"Demokratik Devrim" Kavgası (Taner Timur ile Söyleşi: Kansu YILDIRIM)

2-10 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek 32. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı Prof. Dr. Taner Timur’un çalışmaları, eserleri ve yaşamı hakkında bir sergi düzenlenecek. Prof. Dr. Timur, BirGün Kitap Eki'ne verdiği röportajda Gezi direnişinin analizini yaptı

Türkiye'de Gezi süreci ile birlikte yeni bir politika tarzı veyahut mevcut politik yapıların yenilenmesi gerektiğine dair çeşitli görüşler dile getirildi. Özellikle Haziran direnişini izleyen günlerde sokağa dökülen kitlenin, forumlarda konuşan aktivistlerin söylemlerinde bu talepler, farklı biçimlerde formüle edildi. Sizce "yeni bir politika" ifadesi ne anlama gelmektedir? Sosyalist teori ve pratikte karşılık buldu mu?

Tabii bu “yeni politika” ifadesinin ne anlama geldiğini öncelikle onu formüle edenler vermeli. Ben olsam “yeni politika” yerine, “devrimci politika bugünün somut koşullarında nasıl bir içeriğe sahip olmalıdır?” şeklinde bir soru sorardım ve “yeniliği” de burada arardım. Daha klasik bir ifadeyle devrimci bir programın neler içermesi gerektiğini ve bu programın hangi strateji perspektifinde, hangi taktik ittifaklar bağlamında başarıya ulaşabileceğini sorgulardım. Bu anlamda genel bir “yeni politika” söyleminin sosyalist teori ve pratikte karşılığını bulduğu herhalde söylenemez. Fakat bu elbette Gezi direnişinin devrimci perspektifte bir katkısı olmadığı anlamına gelmez. Bugün bir “demokratik devrim” aşaması ve kavgası içinde yaşıyoruz. Bu ise mevcut sol parti, sendika, dernek ve diğer kuruluşlar bağlamında bir “demokrasi cephesi”ni gerektiriyor. İşte bence Gezi direnişi bu bakımdan son derece başarılı olmuş ve yıllardır teorik tartışmalara konu olan “demokratik cephe”yi pratikte gerçekleştirmiştir.

Tekel direnişinden bu yana en büyük toplumsal devinim diyebileceğimiz Gezi olaylarının karakterinde "anarşist ruh" vardı diyebilir miyiz? Kitle hareketleri açısından değerlendirdiğinizde öne çıkan bu "ruh" eylemcilerin sosyalist örgütlere mesafeli olmasına yol açan biri etken olabilir mi?

Baskı rejimlerine karşı demokratik direnişlerde daima bir “anarşist” uç filizlenir. Bu “ruh”, kontrol altına alınması gereken, fakat tartışma özgürlüğünü de neredeyse sınırsız kılan bir arzunun ürünüdür. Mayıs-68’in bugün hala dillerde olan esprili sloganlarına benzer sloganlara, Haziran-13 olaylarında Taksim’de de tanık olduk. Fakat sosyalistler “anarşist” olmadıkları için elbette bu eğilime karşı mesafeli durmalıdır. Mesafeli, fakat dostça.. Onlarla diyalog ve tartışma içinde, onlara “anarşizm” ile bir yere gidilemeyeceğini anlatmaya çalışarak.. Özellikle kırıp dökmelere kesinlikle karşı çıkarak.. Zaten bizdeki anarşizm, öyle geçmişi, geleneği ve kuramsal dayanakları olan bir akım değildir.

Dünya'da olduğu gibi Türkiye'de de yeni bir düzenin "öznesi" işçi sınıfı kabul edilir. Ancak Gezi ile birlikte politik iktidarı yıpratan tüm eylemlerde öne çıkan "öznenin" toplumsal sınıfsal yapıya göre işçi sınıfı olmadığı "orta sınıf", "küçük burjuvazi", hatta x,y kuşağı gibi "gençler" olduğuna ilişkin görüşler vardı. Kimi Marksist düşünürler buna itiraz etti ve ücret ve sömürü ilişkilerine göre bu kitleyi de işçi sınıfı içerisinde değerlendirdi. Sizce gerek ekonomik gerek politik-ideolojik olarak bu durum nasıl değerlendirilmeli?

Bugün tam da yapılması gereken şey, bu sınıfsal kompozisyonun ögelerini somut araştırmalarla ortaya koymaktır. Sınıfsal eşitsizliklerin en derin olduğu ülkelerden birinde yaşıyoruz. Üstelik içinde bulunduğumuz genel kriz döneminde bu farklar giderek artma eğilimi gösteriyor.

Bu ülkede Japonya’dan, İngiltere’den, Fransa’dan daha çok dolar milyarderi var ve bu sayı 2003’te 4 iken, günümüzde 44’e çıktı. AKP’nin popülist bir demagoji altında yürüttüğü sınıf politikasının sergilediği tablo budur. Bu durumda “ezilen sınıflar” başlığı altında topladığımız sınıf ve kategorileri somut veriler çerçevesinde ortaya koymalıyız. Elbette ki işçi sınıfı, öncü sınıftır. “Elveda proleterya” diyenler, sadece bol emeğe dayanan sanayi dallarını üçüncü dünyaya süren kapitalist metropollere bakıyorlar. Kaldı ki söyledikleri şey, ileri sanayi ülkeleri için de geçerli değildir. Kapitalizm, küresel bir üretim biçimidir ve bugün Asya’da, Afrika’da yüzlerce milyon köylü ve esnaf proleterleşme süreci içinde yaşıyor. Proleter demek, üretim sürecinde artı-değer yaratan işçi demektir ve üretim sadece mal değil, hizmet üretimini de kapsar. Marx, Kapital’de özel okullardaki öğretmenleri de artı-değer yaratan işçiler olarak niteliyordu. Oysa Türkiye’de ezilenler sadece işçiler değil; bunun yanı sıra yoksul köylüler, marjinalleşen esnaf tabakası, geçimini hizmet sektöründe zar zor sağlamaya çalışanlar da var. Yok olan, bütün bunları bir demokratik cephede toplama potansiyeli taşıyan güçlü bir emekçi örgütü. Bu da ancak mevcut yapıların birleşmesi ya da en azından ortak hareketiyle mümkün olabilir.

