Felaketler Yüzyılının Romanı (Doğuş SARPKAYA)

Bütün bir sınıflı toplum tarihi örgütlü felaketler tarihidir. Yirminci yüzyıl ise bu felaketlerin daha bilimsel ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği bir dönem olarak anılabilir. Bosnalı yazar Aleksandar Hemon’un, Lazarus Projesi kitabı, yirminci yüzyılın başı ve sonundaki iki felaketi ve bunların yarattığı toplumsal travmaları ele alarak, insan kötülüğünün sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Roman yüzyıl başında Rusya’daki pogromdan kurtulmayı başarmış Lazarus ile yüzyıl sonunda Bosna Hersek’te gerçekleşen soykırımdan önce ülkeden ayrılarak kurtulan Brik’in yaşamları üzerinden savaş, ırkçı nefret, önyargıların kurumsallaşması gibi konulara değiniyor.

Romanı Kısaca özetlersek: Bosna Hersek’teki savaş çıkmadan önce ABD’ye göçmüş olan genç yazar Brik, 2 Mart 1908’de meydana gelmiş bir olayın peşine düşmeye karar verir: Ukrayna’da yaşanan pogromdan kaçmayı başararak ABD’ye göçen Lazarus Averbuch, Chicago polis müdürünün evinde öldürülür. Olay Lazarus’un anarşist bir suikastçı olduğu iddia edilerek kapatılır. Brik, olayın iç yüzünün farklı olduğunu düşünmektedir ve bu olayı anlatacağı bir çalışma yapmak için bir ödenekten yararlanır. Bu planları yaparken, çocukluk arkadaşı Rora ile karşılaşır. Çoğu zaman kendi uydurduğu hikâyeleri gerçekmiş gibi yutturmayı seven bu yaşam dolu adam ile birlikte, hem Lazarus’un hem kendi kişisel tarihinin peşine düşen Brik, ABD’den Ukrayna’ya, Ukrayna’dan Bosna Hersek’e uzanan bir yolculuğa çıkacaktır.

Keşmekeş ve Kronotop 

Hemon, Lazarus Projesi’nde altından kalkması zor bir yükün altına girmiş. Çünkü anlatılması oldukça güç olan insan trajedilerini gevşek kurguya dayanan bir üslup ve mizahi bir dille yazmaya çalışmış. Lazarus olayının anlatıldığı bölümlerde daha çok bir tarihçinin devreye girdiğini hissediyorsunuz. Ama roman bir anda şimdiki zamana dönüp, Rora’nın bir hikâyesi sayesinde mizahi bir boyuta taşınabiliyor. Aynı anda pek çok konuya değinen kitaplarda bir keşmekeş oluşmasını bekleyebiliriz. Farklı zaman ve uzamların bu kaos ortamını körüklediğini eklemeliyiz. Genelde ilk romanlarda görülen bir yazar hastalığıdır bu. Romanı bir bütün olarak kurgulayamamanın yarattığı gerilim, yan öykülerin bağımsızlığını ilan etmesine sebep olur. Bu durum Lazarus Projesi için geçerli değil ama. Sürgünlüğün insan ruhunda açtığı yaralardan savaşın anlamsızlığına, ırkçılıktan ahlaki düşüşe, anarşizmden “gücün ahlaksızca kullanılmasına hizmet eden” kanunlara, pek çok tema romanın omurgası içinde kendine yer bulmuş. Hemon, bu keşmekeşi özellikle besleyerek, gevşek kurgu ile ironiyi birleştirerek kendi derdinin etrafından dolaşmayan, tam da anlatmak istediğini dillendiren bir roman yazmayı başarmış.

Lazarus Projesi’ni okurken, Mikhail Bakhtin’in kronotop üzerine söyledikleri çınlıyor kulağınızda. Bakhtin’e göre kronotop “edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağlantılılığına” işaret eder. Sanatsal zaman ve uzam, kendi bulunduğu çağın değer ve duygularını yansıtır. Zamanı ya da uzamı ayrı bütünlükler olarak düşünüp ele almak bilimsel düşünce açısından mümkün olsa da sanatsal açıdan mümkün değildir. Bakhtin, bunu açıklamak için karşılaşma ve yol kronotopunu örnek gösterir. Karşılaşma duygu ve değerlerin yoğun olarak yaşandığı zamansallığın ağır basmasıyla karakterize edilir. Lakin yol uzamsallık ile açıklanır. Romanlarda çoğu karşılaşmanın yol ile karakterize olması ise uzam ve zamanın birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Böylece uzam ve zamanı birbirinden ayrı düşünmeye alışık olan bilimsel dogmatizm aşılır ve rastlantısalın evreni gerçeğin açığa çıkarılmasında yeni bir işlev görür.

Hemon romanı yazarken Bakhtin’in sözlerini dinledi mi bilmiyoruz ama iki farklı zaman ile uzamı tek bir hikâye içinde eritmeyi başardığı ve anlatı içerisinde rastlantısal karşılaşmalar ile yol eğretilemelerini dengeli bir şekilde bir araya getirebildiği için iyi bir roman yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Brik’in Rora ile bir toplantıda karşılaşması, birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verişleri, bu yolculuk esnasında karşılaştıkları insanlar ile birlikte iç dünyalarında oluşan değişimler, rastlantısalın, gerçeğin açığa çıkmasında oynadığı rolü işaret etmesi açısından önemli.

Felaketi Anlatabilmek 

“Felaketin anlatılabilmesi mümkün mü?” sorusu edebiyatçılar arasında sıklıkla sorulur. Diğer taraftan felaketler, katliamlar, soykırımlar son iki yüz yıldır edebiyatın, özellikle de romanın ana konularından biri olmuş durumda. Mark Nishanian “Felaket edebiyatı’ türünün örnekleri, sadece gaddarlığı sömürüyorlar” diyerek, felaket anlatılarının, yaşananları edebiyatın boyunduruğu altına alarak bir kurgu öğesine çevirmesi tehlikesini vurgulamıştı. Nishaian’ın edebiyat ve felaket üzerine yazdıklarının tümüne – özellikle felaketin anlatılamazlığı varsayımına- katılmasak da gaddarlığın sömürüsü üstüne söylediklerini rahatlıkla iyi edebiyatın turnusol kâğıdı olarak kullanabiliriz. Aleksandar Hemon, Lazarus Projesi’nde insan gaddarlığını basit bir kurgu öğesine indirgemediği için önemli bir yazar. Özgürlüğü “otoritelerin elinde kullanışlı bir düşman olarak” görmeyen, “serbestçe gezen havadan ürken” bir ülkenin çocuğu olduğu için üzülen ve cephede uçan halı gören insanların hikâyelerini anlatan Hemon’un, Nishanian’ın sınavından geçebileceğini söyleyebiliriz.

LAZARUS PROJESİ, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Everest Yayınları, 2013.

12 Eylül’ün Savurduğu Hayatlar (Birgül CAN)

Emrah Polat’ın yeni romanı Yüzler, İlk bölümden itibaren ironik ve politik bir anlatı olacağını fısıldıyor bize.

Peki bu anlatının olay örgüsü ne? Aslında klasik bir dille yazılmasına rağmen romanda klasik bir olay örgüsü bulunmuyor. Sıkça başvurulan geri dönüşlerle 12 Eylül’ün karakterler üzerindeki etkisi işlense de asıl olarak olay bir gün içinde başlayıp bitiyor. Bu anlamda çizgisel bir roman diyebiliriz Yüzler için.

İsminden de anlaşılacağı gibi çok sayıda kişinin bulunduğu romanda temel olarak üç karakterin işlendiğini ve yoğrulduğunu öne sürebiliriz. Her bölüm bir karaktere ayrılıyor ve bölümlerin sayfa sayıları neredeyse birbirine eşit. Buna rağmen Arif’in diğer karakterler arasında öne çıktığını görüyoruz; zira çalışanı Nazım’ı ve cezaevi arkadaşı Laz Orhan’ı –kurgusal anlamda- birbirine bağlayan o.

Argonun önemli bir yer tutuğu Yüzler’de geri dönüşler, hem karakterleri çeşitli yönleriyle daha yakından tanımamıza, hem de gerçeklik hissinin artmasına yol açıyor. Yazarın gerçeklik hissini artırmak için bölüm başlarında olayın geçtiği mekânla birlikte tarih, hatta saat vermesi de ayrıca dikkat çekici.

Savrulan hayatlar

Umut adlı yetişkin kızları olan Arif ve eşi Zeynep’in yaşamları belli bir rutine binmiştir. Yaşadığı dünyadan kaçışı hayat kadınlarında bulan Arif’in ALKON adlı bir insan kaynakları şirketi vardır. Orta halli sayılabilecek bu şirketin büyümesini isteyen Arif, içten içe bunun gerçekleşmeyeceğini de bilmektedir. Zaten romanda, ikiyüzlülüğün de kaynağını oluşturan bilmekle itiraf edememek arasındaki gerilim sıkça yer tutar.

Arif, romanın neredeyse merkezi mekânı olan Seyranbağları’ndan bir grup arkadaşıyla 1979 yılında girdiği Mamak Cezaevi’nde geçen yılları unutmak ister, fakat çok kolay olmayacaktır bu. Cezaevi arkadaşı Laz Orhan politik olmamasına rağmen sola yakınlığı nedeniyle tutuklanmış, alkolizm sınırında, deli dolu biridir. Nazan’a ölesiye bir düşkünlüğü vardır. Zaten –sürüp sürmediği belli olmayan- bu ilişki de dramatik bir hal almıştır.

Arif, cezaevinden çıkınca ODTÜ’yü kazanır. Hala politik olan Arif’in YÖK’ün kuruluşunun protesto edildiği bir 6 Kasım günü okula ormandan girerken hissettikleri adeta bugün yaşadıklarının habercisidir:

“Karşıda gözüken yola kendini atmak için ormanın kenarındaki ağaçların arasına sindiği o an; bütünüyle farkında olmasa da yaşamında yeni bir yol açacaktı. Artık düşünceleri ve yaptıkları eskisi gibi olmayacaktı. Elbette bu dönüşüm zaman alacaktı ancak eski kabuk yerini yenisine bırakıyordu ve bundan dönüş yoktu.” (s. 59)

Arif’in işyerinde çalışan ’80 doğumlu Nazım da 12 Eylül’ün etkisini hayatında fazlasıyla yaşamış biridir: Annesinin karnındayken darbe olmuş, ileri gelen sol bir siyasete mensup babası yurtdışına çıkmış ve babasından bir daha haber alınamamıştır. Annesiyle de çeşitli sorunlar yaşayan Nazım hep geçici işlerde çalışmaktadır. Özetle onun da pek dikiş tutturamadığını iddia etmek abartılı olmayacaktır.

Ankara, değerlerin bilerek ya da bilmeyerek erozyona uğradığı bir dünyada insandaki ikiyüzlülüğün açığa çıkmasının kaçınılmaz olduğu tezini çeşitli tonlarda işleyen Yüzler için önemli bir yere sahip. Yalnızca fon olarak kalmıyor, aynı zamanda romandaki işlenişiyle insanda pütürlü ve eski bir taşa dokunulduğu hissi veriyor: Seyranbağları, Türközü, Esat…

Bir balık restoranında açılan, bölüm başlarındaki epigraflarla boyutlanan roman beklenmedik ve biraz trajik bir sona doğru ilerliyor. Kısacası, Sel Yayıncılık tarafından basılan Yüzler okunmaya değer.

YÜZLER, Emrah Polat, Sel Yayıncılık, Mart 2013

Aile Albümü (Mehmet Fırat PÜRSELİM)

"Bir daha piç olmayacaktım. Çocuk, hiç."

Hakkı İnanç, gerek dergilerde yayımlanan öyküleriyle gerekse de yarışmalardan kazandığı ödüllerle son dönemin dikkat çeken yazarları arasına girmeyi başarmıştı. Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda dosyasıyla kazandığı ödül adeta kitabın habercisi gibiydi. Nitekim bu dosyası Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü de kazanarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Bozuk adıyla yayımlandı ve beklentileri boşa çıkartmadı.

Hakkı İnanç’ın ödülünü elinden aldığı İnci Aral’ın deyimiyle Selçuk Baran, ‘bir yazma kırgını’dır. Kitaplarında da, Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın, -Bir Solgun Kadın: Selçuk Baran yazısında- belirttikleri gibi “…şimdiyle geçmiş arasından doğan çatışmaları, kaybedilen, biten sevgileri, hayatın yorduğu umutsuz insanların iç sıkıntılarını, geçmişle hesaplaşmalarını anlatmayı tercih etmektedir.” Aslında Bozuk’ta da benzer şeyler anlatılmış, ancak Hakkı İnanç’ın alaycı, dik başlı ve erkeksi dili aralarındaki farkı oluşturmaktadır. Bu vesileyle yazıya küsecek denli kırılan Selçuk Baran’ın gönlünü düzenlediği öykü ödülüyle alan kadirşinas Galapera Kültür ve Sanat Derneği’ne de tüm kalemlerini kıranlar adına teşekkür etmeliyiz.

Bozuk iki bölümden oluşuyor, birbiriyle bağlantılı dört öykünün yer aldığı ilk bölüm, Böyle ile açılıyor. Üniversiteyi bitirdiği, askerliğini yaptığı halde hiçbir işte dikiş tutturamamış ailesi tarafından sürekli “Sen niye böylesin?” diye sorgulanan Mehmet’in sıkıntılarını anlatan öykü aktarda son buluyor. “Bayram namazına gitmedim diye anneannem bana “Senden adam olmaz” dediği için böyleyim. Askerde emrime verilen erlere söz geçiremediğim için böyleyim ben. Geceleri annemin ölümünü düşünüp ağladığım için böyleyim. İki yıldır işsiz olduğum, babam bile beni yanında çalıştırmak istemediği için böyleyim. Gökyüzünün niçin mavi olduğunu düşündüğüm için böyleyim. Pantolonlarımın paçalarını kıvırdığım için böyleyim.” Mehmet, yaşadığı yeri fiziken terk edemeyince ruhen terk etmek amacıyla farklı bir kokunun peşine düşünce, karşımıza üç kapı üç kilit çıkıyor.

Böyle’nin satır arasında öldüğünü öğrendiğimiz komşu Sadıka Hanım’ın hayatı kızına anlattıkları üzerinden kuruluyor, Baban Gelecek’te. Uzak yol kaptanı kocasının yokluğunu kızı Derya’ya hissettirmemeye çalışırken, geliştirdiği, ‘Baban Gelecek’ oyununun ölümüyle ‘Annem Gelecek’e dönüşmesi anlatılıyor. Sevgili Azrail, aktarda gördüğümüz Lütfü’nün Azrail’e mektubu ve ailesiyle diyaloglarından oluşan trajikomik bir öykü. Üçüncü kapıyı açan kilit ise Annem Gelecek. Dünyayı dolaşıp sıfırı tükettikten sonra, mecburen kürkçü dükkânına dönen Kaptan ve kızı Derya’nın karşılaşmaları anlatılıyor bu öyküde.

