Dosya: Faşizm ve Diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Faşizm ve Diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Faşizm Şapkadan Çıkmadı (Onur KOÇYİĞİT)

Sosyal faşist kavramı, bize 60’ların sonu 70’lerin başında angaje olmuşsa da tarihsel bağlamı daha eskidir. 70’lerden bir örnek vermek istiyorum: Bugünkü PKK’nin lideri Abdullah Öcalan, Ankara’da okurken, Ankara Devrimci Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) üyesidir. Öcalan, derneğin yönetiminde de bulunmuştur ancak daha sonra yönetimin sosyal faşist-Maocu bozkurt şeklinde nitelenmesi ve revizyonist tavırlar alması üzerine dernekten ayrılmıştır, ki günümüzün sosyal faşistleri Doğu Perinçek ve o zamanki arkadaşları “yollarına” devam etmişlerdir. Nedeni bellidir; kendini solcu/sosyalist zanneden sağcıların ve liberallerin revizyonist tavırları/davranışları. Perinçek’in İşçi Partisinin durumu da ortadadır.

Yazıya böyle girmemin sebebini aşağıda detaylandıracağım. Bu örnekler, bize çok yakın tarihlerden ulaşsa da tartışma daha eskidir. Henüz dünya savaşlarından söz edilmeyen, 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında büyük tartışmalarla başlamıştır. Marx’ın Kapital’i yayınlamasını takip eden süreçte, ekonomi ve toplum yasalarının yetersizliğinin gün yüzüne çıkmasıyla tartışmalar daha da alevlenmiştir.

Zeev Sternhell, ’35 Polonya doğumlu bir Yahudi. Annesi ve ablası Naziler tarafından katledilmiş. ’65-’70 yılları arasında Kudüs İbrani Üniversitesi’nde politika ve tarih eğitimi almış ve hala aynı üniversitede hoca olarak çalışıyor. Faşist İdeolojinin Doğuşu kitabıyla, bu tartışmaların ve faşizmin ortaya çıkış zamanının izlerini sürüyor. Günümüz şartlarında düz bir ırkçılık tanımlamasında vücut bulan faşizmin, sanılanın aksine, bir kopuş ideolojisi olarak görüyor ve kültürel fenomen olarak algılanması gerektiğini söylüyor:

“… faşizmi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından biri olarak ya da savaş sonrası krize karşı basit bir burjuva savunma refleksi olarak görmeye devam edersek yüzyılımızın bu başat fenomeninden hiçbir şey anlamamış oluruz.”

Elbette, faşizm, bugünkü anlamıyla çok farklı bir yerde değil ancak tarihsel süreci ziyadesiyle önemli. Kopuş ideolojisine ve bu olgunun yarattıklarına dönersek, daha önemli bir meseleyi göreceğiz. Faşizm, Marksizmin öngördüğü “kapitalizmin çökme aşamasında ortaya çıkan basit bir anti-ploreter tepki” değildir diyor Sternhell; tıpkı liberalizmin ya da başka bir değişle klasik liberallerin, liberteryenlerin karşısına çıkıp totaliterleşen rejime karşı çıkan Marksizm gibi. Faşizm de liberalizm ve Marksizm ile kıyasıya bir çatışma içine girmiştir. Her ne kadar 19. yüzyılın hemen başında Marksist praksisi reddetmeyip Hegelci yapıyı ve Marksist rasyonalizme saldırsa da faşizm için esas düşman tarihsel materyalizmdir. Böyle bir çatışma ortamında doğması, amiyane tabirle, “öncüllerinin” beğendiği taraflarını alıp beğenmediklerini rafa kaldırması doğaldır. Şöyle diyor Sternhell;

“Faşist ideolojiyi biçimlendirecek (…) önemli bileşen, liberal ve burjuva karşıtı milliyetçiliğin de paylaştığı Marksizmin materyalizm karşıtı revizyonudur.…

Faşizm, Avrupa kıtasının modernleşmesnin sonucu olan belaları ortadan kaldıracağını iddia eder. Toplumun karşıt gruplar halinde parçalanmasına, bölünmesine, piyasaya fırlatılmış basit bir metaya dönüşmüş olan bireyin yabancılaşmasına çare bulmak ister.”


Stenhell’in bu son önermesi, faşizmin kültürel ve entelektüel hayata karşı büyük bir saldırıya başlamasının da nedeni olarak görülmeli. Hem topluma hem de bireye düşman olan bir kültür hareketi başlatılmıştır artık. (Örnekleri bu yazıya sığmayacak kadar fazladır.) Mussolini’ye İtalyan Faşist Partisi’nde sivrilmesine yardımcı eden, hatta ideologu denilebilecek derecede yakın ilişkiler içinde olan Tommaso Marinetti’nin 1909’da yazdığı meşhur(!) Fütürist Manifesto’sundan alıntılayalım:

“Müzeleri, kütüphaneleri yakıp yıkmak istiyoruz; ahlakçılık, feminizm ve bütün o fırsatçı ve faydacı korkaklıklarla savaşmak.”

