretim süreci ile sınıf mücadelesi arasındaki bağı doğru tespit edemeyen “ekonomist çizgi”, faşizm analizinin de ekonomist bir indergemecilikle ele alınmasına neden olmuştur. Lenin’in Emperyalizm teorisinin kaba bir yorumuna yaslanan bu ekonomik indirgemeci yaklaşım karşısında Poulantzas, Faşizmin üretim süreçleri, sınıf ilişkileri, siyasal mücadele ve ideolojik hegemonya gibi oldukça farklı düzeylerde karmaşık bir doğaya sahip olduğunun altına çizer.

Poulantzas’a göre Sosyalist Devrimin emperyalist zincirin en zayıf halkası olan Rusya’da olması kadar, faşizmin sonraki iki zayıf halkada (Almanya, İtalya) ortaya çıkması da önemli bir noktadır. Dolayısıyla emperyalist dönemin ürünü olan faşizmi, politik ve ideolojik bağlamlarından kopartarak tek başına üretici güçlerin gelişmişliğiyle açıklamak mümkün değildir. Zaten Poulantzas’a göre zincirin zayıf halkasında olmak ekonomik az gelişmişlikle değil, toplumsal çelişkilerin birikimiyle ilgilidir. Almanya ve İtalya’nın toplumsal formasyonunun kendine özgü karakterlerini anlamaksızın faşizmin buralardaki gelişimini anlamak da mümkün değildir.

Poulantzas’ın analizine göre faşizmin yükselmesi ve iktidara gelmesi iki farklı düzeyde krizi öngerektirir. İlk kriz egemen sınıflar ve sınıf bölümleri arasındaki iç çelişkilerin derinleşmesiyle ortaya çıkan krizdir. Faşizm konjonktürünü belirleyen şey, bir sınıf veya fraksiyo­nun kendi hegemonyasını empoze edemeyişi, daha doğrusu, ikti­dardaki ittifaktan keskinleşen kendi öz çelişkilerini “kendi ken­dine” aşamayışıdır. Faşizmi yükselten bir diğer kriz ise devrimci örgütlerin ve işçi sınıfı ideolojisinin krizidir. İşçi sınıfının örgütsel ve politik yenilgisi, iktisadi olarak bunalım içinde olan burjuva ve küçük burjuva ideolojilerinin politik etkinliğini artmasına neden olur. Hem ideolojik hem de politik olarak güç kazanan küçük burjuvazinin büyük tekelci sermaye ile ittifakı faşizmin temel niteliklerinden biridir.

Poulantzas’ın, olağanüstü devlet biçimlerinin özel bir rejimi olan tanımladığı Faşizm yorumu, hem iktisadi, hem politik hem de ideolojik düzeylerde birbirini tamamlayan çok boyutlu bir analize dayanmaktadır. Poulantzas, Almanya ve İtalya örneklerinden yola çıkarak, toplumun farklı sınıflarının (büyük sermaye, küçük burjuvazi, işçi sınıfı, kırsal kesim) her üç düzeyde karşı karşıya olduğu durumu detaylı biçimde incelemiştir. Zaten Poulantzas’ın Faşizm ve Diktatörlük” kitabını değerli ve istisnai kılan temel unsur, kitapta yer alan teorik çıkarımlar bir yana, faşizm sorunun ele alış biçimidir. Toplumda yer alan tüm sınıf ilişkilerini ve bunların çelişkilerini merkeze alarak yapılan bu analiz biçimi, sonraki dönemde hem devlet teorisi tartışmalarına hem de ideoloji tartışmalarına önemli bir referans oluşturmuştur.

Faşizm ve Diktatörlük, Nikos Poulantzas, İletişim Yayınları, 2012


Faşizmin Dili (Sanem YARDIMCI)

Weimar Cumhuriyeti döneminde orta sınıf Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları Berlin’in Bayerischer Platz semtinde yürüyüş yaparsanız, gözünüze 15-20 metrede bir direklerin üzerine asılmış tabelalar çarpar. Bu tabelalarda Nasyonal Sosyalizm döneminde yürürlüğe giren, Yahudilerin yaşamlarını günbegün denetim altına alan yasal düzenlemeler, yürürlüğe girme tarihi ile birlikte yer alır. Bir adım atarsınız, tüm erkek Yahudilerin kendi isimlerine ek olarak “Israel”, tüm kadın Yahudilerin “Sara” ismini eklemelerini zorunlu tutan 17.8.1938 tarihli düzenlemeye denk gelirsiniz. Birkaç adım sonrası 15.11.1938 tarihli Yahudi çocukların okula gitme yasağı ile karşılaşırsınız. Bir iki cümle ile her geçen gün Yahudilerin yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını anlar, bir tarihten sonra ise adım adım artan baskıların artık düzenlemeye gerek bırakmayacak bir hal aldığını keşfedersiniz. Faşizmin nasıl ve neden Yahudi olmayanlarca onaylandığına, desteklendiğine dair soru aklınıza takılır. Konuyla ilgili olanlar sosyal bilimlerin bu soruları yanıtlama girişimlerini aklına getirse de, verilen yanıtlar sorunun ağırlığını kaldıramaz. Nasıl olur da bu kadar insan, faşizmin bir parçası olmuş, o çarkların dişlerinden bir haline gelmiştir? Aslında Nazi döneminin kurbanlarını anmak ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek için yerleştirilen bu tabelaların akla getirdiği ilk soru, dönemi yaşayanların da aklına düşmüştü.

