Denizcan KUTLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denizcan KUTLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Prekarya: İpin Ucunu Kaçırmadan (Denizcan KUTLU)


Neo-liberal dönemde çalışma ilişkilerinin güvencesizleşme doğrultusundaki evrimi, kapitalizmin dönüşüm dinamikleri, özne tartışmaları ve bunun kuramsal ve pratik, nesnel ve öznel boyutları bakımından “prekarya”nın yeri nedir ve nasıl belirlenebilir? Bu yazı, şüphesiz bu soruları tüm ayrıntılarıyla yanıtlama hedefini taşımıyor. Bununla birlikte bu sorular etrafında Guy Standing’in Precariat The New Dangerous Class (Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf) kitabından hareketle, doğrudan prekarya kavramını ve “pratiğini” tartışmaya açmayı deniyor. Bu yazının yapısını soruyu iki ana parçaya bölerek belirleyebiliriz. İlk soruda, kapitalizmin neo-liberal evresinde çalışma ilişkilerinin ve sınıf yapısının dönüşümü bakımından prekaryanın yerini, Standing’in temel belirleme ve önermeleri etrafında sorgulamak mümkün. Böylelikle, kuşkusuz Standing’in yazdıklarından fazlasını ifade eden prekarya kavramı ve olgusu ile ilgili ilk tartışmaları genişletmek olanaklı olabilir. İkinci kısımda ise, prekaryanın pratik ve öznel boyutu ele alınabilir.

Standing’e göre prekarya, Marksist anlamda henüz kendi için sınıf değilse de, elitler, maaşlılar, profisyenler (profician), eski isçi sınıfının özünü oluşturan kol gücüne dayalı mavi yakalıların altında yer alan, kendisini işsizler ve toplumun tortusu biçiminde sıralanan toplumsal grupların izlediği; kadınlar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, engelliler ve suça itilmiş olan nüfus kesimlerinin dâhil olduğu ve diğer sınıflardan sökülen kesimlerle birlikte büyüyen, küresel düzlemde oluşum halindeki bir sınıftır. Bu anlamda prekarya, güvencesiz istihdam ve çalışan yoksullardan farklı bir kategoridir. Standing’in bu belirlemeyi yaparken, temel kuramsal hareket noktasının Weberci sınıf çözümlemesi geleneğine yaslandığı söylenebilir. Şöyle ki, prekaryanın bir parçasını oluşturduğu toplumsal gruplar, üretim araçları ve üretim noktası karşısındaki değil, iş ve meslekler, işgücü piyasası/istihdam ve para “içerisindeki” konum, statüleri ve bu düzeylerle kurdukları ilişkiye göre belirlenmektedir. Bununla birlikte Standing, işçi sınıfını, kapitalizmin refah devletlerinin oluşumuyla sonuçlanan belirli bir gelişim evresindeki haline indirgemektedir. Bu anlamda prekarya ile proletaryayı belirli bir kavramsal bulanıklık yaratacak biçimde karşı karşıya koymaktadır.

Nesnel ve kuramsal düzey
Öncelikle, güvencesizlik/güvencesizleşmenin, neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin kazandığı temel biçim ve karakteri açıklamak için uygun bir kavram olduğu söylenebilir. Ayrıca güvencesizleşme kavramı, sınıf mücadelesinin tarihsel gündemine (sermaye karşısında güvence arayışı) yapmış olduğu gönderme ile de yerindedir. Buraya kadar tamam; ancak bu temel biçim ve karakteri, işçi sınıfının içinde ya da ondan ayrı bir sınıf ya da kesim oluşumu olarak görmek... Bir istihdam ilişkisi olarak emeğin güvencesizleşmesini, üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarında yer alan kimi çalışan kesimleri oluşum halindeki ayrı bir sınıfı (prekarya) var edecek şekilde bir araya getiren temel bir unsur olarak ele almak... Sanırız bu, prekaryaya ilişkin ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ilk nokta olarak belirtilebilir.

Kimi sorularla ilerleyelim: Sınıf oluşumunun temel unsuru, kapitalist gelişimin belirli bir evresindeki istihdam ilişkilerinin biçim ve karakteri midir? Neo-liberalizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfını ve emeği güvencesizleştirmesine ilişkin tarihsel eğilimleri dışında ayrı bir güvencesizleştirme gündeminden söz edilebilir mi? Güvencesizleşme, prekaryaya dâhil edilebilen temel çalışan kesimlerin, sınıfın diğer kimi üyelerini dışarıda bırakarak, ayrı bir sınıf oluşturacak şekilde bir araya gelmelerinin bir zemini olabilir mi? Prekarya, işçi sınıfından bağımsız, temel özellikleri bakımından ona dışsal bir nitelik taşır mı? Bir diğer ifadeyle, bir sınıfı oluşturan temel unsur, bir döneme özgü istihdam ilişkisinin temel biçimi ve karakteri midir? O halde soyutlama düzeyinde ele almak gerekirse, üretim ilişkileri ile istihdam ilişkileri arasındaki fark nedir ve sınıf oluşumu bakımından ne anlam ifade eder?