Faşizm ve 2. Dünya Savaşı

Faşizm, 2. Dünya Savaşı’nın öncesinden başlayarak günümüze değin Nazizm ile bir tutulmaya başlanmış, neredeyse eş görülmüştür. Açıkçası, birçok ortak noktaları olsa da ideolojik ve pratik olarak farklılıklar da barındırlar. Nazizm, Alman nasyonal sosyalizmiyle, Yahudi düşmanlığıyla, bir “biyolojik determinizm” halini almıştır; yani temel tasavvuru ırkçılıktır ve komünizmle savaşmaktan daha öncelikli bir görev olarak görülür, diyor Sternhell ve Wyndham Lewis’in, “Nazizmin ‘ırk anlayışını’ Marksizmin sınıf fikrine karşı bir cevap” olarak gördüğünü de ekleyerek, şöyle söylüyor:

“… ırk determinizmi faşizmin bütün versiyonlarında mevcut değildir. Robert Brasillach, Nazizminkine çok yakın bir anti-semitizmi açıkça telaffuz etse de Georges Valois’nin Faisceau’sunda böyle bir şey yoktur. Kimi İtalya faşistleri, militan bir anti-semitizm uygulasalar da faşist Yahudiler İtalya’da bundan muaf tutulurlar; üstelik hareketin merkezindeki genel oranın çok üstündedir.”

Yani 1938 yılındaki ırkçı yasalar çıkana kadar İtalya’da yaşayan bir Yahudi, savaş sırasında İtalyan işgali altındaki Fransa’da yaşayan bir Yahudi’den daha güvendedir. Bu, bize faşizmin ırkçılıkla bir tutulamayacağını gösterir; birbirlerini tamamlarlar ancak biri olmadan bir diğeri var olabilir.

Mussolini’nin bir devrimci sendikalist olduğunu hatırlatarak, revizyonizmin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha vurguluyor. Daha sonraları Marinetti’nin ve İtalyan faşist entelektüellerin de etkisiyle şiddetini sertleştirmesi, Mussoli’nin İtalyan partizanlarca yakalanıp kurşuna dizilişine kadar bütün bir Avrupa kıtasını etkilediğinden bahsediyor.

Yazının başında değindiğim üzere tarih, sosyalizmi/Marksizmi revizyona uğratanların “kirli geçmişiyle” doludur ve adlarının önüne gelecek tek sıfat “faşist”tir. Bu yazının yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, Sternhell’in kitapta anlattıklarının/yazdıklarının binde birini dahi bu yazıyla anlatmak mümkün değil, zira faşizm üzerinden 19. yüzyıldan başlayarak dünya siyasi tarihi hakkında muhteşem analizler yapıyor.

Marinetti’nin 1910 yılında bizzat çıkardığı “devrimci sendikalist” dergi Poesia’daki bir yazısından alıntılayarak bitireyim;

“Dünyanın tek temizliğini, büyük coşku ve cömertlik ateşini, ırkların o olmadan tembel bir egoizm, görgüsüzlük, düşünce ve irade fukaralığı uykusuna yattığı o asil kahramanlık banyosunu, savaşı seviyor ve yüceltiyoruz.”

FAŞİST İDEOLOJİNİN DOĞUŞU, Zeev Sternhell, çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yayınları, 2012


Faşizmi Analiz Etmek (Mutlu ARSLAN)

“Faşizm” kavramı, ülkemizde son yıllarda en sık ve en yersiz biçimde kullanılan kavramlardan birisi haline geldi. Türkiye’nin en namlı sağcıları bile, politik muarızını suçlamak için kolaylıkla “faşist” nitelemesine başvuruyor. 80’li yıllara kadar Türkiye’deki devlet analizlerinin ve devrimci stratejilerinin anahtar kavramlarından biri olan “faşizm” kavramı, günümüzde pek çokları için alelade bir küfür haline dönüştü.

Faşizm kavramının lümpenleşerek analitik kapasitesini yitirmesinin en önemli nedenlerinden birisi, Türkiye solunun teorik üretiminin kısırlığıdır. 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye soluna sirayet eden ve hala etkisinden kurtulunamayan “şablonculuk” ve “aktarmacılık” hastalığı, özellikle Türkiye’deki devlet yapısı ve sınıf ilişkileri konularında verimli bir teorik birikimin ortaya çıkmasını engellemiştir. Rekabet halindeki devrimci yapıların mücadele zeminlerini haklılaştırabilmek için, dünya solunda önde gelen akım ve teorisyenlerin yazdıklarını şahit gösterme çabası, Türkiye’de solun kendi içine kapanmasının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Bu fasit dairenin sınırlarını zorlama cesaretini gösteren siyasal yapılar, örgütsel olarak da geniş kitlelerle buluşma şansına erişmiştir.

Günümüzde bile Türkiye Solunda Faşizme ilişkin tartışmaların temel referans noktaları, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Komintern içerisinde yürütülen tartışmalarıdır. Bu dönemde sürdürülen verimli tartışmalarda Guerin, Togliatti, Troçki, Gramsci ve Dimitrov’un Faşizm üzerine tahlilleri üzerinden geçen 80 yıllık zamana rağmen hala önemini muhafaza etmektedir. Bu isimlerin teorik katkıları, o dönemde faşizmi “normal tarihi gelişmenin kesintiye uğraması” olarak gören basit çelişkilere indirgeyen anlayışın aşılmasında önemli katkılar sunmuştur.