Oyunbaz, bağlantılı öykülerden oluşan bölümün ardından, on bağımsız öyküden mürekkep ikinci bölüme geçiyoruz. Kapakta da adı yazan Bozuk, bence hayli iyi öykülerden kurulmuş olan kitabın en iyisi. Rıza’nın piçlikten kurtulmak için tek yol olarak gördüğü katilliğe ‘terfi’ etmesi anlatılıyor. Okuyanın uzun süre etkisinden kurtulamayacağı yoğunlukta, sokak argosuyla bezeli, sert bir metin, Bozuk. “Öldürmeye bir enikle başladım. En az benimki kadar düzüşgen anasının, sıçar gibi kunladığı, düzinelerce itten biriydi. Yolu ilk kez bizim sokağa düşenler, karı değil de it pazarlanıyor sanırlardı. Halbuki it beleşti! Annemi bile karşılayamayacak denli kokozlar, kaçmaya feri olmayan hayvanları koltukladıkları gibi sokağın dibindeki hurdalıkta alırlardı soluğu. Eğer şanslıysak!”

Ülfer Hanım, gencecik erkek yazarın, yaşlı bir kadının ağzından anlattığı ters köşe bir hikâye. Cami avlusuna bırakılan bebeklere inat, bu sefer avluda bulunan geçmişini unutmuş bir kadındır. Annesinin boşluğunu bu ‘kayıp’ kadını evine getirerek gidermeye çalışan kahramanın, Ülfer Hanım’ın gidişinin ardından kendini cami avlusuna terk etmesiyle öykü son buluyor.

Hakkı İnanç diyalogları çok fazla kullanan bir yazar. Atmosferini konuşmalar üzerinden kurmakta oldukça başarılı. Yargılar Önden de benzer teknikle yazılmış eserlerden biri. Hastanede muayene sırasını beklerken gerçekleşen konuşmalar ve anneannesinin yanında refakatçi olarak gelen işsiz gencin kafasından geçenler, öykü kitaplarında artık neredeyse görmez olduğumuz mizahi bir dille anlatılıyor.

Tolstoy, Anna Karenina’nın meşhur başlangıç cümlesinde, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür,” der. Büyüklerin İşi’nde o mutsuz ailelerden biri anlatılmakta, oysa -kendileri dâhil- herkes onların mutlu olduğunu sanmaktadır. “Mutlu gibiyiz. Mutluyuz ya da. Annemle babam konuşup gülüşüyorlar. Bir dürüm daha yemek istiyorum. Şişkoyum ya. Babam kızıyor. (Yemeğin suyuna ekmek basınca da kızıyor.) Annem dayanamayıp alıyor. Babam fena bakıyor. Önce kendi göbeğine baksa ya… Dürümün yarısını yiyememiş gibi yapıyorum. Sarıp çantama koyuyor annem. Yürüdükçe sırtımda soğan tütüyor. Gene acıkıyorum.”

Güvercinboyun, Bulancak’tan İstanbul’un işçi odalarına uzanan sonu mutsuz biten bir aşk hikâyesi. Sinematografik kurgusu ve anlatımıyla dikkat çekiyor. Yazarın senaryo konusunda aldığı eğitimlerin ve sinema sevgisinin etkisi kitaba sinmiş durumda; bol diyaloglar, yalın anlatım, görsellik taşıyan metinler hemen fark ediliyor. Ancak yazar sinemasal dilini kurarken has edebiyattan da asla ödün vermiyor.

Sade ama etkileyici kapakta Egon Schiele’nin bir resmi kullanılmış. Kitabın tamamına işsizlik sıkıntıları, taşra kentlerinin herkesin birbirinin yanlışını gözleyen baskısı ama en çok anne, baba, anneanne, dayı vs. uzak - yakın akrabalar sinmiş durumunda. Buna rağmen boğucu kasvetli bir kitap değil; yazar kahramanlarıyla, kahramanlar kendileriyle dalga geçiyor, ironik, alaycı bir dil hâkim. Hakkı İnanç, gözlem gücü yüksek, okuruna samimiyetini aktaran, güçlü karakterler yaratan bir yazar. Kitabı tek kelime ile özetlememi isterseniz, bakmaya (okumaya) doyamayacağınız bir ‘Aile Albümü’ derim.

Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın yukarıda anılan yazılarında belirttikleri üzere, “Selçuk Baran edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmış ve ödüller almıştı ama o, okuyucularına yakın duramamanın mutsuzluğunu yaşıyordu. Yazdıklarını edebiyat çevrelerinin ve ödüllerin değil okuyucuların tartmasını istiyordu.” Pek çok ödül kazandıktan sonra Selçuk Baran Öykü Ödülü’yle taçlanan ve öyküleri kitaplaşan Hakkı İnanç’a, okuyucuların kayıtsız kalmayacağına ve bu iyi yazara sahip çıkacağına inanıyorum.

BOZUK, Hakkı İnanç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

Burak Cop'un Kumarı: AKP'nin Düşüşü (Canberk BEYGOVA)

Mart ortasında “AKP’nin Yükselişi ve Düşüşü” adında bir kitap, raflarda yerini aldı. Şüphesiz ki adında “ve Düşüşü” olmasa on kat fazla basılıp tüm kitabevlerinde zorunlu olarak “çok satanlar” kısmına konarak fazladan reklamı yapılacak olan kitap, siyaset bilimci Burak Cop’un imzasını taşıyor.

Kitap, bir yaşını doldurur doldurmaz katıldığı ilk genel seçimden tek başına iktidar olarak çıkan ve üst üste üç genel seçimde de oylarını arttıran AKP’nin istisnai başarısının kodlarını, 2002’den günümüze sosyoekonomik, kurumsal ve siyasal olmak üzere üç alanda hegemonyanın nasıl kurulup pekiştirildiğini, detayları da kaçırmayarak çözüyor. Ancak doğal olarak en çok ilgi çeken kısım, basında yer alan her seçim anketinde %50’nin altına düşmeyen bir partinin düşmeye başladığı iddiası.

Gerek AKP yöneticilerinin, gerek embedded kalem erbabının sürekli dillendirdikleri “AKP’nin zirvede, muhalefetin perişan olduğu” söyleminin gözden kaçırdığı çok önemli iki nokta var. Birincisi, zirve tektir. İkincisi ve görülmek istenilmeyeni, zirveye çıktıktan sonra aşağıya iniş kaçınılmazdır: Bir gün mutlaka. Sürekli zirvede kalınamayacağını ve bir hareketin zirveye ulaştıktan sonra inişe geçeceğini bildikten sonra karşılaşacağımız sorun, Kadri Gürsel’in kitaba yazdığı önsözde de belirttiği üzere, zirvenin neresi olduğu sorunudur. Zirvenin tespiti yapıldıktan sonra, oraya nasıl çıkıldığı ve nasıl inileceği soruları kolaylıkla cevaplanabilir. Amma velâkin süreğen bir olayda zirvenin tespiti zordur.

Yazar da kitaba bu zorluktan hareketle “Bu kitabı yazarak risk alıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın, ‘başa iş almak’ tarzında bir risk değil bu. Öngörüde yanılma riski” diyerek başlıyor ve AKP’nin zirvesinin 2012 olduğunu ve iktidarın mevcut haliyle sonun başında olduğunu iddia ediyor. AKP’nin neden ve nasıl zayıflayacağına dair tezlerin anlatıldığı bölümde Cop, düşüşten ne anlaşılması gerektiğini de açıklıyor: “Burada AKP’nin gerilemesi veya düşüşüyle kastedilen, gelecek seçimleri kaybetmesi değil elbet. İktidarın şu ana kadarki koalisyon görünümlü kompozisyonuyla ve hareketi 10 yıldan uzun bir süre taşıyan lider kadrosuyla artık devam edemeyeceği, iç çatışmaların, ayrışmaların, hatta bölünmenin ufukta bir siluet olarak belirdiği kastediliyor.”

Yazar kitabın son kısmında, geçtiğimiz yıla kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekonomi danışmanlığını da üstlenen Chicago Loyola Üniversitesi’nden Prof. Vefa Tarhan ve periferi ülkelerinde kapitalist üretim biçiminin nasıl geliştiğini ve etkilerini Meksika ve Türkiye üzerinden okuyan çalışmasıyla Nottingham Üniversitesi’nden doktorasını alan akademisyen Ertan Erol’la yaptığı söyleşileri sunuyor. Özellikle ikinci söyleşinin “TSK kendinden menkul bir aktör değil, Türk kapitalizminin bir ürünüdür.” önermesinin kışkırtıcılığını da not edelim.

Erdoğan’ın, Abdülmecid’in kendisinin dedesi olduğunu söylemesi gibi kahkaha attıracak ifadelerin dahi altını kazıyan kitap, Osman Ulagay’a Başbakan’ın yazdırdığı “Türkiye Kime Kalacak?”tan tam bir yıl sonra yayınlandı. Bu yönde yayınların artmasının da, yazarın iddiasını desteklediği söylenebilir. Son olarak, siz alıp okumasanız da AKP yöneticileri tarafından notlar çıkarıla çıkarıla okunacak bir çalışma olduğunu belirtelim.

AKP'nin Yükselişi ve Düşüşü, Burak COP, Destek Yayınevi

Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmak (Selim ÖZBEN)

2000’li yılların başından bu yana küreselleşme karşıtı hareket çeşitli eylemler ve protestolarla önemli ölçüde gündem yarattı. Bu eylemlerin doğrudan ve dolaylı etkileri halen devam ediyor. Çeşitli ülkelerdeki kriz karşıtı eylemler, başka ülkelerdeki eylemciler tarafından destekleniyor. Sermayenin küreselleşmesine karşı direniş ve mücadeleler de küreselleşiyor. Keza İşgal Et eylemleriyle ekonomik işleyişe karşı toplumsal öfkenin yayıldığını gözler önüne serdi. Yakın bir tarihte de 26-30 Mart arası düzenlenen Dünya Sosyal Forumu ile dünyanı farklı yerlerinden küreselleşme karşıtları bir araya geldi. Bu sürecin sınıfsal boyutu tartışmalı olsa da toplumsal hareketin 21. Yüzyılda önemini koruduğunu söylemek mümkün.

Bu alandaki gelişmeleri özetleyen ve toplumsal hareketlerin gelişimini inceleyen bir kitap süreci anlamak açısından yararlı olabilir: Sosyal ‘Forum’dan Öfkeliler’e adıyla İletişim Yayınları’ndan çıkan çalışmanın yazarı Yavuz Yıldırım. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki doktora tezini çeşitli değişikliklerle kitaplaştıran Yıldırım’ın bu çalışması Türkçe’de bu alandaki en kapsayıcı çalışmalardan biri.

Kitap, toplumsal hareket kavramının analizi ile başlıyor ve öncelikle bu alandaki teorik ayrımlar inceleniyor. Amerikan ve Avrupa ekollerinin hareketleri yorumlamadaki farklarından yola çıkarak 1968’in yarattığı kırılma ele alınıyor. Avrupa kanadındaki reform-devrim tartışmalarının 20. Yüzyılın ilk yarısında hakim olduğunu Ancak 68 sonrasında sürecin yeni toplumsal hareketler adıyla devam ettiğini belirten yazar, 2000’li yılları küreselleşme karşıtlığı ve Sosyal Forum’un gelişmesi üzerinden aktarıyor. Sosyal Forum’lar ekonomik, kültürel, çevresel boyutlarda eyleyen çeşitli hareketleri bir araya getirerek önemli bir işi başarmıştı. Çeşitli düşünürlerin yeni bir Enternasyonel’in doğuşu olarak müjdelediği Sosyal Forum’lar özellikle sınıfsal boyutunu eksik kalmasıyla da eleştirilmişti. İvme kaybetse de halen devam eden bu süreç, yakın zamanda Tunus’ta hayata geçen Forum ile 13. Yılına girdi. Hakeza Avrupalı muhalifler de Kasım ayında ortak bir grev düzenlemişlerdi.

Sosyal forum’dan Öfkeliler’e kitabı, özellikle Avrupalı hareketlerin başka bir Avrupa yaratma çabasına odaklanıyor. Neoliberal Avrupa’ya karşı tabandan ve sosyal bir Avrupa arayışı, Avrupa sosyal Forum’undaki işbirliğinde kendini göstermişti. Burada da Forum’un devrimci rolünün artırılmasını isteyenlerle reformistler arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Forum 10. Yılını doldururken sendikalar, partiler ve taban hareketleri arasındaki tartışmanın devam ettiğini görüyoruz. Kitapta bu gerginliğin nedenleri özetlenmiş ve Avrupa Sosyal Forum’unun bileşenleri arasındaki farklar ortaya konmuş.

Kitap güncel bir mesele, Öfkeliler hareketinin gelişimi ile tamamlanıyor. Çalışmanın yazarı, Öfkeliler hareketinin alternatif küreselleşmecilerin devamı olduğunu vurgularken, yarattıkları demokratik hedeflerin desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Bu noktada hareketin devrimci bir güce yöneltilmesi gerektiği ön plana çıkarılabilirdi ancak çalışmanın bu konuya çekimser kaldığını söylemek mümkün. Hareketlerin Berlin Duvarı sonrasında genellikle sınıfsal boyutla değil kültürel alanla ilişkilendirilmesi sonucu bu alana ait literatürün sınıfsal analizlerden eksik kaldığını söylemek mümkün.

Sosyal Forum’dan Öfkeliler’e kitabı, bu alanda yazılmış birincil kaynaklara ulaşması açısından değerli. Son dönem gelişmeler anlamak, yorumlamak ve eksiklilerini tamamlamak adına önemli bir çalışma.

SOSYAL FORUM’DAN ÖFKELİLER’E, Yavuz Yıldırım, İletişim Yayınları, 2013.

Şiirsel Yoğunlukta Öyküler (Mustafa EMRE)

Şair – yazar Özcan Öztürk’ün ‘Davetsiz Misafir’ adlı ‘ minimal öykü’ kitabı ‘bencekitap’ yayınları arasından çıktı. Öztürk, daha önce yayımladığı Çocuk su ve Hüzünlü Kadınlar Sokağı adlı şiir kitapları ile ilgi çekmişti. Gerçekte şiir ve öyküler arasında önemli bir ayrım olmadığını hemen belirtmek gerek. Çünkü şair, öykücülerinde de şair; ince bir kanaldan akıp gidiyor. Öztürk’ün başarısı, yaşamın ve insanın kimi ayrımlarını bularak lirik bir biçimde dile getirmesi. Bir şair-yazar için en önemli öğeler bunlar olmalı. Üstelik doğal, yalın ve içten bir bakış ve yaklaşım okurla buluşuyor.

Öztürk, kendini yazmaya adamış bir genç şair-yazar olarak görüyor. Yazmaya yüreğini ve beynini vermiş. Sanırım, başka türlü olmuyor ya da yetmiyor. Sivas gibi kültür-sanat kaynağı bir kentin Divriği gibi çekici bir ilçesinden gelen şair, yaşamını başkentte sürdürüyor. Bir yandan yaşam uğraşı verirken öte yandan da yazıya eğiliyor. Bu çabası ödüllendirilmiş, altı yarışmada değerlendirilmiş.

Bu ödüllerden biri 2004 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Adnan Yücel Şiir Yarışması üçüncülük ödülü. O yarışmada seçici kurul üyesiydim. Öztürk, yayımlanmamış beş şiiri ile dikkatimi çekmişti. Ondan sonra izlediğim şairler arasında yer aldı. Gönderdiği iki şiir kitabını tat alarak okumuştum. Çünkü kendine özgü bir şiir eğilimi geliştiriyordu.