Devam edelim: Güvencesizleşme, kapitalist üretim tarzının tarihsel ve nesnel bir eğilimi, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir parçası ve neo-liberalizmde işçi sınıfı ve emeğin yaygınlaşma eğilimindeki bir halidir. Bu haliyle, güvencesizleşmenin üretimin ve teknik ve toplumsal işbölümünün farklı aşamalarındaki işçileri, ayrı bir sınıf oluşturacak bir biçimde bir araya getirdiği savı, sorgulanmalı ve mümkünse bir kenara bırakılmalıdır. Bu anlamda, prekarya ve proletarya ayrılığı, kavramsal ve olgusal olarak altı boş bir nitelik taşımaktadır.

Öznel ve pratik düzey
Ancak, yukarıdaki sorulara konu olan tersi yöndeki görüşlerin, sadece nesnel ve kuramsal düzeyde neo-liberal evrede çalışma ilişkilerinin temel biçim ve karakterini açığa çıkarmakla yetinmediği, öznel ve pratik düzeyde, prekaryaya bir toplumsal özne görev ve misyonu yükleyebilecek yaklaşımlara kapı araladığı da söylenebilir. Bu da ipin ucunun kavramsal ve olgusal olarak kaçtığı ikinci nokta olarak belirlenebilir.

Emeğin güvencesizleşmesi süreci, tartışıldığı kavramsal düzlemde de dinamik bir içerik kazanmış; zaman içerisinde güvencesizleri, güvencesiz çalışma ve güvencesizlik karşıtı hareketi ve bunun öznesini anlatmak için “precarious” ve “proletariat” sözcüklerinin birleşiminden türetilerek “prekarya”ya doğru bir kavramsal geçiş yaşanmıştır. Prekarya, kapitalist üretim tarzı ve çalıştırma ilişkisine dönük nesnel bir gelişimin ürünü olduğu kadar aynı zamanda kolektif eyleme dayalı pratik içeriği nedeniyle öznel de bir kavram. Örneğin, Standing prekaryanın bir “hareket” biçiminde ortaya çıktığını söylemekte ve hareketin temel özelliğini, “gösterilerin tehditten çok tiyatroyu anımsattığını, kolektif bir güvencesizlik deneyimi içerisinde bireysellik ve kimliği ön plana çıkaran bir yapısı olduğunu” belirterek saptamaktadır. Böylelikle, prekaryanın, emeğin güvencesizleşmesi sürecinin ürünü ve kapitalizmin neo-liberal evresine özgü bir geçiş dönemi hareketi olduğu ileri sürülebilir.

Bu geçiş döneminin, kapitalizm karşıtı mücadele söz konusu olduğunda güvencesizleşmeye ve işçi sınıfının örgütlerinin zayıflamasına eşlik eden ideolojik, siyasal, kuramsal ve pratik boyutları olan bir “özne sorunu”nu da barındırdığı söylenebilir. Prekaryanın da bu süreçte, yer yer işçi sınıfının yerine ikame edilen yoksullar, kent yoksulları, ezilenler, güvencesizler şeklinde sıralanıp genişletilebilecek özne arayışına cevap verme eğilimi taşıdığı gözlemlenmektedir. Oysaki prekarya söz konusu olduğunda, kuramı oluşturulup, ideolojisi belirlenen, işçi sınıfından nesnel ve öznel düzeyde ayrı özellikler taşıyan bir sınıftan söz etmek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca, prekarya hareketinin failleri de nesnel olarak prekaryaya değil, işçi sınıfına dâhil sınıf konumları ile bu hareketin bir parçasıdır. Ancak yine prekaryanın, praksis felsefesine ilişkin bir toplumsal etkinlik tarzına denk düşmese de onun bütünüyle dışında değil, ona içsel olduğunu da not etmek gerekir. İşte prekaryaya ilişkin, ipin ucunun kaçırılmaması gereken ikinci nokta da burası olarak düşünülebilir. Bu haliyle, prekaryayı kapitalizmin neo-liberal evresine ait nesnel bir gerçeklik ya da oluşum halindeki yeni bir sınıf, sınıf içi bir dilim/kesim ve bir toplumsal özne olarak ele almak yerine, işçi sınıfının güvencesizleşmesi ve güvencesiz emekten söz etmek ve bu olguyu da prekaryayı oluşturan değil, proletaryayı türdeşleştiren bir olanak olarak görmek daha yerinde olacaktır.


