Duygu Kankaytsın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygu Kankaytsın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dikkat Unutacak Kimse Yok (Duygu KANKAYTSIN)

Onur Akyıl nevi şahsına münhasır bir şair. İlk şiir kitabı Vietnam Mektubu’nun ardından Unutacak Kimse Yok adlı kitabıyla şiirini yenilerken geliştirir. Kitap iki düzlemde de muhalif kimliğini korur. Gündelik hayatın sorunlarına ilişkin duyarlık şiirlerinin ana izleğini oluşturur. Bu bilinçli tutum şairin şiirini fonda ekonomik ve politik göstergelerde birleştirir. Fondaki yüksek çığlık şiirindeki olay, olgu yahut kişileri etkiler. Akyıl’ın şiirleri hem evrensel hem de tarihsel gerçeklere tanıklık etmektedir.
Evrenselliği yakaladığı en güzel tema ‘yoksulluk’ temasıdır. Unutacak Kimse Yok’ta yoksulluk yaşanılanların müsebbibidir. Akyıl yoksulluğu Bertolt Brecht’in şiirlerindeki gibi kullanır. Brecht şiirinde de ‘yoksulluk’ yazma sebebidir; toplum modellerinin ve savaşın yansıtılmasıdır. Unutacak Kimse Yok daha baştan hoş geldin yoksulluk der. Dolayısıyla yoksulluğu aşmak isteyen kimse yoktur Akyıl’ın dünyasında. Yoksulluk yaşamanın ve onurun mücadelesidir.
Unutacak Kimse Yok bu tematik bağlamla unutmak ve hatırlamak; unutmak ve ayrılık izleklerinin hallerini fısıldar okurun kulağına. “beni unutmak istemeyin, başka da çığlığım yok/ unutsanız, öyle de güzelsiniz” derken “insan bir şey söyler yalnızca/ kimisi yoksul/ kimisi güzel”i imleyecektir. Şiirler boyunca tek bir şiire çıkar; hafızanın ikircikliği. Sadece hatırlamak kalır geriye der şair. Naif bir anlatımla entelektüel bir tespittir şiirlerinin çıkış noktası.
Hafıza ve unutmak durumu gündelik hayatın içinde bazen şöyle sese gelir: “çünkü insan mutsuzluktur, umutsuzluk değil/ ve ben ne zaman kendime iyi bir şey söyledim.” Bu durum bilgisi ve duygusunun ardında kocaman bir ekonomik açmaz yatar. Bu iki dizenin önceki bölümünde şair “uzayan bir tarihti; duvarı oraya taşıdılar boşluğa” der. Yaşanan savaşlar, açlıklar ve yoksulluk şairin gözünde hâlâ bir umutsuzluk değil; ancak mutsuzluktur. Mutluluk bilgisi şairin dünyasında başkacadır. “ki aramızda bazıları mutludur bazıları yalnızca insan”
Onur Akyıl şiiri yaşananların yalanlamasıdır bir bakıma. Yaşanandan farklıdır yaşadıklarımız; hissettiğimiz başkaca bir şeydir. Hem yaşa hem de yaşanan kişinin hissettiğinden farklı olsun; Akyıl şiirlerinde insanın bu görme beceresinden mustariptir. Körlüktür daha çok onun anlattığı. Ama bu körlük onun şiirlerinin yapısını ve müzikalitesini de etkiler. İroni ve alay daha baştan kitabına isim analığı eder. Unutacak Kimse Yok bir hafıza ve körlük meselesidir.
Unutacak Kimse Yok’ta bölümlemelere yer verilmemiştir. Şiirler kendi bölümlemesini okura sunar. Kitabın iyi bir kurmacası vardır çünkü. Her şiir bir sonrakine ilmek atar. Akyıl’ın sunduğu bu toplamda önde ayrılık ve kadın şiirleri dikkat çeker. Ayrılık başlığı adında dört ve kadın isimlerinden oluşan sekiz şiir vardır kitapta. Bu şiirler de ironi için yazılmıştır bir bakıma. Kitabı kapattığınızda iki insan ve bir ayrılık kalır elde. Bir de yaz ve kış. Bütün hikâye doğanın karşısında insanın savaşımıdır. Bunu bazen ritüellere bağlar, bazen de şaman ayinlerine… Kış ölmekse, yaz doğmaktır; insan ölmekse, ayrılık yeniden doğmaktır. Şairin diliyle “iki insandır her şeyden çok ayrılık/ anıların ve toprağın sakladığı”
Akyıl’ın şiiri bir ipucu verir: “göğsünde ben; bir ormanı buluyorum merhaba/ çiçekbozuğu şehrimizde yazların ortası ağır;/ büyümek için sevme beni tekrar merhaba” Düzenin içinden bakan sevgiye, tek tipleştirilmiş duyguya hayır demenin bir itiraz dilidir Akyıl’da. Yaşananların politik tarafını düşürür şiirlerinde. Görme biçimini sorguladığı her şeyde bir ironi yaratır. Bir teşhis koyar ardından. “o seni seviyor sen beni öpüyorsun; son kat arzusu.”