Faşizmi Basitleştirmek

Ne var ki, faşizmin karmaşık doğasını açıklamaya yönelik bu teorik zenginlik, o dönemde yükselen faşizme karşı mücadele pratiği içerisinde ikinci planda kalmıştır. Faşizmin “tekelci sermayenin toplumun geri kalanı üzerinde dolaysız diktatörlüğünün saf ve basit bir ifadesi” olarak tanımlanmasına dayanan Komintern tezi, 1930’lu yıllardan günümüze kadar temel bir perspektif olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşım, faşizmin farklı ülkelerde büründüğü kendine özgü biçimler arasındaki farklılıkların da görmezden gelinmesine yol açmıştır. Türkiye de dahil pek çok ülkede faşizm tartışması, en açık biçimleriyle Almanya ve İtalya’da ortaya çıkan Faşist rejimler ölçü alınarak analiz edilmeye çalışılmıştır.

Bu şabloncu analiz biçiminin Türkiye’deki istisnası, Dimitrov’un “sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen türden faşizmin söz konusu olamayacağı” uyarısından hareketle Mahir Çayan tarafından ortaya atılan ve sonrasında Devrimci Yol’un da en önemli tezi haline gelen “Sömürge Tipi Faşizm” kavramsallaştırması olmuştur. Geniş bir kitle temeline sahip olmayan ve kapitalizmin yukardan aşağıya devlet kurumları aracılığıyla inşa edilmesiyle ortaya çıkan Sömürge Tipi Faşizm, bir yandan devlet aygıtının "demokratik" bir niteliğe kavuşamamış olması, diğer yandan güçlü bir işçi sınıfı hareketinin bulunmayışı nedeniyle, cılız ve güçsüz tekelci burjuvazinin belirleyici güç olduğu oligarşik yapının halk kesimlerini açık ya da örtük baskı yöntemleriyle yönetmesi olarak tanımlanabilir. Faşizmi soyut bir şablon olmaktan çıkaran ve onu devletin özüne yerleştiren bu tespit, 1970’li yıllarda faşizme karşı mücadelenin bambaşka bir boyutta ele alınmasına olanak sağlamıştır.

Poulantzas’ın Faşizm Analizine Katkısı

Her ne kadar Türkiye’deki faşizm tartışmalarına katkısı sınırlı kalsa da, Komintern’in basit çelişkiye indirgenmiş faşizm analizine ilişkin en kuvvetli eleştiri, Nikos Poulantzas tarafından yapılmıştır. 1970 yılında yayınlanan ve dönemin popüler “devlet teorisi” tartışmalarında kendine özgü bir yer edinen “Faşizm ve Diktatörlük: Üçüncü Enternasyonal ve Faşizm Sorunu ” kitabı, 1930’lu yıllardaki faşizm tartışmalarının üzerine serpilen küllerin savrulmasına da olanak sağlamıştır.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere Poulantzas’ın temel meselesi, Komintern’in faşizmi ele alış biçiminin yanlışlığını tespit etmek ve Almanya ve İtalya örneklerinden hareketle faşizmin yükselişine ilişkin temel belirlenimler ortaya koymaktır. Ona göre Komintern’e egemen olan ve üretim süreci ile sınıf mücadelesi arasındaki bağı doğru tespit edemeyen “ekonomist çizgi”, faşizm analizinin de ekonomist bir indergemecilikle ele alınmasına neden olmuştur. Lenin’in Emperyalizm teorisinin kaba bir yorumuna yaslanan bu ekonomik indirgemeci yaklaşım karşısında Poulantzas, Faşizmin üretim süreçleri, sınıf ilişkileri, siyasal mücadele ve ideolojik hegemonya gibi oldukça farklı düzeylerde karmaşık bir doğaya sahip olduğunun altına çizer.

Poulantzas’a göre Sosyalist Devrimin emperyalist zincirin en zayıf halkası olan Rusya’da olması kadar, faşizmin sonraki iki zayıf halkada (Almanya, İtalya) ortaya çıkması da önemli bir noktadır. Dolayısıyla emperyalist dönemin ürünü olan faşizmi, politik ve ideolojik bağlamlarından kopartarak tek başına üretici güçlerin gelişmişliğiyle açıklamak mümkün değildir. Zaten Poulantzas’a göre zincirin zayıf halkasında olmak ekonomik az gelişmişlikle değil, toplumsal çelişkilerin birikimiyle ilgilidir. Almanya ve İtalya’nın toplumsal formasyonunun kendine özgü karakterlerini anlamaksızın faşizmin buralardaki gelişimini anlamak da mümkün değildir.