Şairin ‘Davetsiz Misafir’ adlı minimal öyküleri de yaşamdan besleniyor, insanın derinliklerine iniyor; kısa olduğunca çarpıcı bir biçimde karşılığını buluyor. Mini öyküler, kimi zaman bir dize, kimi zaman bir özdeyiş, kimi zaman çelişkileri, ayrımları belirleyen bir çizgide anlam ve değer kazanıyor. Ne yazdığını, nasıl yazdığını bilen bir yazarla karşı karşıya geliyoruz: Yazar, hem tiyatro hem de sinemaya götürüyor okurları.

Minimal, çok kısa, kısacık, minicik de denilen bu tür öykü anlayışında ‘şiirsel dil, yoğunluk, sürpriz’ler zamanın sıkıştırıldığı’ değil de zamanın ve yaşamın özleştirildiği bu yapıtları döne, döne okuyoruz.

Yazarın Acilen aradığını ‘soylu’ her yazar aramaz mı?

‘‘- söylenecek sözüm var, insan arıyorum.’’

DAVETSİZ MİSAFİR, Özcan Öztürk, Bence Kitap, 2012.

GİO’lar Sahibini Buldu (Utku ÖZMAKAS)

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından, fantastik edebiyatın duayen yazarlarından Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO ödülleri sahiplerini buldu. Murathan Mungan “Şairin Romanı” ile En İyi Roman Ödülü’nün sahibi oldu. GİO Ödülleri ismini, elli yılın üzerindeki gazetecilik, sinema yazarlığı ve araştırmacı yazarlık hayatında eserlerinin büyük bölümünü fantastik edebiyat, korku ve bilimkurgu gibi türlerin gelişimine adamış Giovanni Scognamillo’dan alıyor. Bu yıl ilki düzenlenen GİO Ödülleri roman, öykü ve illüstrasyon dallarında verildi. Öykü dalında birinciliğe “Balanka Olmak” öyküsüyle Gülbike Berkkam layık görülürken, illüstrasyon dalındaki ödülünün sahibi, Yıldıray Çınar'ın “Karabasan” çizgi-romanından esinlendiği çizimiyle Mehmet Özen oldu.

Mayıs ayında her gün bir öykü (Balca CELENER)

Nisan ayının Amerika’da Ulusal Şiir ayı olarak tanınmasından ilham alarak, öykülerin de unutuldukları köşeden kurtulma zamanının geldiğine karar veren öyküseverler, Mayıs ayının da öykü ve kısa hikâye ayı olarak kutlanmasını sağlamayı başardılar. İletişimin de hızlanarak kısaldığı (yüz kırk karaktere kadar inebildiğini unutmayalım) bu dönem kısa hikâyelerin altın çağı olacak mı, hep beraber göreceğiz. Fakat Mayıs ayında her gün bir hikâye yazma davetiyle genç ve amatör yazarları destekleyen storyaday.org, e-kitap okuyucuları ve akıllı telefonların yarattığı ortamın öykülerin muhteşem geri dönüşüne katkı sağlayacağını ileri sürmekte. Mayıs ayı etkinliklerinin takip edilmesi, daha da önemlisi her gün güzel bir öyküye ulaşılabilmesin için twitter’da “#ShortReads” başlığının takip edilmesini tavsiye ediyorlar.

Mayıs ayının öykü ve kısa hikâye ayı olarak tanınması eski kıtada, en azından Fransa’da henüz fazla taraftar bulmasa da kısa hikâyelerin babalarından sayılan Maupassant’nın vatanında bütünüyle unutulmuş oldukları da söylenemez. Her ne kadar edebiyat alanında romanlara verilen desteğe yetişemese de her yıl dağıtılan Goncourt Ödülleri öykü kategorisini de sahipsiz bırakmıyor. Geçtiğimiz yıl bu ödülün sahibi Fransa’nın kara romanlarıyla ünlü yazarı Didier Daeninckx oldu. Yazar, bol toplum eleştirisi yaptığı eserleri kadar sol politik kimliği ile de tanınıyor. Eserleri yirmiye yakın dile çevrilen yazarı Türkiyeli okurlar da “Geçmişin Ayak Sesleri” adıyla dilimize çevrilen kitabıyla hatırlayacaktır. (Fransa – Balca Celener)

Yunus Nadi Ödülleri Verildi (Utku ÖZMAKAS)

2013 Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlendi. Böylece roman, öykü, fotoğraf, şiir, karikatür ve sosyal bilimler olmak üzere altı dalda on bir ödülün verildiği yarışmanın altmış yedincisi sonuçlandı. “Roman” dalında Sibel K. Türker “Hayatı Sevme Hastalığı”; “öykü” dalında Bora Abdo “Öteki Kışın Kitabı”; “şiir” dalında Hulki Aktunç ve Gültekin Emre’nin birlikte yazdıkları “Opus” adlı kitap ile Arzu K. Ayçiçek’in “Talidomit” adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.

“Karikatür” dalında ödül Hicabi Demirci ve Halit Kurtulmuş’un karikatürleri arasında paylaştırdı.“Fotoğraf” dalında ise ödül Hasan Hulki Muradi ve Ömer Yağlıdere’nin yapıtları arasında paylaştırdı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında ödül Doç. Dr. Hüner Tuncer’in “Metternich’in Osmanlı Politikası (1815-1848)” adlı kitabı ile Mustafa Solak’ın “Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya ve Cumhuriyet Devrimi” adlı kitap dosyası arasında paylaştırıldı.

Kitap Okumak İçin Ne Yapmalı? (Utku ÖZMAKAS)

Bir kitapçıya gitmek, internetten sipariş etmek, bir dosttan ödünç almak, kütüphaneye gitmek? Peki bunların hiçbiri kâr etmiyorsa? İşte Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde olup biten tam da bu. Tutuklular diledikleri kadar kitap okuyabilme haklarına yeniden kavuşabilmek için açlık grevine başladılar. Hücrelerinde on kitapta fazlasını bulundurmaları yasaklandı ve “Deli Dalgalar” bunun için bir kampanya başlattı. http://www.delidalgalar.com sitesinden su kadar, hava kadar doğal bir ihtiyaç olan kitapları tutuklulara ulaştırmak için gereken bilgiler var. Hepinizi bir kitap da armağan etmek için almaya davet ediyoruz.

Kocaeli Kitap Fuarı Başlıyor (Utku ÖZMAKAS)

Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı “Kâğıttan Dünyaların Keşfi” temasıyla 11-19 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek ve Türkiye’nin en büyük ikinci fuarı olma özelliğini taşıyan fuara pek çok isim konuşmacı olarak ya da imza günüyle katılacak.

11-19 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ve sadece Kocaeli değil, Doğu Marmara ve İstanbul’un Anadolu yakasından da ziyaretçi bekleyen Beşinci Kocaeli Kitap Fuarı, İstanbul’un Anadolu yakasından fuara servis hizmeti verecek.

Her yıl bir konuk ülke belirlenen fuarda bu yıl konuk ülke Kırgızistan. Bu bağlamda Türk sinemasının efsanevi filmi Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yazarı Cengiz Aytmatov’un kızı Şirin Aytmatova ile Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ı buluşturacak olan fuar, sayısız etkinliğe de ev sahipliği yapacak.

Ayrıca 2012’deki fuarda gerçekleştirilen “Bir Bana Bir Van’a” kitap bağış kampanyasının benzer bir uygulaması bu yıl görme engelliler için düzenlenecek. Kitap bağış kampanyası şeklinde organize edilecek projenin amacı, engellilerle ilgili duyarlılık oluşturmak. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde toplumsal dayanışmanın güzel bir örneğini sergileyerek toplanacak kitaplar Van/Merkez Abdurrahman Gazi İşitme Engelliler İlkokulu’nda bağışlanacak.

Öteki, Düşman, Olay

Levinas, Schmitt ve Badiou… Duygu Türk, her biri çok çetrefil yazabilen bu üç düşünürün temel argümanlarını inanılmaz bir berraklıkla ve kendi özgün argümantasyon hattını oluşturup kendi meselesini kurarak anlatabilmeyi başarıyor. Etiğin “ilk felsefe” olduğunda ısrar eden “Öteki’nin filozofu” Levinas ile önceliği “siyasal”a veren ve bu kavramı da “dost-düşman” ayrımı üzerinden tanımlayan Carl Schmitt’in bu öncelikleri koruyabilmek adına girdikleri çıkmazlara işaret eden Türk, Badiou’nun “olay” kavramı etrafında geliştirdiği ontoloji sayesinde bu çıkmazlardan kurtulunabildiğini ileri sürüyor.

Öteki, Düşman, Olay
Yazar: Duygu TÜRK
Yayınevi: Metis Yayınevi

Sivil Toplumu Yönetmek

Bu kitap, devlet kuramına dönük önemli çalışmalarıyla uluslararası planda tanınan ve İngiltere’de Brunel Üniversitesi Siyaset ve Tarih bölümünde ders veren Marc Neocleous’un devlet kuramıyla ilgili en derinlikli çalışması olarak göze çarpıyor. Neocleous kitabında Hegel’i yeniden yorumlamakta; Gramsci’nin olumlu katkılarını eleştirel bir süzgeçten geçirmekte; Foucault, ve Althusser’e yönelik önemli eleştiriler yöneltmekte ve konuya ilişkin pek çok düşünürü ele alarak, onları yeniden anlamlı bir çerçeveye oturtmaktadır.

Sivil Toplumu Yönetmek
Yazar: Mark NEOCLEOUS
Çeviri: Bahadır AHISKA
Yayınevi: Nota Bene Yayınları

Hıristiyanlıktaki Ateizm

1968 yılında yayınlanan “Hıristiyanlıktaki Ateizm” Umut İlkesi’nin 3. cildinin yanında, Ernst Bloch’un din felsefesine en önemli katkısı olarak kabul edilmektedir. Marksist teori ile reel sosyalizm(ler) arasına kalın duvarların çekildiği geçen yüzyılın ortasında teoloji, özellikle Batı’dan başlayarak “ortada kalmış çocuğu”, “devrimi”, “kurtuluş teolojisi” içine almış, Marx ile İsa arasındaki “karşıtlık” yerini “dayanışmaya” bırakmıştır. Bloch’un özellikle Yahudilik ile Hıristiyanlık alanındaki derin bilgisi, onun Marksizminin fonunda kaynaşıp özgün, örneksiz bir eleştiri ve değerlendirmenin aracına dönüşür.

Hıristiyanlıktaki Ateizm
Yazar: Ernst BLOCH
Çeviri: Veysel ATAYMAN
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları


Son İnsan

Son İnsan, bugün sıradan sayılacak kadar yaygınlaşmış bir konuyu, insanlığın yok oluşunu ele alan ilk büyük romandır. Yazar, bir salgının batı dünyasındaki etkilerini Romantik dönemin akıcı biçemiyle dramatize eder ve gerçek kişilerin yansıması olan zıt karakterler eksenindeki bir kurguyla aktarır. Romandaki başlıca karakterler kısmen ya da tamamen Shelley’in çevresindeki kişilerden esinlenmiştir. Roman, yazarın kendi deyimiyle “seçkinler” diye adlandırdığı çevresini kaybetmekten duyduğu acıyı ve dünyanın anlamsızlığını, bireyin tarihi yönlendirme gücünden yoksun oluşunu da dile getirir.

Son İnsan
Yazar: Mary Shelley
Çeviren: Belkıs Korkmaz
Yayınevi: Can Yayınları

Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü

Merrifield, Büyülü Marksizmde, Marksistlerle ütopik sosyalistler arasındaki tartışmaya, güncel, canlı örnekler üzerinden yeni sözler söyleyerek katılıyor. Büyü, Sartre’ın tanımıyla, hayal etme eylemidir. Marksizm, devrimci özgörevini yerine getirmek istiyorsa hayal gücüne daha çok başvurmalı, ütopyayı bugünün maddi gerçek dünyasındaki devrimci gizil olanaklara dayanarak yeniden kurmalıdır. Merrifield, Marksizmin bilişim teknolojisinin yarattığı günümüz dünyasında, yeni işbirliği ve dayanışma biçimleri tasarlamak için gereken program ve donanıma sahip olduğunu savunurken, özgür yazılım, hacker etiği, özyönetim hareket ve kavramlarına gönderme yapıyor. Sosyal gelir, kent hakkı türünden yeni mücadele hedeflerini açıyor.

Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü
Yazar: Andy MERRİFİELD
Çeviri: Murat Sabri ŞAŞZADE
Yayınevi: Doruk Yayıncılık

Devrimin Yorumu: Fransız Devrimi’ne Üç Yaklaşım Biçimi

Fransa'daki Annales dergisi etrafında toplanan tarihçiler arasında yer alan François Furet'nin yapıtları, ülkesinde çok canlı tartışmalara neden oldu. Furet, sorunsal tarih yaklaşımının en iyi çözümleyici ve kuramcılarından sayılıyor. Furet'nin kavramsal tarih de dediği bu yaklaşımın en büyük özelliği, tarihçinin olaylarla çağdaş olan bilinçlerden uzaklaşıp, üzerinde çalıştığı döneme özgü söylemlerin yineleyicisi olmaktan kurtulma çabasıdır...

Devrimin Yorumu: Fransız Devrimi’ne Üç Yaklaşım Biçimi
Yazar: François FURET
Çeviri: Ahmet KUYAŞ
Yayınevi: Doğu Batı Yayınları

Thomas Hobbes'un Siyaset Felsefesi

Thomas Hobbes’un yaşadığı dönemde Britanya’da iç savaş yaşanmakta, gelişmekte olan ticaret burjuvazisi parçalı iktidar yapısından rahatsız olmakta, pazarın bütünleştirilmesi y.nünde talepler dile getirmekteydi. Feodal aristokrasinin dağıttığı ve yerelleştirdiği iktidarın tek elde toplanması bu dönemde gündeme gelmişti. Siyaset teorisi alanında ülkemizde çeviri ve telif olarak sınırlı sayıda çalışma olduğu, çoğu kez bilinen kalıpların yinelendiği, bunların da bizi yüzeyselliğe mahkûm ettiği bilinen bir gerçek. De Cive’yi de dilimize kazandırmış olan Deniz Zarakolu’nun imza attığı bu çalışma, Hobbes üstüne Türkiye’de yapılan en kapsamlı araştırmalardan biri…

Thomas Hobbes'un Siyaset Felsefesi
Yazar: Cihan Deniz ZARAKOLU
Yayınevi: Belge Yayınevi 

Zincirleme Bir Gün (Raife Polat)

Çoğu zaman ilgisiz gibi görünen olaylar birbiriyle bağlantılı olabilir. Minik tesadüfler ya da anlık olaylar zincirleme reaksiyonlara, bir şeyin nedeni hiç aklımıza gelmeyen başka bir olayın sonucuna neden olabilir. Bu olaylar silsilesi ile ilgili bir dolu film yapılmış, bir dolu kitap yazılmıştır. Elimdeki kitap da bunlardan biri; “Zincir”. İnsanlar ve hayvanlar, hayvanlar ve hayvanlar, anneler ve çocuklar arasındaki ilişkiler zincirini anlatıyor bize.