Bir de harekette “orta sınıf”ların, “genç kuşaklar”ın yeri hakkındaki tartışmadan söz ettiniz. Önce “genç”lerden başlayalım. Bir kere her devrimci harekete gençler ön saflarda katılır, bir çeşit kıvılcım rolü oynarlar; 1830 devrimlerini tablolaştıran ünlü ressam Delacroix da, merkeze genç bir öğrenciyi koymuştu. Gezi direnişi dolayısıyla en çok alıntılanan fotoğraf da ellerini havaya kaldırmış, polise meydan okuyan bir genç kızın fotoğrafı oldu. Ne var ki gençler hareketin niteliğini belirleyici bir konumda olamazlar. Dikkat ederseniz daha çok Gezi direnişini hafifsemek, onun sınırlarını çizmek isteyenler “X ya da Y kuşağını” ön plana çıkardılar. Buna karşılık “orta sınıf” Türkiye’de çok geniş bir toplumsal kategoridir. Bunun marjinalleşen kesimleri giderek artıyor; elbette ki bu harekette nicelik olarak en çok bunlar ve emekçiler vardı. Buna iktidarın “İslamlaşma” politikasından derin bir kaygı duyan orta sınıf, hatta liberal burjuvazi elemanlarını da mutlaka katmalıyız.

1980'den sonra en büyük iş bırakmalardan birisi kabul edebileceğimiz 76 günlük Tekel direnişinin meşrulaştırdığı hak mücadelesi, ekolojik ve kent hakkıyla ortaya çıkan ve daha sonra politik taleplerle sentezlenen Gezi eylemlerini ne yönde etkilemiştir? Bu eylemler Türkiye'ye eylem pratiği/kültürü kazandırmış mıdır?

Tekel direnişinin Gezi eylemlerine yol açan birikime herhalde katkısı olmuştur; fakat bu katkının somut olarak ne olduğu ancak ampirik araştırmalarla, anketlerle ortaya konulabilir. Türkiye’ye “eylem pratiği/kültürü”nü kazandırmak için sanıyorum, günümüz koşullarına uygun, yeni bir “devrimci militan” tipi üzerinde düşünüp tartışmalıyız. Bugünkü koşullarda örneğin Lenin’in “Ne Yapmalı?” eserindeki örgüt ve çalışma koşulları çoktan geçerliliğini kaybetmiş bulunuyor. Lenin illegal koşullarda, büyük bir gizlilik içinde ve iletişim olanaklarının son derece sınırlı olduğu koşullarda “Ne Yapmalı?” diye sormuştu. Bu koşullarda parti merkez yönetiminin de, kolayca tespit edilemesinler diye, ancak “on kadar” devrimciden oluşmasını önermişti. Bugün, baskılar altında da olsa, legal çalışma koşulları var, partiler var, seçim var; üstelik büyük bir “iletişim devrimi” yaşıyoruz. Egemen sınıflar kendi yarattıkları teknolojik olanakları iletişim alanında da çok etkili bir şekilde kullanmasını biliyorlar. “Yeni militanlık” şekli de bu olanakların devrimciler tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkmalıdır. Basit bir örnek: Nasıl firmalar, bankalar, reklam ajansları “özel mesaj”larıyla evlerimize kadar giriyorsa, “koruma” altındaki işyerlerine giremeyen devrimciler de, “özel mesaj”larıyla emekçilerin evlerine girebilir. Onlara sloganlar iletmek, yukarıdan akıl vermek için değil; ortak değerleri paylaşmak, yardımlaşmak ve yeni bir dünya yolunda birlikte kavga vermek için...

Sınırları Zorlayan Öyküler (Başak BAYSALLI)


Sinema alanında kısa film çalışmalarıyla tanınan Deniz Tarsus’un “Ayrıkotu” adlı öykü kitabı eylül ayında Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Kitap, “Ayrıkotu” ve “Öç” adlı iki bölümden oluşuyor. Öykülerin temelinde var olan doğa-insan çatışması farklı bir dünyada, zor bir atmosferde okurun karşısına çıkıyor. Sanatçı, sinemada yaptığı gibi öykülerinde de kurduğu dünyada yaşayanların hikâyesini anlatıyor. Okur ise doğanın ortasına öylece bırakılan bir insanın penceresinden tanık oluyor anlatılanlara. Doğa, öykülerde mekân olmaktan çıkarak karaktere, karakterler de birer ayrıkotuna dönüşüyor. Doğaya ait her unsur, doğa-insan çatışmasını vurgulamak için metne yerleşiyor. Ve tüm öyküler bu çatışma etrafında birbirini tamamlıyor.

İlk bölüm, “Od, Döl, Lût, Göl, Ser” isimli beş öyküden oluşuyor. Okur, bu öykülerde Tarsus’un kurduğu dünyaya bir gezginin gözünden bakıyor. Yol boyunca hikâyeler dinleyen, bazen bu hikâyelere tanıklık eden, biriktirdikleriyle yola devam eden, onları başka diyarlara taşıyan bir gezginin de dahil olduğu bu dünya ayrıkotlarıyla dolu doğanın ta kendisi. Gezgin, doğayı yeniden keşfederken olağan dışı diyarlarda, insanüstü özelliklere sahip karakterlerle kendi olağan yaşamını karşılaştırarak gerçeği sorguluyor ve başka gerçeklere ulaşıyor. Ulaştığı bu gerçeklerin bir ucu, insanın olağan yaşamındaki tabulara dokunuyor. Yazar, yarattığı karakterin gözünden çıplaklık, cinsellik, şiddet, ölüm, aidiyet gibi kavramları irdeliyor. Öykülere verilen isimlerin de bu kavramlarla örtüşen anlamlara sahip olduğu görülüyor. Çıplaklık/Od, cinsellik/Döl, ölüm/Lût gibi…

Gezginin yol boyunca karşılaştığı karakterler, güvenli sınırların ötesine itilmiş ve burada yaşamayı tercih etmiş sıra dışı kişiler. Oğlunu küçükken kaynar suya düşürdüğü için, kendi bedenini de kaynar suda haşlayan ve sadece yanık insanların yaşadığı bir dünya kuran bir anne, kendini kaybedercesine kadınlarla cinsel ilişkiye giren erkekler, bir yanardağın eteklerinde ölümü bekleyen kör insanlar, topraktan kaçıp ağaçlara sığınan maymun insanlar, çığ düşecek diye korkuyla ve sessizce bir vadide bekleyenler… Hepsi birer öteki, birer ayrıkotu…

Kitabın ikinci bölümündeki öykülerde insanın kendini doğadaki en güçlü canlı olarak görmesi, yok etmenin en büyük erdem olduğuna inanması, kendi hırslarını, tutkularını ve isteklerini doğanın merkezine koyması ele alınıyor. Ve okur, insanın doğayı ve kendini yavaş yavaş yok ediş gerçeğiyle yüz yüze geliyor.

