Zeynep Ceren EREN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeynep Ceren EREN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Efendisiz Toprak Aşkına (Zeynep Ceren EREN)

1900’lerin başları, Romanya kırsalı. Bir avuç zengin toprak ağasının zorbalığı altında sefaletten, yokluktan, açlıktan kırılan köylü yığınları, ırgatlar. Birbiri ardına ölen kadınlar, adamlar. Yaşlılar ve hastalar. Ama elbette en çok çocuklar. En kırılgan, en zayıf çiçekler. Bir tarafta zenginlik, ihtişam, modern ışıklar ve parlaklık dolu Bükreş hanedanlığı ve büyük toprak sahibi aristokrat sınıf Boyar’lar, yani ‘Efendiler’, diğer yanda hayvanlarıyla beraber ölen, bir tas mısır unu, iki tane patates bulamayan, bir kışla beraber nüfusunun çoğunu kaybeden köyler.

Romanya’da serfliğin çatırdadığı zamanlar, ama belli ki daha gücünü yitirmemiş. Efendilerin uçsuz bucaksız topraklarının ve ihtiyaçlarının önceliği hala ilk sırada, asıl bunlar karşılandıktan sonra kendi küçük toprağına dönen köle-köylüler çaresiz. Toprakları var olmasına var ama verimsiz, kurak. Eksen de kâr etmez. Mısırların boynu bükük, patatesler küçük. Kış gene zor geçecek, gene ölümcül.
‘Balkanların Gorki’si’ olarak adlandırılan Panait Istrati’nin kısacık romanı ‘Baragan’ın Dikenleri’, bu sefaleti, sefalet içindeki yığınları, yığınların öfkesini, hesaplaşmasını ve ödediği bedeli küçücük bir oğlan çocuğunun gözlerinden anlatıyor.

Istrati köylülerin savaşını tarif ediyor. Coğrafyayla çarpışan, bataklıkların, sert toprağın, nehir boylarının içinde karnını doyurmaya uğraşırken hep çok çalışan, ama asla emeğinin karşılığını alamayan yığınlardan bahsediyor: “Buna karşı başımız dertten kurtulmazdı, bu dünyada çok uğraşıp didinmeye değmezdi, çalışmak insanı hiçbir yere götürmez çünkü.” Tarımın, balıkçılığın koşullarının zorluğunun yanı sıra, feodal bağlardan ‘özgürleştikleri’ için pazarda devletle işbirliği yapmış tüccarlarla baş başa kalmış, bütün yılın emeğini yok pahasına satan köylülerin yoksulluğunu okuyoruz romanın sayfalarında.    

Bir sefaletten diğerine meylederek, daha iyi bir yaşam umuduyla sürekli hareket halinde olan köylüler görüyoruz. Tok yatmak umuduyla göç ederken parçalanan ailelere, kaybedilenlere tanık oluyoruz. Koca bir kırsal hayat kökünden sarsılıyor. Eski zamanlardan yenisine geçiş, açık ki kan ve terle gerçekleşiyor.

İşte bu noktada Baragan başlıyor. Baragan’ı birçok farklı şekilde düşünmemize olanak sağlayacak, güçlü bir anlatımı var Istrati’nin. Baragan’ı çoğaltıyor: Yeri geliyor Baragan acımasız bir coğrafi gerçeklik, uçsuz bucaksız, üzerinde sadece dikenler olan sert bir bozkıra tekabül ediyor. Öyle ki açlık ve susuzluk Baragan’ı geçip de başka bir hayat peşine düşenlerin yakasına yapışıyor: “Çünkü Baragan bir başına yaşar. Bir tek ağaç yoktur üstünde! Bir kuyudan öbürüne susuzluktan ölürsünüz. Sizi açlığa karşı korumak onun işi değildir.” diyor bize Istrati.

Onu aşmak istemenin, aşıp da daha iyi bir hayata varmak istemenin tehlikelerini ‘Baragan tarafından yutulmak’ diye tabir ediyor köylüler, tehlikeyi göze alıp yola çıkan ve bir daha haber alınamayan, “Baragan tarafından yutulan çocukların hüzünlü hikâyeleri dolaşıyor ağızdan ağıza: ‘Nereye gidiyorlardı? Neler geliyordu başlarına? Neler görüyorlardı? Kimisi bir daha eve dönmüyordu. Onların ‘yitip gittikleri’ söyleniyordu.”

Zor çünkü, zor Baragan’ı aşmak, çocuklar ünlü Krivatz rüzgarının soğuğuyla nefes nefese yuvarlanan dikenlerin peşi sıra koşuyorlar Baragan’ın topraklarında. Bir çember çevirirmiş gibi, bir çocukluk oyununa dalmış gibi koşuyorlar. Sanki çocukluk hala onlarınmış gibi. Hâlbuki değil.

Yeri geliyor Baragan, nam-ı diğer ‘Efendisiz Toprak’ en büyük değişimin, bu çaresiz hayatlarda yapılabilecek en büyük devrimin diğer adı oluyor. “Ben yalnızca düş kuruyordum, o kadar. Şu pis kokulu balık işine, çamurlu bataklıkların uyuşukluğuna, acıklı yazgılarını bana miras bırakacak gibi görünen anamla babama karşıydım ben. Yedikleri ekmek bile gaz kokan gezgin satıcılarınki de dâhil, bundan daha acıklı bir yazgı tanımıyordum; üstelik onlar bile günde bir kez ekmek yer, bizse ancak dört pazardan birinde ekmek yüzü görüyorduk.” Baragan, aynı zamanda umudun ve düşün de adı oluyor onu aşıp geçmek ve yeni bir hayata kavuşmak isteyenlerin gözünde. Bir yargıç, şapkacı ya da manifaturacı olabilmek! Bir ‘ırgat parçası’, köylüden başka bir şey olabilmek!   

Istrati’nin bu sadecik metninin gücü Romanya kırsalının, köylülüğün 1900lerin başındaki halet-i ruhiyesini incelikli ayrıntılarla anlatmasından geliyor. Metin iç içe geçmiş katmanlarla kendini açarken, toplumsal hayata dair bir zenginlikle karşılaşıyoruz. Romanya kırsalının ‘ünlü’ anti-Semitizmine, aynı tarafta yer almasına karşılık düşman olmuş ırgatlarla köylülerin savaşına, kadınlık durumlarına, kırdaki toplumsal cinsiyet rollerine ve en güzeli, mücadelenin kadın yüzüne tanıklık ediyoruz.

Ama metnin gücünü aldığı bir şey daha var. En temel insanlık kavgasını, haklılığımızı, en güzel hayalimizi anlattığı için böyle güçlü, bugüne dair hala bu kadar fazla şey söylediği için tazeliğini -maalesef ki- yitirmemiş bir metin. Baragan’ın çocukları, bugün memleketin kocaman bir Baragan’a dönüşmüş topraklarında mevsimlik tarım işçisi, bir uçtan diğerine yol kat ediyorlar. Memleketin çocukları hala sokaklarda evsiz, tarlada, sanayide işçi. Çocuklar savaştan kaçarken mülteci. Baragan deniz oluyor, sınır oluyor, atölye oluyor, yutuyor Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı çocuklarımızı. Sade burada değil, en uzağımızdaki çocuklar bile hala Baragan’da, cesaret ve çaresizlikle çarpışıyorlar, Tanrı’ya uzak, Amerika’ya yakın şanssız Meksika’nın çocukları ‘Canavar’ adını verdikleri trenle kendi Baraganlarını aşmaya çalışıyorlar.*  Ya da Avrupa’nın duvarlarına çarpıyor çocuklar, biraz mısır ve patates için. Ölmemek, hayatta kalmak için. Tüm dünya Baragan’a kesmiş, çocuklar dikenlerin peşinde koşuyorlar.   

Çocukların dikenlerle buluşması boşuna değil Istrati’nin anlatısında. O çocuklarda cisimleşen inat, o yeni, tazecik güç, o mücadele bitirecek bu ‘eli kırbaçlı, zehirli’ dikenlerin soyunu. Efendisiz kılacağız bir gün bu toprakları, ve dünyanın bütün topraklarını. Yüz yıl önceden seslenen Istrati’ye selam olsun.    