Her evde yaşanan olaylar aslında kitapta yaşananlar. Sabahın köründe sıcacık yatağından kalkmak istemeyen çocuk, onu kalkmaya ve hızlı olmaya çağıran, bu süreçte de sürekli dırdırlanan anne, her sabah onların arasında geçen bu anlamsız didişmeden sıkılan ve bir an önce çocuğun sıcak yatağına yayılmayı bekleyen huysuz kedi evin kahramanları. (Bir de gizli kahraman var aslında; pire!) Merakına yenilip kedinin eline düşen kara kızılkuyruk kuşu, onun arkadaşı yavru karga Korki ve babası Gorgor, yaşlı ve zayıf köpek kemik torbası ile okulun müdürü Müdüraanım ise evin çevresindeki kahramanlar. Her biri olayları kendi cephesinden anlatıyor, samimiyetle içlerini döküyorlar bize. Başladıkları herhangi bir günün birbirine zincirin halkaları gibi bağlanmış kahramanları olduklarının farkında bile değiller. Şimdi diyeceksiniz ki, “Hadi kuşları anladık diyelim; ama bir pirenin olayların akışında nasıl bir etkisi olabilir ki? Olmaz olmaz demeyin oluyor işte! Ama tüm bu olaylar silsilesinde en ilginç karakterin evin kedisi Zombi olduğunu söylemeliyim. Tipik bir bencil, huysuz kedi Zombi. Kediler genelde sevimlidir, ama bu az biraz sevimsiz. Dünya kendi etrafında dönüyor sanıyor ve her konuda haklı. Evcil tüm hayvanlar gibi biraz insanlaşmış çünkü. Kendine daha iyi bakabilmeleri için bir kılavuz yazacak kadar şişmiş egosu. Kılavuzun alt başlığı durumunu gayet iyi özetliyor; “Hayat dediğin uzun bir zincir diktim ocağınıza incir.” Çocuk bu ‘ağır abi’nin evin içindeki özgür, rahat, kimseyi umursamaz hallerini görünce “Bu dünyaya Zombi olarak gelmek varmış,” demekte haklı, ama öte yandan kimse bu kadar sevimsiz olmak istemez sanırım.

Yazar Şiirsel Taş kendi yaşamının izinde basit bir günü inceden inceye örerken Gökçe Akgül’ün çizimleri de bu örgüyü farklı kılan motifleri oluşturuyor. Her kahramanın iç sesine kulak verdiğimiz için çizimlerle neredeyse çizgi roman tadında bir okuma çıkıyor karşımıza. Ama herkes kendi dünyasına dalmış görünse de zincirin halkalarını tamamlayan her bir karakter, tam da olması gerektiği gibi, tipik özelliklerini son derece çarpıcı bir şekilde dışa yansıtıyor. Okurken kendi yaşamınızın bir yansımasını okur gibi oluyorsunuz. Çocuklar hep böyle ağır ve kaytarmaya çalışan, anneler hep böyle aceleci ve dırdırcı, kediler hep böyle tembel ve rahatına düşkün olmak zorunda mı diye düşünüyorsunuz. Galiba evet. Peki okul müdürleri? Kargalar? Merak etmeyin onlar da tam da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yoksa zincirin halkaları tamamlanamazdı ki! Yazar kendisi ile de yaşamını tamamlayan diğer varlıklar ile de hınzır hınzır dalga geçiyor sanki.

“Zincir”, basit bir günün ilginç ve eğlenceli bir kurgu ile okuyucuya sunulması gibi gözükse de, yazar ince ince insanların neye inanacaklarını şaşırdıkları beslenme alışkanlıkları, bir türlü hazırlanamadığımız deprem, oyuncak haline gelen eğitim sistemi gibi yaşamımızın çetrefilli alanlarına da girip çıkıyor. Ağaçlara dayanamayan kentlilerin kentlerini sokaktaki hayvanlar ve elbetteki ağaçlarla paylaşması gerektiğini söylemiyor, ama anlattığı bu basit hikâyeyle bal gibi de hepimize “bu böyle” diye alttan alttan fısıldıyor.

Zincir Şiirsel Taş
Resimleyen: Gökçe Akgül
Hayykitap, 2012

Edebiyatın Arka Bahçesi (Cemil KAVUKÇU)

Cumhuriyet sonrası öykücülüğümüzün yelpazesini genişleterek büyümesi 1980 yılına kadar düzgün doğrusal bir çizgide olurken, 80 sonrasından günümüze durgunluklar ve niteliksel sıçramalarla inişli-çıkışlı bir yol izlemeye başlamıştır. Bu dalgalanmalar biraz da, öykünün roman gibi popülizme kapılarını açmayıp bu alanın tamamen dışında kalmasından kaynaklanır. Sanatın değişik alanlarda ünlenmiş birçok kişi bir de roman yazmaya kalkışırken genellikle öyküden uzak durmuşlardır. Çünkü öykü ile moda konulara yoğunlaşamayacaklarını ve gündeme gelemeyeceklerini bilirler. Okurunu belirleyen değil, seçen bir türdür öykü. Süslü, gösterişli ama içi boş, gelip geçici moda akımlarla işi olamaz. Frank O’Connor: “Romanla karşılaştırıldığında tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır kısa öykü; insanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır. Roman sanatının gereklerini yerine getirip tiplerle, güncel sorunlarla ilgilenmez. Yaşamın derin ortak çıkarlarıyla ilgilenir,” der.

80’li yılların başından 90’ların ortalarına kadarki dönemde kendi yatağına çekilip gündemden düşmüştü öykü. Bir gerileme değildi o suskunluk. 1995-2005 arasında yaşanan öykü coşkusu (bazı romancı ve şairlerin de öyküler kaleme aldığı bir süreçti bu) on beş yıllık bir hazırlık döneminin ardından gelmişti. İlk Ankara’da başlatılan “öykü günleri” kısa sürede başka illere de yayıldı. Adam Öykü, Düşler Öyküler, İmge Öyküler gibi dergilerin ortaya çıkması bir arz-talep sonucuydu. Öykü masaya yatırılıp coşkulu bir biçimde tartışılıp irdeleniyordu. Bu on yıllık dönemin ikinci yarısında ivme düşmeye başlamış, parlak çıkışlar yaparak edebiyat dünyamızın dikkatini çeken birçok genç öykücü romana yönelmiş, sessiz sedasız öykü bahçesinden çekilmişlerdi. Bu da yeni bir suskunluk döneminin başlangıcı olmuştu. Durağanlığı yaratan, genç öykücülerin çekilmesi değildi kuşkusuz. Önceki kuşağın yazarları da o dönemde yazıyorlardı. Benim için durağanlığın ölçütü, önceki kuşak yazarlara yeni katılımların olup olmadığı, öykücülüğümüzü bir adım daha ileri götürecek yeni solukların edebiyat dünyasına katılıp katılmadığıydı. Üç-dört yıl öncesine kadar öykü edebiyatımızda bir yorgunluk gözlüyordum. Aralarında pek ton farkı bulunmayan, aynı kalemden çıkmış izlenimi veren öyküler çoğalmaya başlamıştı. Okunarak edinilen birikim sağlanmadan, özensiz bir dille ve aceleyle yazılmış, birçoğu öyküleşememiş içsel metinler kişisel çabalarla kitaplaşma yolunu da buluyordu. Bir başka sorun da –ki bu gerçek yeteneklere bile zarar vermiştir- zoraki özgünlüktü. Isaac Singer bunu şöyle açıklıyor: “Başkalarına benzememek, kendine özgü olmak için biçem, biçim, kurgu ve söylem yönünden zorlanmadır. Çoğu kez, anlatım cafcaflı, tumturaklı, içi boş sözlerle doldurulur. Yani, sözü köpürtmektir, sıfatların albenisine, sözün şehvetine kapılmaktır, kendi sesine vurgun olmaktır.” Mehmet Fuat da Özgünlük Avı’nda (YKY 1996) “Saltık bir özgünlük yoktur. Ama belli bir çerçevede ‘özgün’ görünülebilir.” der (s.168) ve şu çok önemli saptamayı yapar: “Son yıllarda yeni yetişen yazarların değişik, aykırı, alışılmamış şeyler yazma özlemleri, özgün olmak için çırpınmaları, ille de patlama yaparak ortaya çıkmak istemeleri bence, büyük yanılgı. Sanatta köklü, sürekli başarılar, gerçek özgünlükler, sanatın gerekleri dışındaki kaygıları en aza indirmeden sağlanamaz kanısındayım.” Genç öykücülerin bir bölümünde de bu tehlikeli “özgünlük” arayışını görüyorum.

Son yıllarda öyküye ilginin gittikçe arttığını görüyorum. Bu, okumaktan çok yazmaya yönelik bir ilgi. Başta İstanbul ve Ankara’da olmak üzere çok sayıda yaratıcı yazarlık atölyeleri, öykü atölyeleri ve yazma seminerleri var. Bursa’da Nilüfer Belediyesi bünyesinde yıllardır sürdürülen bir öykü atölyesi olduğunu biliyorum. Aynı biçimde İzmir’i de sayabilirim. Dergilere, yarışmalara gönderilen, internet ortamındaki edebiyat sitelerinde yayımlanan, Can Yayınlarına gelen dosyalardan bu ilginin boyutlarını az çok kestirebiliyorum. Değişik kanallar aracılığıyla okurla buluşanların dışında henüz bu olanağı bulamamış binlerce öykü var. Bulunduğum seçici kurullardan, 7 yıldır um:ag’da sürdürdüğüm yazma seminerinden, üniversiteler ve liseler arası düzenlenen öykü yarışmalarından öykünün arka bahçesini, henüz gün yüzüne çıkmamış ürünleri ve güçlü kalemleri de tanıma olanağım oluyor. Bence öykücülüğümüzün geleceği de arka bahçelerde filizleniyor. Bu süreçte tanıdığım, o an için kendi gücünün farkında olmayan ama bugün edebiyat dünyasının dikkatini çekmiş, kabul görmüş, kendi yolunu açmış, ödüller almış birçok genç yazar var. Onların gücü de, iyi öykü yazabilmek için iyi bir öykü okuru olmak gerektiğini bilmelerinden geliyor. Ama ne yazık ki, yazıldığı oranda okunmuyor öykü. Her zaman roman okuru büyük farklarla önde olmuştur. Örneğin Sabahattin Ali öykücülüğü; öbürünü Sait Faik’in çizdiği iki ana damardan biridir. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanı aylardır en çok satanlar listesinde yerini korurken (bu çok sevindirici bir durum kuşkusuz) aynı yazarın öykü kitapları gündemde değildir. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Memduh Şevket Esendal, Vüs’at O. Bener ve öykücülüğümüzün kilometre taşı birçok yazar bugün yeterince okunmuyorsa ilk kitabı yayımlanan genç öykücü nasıl bir beklenti içinde olabilir ki? Semih Gümüş de, Radikal Kitap’ın 10 Haziran 2011 tarihli “On Yılın Öyküsü” başlıklı yazısında haklı olarak şunu soruyor: “Bu arada özellikle yeni yazarları yeterince okumamak gibi önemli bir eksiğimiz olduğunu da belirtebilir miyiz?” Belirtebiliriz. Böyle bir eksiğimiz var çünkü. Seyrek de olsa, yazarların, edebiyatçıların bir araya geldiği ortamlara katılırım. Okuyup beğendiğim yeni bir yazardan söz ettiğimde boş boş bakan gözlerle karşılaştığım çok olmuştur.

Öykünün arka bahçesinin de arkasında bir bahçe var: Liseli gençler. Beş yıldır AB Liselerarası Öykü Yarışması’nın ulusal seçici kurulundayım. Ayrıca, bu yarışmaya katılabilecek illerde de “öykü semineri” başlığı altında buluşma, onları tanıma olanağı buluyorum. Öyküde yeni bir yükselme sürecine girdiğimizin muştusu bir de arka bahçenin arkasındaki bahçeden geldi. İçlerinde çok yetenekli öğrenciler var. Edebiyat dergilerinde kendilerine rahatlıkla yer açacak olgunlukta öyküler okudum.

Truman Capote lisede bir öykü yarışmasına katılır ve eyaletinde birinci olur. Kısa süre sonra da önemli bir yayınevinin yetkilisi kapısını çalıp kendisini kutlar ve bundan sonra yazacağı her şey için bir sözleşme yapmak istediğini söyler.

Arka bahçeler bu açıdan çok önemlidir, çünkü edebiyatımızın geleceği oralarda biçimlenir.

Kalem Ortaklığına Soyunanlar: Öykücü Kadınlar (Şenay Eroğlu AKSOY)

“Sen, kâğıdın sesine fütursuzca kulak kabartan okur… Bilmelisin ki bu satırların yazarı bir kadındır. Elinde tuttuğun sayfaya kalemin koyduğu işaretler, bir kadının avaz avaz bağıran avuçlarından kaynıyor. Okuyup yazmak sırrı şeyhlere aitken kaleme el sürdüğüm için suçluyum. Fakat ilk değil bu. Yıllardır, çocuklarımın uyuduğu odadan kaçıp ay ışığında masallar örüyorum. Çünkü doğduğum günden beri öykülerden masallardan başka bir şey yok aklımda. İnan bana, o kuytuya nasıl sızdıklarını bilmiyorum.” (Ayşegül Çelik, Kâğıt Gemiler, YKY, 2011. )

Öykü, sözcüklere taze bir soluk üfürerek gerçeği bozup yeniden kurmaksa, kalemin sesi, yazarı kendi yapan deneyimler toplamından hareketle işleyecektir orada. Bu ses kişisel ya da toplumsal tarihteki travmaları, içe hapsedilen çığlığı, kadınlık/erkeklik durumunu –ülkemizde kadınlık durumu çoğunluk travma sebebidir– ötekileştirilenin acısını ve daha onlarca şeyi birer birer ya da hep birlikte duyurabilir okuruna. Yazıya eğilenler, bu karmaşık dünyadan topladıklarına kendilerini ekleyerek ‘biricik’ metinlerini kurarlar. Peki, bu dünyada “…okuyup yazma sırrı şeyhlere aitken kaleme el sürenler” gecikmiş de olsa kalem ortaklığına soyunanlar, hangi sesleri duyurmakta kalemleriyle? İçine doğdukları kabuktan metinlerine neler sızmakta, bu zengin dünyada nasıl yer almakta, hangi konulara eğilmekte, dili nasıl kullanmaktalar? Yazma eyleminin cinsiyetler üstü işleyişini unutmadan, bugüne değin farklı yazılara konu edilmiş öykücü kadınlara, eşitsizliklerin sürgit tarihine not düşmek bilinciyle daha yakından bakmak, bu sınırlı alanda 2000’li yıllarda kalemleriyle ilgi çekmiş öykücü kadınlardan, onların öykü dünyasına katkılarından, geçmişten devraldıkları geleneği nasıl kuşandıklarından/kuşanmadıklarından söz etmek istiyorum.