Tarsus, öykülerinde tüm bunları dile getirirken canlı, etkileyici ve çarpıcı bir üslûp kullanıyor. Betimlemelerde kullanılan sözcükler, kurulan kısa cümlelerde daha da belirgin hale geliyor. Bu durum kitabın daha ilk cümlelerinde göze çarpıyor: “Buğulu cam gibi soluğum. Ellerim bağlı. Çırpınıyorum. Ses yok. Siyahlık önümde, derimi bıçakla ayırır gibi. Ağzımda kan tadı. Paslı demir yalamışım, öyle diyor bir ses. Gözlerim doluyor. Doluyor. Yanaklarımdan akıyor. Akıyor.” Olay/durum akışında yazar tarafından tercih edilen, yer yer tek sözcükten oluşan kısa cümleler, sinema ve fotoğraf tekniğinin öykülere yansıması olarak da düşünülebilir.

Kullandığı üslûp, yarattığı karakterler ve hayal dünyasında yeniden şekillendirdiği mekânlarla sınırları zorlayan bir yazar Deniz Tarsus. “Lût” adlı öyküsünde dile getirdiği gibi: “Bir süre sonra kafamıza dank etti ki hayatımızda koyduğumuz setlerin, sınırların bazıları gereksiz. Biz de çıkardık. Arındık. Zorunlu başladığımız körebe oyununa dahil olmaya karar verdik ve bu yaşımızdan sonra çocukluk ve gençlikte yapamadığımız her şeyin üstündeki örtüyü kaldırdık.”

“Ayrıkotu”nu okumak; içimizdeki sınırları zorlamak, gizli kalanların üstündeki örtüyü kaldırmaya cesaret etmek ve körebe oyununa dahil olmak için adım atmak bir bakıma. Kurmacanın içinde insan ve doğa ile yüz yüze gelmek…

Ayrıkotu, Deniz Tarsus, Can Yayınları, Eylül 2013

Karşılaşacaklarınızdan siz sorumlusunuz! (Erk ACARER)

Ali Deniz Uslu, Girdap Balıkçısı’yla, zamanın, alışkanlıkların, insan ruhunun ve hayatın üzerine ince çentikler atıyor. Girdap Balıkçısı, deneme tarzında yazılan bir kitap olsa da aynı zamanda, şiir, roman, hikâye ve masal tadı bırakıyor okuyucuda. Kişisel ruh halinin sosyal bir algılama biçimine dönüştüğü satırlar zihinde düşündürücü ve etkisi büyük hareler açıyor.

Uslu, kalemini okuyucunun gözüne gözüne sokmadan zor olanı başarıyor. Kitabın bütününde, kâğıdın, okuyucunun ve yaşamın dilinden anlayan kelimeler bulunuyor. Satırlar kimi zaman duygusal, kimi zaman duyarlı kimi zaman sert, protest ya da anarşist bir çizgide soluk alıp veriyor. Zaman zaman ise, bir bilgelik hikâyesi gibi gülümsüyor. Girdap Balıkçısı’nı çok değerli kılan en büyük etken Uslu’nun tarzı. Yazar, kendine hiçbir kota koymaksızın ve sınırlamadan araladığı kapılarda okuyucunun da keyif almasını sağlıyor. Girdap Balıkçısı’ndaki her loş oda, bir sonrakini merak ettiren gizemli sesler ve görüntülerle dolu.

Kitap, ele avuca sığan tavrıyla ilk anda alçakgönüllü bir hissiyat yaratsa da sayfaların ilerlemesiyle birlikte daha farklı bir etki yaratıyor. Girdap Balıkçısı, bir nevi pandoranın kutusu bir nebze matruşka biblosu.

“…Hayata dönelim yüzümüzü, ıskalamış olsak da onu… Ne de olsa kaçacak yer yok, zamana sıkıştık. Masumiyetimizin katilleri yönetiyor dünyayı. Tabii bilerek, isteyerek, doğmadan öldürdüğümüz de olmuştur saflığımızı. Şiirlerin, şarkıların yerine reklam sloganları ve savaş çığırtkanlıklarının sesi alıyor uzun süredir. Tanrı da çok meşgul. Şeytan’ın işleri iyi, hatta çok iyi…”

Bir yandan edebiyatın öte yandan hayatın, yaşanmışlıkların, duyguların nabzını tutan Uslu, yeni nesil bir Michel de Montaigne etkisi bırakıyor. Kişisel tecrübelerle ortaya çıkan satırlar, son karede daha büyük, daha heyecanlı ve daha genel bir tortuya dönüşüyor. Girdap balıkçısı didaktik bir tarzın çok ötesinde yer alsa da belli oranda bir bilgelik ruhunu da içinde barındırıyor.

Girdap Balıkçısı, az kelimeyle çok iş yapan dingin bir yolculuk. Denizin ortasında bir sandal, sandaldan atılan bir olta… Denizin dibinde olan kim belli değil. Belki de yazının gücü burada. Ali Deniz Uslu, yazının gücünü iyi kullanıyor. Girdap Balıkçısı bir gecede iki kez okunan tuhaf kitaplardan biri. Uslu o kitabın kelime avcısı… Yazsa da hep okusak, hep üzerinde konuşsak ve düşünsek dediğimiz balıkçı.

“Evet, şimdi hazırsanız, köprüden önce son çıkışı isteyerek kaçırın. Gittiğiniz yerde bulacaklarınız ve karşılaşacaklarınız yalnızca sizi ilgilendirir. Keyfini çıkarın…”





GİRDAP BALIKÇISI, Ali Deniz Uslu, Yitik Ülke Yayınları, 2013.

Parada: Uykudan Sıçratıp Uyandıran Öyküler (Şükrü KELEŞ)

Juan Manuel Parada, toplumsal zemin üzerine oturan öykülerinde rüyalara ve yerel mitlere yer veren Venezuellalı yazarlardan biri. Chavez Kuşağı’nın temsilcilerinden sayılan yazarın öykülerinde Borges ve Marquez’den bildiğimiz büyülü gerçekçiliğin izini sürmek mümkün. Parada, toplumcu anlatılara yaslanan öykülerinde kendi özgün sesinin peşine düşmesiyle ayrıcalıklı bir konumu hak ediyor. Yazarın Venezuella edebiyatından dilimize çevrilen ilk kitabı olan “İşgal ve Diğer Öyküler”, kısa öykücülüğün sınırlarını zorluyor.