(*)Son yıllarda Meksika’dan sınırı geçerek Amerika’da ailelerinin diğer bireylerine ya da yeni bir hayata kavuşmaya çalışan çocukların sayısında tüyleri ürperten bir artış yaşanıyor. Bu çocuklar, kilometrelerce uzunluğundaki bu yolu tek başlarına, ‘Canavar’ adını verdikleri trende resmi görevlilerden saklanarak ve hayatta kalmaya çalışarak yapıyorlar. Konuyla ilgili önemli bir belgesel için bakınız: http://www.imdb.com/title/tt0489342/ 


BARAGAN’IN DİKENLERİ, Panait Istrati, Çev.: Bertan Onaran, Türkiye İş Bankası, 2012.


Kadınlar, Katiller ve Kalanlar (Zeynep Ceren EREN)

Vera'nın Dolores'e tavsiyesidir:
"İnsanın içini karartacak kadar erkek bir dünyada yaşıyoruz Dolores. Kocalar her gün ölür. Hatta şu an sen burada ağlarken, büyük ihtimalle bir tanesi ölüyor bile olabilir."
Film, Dolores Claiborne, 1995

Hepimiz biliyoruz, değil mi? Kadın cinayetlerinin ne kadar arttığını, erkeklerin bıkmadan usanmadan yorulmadan her gün kaç kadını öldürdüğünü, adına devlet denilen kadın düşmanı mekanizmanın hiçbir işe yaramadığını, bırakın kadınları korumayı, yapanın sırtını sıvazladığını, memlekette kadın hareketinin kadınlar daha eşit, daha iyi hayatlar sürsün, özgür olsun diye değil, sadece ve sadece yaşayabilsinler diye uğraştığını… Bunların hepsini biliyoruz.
Biliyor muyuz gerçekten? Sadece öldüğünde haber olan ve baş harflerinden tanıdığımız bu bitmek bilmeyen alfabeyi biliyor muyuz? Daha doğrusu, sadece sonunu bildiğimiz bir hikayeyi gerçekten bilebilir miyiz? Ya da daha da kötüsü, bu alfabeye, cinayetlere, aynı memleketin sakinleri olarak nereden, nasıl bağlanıyoruz? Bunlar sadece o zavallı kurban kadınların ve katil adamların hikayeleri mi? Hadi adamlar gerçekten katil de, peki kadınlar o kadar kurban mı? Emin misiniz?
Bu kitapta, öldürmüş ve pişman, koğuştaki duvarında kocasının fotoğrafını saklarken “Güzel günlerimiz de olmuştu” diyen kadınları, öldürmüş ve asla pişman olmamış, “Suçu ben her zaman ölende bulurum” diyen erkek katilleri, bir de bu cinayetler tarlasında en kıymetlilerini kaybetmişlerin söylediklerini dinleyeceksiniz. Cezaevlerinde ve dışarıda kayıp yakınlarıyla yapılan bu görüşmelerde, bildiğimiz matematiğin kadından erkeğe nasıl değiştiğini, bazen rakamların bile zulmü anlatmakta nasıl da yetersiz kaldığını göreceksiniz.
Gencecik gelin Nigar’ın tam 17 senesinin, haftada en az 3 geceden kocası tarafından ırzına geçilerek, onu bağırta bağırta, zorla ters ilişkiye girmesiyle geçtiğini mesela. Kaç etti? 2652 gece. İki bin altı yüz elli iki gece. O da bu geceler bir defada biterse. Ya da 30 senelik evli bir başka kadının, dayak yemediği bir gün bile olmadığını göreceksiniz, yani ne ediyor, 10950 gün. On bin dokuz yüz elli gün. Öbür tarafın matematiği başka ama, tek bir soru var: “Bunun yatarı kaç?” Tek korku tahmininden fazla yatmak. Azıcık yüksek karar verse bile hakim başta, telaşa mahal yok, daha bunun namusu var, tahrik olmuşluğu var, orospuluğu var. İşte böyle yapıyor hesabını kitabını bilen erkekler, işte böyle iniyor eşini, kaynanasını, baldızını silahla vuran Hamit’in cezası, 84 yıldan 14 yıla. Sadece 14. On dört.
Bu kitabı okuduktan sonra içiniz elvermeyecek kocasını öldürmüş kadınlara katil demeye. Diyemeyeceksiniz, çünkü bu kadınlar katilse, kadınları öldüren erkeklere başka bir sıfat bulunması gerekiyor.
Adamların matematiğinin söylediği başka şeyler de var. Okuduğunuzda görüyorsunuz, kimsenin tek başına hikâyesi değil bu olan bitenler. Kötücül bir erkek dayanışması var etrafta. Fısıltılar var, öğüt verenler, yol yordam gösterenler, “Ben şu kadar yattım, sen de en fazla bu kadara çıkarsın.”     diyenler. Öldürmenin bilgisi dolaşıyor ortalarda, ucuz etin hangi markette olduğunu bilmek, bilmiyorsan öğrenmek kadar kolay bir kadını öldürünce başına ‘en çok’ ne geleceğini bilmek. Karısını, kaynanasını, baldızını vururken kurşunu bittiğinde bile yardım etmeye çalışıyor arkadaşları Hamit’e, ama paraları yetişmiyor da yenisini alıp götüremiyorlar. Karısı bu yüzden yaşıyor bugün Hamit’in. Yeri geliyor bir komşu, yeri geliyor bir akraba, yeri geliyor arkadaş oluyor bu fısıldayanlar. Çember genişledikçe genişliyor. Hepimizi içine alıyor.
Belki cinayetten tanımazsınız bu fısıldayanları, bu el verenleri. Ya namustan, ahlaktan, çok affedersiniz orospu olmaktan söz açıldığında? Çekinmeden bir bir anlatıyor erkek katiller; çayın sıcak olması orospuluk, soğuk olması da. Manava gitmek orospuluk, sokağa çıkmak, hele sokağa yalnız çıkmak, daha büyük orospuluk. Balkona çıkmak, evin içindeyken bile görülmek, çalışmak, para kazanmak orospuluk. Kocaya karşı gelmek orospuluk, kocanın ailesiyle iyi geçinmemek orospuluk, çocuk doğurmak istememek, kocanın isteklerini yerine getirmemek hep orospuluk. Orospuluğun, namussuzluğun cezası? Dayak. Tecavüz. İşkence. Ölüm. Adamların eşyası çünkü kadınlar. Nokta. “20 yıl sonra bana boşanmak istediğini söyledi.” diyor, “Var mı öyle ya. Baştan evlenmeyi kabul etmeyecekti.” Bu özgüvenle, erkek katillerden bir tanesi içtenlikle muştuluyor bize: “Kimse kimseyi kandırmasın, cinayetler olacak.”
İşte tam da bu yüzden, bugün bu topraklarda olan biteni tanımlayan şey, yazarın da söylediği gibi, cins kırımıdır. Kitaptaki anlatılara bakıldığında kadınların niye şiddete başvurduğuna değil de, niye bu kadar az şiddete başvurduğuna şaşırıyor asıl insan. Ve anlıyor, bugün kadınların en büyük isyanı, kadınların en büyük direnişi yaşamak, hayatta kalmaktır. Kimse kadınları bu cinayet tarlalarında kurban diye görmesin. Kitaptaki her örnek bıkmadan aynı şeyi söylüyor, hiçbir kadın aniden öldürülmüyor. “Gözüm döndü öldürdüm!” diyene inanmayın. Adamlar ısrarla söylüyorlar “Seni öldüreceğim.” Günlerce, aylarca söylüyorlar. Tehdit ediyorlar, işkence ediyorlar. Bütün bu süre zarfında kadınlar hep uğraşıyor, bu adamlardan kurtulabilmek, gidebilmek, ayrılabilmek için uğraşıyor. Bu bataktan çıkmak için. Hem de herkes onu paçasından yakalamış aşağı çekerken. İşte kimsenin onlara yardım etmediği, kadın düşmanı devletin onları korumadığı bu zaman diliminde canlarını dişlerine takıp uğraşıyorlar. Ölmemek için. Ölmemek için. Nadiren kendi ailelerinin desteğini alarak ama hep çocuklarını tekrar görememe tehdidiyle. Terk etmeye çalıştığı adamın yanında yeniden işe girmeye bile razı oluyor ölmeden Gönül, ablasına diyor ki “Adamın gözünün önünde olursam belki sakinleşir, bırakır yakamı”. Bunlar mecburiyet seçenekleri. Ama işe yaramıyor.  
Bir sessiz alfabenin, kartopu gibi büyüyen rakamların ötesini görmek, bilmek ister misiniz? Kocalarını öldürmüş kadınlar kendilerini niye cezaevinde en nihayetinde “özgür ve emniyette” hissediyorlar? Kadın cinayetlerini adi suç değil politik kılan o çember nasıl, bize nasıl değiyor, ve belki en önemlisi bu çemberi nasıl kıracağız? Ölü Kadınlar Memleketi’nde kadınlar, katiller ve kalanlar anlatıyor.
**
ÖLÜ KADINLAR MEMLEKETİ, Burçe Bahadır, Ayizi Kitap, İstanbul, 2014.