Akyıl Unutacak Kimse Yok’la yaşamın fotoğraflarını gözler önüne koyar. Şiirlerindeki fotoğraflar unutmak yok demenin bir karşılığıdır. Unutacak Kimse Yok Necati Cumalı Şiir Ödülü’nü kazanmış genç bir şairin gür sesinin toplamıdır.
UNUTACAK KİMSE YOK, Onur Akyıl, Şiirden Yayıncılık, 2014.

“Şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana” (Duygu Kankaytsın ile Söyleşi: Yusuf ALPER)

Hayatçağıran Duygu Kankaytsın’ın (1987) ilk şiir kitabı. Hayatı bütünüyle kucaklama çabasında; ama kadın özneden yana bir yoğunluk da var şiirlerin içeriğinde. Kendisiyle şiiri konuştuk.
Yusuf Alper: Sevgili Duygu, kitabına Hayatçağıran adını koyduğuna göre, Türk şiirinin hayatla bağlarını koparmasına yönelik eleştirilerin, itirazların olmalı…

Duygu Kankaytsın: Dertlerin var diyorsunuz aslında. Evet, itiraz önemsediğim bir dil hayatın içinde. Bu dilin cümlesini kurmak bile uyarıcı olur. Hep bir dağ vardır merkezde. Koşa koşa söyleştiğim, kucakladığım dağlar... Bu bazen sese karşılık gelir. İşte bu noktada kelimelere sıkı sıkıya tutunarak, onların sözlükteki anlamlarıyla yetinerek yaşanılanı anlatmak mümkün olmaz. Daha doğrusu anlatılan mutlaka eksik kalır. Burada şiir hayatın çağrısına ses verir, ses vermelidir. İzleyebildiğim kadarıyla bunu görmezden gelen bir şiir algısı almış başını gidiyor. Okuyamıyorum öylesi şiirleri. Daha çok hayatı, toplumsal ve düşünsel boyutlarıyla izlek edinmiş şiirleri önceliyorum. Şiir anlayışımı da bu çerçevede gerçekleştiriyorum. Hayatı çağıran, hayattan konuşan bir şiirin peşinde olmak bu. Her şiir bir seçenek önermekse, ben de ortaya bir seçenek koymanın ısrarındayım. Hayatın ve şiirin dilsel değerlerini gözetmek arzum.