Akıcı bir dil ve anlatımla, insanın mutsuzluğuna işaret eden Sibel K. Türker, “Atlasam mı, ölsem mi?” dedirttiği eğitimli, bunalmış kahramanına, “ne değişir hayat devam ediyor,” yanıtını verdirerek bireyin modern yaşam karşısında sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu hatırlattı. Ayrıntıların derine açılan kapılar olduğunu işaret eden incelikli gözlem gücüyle dikkat çekti. Aslı Tohumcu, saldırgan, karanlığı açık etme duygusuyla dolu öyküler kurdu. Okyanusun günışığı ulaşmayan en derin noktası anlamına gelen ilk kitabı Abis’te sahteliklerin gizlendiği yeri, yanımızda yöremizde salındığı halde görmezden gelinen karanlığı işaret etti. Ensest, şiddet, taciz ve eviçlerinin korkunç karabasanını kadından yana cesurca dillendirdi. 2012 yılında öğrencilerin okuma alışkanlığını artırmak için İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce başlatılan ‘Yazarlar Okulda’ projesinde yer alan Abis, pornografiye varan yüz kızartıcı cümleler içerdiği gerekçesiyle tepki çekti. Ayşe Sarısayın, ayrıntıya dayanan incelikli, nahif anlatımla sıradan yaşamlara eğildi. “Eviçlerinde sağır duvarların arasında yaşanan hiçbir şeyin örtemediği sevgisizlikler”i erkek egemen bakışın çocuklara ve kadınlara dayattığı ‘kaderi’ incelikle açık eden ağırbaşlı bir hüzünle aktardığı hikâyelerini okura ustalıkla bulaştırdı. Ayşegül Çelik, akıcı bir dille kurduğu masalsı dünyayı bugünle harmanladı. Anlatım ve dil birliğiyle birbirine ulanan öykülerinde mitolojik, dinsel efsanelerden beslenen atmosfer eşliğinde çocuk yaşta gelin olanları, cinayete berdel edilen kadınları başkahramanı kıldı. Kimi öyküleri zayıf olanın resmedilmesiyle kalmayıp (Kâğıt Gemiler) hayatı kendisinden sökülüp alınana bir çıkışı işaret eden sonlara bağlandı. Menekşe Toprak, kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olduğundan kitaplarında göç olgusuna sıkça yer verdi. Göçmen kılınanın/ardında kalanın eksilten, yaralayan, özlem dolu içe kapanmalarını dillendirdi “... Dedesi o gün, arkasından incecik, beyaz bir çizgi bırakarak yol alan gökyüzündeki bir uçağın sesini duyduğunda, bak kızım bak, annenle baban tayyarenin içindeler şimdi, Almanya’ya gidiyorlar, diyor buruk, sevecen bir sesle…” Yalnızlığı, kimlik ve cinsellik konularını kadın bedeninden özgürce söz ederek öykülerine taşıdı. Birgül Oğuz, ilk kitabı Fasulyenin Bildiği’nde yalın fakat derinlikli anlatımıyla ilgi çekti. Beş yıl sonra yayımladığı ikinci kitabı Hah’ta kurduğu ardıl öykülerle, yenilikçi bir edebiyat anlayışı kuşandı. Ritmik, ayrıksı dil, gerçeküstü öğelerle desteklenen kesintili anlatım bütünlüklü bir öykü dünyasının habercisiydi. Seray Şahiner, bugüne değin öykülere konu edilmemiş kadın dünyasına ait mekânları metinlerine taşıdı. Mizahi, sıcak anlatımıyla canlı karakterler oluşturdu. Sokağı, sokağın dilini ustaca gözlemlerle aktardı. Kitap adları bile kadın dünyasını işaret ediyordu. Feryal Tilmaç, kimi politik olaylara göndermeler yapan, grotesk öğeler taşıyan, biçim ve dil arayışı içindeki metinlerinde, yoksunluk ve kırgınlıklara, çoğunluk, kadın dünyasından baktı. Yazma edimi merak konusu, yakından bakılması gerekendi onun kaleminde, baktı da: “…Hikâye yanı başındaki karanlıkta kımıldanıyor. Gün geçtikçe semiriyor. Onu cümle cümle bu yana çekeceksin. Bir taşı fazlalıklarından kurtarıp heykeli ortaya çıkarmaktan ne farkı var?” Hatice Meryem, kadınlık durumunu cesur, mizahi bir anlatımla öykülerine taşıdı. Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, adlı kitabında kocalarının ruh durumuna, mesleklerine, genç ya da yaşlılıklarına göre kadınlara çizilen yaşamları yeni, gerçekçi ve eğlenceli bir bakışla aktardı. “Ben bir tornacının karısı olsaydım eğer… Yatak yorgan demir kokardı, soğuk soğuk. Evliliğimizin ilk yıllarında bir türlü alışamazdım bu cevhere… Ben bir cücenin karısı olsaydım eğer… Ona vurgun olurdum muhakkak… Ben bir imamın karısı olsaydım…” diye başlayan öyküler kurdu. Şule Gürbüz, kendi içine çoğalan bir anlatım ve etkili bir dille insana, zamana bir duygunun izinden yürüyerek farklı bir pencereden baktı. Pelin Buzluk, Deli Bal adlı kitabında çizgidışı insanların karanlığını sarsıcı, cesur kurgularla işlerken, ikinci kitabı Kanatları Ölü Açıklığında’da söylencelere yaslanan, atmosferi güçlü öyküler kurdu. Berna Durmaz, masalsı, akıcı anlatımıyla; Sine Ergün, kırılma anlarını, sarsıcı sonlara bağlayan kısacık öyküleriyle; Fadime Uslu, sinematografik anlatımıyla; Şule Öncü, egemen olana varoluşun reddedilemez çığlığıyla cesur, yeraltı edebiyatına selam verecek denli özgür öyküleriyle; Gamze Güller, özenli dili ve sıcak anlatımıyla dikkat çekti. Suzan Bilgen Özgün, Sofya Kurban, Dilek Emir, İrem Karabaş, Neslihan Önderoğlu, Hande Gündüz, Ayşe Başak Kaban ve Aysun Sezer daha ilk kitaplarıyla bu tarihe adları düşenlerdendi.

2000’li yıllarda ilk kitaplarını yayımlayarak bu dünyada var olan öykücü kadınlardan kimileri dil ve biçim arayışında cesur, kadın bedeni ve cinselliği konusunda oto sansürü kaldıran, özgür arayışlar içindeydiler. Doğal olarak konu seçimi, anlatım ve dil kullanımında, renkliliği çoğaltan farklılıklar görülse de bir sistem sorunu olarak kadınlık durumu hemen her öykücünün metnine az ya da çok sızmakta, ötekileştirilene ses olma çabası görülmektedir. Bu öykücüler, insanı/yaşamı anlatma uğraşını sürmekteyken, erkek egemen bakışın irili ufaklı ellerle üzerlerine doğrulttuğu silahla kimi zaman durdurulsalar da daha geniş bahçelere açılma, kendi olma çabaları, sözcüklerin yoldaşlığıyla, sürmektedir.

Genç Öykü (Faruk DUMAN)

Yayınevi editörlerine sorarlar: Ölçütleriniz nelerdir? Bir dosyaya olumlu yanıt vermek için neleri göz önünde bulundurursunuz? Yayınlamak için yetersiz bulduğunuz bir dosyanın reddedilme gerekçeleri nelerdir? Bu gerekçeleri yazarına bildirir misiniz?

Genç yazarın kafası sorularla doludur: Daha ilk öyküsünü yazmış bir yazar adayı, daha kalem, kâğıdın üzerinde ilerlerken, aklına üşüşen sorularla savaşır bir yandan: Oldu mu? Dergiler, yayınevleri ne düşünecekler bu yazdıklarım hakkında. Bana kaleme aldığım bu metnin ne olduğunu kim söyleyecek?

Kavafis, “İlk Basamak” şiirinde ne güzel anlatır bu duyguyu: “Ah, çok dik, görüyorum / Şiir merdiveni çok dik…”

Ankara’da, yazdığım (bence) ciddi ilk öyküyü Yaba’ya göndermiştim. Aydın Bey, ön yüzünde Panait Istrati’nin portresinin bulunduğu bir kartpostalla yanıt vermişti bana. Öykümün dergide yer almayacağını, ama yılmadan yazmaya devam etmemi öğütlemişti. Bugün Istrati’li o kartpostalı saklar, Yaba’nın bana verdiği gücü anımsarım.

Öykü, Sait Faik’ten bu yana büyük ilerlemelerle yazılıyor Türkiye’de. Dönem dönem sıçramalar görünüyor, sözgelimi 50 Kuşağı, Sait Faik’in yanında Modern edebiyatı da almıştı arkasına. Dil Devrimi’nin kazanımlarının da 50 Kuşağı’nın biçimlenmesinde önemli katkıları olmuştu.

90’lı yılların başında, edebiyat dergilerini izlemeye başladığımız zaman, bir zamanlar yayınlanmış öykü dergileri yaşamlarını sürdürmüyordu. Varlık gibi önemli dergilerde her sayıda bir-iki öykü yayınlamakla yetiniyorlardı. Önce Yazıt bir “Modern Öyküler” eki çıkarmaya başlamış, ardından Adam Öykü, Düşler Öyküler gelmişti.

Öykü dergileri, öykü kitabı yayınlamayı sürekli hale getirmiş yayınevleri ve en çok Özcan Karabulut öncülüğünde Ankara’da kurumsallaşmış Öykü Günleri, bizim “öykü kurumları”mızdır elbette. Bu kurumların öykünün son on yıldaki yükselişine katkısı büyük olmuştur.

Genç yazarların öykülerinin dergilerde yer alması hem o yazara hem de öyküye adım atmayı düşünenlere cesaret verir. Kişi kendi yazdıklarını başkalarının öykülerinin yanında görür, aydınlanır. Karşılaştırma, eksikleri, fazlaları görme olanağına kavuşur. Eskilerin dediği gibi, edebiyat dergileri okul olma görevlerini yerine getirir böylece.

Son on yıldır, yalnızca kitaplardan ve dergilerden değil, daha hiçbir yerde basılmamış dosyalardan da takip ediyorum öykücülüğümüzü. Ülkemizin her köşesinde öykü okunduğunu, öykü yazıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Öykünün romanla (gördüğü ilgi bakımından) boy ölçüşebileceği anlamına gelmez bu, ama bir süreklilik ve yaygınlık kazandığını gösterebilir. En uzak köylerden hapishanelere kadar, her yerde öykücüler, öykü okurları var. Bu, işin sevindirici yanı; öykü kurumlarının ne denli başarılı olduğunu göstermeye de yetecek bir veri, bence.

Belli bir düzeye ulaşan genç öykücü için bugün öyle sanıyorum ki, öykü kurumlarımızın açtığı olanaklar yeterince umut verici. Dergiler, kendilerine ulaşan öyküleri değerlendiriyor, “öykü atölyeleri” aracılığıyla, yayınlamayı düşünmedikleri öykülerin kusurlarını yazarlarına bildiriyor. Böylece bir okul, bir atölye olma işlevini de yerine getirmiş oluyor.

Benzer bir uygulama yayınevlerinden de bekleniyor. Oysa, yayınevi esasta böyle bir görev üstlenmiyor. Yayınevi, kendi ölçütleri içinde, aradığı niteliği yakalamış genç öykücüye kapılarını açıyor. Yayınlamayı kararlaştırdığı yazarla kitap üzerinde çalışıyor; bu elbette, kurumlar arasında “yazılı olmayan” bir tür iş bölümü anlamına da geliyor.

Peki, henüz dergilere girmemiş, yayınevlerine ulaşamamış öykücüler neler yazıyorlar? Toprağın altında ne var, neler filiz vermek üzere? Burada yavaş yavaş belirmeye başlayan yönelimleri birkaç başlıkta toplamak mümkün.

İlkin, hemen söylemek gerekir; Modern öykücülüğümüzün izi sürülüyor. Birinci ağızdan anlatılan, çoğunlukla artık “klasik” diye nitelendirdiğimiz sıralı anlatım biçimiyle kaleme alınmış öyküler bunlar. Konular çoğunlukla aynı yerden alınıyor: Mahalle araları, çocukluk anıları, aile yaşamı… Bu öykülerde edebiyat derslerinde verilen yöntem esas kabul ediliyor; tek bir olay, kısa bir metinle ele alınıyor ve hikâye ön planda duruyor. Aktarılan olayın “ilginç” olması, zaman zaman destansı nitelikler (öykü kişisinin evrensel, büyük bir karakter, bir sembol olarak ele alınması) finalin vurucu ya da akılda kalıcı olması gözetiliyor elbette.

Bu yönelimle kaleme alınmış öykülerin en büyük kusuru (ilginçlik, destansılık, final gibi kusurların yanında), dil. Bir öykü kurmaya koşullanan, ilginç bir kişinin ya da olayın peşine düşen yazarlarımız, öykünün dil bakımından ayakta kalabilmesi için imla kurallarına uymasını yeterli görüyorlar (bu kuralların yerine getirildiğini de söyleyemiyoruz ne yazık ki). İmlaya zorla da olsa uydurulmuş, bu bakımdan “temizlenmiş” bir öykü, bu “temizlenme” çabasından kendini kurtaramıyor oysa. Bu çalışma sırasında dil tüm canlılığını ve yazara özgü tüm özelliklerini yitiriyor. Sözgelimi, öyküde bir anne oğluna, “Canım oğlum benim, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin,” dediği zaman bunu öykü kişisinden çok yazarın söylediği kesinleşiyor. Öykü diyalogu, kötü senaryo konuşmalarına dönüşüyor.

Türk edebiyatının Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Orhan Kemal gibi büyük ustalarının bu nedenle dikkatle okunması gerekiyor. Zira bu yazarlar yalnızca olayın ya da kişinin peşinden gitmiyor (öyle görünseler de). Her biri, benzer öykü anlayışları içinde kendi söylemlerini, kendi üsluplarını koyuyorlar ortaya. Buradan hem yaşamımıza hem de örneğin Orhan Kemal’e özgü bir diyalog biçimi çıkıyor. Yani çevremizde rahatlıkla rastlayabileceğimiz bir karşılıklı konuşmayı Orhan Kemal, kendi üslubuna dönüştürmeyi başarıyor. Onu anlıyoruz. Orada hem onun hem de halkımızın sesini duyuyoruz.

İkinci yönelim, en az bir önceki kadar güçlü: Fantastik ve bilimkurgu. Bu yönde verilen çaba son beş-altı yılda yoğunlaşmış görünüyor. Elbette bu eğilim daha çok romana yöneliyor ama öyküde de, önemli bir niceliğe işaret ediyor. Öykücülerimizin, fantastik romanlarla Ursula Le Guin gibi yazarların etkisinde kaldığı görülüyor. Metinler, (bu konuda sağlıklı bir araştırmaya sahip değiliz elbette) fantastik-bilimkurgu yazarlarının Türk edebiyatını hemen hemen hiç okumadıklarının işaretini veriyor. Ancak, iyi örnekleri var; bu alanda sağlam metinler yazan genç yazarların Türk edebiyatını değilse de dünyanın önemli yazarlarını iyi okudukları söylenebilir. Benzer imla sorunları, bu yönde yazılan metinlerde artıyor.

Üçüncü ve son yönelim, edebiyatımızın 50 Kuşağı’yla başlayan, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü gibi yazarlarla süren anlayışına dayanıyor. Ancak elbette bu en zoru; bu tür öykü yazarından kişisel uslup, düşünsel derinlik istiyor. Yazarın belirgin bir hayranlıkla yöneldiği öykü, biçim denemelerini, dil oyunlarını zorunlu kılıyor. Bu da Kavafis’in sözünü ettiği merdivenin iyice dikleşmesi demek oluyor.