Nazi Almanyasında yaşayan Yahudi kökenli Fransız Edebiyatı Profesörü Victor Klemperer de bu isimlerden biri ve onun için bu soru doğrudan gündelik yaşamın bir parçasıdır. Klemperer, Nazi iktidarıyla birlikte, kıymet verdiği “mucize çocuk” olarak görülen zeki öğrencisinin adım adım Nazileşmesi sürecini gözlemler, düzenli olarak görüştüğü arkadaşlarının Führer’in üstün niteliklerini sıraladıkları övgüleri dinlemek zorunda kalır, 1902’de Protestanlığa geçmesinin Nazilerin nazarında hiçbir anlam ifade etmediğini, 1935’te Üniversiteden uzaklaştırılmasıyla bir kez daha anlar. Nazi dönemini canlı olarak tamamlayabilmesini sağlayan ise, Yahudi kökenli olmayan eşi Eva Schlemmer’dir. Yahudi kökenli olmayan eşi onu sadece canlı tutabilir, zorunlu çalışmadan, göğsünün üzerinde taşıdığı sarı yıldızdan, dışlanmadan, ve aşağılanmadan koruyamaz.

Lingua tertii imperii

Edebiyat profesörü Klemperer nihayete ereceğinden emin olduğu bu durumdan çıkana kadar Nazilerin dilini mercek altına almaya karar verir ve 1933-1945 arası düzenli olarak notlar tutar, Nazilerin dilini inceler dildeki dönüşümünün izini sürer. Nazilerin yoğun olarak kullandığı kısaltmalarla dalga geçmek ve aynı zamanda tuttuğu notları SS subaylarından korumak amacıyla, “üçüncü imparatorluğun dili” ifadesinin Latincesini kısaltarak LTI (Lingua tertii imperii)’yi kullanır. Bu dönemde LTI onun için bir tür mücadele aracıdır. Klemperer‘in temel hedefi dönemi karakterize eden dilsel özellikleri açığa çıkarmak, resmi ve gündelik dilin karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediğini analiz etmek ve en nihayetinde Nazi iktidarının dilinin eleştirisini yapmaktır. Bu nedenle LTI’de kısaltmalar, isimler, moda olmuş sözcükler, fıkralar, gazetelerin kullandıkları dil, savaşın dili yer alır, böylece Klemperer Nasyonal Sosyalizm iktidarı altındaki gündelik yaşamı gözler önüne serer ve Nazi dilinin tipik örneklerinden bütünlüklü bir tablo çıkarır.

1947’de derlediklerini gözden geçirip, yorumlayarak LTI Nasyonal Sosyalizmin Dili ismiyle yayınlar. Geçtiğimiz aylarda Tanıl Bora’nın özenli çevirisiyle Türkçe’de ilk kez yayınlanan kitaba Klemperer’in yüklediği diğer bir işlev de Nazilerin dilinden tamamen arınma yollarını bulmaktır. Zira, Klemperer dildeki değişimin çok daha zor ayıklanabileceğinin farkındadır, ne de olsa “…kaybolup gitmesi gereken şey sadece Nazi eylemleri değil aynı zamanda Nazi zihniyetidir, Nazi düşünme alışkanlıklarıdır ve onun beslendiği zemindir: Nazizmin dilidir.” Kitabın giriş kısmında verdiği örnekler üzerinden, bu konuda kat edilmesi gereken çok yol olduğunu dillendirir.

En üstünlük sıfatının laneti

Bu çerçevede, Türkiyeli okur için kitabın dikkat çekici olan bölümlerden biri “En üstünlük sıfatının laneti”dir. Klemperer, bu bölümde LTI’nin sayısal verileri abartma eğiliminden bahseder. Sözgelimi Kiev’de 200.000 kişinin kuşatma altında olduğu haberinden iki hafta sonra Kiev’den 600.000 kişi esir alınır. Ya da tüm Alman basının tirajı üst üste konduğunda stratosferin 20 kilometre içine kadar uzanacağı haberi. Bu örnekler, akla ister istemez 10 yılda dikilen 2,5 milyar ağacı getirir. Aynı bölümde Klemperer, en iyi, en üstün’de olduğu gibi en’lerin LTI içinde sık kullandığını tespit eder. Örneğin Völkischer Beobachter (NSDAP’nin resmi yayını) dünyanın en büyük basımevini inşa eder. Klemperer, sıfatların önüne en ifadesi getirmeden de aynı anlamı yakalayacak sözcük seçimine de dikkat çeker. Dünya bu sözcüklerden biridir: Dünya Führer’i dinler, kazanılan her muharebe, dünya tarihinin en büyük muharebesidir.

LTI’nin en üstünlük sıfatına olan düşkünlüğünde lanetli olan, yalan olduğu apaçık belli olan haberlerin her gün ısrarla yazılı basında yayınlanmasının insanlar üzerinde bıraktığı etkide saklıdır. Kendi ifadesiyle, “kağıda basılı yalan, dört bir yandan nüfuz ettikçe, etrafımdakilerin pek azı, giderek iyice azı ondan kuşku duyup, en sonunda da artık kimse kuşku duymayınca, bir noktada beni de alt eder.” Klemperer’e göre ısrarla sürdürülen yalan habere dayalı propaganda, etkisini kaybetmez, aksine “ona karşı duran aklın yıkımıdır.” Yalan haberin kanıksandığı ve penguenlerin hayatımıza nüfuz ettiği bugünlerde Klemperer’in kitabı okunması gereken yapıtlar arasında yerini alıyor.

LTI: NASYONAL SOSYALİZMİN DİLİ, Viktor Klemperer, Çev.: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2013.