Poulantzas’ın analizine göre faşizmin yükselmesi ve iktidara gelmesi iki farklı düzeyde krizi öngerektirir. İlk kriz egemen sınıflar ve sınıf bölümleri arasındaki iç çelişkilerin derinleşmesiyle ortaya çıkan krizdir. Faşizm konjonktürünü belirleyen şey, bir sınıf veya fraksiyo­nun kendi hegemonyasını empoze edemeyişi, daha doğrusu, ikti­dardaki ittifaktan keskinleşen kendi öz çelişkilerini “kendi ken­dine” aşamayışıdır. Faşizmi yükselten bir diğer kriz ise devrimci örgütlerin ve işçi sınıfı ideolojisinin krizidir. İşçi sınıfının örgütsel ve politik yenilgisi, iktisadi olarak bunalım içinde olan burjuva ve küçük burjuva ideolojilerinin politik etkinliğini artmasına neden olur. Hem ideolojik hem de politik olarak güç kazanan küçük burjuvazinin büyük tekelci sermaye ile ittifakı faşizmin temel niteliklerinden biridir.

Poulantzas’ın, olağanüstü devlet biçimlerinin özel bir rejimi olan tanımladığı Faşizm yorumu, hem iktisadi, hem politik hem de ideolojik düzeylerde birbirini tamamlayan çok boyutlu bir analize dayanmaktadır. Poulantzas, Almanya ve İtalya örneklerinden yola çıkarak, toplumun farklı sınıflarının (büyük sermaye, küçük burjuvazi, işçi sınıfı, kırsal kesim) her üç düzeyde karşı karşıya olduğu durumu detaylı biçimde incelemiştir. Zaten Poulantzas’ın Faşizm ve Diktatörlük” kitabını değerli ve istisnai kılan temel unsur, kitapta yer alan teorik çıkarımlar bir yana, faşizm sorunun ele alış biçimidir. Toplumda yer alan tüm sınıf ilişkilerini ve bunların çelişkilerini merkeze alarak yapılan bu analiz biçimi, sonraki dönemde hem devlet teorisi tartışmalarına hem de ideoloji tartışmalarına önemli bir referans oluşturmuştur.

Faşizm ve Diktatörlük, Nikos Poulantzas, İletişim Yayınları, 2012


Faşizmin Dili (Sanem YARDIMCI)

Weimar Cumhuriyeti döneminde orta sınıf Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları Berlin’in Bayerischer Platz semtinde yürüyüş yaparsanız, gözünüze 15-20 metrede bir direklerin üzerine asılmış tabelalar çarpar. Bu tabelalarda Nasyonal Sosyalizm döneminde yürürlüğe giren, Yahudilerin yaşamlarını günbegün denetim altına alan yasal düzenlemeler, yürürlüğe girme tarihi ile birlikte yer alır. Bir adım atarsınız, tüm erkek Yahudilerin kendi isimlerine ek olarak “Israel”, tüm kadın Yahudilerin “Sara” ismini eklemelerini zorunlu tutan 17.8.1938 tarihli düzenlemeye denk gelirsiniz. Birkaç adım sonrası 15.11.1938 tarihli Yahudi çocukların okula gitme yasağı ile karşılaşırsınız. Bir iki cümle ile her geçen gün Yahudilerin yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını anlar, bir tarihten sonra ise adım adım artan baskıların artık düzenlemeye gerek bırakmayacak bir hal aldığını keşfedersiniz. Faşizmin nasıl ve neden Yahudi olmayanlarca onaylandığına, desteklendiğine dair soru aklınıza takılır. Konuyla ilgili olanlar sosyal bilimlerin bu soruları yanıtlama girişimlerini aklına getirse de, verilen yanıtlar sorunun ağırlığını kaldıramaz. Nasıl olur da bu kadar insan, faşizmin bir parçası olmuş, o çarkların dişlerinden bir haline gelmiştir? Aslında Nazi döneminin kurbanlarını anmak ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek için yerleştirilen bu tabelaların akla getirdiği ilk soru, dönemi yaşayanların da aklına düşmüştü.

Nazi Almanyasında yaşayan Yahudi kökenli Fransız Edebiyatı Profesörü Victor Klemperer de bu isimlerden biri ve onun için bu soru doğrudan gündelik yaşamın bir parçasıdır. Klemperer, Nazi iktidarıyla birlikte, kıymet verdiği “mucize çocuk” olarak görülen zeki öğrencisinin adım adım Nazileşmesi sürecini gözlemler, düzenli olarak görüştüğü arkadaşlarının Führer’in üstün niteliklerini sıraladıkları övgüleri dinlemek zorunda kalır, 1902’de Protestanlığa geçmesinin Nazilerin nazarında hiçbir anlam ifade etmediğini, 1935’te Üniversiteden uzaklaştırılmasıyla bir kez daha anlar. Nazi dönemini canlı olarak tamamlayabilmesini sağlayan ise, Yahudi kökenli olmayan eşi Eva Schlemmer’dir. Yahudi kökenli olmayan eşi onu sadece canlı tutabilir, zorunlu çalışmadan, göğsünün üzerinde taşıdığı sarı yıldızdan, dışlanmadan, ve aşağılanmadan koruyamaz.