Sözünü ettiğim öykü kurumları kanımca bir tür “öykü eğitimi” sağladı Türkiye’de. Bu nedenle bugün baktığınız zaman romana oranla öykünün daha nitelikli bir seyir izlediğini görebilirsiniz. Yine de, başka pek çok ölçütün yanında, bana göre, özellikle öyküleri henüz kitaplaşmamış ya da dergilere girmemiş öykücülerin en büyük sorunu, dil. Çünkü dil, çetrefil. İmla sorununu “kitabına” uydursanız metniniz metin olmaktan çıkıyor. Olayı aktarmakla yetinmeye kalksanız bu kez imlanız yüzünden öykünüz okunmaz hale gelebiliyor. İlk adım olarak halledilmesi gereken konu, bu. Zira yazının malzemesi dildir. Kil yerine yoldaki çamurla heykel yapmaya kalkışılmaz. İnsan, uğraştığı sanatın malzemesine hâkim olmalıdır, Nietzsche’nin dediği gibi.

Yol Ayrımında Konaklayanlar (Melike UZUN)

Olan bitenin karşısında aciz insan zihni, önüne çıkan olguyu, varlığı bütününden koparıp, yalnızca ayırt edici özelliklerinden yola çıkarak adlandırıp genellikler atfettiğinde onu ayrı bir yerde muhafaza etme eğilimi doğar. Bu eğilim, bizden önceki ile sonraki arasındaki bağı görmemizi engeller. Bu durumda şu an “var olan” merkezinde yalnızca “ben”in yer aldığı bir gerçeklik yanılsaması yaratılır. Bu, kişisel ve toplumsal olarak pek çok tehlikeyi içinde bulunduran bir tutum. Bu yüzden 2000’li yıllarda yazmaya başlayan biri olarak “2000’li yıllarda öykücülüğümüz” konulu bir yazı yazmak beni biraz tedirgin etti diyebilirim. Eminim ki yazımın tümüne bu tedirginlik sinecektir.

2000’li yıllar öykücülüğünün 1995’in temeli üzerinden şekillendiğini düşünüyorum. Bu anlamda 1950 kuşağı öykücülüğü nasıl ki 1947’de yayınlanmaya başlayan Seçilmiş Hikâyeler’e uzanıyorsa 2000’li yılların öykücülüğünün temeli 1995’te yayınlanmaya başlayan Adam Öykü’ye dayanır. Adam Öykü, çeviri öyküleri, eleştiri-kuram yazıları ve dönemin öykü yazarlarının ürünlerini yayınlayan bir dergi olarak 2005’e dek öykü türünün canlı kalmasına önemli ölçüde katkı sağladı.

Adam Öykü’yle aynı süreçte Ankara’da yayınlanmaya başlayan Düşler Öyküler ancak dokuz sayı çıkarılabildi. Bu yüzden etkisi sınırlı kaldı. Ancak aynı dönemde bu dergi çevresinde şekillenen, öykü türüne ilginin gerçek anlamda örgütlendiği “Ankara Öykü Günleri”nden söz etmeliyim. 1997’den 2006’ya kadar her mayıs ayında gerçekleştirilen öykü etkinlikleri pek çok yazar-okur için yönlendirici olduğu gibi öykünün bir tür olarak öne çıkmasını sağladı. İlginç bir şekilde Adam Öykü’nün yayınının son bulması ile “Ankara Öykü Günleri”nin kesintiye uğraması aynı döneme rastlar. 2005, 1995’te başlayan sürecin son bulmasıdır bir anlamda. 2005’ten sonraki süreci ayrı değerlendirmek gerekir. Günümüze dek getirebileceğimiz bu zaman diliminde, daha çok dergilerde isimlerini gördüğümüz yazarların tüm yapıtlarını bastırdıkları, ustalık dönemine girdikleri ve arkalarından yeni bir öykücü dalgasının geldiği söylenebilir.

2005 sonrasında çıkan Eşik Cini, İmge Öyküler uzun soluklu olmaz. Ancak, 2006 yılında yayınlanmaya başlayan, Adam Öykü’nün devamı olarak düşündüğümüz Notos, varlığını günümüze kadar sürdürür.

2012’de iki yeni öykü dergisi daha yayımlanmaya başlar: Sarnıç ve Dünyanın Öyküsü. Dünyanın Öyküsü’yle birlikte Ankara’da canlandırılan öykü günleri yeni, hareketli bir sürece girildiğinin işareti olarak düşünülebilir. Bu süreç de usta yazarlarını yaratacaktır. Ancak bu, söylendiği kadar düz, karmaşasız ve sancısız bir dönem olmayacaktır kuşkusuz. Karmaşa, 2005’ten sonra şekillenen eğilimlerle ilgili. “Öykü-takip” serüvenimden çıkardığım bu gündem elbette ki “tek” değil. Ancak “2000’li yıllar öykücülüğümüz”ün, sözünü ettiklerimin çevresinde ve sarsılmaz bir yasa olarak “zıddını kendinden doğurup” bu çevrenin temsil ettiklerinden sapmayla oluştuğunu düşünüyorum. Bu sapmanın ana damarlarını da fanzin türünde dergiler, internet üzerinden yayınlanan edebiyat dergi(site)leri ve bloglar oluşturmuştur denebilir. İçinde bulunduğumuz süreçte, basılı dergi ve kitaplar hala hükümranlığını sürdürüyor olsa da “yazan”lar için çok da belirleyici değil. Yazılanlar internet yoluyla en az basılı dergi, kitap kadar, belki daha da fazla okuyucuya ulaşma şansına sahip. Bunun da ötesinde bloglar yoluyla, dergilerin yalnızca kendi anlayışlarına uyan öyküleri seçme, öyküden çok imzaya yer verme anlayışı kırıldı. Kendi yolunda ilerleyen öykü yazarları var artık. Bu noktada yazdığı kısa öykülere “tok öykü” adını veren Emre Öztoprak’ı anmalıyım. Yazarın, şiirk, paranteziyle de adlandırdığı, mecazlarla örülü kısa öykülerine ajunugkezeyi.com’dan ulaşılabilir. Ekmel Can Gökdal’ın yalnızca öykü yayınladığı bloğunun adresi hayalidevinim.com. Onur Çalı’nın bloğu Parsomen13.blogspot.com’da öykü yayınlandığını biliyoruz. Ayrıca bir öykü-forum dergisi de var. Okuyucularının öykülerini yayınlayıp bu öyküler üzerine konuştukları bir site bu: uzunhikaye.org

’95 sonrası canlanan öykücülükte ana eğilim klasik öykünün sürdürülmesiydi. Bu konuda eleştirmenlerin işaret parmakları çatık kaşlarla birlikte yeni yazarlara doğrulmuştu. Ancak, gençler bir yandan yabancı dillerden çevrilen fantastik edebiyat ve sinema örneklerinden beslenirken geleneğe uymaları gerektiğini öğütleyen “büyükleri”nin karşısında ne yapacağını şaşırıyordu. Tam da bu sırada Pokemonlarla, Harry Potter’la yetişen, yaptığı pek çok iş gibi edebiyatı da bir kariyer alanı olarak gören yepyeni bir kuşak daha geldi. Bloglarında ya da kendi çıkardıkları fanzinlerde, kaygılardan azade yazmaya başladılar. Onlar, yazımın başında sözünü ettiğim tedirginliğe hiç kapılmadan, kendi gerçekliklerinin yanılsamasını göğüslerini gere gere savunabiliyorlardı. Kötü mü ettiler, iyi mi? Tartışılabilir. Her yanlış karşı yanlışını doğurur. İki yanlışın çarpışmasından bir doğru çıkar belki de. Şu an bu iki eğilimin tozu dumanı içinde yazmaya çalışıyoruz sanırım. Çetrefil dil oyunları içinden anlamı cımbızla yakalayabilmek için kırk takla attığımız metinlerle, her şeyi betimleme çabasıyla bizi yoran upuzun metinler. Karmaşa dediğim işte bu.

2005 sonrası öykücülüğü benim için neşeli bir karnaval. Yetişebildiğimce, merakla okuyorum başka yazarları. Kendi öykülerime dikenüstündeliğimin huzursuzluğuyla başlayıp huzurla bitiriyorum. Huzurluyum çünkü bu toz duman içinde benim sevdiğim öykücüler var, yenileri de olacak. Edebiyat, hele ki öykü, üst-konum yaratmanın aracı değil de kendini anlatmanın, başkasını anlamanın aracıysa birbirine benzeyenler buluşacak, yalnızca kendilerini beğenenler övgü yolu gözleyecek.

50 kuşağı, Seçilmiş Hikâyeler ’deki Köy Edebiyatı estetiği içinde ürün veren pek çok yazarın arasından farklı ve güçlü bir akım olarak doğdu. 2000’lerde neden böyle bir akım ya da usta yazarlar doğmasın? Klasik öykü geleneğine sırt çevirmeyen, ondan beslenen; bu arada edebiyatta “düş”ün ve mitolojinin ağırlığının hiç yitmemiş olduğunu bilen, dili anlamı kapatmadan eğip bükebilen, tüm yazdıklarıyla okuyucudaki huzursuzluğu, acıyı, sezgiyi su yüzüne çıkarabilen yazarlar var ve yenileri de olmaya devam edecek.

"Görünürlük Kişinin Değerini Belirler Oldu" (Sine Ergün'le Röportaj: Sibel DOĞAN)

Sine Ergün’ün, derinliği yalınlıkla anlatmayı başaran öyküleri beni çok etkileyince kafama takılan soruları ona sormak istedim. O da zaman ayırıp sorularımı yanıtladı. “Burası Tekin Değil” ve “Bazen Hayat” adlı kitapların yazarı Sine Ergün 2013 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı aldı. Ödül sonucu açıklanmadan önce yaptığımız söyleşiyi seveceğinize eminim.

Anlık durumlar öykülerinizin konusunu oluşturuyor. Öykülerinizde ne insanı şaşırtan gösterişli kurgular ne de çok enteresan durumlar var ama okunduğunda ayrıntıların derinleştirdiği bir anlatım dikkati çekiyor. Sıradan olanı anlatmak daha mı zor? 

Şaşırmak bana göre iki türlü; yazar, kendinde de aynı etkiyi uyandıracak bir olayı/durumu kendini görünmez kılarak anlatabilir, böyle bir metinden okur olarak etkilenirim. Ya da yazar okuru biçem ve kurgu yardımıyla şaşırtmaya çalışabilir, bunda yazarın aklının okurdan üstün olduğu alt metni olduğu için itici gelir. Sıradan olanı yazmaktan çok, hangi yaklaşımı benimsediğinizle ilgili bana göre.

Hep söylenir; iyi öykü fazlalık kaldırmaz, her sözcüğü gerektiği için kullanacaksınız, diye. Sizin de kısa öykülerinizde dili ustaca öğüttüğünüzü görüyoruz. Bu işçilik disiplinli bir çalışmanın sonucu mu?

Bir biçem yaratma çabası. Disiplin bölümünü bilmiyorum ama, evet, çalışma sonucu.

Enis Batur, bir yazısında okuduğu daha doğrusu okuyamadığı bir romandan yola çıkarak “Roman, roman gibi olmamalı bundan böyle.” diyor. Öykü için de aynı şey söylenebilir mi?

Bu aralar aynı konuyu başka bir sanat alanından, görsel sanatlardan arkadaşlarımla sıkça konuşur olduk. Genç sanatçılardan iyi işler çıkıyor. Yapılan işleri beğensek de hep adını koyamadığımız bir eksiklikten, ihtiyaçtan söz ediyoruz. Kimileri yeni bir şeyin yaklaştığını söylüyor. Söz ettiğimin yeni bir tartışma konusu olmadığını biliyorum, yine de şu an her zamankinden fazla dillendiriliyor sanki. Aynı şey edebiyat özelinde söylenebilir mi, bilmiyorum. Ama olumlu anlamda belli bir çizgiden söz edebiliriz, şimdi belki de yeni bir şey söylemek gerek, kendimi bunun dışına koymuyorum.

“Kamyon Şoförleri Buluşması” adlı öykünüzde edebiyat dünyasına gönderme var gibi. Genç yazarların desteklendiğini, farklı türdeki yazın çalışmalarının heyecanla karşılandığını düşünüyor musunuz?

Bilgim ve yaşım geçmişle kıyaslama yapmaya yetmez ama genç yazarların heyecanla karşılanabilmesi, yeterli sayıda ve nitelikte mecranın olup olmadığıyla ilgili. Bu da ekonomik koşullarla. Yayınevleri, yazarlar emeklerinin büyük bölümünü dağıtım ağına, zincir yayınevlerine devrediyor. Nitelikli bir edebiyat dergisinin kendi kültürünü oluşturacak kadar devamlılığını sağlaması söz ettiğim nedenlerden dolayı oldukça zor. Beslendiğimiz dergilerin sayısı belli. Bu ister istemez genel bir edebiyat beğenisi oluşturuyor. Özetle, eğer farklı türdeki yazın çalışmaları bugün kendine yer bulamıyorsa, farklı çizgide yayınevleri ile dergilerin uzun soluklu olamaması bunda büyük etken.

Kitaplarınız hayatı, insanları ve onların iç dünyalarındaki karmaşaları en yalın haliyle anlatan öykülerden oluşuyor ve bu öyküler ayrıntıları atlamayan birinin elinden çıkmış hissi uyandırıyor. İyi bir izleyici misiniz? 

Değilim. Geliştirmeye çalışıyorum. Dikkatli bakmazsam görmüyorum.

Öykülerinizde "ölüm" evin en ağır misafiri gibi, birçok öyküde dolaylı da olsa çıkıveriyor karşımıza. Ama bence öykülerinizde kahramanları çaresiz bırakan ölüm değil "sevgi". Sevginin olmayışı hayatımızı bu denli çözümsüz bırakabilir mi?

İnsan algısı ilgimi çekiyor. Sevgi-beklenti ilişkisi gibi. Duygunun kendisi ile gündelik hayattaki karşılığı arasındaki fark ve bunun sonuçları.

“İyi” adlı öykünüzde anlatıcı, intiharı hiç düşünmemiş biri varsa tanışmak istemezdim, bana kendimi kötü hissettirirdi, diyor. Belki bu yüzden kahramanlarınızın çoğu sizin deyişinizle hayatıyla ne yapacağını bilemeyenler. Gündelik hayatta gözlemlerinizin öznesi bu insanlar mı?
Belli insanları gözlemlemiyorum ama tanık olduklarımız ve okuduklarımızla sınırlıyız. Yine de hayatıyla ne yapacağını bilememek kişinin yaşantısından çok insan olmakla ilgili bana göre.

“Bodur İskelenin Ucu”, “Beyin Akıntısı”, “Edgar”, “Kelebek Mevsimi”, “Karanlık” okurun metinle arasındaki mesafeyi açan, onu kendine yabancılaştıran, bir o kadar da yaklaştıran metinler. Öykünün böyle bir işlevi olmalı mı sizce?

Söz ettiğiniz öyküler şu an üstünde çalıştığım biçeme yakın. Gerçeklik algısını kurcalamaya çalışıyorum. Ben kişisiyle yazmayı biraz da bunun için seçtim. Ben kişisiyle bir kurmaca anlatıcı yaratmak. Bu, dediğiniz etkiyi okur da yaratıyor olabilir. Öykünün işlevinin ne olması gerektiğini bilmiyorum, bu yalnızca benim izlediğim yol.