Diktatörlük Üzerine Birkaç Nokta (Dinçer DEMİRKENT)

Haziran günleri boyunca sokakları inleten sloganların en dikkat çekici olanlarından biri ‘diktatör istifa’ idi. Tunus’tan başlayıp Mısır’a uzanan ve mevcut rejimlerin birbiri ardı sıra yıkılmasıyla sonuçlanan isyan süreçlerinin de arkasında bu kavram yatıyordu. Avrupa’da ne Indigniados hareketi esnasında ne de Occupy eylemlerinde ön plana çıkmış olan bu kavramın coğrafyamızda itici bir söylem olarak öne çıkmasının temel nedeni tek kişide toplanan güce karşı siyasal direnişin başat çelişki olarak ortaya çıkmasıydı. Bu coğrafyada Makyavelyan bir anlamda halkın tabiiyet karşıtı mizacı çıkarları farklılaşabilen sınıfsal kesimleri siyasal isyana katabilmişti. Türkiye’de yankılanan ‘diktatör istifa’ seslerinin bununla ilişkisi çok kolay kurulabilir. Fakat Türkiye’yi ayrıksı gösteren iki noktayı da vurgulamak gerekir. Bunlardan birisi 2002’den itibaren liberallerin pompaladığı demokratikleştirici güç olarak AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan figürünün inşasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin görece iş gören bir parlamenter rejime sahip olmasıdır. Bu iki noktanın diktatörlük kavramı bakımından siyasal analizini yapmak Türkiye’nin içinden geçtiği mevcut krizdeki konum ve yeni konumlanmalara dair bir manzarayı görebilmenin de önünü açacaktır. Bu yazı, bunu yapabilmek için birkaç nokta ve referansla kendini sınırlayacak.

Schmitt’e Diktatörlük

Carl Schmitt gerek Nazi ilişkisi gerekse de teorisinin parlamenter demokrasiye ve liberalizme getirdiği güçlü eleştirilerle uzun süre siyasal sosyal tartışmalarda dışlanmış bir isim. Fakat Avrupa’da özellikle radikal düşünürlerin parlamenter demokrasi eleştirileri ve siyasal olanı ön plana çıkaran yaklaşımları bu ismi 2000’lerin başından beri tekrardan siyasal tartışmaların önemli bir referansı haline getirdi. Yazarın Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Fakat burada asıl olarak diktatörlük üzerine yazdığı kitap ile Anayasa Öğretisi kitabının ilgili yerleri ele alınacak. Bu kitaplar henüz çevrilmiş değil.

Schmitt, Diktatörlük adlı eserinde diktatörlüğün belirli bir amaca ulaşmak için gerekli bir araç olduğu düşüncesinin Marksist proletarya diktatörlüğü kavramı tartışmalarının ardından (kolektif diktatörlük) burjuva literatürüne tekrar dâhil olduğunu ve geri çekilirken kazanmış olduğu demokratik prosedürün askıya alınması anlamının yerini amaca ulaşmaya bıraktığını belirtir ve ekler: “Diktatörlük sorunu, somut bir istisna sorunudur, genel hukuk içtihadı içinde çokça çalışılmış değildir.” Roma hukukuna ait bir kavram olarak diktatör bu yönüyle tirandan farklıdır. Hukukun hem içinde hem de dışında yer alır. Roma’da kriz durumlarının içinden çıkmak için hukuku askıya alma yetkisi olan bir diktatör belirli bir süre için seçilirdi. Örneğin M. Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından verilen Başkomutanlık yetkisinin bu anlamda bir diktatörlük yetkisi olup olmadığı da tartışılmıştır.

Schmitt, yukarıda indirgeyerek ele aldığımız diktatörlük kavrayışının siyaset teorisi içinde komiseryal (atanmış) diktatörlük olarak ele alındığını belirtir. Ardından da bunu egemen diktatörlükten ayırır. Egemen diktatörlüğü de kuruculukla ve kurucu olarak halkla özdeşleştirir. Ona göre siyasal bir kategori olarak halk egemen diktatördür ve bu yetkisini devretmez. Schmitt’in Anayasa Öğretisi adlı eserine baktığımızda egemen diktatör delege edilebilir çünkü o ancak ses çıkarabilir, onaylar ya da reddeder. Bu berrak görünen kavrayış bir yandan kurucu iktidar kavramının teorik karanlıklarına doğru bizi götürürken bir yandan da Nazi rejiminin siyasal karanlığına götürme ihtimalini taşır. Ama götüreceği yere doğru izini sürmek de günümüzü anlamak açısından önem taşımaktadır. Demokrasi olarak adlandırılan rejimlerin faşist rejimlerle ve diktatörlükle göbek bağlarını açığa vurur.

Diktatörden Tirana Erdoğan Rejimi

Bu izi AKP rejiminin tarihsel dönemini izleyerek sürdüğümüzde önemli siyasal sonuçlara ulaşırız. Bunlardan birincisi parlamenter demokrasilerin diktatörlüğün karşısında olmadığı aksine ikisinin birlikte yer alabileceğidir. AKP’nin Türkiyeli liberallerin de desteği ile Türkiye’nin tek demokratikleştirici aktörü olarak sunulması, eski düzenle çatışmayı bu söylemsel hattan kurması ve iktidarını bu çatışmanın yarattığı krizlerden güç alarak geliştirmesi, ardından bütün gücü tek elde toplaması dayanaklarını ‘demokratik’ kurumlar içinden almıştır. Gezi sürecinde Erdoğan tarafından ortaya konan ‘sandık’ tartışması bu bakımdan önemlidir.