         

Binboğalar (Zeynep Ceren EREN)

Derviş Paşa gayrı kına yakınsın
Böbürlensin dört bir yana bakınsın
Emme bizden gece gündüz sakınsın
Öc alırız ilk fırsatı bulanda


Babaannem doğmadan yerleşmişler, düze inmişler, Çukur’a. Durdu Ebe ile Kadın Hala gençmiş o zaman. “Neden” diyorum, “neden inmişler babaanne?” “Başkaldırmışlar kızım” diyor, “İsyan etmişler, sürülmüşler.” Kadın Hala anlatmış babaanneme, “Buraya indik rahatladık, biz burada her şeyi bulduk.” “Silifke o zaman sancak”, demişler ki “Burada su var, toprak var, Silifke’de, Mut’ta, Ortaören’de, Bala’da akrabalarımız var düze inmiş; hayvanlarımıza da iyi. Gidelim yoksa elimizdekileri de alırlar.” Son çare Çukur. Eski Selamoğulları aşireti, yeni Tozara köylüsü. 

“Yörük kızım” diyor, öyle seviyor babaannem beni. Saçlarımı tarıyor uzun uzun, belikleri örerken anlatıyor. Artık yok kıl kara çadırlarımız, zengin, rengârenk keçelerimiz, kilimlerimiz, güzel gözlü hayvanlarımız ama babaannem gene de biliyor göç nasıl çözülür, çadır nasıl kurulur, yağmurdan korusun diye önüne basamak nasıl çekilir. Mesela çadır içinin döşemesinde sadece keçi kılı kullanıldığını biliyor çünkü bir tek o su geçirmez; suyu yere akıtır, bu sebepten keçi kesildiğinde tek bir kıl ziyan edilmez. Sahi, ne ziyan edilir ki? Çadırın altına az yüksek bir eşik yapılır. O eşikten girilir çadıra. Huğlar nasıl yapılır, içine samanlı çamur nasıl sıvanır, biliyor. “Babaanne” diyorum, “O koca Yörükler, geceleri gökyüzünü üzerlerine yorgan diye çekip yatan koca Yörükler, korkmamışlar mı karanlık huğlarda?” “Korkmamışlar.” diyor, “Küçük delikler açmışlar yıldızları görmek için.” Öylece kalıyor aklımda Yörükler, geceleri deliklerden yıldızların ışığına bakarken. Binboğalar Efsanesi’ni okurken öğreniyorum, o küçük pencerelere “taka” dendiğini. 

Dokumuyor belki babaannem ama biliyor işte, kök boya nasıl yapılır, hangi ottan daha güzel mavi toplanır, iplik nasıl daha hızlı eğrilir, üç eteğin hası nasıl olur; biliyor hangi desen ne demek, gönlün ne tarafını anlatır... “Kökten sürme, ocaktan yeşerme” Demirciler Ocağı piri Koca Haydar Usta’nın ölürken yarım bıraktığı “güneşe benzer”in ne olduğunu bile biliyor belki. Hepsini biliyor, işte bizi yerleştirdiler, işte bizi düşürdüler, işte bizi sinekte, sıtmada, çukurun dibinde kırdılar. Unutmadık yörüklüğü. Babaannemin sesinin ardından koca Yörükler sesleniyor.

Masal anlatıcısı Yaşar Kemal, Yörükler’in ağıdını yazıyor Binboğalar Efsanesi’nde. Bir tek kala kala altmış çadır kalmış Karaçullu Obası’nın, Süleyman Kâhya’nın, Müslüm Koca’nın, Ceren kızın, Halil’in, Yeter’in, Mustan’ın hikâyesini değil, babaannemin, kocamış Kadın Hala’nın, Durdu Ebe’nin de hikâyesini anlatıyor. Aslında tek ve bir olan destanı. Yengi ve yenilmişliği. “Gidelim yoksa elimizdekileri de alırlar.” diyen Kadın Hala’yı. Solmuş, yırtık çadırları. Umudu ve çaresizliği. Gözünün feri sönmüş Yörük bebelerini. Hızır’dan, Koca Allah’tan dilenen dilekleri. “Çukur’da kışlık, Çukur’da kışlık, Çukur’da kışlık” İyiliğin kötülüğünü, kötülüğün iyiliğini. “Kendimiz gibi ölmek mi, eller gibi yaşamak mı?”

Bir başka zamanı, bir başka Allah’ı, bir başka güzelliği anlatıyor. İnsan içinde evren, evren içinde insan olmayı. Kaybettiğimizi anlatıyor: “Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız hiç bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boylu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek.”  

Bir tek kaybettiklerimizi mi? Yerine konanları da anlatıyor. Kendi için yaşayıp gitmekten, tabiatla, börtü böcekle bir yaşayıp gitmekten, daha çoğu için, hep daha çoğu için yaşamaya başlamayı. Ama razı, ama değil, ama gönüllü, ama değil. Koca Yörükler’in önünde mecburiyetin seçenekleri. Geceleri de güneşli şehirleri, toprağı yiyen açgözlü makineleri, demir kanatlı kuşları, her bir yanı sürülmüş, konacak yeri kalmamış Çukur’u anlatıyor. Her sabah çadır çadır azalmayı, yavaş yavaş tükenmeyi, yok olmayı; sonrasında aç acına çalışmayı, borçluluğu, çaresizliği, ırgatlığı, sömürüyü, gözü doymazlığı, aslını inkârı, düşmanlığı…

Sahi kim Çukur’un yerlisi, kim Yörük? Yörükler’e böyle düşmanca bakan, onları haraca bağlayan, ayakbastı, yoldan geçti parası alan, sinekten, sıtmadan kırılmış bu biçare, bu öfkeli, can alan yerli kim? Onlar da yörüklük etmezler miydi bir zamanlar? Onlar da “dünyadan, her yaratıktan bir parça olmanın harikulade sağlamlığını” bilmezler miydi?  Bu nasıl bir düzendir çaresizleri birbirine kırdıran? Düşen duranı yanına çekiyor. Düşenlerin üzerine kim basıyor? Nasıl direneceksin?

Sevda direnir. Yazmaz kitaplar bir avuç toprak uğruna Çukur’a verilen güzelim Yörük kızlarının ağıtlarını. Onlar ki at biner, silah atar. “Kırmızı çizmeli Türkmen karıları.” diye babaannemin anlattığı. Tek çare kalırlar obalara, kimi aklını kaçırır gittiği Çukur’da, kimi dayanamaz atar kendini yardan.  Ama işte çıkar bir tanesi bir gün, diretir, satmaz sevdasını. Kendi obalısı düşman olur, felaketleri ondan bilir, çocuklar ölür açlıktan, katilleri Ceren bilinir. Ne var Oktay Bey’e bir “he” dese, obayı bu rezillikten kurtarsa? Onların da konacakları bir toprakları olsa… Demez Ceren. Sonu olacağını bile bile demez. Obalının sonunu getireceğini bile bile demez. Sahip çıkar sevdasına. O vakit obalı, nefretten tek vücut öldürürler sevdayı, vururlar Halil’i. İşte böylece sonu gelir Karaçullu Obası’nın, kendi beyini öldüren oba dağılır.