Dil bilinci, şiir bilinci sende nasıl gelişti, yol aldı? Kendi şiir serüvenini izlemiş olmalısın. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

Şiir ve dil bilinci edinmek ve bunlara işlerlik kazandırmak zamanla elde edilebiliyor. Dahası tamamlanan bir süreç değil bu. Kesintisiz birikiyor insan ve dönüşüyor. Kendini aşmak, gelişerek değişmek ölünceye kadar sürecek. Görünen bu. Geçmişte yapılan her türlü pratik, yazılacak bir sonraki şiire hazırlık gibi. Bunun bilincine vardığımda ürkmüştüm. Şiire koyulmak ve şiirle olmak hiç de kolay bir iş değil. Önemli olan onca birikimi göğüslemeyi göze almaktı. Bu kararlılığı gösterince, bitmez tükenmez çalışmalar gündeme geliyor. Durmadan okuyorsunuz. Daha çok durmadan kuram okumak mesela. Şiir geleneğini özümlüyor, yazılagelen şiirlerin sakladığı bilgileri edinip kullanmaya koyuluyorsunuz. Mesele dil işçisi olabilecek kalbi duyguyu taşımak. Donanımınızı yeterli bulunca da size gelen şiiri yakalayıp yazıyorsunuz. Benim yaptığım da bu muydu?

Geleneksel olanla bağın için ne dersin? Bir şair kadın olarak kendini konumlandırırsan Türk şiirinde neyi amaçlıyorsun? Hedefin neresi? Ulaşmayı, aşmayı hedeflediğin ilk kitaplar var mıydı, varsa kimlerindi?

Geleneği hep önemsiyorum. Geleneği yok sayıp şair olunabileceğini hiç sanmıyorum. Böylesi kesin yargılarla konuşmak her ne kadar didaktik ve sevimsiz gelse de bazen acımasız olmak başta hayat ve bilim ve dahası sanat için değer diye düşünüyorum. Çünkü her şair şiiri kendinden önceki ustalarından, onların şiirlerinden, poetik görüşlerinden öğrenir ve kendine özgü bir şiiri kurmanın peşine düşer. Ah Aristoteles, ah Horatius!! Aslında geleneği yadsıyanların da yaptığı bu. Bu duyarlığın içinden nasıl söylenirse: Ben de diğer şair kadınlar gibi şiir dilini şair erkeklerden öğrendim. Çünkü kadınları şiirin dışına itip bu alanı kendileri için biçimledi erkekler. Bile-isteye olması önemli mi? Öncelikle bunun aşılması gerekiyor sanırım. Bunu arzulayan biri olarak bana özgü bir dilin arayışına girdiğimi söyleyebilirim. Bunu başardığımda, kendi adıma, kangren olmuş bir sorunu gidermiş olacağım. Gülten Akın, özellikle ilk üç kitabında biraz da bunu başardığı için önemlidir. Ulaşmayı istediğim, özendiğim herhangi bir ilk kitap yok. Özellikle kendi kuşağım için söylüyorum bunu. Öte yandan şiir kitaplarının kıyaslanmasından yana da değilim. Her şairin yazdığı şiirlerinin kıyaslanması düşüncesindeyim. Bu bize o şairin gelişimi hakkında bilgiler verebilir. Şair birileriyle değil, önce kendisiyle yüzleşmeli. Bir de şunu söyleyebilirim: İlk kitabımın firesiz bir kitap olmasını isterim. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı gibi.

Metin Celâl, ‘Şiir ustalardan öğrenilir,’ diyor. Seni besleyen usta şairler kimler? Cemal Süreya da gençlerin yazdığı şiiri önemser, o şiirlerin uyarıcılığına dikkat çeker. Sen buradan eylemle kuşakdaşlarına nasıl bakıyorsun?
Geleneği nasıl önemsediğimi söyledim biraz önce. Şiir ustalarının şiir deneyimleri özümsenmeden iyi şiirlerin yazılabileceğine inanmıyorum ben de. Zaten başka şairleri, onların neler yaptıklarını anlamadan bir şair kendi şiirini kuramaz gibi geliyor. Böyle bir okumanın içinden bütün usta şairler, benim de doğal beslenme dünyamı oluşturmaktadır. Onlarla halkaları birbirine geçiriyorum. Yapılanları saptayıp yapılmayanların peşine düşmeli diye sancılanıyorum. Bu da az-çok yeni olanı yakalama olanağı veriyor bana. Elbette genç şairlerin de peşine düşmek gerek. Onların getireceği yenilikler geleceği işaretlemez mi? Onların da birbirlerinden öğreneceği çok şey var. Bu nedenle özenle izliyorum tümünü. Bu deneyimlenme pratiğiyle bana ait olabileni daha kolay yakalayabiliyorum sanırım.