Gezi sürecinde çok açık bir biçimde ortaya konan Schmittyan düşman söylemi de diktatörlüğün bu kavramsal analizinden yola çıkılarak yapılabilir. Erdoğan Gezi direnişine katılan kesimleri açıkça düşman kategorisi içine almış ve onları fiziksel olarak yok etmeye dönük bir politika izlemiştir. Polis tarafından kullanılan silahlar savaş araçlarıdır. İstanbul, Ankara, Hatay gibi şehirler ilan edilmemiş bir olağanüstü hali yaşamıştır. Tanıl Bora’nın ifadeleriyle Erdoğan milletini seçmiştir ve geri kalanını sayımın dışında bırakmıştır. Bu söylem dış düşman söylemiyle de birleşmiştir. İçerde demokratikleştirici dışarıda barışçı bir politika iddiasının temelinde içerde otoriter ve dışarda yayılmacı bir hareketin olduğu açıkça görülmüştür.

Üçüncüsü ve en sonuncusu AKP’nin Ergenekon davalarının ardından biriktirdiği gücün Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde toplanması, iki ayrı kavramla ifade edersek istisna yaratarak diktatörlüğünü sürdüren Erdoğan’ın artık tiranlaşmasıdır. Tiranlaşma keyfi yönetimin derecesinde kendini açığa vurmaktadır. Burada artık askıya alınan bir hukuk düzeni de tanınmamakta, yeni ‘demokratik’ anayasa vaadi içinde mevcut anayasal düzen haklar bakımından ortadan kaldırılmaktadır. En basit gösteri yürüyüşü hakkından yaşam hakkına kadar bütün bir liberal haklar sistemi Erdoğan’ın ağzında şekeri kaçınca atılan sakıza dönüşmüştür.

‘Diktatör istifa’ sloganı 2010 sonrasında coğrafyamıza damgasını vurmuştur. Diktatöre karşı birleşme, yönetenin baskısına karşı yönetilenin tahakküm görmeme direnci siyasal bir tutkal olarak iş görmüştür. Bunu diktatörlüğün geri çekilişi olarak okumak ne kadar olanaklıysa yeniden inşası bakımından değerlendirmek de olanaklıdır. Bu bakımdan bu konuda yapılacak hukuksal ve siyasal tartışmaların büyük bir önemi vardır.

CONSTITUTIONAL THEORY, Carl Schmitt, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008.
DICTATORSHIP, Carl Schmitt, Polity Press, 2010.


İstisnai Rejimler Üzerine (Ebubekir AYKUT-Kansu YILDIRIM)

Türkiye toplumsal formasyonunda siyasal rejimin almakta olduğu biçim ve toplumun geçirdiği dönüşüm liberal ve sol cenahta tartışılmaya devam ediyor. Otoriterlik, diktatörlük, faşizm, totalitarizm, bonapartizm gibi belirli tarihsel deneyimlere referansla tanımlanan kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar AKP döneminin özgün olduğu konusunda hemfikir gibi gözüküyor. Başkanlık sistemi tartışmaları, kolluk kuvvetlerinin artan gücü ve topluma müdahale sıklığı, işçi sınıfı taleplerinin duyulmaz hale gelmesi, kürtaj yasası, içki satışı ve içki satılan, tüketilen yerlere ilişkin yönetmelikler gibi sosyal hayata ilişkin düzenlemeler tartışmalarda sıklıkla işaret edilen gelişmeler arasında. Gerçekten de AKP dönemi, sadece iktidarda bir parti değişikliğine değil aynı zamanda devlet toplum ilişkilerinde, toplumsal ilişkilerde ya da sivil toplumda yaşanan çarpıcı dönüşümleri içeriyor. Bu anlamıyla AKP rejimi, kuruluş süreci hariç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde istisnai bir biçime işaret ediyor.

Birey ve Psikoloji

Yürütülen tartışmalar bazı ortak gelişmelere işaret etmelerine rağmen farklı kavram setlerini kullanarak açıklama üretmekteler. Ernesto Laclau İdeoloji ve Politika kitabındaki “Faşizm ve İdeoloji” makalesinde faşizm üzerinden geliştirdiği analiz istisnai rejimler etrafında dönen tartışmalara belli bir açıdan katkı sunabilir. Laclau, burjuva liberal söylemde faşizmin “normal tarihsel sürecin kesintiye uğraması” olarak tanımlandığını belirtir (s.87). Buna göre, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı bilinç çöküntüsü ve uygarlık bunalımı ile ilişkilendirilen faşizm “şeylerin doğal düzenin bozulması” olarak açıklanmaktadır. Hannah Arendt ise Totalitarizmin Kaynakları eserinde faşizm ve komünizm arasında özsel bir özdeşlik tespit etmek amacıyla belirli bir birey tahayyüllü temelinde totalitarizm kavramına başvurur. Emperyalizmin ortaya çıkışı, sınıfsal değerlerin bunalımı ve modern bireyin atomlaşması faşizmin daha doğrusu totalitarizmin tarih sahnesine çıkışı için zemini hazırlamıştır. Burjuva liberal söylemin faşizme dair bu “öznel” saptamaların diğer istisnai biçimler içinde geçerli olduğu söylenebilir.

Tarihsel süreçte bir sapma, şeylerin doğal düzenin bozulması, Reich ve Fromm’un analizlerinde ortaya çıkan bireysel ve psikolojik dönüşümler üzerinden tanımlanan faşizm kavramına karşılık Adorno’nun “kapitalizmi konuşmuyorsanız faşizm konusunda da sessiz kalmalısınız” uyarısı akla gelir. Adorno ve Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği’nde kapitalist araçsal rasyonalitenin tarihsel olarak pratiğe dökülmüş biçimi olan faşizmi inceler. Onların analizinde faşizm hiç de bir sapma olarak değerlendirilmez, daha ziyade faşizm işçi sınıfı mücadelesinin yenilgisiyle kapitalizmin aldığı tarihsel bir görünümdür. Dahası Frankfurt Okulu faşizmin sadece siyasal rejim meselesi olmadığını kültür endüstrisinin gelişimi ile birlikte kültürel ve toplumsal hayatta filizlendiğini belirtir.