Koca Yörüklerin bitişine, yok oluşuna bir ağıttır Binboğalar Efsanesi. Adaletsizliğe gelemeyen koca dağ gün gelir bin boğa olur yürür zalimin üzerine Yörükler’in inancında. Dağın kalkıp da yürümediği zamanların hikâyesidir Karaçullu Obası’nın hikâyesi. Ama Ceren’in “he” demediğinin, demediğinin, demediğinin de hikâyesidir. Bir de Ceren’in tüfeği sırtına astığı, yüzünü, yolunu dağlara çevirdiğinin.              


Bu yazı bir babaanneme, bir de dört duvar arasında Binboğalar Efsanesi’ni okuyup kızlarına “Ceren” ismini koyanlara…

Özgürlüğün Hikayesi (Zeynep Ceren EREN)

Ben Kimsenin Oğlu Değilim. Ben Kendi Başına Bir Çocuğum. Kendi Kendimin Sahibiyim.

Böyle diyor Fedor Amca, niye tek başına olduğunu soran Postacı Peçkin’e. Çünkü Postacı Peçkin tedirgin, sürekli sorup duruyor: bir oğlan çocuğu nasıl olur da tek başına yaşar? Kedi Miço, Köpek Topaç’la köy yerinde bir evi nasıl paylaşır? Nasıl olur da başında ona ne yapacağını ama daha çok ne yapamayacağını söyleyen büyükleri olmaz? “Kendi kendinin sahibi bir çocuk” olur mu hiç?

Ama oluyor işte! Bizim Fedor Amca, amcalığına bakmayın, daha altı yaşında. Sıkılmış biraz anne babasından, dört duvar apartman dairesinin yalnızlığından, hijyenik ev hayatından. Ne de olsa çocukluk bazen en büyük hapishane. Kedi Miço’yu da evden atmasını isteyince annesi artık kendi yolunu çizmesi gerektiğine karar veriyor. Ne yapalım, hayvanları çok seviyor Fedor Amca. Annesiyse hiç sevmiyor. Zaten işten yorgun argın geliyor, oturup bir televizyon izleyecek zamanı zor buluyor, bir de hayvanların pisliğini mi temizlesin? O vakit, yollara düşmenin vakti geldi! Arkasında bir veda mektubu bırakarak evden kaçan Fedor Amca, Kedi Miço’yu da yanına alıp bir otobüse atlıyor ve şehri terk ediyor. Yaşasın evden kaçan çocuklar!

Bazen her şey nasıl da güzel olur, çıtır çıtır gevrek gibi yolunda gider hayat. Otobüs Fedor Amca’yı güzel bir köye götürür, köyde evler zaten boştur, Miço fırınlı, Topaç kulübeli, Fedor Amca’ysa geniş pencereli, aydınlık bir ev ister. Nihayetinde hepsinin içine sinen bir tanesine yerleşirler. Herkesin sözünün eşitçe duyulduğu, ihtiyacının dikkate alındığı evler de oluyormuş demek ki. Köy ne rahat, her taraf orman, her taraf börtü böcek. Yemek derdi de yok, bahçede her şey ekili, patatesler, lahanalar… İşte gene de bir parça paraya ihtiyaç var, peki ne yapmalı? Elbette bir define bulmalı! Topaç merak ediyor Fedor Amca’nın neden şehirde define aramadığını: Fedor Amca’nın cevabı “yola” bulandığımız şu günlerde size de manidar gelmiyor mu? “Kimse şehirde define aramaz. Şehirde yeri kazamazsın ki, her yer asfalt.” Ne biçim yerlerde yaşıyoruz sahi, define aramak için kazacak bir toprağımız bile yok!

Defineyi de eskiden haydutların yaşadığı mağaranın önünü kazıp bulunca hiçbir dert kalmaz geriye. Artık herkesin istediğini yapabileceği kadar zengindirler. Önce inek Dilber gelir eve, kedi istemiştir Dilber’i, şöyle gönlünce süt içmek için. Fedor Amca benzin yerine yemekle çalışan bir traktör ister traktör fabrikasında çalışan mucit mühendisten, böylece traktör Obur da katılır onlara. Mis gibi börek kokusu gelen evlerin önünde de durmasa şu Obur, traktörlerin hası. Sonunda çareyi sosisi oltaya takıp Obur’un önünde sallamakta bulurlar. Obur’dan sonra eve bir başkası yerleşir, küçük bir karga yavrusu. Hasta bulur onu Fedor Amca, bakıp iyileştirir, sonra da gitmez kargacık. Böylece çoğalıp dururlar evde, sevdikleri, mutlu bir hayatın içinde.

Kışın soğuğunu ise son buluş “ev güneşi” ile çözerler. Zira Fedor Amca ormandaki akağaçların odun için kesilmesine müsaade etmemiştir. Ama ah bu ev güneşi! Hasta eder Fedor Amca’yı, Miço’nun eli ayağına dolaşır. İşte tam da bu noktada yetişir Fedor Amca’nın anne babası, verdikleri kayıp ilanına cevap veren Postacı Peçkin’in sayesinde bulmuşlardır sonunda oğullarını. Anne baba Fedor gittiğinden beri çok değişmiştir, o kadar çok boş zamanları vardır ki artık, hem canları televizyon izlemek de istememektedir. Hatalarını anlamışlardır, oğullarını alıp başka bir hayata dönerler.

İşte yılların Fedor Amca’sının hikâyesi. Bir çocuğun kendi kendine sahipliğinin, tekliğinin, özgürlüğünün hikâyesi. Hiyerarşileri, dengeleri ters yüz eden hikâyesi. Hala bize bir şeyler söylüyor. Ağaçların ellerimizden kayıp gittiği şu günlerde Fedor Amca’yı düşünüyorum da, niye bu zalimlik, bu vahşilik, bu kin sorusuna bir cevap daha buluyorum. Hadi biliyoruz küçükken hiç sevilmemişler, peki ama güzel kitaplar da mı okumamışlar? Hayır işte, okumamışlar.

"Birikim, Bugün, Ütopya" (Tarık Şengül'le Röportaj: Zeynep Ceren EREN- Ebubekir AYKUT)

1 Mayıs Taksim Savaşları, TEKEL işçilerinin çadırları, Cansel Malatyalı'nın terk etmediği İMO binası önü ve AVM'ler, AVM'ler, AVM'LER. Ve benzeri onlarca örnek. Mekan ile siyaset arasındaki ilişki bugün bize ne söylüyor? Bu ilişki bugünün kenti açısından ne anlam ifade ediyor? Artan ve yoğunlaşan metalaşma sürecini mekan ve siyaset bağlamında nasıl düşünebiliriz? Belki de en önemlisi, bu çerçevede ne tür toplumsal muhalefet olanaklarından söz edilebilir? ODTÜ Siyaset Bölümü ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Tarık Şengül ile kent, siyaset ve muhalefet üzerine konuştuk. 

Türkiye’de birçok alanda olduğu gibi kentleşme alanında da 1980’li yıllarda yaşanan bir kırılma ve günümüze ulaşan bir deneyim var. Günümüzde kent mekânının dinamiklerini değerlendirmeden önce, tartışmaya da bir zemin oluşturmak açısından 1980 öncesi kentleşmesinin temel özelliklerini siyasal boyutlarını öne çıkararak tanımlayabilir miyiz? 

20. Yüzyılın büyük bölümü için sermaye birikim süreçlerinde sanayi/üretim odaklı gelişme stratejileri hâkim ve belirleyici oldu. Bu tespit gelişmiş ülkeler için geçerli olduğu kadar, Türkiye gibi görece bağımlı ülkeler için de geçerlidir. Sözkonusu gelişme stratejileri içinde kentler üretimin mekânı olma yanında, üretimin en kritik unsuru olan emek gücünün yığıldığı ve yeniden üretiminin gerçekleştiği mekânlar olarak kapitalist toplumsal ilişkiler içinde özgün bir konum edindiler. Bu dönem boyunca kentsel yapılı çevre etrafında rant ve spekülasyon arayışları azımsanmayacak boyutlarda olsa da, emek gücünün yeniden üretimi etrafındaki mücadele ve müdahaleler kentsel çelişkiyi tanımlayan ana eksen oldu. Konut, ulaşım, sağlık ve eğitim hizmetleri, kamusal mekânların niteliği üzerine verilen mücadeleler öne çıkarken, kentin yeniden üretim işlevi etrafında bir yaşam mekanı olarak görülmesini de sağladı.