Şimdilerde Türk şiiri büyük bir yalnızlık içerisinde. Çıkan her şiir kitabı boşluğa gönderiliyor sanki. Senin kitabın nasıl karşılandı? Aldığı tepkiler umut verdi mi şiir için?

Doğru bir saptama olduğu kanısındayım. Düzenin yok saymaya çalıştığı şiir kendi kuytusunda kalmış gibi. Devlet de yapısı gereği şiire karşı. Şiir henüz metalaşmadığı için kapitalizm de şiire tiksinerek bakıyor. Alımlayıcılar ise şiire çok uzaktalar. Şairler de hayat-yoğun şiirler yazmayınca alımlayıcısı her kimse onunla buluşması zorlaşıyor. Böylesi bir toplumsal yapı içerisinde şiir yazmak, kitap yayımlamak biraz tuhaf görülebilir. Hiç önemli değil. Dünyada bir kişi kaldığı sürece şiir varlığını sürdürecektir duygusundayım. Çünkü insanoğlunun biricik sığınağıdır şiir. Buna inandığım için şiir yazmaktan ve bu şiirleri kitaplaştırmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Karamsar bir fotoğraftan söz ettim ama bu karamsarlık içerisinde kaybolup gitmedi hayatçağıran. Bunları söylemek hicap veriyor aslında. Samimiyetin içerisinden bir cümle olarak okunmasını dileyerek: Şöyle bir bakıldığında, ilgiyle karşılandı diyebilirim. Kitabıma ilişkin yapılan söyleşiler ve yazılar bunları doğrular nitelikte.

Şiirler, yazılar yazan birisin. Öte yandan güzel sanatlar fakültesinde yazarlık eğitimi alıyorsun. Akademik eğitimin şairliğine özel bir katkısı oluyor mu? Ya da tersi…


Dediğiniz türden çalışmalar bağlamında birçok deneyimim oldu. Bir taraftan dünyayı okuma hevesiniz beri taraftan şiir görgünüz çoğalıyor. Evet, dramatik yazarlık-dramaturgi eğitimi almaktayım. Bu da beni besliyor. Örneğin, Shakespeare okuyorum, bu bana insan derinliğinin ne olduğunu söylüyor. Şiir için oldukça ehemmiyetli. Bertolt Brecht okuduğunuzda ise diyalektiği, epik olanı kavrıyorsunuz. Şiirin diyalektik bir işleyiş gösterdiğini düşününce, aldığınız akademik eğitimin kıymetlerinden biri daha ortaya çıkıyor. Öte yandan bu akademik eğitimin şiirden çaldığı bir şey yok. Bunu da burada belirtmiş olalım. Şehir efsaneleri hep tatlı gelmiştir ama gerçeği gölgelendirememiştir de...

Şiir senin için ne ifade ediyor?

En zor soruyu sona bırakmışsınız. Bunun cevabını vermek beni endişelendiriyor. Bu mübalağa olarak okunmazsa sevinirim. Şöyle düşündüğümden olsa gerek. İfade etmelerin içini bazen cümle kurmak da doldurmaz. Hele ki söz konusu şiir ise… Çünkü şiir arınmayı, duyarlık olarak büyümeyi getiriyor insana. Bu çağın getirdiği küften, koftan uzak tutuyor insanı. Daha ne olsun? Söz, şiirin gerçek okurlarında...