Nesnel Koşullar

Sol yazın içerisinde faşizm üzerine bir başka tartışma rejimin nesnel koşulları üzerine odaklanır. Daniel Guerin, Franz Neumann, Lev Trostky, Palmiro Togliatti gibilerin faşizm analizi öncelikle tekelci sermaye ve faşizm arasındaki ilişkilere odaklanır. Gramsci’nin yazdıkları da bir ölçüde faşizm analizidir. Faşizme dair “nesnel” analizlerde kriz vurgusu belirgindir. Belirgin bir örnek Georgi Dimitrov’a göre ekonomik kriz koşullarında doğan faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”dür. Diğer bir deyişle faşizm; parlamentarizm, bonapartizm gibi burjuva diktatörlüğünün aldığı bir biçimdir. Poulantzas ise faşizmin sadece ekonomik kriz koşullarına indirgenmesine ve faşist devletin tekelci sermayenin bir aracı olarak tanımlanmasına karşı çıkarak faşizmin göreli özerkliğine vurgu yapar. Laclau da Poulantzas’ın bu eleştirisini sahiplenir ve iktidar bloğundaki hegemonya krizinden kaynaklanan faşizmin iktidar bloğunun herhangi bir fraksiyonunun (ya da tekelci sermayenin) tekelinde olmadığı vurgusunu yapar. Laclau, İngiltere ve Fransa örneklerine işarete ederek “tekelci sermayenin faşist çözümü benimsemeye zorlanmadığı her durumda, onu benimsememeyi tercih ettiğini” öne sürer (s.130). Bu bağlamda tekelci sermaye ve faşist devlet arasında araçsalcı bir ilişki kurulması mümkün değildir.

Faşizmin İdeolojisi


Ernesto Laclau, Poulantzas’ın analizini geliştirebilmek için faşizmi ideolojik öğeler üzerinden okumaya girişir. Althusserci bir ideoloji kavrayışı üzerinden faşizmin “diğer şeylerin yanı sıra ideolojik bir krizden” ortaya çıktığını belirten Laclau, kriz analizini ikili bir amaç üzerine oturtulmasını gerektiğini belirtir (s. 99). İlk amaç faşizmi oluşturan kurucu öğeleri irdelemektir, ikincisi bu öğelerin eklemlenme sürecini açıklamaktır. Laclau’ya göre Poulantzas’ın araştırmasının eksikliği birinci amacı gerçekleştirmiş, kurucu öğeleri bütün karmaşıklığı içerisinde ele almış, olmasına rağmen, ikinci amacı göz ardı etmiş, öğelerin eklemlenme sürecine odaklanmamış, olmasıdır (s.107). Faşizmi ortaya çıkaran koşullar ve öğeler, işçi sınıfının yenilgisi, orta sınıf ideolojisi gibi, incelenmişse de bunların nasıl özgün bir şekilde bir araya geldiği açıklanmamıştır.

Sadece faşizmle sınırlı olmasına rağmen Laclau’nun analizi, herhangi bir siyasal rejimi -otoriter, bonapartist, totaliter, diktatöryel- tanımlarken bu rejimleri oluşturan koşulların ve öğelerin eklemlenmesi sürecinin, özgün bileşiminin tanımlanması gerektiğine işaret eder. Laclau’nun perspektifini Türkiye örneğine çevirdiğimizde faşist, otoriter, bonapartist, totaliter, diktatoryel rejimlerde rastlanan birçok öğenin ve koşulların AKP rejimi altında da varolduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu öğe ve koşulların hangi rejime işaret ettiği Laclau’nun ikinci amacı analize dâhil edilerek mümkündür. Yürütülen tartışmalar farklı kavram setleri çerçevesinde bazı ortak gelişmelere işaret ediyor olmasına rağmen yaşanan süreci bir bütün olarak tanımlanmasına gerek vardır. Böyle bir tanımlamanın gerekliliği sadece tutarlılık, doğruluk, teorik yükümlülüğü ima etmez aynı zamanda gerekli muhalif eylemin koordinatlarının belirlenmesinde vazgeçilmez bir rol oynar.

İDEOLOJİ VE POLİTİKA, Ernesto Laclau, Çev. Hüseyin Sarıca, Belge Yayınları, 1998. 


Edebiyat Bir Hiç Değildir (Ömer İZGEÇ)

Romancılığımızda son dönemlerde hikayenin üsluptan daha öne çıktığı söylenebilir. Anlatım biçiminin hikâyenin gerisinde kalmasını farklı nedenlerle açıklamak mümkün. Görünen o ki çoksatan olgusunun son yıllarda ülkemizde karşılığını bulmasıyla birlikte revaçta olan konulara eğilen ve hızlı tüketilebilen metinler okuyucuları olduğu kadar yazarları ve yazar adaylarını da cezbediyor. Edebiyatın dönüştürücü gücünün yerini oyalayıcılığa ve müşterek olana dahil olma dürtüsüne bıraktığı böylesi bir ortamda, yazının özünde olan dil işçiliğinin, üslûp arayışının önemlerini kaybettiği görülüyor. Edebiyatı insan ruhunun arkeolojisini yapmak, özde olanı anlamak, haksızlığın ve zulmün karşısında direnmek için bir araç belleyen yazarlar ise her daim olduğu gibi bir vaha etkisi yaratıyor. Bu yazarlar anlattıklarına olduğu kadar biçeme de özen gösterip, her cümlenin üzerinde itinayla sebat ederek ve anlatılarıyla uyumlu bir dilin izini sürmekte direterek gerçek edebiyatın neferliğini üstleniyorlar. Son dönem romancılarımızdan Hüseyin Kıran, Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin bunlardan birkaçı.