Gelişmiş ülkelerde Keynesyen politikalar emek gücünün yeniden üretiminin merkezine (refah) devleti(ni) koyduğu ölçüde, toplumsal talepler sendikalar ve kentsel hareketler tarafından devlete odaklandı. Türkiye gibi ülkelerde ise yetersiz birikim sorunun bir parçası olarak devletler kentleri değil, üretimi hedefleyerek, kentleri ve emeğin yeniden üretimini toplumun, yerel toplulukların kucağına bıraktı. Böylece devlet ve piyasa kentleşmeye ve özel olarak da İkinci Dünya Savaşı sonrası kentlere akın eden yeni emek gücüne sırtını döndüğünde, yerel topluluklar gecekondu, enformel sektör, dolmuş gibi özgün buluşlarla devletin ve piyasanın bıraktığı boşluğu doldurup, sorunlarını çözdü. Bununla birlikte, büyük kentler bir yanda bu tür çözümlerin diğer yandaysa orta/üst sınıfların düzenli yaşam ve çalışma mekânları arasındaki ikiliklerin temsil ettiği bir eşitsizlik ve sosyo-mekânsal adalet sorunun sahnesi haline geldi. 1960’lı yıllarda başlayıp, 1970’li yıllarda kentlere damgasını vuran siyasallaşma büyük ölçüde bu eşitsizlikleri sorgulayıp, mücadele odağına koyarak gerçekleşti. Gecekondu hareketleri, işgaller, kurtarılmış bölgeler, toplumcu belediyecilik arayış ve uygulamaları bu dönemde mekânın siyassallığının örnekleri olarak kentlere damgasını vurdu.

12 Eylül Darbesi tam da bu nedenle en ağır darbeyi kentlere ve kentlerde ortaya çıkan bu uyanış ve mücadeleye vurdu. Darbe belki de en büyük tepkisini kentin bir yeniden üretim ve yaşam mekânı olarak siyasallaştırılmasına karşı verdi.

Son dönemde muktedirler mekânı düzenlemek yönünde ihtiraslı politikalar yürütüyorlar. Kentsel dönüşüm, yeni projeler, soylulaştırma gibi uygulamalar, Kanal-İstanbul, 3. Köprü, 3. Havalimanı projeleri milyar dolarlarla ifade edilen büyüklüklere ulaşıyor. Mekânın bu derece önemli hale gelişinin temel nedenleri nelerdir?

12 Eylül kent mekânını hızla depolitize ederken, 24 Ocak kararları ile başlayan sürecin kent mekânının sermaye birikim süreçleri içindeki rolünü yeniden tanımlayışına şahit olduk. Geçtiğimiz otuz yıl içinde giderek artan biçimde kent mekânı sermaye birikim süreçlerinin merkezine oturmaya başladı. Kuşkusuz kent hala emek gücünün yeniden üretiminin mekânı olma özelliğini sürdürüyor. Ancak bu artık ikincilleşmiş ve geçmişe göre daha stratejik sayılabilecek bir seçicilikle yapılıyor. Bugün giderek daha açık hale gelen bir biçimde kent mekânının kendisi birikim süreçlerinin stratejik ve merkezi bir öğesi haline geldi. Ulusal ve ulus-ötesi sermaye için geçmişte üretim çevrimi birikim açısından ne anlam ifade ediyorsa, finansallaşmanın genel çerçeveyi çizdiği bir ortamda, kent mekânı aynı şeyi ifade ediyor. Diğer bir anlatımla, başta emek gücü olmak üzere metaların üretildiği bir yer olarak kent yerini kendisi meta haline gelen kent kurgu ve pratiği tarafından teslim alınıyor. Bugün kentsel dönüşüm olarak önümüze konulan uygulamalar tam da bu tasfiye sürecini anlatıyor. Kanımca bu tespit kelimelerin tarif edebildiğinden daha radikal bir kırılmaya işaret ediyor. Bu kırılma ve değişim bugüne kadar kent mekânına yönelik bazı tespitlerimizi ve kabullerimizi değiştirmemizi gerektiriyor. Artık karşımızda yeniden üretimin anlamlı kıldığı talep-yanlı bir kentleşme paradigması yok. Bu tür bir kentleşme pratiği giderek ikincilleşip, yaşadığı yenilgiler karşısında geriye doğru itiliyor. Hâkim hale gelen yeniden üretimi değil, metalaşma gereği bir an önce tüketilmeyi gerektiren bir kentleşme mantığı. Tüketilecek ki yerine yenisi konulabilsin.

Başta kentsel dönüşüm olmak üzere tüm stratejik projelerde şiddet ve zor kullanmaya kadar uzanan bir dayatmacılık ve yasaları bile görmezden gelen bir acelecilik var. TOKİ, belediyeleri de yedekleyerek, hiçbir kuruma tanınmamış ayrıcalıklarla söz konusu projelerin en önemli uygulayıcısı olarak kentleri şekillendiriyor. TOKİ’de simgeleşen bu saldırgan ve dayatmacı anlayışın gerekçeleri neler? 


Şiddet ve dayatmacı tutumun, yasaları by-pass eden, ya da yasaları keyfi hale getirmenin gerisinde yukarıda sözünü ettiğim yeni bir düzenin kendisinden önceki düzeni tasfiye etme kararlılığı var. Bunun bir el koyma, kazıma ve temizleme ve yerine yenisini koyma projesi olması ölçüsünde, şiddetle içiçe geçmiş bir süreç olması da kaçınılmaz. İnsanların onlarca yıl yaşadığı mekânlara el koymanın şiddet içermeden gerçekleşmesi mümkün mü? Ancak bu şiddet sadece mevcut yapılı çevreye ilişkin ortaya çıkmıyor. Benzer biçimde orman ve su havzalarına, doğaya yönelen bir şiddet uygulaması ile de karşı karşıyayız. Bu Marx’ın ilkel birikim, Harvey’in elkoyma yoluyla birikim olarak adlandırdığı ve her iki tanımlamada da zor ve şiddete dayanan bir strateji.

Acelecilik konusuna gelince; kapitalist toplumlarda metanın üretilmesi ile pazara çıkıp tüketilmesi arasındaki zamanın en aza indirgenmesi artık değerin realizasyonu açısından büyük öneme sahip. Bugün mekânın meta biçimine boyun eğişinin bir sonucu olarak kent mekânının bir meta olarak üretiminde (kentsel dönüşüm projeleri, büyük ölçekli projeler vs.) de aynı kaygılar ön plana çıkıyor. Açılan davalara, bürokrasinin yarattığı geciktirmelere, protestoların yol açtığı zaman kayıplarına tahammülü olmayan bir süreçle karşı karşıyayız. Diğer bir anlatımla, hem mekânın hem de zamanın para olduğu bir çağda yavaşlığa tahammül yok. O yüzden yasal çerçevelere kısa devrelerin yaptırıldığı, hukuksuzluğun hukuk haline getirildiği ve bir stratejik meta olarak mekânın üretimiyle tüketimi arasındaki sürecinin olabilecek en kısa süreye indirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu sistem liberal hukuk düzenini kaldıramadığı gibi, liberal demokrasinin tanımladığı bazı süreçleri de kendine engel görüyor. Bu tür bir otoriterlik arayışı, TOKİ gibi kamu gücünü piyasa mantığıyla kullanan bir kentsel yıkım makinasını yarattı; şimdi o makina kentlerde kamusallık ve emeğin yeniden üretimine yönelik ne varsa onu ortadan kaldırıyor; daha da ötesinde siyasal alanda giderek hâkim hale gelen otoriter yönetim anlayışının en çarpıcı örneklerini üretiyor.