* Duygu Kankaytsın, Hayatçağıran, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2013

Hayat Bizi Çağırıyor… (Onur AKYIL)

Duygu Kankaytsın’ın ilk şiir kitabı ‘HAYATÇAĞIRAN’, Şiirden etiketiyle Nisan 2013’te okuyucusuyla buluştu. Kankaytsın, okuyucunun farklı edebi alanlarda karşılaştığı bir isim; çeviri, söyleşi, eleştiri yazılarından da tanıyor okur onu. Hal böyle olunca, okurun Duygu Kankaytsın’ın kitabını daha derin bir okumaya tabi tutacağı açık. Çünkü yalnızca şiir yok ortada; şiirin kuvveti / etkisi her ne kadar ağır bassa da, edebiyata geniş bir çerçeveden bakabilen / edebiyatı geniş bir çerçeveden görebilen bir isim var karşısında. ‘Sıkı’ bir şeyler beklemek hakkı bu yüzden okurun; kitabı / şiirleri okumaya başladığında da yanılmadığını görüyor okur.

‘Şimdi Kül’ ve ‘Şimdi Hayat’ isimli iki bölüme ayrılmış kitap. İlk bölümün ilk şiiri olan ‘Kendini Bölüşmek’ her şeyden önce adıyla zaten okura ‘hazırsan başlayalım’ der gibi. Şirin ilk dizesi de ne uzun soluklu bir yolculuğa çıktığınızı hemen sezdiriyor size: ‘koparsan gökyüzünden, ansızın yaşlanırız’. İlk şoku atlatmak dedikleri bu olsa gerek; bu dizeden sonra insanın kitabı kapayıp, bir süre düşünesi geliyor… Gerçekten etkili ve bu şiirin tümünde de yoğun olarak görülebilen soyut / somut çarpışmalarının en uç örneği. Örneğin, hemen ardından gelen dizenin söylediği ‘evrenin aralığında birikir güvercinler’ de aynı sarsan korkunçlukta. Hem bu şiiri hem de diğer şiirleri okuduğunuzda gördüğünüz başka bir şey daha var; sanki Kankaytsın sizi çok yukarılardan bir yerden alıyor ve yavaşça şiir boyunca yere indiriyor; hafifletiyor düşüşünüzü. Anlayın ama canınız yanmasın istiyor; öyle yazıyor / öyle kuruyor. Bölüm başlarındaki alıntılar da gizliden söylüyor bunu; örneğin ilk bölüm Oktay Rifat ve Cioran alıntısıyla açılıyor; Cioran şöyle diyor orada: Hüzün, hiçbir mutsuzluğun doyuramadığı bir iştah.

Mesela ‘Kirli Umutsuzluk’ şiirinde yer alan ‘gökyüzü, iyi ki benden yana’da, böyle bir algının iz düşümü; ancak yer yer bu durum işlevsel olarak kendine farklı alanlar açabiliyor. Aynı şiirin içinde yer alan ‘yatağım sırılsıklam özlemekten’le birlikte şiirin kolonları olarak beliriyorlar. İlginç ama başarılı olduğu kesin.

Kitapta / şiirlerin içinde ilerledikçe elbette Kankaytsın’ın şiiri nerede aradığı / ona nasıl ulaştığı da daha net anlaşılmaya başlıyor. ‘Tenim Islaklığınla’ şiirinin adındaki kesik bütün şiire sinmiş ve o kesikte pıhtılaşan kan kendini şiir kıldığının ziyadesiyle farkında olan soylu bir söyleme dönüşmüş: ‘sonra boynumu güzelleştir / incirle beni derinimden soyup / bir masala yaz / birimiz bugün nedense dalgınlık’. Burada aslında gizli bir tarihsellikte var ama yalnızca, açıkçası çok okuyanların / okuduklarını unutmayanların yüzüne değen / içine işleyen bir tarihsellik bu. Dizelerde sadece Duygu Kankaytsın yok; elbette onun dizeleri ama ta ötelerden bir yerden Portia’nın, Ophelia’nın sesi duyuluyor; eşlik ediyor bu kadınlar başka bir kadının sesine / ruhuna.