Lingua tertii imperii

Edebiyat profesörü Klemperer nihayete ereceğinden emin olduğu bu durumdan çıkana kadar Nazilerin dilini mercek altına almaya karar verir ve 1933-1945 arası düzenli olarak notlar tutar, Nazilerin dilini inceler dildeki dönüşümünün izini sürer. Nazilerin yoğun olarak kullandığı kısaltmalarla dalga geçmek ve aynı zamanda tuttuğu notları SS subaylarından korumak amacıyla, “üçüncü imparatorluğun dili” ifadesinin Latincesini kısaltarak LTI (Lingua tertii imperii)’yi kullanır. Bu dönemde LTI onun için bir tür mücadele aracıdır. Klemperer‘in temel hedefi dönemi karakterize eden dilsel özellikleri açığa çıkarmak, resmi ve gündelik dilin karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediğini analiz etmek ve en nihayetinde Nazi iktidarının dilinin eleştirisini yapmaktır. Bu nedenle LTI’de kısaltmalar, isimler, moda olmuş sözcükler, fıkralar, gazetelerin kullandıkları dil, savaşın dili yer alır, böylece Klemperer Nasyonal Sosyalizm iktidarı altındaki gündelik yaşamı gözler önüne serer ve Nazi dilinin tipik örneklerinden bütünlüklü bir tablo çıkarır.

1947’de derlediklerini gözden geçirip, yorumlayarak LTI Nasyonal Sosyalizmin Dili ismiyle yayınlar. Geçtiğimiz aylarda Tanıl Bora’nın özenli çevirisiyle Türkçe’de ilk kez yayınlanan kitaba Klemperer’in yüklediği diğer bir işlev de Nazilerin dilinden tamamen arınma yollarını bulmaktır. Zira, Klemperer dildeki değişimin çok daha zor ayıklanabileceğinin farkındadır, ne de olsa “…kaybolup gitmesi gereken şey sadece Nazi eylemleri değil aynı zamanda Nazi zihniyetidir, Nazi düşünme alışkanlıklarıdır ve onun beslendiği zemindir: Nazizmin dilidir.” Kitabın giriş kısmında verdiği örnekler üzerinden, bu konuda kat edilmesi gereken çok yol olduğunu dillendirir.

En üstünlük sıfatının laneti

Bu çerçevede, Türkiyeli okur için kitabın dikkat çekici olan bölümlerden biri “En üstünlük sıfatının laneti”dir. Klemperer, bu bölümde LTI’nin sayısal verileri abartma eğiliminden bahseder. Sözgelimi Kiev’de 200.000 kişinin kuşatma altında olduğu haberinden iki hafta sonra Kiev’den 600.000 kişi esir alınır. Ya da tüm Alman basının tirajı üst üste konduğunda stratosferin 20 kilometre içine kadar uzanacağı haberi. Bu örnekler, akla ister istemez 10 yılda dikilen 2,5 milyar ağacı getirir. Aynı bölümde Klemperer, en iyi, en üstün’de olduğu gibi en’lerin LTI içinde sık kullandığını tespit eder. Örneğin Völkischer Beobachter (NSDAP’nin resmi yayını) dünyanın en büyük basımevini inşa eder. Klemperer, sıfatların önüne en ifadesi getirmeden de aynı anlamı yakalayacak sözcük seçimine de dikkat çeker. Dünya bu sözcüklerden biridir: Dünya Führer’i dinler, kazanılan her muharebe, dünya tarihinin en büyük muharebesidir.

LTI’nin en üstünlük sıfatına olan düşkünlüğünde lanetli olan, yalan olduğu apaçık belli olan haberlerin her gün ısrarla yazılı basında yayınlanmasının insanlar üzerinde bıraktığı etkide saklıdır. Kendi ifadesiyle, “kağıda basılı yalan, dört bir yandan nüfuz ettikçe, etrafımdakilerin pek azı, giderek iyice azı ondan kuşku duyup, en sonunda da artık kimse kuşku duymayınca, bir noktada beni de alt eder.” Klemperer’e göre ısrarla sürdürülen yalan habere dayalı propaganda, etkisini kaybetmez, aksine “ona karşı duran aklın yıkımıdır.” Yalan haberin kanıksandığı ve penguenlerin hayatımıza nüfuz ettiği bugünlerde Klemperer’in kitabı okunması gereken yapıtlar arasında yerini alıyor.

LTI: NASYONAL SOSYALİZMİN DİLİ, Viktor Klemperer, Çev.: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2013.