Kent mekânın sermaye birikim süreçleri açısından merkezileşmesi, el koyma, yerinden etme süreçleri, yaşam mekânları arasında ortaya çıkan muazzam eşitsizlikler, kentleri saran yoksullaşma dikkate alındığında, önümüzdeki dönemin siyasal dinamiklerini ve siyasal muhalefetin önündeki olanak ve kısıtları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu yönüyle ortada paradoksal ve ironik sayılabilecek bir durumun bulunduğunu söyleyebiliriz. Daha önce üretim alanında bütün dinamikleriyle kendini gösteren kapitalist üretim ilişkileri ve meta formu bugün yaşamımızın her alanına sirayet etmiş bulunuyor. Buradan yola çıkarak kapitalizmin çelişkilerinin fabrikadan çıkıp başta kentler olmak üzere tüm yaşam alanlarımıza yayıldığını söyleyebiliriz. Bu mantığın doğal bir sonucu olarak kapitalizmin yarattığı çelişkiler üzerine inşa edilen toplumsal muhalefetin artık her yerde olanaklı olduğu söylenebilir. Bu bir yanıyla doğru. Ancak siyasal muhalefet açısından ortaya çıkan bu yeni olanakların aynı zamanda yeni kısıt ve tehlikeler anlamına geldiğini de belirtmek gerekir. Katı olan herşeyin buharlaştığı bir dönemdeyiz. Neo-liberalizm, küreselleşme gibi çerçevelerin içine giydirilmiş meta formuna boyun eğen bu süreç ihtiyaç, vatandaşlık, haklar etrafında tanımlanan bir kentsel mücadeleyi de giderek daha zorlu hale getiriyor. Geçmişte oluşan birçok siyasal mücadele aracını etkisizleştirip, çözüyor. Bu tür olumsuzluklarla nasıl başedileceği ve kapitalizmin her yere yayılan çelişkilerinin sol açısından nasıl sömürülebileceği sorusu başlı başına bir değerlendirme gerektiriyor. Ancak bir özet olarak üç boyutlu bir stratejiye ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Birincisi, içinde yaşadığımız dönemin kapitalizmini ve mekânsallığını iyi anlamak, analiz etmek zorundayız. Bunun iyi yapıldığı kanısında değilim. Bu hem olanak hem de tehditlerin anlaşılması açısından önemli. Böyle bir analiz bize yeni çelişki alanlarında yeni mücadele stratejileri ve araçları tanımlamakta yardımcı olacaktır. İkincisi, bu yeni durum ile geçmişten getirdiğimiz birikim, yatkınlıklar ve kurumlar arasında nasıl bir eklemlenmenin sağlanabileceği konusunda kafa yormamız gerekiyor. Geçmiş birikimlerden neleri geride bırakıp, neleri önümüzdeki döneme taşıyacağımız konusunda tercihler yapmak durumunda olacağımız bir değerlendirmeden söz ediyorum. Üçüncü olarak geleceğe yönelik ütopik/deneysel bir arayış çizgisine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu hem mevcut yatkınlıklarımıza hem de içinde yaşadığımız vahşi gerçekliğe kısa devre yaptıran, dışına çıkıp düşünebilen bir arayışa işaret etmektedir.

Geçmiş-mevcut ve gelecek (zaman ve mekânlar) referanslı bu tür bir sentez etrafında hem siyasal mücadelenin hem de alternatif bir toplum/kent projesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sorunun yanıtı ve sözünü ettiğim sentez sadece akademik alanda yapılacak kuramsal çalışmalarla değil, siyasal mücadele alanındaki mücadele ve deneyimlerle mümkün olacaktır.

Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet (1928-2013)

Ders kitaplarının seksen beş yıllık tarihinin toplumsal cinsiyet rolleri açısından incelendiği bu çalışma, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Firdevs Gümüşoğlu’nun uzun yıllardır toplumsal cinsiyet üzerine yaptığı çalışmaların bir ürünü. İleri giden zamanda geri düştüğümüz toplumsal cinsiyet ilişkilerini pür-i pak göstermekte pek başarılı olan çalışma, bir zamanlar evde ütü, yemek gibi ev işlerini yapan baba ve bilimle uğraşan anne gibi, şu anda bile kavramakta zorlandığımız örneklerin de ötesi olduğunu gösteriyor. Gümüşoğlu, bunu yaparken sözcükleri, resimleri ve metinleri esas alarak yaklaşık iki bin eseri taramış. Gümüşoğlu çok partili döneme kadar, nispeten daha eşitlikçi, sade ve kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığın mevcut olduğu metinlerin, sözcüklerin ve resimlerin yer aldığı ders kitaplarından, çok partili dönem sonrasında daha ezberci, muhafazakâr, pozitif ayrımcılığı gözetmeyen, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine atıfta bulunan kitaplara geçişin olduğunu söylüyor.

Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet (1928-2013)
Firdevs Gümüşoğlu
Kaynak Yayınları

Feminist Tarihin Peşinde

BGST Yayınları tarafından yayınlanan kitapta, Scott’ın feminist tarihyazımı, toplumsal cinsiyet, deneyim, farklılık gibi çeşitli konularda yazılmış makaleleri yer alıyor. “Eleştirel Tarihin Peşinde”, “Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi”, “Kadınların Tarihi”, “Deneyim”, “Toplumsal Cinsiyet: Hâlâ Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi mi?” ve “Feminizmin Tarihi” isimli makaleler geleneksel tarihçiliğin eleştirisinden toplumsal cinsiyetin nasıl yeniden yapılandırılıp kavranabileceğine dair ufuk açıcı öneriler getiriyor. Fakat belki bütün bunlardan daha önemlisi, yazarın kendi kişisel yolculuğunu, bu süreçte geliştirdiği farkındalığı da akademik sözüne katması olduğu söylenebilir. Bunun yanında, alışık olduğumuz kuru akademik dilin sınırlarının da dışına çıkan yazar, anlatmak istediğini sade, gündelik yaşam pratiklerinden örneklerle anlatıyor. Başka bir dilin, başka bir seslenişin mümkün olduğunu yeniden gösteriyor.

Feminist Tarihin Peşinde
Joan Wallach Scott
Çev. Kolektif, BGST Yayınları.

Feminist Öznelerin Kuruluşu


İlkay Özküralpli’nin çevirisiyle tanıştığımız Feminist Öznenin Kuruluşu, Kathi Weeks’in Türkçe’ye çevrilen ilk kitap çalışması. Duke Üniversitesi Kadın Araştırmaları Programı’nda çalışan Weeks, kitabında modernite ve post-modernite eleştirisini, söz konusu alanların halihazırda kendi içlerinde birbirine zıt fikirlerle beslenen heterojen alanlar olduğu kabulünden yola çıkarak bu düşünce akımlarının özne tarifleri üzerine eğiliyor. Bunu yaparken modernizmin tekleştirici, post-modernizmin ise bireyci, yalnızlaştırıcı özne kavramsallaştırmaları ötesine incelikle geçerek, alternatif bir feminist özne tarifinin ihtimali üzerine düşünüyor. Kadın emeği üzerinde temellenen bu özne, kadın emeğinin maddiliği, çokluğu ve kolektifliğine referans veriyor.

Feminist Öznelerin Kuruluşu
Kathi Weeks
Çev. İlkay Özküralpli
Otonom Yayınevi

Queer Tahayyül

Normalin ve elbette anormalin dışında, kimliksizlik mümkün müdür? Queer Kuramı’nı sürekli anormal, öteki, normali işgal ve tehdit edene yönelik bir kuram olarak okumamanın olanaklarının araştırıldığı çalışma, Françoise Travelet, Guy Hocquenghem, Mario Mieli, David M. Halperin, Laurent Berlant, Judith Butler ve Foucault gibi düşünürlerin çeviri metinlerine de yer vererek kapsamlı bir literatür çalışması sunuyor. Önemli olanın dışarıda kalanın, yalnız bırakılanın, “marjinal olanın” bir şekilde tekrar içeriye alınması, kucaklanması, merkeze kabulü değil, bu mekanizmaları sorgulayarak bizzat “merkezin darmaduman edilmesi” olduğunu savunuyor yazarlar. Bu mekanizmaları açık edecek olan temel ayakların ele alındığı makalelerde, queer kuramın sınıf, etnisite, milliyetçilik, sakatlık, mültecilik gibi özgün bağlamlarda nasıl kavramsallaştırıldığına dair de fikir sahibi oluyoruz.