PREKARYA YENİ TEHLİKELİ SINIF, Guy Standing, Çev. Ergin Bulut, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.


“Adaletin Bu Mu Sermaye?” (Denizcan KUTLU)

Türkiye’de emek/sınıf ve sosyal politika alanına ilişkin bilgi üretiminin temel özellikleri nelerdir? Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Önem sırasına göre olmadan, burada amatör bir haritalandırma yapmayı deneyebiliriz.

İlk olarak, bir parça iddialı olmayı göze alarak, Türkiye’de emek ve sınıf çalışmalarının gözden düştüğü yönündeki yerleşik algının bütünüyle olmasa da en azından bir parça değişmesi gerektiğini söylemek gerekiyor. Yaklaşık son 10 yıla dayalı gözlemlerimiz, Türkiye’de sınıfı çözümleme birimi olarak belirleyen çalışmaların azalmak bir yana, farklı disiplinlerden de beslenerek artış gösterdiğini söylüyor. Kuşkusuz, verili düşünsel, ideolojik ve entelektüel ortamın da etkisi ve basıncı ile yazının oluşmakta olan bu kulvarının “anaakım” olduğu yönünde bir iddiada bulunmak mümkün değil; ancak bir damar var ve güçleniyor.

İkinci olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmaları, -kendi içlerinde de farklı kulvarlar olmakla birlikte- en genel hatları ile anaakım ve eleştirel olarak bölümlendirilebilir. Anaakım çalışmaların, inceledikleri konuyu görüngü düzeyinde, temsil olduğu biçimi ile ele aldıkları gözlemlenirken, eleştirel çalışmaların ise, inceledikleri konuyu, toplumun temel ilişkileri etrafındaki nedensellik ilişkileri ile açıklama gayretinde oldukları söylenebilir.

Üçüncü olarak, Türkiye’de emek ve sosyal politikayı tartışan çalışmaların bir bölümü, konuya parça-bütün ilişkisi içerisinde bakmamaktadır. Parçalı yaklaşım olarak ifade edebileceğimiz bu tür, kimi örneklerinde ele aldığı konuya dönük derinlemesine bilgi üretimine katkıda bulunmakta; ancak konuyu içerisinde gerçekleştiği toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde kavramamakta; bir parça-bütün ilişkisi içerisinde tartışmamaktadır.
Dördüncü olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, sevindirici bir biçimde saha araştırmalarına dayalı bilgi üretiminin giderek gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir. Bu tür çalışmalar içerisinde, işgücü piyasasında “kanlı birikimin” gerçekleştiği tersaneler gibi alanların yanı sıra otomotiv, tekstil, metal sektörü, mühendis emeği ve hizmet üretiminde neo-liberal dönüşümlerin yaşandığı eğitim-sağlık gibi alanlara odaklananlar çalışmalar bulunmakta. Bunlar elbette çoğaltılabilir.

Beşinci olarak, emek ve sınıfın tarihine dönük yazıcılığın gelişme eğiliminde olduğu belirtilmeli. Bu noktada, kurum geçmişi ve olay anlatısı olduğu kadar, tarihe sınıf oluşumu bakımından yaklaşan çalışmalar da bulunmakta. Altıncı olarak, sınıf tarihi içerisinde, sendikal eylemi ve işçi hareketini konu edinen çalışmaların da artış gösterdiğini görmekteyiz. Bunlar içerisinde özellikle, sendikacılık ve işçi hareketleri tarihi anlatısı dışında, doğrudan belirli olay, kesit ya da kurumlara odaklanan çalışmalara da rastlanmakta ve bunlar özellikle belirli siyasal ve sendikal hareketlerin arşivlerinin paylaşıma açılmasının ardından artış göstermekte. Bunlar arasında sözlü tarih çalışmaları da bulunmakta.

Yedinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, incelediği konuyu belirli bir alan araştırması ile ele alsa da almasa da, alanda yaşanan dönüşümü, verili dönüştürücü programın içeriğinin bir yansımasından ibaret gören çalışmalar ağırlıktadır. Bunun karşılığında sayısı az da olsa, alanın dinamikleri ile dönüştürücü programın etkileşiminin bir yansımasının bilgisinin üretimini gerçekleştiren çalışmalar da bulunuyor. Sekizinci olarak, emek ve sosyal politika çalışmaları içerisinde, kurumsal yapı ve sistem incelemesi yapan çalışmalara rastlanmaktadır. Bu çalışmalar, kurumsal yapı ve sistemi, tarihsel gelişim seyri, dönüşüm süreci ya da mevcut hali ile yansıtmaktadır. 