Var olmanın seyirlik olmaktan geçtiği günümüzde görünür olmaya dair ne düşünüyorsunuz?

Bir nedenle görünürlük kişinin değerini belirler oldu. Görünmeye çalışıyoruz. Herkes görünmeye çalıştığı için kimse görmüyor. Böylece görünme çabası büyüyor ve körlük de. Bu, her şeye yansıdığı gibi edebiyata da yansıyor olabilir.

Yeni kitabınızı dört gözle bekleyen okurlarınıza çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Öykü yazmaya devam ediyorum. Bir roman ve senaryo taslağım var.

"Fazla Heveslenme Sen Buraya" (Ahmet BÜKE)

Gözlerimi açtım. Bahar gelmiş.

Bahar!

İnanılmaz ama olmuş işte. Ağaçları tutmuş, karşı dağları. En son denize değmiş ucu. Yosunların keyfi gelmeye başlamış. Su böcekleri, karides kımıltıları ve mürekkep balığının evlilik telaşı var ortalıkta. Bunları göremez insan ama kokusunu duyar. Bahar dediğimiz hayatın göğüslerinden ve kalçalarından taşıyor en çok.

Üstelik her baharın ayrı kokusu var. Doğduğunuz günden ölmeden önce gördüğünüz son bahara kadar düşünün. Tek tek. Hepsinin ayrı kokusu yok mu? Öldükten sonra gelen baharların da rayihası farklı. Onları bulup çıkarmak biraz daha zor ama.

Ah, pardon! Siz nereden bileceksiniz bunu. Daha ölmediniz. Olunca bana hak vereceksiniz. Döngü ölümden sonra da sürüyor. Bahar yine geliyor. Sadece üst üste yığılıp çökmüş kendi zamanınızı ayıklamak, yeniden tertipli hale getirmek biraz vakit alıyor. Ölünce ilk bozulan zihnin referansları oluyor. Bu, her sabah yürüdüğünüz yolda fark etmeden aklınıza kazıdığınız detayların aniden kaybolmasına benziyor biraz da. Bakkal İbrahim Amcanın dükkânının yerinde boşluk oluyor misal. Tek gözlü tekir kedi gidiyor da her zaman tünediği çöpün yanında bir turunç ağacı bitmiş oluyor. Turunçta iğde. İğde de Calypso. Onların yanında kırmızı beresi ve metal çerçeve gözlükleriyle Kaptan Cousteau zargana ve dilim kalamar satıyor.

Ezcümle, burada bahar var!

Bahar olunca da hikâye de oluyor işte.

Afyonum patlayınca kalkıp yürüdüm. Kordon’dayım.

Çocuğun birisi, “Abi kasketine kâğıt yapışmış,” dedi yanımdan geçerken.

Baktım –kasketim de varmış bu arada benim– gerçekten bir not var.

“Dalgakıran’dayım. Atla gel.”

Sait Faik

Baloncular geçti yanımdan. Kazanında mısır haşlayan bir amcaya sordum.

“Şurada sandallar var. Birine rica et götürür seni.”

Balıkçı kafa dengi çıktı. Sait Abi’yi tanıyormuş.

“Eline olta alıp bir defa sallamadı. Ama nerede ne çıkar adı gibi biliyor. Sürü geçerken hissediyor. Gülümsüyor, sigara yakıyor. O zaman işte hepimiz gösterdiği yere atıyoruz oltaları.”

“Ne zamandır burada?” diyorum.

“Vallahi geçende konuştuk bunu aramızda. Kimse hatırlayamadı. En yaşlımız Hüseyni Baba var. Onun çocukluğunda da görünürmüş buralarda.”

Gülümsüyorum.

“Bir öl de o zaman görürsün kafa karışıklığını,” diyorum içimden.

Sait Abi, Pasaport’un çımacılarıyla konuşuyor. Beni görünce el ediyor.

Sandal kuğu gibi yanaştı taşlığa. Atladım.

“Sen kilo mu aldın?”

Güldüm.

“Abi, biz kilo alıp veriyor muyuz?”

“Sen tam bizden sayılmazsın. Her an geri postalayabilirler seni.”

Biraz bozuldum bu lafına ama abimiz sonuçta. Bir de tecrübe sahibi. Üstelik hikâyeci.

Ama şeytan da dürttü beni. Azıcık kızdırsam ne olur ki?

“Abi, Sedat Simavi, Hürriyet gazetesinde senin hikâyelerine 5 lira, röportajlarına 10 lira çıkartmış muhasebeden, hani?”

“Ee, öyle. Ne olmuş?”

“Sen de öfkelenmişsin.”

Ağır ağır sövdü.

“Hikâye yazmam için bir külfete, bir masrafa gerek yokmuş. Bir kâğıt, bir kalem yetermiş. Öyle dedi deyyus.”

Susuyor. Canını mı sıktım acaba?

“Sence de öyle mi? Hikâye yazan müflis tüccar gibi mi?”

“Abi,” dedim. “Bu iş hâlâ böyle. Yani ben en son bıraktığımda, yazık, diyorlardı bize.”

Güldü yine.

“Çok düşündüm, neden bunları yazdım, diye. Burada insanın vakti bol oluyor. Sonra anladım ki, hep var olduğunu düşündüğümüz bir okur için yazıyoruz biz hikâyeleri. Orada, bilmediğimiz bir yerde, cumbalı bir evde, ya da apartman dairesinde, belki çocukları doyurmuş, çantalarını hazırlamış, yakalarını, önlüklerini takmış sonra iki gözlerinden öpüp uğurlamış birisi için yazıyoruz. Sabahın hay huyu geçtikten sonra ferahlayacak. Belki de koşarak işe gidecek. İncire ya da tütüne. Yolda, Selçuk Vapurunda iskele tarafına, bahar güneşine oturup kitabını açacak. Bizim hikâyemizi okuyacak. Mesut olacak ve huzurla saçlarını geriye atacak. Sonra da çaycı çocuğa gülümseyecek. Ha? Olmaz mı? Belki de biz işte onun için, bizi seven sadece bir okur için yazıyoruz bütün bunları.”

“Neden olmasın abi,” dedim.

“Burnun kanıyor,” dedi.

Elimi attım ılıktı.

“Sana dedim ben. Daha buraya ait değilsin. Çok da heveslenme vaktinden önce. Git gölgeye yat biraz.”

Balıkçıların çardağına yürüdüm.

Sait Abi, cebinden kayrak bir taş çıkardı. Eğilip fırlattı denize.

“ Bir, iki, üç, dört… Hey be, canına yandığımın mübareği!”

Öykünün Gözü (Fadime USLU)

Öyküyü göze benzetirim. Yaşamın içinden seçtiği bir durumu, olayı, etkiyi görüp göstermeye odaklı keskin bir göze. Her okurda farklı çağrışımlar yarattığından –özellikle açık uçlu öykülerde– etkisi ve gösterdikleri de değişir. Nitelikli bir öykünün değerini iyi bir okur verebilir ancak. Yani göz göze gelindiğinde. Sonuçta bu da yaşamı anlama çabalarından biri değil midir? Djuna Barnes, “İnsanın geçmişi ya da geleceği görebilmesi için biraz deli, yaşamı anlayabilmesi için yaşamın biraz dışında olması gerekir,” der. Buradaki “dışında olmak”, kendine bile kuşbakışı bakabilmenin gizindedir. Bize dışarıdan gösterilen yaşamın içidir. Bir öyküyü okurken de önce dışarıdan bakar sonra adım adım içine gireriz. Hem içinde olmak, hem de dışında olmak gibi bir çelişkiyi yaşarız. Okuduklarımız yazarın kurguladıklarıdır ama biz onu gerçekmiş gibi algılamak isteriz. Buna kendimizi inandırırız. Çünkü bu yolculuk bizi bize götürecektir. Geniş bir okur kitlesine açılamaması, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de romana göre çok daha az ilgi görmesi öykünün seçmeci tavrından kaynaklanır. Son birkaç yıldır öykünün kendinden söz ettirmesini, çeviri olsun telif olsun peş peşe öykü kitaplarının yayımlanmasını, yeni yeni birçok öykücüyle öykü alanının zenginleşmesini nasıl değerlendirmeliyiz?

İğne deliğinden Hindistan’ı gören, anlamı katman katman soyup özün meselesini bir çırpıda olmadık yerde kavrayıveren edebiyatın kırılgan yapılı türü öykü ne oldu da birdenbire dikkatleri üzerine çekti? Durgun akan bir akarsuydu da yatağını derinleştirecek şaşırtıcı bir atağa mı geçti? Hakkında konuşulurken çoğu zaman benzetmeye ya da kıyasa başvurulan öykü çoğaldı, birikti. Dili başka sanat dallarının, bilimin, kavramsal düşüncenin diline karıştı, yaşamın her noktasına esnedi. Postmoderne evrildi. Bütün bu çeşitliliğin getirdiği farklılığın yarattığı zenginlik öykücülüğümüzün yatağını daha da genişletti.

Birbirinden farklı yönsemeleri olan öyküler yazılıyor bugün. Geçmişten gelen birikimi değerlendirip sözünü devraldığı mirasın üzerine ekleyen çok sesli, çok renkli, kavradığı meseleyi söylemek için kendine yepyeni yollar bulmuş öyküler, yazın ortamını hareketlendirip zengin bir skala çiziyor. Öte yanda birikime dayanmayan, hatta geçmişi küçümseyen bir alaycılıkla yenilik getirme savıyla içi boş ve birbirini çoğaltan “samimiyetsiz” zorlama öyküler de yazılıyor. “Okumama gerek yok, ben yazıyorum,” diyen marjinal olma özentisindeki bir yazardan, “Orhan Kemal okumak zorunda değilim,” diyene uzanan bu kendini beğenmişlik ve “içi boş”luğun öykücülüğümüzün gelişimine olumsuz bir etkisi olacağını bile düşünmüyorum.

Peki, bugünün öyküsü neye bakıyor? Biçimi de yönlendiren içerik nedir; daha çok neyin öyküsü yazılıyor? Parçalanmış zihnin, benliğin öyküsü; anlam arayışının bununla birlikte anlamsızlığın öyküsü; absürdün öyküsü, geçmiş zamanın yazısıyla hesaplaşan yazının öyküsü; süresiyle yarışan hızın öyküsü; ağırdan almanın hızla tüketime karşı çıkışın öyküsü, yabancılaşmanın öyküsü. İnsan ilişkilerinde kaybedilen, bulunan, tanımlanan daha çok da yalnızlığın öyküsü yazılıyor.

Öykü, öteki edebi türlerle sınırlarını giderek saydamlaştırmayı sürdürüyor. Görsel şiire, matematik şiire, ses şiire, denemeye, günceye, mektuba, tiyatroya. Kendi dışındaki metinlerin dinamiklerini kullanmaktan çekinmiyor. Söz konusu türlerle melezleşmesi bir yana kimi öykülerin türüne özgü doğasından uzaklaştığını, yüzünü kendi olmayan tarafına döndüğünü görüyoruz. Öyküsünü gittikçe şiire dönüştüren Seyit Göktepe’yi hemen anmak gerekiyor. Ses şiirin yankısını söz diziminde kullanan Murat Yalçın’ı; kurgusuna görsel şiiri ekleyen Kerem Işık’ı, onun yanı sıra, bir öyküsünü tiyatro oyunu biçiminde yazan Feryal Tilmaç’ı. Tilmaç’ın Esneyen Adam kitabındaki (YKY, 2013) “Aslı Gibidir- Hanımkişi Niyetine Tek Perdelik Oyun” başlıklı öyküsü geleneksel davranış biçimlerinin birer oyundan farkı olmadığını vurguluyor. Bunu da tiyatro metnine özgü kurgu dekorunda gerçekleştiriyor. İlhan Durusel de “Gölgede Oyun”da (Gül Öksüren Melek, YKY, Nisan 2012) Karagöz Hacivat imgesiyle zamanımızın ruhunun çatışma noktalarını yansıtan durumları canlandırıp perde perde göstermiş. Anlatılanların aynı zamanda bir sahnede olup bittiğini açıklayan, odaklanan durumu izleyici konumuna getirilmiş okuruyla gerçekleştiren, okura misyonunu söyleyen bir eylem bu. Elbette başka örnekler de verilebilir ancak bu, yazının sınırlı alanını aşacaktır. Sonuçta, öykünün yerleşik kurgu değerlerinden koparılması yazarın deneysel arayışlarının bir sonucu. Teknik arayışlarda türlerarası, metinlerarası ilişkiler, eklektisizm, kitch estetiği de değerlendiriliyor bugünün öykülerinde. Kimi zaman etkiye hizmet edip içeriği güçlendiriyor bu yönelim. Kimi zaman da yöntemin hazırladığı tuzağa düşüp yapay olanın soğuk bir karikatürüne dönüşüyor. Kitsch eleştirisi yapılırken ona benzemek başka türlü bir trajedi değil mi? Kitsch estetiğine bürünmüş her eser gerçeğin yitimini vurgular. Yerleşik olan yöntemin değersizleştirilmesi esas amacıdır. Sadece nesnelerde değil, söze, davranış biçimine, tepkilere yansıyan algılama biçiminde kendini gösterir. Sistemin çarpık işleyen düzenini anlatan öykülerde daha sık karşımıza çıkıyor kitsch. Dilini parodi ve ironiyle el ele tutuşturup eğlencelik araçlarla örüyor. Seray Şahiner’in Hanımların Dikkatine kitabında (Can, 2011) kitsch toplum davranışlarında gösterilirken dil düzeyinde de işleniyor. Metinlerarası ilişkilerin, eklektisizmin kullanıldığı türlerarası geçişimli öykülerde de kurgunun inandırıcılığını ya da gerçekliğini değersizleştirmeye yönelik bir vurgu var. Öykülerin teknik, biçim arayışları bir yönüyle isyanın aracı. Belki de isyanın sesi. Anlam aranırken söz mü yitiriliyor? Bir oyunu imleyen, sözcüklerin oyun alanına dönüştüğü metinlerde dil sürçmeleri, çok bilinen kalıplaşmış sözlerin deforme edilmesi, dilin eğip bükülerek yeniden kurulması alttan alta kurguda anlatılanların zihinde gerçekleştiğinin izlenimini veriyor. Algılanan dış dünyanın gerçeklerinin birer yansıtma araçları olduğu işaret ediliyor. Murat Yalçın’ın Aşkımumya’da ve İma Klavuzu’nda temellerini atıp geliştirdiği oyunsu dil anlayışı son dönemde YKY arasından çıkan öykü kitaplarında sıkça görülüyor.

Bu durumda karşımıza bir başka soru çıkıyor. Öykümüzde biçim çeşitliliğini yayınevleri etkiliyor olabilir mi? Yapı Kredi Yayınlarının son dönemde peş peşe yayımladığı öykü kitaplarında ortak bir çizginin varlığından söz edilebilir. Hatta bir ekolden. Kerem Işık’ın Toplum Böceği, Gökhan Yılmaz’ın Biraz Kuşlar Azıcık Allah’ı, İlhan Durusel’in Gül Öksüren Melek’i, Feryal Tilmaç’ın Esneyen Adam’ı, Şenay Eroğlu’nun Evlerin Yüreği nitelik açısından farklı olsalar da biçimsel özellikleriyle birbirine çok yakınlar.