Üç bölümden oluşan kitabında Parada, “İşgal” başlığını verdiği ilk bölümde, birbirinin içine geçip birbirini bütünleyen beş öyküyle güçlü bir başlangıç yapıyor. Bu bölümde yazar, çiftlik sahiplerine karşı direnen köylülerin yaşamlarındaki ayrıntılara sızıyor. Çiftlik sahiplerinin ele geçirdiği arsalara karşı kendi toprağını savunan çiftçiler, çiftlik sahipleri tarafından yönlendirilen cinayetler ilk bölümü oluşturan öykülerde ele alınan konular arasında.

İşgal bölümünde Parada’nın öykü kişilerinin hemen hepsi politiktir. İlk öyküde karşılaştığımız kimi kişiler, diğer öykülerde kendi hikâyelerini sırtlanıp gelir, konuyu derinleştirip genişletirler. Çeşitlenen seslerin geçmişi hatırlamaları sonucunda anlatıların tarihsel boyutunun kökenini sürmek için de bir yol açılır. Sözgelimi Elias adlı öyküde, düşündüklerinin temelini babasının attığını bilen ana karakter Elias, bir anlığına keder ve saygı ile babasını hatırlar. Babası iyice hastalanıp kamburu çıkıncaya dek çalışmış, çalışacak gücü kalmadığında ise eve gidip dinlenmesi ve ailesiyle ilgilenmesi için izin verilmiştir ona. Elias’ın anlaşılmaz bulduğu şey, babasının nasıl olup da bu kadar itaatkâr olabildiğidir. Parada, bölgedeki asıl sorunun geçmişte olduğu gibi bugün de teslimiyet olduğuna dikkat çeker. Bir diğer öyküde ise elleri sarımsak kokan, yemek yaparken şarkı mırıldanan geniş kalçalı ve sırtı dik siyahi bir kadının, Calistra’nın, yaşamına tanıklık ederiz. Kök salmak için mücadele eden Calistra’nın çevresindeki herkes toprağını satıp gider; o ise yaşadığı yer her ne kadar çorak da olsa toprağını satmayacak, direnecektir, direnir de. Calistra’nın varlığı çevresindeki yakın dostları için başlı başına tutkunun da bir kaynağıdır, özellikle açılış öyküsünde okuduğumuz Elias için.

Bir tür olarak kısa öykünün belirgin özelliklerinden biri öykü kişilerinin içe dönük sorgulamalarıdır. Örneğin Avrupa’dan dönüşünden itibaren köylü direnişleriyle ilgilenen Numas, giderek güçlenen Zapata hareketini yazacağı romanın merkezine koymayı düşünmektedir. Zapata ile güncel sorunlar hakkında görüşür; bu görüşmenin sonunda yazmayı düşündüğü romanlarla insanlara yardım edip edemeyeceğini sorguladığı pasajlar dikkat çekicidir. Numas bir gün yakalanıp hücreye kapatılır, daha önce hiç olmadığı kadar kendine çekildiği anlarda roman yazma tutkusu üzerine yeniden düşünür.

İlk bölümde altını çizmek istediğim diğer bir nokta ise, inanç. İnancı, dış dünyayı kavrama biçimi olarak ele alan Parada, halkın inançlarını toplumsal kabullerle, benimsemelerle öykülerin içine yerleştirir. İnançların katı bir biçimde sosyal bir norm haline gelerek insan yaşamını kilitlemesini, Numas’ın tozlu yolda arabasıyla giderken bir kadınla karşılaşması pasajında başarıyla verir. Özetlemeye çalışayım: Numas arabayı durdurur. Yolda gördüğü kadın, umudu tükenmiş, acı çeker bir halde ona bakar, kızım ölüyor, der ve kızını kucağına bastırır. Nesi var, diye sorar Numas genç kadına. Kadın, nazar değdi, üç gündür ağlıyor, der. Oysa küçük kızın bir yerinin ağrıdığı açıktır, doktora gitmek için ısrar eder, ama kadın, yolda giderken nazarı ücretsiz kaldıran bir kadından bahseder sürekli. Bu konuşmayı burada bırakalım, bu kadının ve hasta bebeğin hikâyesi ilk bölümün son öyküsü olan Rufina’da tamamlanır.

İkinci bölümde yer alan on iki öyküde fantastik unsurlar ön plana çıkar. Fantastik yaklaşımı kendine özgü bir doğallıkla birleştirmeyi başaran Parada, okuyucuyu çok şaşırtmadan toplumsal sorunların karmaşıklığını kısacık cümlelerle dile döker. Örneğin Ustura Nene, üvey babasının zorlamasıyla kaset satarak para kazanmak zorunda kalan Nene ile sokakta yaşayan arkadaşı Mono arasındaki gerilimli ilişki üzerine kurulu bir öyküdür. Nene, üvey babasının baskısından nefes alamadığı bir an, polislerin öldürdüğü öz babasının ona verdiği kâğıttan gemiyi akıntıya bırakır, gemi yelken açar ve babasını aramak için yola çıkar. Nene, Mono’dan korkar, korkar ama ondan da kendini kurtaramaz bir türlü. Nene, uyuşturucu bağımlısı olan arkadaşına ne kadar saygı duyarsa o kadar tekme tokat karşılık görür. Burada keselim, Nene’yi öykünün sonunda trajik bir sürpriz beklediğini bilin isterim.

Bu bölümde bahsetmek istediğim diğer bir öykü de Günah. Bu öyküde anlatıcı, Julian’ın ikiz kardeşi Rosendo’yu boynuna ip geçirilmiş bir halde ölü bulduğu sabahtan başlayarak, yedi yıl sonrasına kadar taşır yaşanılanları. Olayın geçtiği Cuzco denilen yer, kırk yıldır kimsenin ölmediği küçük bir kasabadır. Kasabanın müzmin bekârları olan siyah kalın bıyıklı, uzun ve yapılı tipler olan ikiz kardeşlerden daha yakışıklı hiç kimse yoktur bu bölgede. İkizlerden biri öldükten sonra annelerinin aslında büyücü olduğu ve ruhunu şeytana sattığı söylenir. Kasabanın ilgisi geriye kalan ikizin tuhaf hallerine döner, kulaktan kulağa yapılan dedikodular komşu kasabalara dek yayılır. Parada, çok geniş bir zaman aralığını ve karmaşık olay örgüsünü bu kısa öyküde sıkıca dokuyabilmiştir. Zaman zaman ironinin eşlik ettiği dil, Günah’ta o kadar iyi işliyor ki, öykü sonuna kadar canlılığını koruyabiliyor.