Diktatörlük Üzerine Birkaç Nokta (Dinçer DEMİRKENT)

Haziran günleri boyunca sokakları inleten sloganların en dikkat çekici olanlarından biri ‘diktatör istifa’ idi. Tunus’tan başlayıp Mısır’a uzanan ve mevcut rejimlerin birbiri ardı sıra yıkılmasıyla sonuçlanan isyan süreçlerinin de arkasında bu kavram yatıyordu. Avrupa’da ne Indigniados hareketi esnasında ne de Occupy eylemlerinde ön plana çıkmış olan bu kavramın coğrafyamızda itici bir söylem olarak öne çıkmasının temel nedeni tek kişide toplanan güce karşı siyasal direnişin başat çelişki olarak ortaya çıkmasıydı. Bu coğrafyada Makyavelyan bir anlamda halkın tabiiyet karşıtı mizacı çıkarları farklılaşabilen sınıfsal kesimleri siyasal isyana katabilmişti. Türkiye’de yankılanan ‘diktatör istifa’ seslerinin bununla ilişkisi çok kolay kurulabilir. Fakat Türkiye’yi ayrıksı gösteren iki noktayı da vurgulamak gerekir. Bunlardan birisi 2002’den itibaren liberallerin pompaladığı demokratikleştirici güç olarak AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan figürünün inşasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin görece iş gören bir parlamenter rejime sahip olmasıdır. Bu iki noktanın diktatörlük kavramı bakımından siyasal analizini yapmak Türkiye’nin içinden geçtiği mevcut krizdeki konum ve yeni konumlanmalara dair bir manzarayı görebilmenin de önünü açacaktır. Bu yazı, bunu yapabilmek için birkaç nokta ve referansla kendini sınırlayacak.

Schmitt’e Diktatörlük

Carl Schmitt gerek Nazi ilişkisi gerekse de teorisinin parlamenter demokrasiye ve liberalizme getirdiği güçlü eleştirilerle uzun süre siyasal sosyal tartışmalarda dışlanmış bir isim. Fakat Avrupa’da özellikle radikal düşünürlerin parlamenter demokrasi eleştirileri ve siyasal olanı ön plana çıkaran yaklaşımları bu ismi 2000’lerin başından beri tekrardan siyasal tartışmaların önemli bir referansı haline getirdi. Yazarın Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Fakat burada asıl olarak diktatörlük üzerine yazdığı kitap ile Anayasa Öğretisi kitabının ilgili yerleri ele alınacak. Bu kitaplar henüz çevrilmiş değil.

Schmitt, Diktatörlük adlı eserinde diktatörlüğün belirli bir amaca ulaşmak için gerekli bir araç olduğu düşüncesinin Marksist proletarya diktatörlüğü kavramı tartışmalarının ardından (kolektif diktatörlük) burjuva literatürüne tekrar dâhil olduğunu ve geri çekilirken kazanmış olduğu demokratik prosedürün askıya alınması anlamının yerini amaca ulaşmaya bıraktığını belirtir ve ekler: “Diktatörlük sorunu, somut bir istisna sorunudur, genel hukuk içtihadı içinde çokça çalışılmış değildir.” Roma hukukuna ait bir kavram olarak diktatör bu yönüyle tirandan farklıdır. Hukukun hem içinde hem de dışında yer alır. Roma’da kriz durumlarının içinden çıkmak için hukuku askıya alma yetkisi olan bir diktatör belirli bir süre için seçilirdi. Örneğin M. Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından verilen Başkomutanlık yetkisinin bu anlamda bir diktatörlük yetkisi olup olmadığı da tartışılmıştır.

Schmitt, yukarıda indirgeyerek ele aldığımız diktatörlük kavrayışının siyaset teorisi içinde komiseryal (atanmış) diktatörlük olarak ele alındığını belirtir. Ardından da bunu egemen diktatörlükten ayırır. Egemen diktatörlüğü de kuruculukla ve kurucu olarak halkla özdeşleştirir. Ona göre siyasal bir kategori olarak halk egemen diktatördür ve bu yetkisini devretmez. Schmitt’in Anayasa Öğretisi adlı eserine baktığımızda egemen diktatör delege edilebilir çünkü o ancak ses çıkarabilir, onaylar ya da reddeder. Bu berrak görünen kavrayış bir yandan kurucu iktidar kavramının teorik karanlıklarına doğru bizi götürürken bir yandan da Nazi rejiminin siyasal karanlığına götürme ihtimalini taşır. Ama götüreceği yere doğru izini sürmek de günümüzü anlamak açısından önem taşımaktadır. Demokrasi olarak adlandırılan rejimlerin faşist rejimlerle ve diktatörlükle göbek bağlarını açığa vurur.

Diktatörden Tirana Erdoğan Rejimi

Bu izi AKP rejiminin tarihsel dönemini izleyerek sürdüğümüzde önemli siyasal sonuçlara ulaşırız. Bunlardan birincisi parlamenter demokrasilerin diktatörlüğün karşısında olmadığı aksine ikisinin birlikte yer alabileceğidir. AKP’nin Türkiyeli liberallerin de desteği ile Türkiye’nin tek demokratikleştirici aktörü olarak sunulması, eski düzenle çatışmayı bu söylemsel hattan kurması ve iktidarını bu çatışmanın yarattığı krizlerden güç alarak geliştirmesi, ardından bütün gücü tek elde toplaması dayanaklarını ‘demokratik’ kurumlar içinden almıştır. Gezi sürecinde Erdoğan tarafından ortaya konan ‘sandık’ tartışması bu bakımdan önemlidir.