En çok öykü kitabı yayımlayan bir diğer yayınevi Can Yayınlarının böyle bir “ekol” kaygısı yok örneğin.

Yeni kurulmasına karşın ilk kitapları özellikle de adını edebiyat dergilerinde duyurmuş yeni yazarların ilk öykü kitaplarını yayımlamakla ne denli cesur olduğunu kanıtlayan Alakarga yayınlarının bu konuya yaklaşımı da farklı. Geniş bir yelpazesi var Alakarga’nın. Bora Abdo, Neslihan Önderoğlu, İrem Karabaş farklı çizgilerde ama kendi sesleriyle yazıyorlar. Alakarga’nın değişik anlayışlara yer verdiği kendi çapındaki şemsiyesi genç öykücülüğümüzün panoramasını da yansıtıyor.

Öykücülüğümüzdeki bu gelişim çok sevindirici; yetkin öyküler alanın ufkunu genişletiyor. Tek belirleyicinin “zaman” olduğunu unutmamak gerek.


2000'li Yıllarda Öykü (Behçet ÇELİK)

1950 kuşağının öykücülüğümüzde yarattığı sıçrama genellikle iki nokta üzerinden değerlendirilir. İlki bireyin iç dünyasının öykünün odağına alınmasıdır. Uzunca bir süre “bireycilik” olarak değerlendirilen bu yaklaşımın aslında “bireysellik” anlamına geldiği, bireyin iç sıkıntılarını anlatan edebi yapıtların aynı zamanda toplumsal yapının iç dünyalarımızda yarattığı sarsıntı ve tahribatın bir ifadesi olabileceği zamanla anlaşılmıştır. 50 kuşağının öykülerindeki anlatım ve biçim arayışları da öykücülüğümüzde bir başka sıçramaya vesile olmuştur. Faruk Duman’ın BirGün Kitap’ın bu sayısında yer alan yazısında klasik öyküyü tanımlarken kullandığı “sıralı anlatım biçimi,” 50 kuşağını önceleyen, Sait Faik ve Vüs’at O. Bener gibi öykücülerin yapıtlarında iyiden iyiye terk edilmişse de, bu kuşakla birlikte bu eğilim ayrıksı bir tutum olmaktan çıkmıştır. Bu kuşaktan kimi öykücü kesik kesik ya da ani sıçramalarla, zihnin akışını andıran bir dağınıklıkla ilerleyen, kimi ise anlatıcının gördükleriyle yetinen bir sınırlılık içinde kalarak klasik öykü anlayışının hayli dışında öyküler yazdılar. Belki ilk anda neler olup bittiğini anlamakta zorlandığımız, ama bu sorunun peşinden giderken, hem edebiyatın ve dilin imkânlarını, hem de dış dünyanın tuhaflıklarıyla insanın karmaşık ruh hallerini sarsıcı biçimde fark ettiğimiz öykülerdi bunlar. Bu yaklaşımın verili sorulara yanıtlar aramak yerine yeni sorular sormayı önemsediği de eklenmeli elbette.

Aradan 50-60 yıl geçtikten sonra genç öykücülere ustaları sorulduğunda bu kuşaktan öykücülerin anılması boşuna değil. 2000’lerde yazılan öykülere genel hatlarıyla baktığımızda, 50 kuşağının getirdiklerinin bugün öykünün olmazsa olmazları olarak benimsendiğini söyleyebiliriz. Öte yandan 2000’lerde yazmaya başlayan ya da yazmayı sürdüren öykücüler, kuşkusuz, aradan geçen bu elli yıl içerisinde yazılmış sonraki kuşakların öykülerinden de birçok şeyi heybelerinde taşıyorlar. Mesela, çok kez öyküyü (ve edebiyatı) daraltmakla suçlanan 70’lerin toplumcu öykü anlayışından bazı izleri seçebilmek de mümkün günümüz öykücülüğünde. Bireyleri baskı altına almaya kalkışan çok farklı, irili ufaklı iktidarlara kafa tutmaktan sakınmayan, bu iktidar odaklarını görünür kılıp sorgulayan, bireye dünyayı dar eden bin bir türlü toplumsal ve siyasal baskıyı göz ardı etmeyen bir bakıştan söz edebiliriz. Bunda 1980 sonrasında toplumculuğun aldığı yeni halin etkisi büyük. Günümüzde toplumculuk, toplumsal yapıdaki baskı mekanizmalarının ne kadar derinlere nüfuz ettiğini hesaba katan, sınıf çelişkisinin yanında, sınıfları yatay olarak kesen toplumsal cinsiyet, kimlik, çevre sorunu gibi başka çelişkileri de önemseyen, bunların sınıf çelişkisine nasıl eklemlendiğini araştıran bir ufukla bakıyor hayata. Bütün bu çelişkilerin bireylerin hayatlarını nasıl harap ettiğini öykücüler de sıklıkla ele alıyorlar. İç dünyalardaki karmaşanın bu gibi çelişkilerin ve baskı mekanizmalarının da sonucu olduğu ihtimali üzerinde duran, “iç” ile “dış” arasındaki bağı ve gelgiti sorgulayan bir bakışla yazılmış öyküler dikkat çekiyor. Aynı biçimde, 60’lı yıllardan itibaren kadın öykücülerin, ülkede henüz toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde akademik ve siyasi bir bakış oluşmamışken kaleme aldıkları, toplumsal cinsiyeti kadınların dünyaları üzerinden tartışan öykü anlayışlarının da bugünkü kuşaklar üzerinde önemli bir etkisi olduğunu saptamak mümkün.

Öykünün silkinip kendini gösterdiği bir dönem olarak anılan 90’lardaki gelişmenin farklı dinamikleri vardı. Bunların başında öykünün edebi bir tür olarak sunduğu imkânlar geliyordu. Öykü her zaman yeni biçimlere evrilmeye, tanımları ve sınırları aşmaya müsait bir yapı sunmuştur. “Yeni” bir şeyler söyleme arzusu “yeni” biçim arayışlarını da zorunlu kıldığında, “yeni”nin edebi gelenek içerisindeki arkeolojik kazısını yapmak ya da “yeni”yi kurgulamak için öykü öbür edebi türlere göre daha uygun bir zemin sunmuştur her zaman. Bu süreçte “yeni”nin fetiş haline geldiğine de tanık olduk elbette, ama bunlar da öykünün sınır tanımazlığını, sınırlar aşmaya yatkınlığını gözler önüne seren çalışmalardı.

90’larda öykücülerin doğrudan yazma uğraşını konu edinen öykülere düşkünlükleri de dikkat çekmişti. Bu seçimi öykücülerin kendi dünyalarına kapanmaları olarak değerlendirmek mümkün, ama bunu aşan başka bir durum da söz konusu olabilir. Böylesi öykülerde rastladığımız metinlerarası akrabalıklar kurma ve dili sorgulama eğilimlerinin, öyküde arayışın ya da “yeni”nin peşinden gitmenin yanı sıra, başka bir sorgulamayı da içerdiğini düşünmek mümkün. Toplumun ve insan hayatının, anlatılır ve ifade edilirken birer “metin” haline geldiğini hatırlatan, daha ileri gidersek, dilin bunların salt ifadesi değil, aynı zamanda kurucusu olduğunu göz ardı etmeyen bir bakışla yazılmış öykülerdi bunların bir bölümü.

Öykünün 90’larda göz önünde olmasını sağlayan bir başka etmen de, BirGün Kitap’ın bu sayısındaki yazarların değindikleri gibi, öykü dergilerinin yayımlanması ve öykü etkinlikleriydi. Bunların yanı sıra yayıncılık sektöründeki gelişme ve büyüme de önceki yıllara göre daha çok öykü kitabı yayımlanmasına imkân sağladı o yıllarda. Bu dönemde yayıncıların unutulmaya yüz tutmuş öykücülerin yapıtlarının yeni baskılarını yapmasını da öykü konusundaki olumluluklara ekleyebiliriz. Ne var ki 2001 krizinin ardından yayınevleri öykü kitabı yayımlamak konusundaki ataklıklarını yitirdiler. Romandaki yükselişin etkisinden de söz edilebilir elbette yayıncıların bu seçiminde.

Kaba hatlarıyla özetlemeye çalıştığım öykü geleneğinin içerdiği çeşitlilik ve zenginliğin, 2000’lerin öykücüleri için de geçerli olduğu, farklı öykü tarzlarının tevarüs edilerek sürdürüldüğü görülüyor – elbette bir geleneğin sürdürücüsü olarak kalmadıkları, farklı öykü tarzlarını buluşturmaya çalıştıkları ve/veya yeni arayışlarla kendilerine özgü bir öykü dünyası kurmayı amaçladıkları da eklenmeli. Günümüz öykücülüğünü bir ya da birkaç başlık altında toplamak kolay değil. Yazılan öykülerin çeşitliliği topyekûn değerlendirmeler yapmayı imkânsızlaştırıyor. Bu konuda söylenebilecek belki de tek söz, bu çeşitlilik içerisinde, hangi tarzda yazılıyor olursa olsun, öyküde bir nitelik artışı olduğu.

Bu çeşitliliğe rağmen ortak bazı eğilimler vurgulanabilir; ancak bu eğilimlerin öykücülerin tamamını içermediği ve bunların öykücüleri bir ekol ya da akım altında toparlamaya imkân tanımadığı da vurgulanmalı. Bunun nedeni, böyle bir edebi akım yaratmak ya da sürdürücüsü olmanın günümüz öykücüleri tarafından önemsenmiyor olması – başka edebi türlerde de eski havası yok akımların, ekollerin, bu salt öykücülere has bir durum değil. Kendi öykü tarzını belirlemek ve bunu belirledikten sonra da kendini tekrardan kaçınarak çeşitlendirmeye çalışmak, birlikte tutum almaya yeğleniyor olsa gerek.

Nasıl öyküler yazacakları konusundaki seçimlerin rastgele yapılmadığı, konu, kurgu, dil ve anlatım üzerinde dikkatle düşünülerek yazılmış öykülerden oluşan, bütünlüklü öykü kitaplarının çokluğundan da anlaşılıyor. Öteden beri öykünün yükseldiği, geliştiği yer dergilerdir (bugün buna öykü siteleri/blogları da eklenmiş durumda), ama son yıllarda yayımlanan öykü kitaplarının bir bölümü öykücülerin bir kitap hazırlamak düşüncesiyle öyküler yazdıklarını hissettiriyor. Bu, kuşkusuz, arayışlarının herhangi bir uğrağındaki öykücünün yazdığı öykülerin kendi içinde bir bütünlük göstermesinin de bir sonucu. Böyle bile olsa, bütünlük arayış ve çabasının öykücülerin yazdıkları üzerinde düşündüklerinin, yazdıklarını ileri götürme arzusu duyduklarının bir göstergesi olarak saptanabilir.

Öte yandan, çok farklı tarzlarda öyküler kaleme alıyor olsalar da, günümüz öykücülerinin yazdıkları öykülerin birer “metin” olduğunu gözden uzak tutmadıklarını söylemek mümkün. Bununla birlikte genç yazarların kendi aralarında ayrıştıkları noktalar da var elbette. Kimi öykücü hayli oyuncul öyküler yazıyorlar ve metinler arası göndermeleri hayat-metin ilişkisinin önüne alabiliyorlar. Bir yanıyla postmodern bir eğilim olmakla birlikte, hayatın da bir metin olabileceğini her an akılda tutan, zihin açıcı, yerleşik değer ve yaklaşımları alt üst etmeyi amaçlayan öyküler kaleme alıyorlar. İkinci bir gruptaki öykücüler ise metnin dilsel yanını öne çıkartıyorlar, ne anlattıklarından çok nasıl anlattıklarını önemsedikleri anlaşılıyor. Farklı dilsel yapıları eserleri içerisinde kullanmaktan çekinmiyorlar ya da sözcüklerin ses benzerlikleri öykünün odağında olabiliyor. Dil işçiliğinin, söyleyişin, sesin öne çıktığı, edebiyatta dil zevkini önemseyen, dar bir okur topluluğuna hitap etmekten çekinmedikleri anlaşılan metinler kaleme alıyorlar. Üçüncü bir gruptakilerin yazdıkları öykülerden yazdıklarıyla hayat arasında bir bağ bulunduğu, onları yazmaya itenin esas olarak hayatla ilgili dertleri olduğu seziliyor. Bu yazarların eserlerinde metnin dünyası ile yaşadığımız dünya aynı gibidir. Ama altını çizmek lazım: “gibidir.” Okurken anlatılanlara kapılıp gitsek de, özdeşlik kurmamıza bu öykücüler de müsaade etmiyorlar. Yeğledikleri aşırı yalın anlatımlarla ya da eksiltmeli bir kurguyu yeğleyip anlatılanların dışında anlatmadıklarını da sezdiren, duyuran yaklaşımlarıyla bu tarzda öyküler kaleme alan öykücüler de edebiyatla hayat arasında doğrudan bir yansıtma ilişkisi kurmuyorlar.

Ana akımın dışına çıkmaktan çekinmeyen, hatta bunu yeğleyen bir eğilim de dikkat çekiyor. 2000’lerde yazan öykücülerin bir bölümü, polisiye, korku, mizah, bilimkurgu gibi daha aşağı kabul edilen edebi türlerde öyküler yazmaktan çekinmiyorlar. Genç öykücülerin bu türlerde nitelikli ürünler vermeye başlamalarının ardından aşağı edebiyat-yüksek edebiyat ayırımı da giderek ortadan kalkmaya başladı. İyi edebiyat-kötü edebiyat ayrımının, tür ya da akım eksenli ayrımların önüne geçtiği söylenebilir.

Sıradan ve olağan olandan çok olağanüstü bir şeyler anlatma arzusunun da öne çıktığı görülüyor. Gizem, tarih, olağanüstü olaylar gibi konulara artan bir ilgi var. Bu eğilim öyküleme tarzında da yeni arayışlara neden oluyor, masalsı ya da destansı bir dille kaleme alınmış öyküleri daha sık okuyor olmamızın bir nedeni de bu. Masalsı dil, öykü geleneğimizin en eski formu; halk hikâyelerinden bu yana öykücülere cazip gelmiş bir üslup imkânı. Farklı öykü anlayışları ya da dünya görüşleri olan öykücüler “yeni” arayışlarında bu imkândan yararlanıyorlar.

2000’lerin öykücülerini, öykü üzerine düşünen, öykü geleneğini ve bu geleneğin önemli yazarlarını okuyup tartışırken öykü sanatına yeni imkânlar bulma, ekleme arayışlarını sürdüren bir kuşak olarak değerlendirmek mümkün. Bunu salt öykücülerin bireysel seçimleri olarak görmek doğru olmaz. Öykü dergi, fanzin ve blogları, öykü etkinlikleri, öykücü buluşmaları gibi ilgilisi giderek artan, öykü üzerine düşünüp tartışmayı özendiren bir “öykü ortamı” var günümüzün. Bu ortam öykünün sadece gündemde kalmasını değil, öykünün tartışılmasını da sağlıyor. Yayın dünyasının bir parça dışında duran, belki de bu sayede özgünlüğünü koruyan bu ortamın öykü için en büyük kazancı ise genç ve yeni öykücülerin seslerini duyurmaya imkân tanıyor olması.