Kitabın son bölümünde yer alan çok kısa öykülerde ise Parada, gündelik yaşama ilişkin saptamaları olabildiğince sade bir dille aktarmayı deniyor, bunda da açıkça başarılı oluyor. Örneğin, Genç Şairin Kayıp Sesi öyküsünde bir öğretmenin “İç sesinizi bulmalısınız,” öğüdü üzerine kendi sesini arayan genç yazar, o sesi nerede bulacağı üzerine düşünür. Düşünür ve sonunda kendi sesinin daha çok aşk sözcüklerinde ya da kurulan müstehcen cümlelerde gezindiğini keşfeder.

Olur da, haksızlıklara uğrayıp kendinize olan güveninizi yitirir ve bir gün yalnız kalırsanız, Parada, sorunun çözümünü haksızlıklara karşı mücadele etmek amacıyla birleşen insanların yaşantılarında, tutkularında bulabileceğinizi anlatıyor. Başka bir coğrafyadan, dilden ve başka bir sesten konuşan Parada’nın öyküleri, salt bu nedenle bile okunası.

İŞGAL VE DİĞER ÖYKÜLER, Juan Manuel Parada, Çev. Berna Talun Üğüten, Alakarga Yayınları, 2013.

Egemenliğin Çıplaklığı (Önder ÖZDEN)

Homo Sacer serisinin ikinci cildi – henüz Türkçe ’ye kazandırılmamış – olan The Kingdom and The Glory’ye, Giorgio Agamben, şu savla başlar: birbiriyle işlevsel olarak bağlı olan iki politik paradigma, politik teoloji ve ekonomik teoloji, Hıristiyan Teolojisinin ürünüdür ve oradan devşirilmiştir. Politik teoloji aşkın egemen iktidarı tek bir Tanrı’da cisimleştirirken; ilahi ve dünyevi hayatın içkin bir düzenlemesi olarak anlaşılan ekonomik teoloji, aşkınlığın yerine oikonomia’yı koyar. Siyaset felsefesi ve modern egemenlik teorisi birinci paradigmadan gelişirken; yönetim ve ekonominin sosyal yaşamın her yanındaki zaferi ile karakterize olan biyopolitika ikincisinden türemiştir. Agamben için, ekonomik paradigma teolojinin içkin bir unsurudur. Çünkü teolojinin kendisi baştan itibaren “ekonomik”ti ve basitçe ekonomi, teolojik paradigmanın sekülerleşmiş hali olarak değerlendirilemez. Buradan bakınca tarih politik değil baştan itibaren “idari” ve “yönetsel” bir problemdir, ekonomik teolojinin mantıksal sonucudur.

Ekonomik ilişkiyi, Agamben Aristoteles’le referansla, idari bir paradigma olarak anlamlandırır, epistemolojik değil. Başka bir anlatımla o belirli bir etkinlik olarak kurallar sistemine bağlı değildir ve deyim yerindeyse bir bilim oluşturmaz. Bu etkinlik, hanenin farklı bölümlerindeki işlevsel düzeni ve spesifik zamanda belirli problemlerle ilgili kararları işaret eder. Agamben oikonomia’yi, işlevsel bir organizasyonun ifadesi olarak algılar. Batı Düşüncesi teolojinin süzgecinden geçerken bu ekonomik paradigmayı bağrında taşıyarak gelişmiştir. Agamben’e göre mesiyanik topluluk politik terimlerle değil oikonomik terimlerle kavranmalıdır.

Oikonomi; Teslis inancının bir paradigması olarak teknik bir kavram hüviyeti kazandı ve Agamben’in düşüncesine göre, stratejik bir operatör olarak üçlemeyi kutsal birlik fikriyle uzlaştırarak, Teslis inancının problemlerini “ekonomik” terimlerle ifade etmenin kavramsal bir aracı haline geldi. Başka ifadeyle, ekonomi ilahi varoluşu üçlemede, üçlemeyi de birlikte uyumlulaştırmanın teknik ifadesidir. Dolayısıyla, Hıristıyan tarih kavrayışı, ondan ayrılmaz bir şekilde, ekonomik paradigmanın işareti altında gelişmiştir. Ekonomik söylem, Agamben’e göre her zaman yönetimsel bir öz barındırmıştır, daha doğru bir ifade ile, ekonomi daima yönetsel, idari bir işlev anlamına gelmektedir.

Ekonominin Gizemi

Agamben’e göre, Hıristiyan teolojisi tanrılarla ilgili bir anlatı değildir; o ekonomi ve ilahi düzen, yani kendini açığa vurma, yönetme ve dünyanın korunması ile ilgilidir. Tanrı kendini bir üçlemeyle artiküle eder, ama bu “teogoni” veya bir “mitoloji” değildir; dahası, bu oikonomidir, yani, aynı zamanda ilahi yaşamın ve yaratıkların eklemlenmesi ve idaresidir. Şimdi bir gizemlilik aranacaksa bu Tanrı’nın, ilahi hayatı ve yaratıkların dünyasını düzenlerken kullandığı praksis olan ekonominin - onu teslise artiküle eden her olay üzerine saklı bir anlam veren - gizemidir. Teolojik düşünüş, tözü veya kutsalı kendi ekonomisinden ayırmakla varlık ile eylem arasında, töz ve praksis arasında bir ayrım inşa eder. Oikonomi doktrini tanrı ve yönetimi arasında bir ikilikten ortaya çıkar. Teolojik-ekonomik paradigma ve varlık ile praksis arasındaki ayrım buraya yönetimsel bir formun girmesini gerektirir. Yönetimsellik kendisini, ontoloji ile praksis arasındaki bu ayrılmayla ve bunların “ekonomik” koordinasyonu ile sunar. Yönetim; belirli bir eylem formu olarak tanımlanır, zorunlu olarak şiddeti gerektirmez ve kendini yönetilen şeylerin doğası vasıtasıyla artiküle eder. İlahi yönetim ve yaratıkların kendi kendilerini yönetmesi birleşir: yönetmek şeylerin düzenini bilmek ve onların eylemesine izin vermek anlamına gelir.