Dokuzuncu olarak, yeni üretim örgütlenme biçimleri ve esnek istihdam ilişkilerine dönük gerek kavramsal gerekse alan araştırmasına dayalı çalışmalar da bulunmakta. Onuncu olarak, kadın emeği de Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının önemli inceleme konuları arasında gözükmektedir. Bu konuda, Türkçe yazında son yıllarda eleştirel perspektiften yapılan çalışmalarda sevindirici bir artış yaşandığını belirtmek isteriz.

Onbirinci olarak ise, emek ve sosyal politika çalışmalarına ilişkin yazının çeşitli kaynaklarından söz edilebilir. Bunlar, kitap ve makalelerin yanı sıra, lisansüstü tezler, sendikal yayınlar, araştırma raporları, kongre-sempozyum kitaplarından oluşmaktadır. Çalışma yaşamına ilişkin akademik sendikal yayıncılığın gerek kitap gerek dergi bazında son yıllarda gelişim gösterdiği gözlemlenmektedir.

Elbette, Türkiye’de emek ve sosyal politika yazınının bilgi üretim özelliklerine de dönük söylenebilecekler bunlarla sınırlı olamaz; ama yine de yapılacak eklerin yanında, yazının çerçevesinin genel hatlarıyla bu şekilde çizilebileceği ifade edilebilir. Söz konusu haritalandırma denemesinin ardından, bizim açımızdan güçlendirilmesini gerekli gördüğümüz belirli bir eğilimin belirginleştiğini söyleyebiliriz. Bunu, eleştirel çalışmalar içerisinde, parçalı yaklaşımların karşısına bütünsel bakış açısını ortaya koyan, sınıf çalışmalarını önemseyen bir eğilim olarak belirliyoruz. Türkiye’de emek ve sosyal politika çalışmalarında bu eğilimin güçlendirilmesi yönünde kalem oynatan iki ismin, Gamze Yücesan Özdemir ve Ali Murat Özdemir’in 2008 yılında Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Sermayenin Adaleti Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika” adlı çalışma, saydığımız özelliklere anlamlı bir örnek oluşturuyor. Kitap, çeşitli makalelerin birleşiminden oluşuyor ve bu makaleler, “Emek Sürecinin Örgütlenmesi”, “Bir Baskı Aracı Olarak Emek Piyasası” ve “Sosyal Politikanın Dönüşümü” başlıklı üç bölümün altında yer alıyor.

Bir kere, kitap, Türkiye’de emek süreci ve sosyal politikanın bir sınıf deneyimi olarak yaşandığını ortaya koyuyor. Bunun ortaya koyulması ise, kitapta ele alınan konulara belirli bir epistemolojik pencereden bakışı gerektiriyor. Yazarlar bunu şu şekilde ifade ediyor: “Kitap emek-sermaye ilişkisinde, sermaye mantığı üzerine odaklanmıştır. Sermayenin Adaleti, bu sermaye mantığının toplam etkisini ifade etmektedir. Sermayenin Adaleti, emeğin sefaletidir zira.” Kitapta, ele alınan konular, ekonomi politiğin kuramsal ve metodolojik yaklaşımları etrafında ele alınıyor. Bu aynı zamanda Marksist düşüncenin görüngü/biçim ve öz kavramlarını, emek ve sosyal politika alanına uygulamayı da gerektiriyor. Yazarlar, olgusal düzey ile soyutlama düzeyini/kavramsal düzeyi ilişkisel bir bütün olarak içiçe geçirerek bunu yerine getirmeye çalışıyor.

Bu düşünsel yapı içerisinde, kitapta, çözümleme birimi olarak üretim noktası, bağlam olarak ise, Türkiye kapitalizminin içsel dinamikleri unutulmadan kapitalizmin küresel ölçekte yeniden yapılanması belirlenmiş durumda. Kitap, sermayenin mantığına odaklanmakla birlikte, tartışmanın merkezine emeği oturtuyor. Bunu bir çelişki olarak değil, emeğin ve sosyal politikanın tartışılmasına dönük bir tercih ve yöntem olarak değerlendirmekte fayda var. Emeği tartışmanın merkezine oturtma tercihi, çözümleme birimi olarak üretim noktasını temel almanın yanında, emeğin toplum adına piyasaya müdahale edebilecek temsil ve kolektivite bakımından en geniş özne olmasından kaynaklı. Yazarlar, ekonomi politik yaklaşımın emeği anlama noktasına yönelik olarak şu değerlendirmeyi yapmakta:
“ (…) emeğe ekonomi politik bir yaklaşım, üretim noktasından yola çıkar. Emekçiler fabrikada yalnızca hammaddeleri yararlı şeylere dönüştürmekle kalmazlar; aynı zamanda yönetimle ve birbirleriyle olan toplumsal ilişkileri üretirler. Dolayısıyla, fabrika yalnızca malların değil siyasetin, siyasi aygıtların ve toplumsal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Fabrika ve içinde barındırdığı toplumsal ilişkiler, dışarıdaki siyasetten ve devlet yapılanmasından ayrı olarak incelenemez.” (s. 13)