Queer Tahayyül
Özlem Güçlü, Sibel Yardımcı
Sel Yayıncılık

Dönme Kadınlar: Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar

Kendisine zulmeden kocasından kaçmak için İstanbul’a, dönme ağabeyinin yanına sığınıp Fatma Hatun adını alan Venedikli Beatrice Michel. Yunan Adası Milos’tan Korfu’ya kaçan dört Müslüman kadının –Ayşe, Emine, Hatice ve anneleri Maria- Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçişinin Osmanlı-Venedik sınırında yol açtığı uluslararası katastrofi. Hayır, bahsedilenler ne kadar tanıdık gelse de, hikayeler yakın zamandan değil, erken modern dönemden, Akdeniz’den hikayeler. Temel olarak erken modern Akdeniz’de Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçişi tarif eden dönmelik, Dursteler’in çalışmasında bu dar anlamının ötesine geçerek dönemin ve bölgenin toplumsal, dini, siyasi ve toplumsal cinsiyet sınırlarının ötesine taşınıyor. Kadın failliğinin esas alındığı kitapta, erken modern dönem Akdeniz’de kadınların belirli deneyimleri ve koşullarının betimlenmesinin yanı sıra, daha geniş kültürel ve toplumsal pratiklerle geleneklere dair önemli analizler de bulunuyor.

Dönme Kadınlar: Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınırlar
Eric Dursteler
Çev. Deniz Koç
Koç Üniversitesi Yayınları

Yeni Bir Çağ Hayali: Yirminci Yüzyılı Yaratan Kadınlar


Yıl 1896. Bury’li Bayan Rigby Birlik Konferansı’nda kadınların eşit çalışma saatleri talebi hususunda şunları söyledi: “Az saat çalışmak Jack’e iyi geliyorsa, mutlaka Jill’e de iyi gelir.” Sheila Rowbotham’ın Sel Yayınları’ndan çıkan kitabı, kadınların 1880’lerden itibaren toplumsal hayatın her alanında verdikleri mücadeleden örnekler sunuyor. Gündelik yaşamın küçük ayrıntılarından, cinsellik ve emek sorunlarına, kadının ev içi konumu ve anneliğine dair başlıklar altında anlatılan mücadele pratiklerinin tarihi, sadece ismi duyulmuş kadın ve ya kurumlar üzerinden değil, bir şekilde kadın hareketine dahil olmuş kadınların hikayelerine de yer veriyor. Aynı şekilde bu tarihi kesitte feminist hareketin de doğuşunu ve yükselişine tanık oluyoruz. Rowbothom bunca mücadele sonrasında bugün gelinen noktanın daha iyi olup olmadığı sorusuna da cevap veriyor: “Belki de olasılıklara duyulan inanç, en değerli mirastır.”

Yeni Bir Çağ Hayali, Yirminci Yüzyılı Yaratan Kadınlar (2013) Sheila Rowbothom, Sel Yayınları


90’larda Lubunya Olmak


LGBT tarihi ve belleği oluşturma amacıyla Siyah Pembe Üçgen tarafından yapılan sözlü tarih çalışmaları, sessizleştirilmiş ve yazılmamış tanıklıkları görünür kılarak başka bir tarih yazımını mümkün kılıyor. İlki 2012 yılında “80’lerde Lubunya Olmak” ismiyle yayınlanan sözlü tarih dizisinin ikinci kitabı “90’larda Lubunya Olmak” geçtiğimiz Şubat ayında çıktı.

Kitap on dokuz LGBT bireyin, “lubunyaların” tanıklığı ile oluşturulmuş. Lubunyaların yaşadığı ayrımcılık, şiddet ve dışlanma üzerinden şekillenen tarihlerinin anlatıldığı kitapta, lubunyaların ilk kez 90’larda bir araya gelerek başlattıkları örgütlenme çalışmalarına da yer veriliyor. 90’lar özel bir tarihi kesit, ilk Onur Yürüyüşü, tematik dergilerin çıkması, Ülker sokak olayları gibi diğer ilklere de tanıklık ediyor.

90’larda Lubunya Olmak (2013), Yavuz Cingöz, Erdem Gürsü, Siyah Pembe Üçgen

Fahişe Çika


2011 yılında kurulan İstos Yayınları’nın Tanıklıklar dizisinin ilk kitabı olan Fahişe Çika, Thomas Korovinis’in bir çalışması. O zaman seksen yaşında olan Eftalya, yani Çika ile Yunan Konsolosluğu önünde tanışıp, hayat hikayesini kendi ağzından dinleyen Korovinis, bu kayıtları sekiz sene sonra kitaplaştırmış. Aslen Giresunlu olan Çika, dönemin koşulları ve kendi kişisel tarihi sonucunda İstanbul’a gelir. Çika’nın İstanbul’da tutunmaya çalışmasının ve devamında bir Galata genelevi sakini olmasının hikayesi, aynı zamanda İstanbul’un son yüzyılının toplumsal hayatının zengin ayrıntılarını da içeriyor. Bunu, dil üzerinden de takip etmek mümkün: Çika’nın dili, İstanbullu Rumların yerel söyleyişlerin, Türkçe deyimlerin yanı sıra Pontusça kelimeleri de içeriyor.

Fahişe Çika (2012) Thomas Korovinis, İstos Yayınları

OHAL'de Feminizm

Ceren Belge’nin yaptığı bu çalışma, Türkiye kadın hareketinin en önemli figürlerinden biri olan Nebahat Akkoç’un hayat hikayesini anlatıyor. OHAL’in hüküm sürdüğü yıllarda bölgede öğretmenlik ve sendikacılık yapan Nebahat Akkoç, aynı zamanda bu zor zamanların kadınlar tarafından daha farklı deneyimlendiği inancından yola çıkan KAMER’in de kurucusu. Nebahat Akkoç’un hayat hikayesi, içerdiği inatçı mücadele ile feminizmin devrimci yönüne, değiştirmekten ve dönüştürmekten vazgeçmeyişine olan inancımızı tazeliyor. Kitap sadece Nebahat Akkoç’un anlatısından mürekkep değil; Akkoç’un çocukları Hasan ve Berçem’in de OHAL yıllarını ve annelerinin mücadelesine dair hikayelerini de anlatıyor. Kitabın kendi deyişiyle “Hasan’la Berçem’in, annesi babası Kürt, Alevi veya solcu olduğu için akşam eve gelememiş, işkence görmüş, cezaevine girmiş on binlerce çocuğun hikayesi.” Belge’nin bu çalışması, bir kamera misali 90'larda bölgede yaşayan muhalif bir ailenin üyelerinin gözünden bir film çekiyor bizim için. Ödetilen bedeller kadar, umuda ve mücadeleye dair de bir film.

OHAL’de Feminizm, Nebahat Akkoç Anlatıyor (2012) Ceren Belge,Ayizi Yayınları

Müskürümü Sultan, Keten Eğiren Kadınlar ve Kocakarılar (Zeynep Ceren EREN)

Ben küçük bir kız çocuğuyken, video hayatlarımıza yeni girmişti. Büyükler kadar, küçüklere de hitap ediyordu, VHS kasetlerde uyarlanmış masalları izleyebiliyorduk. Bir tanesi de -tahmin edebileceğiniz gibi- bir Sindrella uyarlamasıydı. Belli sahneler aklımda canlılığını hâlâ koruyor: Masalın sonunda Sindrella’nın kim olduğunu bulmak isteyen Prens’in hizmetkârları Sindrella’nın üvey annesi ve kardeşleri ile beraber yaşadığı eve geliyorlardı. Sindrella’nın meşhur camdan ayakkabısını evdekilere denetmekti amaç; küçücük ayakkabının ayaklarına olmayacağını bilen üvey kız kardeşler içinse yapılacak belliydi. Büyük ve keskin bir bıçakla ayaklarının fazlalıklarını kesmek! Burada bittiğini sanıp da rahatlamayın, ayaklar kesiliyor ve üvey kardeşlerden biri ayakkabıyı giyiyordu. Ayakkabı ayağına tam oluyor, işler yolunda gibi gözüküyordu. Ta ki ayaklarından kanlar sızmaya başlayana kadar… İşin tuhafı, şu an sizi okurken dehşete düşüren bu sahneler, masalın içinde ‘normal bir şekilde’ akıp gidiyordu. Peki, kadınların başlarına gelenler nasıl bu kadar normal olabiliyordu?