Gezi sürecinde çok açık bir biçimde ortaya konan Schmittyan düşman söylemi de diktatörlüğün bu kavramsal analizinden yola çıkılarak yapılabilir. Erdoğan Gezi direnişine katılan kesimleri açıkça düşman kategorisi içine almış ve onları fiziksel olarak yok etmeye dönük bir politika izlemiştir. Polis tarafından kullanılan silahlar savaş araçlarıdır. İstanbul, Ankara, Hatay gibi şehirler ilan edilmemiş bir olağanüstü hali yaşamıştır. Tanıl Bora’nın ifadeleriyle Erdoğan milletini seçmiştir ve geri kalanını sayımın dışında bırakmıştır. Bu söylem dış düşman söylemiyle de birleşmiştir. İçerde demokratikleştirici dışarıda barışçı bir politika iddiasının temelinde içerde otoriter ve dışarda yayılmacı bir hareketin olduğu açıkça görülmüştür.

Üçüncüsü ve en sonuncusu AKP’nin Ergenekon davalarının ardından biriktirdiği gücün Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde toplanması, iki ayrı kavramla ifade edersek istisna yaratarak diktatörlüğünü sürdüren Erdoğan’ın artık tiranlaşmasıdır. Tiranlaşma keyfi yönetimin derecesinde kendini açığa vurmaktadır. Burada artık askıya alınan bir hukuk düzeni de tanınmamakta, yeni ‘demokratik’ anayasa vaadi içinde mevcut anayasal düzen haklar bakımından ortadan kaldırılmaktadır. En basit gösteri yürüyüşü hakkından yaşam hakkına kadar bütün bir liberal haklar sistemi Erdoğan’ın ağzında şekeri kaçınca atılan sakıza dönüşmüştür.

‘Diktatör istifa’ sloganı 2010 sonrasında coğrafyamıza damgasını vurmuştur. Diktatöre karşı birleşme, yönetenin baskısına karşı yönetilenin tahakküm görmeme direnci siyasal bir tutkal olarak iş görmüştür. Bunu diktatörlüğün geri çekilişi olarak okumak ne kadar olanaklıysa yeniden inşası bakımından değerlendirmek de olanaklıdır. Bu bakımdan bu konuda yapılacak hukuksal ve siyasal tartışmaların büyük bir önemi vardır.

CONSTITUTIONAL THEORY, Carl Schmitt, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008.
DICTATORSHIP, Carl Schmitt, Polity Press, 2010.


İstisnai Rejimler Üzerine (Ebubekir AYKUT-Kansu YILDIRIM)

Türkiye toplumsal formasyonunda siyasal rejimin almakta olduğu biçim ve toplumun geçirdiği dönüşüm liberal ve sol cenahta tartışılmaya devam ediyor. Otoriterlik, diktatörlük, faşizm, totalitarizm, bonapartizm gibi belirli tarihsel deneyimlere referansla tanımlanan kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar AKP döneminin özgün olduğu konusunda hemfikir gibi gözüküyor. Başkanlık sistemi tartışmaları, kolluk kuvvetlerinin artan gücü ve topluma müdahale sıklığı, işçi sınıfı taleplerinin duyulmaz hale gelmesi, kürtaj yasası, içki satışı ve içki satılan, tüketilen yerlere ilişkin yönetmelikler gibi sosyal hayata ilişkin düzenlemeler tartışmalarda sıklıkla işaret edilen gelişmeler arasında. Gerçekten de AKP dönemi, sadece iktidarda bir parti değişikliğine değil aynı zamanda devlet toplum ilişkilerinde, toplumsal ilişkilerde ya da sivil toplumda yaşanan çarpıcı dönüşümleri içeriyor. Bu anlamıyla AKP rejimi, kuruluş süreci hariç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde istisnai bir biçime işaret ediyor.

Birey ve Psikoloji

Yürütülen tartışmalar bazı ortak gelişmelere işaret etmelerine rağmen farklı kavram setlerini kullanarak açıklama üretmekteler. Ernesto Laclau İdeoloji ve Politika kitabındaki “Faşizm ve İdeoloji” makalesinde faşizm üzerinden geliştirdiği analiz istisnai rejimler etrafında dönen tartışmalara belli bir açıdan katkı sunabilir. Laclau, burjuva liberal söylemde faşizmin “normal tarihsel sürecin kesintiye uğraması” olarak tanımlandığını belirtir (s.87). Buna göre, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı bilinç çöküntüsü ve uygarlık bunalımı ile ilişkilendirilen faşizm “şeylerin doğal düzenin bozulması” olarak açıklanmaktadır. Hannah Arendt ise Totalitarizmin Kaynakları eserinde faşizm ve komünizm arasında özsel bir özdeşlik tespit etmek amacıyla belirli bir birey tahayyüllü temelinde totalitarizm kavramına başvurur. Emperyalizmin ortaya çıkışı, sınıfsal değerlerin bunalımı ve modern bireyin atomlaşması faşizmin daha doğrusu totalitarizmin tarih sahnesine çıkışı için zemini hazırlamıştır. Burjuva liberal söylemin faşizme dair bu “öznel” saptamaların diğer istisnai biçimler içinde geçerli olduğu söylenebilir.