Egemenliğin “İçkinliği”, Yönetimin “Aşkınlığı”


Agamben’in ortaya koyduğu Hıristiyan teolojisinin özellikleri kabaca şöyle özetlenebilir: Öncelikle ona göre, yönetim paradigması ikiliklerin üstesinden gelebilmek (varlık/praksis, ilahi dünya/yersel dünya vs) için icat edilmiştir ve yönetim bu ikilikleri buluşturacak bir makine olarak ele alınır. Tanrısal inayet, ekonomi aracılığıyla ikilikleri uzlaştırır. İlahi makine “bir”ken kendini ikiye böler: içkin/aşkın, ilahi/dünyevi, egemen/yönetici vs ve her iki düzey birbirinden kesin olarak ayrılmaz bir biçimde içiçe girmiştir. Birinci düzey (aşkın) ikincisini (içkin) kurar ve meşrulaştırırken; ikincisi ilkinin düşüncelerini yürürlüğe koyar. Dünyanın yönetimi bu fonksiyonel ilişkiden, ikiye ayrılmadan kaynaklanır. Yönetimin eylemi tamamlayıcı bir etkinlik olarak anlaşılır. Yönetsel eylem, belli bir amaç edinmez, beraberinde bulunan eşlik eden bir etki olarak, genel yasadan ve ekonomiden kaynaklanır ve yönetsel eylem, genel ile özel arasında bir belirsizlik sunar ki işte bu onun ekonomisidir. Bu anlamıyla, aşkın hiçbir zaman içkinlik düzleminden ayrılmamıştır. İçkin düzlem aşkın düzlemin bir yansıması olarak ele alınmış ve sadece bir eylem gücü, aşkın düzlemin ifası olarak düşünülmüştür. Yönetimin eylemsel ontolojisi dolaylıdır ki bütün iktidarlar dolaylıdır ve birbirlerine vekalet ederler. Bu, iktidarın bir tözü değil ekonomisi olduğuna işaret eder. İki düzey arasındaki farklılık ve karşılıklılık yaratılmışların özgürlüğünü ihlal eden despotik bir iktidarı dışlar. Aksine, kendisini ikincil nedenlerin işlemesiyle ilan eden, yönetilenlerin özgürlüğünü varsayar.

Gerçek problem, Agamben’in anladığı anlamda, politik gizemin merkezi unsuru asla egemenlik, kral ya da yasa değildir; aksine yönetimsel aygıttır. Egemenlik ve yönetimsellik aynı oluşumun iki farklı yüzüdür ve harhangi bir merkezleri, tözleri bulunmamaktadır ve egemen ancak yönetsel pratik aracılığıyla egemen olabilmektedir. Egemenliğin bir tözü olamaz ve o her daim bir ekonomik padigma olarak, içinde barındırdığı, tözsüzlük, yani boşluk, sayesinde işler.

THE KINGDOM AND THE GLORY, Giorgio Agamben, çev: Lorenzo Ciesa, Stanford University Pres:Stanford, 2011.

Gözlerimizin Vicdanı Dile Gelirse (Murat BALKÖSE)

Richard Sennett’i tanımadan çok önceleri, içinde yaşadığım büyük Türkiye kentlerini çarpık ve itici buluyordum. Yanaşık düzen dikilmiş tek sıra apartmanlar, çarpık sokaklar, biz insanların yaşamlarını kısıtlayan unsurlardı. Kentte soluk alamıyor, görsel anlamda boğuluyorduk. Bu yapılar neleri gözeterek yapılmışlardı. Peki bu yüksek apartmanlarda kimler yaşıyorlardı? Bu insanlar şu anda neler yapıyorlar ve ne düşünüyorlardı? Beraber aynı mekanları paylaştığım bu insanların benimle ilişkisi neydi?

İlerleyen yıllarda bu soruların yanıtlarını araştırmaya başladım. Mimarlık ve kent ile ilgili kitaplar okudum. Karakter Aşınması kitabıyla dünyanın dikkatini çeken sosyolog Richard Sennett’in Gözün Vicdanı kitabı, araştırdığım bu konuları “Kentin tasarımı ve toplumsal yaşam” alt başlığıyla sunuyordu. Kitabın giriş bölümünü okurken Sennett’in oluşturduğu izlek ile kendi sorularım arasında bağlantı kurdum.

Sennett’e göre içinde yaşadığımız modern kentler kimliksizdir. Mekanların ve yapıların tasarımları bir tiyatro sahnesine benzer. Ona göre günümüzün modern kentleri bir turizm sahnesini ya da tüketim sahnesini andırır. Kentleri oluşturan mimari ise kişiliksiz, nötralize edici, sosyal iletişim olanaklarını kaldıran bir içeriğe sahiptir. Peki kent insanları bu kişiliksiz “mizansene” neden tahammül ediyorlardı? Sennett’e göre ekonomik ve demografik şartların ötesinde bunun ruhsal bir açıklaması vardır. Gözün Vicdanı’nda Sennett bu içe kapanmanın izlerini sürer.

Sennett insanların kent üzerindeki yaşama biçimlerini ve egemen dünya görüşlerini anlamaya çalışır. Örneğin, Roma’nın kent planlarını takip eden günümüz Amerikan kentlerinin ızgara planlarının arkasında yer alan düşünce yapılarını açıklar. Izgara algılayışı plancıların doğal fiziksel şartları dahi görmezden gelerek uyguladıkları bir plan haline gelmiştir. Nehirler ve dağlar dahil dik kesilecek şekilde şehir planına dahil edilir. Bu boyutuyla ızgara doğayı yok eder, şehrin doğayı gözeterek sağlayabileceği estetik güzelliği engeller. Sennett içinde yaşamak zorunda olanlara boyun eğdiren bu kent planı yaklaşımının arkasındaki Protestan ahlâk anlayışını irdeler. Ona göre Amerika’nın sonsuzluğunu evcilleştirebilecek tek düzenleme biçimi vardır o da sonsuz sınırsız bir ızgaradır.

İnsanların, ilişkileri görme ve değerlendirme yeteneklerini körelten ızgara mekanları başkalarına hükmetme ve boyun eğdirmektedir. Protestan ahlâkının ürettiği ruhsal yalıtılmışlık, içe dönüklük dışarısı ile olan ilginin yitirilmesi anlamına gelir. Esas mücadelenin iç dünyada gerçekleştiği bu evrende dışarıdaki hiçbir şeyin önemi yoktur. Protestan bireyleri dünyaya karşı pasiftirler. Dolayısı ile bu algılayışın inşa edeceği mekanlar monoton olacaklardır.

Sennett’e göre günümüz kentlerindeki nesneler ahlâki değerler üretebilecek tasarımlara sahip değildirler. Bu algılayışın değişimi sağlayabilecek önerilerde bulunmak amacıyla medeniyet tarihini araştırır.

16. yüzyılda Papa V. Sixtius’un hacıların tavafı için Roma’ya diktirdiği dikilitaşları, İngiltere’nin tarihi Bath şehrinde 18. yüzyılda yapılan ve kentten kıra açılmanın güzel bir örneğini oluşturan Kraliyet Tacı Konutlarını (Royal Crescent), Rönesans mimarı Sebastiano Serlio’nun perspektif üzerinden geliştirdiği komik ve trajik sahne teorilerini inceler. Rönesans’ın aydınlanmasını olumlarken, onun devamı sayılabilecek, insana yabancılaşan 20. yüzyıl modern mimarisini sorgular. Bana göre Türkiye’deki TOKİ konutlarının da fikir babası sayılabilecek mimar Le Corbusier’in Paris için geliştirdiği Plan Voisin adı verilen toplu konut projesini eleştirir. 1925’te geliştirilen bu proje her şeyden kopuk ve nötr kentin simgesidir. Modern kent kendini sanat eserlerinde ve düşünürlerin yapıtlarında gösterir. Sennett, bu yapıtlarda yer alan alan kenti, içinde barındırdığı çelişkileri ile beraber çözümler.