Ayhan Geçgin hayatın içinde anlam bulan, okuyucusuna üstten bakmayan felsefi anlatıları ve her cümlesi üzerinde uzun uzun çalıştığı belli olan metinleriyle tıpkı Barış Bıçakçı gibi kavramların etrafında onlara dokunarak kirletmeden, sömürmeden sakince dolanır. Geçgin’in 2011 yılında yayınlanan Son Adım’da otuzlu yaşlarında İstanbul’da babaannesiyle yaşayan Ali İhsan’nın hikâyesi anlatılır. Şehirde doğmuş ama asla şehirli olamamış Ali İhsan’ın hikâyesi Albert Camus’nun yabancısıyla, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’iyle, Kafka’nın ve Dostoyevski’nin karakteriyle aynı eksende yol alır. Kitabın ilk bölümlerinde bireyin hayat karşısındaki umarsızlığı, kimliğinden ve köklerinden kopmuşluğu neredeyse hikâyesiz ama dolu dolu bir anlatıyla aktarılır. Gerisi edebiyat tutkununun temaşasıdır.

“Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok –ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

Ali İhsan’ın kafasının içinde dönenler şehrin kalabalığındaki keşmekeşte, bulutların ayrışıp yayılmasında, denizin üstünde tüten buğuda can bulur. Geçgin’in gösterişten uzak, ilmek ilmek işlenmiş ve her şeyden önemlisi diliyle ahenk içindeki anlatımının sinemadaki karşılığı Tarkovsky, Kieślowski ve Nuri Bilge Ceylandır demek yanlış olmaz sanırım. Ali İhsan düşünür, hep kendi içine konuşur. Böylesi “olaysız”, felsefi tınılar taşıyan ağır bir anlatının etrafında konuşlanmış hendeklerden biri olan yeknesaklığa düşmeden yol almak ise gerçek bir hüner işidir. Geçgin Son Adım’da bazı bazı bu hendeklerin yamacına değin sürüklenmesine karşın ustalıkla anlatısını sürdürmeyi beceriyor.

Hiçe indirgenemeyen

Son Adım’ın ilk bölümü diyebileceğimiz 178 sayfalık kısmında anlatılan, İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci kuşaktan fertlerinin kentle ve kökleriyle kurdukları ya da kuramadıkları bağdır. Ancak böyle kestirip atmak haksızlık olur, zira Ali İhsan’ın hikâyesi büyük edebiyatcıların anlatılarında olduğu gibi evrenseldir de. Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatırken hiçbir yere ait olamama gibi bir membadan katreler damıtıp okuyucusuna sunar. Bu ait olamama mefhumu, Geçgin karakterlerini Barış Bıçakçı’nınkilerden farklı bir yerde konumlandırır. Hüseyin Kıran’ın ve Ayhan Geçgin’in metinlerinin aksine “ev” Barış Bıçakçı’nın hikâyelerinde sığınılacak, içinde kendiyle ve sevdikleriyle bağ kurulabilecek son kaleler olarak belirir. Oysa Kıran’ın karakterleri gibi Geçgin’in Ali İnsan’ı da kendiyle dahi bağ kurmakta zorluk çeker.

“Ev, diyorsun kendi kendine, ama bir evim yok. Daha önce ev dediğim de aslında bir tür hücreydi, buradan daha değişik olsa bile öyleydi, bunu hep hissettim. Aslında hiçbir zaman bir evi, kendimi evimde hissedeceğim bir evi hayal edemedim.”

Ali İhsan’ın bakımını yaptığı yarı yatalak babaannesiyle bile bir duygu birliği yoktur. Kısacası Ali İhsan ıssızdır; evde, dışarıda, başkalarıyla beraberken, bir başınayken. Ancak Geçgin’in Son Adım’da kolaycı bir karamsarlığı kendine siper etmediğini de belirtmek gerekir.

Düşündüğü şekilde olmasa da Ali İhsan’ın hayatı babaannenin ölümüyle değişir. Babaannenin vasiyeti gereği ve içten içe bir kopuş, bir yeniden doğuş itkisiyle yaşlı kadını gömmek üzere ecdadının topraklarına, ülkenin doğusuna gider. Bu yolculuğun başlangıcı kitabın ikinci bölümüne giriştir. İkinci bölümde Ali İhsan kendi içinden de ıssız bir coğrafyayla ve oranın insanlarıyla karşılaşır. Bu kendi içindeki çoraklığın cisimleşmiş halidir. Ayhan Geçgin’in bu ikinci bölümle, ilkinde konu edilen varoluşsal kaygıları toplumsal bir yere oturtması edebiyatın zaferlerindendir. Şiddetten, zulümden, yoksulluktan, karanlıktan kaçanların tüm bunları içlerinde taşımaya mahkûm edilişlerinin hikâyesidir anlatılan. Son Adım’da yaşamın felsefi hakikatiyle siyasal hakikati birbirini kirletmeden, zehirlemeden iç içe geçer. Bu anlatıda muktedirin adaletsizliği, yaşatılanların us dışılığı iki cümleye sığabilir.

“Bir neden arayışı kendinde ya da ötekilerde bir suçlu aramaya götürüyor. Ayrıca onlar da sizi bizzat buraya getirerek burada olmaları için kendilerine bir neden yaratmış oluyor.”