Melek Özlem Sezer, “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet” isimli çalışmasını tam da bu soru üzerinden kuruyor. Nasıl oluyor da, dans eden sihirli ayakkabılarının verdiği azaptan kurtulmak için ayaklarını kestiren küçük kız Karin’in ya da kötü kalpli kurt tarafından önce yenen, sonra avcı tarafından kurdun karnı yarılmak suretiyle dışarı çıkartılan Kırmızı Başlıklı Kız’ın masalını dinlerken kanımız donmuyor? Sezer’e göre, bunun çeşitli nedenleri var. Bir tanesi evrensel bilinçaltında masalın, simgelerin kendilerine yer bulması ve dinleyenler tarafından anlaşılır olması. Bunun bir örneğine dişilik ve annelik üzerinden kendini üreten arkaik kadın korkusunun masallarda yer alan simgelerinde rastlıyoruz. Masalların dehşetiyle beraber sürüp gitmesinin bir diğer nedeniyse, zamanımızın toplumsal kodları ile uyumlu olması. Zira masalların yazarın deyişiyle bir “hayal disiplini” olarak tanımlanmasının yanında, masalların hâkim kodları onaylayarak düzeni korumaya yönelik çabasını da göz ardı etmek mümkün değil. Belki de bu ikili hali, gelgitli doğası masalları bunca ilginç kılan. Bir taraftan özgürleştirici, düşünmenin ve hayal etmenin önünü açan, diğer taraftansa disipline edici, kontrol eden, sınırlayan masallar. Bir tarafı neredeyse değişmez kalan, hep belirli ortak temalar etrafında dönen, diğer tarafı değişen, dönüşen, zamanın toplumsal koşullarına uygun unsurları içererek ruhunu yenileyen masallar. İyi, kötü, doğru ve yanlışı iktidarın kodlarına göre öğreten klasik, ehlileşmiş masallar, öte yandan “karşı”, “yenilikçi/devrimci”, “aykırı” masallar ya da kocakarı masalları üretip geleneksel kodları tersyüz eden, kendi kuyusunu kazan masallar.

Yazar, masalların bu ikili halini toplumsal cinsiyet bağlamında ele alıyor. Ortak temalardan bahsederken, en çok cinsiyetçi masalların kemikleşmiş olduğunun altını çiziyor. Çalışmanın “İlk öpüşme ve erginlenme törenleri”, “Yuvadan ayrılmanın anlamı” ya da “Kahramanlık miti ve kadınlar”, “Evlilik” gibi alt başlıklarında masal mühendisliğinin hayrete düşüren tekrarlarına tanık oluyoruz: kadınlar ya öpüldüklerinin farkında değiller, ya da canavarları/hayvanları öpmek zorunda kalıyorlar. Yuvadan ayrılarak kendi iktidarını kuran erkek, kahramanlığını kanıtlıyor ama kadın asla kendi isteği ile evden ayrılmıyor, ya üvey anne onu evden atıyor, ya kaçırılıyor, zor durumlara düşüyor ve haliyle kurtarılıyor, korunuyor. Diğer yandan kadın kahraman olmanın ciddi koşulları var: hikâyede erkek evladı olmayan yaşlı bir baba varsa, erkek elbiseleri içinde bir kadın kahraman belirebiliyor, ta ki aşkıyla karşılaşıp evcilleşinceye kadar. Masalın sonu mutlaka evlilikle bitiyor. Yazarın evliliği her derdin devası olarak tanımlaması boşuna değil. Bu arada üvey anne ve kardeşler yerden yere vurulur, yamyamlık (gerçek anlamda) yapar, yasak arzuların peşinde cinselliklerini istedikleri gibi yaşar ve öz babaya çocuklarını öldürtürken, saf ve masum güzel bütün sessizliği/dilsizliği, başına geleni kabullenişi ve çilekeşliği ama sonunda hep kazanması ile genç zihinlere kazınıyor. Tekrar tekrar. Yazarın dikkat çektiği önemli bir istisnayı atlamayalım: Öz anneye pek toz kondurulmuyor. Bunca kadın nefreti içinde yara almadan sıyrılan neredeyse tek kadınlık hali.

Yukarıda bahsedilen türden ortak temalar, kabul gören ve reddedilen kadınlık ve erkeklik rollerine ilişkin çarpıcı örnekler sunsa da, yazara göre modernleşme sürecinde kadının değişen toplumsal pozisyonu masalın ikili doğasını, barındırdığı çelişkili hali daha da besliyor. Örneğin masalın “güzellik ve baht” ile ilgili geleneksel önermesi “evlilik ödülü” iken, kadının kamusallaşması ve dışarıya çıkması ile bu türden içeriye/özel alana dair ödüllerin masalda bir iç çatışma yaratmasından bahsediyor. Yazar bu durumu iki kategori/kadın tipi ile anlatıyor: bağımlı kadın ve bağımsız kadın. Tahmin edileceği gibi bağımlı kadın daha çok özel alanda var olan ve “geleneksel” bir yaşantı süren ev kadını tipini temsil ederken, bağımsız kadın yazarın tanımıyla “kendinden emin, iddialı, geleneksel yaşantıyı andıran her şeye alayla bakan, hatta hor gören, hovarda” kadınları temsil eder. Bağımsız kadın eğitimli ve kariyer sahibi kadındır. Lakin kendi öz niteliklerini geliştiren bağımsız kadın yalnızlığa mahkûmdur, çünkü “ortalama/sıradan” erkeğin “bağımlı kadın arzusu” sıklıkla daha baskın çıkar. Bağımsız kadın, kendi içinde de çelişkiye düşmektedir; zira yazarın “çağdaş kadının bağımsızlık korkusu” olarak adlandırdığı duruma, bağımsız kadının içindeki bağımlı kadın sebep olur.

Diğer yandan “Bugünün kadını/erkeği” şeklinde yapılan yuvarlak analizler, tuhaf bir çelişkiye düşüyor sanki. İki uç pozisyona yerleştirilen kadınlık halleri, kendi içinde öngörülmeyen bir hiyerarşi yaratıyor. Bağımlı kadın ve yaşadığı hayat adı üstünde “bağımlı” olarak tanımlarken, “bağımsız” olanın kendini gerçekleştirmek adına fersah fersah yol gittiğini düşünüyoruz. Bağımsız kadın, bağımlı kadına bir noktada örnek teşkil ediyor sanki. Hâlbuki biliyoruz ki, asıl mesele mücadeleyse, bağımlı kadınlar gündelik hayatlarının o ellerini kollarını bağlayan koşulları içerisinde de direniyor, kendilerine alan açıyorlar. Ayrıca, piyasanın kıyıcı ve sömürücü ilişkilerine bağımlı olan bağımsız kadının bağımsızlığını neye göre tanımlayacağız? Amacım kadınlık hallerinin farklılıklarını silmek değil fakat daha kapsayıcı, kategorileştirmeyen bir feminist bakış açısına ihtiyaç, bu çalışmada kendini hissettiriyor. Bağımlı da olsa kadının özne pozisyonunu veya özne pozisyonu potansiyelini göz ardı etmek, bizi bağımlı kadınların bağımsız kadınlar tarafından kurtarıldığı yeni bir masala götürebilir. Oysaki bir kahramana ihtiyacımız yok! Çünkü kendi masalımızı kendimiz yazabiliriz. Sadece masallarımızı yazmaya çalışırken yan yana durmayı öğrenebilelim, yeter.

MASALLAR ve TOPLUMSAL CİNSİYET, Melek Özlem Sezer, Evrensel Yayınları, Kasım 2010