Sennett, plastik bardaklarda kahvelerini yudumlarken büyük camların arkasından kenti uzaktan izleyen şehir planlamacılarına ve mimarlara seslenir. Kent mekanlarının kendi kimliğini kendisinin bulabileceği özgür ve esnek mekanların yaratılabileceğini savunur. Farklı kültürel ve tarihsel köklerden gelen, farklı yaş gruplarından insanların nasıl ve ne ölçüde birbiri ile ilişkiye geçebileceğini konusunda düşünür. Yaşadığı kentlerden biri olan kozmopolit New York sokaklarında yürüyerek, birbiriyle ilgisiz sayılabilecek insanların nerede ve nasıl etkileşime geçtiğini ve nasıl yeni yaşam biçimleri geliştirdiklerini keşfeder.

Gezi Parkı işgal edilip yeni bir yaşam tasarımının olanakları ortaya çıktığında Sennett’in bahsettiği “kendi kimliğini oluşturan mekanlar” kavramını zihnim hafızamdan çağırdı. Bana kalırsa bu parkta hayata geçen yaşam, tam da Sennett’in bahsettiği şekilde, özgür ve birbirleriyle etkileşen insanların kuracağı yeni bir dünyanın nüvesini oluşturmuştu. Sıradan insanlar hayatlarında yaratılan baskılara ve kısıtlara bir park üzerinden direnmeye karar vermişlerdi. Bu parkın ya da kentlerde benzer sahnelere konu olan diğer mekanların polis marifetiyle tahliye edilmesinin bana kalırsa artık çok bir önemi yok. Şu anda Türkiye kentlerinin bireyleri kente ve yaşamlarına dair önemli soruları cesur bir şekilde sorabiliyor ve özgür geleceklerini kurmak için birbiriyle tartışıyorlar.

Gözün Vicdanı kitabını okurken her bölümde kısa bir mola verip, referans verilen mimari yapıları ve sanat eserlerini inceleme gereğini hissettim. Bunun için internette araştırma yaptım, aldığım notları bulduğum görsellerle birleştirdim. Bulduklarımı yakın çevremle paylaştım ve farklı görüşler almaya çalıştım. Okumamı zenginleştiren bu metodu kitabın yeni okurlarına önermek istiyorum.

Beraber yeni bir dünya tasarlayabilmemiz için gözlerimize ve vicdanlarımıza ihtiyacımız var. Bu unsurların yanı sıra kente, topluma ve mimarlığa dair yeni bilgilere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sennett’in Gözün Vicdanı yapıtının, dönüp tekrar okuyabileceğimiz, kent mekanlarını yeniden yorumlamamıza ve yaratmamıza katkı sağlayabilecek önemli referans kitaplarından biri olabileceği inancını taşıyorum.


Richard Sennett, Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, çev. Süha Sertabiboğlu & Can Kurultay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Tersine Pharmakos (Melike UZUN)

Terry Eagleton “Thomas Mann’in Kirpisi” makalesinde Antik çağ Yunanistan’ındaki günah keçisi (pharmakos) geleneğinden söz eder. Yıl boyunca biriken kirlilikten kurtulmak için seçilen iki kişidir günah keçisi. Thargelia şenliğinde bu kişiler kentin sokaklarında teşhir edilir, üreme organlarına vurulur ve öldürülür. Pharmakos sembolik düzeyde topluluğun suçunu yüklenir ve bu şekilde arınmayı sağlar. Günah keçileri toplumsal hiyerarşinin en alt kesimlerinden seçilse de Eagleton bu söylenenlerin hemen arkasından şunu ekler : “Topluluğu bu şekilde temsil etme ve günahlarından kurtarma gücüne sahip olması yönüyle pharmakos tersine çevrilmiş bir kral figürüdür.”

Thomas Mann’in Nisan ayında Can Yayınları’ndan Şeyda Öztürk’ün çevirisiyle yayınlanan Majesteleri Kral adlı romanındaki başkahraman veliaht, bir kralın kimi zaman tersine çevrilmiş pharmakos olabileceğini düşündürüyor.

Klaus Heinrich bir ülkenin ikinci veliahtı olarak doğar. Ancak, bir eli diğerinden küçüktür ve gelişmeyecektir. Bu, bir ülkenin kralı olacak biri için ağır bir yük, acı çekme nedenidir. Kral, baba Johann Albrecht oğlu Klaus Heinrich doğduğunda şöyle der : “Ne büyük engel! Ne büyük ayak bağı! Sürekli dünya karşısında cesur duruşunu korumak zorunda olacak. Bu gerçeği yavaş yavaş sızdırmalıyız ki halkın karşısına ilk çıkışında büyük şok yaşanmasın. Hayır, henüz buna alışamadım. Tek elli bir prens.” Bu, bir kehaneti anımsatır. Yüzyıldır söylenen bir kehanettir bu: Tek elli bir prens, ülkeye alışılmadık vaatler, refah getirecektir.

Klaus Henrich, gerçekten de ömrü boyunca sağ elini halktan, görüştüğü insanlardan saklamak zorunda kalır. Bu durum beraberinde konumunu, yaptıklarının, yaşadıklarının anlamını sorgulamayı da getirir. Bir yandan yalnızlığının farkına varıp “halk”la iletişim kurmaya çalışmanın bir yandan bunun imkansızlığını fark etmenin acısıyla kıvranırken kendisine “çıkış yolu” buluverir. Ancak, bu çıkış “grandük” olmanın yerinden oynatılamaz ağırlığı yüzünden kapalıdır. Majesteleri Kral Klaus Henrich’den beklenen, istediği gibi davranması değil, ülkesi ve halkı için kendisini feda etmesidir. Alt sınıftan bir pharmakosla Grandük’ün ters özdeşliği bu “kendini feda etme/kurban olma” üzerine kuruludur.