Kitabın son kısımlarındaki işkence sahnelerinde ise Ali İhsan, Hüseyin Kıran’ın Resul’üne yarenlik eder. Yaşanan, yaşatılan zulmün anlatıldığı, erkin acımasızlığının ve kirinin ortaya döküldüğü bölümler yer yer beden-bilinç ilişkisinin de sorgulandığı felsefi bir damar bulur. Felsefe ile siyasetin iç içe geçerek birbirini desteklediği ve çoğalttığı bu bölümler kitabı zulmü lanetleyen, işkencelerin ve infazların karanlığını ayan eden bir çığlığa dönüştürür.

Ayhan Geçgin her şeye rağmen karanlık anlatısını edebiyatın dönüştürücü etkisinden direnç dolu bir umut devşirerek sona taşır. Ali İhsan işkencecilerine "Sizin bilmediğiniz bir gerçek var,” der, “İnsan bir hiç değildir… Gerçeği mi istiyorsunuz. İşte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır... Binlerce bedeni parçalasanız bile bu gerçeği asla öğrenemeyeceksiniz.” Edebiyatın içinde de yok edilemez bir şey vardır, gerçek yazının içinde, ne yapılırsa yapılsın hiçe indirgenemeyecek bir şey. Son Adım bize bunu yeniden hatırlatıyor.

SON ADIM, Ayhan Geçgin, Metis Yayınları.

Direnişin Kürtçesi (Murat ÖZBEK)

Cengiz Güneş’in Essex Üniversitesindeki doktora tezi olan ve İngiltere’de Routledge yayınları tarafından kitaplaştırılan çalışması Eflâ-Barış Yıldırım tarafından Türkçeye Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi adıyla çevrildi. Kitap 1960’tan günümüze Kürtlerin siyasal hareketliliğine yoğunlaşıyor; ancak Güneş, alanyazındaki çalışmalardan farklı olarak bu konuyu tarihsel bilgi aktarımının dışına taşırarak felsefi kavramlarla tartışmaya açıyor. Ernesto Laclau’un “Radikal demokrasi” “tortulaşma” “söylem teorisi” “mit” kullanımlarının ve Antonio Gramsci’nin “organik entelektüel” “hegemonya” gibi kullanımlarının genelde Kürt siyasal aktivizminde, özelde ise PKK hareketinde nereye tekabül ettiğini özgün bir çalışmayla aktarıyor. Özgün bir çalışma dememin nedeni ise müzik, Newroz, kültür etkinlikleri, televizyon ve diğer iletişim kanallarının siyasal hareketlerde sahip olduğu önemin akademik çalışmayla belirlenmesinden kaynaklanıyor.

Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi sekiz bölüm ve bir de sonuç bölümünden oluşuyor; ancak tüm bu bölümler 1960’tan 1980’lerin başlarına kadar olan birden çok Kürt oluşumunun mücadelesine ve 1980’lerden günümüze PKK hareketinin mücadelesine odaklanıyor. Güneş’e göre çağdaş Kürt aydınlarının çok partili hayata geçişinin ardından, önce Kürtlerin kültürel taleplerini ardından siyasal taleplerini dillendirmeye başlamaları ve kendilerine yeni alanlar yaratma çabaları Türk soluyla birlikte hareket ederek gerçekleşmiştir. Güneş şöyle devam ediyor: Ancak Türk solunun Kürtlerin talep ettiği bu hakları dillendirmede kararsız kalmaları Kürtleri kendi siyasi oluşumlarını ve söylemlerini üretmeye zorlamıştır. Örneğin, Musa Anter gibi Türkiye İşçi Partisi içinde yer alan Kürt entelektüellerin amacı Kürt sorununun Türkiye’nin temel sorunu olduğunu parti içinde dillendirmekti. Türk sosyalistler Kürt sorununun sosyalizmle çözüme kavuşacağını öne sürüyorlardı ama Kürt sorunu devrimden sonra çözülmeliydi. (s. 129) Kürt aktivistlerin kendi siyasal arayışları büyük oranda Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile başladı ve bunu Kürdistan İşçi Partisi ile Devrimci Demokrat Kültür Dernekleri gibi oluşumlar takip etti. Bu oluşumlar ve sonralarındaki oluşumlar Kürt sorunu çerçevesinde hegemonya kuramadılar ve PKK hareketinin ortaya çıkışına kadar bu bir döngü halinde devam etti. Cengiz Güneş bu durumun nedenini oluşan siyasal oluşumların söylemlerinde arıyor. Kürt entelektüellerin ve DDKO üyelerinin söylemleri Kürtlerin Türk olmadığına yönelikti ve Kürtlerin kökenlerini Ortadoğu’daki antik gruplarla ( Gütiler ile Kardukiler gibi) ilişkilendirmeye çalışıyorlardı. (s. 126) 1970’lerin ortalarından başlayarak söylem şeklini değiştirdi ve “direnişin söylemi” olarak kendine siyasal mecrada yer aradı.