‘Yüzsüz Yalan’ şiiri de gerilim açısından yukarıda örneklediğimiz şeylere başka bir boyut kazandırıyor. Şiirdeki kırılmalar ‘insan olsaydım sevmezdim seni’ / ‘yüzüm olsaydı sevmezdim seni’ ve ‘aşık olsaydım sevmezdim seni’ üzerinden bir gerilim hattı oluşturmuş. Buradaki tersinlemenin aslında giderek insanın olumsuzlanmasına değil olumlanmasına, daha doğrusu çıplak bir insan algısının oluşmasına vardığı söylenebilir rahatlıkla. Bunu başarılı, güzel, içten hatta hakiki kılansa tasarlanmış bir havadan ziyade, ‘işte insan’ rahatlığında düşünülmüş / yazılmış / söylenmiş olması.

Kitabın içinde yer alan ‘zor’ şiirlerden biri de ‘Düşün Ölümü’. Kendini bir kaotik adlandırmayla ayrıksı kılan bu şiirin içinde insan özne hem içerden hem dışarıdan okunmuş Kankaytsın tarafından. Sözün, sözcüğün kendini rahat bıraktığı, nereye gideceğini önemsemediği bir kullanım var; ‘avucunda, sıktıkça yok olan dünya / çekiştirdikçe yırtılan gökyüzü / karnına gömülen çınar / ciğerlerinde boğulan deniz’. Görmekle, anlatmak arasında bir özne yitimi var ve şiiri gerçekten ‘zor’ kılıyor. Kimin sesini taşıdığı belli olmayan bir şiir her zaman için en etkili şiirdir: ‘zaman, büyüyen bir canavar / sabahı yabani, bir günü daha çalındı çalınacak / iş dönüşü karanlık karşılayacak onu / kör edilmiş uzandığı pencere / köpeği sokağa atılmış / bir kez daha öldürülmüş / sandığında sakladığı düş’.

Tüm bunlarla birlikte, şiirin şüphesizliği hakkında Duygu Kankaytsın’dan öğrenilecek çok şey olduğunu söyleyen bazı dizeler de şunlar; ‘Düşerken’ şiirinde ‘çukur açıyorum / öpsem dedim seni bir kez / sarmısak döverken havanda’, ‘Burkulmuş’ şiirinde ‘yorgunum ama ikimize uyanıyorum’, ‘Kar Pastası’ şiirinde ‘ayrıntılardan yüz buluyor kalbim / sakın, yarısıyla yetin hiç olmazsa’, ‘Sancı’ şiirinde ‘nasıl olsa azalan sabahlara / uyandıramaz artık arkadaşların seni’…

Sonuç olarak Duygu Kankaytsın’ın özümsediği bir hayatın söyleyeni olduğu açık. Sindirilmiş şeylerin dili bu, korkudan uzak, içinden hayatın. Yüz yüze gelmek gibi, bir şey söylemeden yalnızca bakarak anlatmak gibi olup biteni. ‘İnsanın her hali’ denen şeyi / şeyler toplamını çoğaltmak boyuna. Kırılmayan yerinden insanın, insanın hep sağ kalan yanından konuşmak hüzün ve hayat adına. Sevince çevirmek sözlerin ağırlığını. Zor iş, zor şiir. Başka bir şey söyleyen, hevesten uzak…

Ve hep olduğu gibi son bir alıntı:

‘elindeki sardunyadan dökülür sana gök / anılardan eskil buluşmalara / gecikerek diş izlerine saklanır / yağmur sonrası kokan melez duygu’ya / uyuyakalır öylece yalın, öylece düğüm / aşk romanları girer ara sıra / biz, yer ve yüzünün arasına // dünya, bir kış daha geri al’

HAYATÇAĞIRAN, Duygu Kankaytsın, Şiirden Yayınları, 2013.