Bu yapı içerisinde, emek süreci kuramı ve Türkiye’de emek süreci çalışmaları, sosyal politikada dönüşüm, Türkiye’de kapitalizmin ve işgücü piyasasının, uluslararası işbölümü ekseninde yeniden yapılanması, sosyal güvenlik ve sağlıkta dönüşüm kitabın inceleme konuları arasında yer alıyor. Tüm bu konular, yukarıda belirttiğimiz epistemolojik kavrayış içerisinde, belirli bir bütünün parçaları olarak masaya yatırılıyor. Ancak bu bütünlüğü “bozan” bir noktaya da işaret etmek gerekir. Bu aynı zamanda konuyu ele alışa içkin ve dolayısıyla yöntemsel de bir nokta. Kitap, Türkiye’de eleştirel emek/sınıf ve sosyal politika çalışmalarının gelişimi yönünde önemli bir adım olmakla birlikte, kimi eleştirilerin yöneltilmesini de gerektiriyor. Öncelikle, verili dönüştürücü programın içeriğine ve sonuçlarına odaklanıp, alanın dinamiklerini ihmal eden bir durum beliriyor. Hemen belirtelim, eksikliğe ilişkin bu tespit yazarlara da ait: “Emeği tartışmanın merkezine alırken, bu kitabın en ciddi eksikliği, kuşkusuz emeğin direniş, mücadele, boyun eğme ya da rıza gibi süreci kısıtlayan, sınırlayan ve/veya yeniden üreten gücünün tartışma dışında bırakmış olmasıdır.” (s.15)

Yöntemsel olarak dikkat çeken ve ayrı bir katkı yapacak olan nokta, sosyal politikayı, işçi sınıfının ve sosyal politikanın ilgi alanındaki toplumsal kesimlerin deneyimleri ile birlikte oluşan bir süreç olarak kavrama çabasıdır. Alan, sadece güç ilişkilerinin sonucunda oluşan düzenleme ya da düzenleme girişimlerinden, uygulamalardan, politika setlerinden değil, bunların yanında, onu var eden özgün dinamiklerden doğru da şekillenmekte, oluşmaktadır. Bu çerçevede, bu tür çalışmalarda, verili bir programın pratiğe döküldüğü bir saha/evrenin fotoğrafının yanında, alana içkin bireysel ve kolektif davranışları da içeren dinamiklerin sunulması yararlı ve yerinde olacaktır. Bunun yanı sıra, güvencesizliğin tartışıldığı, kamu personel rejiminde dönüşümün ele alındığı, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve kadın emeğini ve sendikacılık hareketini tartışan makaleler, kitabı bütünleyebilirmiş. Ayrıca, sosyal güvenlik kısmında, başı başına sosyal yardımları tartışan ayrı bir yazı anlamlı olabilirmiş. Sosyal yardımların, Türkiye’de sosyal politikanın üzerinden atlanamayacak bir alanı olduğunu düşünüyoruz.

Saydığımız, sayamadığımız ve saymak isteyip de sayamadığımız özellikleri ile “Sermayenin Adaleti”, neo-liberal evrede adaletin, emek ve sosyal politika açısından sınıf kökünü ortaya koyuyor. Ancak Türkiye değişiyor; çalışma yaşamındaki ve sosyal politikadaki dönüşümlerin neo-liberal ruhu ortadan kalkmasa da siyasal iktidarın ideolojik ve politik özellikleri tarafından baskılanıyor. Bu anlamda, siyaset ve ekonomi arasındaki ilişkide, siyaset daha fazla ön plana çıkıyor. Bu da ekonomi politiği her zamandakinden daha güçlü çağırıyor. Kitabın belirlediği çizgi, Türkiye’de geliştirilmeyi bekliyor.

SERMAYENİN ADALETİ: TÜRKİYE’DE EMEK VE SOSYAL POLİTİKA, Gamze Yücesan-Özdemir ve Ali Murat Özdemir, Dipnot Yayınları, 2008.