Cengiz Güneş, tezinde PKK hareketinin direniş biçimi olarak sembolleşen Kawa Efsanesinin ve onun bir kutlaması olan Newroz “mit”inin Kürt halkı arasında önemli bir yer edindiğini vurguluyor. 1970’lerin ortalarından itibaren başlayan “ulusal kurtuluş” söylemi, sosyalizm, devrim, sömürge, baskı gibi terimlerle Kürdistan’da işçi sınıfını mücadeleye çağırıyordu. Bu nedenle “ulusal kurtuluş” söylemi Kürtlerin Ortadoğu’da dört devletin sömürgesi altında marjinalleşmesini dile getirerek Kürtlerin varlığını daha belirgin kıldı. PKK bu söylemi halka yayma biçimi olarak özellikle müzik ve yazın alanında yoğun bir şekilde kullandı. İstanbul’da kurulan “Mezopotamya Kültür Merkezi’nin bünyesinde gelişen müzik gruplarının besteleri direnişin sembollerini ezgileştiriyorlardı.” (s. 210) PKK tutsaklarının maruz kaldıkları ve tahayyüllün sınırlarını zorlayan işkenceler, tutsakların bu işkencelere rağmen devlete teslim olmayışı şarkılarla halka iletiliyordu. Bunun yanında bir diğer direniş söylemi ise kendini yakma eylemi olarak belirdi. “Bu, Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesinde bir tıp öğrencisi olan Zekiye Alkan’ın 21 Mart 1990’da kent duvarlarının üzerinde bedenini ateşe vermesiyle birlikte başladı.” (s. 218) 2012 yılı itibariyle de devam eden bu kendini yakma eylemi ve eylemcinin çocuk olması ulusal kurtuluş söyleminin haklılığını halka ispatlıyordu. (01.08.2012 tarihinde Mehmet Yalçın’ın (16) eylemi) Tüm bunlar “ulusal kurtuluş” söylemi çerçevesinde değerlendirildiği zaman devletin Kürt sorunu hakkında söylenecek söz bırakmadığını ve mücadele gerekliliğini vurguluyordu.

Kitaba göre Bir yandan şehirlerde halk hareketi devam ederken diğer yandan gerilla da savaşı devam ettiriyordu. PKK bu iki direnişi birleştirerek ulusal halk ayaklanmasını hedefliyordu. Ne var ki; 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında PKK askeri kayıplar yaşadı ve PKK’nin bu hedefi zora girdi ardından “ulusal kurtuluş” söyleminin yerini demokrasi söylemi aldı. PKK’nin tek taraflı ateşkesler başlatmasıyla demokrasi söylemi güçlenmeye başladı. Belki de PKK’nin başarılı bir hareket olmasının ana nedeni söylemlerini sadece dile getirmekle yetinmemesinden kaynaklanıyordur. PKK’nin tarihsel süreci içerisinde oluşturduğu söylemler hep inşa edilir ve altı iyice doldurulur. PKK demokrasi söylemine geçince Newroz alanını dolduran milyonlarca insan bu söylemi talep etmeye başladı, dolayısıyla gerillanın başlattığı söylemler kısa sürede halkın söylemi oluyordu. Demokrasi söylemi beraberinde yeni dönüşümler getirdi ve cinsiyet eşitliği, çevresel faktörler gibi yeni talepler devreye girdi. Örneğin, PKK’nin kadınları siyaset içinde rol almaya teşvik etmesi, Kürt halkının özgürleşmesinin kadının özgürleşmesiyle mümkün olacağını vurgulaması, barışı anaların getireceğini söylemesi, Kürdistan’da baraj yapımlarına engel olarak demokrasi söylemini genişletmesi kitapta dikkat çeken bir diğer konuyu oluşturuyor.

“Ulusal kurtuluş”un demokrasi söylemine dönüşmesiyle Kürtler tekrar Türk soluyla uzlaşma yoluna giderek meclise parlamenter sokmayı hedefledi. Bu süreç SHP ile uzlaşmayla başlayıp çok uzun sürmedi. SHP Kürt kimlik taleplerini dile getiren vekilleri partiden ihraç edince yeni bir partilileşme ile “legal” mecrada Kürt muhalefeti sesini duyurup giderek güçlenmeye başladı; ancak devletin ve medyanın Kürt vekillere karşı tavrı dışlayıcı oldu. Nihayetinde 1994’te Kürt vekiller hapse atılarak PKK’nin demokrasi söylemi devlet tarafından karşılıksız bırakıldı. Kürtler siyasi arenayı bu şartlar altında olsa bile yine de boşaltmadılar ve yüzde on seçim barajı engelini aşarak bağımsız vekillerle meclise girmeyi hâlâ başarıyorlar. Laclau’nun “radikal demokrasi” kullanımına tekabül eden PKK’nin demokrasi söylemi, başlangıç noktası olan Marksist-Leninist çizgi ile demokrasiyi bir araya getirme çabası olarak açıklanabilir. Yukarıda da söz ettiğim, Cengiz Güneş’in Kürt kadınlarını politik bir güç olarak belirlemesine ek olarak Kürt çocuklarını da ekleyebiliriz. Savaşın ortasında büyüyen Kürt çocukları giderek daha sert politik duruşlar sergilemeye başlıyor. Özellikle duruşlarını güvenlik güçlerine taş atarak ve gerillaya katılma şekliyle sergileyen çocuklar bu duruma yeni bir boyut katarak kendini yakma eylemleriyle de politik arenaya çıkıyorlar. Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi: Direnişin Söylemi akademik bir çalışma olarak spekülasyonlara yer bırakmadan kavramlar çerçevesinde Kürtlerin mücadelesini okuyucuya aktarıyor. Bu bağlamda Güneş’in kitabı; kimlik mücadelesinin Türkiye sınırlarını aşıp Avrupa’da ve Kürdistan’ın dört parçasında, silahlı ve “legal” olarak sürdürülmesinin orta-yakın tarihini merak eden araştırmacıların başvuracağı kaynakların başında geliyor.

TÜRKİYE’DE KÜRT ULUSAL HAREKET: DİRENİŞİN SÖYLEMİ, Cengiz Güneş, dipnot Yayınları, 2013.