Tarihsel süreçte bir sapma, şeylerin doğal düzenin bozulması, Reich ve Fromm’un analizlerinde ortaya çıkan bireysel ve psikolojik dönüşümler üzerinden tanımlanan faşizm kavramına karşılık Adorno’nun “kapitalizmi konuşmuyorsanız faşizm konusunda da sessiz kalmalısınız” uyarısı akla gelir. Adorno ve Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği’nde kapitalist araçsal rasyonalitenin tarihsel olarak pratiğe dökülmüş biçimi olan faşizmi inceler. Onların analizinde faşizm hiç de bir sapma olarak değerlendirilmez, daha ziyade faşizm işçi sınıfı mücadelesinin yenilgisiyle kapitalizmin aldığı tarihsel bir görünümdür. Dahası Frankfurt Okulu faşizmin sadece siyasal rejim meselesi olmadığını kültür endüstrisinin gelişimi ile birlikte kültürel ve toplumsal hayatta filizlendiğini belirtir.

Nesnel Koşullar

Sol yazın içerisinde faşizm üzerine bir başka tartışma rejimin nesnel koşulları üzerine odaklanır. Daniel Guerin, Franz Neumann, Lev Trostky, Palmiro Togliatti gibilerin faşizm analizi öncelikle tekelci sermaye ve faşizm arasındaki ilişkilere odaklanır. Gramsci’nin yazdıkları da bir ölçüde faşizm analizidir. Faşizme dair “nesnel” analizlerde kriz vurgusu belirgindir. Belirgin bir örnek Georgi Dimitrov’a göre ekonomik kriz koşullarında doğan faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”dür. Diğer bir deyişle faşizm; parlamentarizm, bonapartizm gibi burjuva diktatörlüğünün aldığı bir biçimdir. Poulantzas ise faşizmin sadece ekonomik kriz koşullarına indirgenmesine ve faşist devletin tekelci sermayenin bir aracı olarak tanımlanmasına karşı çıkarak faşizmin göreli özerkliğine vurgu yapar. Laclau da Poulantzas’ın bu eleştirisini sahiplenir ve iktidar bloğundaki hegemonya krizinden kaynaklanan faşizmin iktidar bloğunun herhangi bir fraksiyonunun (ya da tekelci sermayenin) tekelinde olmadığı vurgusunu yapar. Laclau, İngiltere ve Fransa örneklerine işarete ederek “tekelci sermayenin faşist çözümü benimsemeye zorlanmadığı her durumda, onu benimsememeyi tercih ettiğini” öne sürer (s.130). Bu bağlamda tekelci sermaye ve faşist devlet arasında araçsalcı bir ilişki kurulması mümkün değildir.

Faşizmin İdeolojisi


Ernesto Laclau, Poulantzas’ın analizini geliştirebilmek için faşizmi ideolojik öğeler üzerinden okumaya girişir. Althusserci bir ideoloji kavrayışı üzerinden faşizmin “diğer şeylerin yanı sıra ideolojik bir krizden” ortaya çıktığını belirten Laclau, kriz analizini ikili bir amaç üzerine oturtulmasını gerektiğini belirtir (s. 99). İlk amaç faşizmi oluşturan kurucu öğeleri irdelemektir, ikincisi bu öğelerin eklemlenme sürecini açıklamaktır. Laclau’ya göre Poulantzas’ın araştırmasının eksikliği birinci amacı gerçekleştirmiş, kurucu öğeleri bütün karmaşıklığı içerisinde ele almış, olmasına rağmen, ikinci amacı göz ardı etmiş, öğelerin eklemlenme sürecine odaklanmamış, olmasıdır (s.107). Faşizmi ortaya çıkaran koşullar ve öğeler, işçi sınıfının yenilgisi, orta sınıf ideolojisi gibi, incelenmişse de bunların nasıl özgün bir şekilde bir araya geldiği açıklanmamıştır.

Sadece faşizmle sınırlı olmasına rağmen Laclau’nun analizi, herhangi bir siyasal rejimi -otoriter, bonapartist, totaliter, diktatöryel- tanımlarken bu rejimleri oluşturan koşulların ve öğelerin eklemlenmesi sürecinin, özgün bileşiminin tanımlanması gerektiğine işaret eder. Laclau’nun perspektifini Türkiye örneğine çevirdiğimizde faşist, otoriter, bonapartist, totaliter, diktatoryel rejimlerde rastlanan birçok öğenin ve koşulların AKP rejimi altında da varolduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu öğe ve koşulların hangi rejime işaret ettiği Laclau’nun ikinci amacı analize dâhil edilerek mümkündür. Yürütülen tartışmalar farklı kavram setleri çerçevesinde bazı ortak gelişmelere işaret ediyor olmasına rağmen yaşanan süreci bir bütün olarak tanımlanmasına gerek vardır. Böyle bir tanımlamanın gerekliliği sadece tutarlılık, doğruluk, teorik yükümlülüğü ima etmez aynı zamanda gerekli muhalif eylemin koordinatlarının belirlenmesinde vazgeçilmez bir rol oynar.

İDEOLOJİ VE POLİTİKA, Ernesto Laclau, Çev. Hüseyin Sarıca, Belge Yayınları, 1998.