Majesteleri Kral, bir bakıma “kurban verme/olma” kültürünün olumsuzlanmasıdır. Bu denli kesin bir yargıya varmak için iki neden var. Birincisi Klaus Henrich’in pek çok kişinin ve çok değer verdiği öğretmeni Doktor Überbein’ın “yüce görev”i yerine getiremeyeceği uyarısının tam tersini gerçekleştirmesi ve kendisi de “kurban” figürü olan Überbein’ın bu öngörüsünde haksız çıkması. Sonuçta, kurban olmayı, günah keçisi olmayı reddeden Klaus’un halkını refaha kavuşturup onların saygısına eskisinden daha çok ulaşması. İkincisi ise Überbein’ın yaşamı.

Romanın düşünce dokusunda Klaus Henrich’in öğretmeni Überbein’la diyaloglar önemli yer tutar. Überbein, öğrencilerini koruyormuş gibi görünse de kesin ve net mesafesi, savunduğu düşüncelerle devletin aklıdır. Klaus Henrich kral olarak kendi varlığını sorgularken Überbein şöyle der: “Temsil etmek, doğal olarak ki salt var olmaktan daha fazlasıdır ve ondan daha yücedir Klaus Henrich – işte bu yüzden insanlar size ‘majesteleri’ diyor.”

Überbein yaşamını kendini “feda etme” üzerine kurmuştur. Ama onun günah keçisi olduğu söylenemez. Çünkü, kurban olma durumunu sonradan bir çeşit “iktidar”a dönüştürmüştür. Yaşamının dönüm noktasında istediğini değil başkaları adına “ideal olan”ı eylemiş, katı bir ahlakçılık ve işindeki başarı üzerine kurmuştur hayatını. Klaus Henrich için dönüm noktası olacak durumda ona da aynısını yapmasını öğütler. Pek çok kişi gibi Überbein da kraldan, ülkesi için yaşamını, isteklerini, mutluluğunu feda etmesini, toplumun huzursuz olmaması, düzenin bozulmaması için bir günah keçisi gibi davranmasını ister. Romanın “kurban verme/olma” kültürünün olumsuzlanması, kralın seçimini netleştirdiği gün, Überbein’den gelen haberle pekiştirilir. Talihsizliğin kader olmadığı, bireyin seçimleriyle ilgili olduğu, toplum adına “kendi”nden vazgeçişin kader olmadığı, günah keçisi olmak istemeyenlerin buna karşı koyabileceği, olayların çözümünde güçlü bir düşünce olarak önümüzde durur. Çünkü, Majesteleri Kral çok karşı çıkılmasına karşın, büyükannesi Kızılderili olan ve soylu olmayan Spoelmann’la evlenir. Tam da evlendiği gün aldığı haber çarpıcıdır: “Ama aynı gün Eremitage’a Raoul Überbein’ın intihar ettiği haberi geldi.” Kendini feda edişini iktidara dönüştüren Überbein, Majesteleri Kral’ın kendi seçimini gerçekleştirdiği gün intihar eder. Bir masal gibi “yanlış” davrananın sonu ölüm olurken “doğru” davranan muradına erer. İşte bu yüzden “günah keçisi” yaratan topluma sunulan bir anti-tezdir bu roman.

Günahkar toplum günah keçisini yaratır mutlaka, bu yüzden yalansız bir ülke dileyelim, yoksa günah keçisi olmamız işten bile değil.

Tatlı Şiddet, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları



Majesteleri Kral, Thomas Mann, Can

İğneyle Kuyu Kazanların Hikâyesi (Uğur DEMİRHANLI)

Her hayatın anlatmaya ve okumaya/dinlemeye değer bir hikâyesi vardır. Bu açıdan, hayat hikâyelerimizin paylaşılamadan maziye karışması gerçek bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Hayat hikâyelerimiz büyük çoğunlukla aile çevresi, eş dost arasında ve sözel olarak kalır ve buna bağlı olarak da anı/biyografi/otobiyografi türündeki kitaplar ülkemizde yeterince yaygın değildir. Son yıllarda popüler olan yeni yetme popçu Justin Bieber’ın dahi, daha 20 yaşına bile basmadan bir biyografisinin yayınlandığını düşünecek olursak, bizim pek de kendimizi anlatmaya hevesli bir toplum olmadığımızı anlayabiliriz.

Buna rağmen, siyasi biyografiler, özellikle sosyalist soldan insanların kaleme aldığı ya da anlattığı hayat hikâyeleri son yıllarda artış göstermiş ve tür içinde bir ağırlık kazanmıştır. Türün şahikası, Gün Zileli’nin beş cilde yayılan ve hem politik hem de özel hayatını tüm açıklığıyla okuyucuya açtığı kitaplarıdır. TÜSTAV Yayınları da özellikle “partili gelenekten” birçok sosyalistin anı ve otobiyografisini yayınlayarak bu alanda büyük bir hizmet vermektedir. İletişim, Kalkedon, Dipnot, Ozan Yayınları da bu tarz kitapları basmayı yıllardır sürdürerek birçok sosyalistin hayat hikâyesinin unutulmasının önüne geçmiştir.

Bu türden kitapların arasına geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi. Ayrıntı Yayınları, “Yakın Tarih” dizisi içinde İlbay Kahraman’ın Sedat Göçmen’le gerçekleştirdiği uzun söyleşinin kitabını “Fırtınalı Denizin Yolcuları” ismiyle yayınladı. Sedat Göçmen, Devrimci Yol hareketinin Karadeniz bölge sorumluluğunu yapmış, 60’ların sonundan 80’lerin başına kadar aralıksız süren aktif devrimcilik hayatını halkının kurtuluş mücadelesine adamış önemli bir sosyalist. Bu devrimci hayatın politik bağlamdaki biyografisi olarak da tanımlayabiliriz bu kitabı.

Kırklareli’nden Artvin’e Uzanan Yol

Kırklareli’nde yoksul bir köy çocuğu olarak dünyaya gelen Göçmen, yetişme koşulları ve aile yapısını, köy hayatı ve sosyal ilişkiler içinde son derece gerçekçi biçimde anlatmış. Okuma sevgisini, öğretmen okulu yıllarını ve köy öğretmenliği sürecini okurken ülkenin 12 Mart’a doğru evrilen koşullarının taşradaki yansımasını da canlı biçimde görebiliyorsunuz. Göçmen, 12 Mart sonrası Ankara’da başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi yıllarını ise yeniden başlayan gençlik örgütlenmesi ve mücadelesinin gelişimiyle paralel olarak anlatıyor. Faşist saldırılar ve buna karşı verilen mücadeleyi, Devrimci Gençlik dergisinin çıkışı ve Devrimci Yol’a uzanan süreci, eylemlere ve eylemcilere ait renkli anekdotları da içererek ilerleyen kitap, “Fırtınalı Deniz” ve “Yolcuları” bahsine geldiğinde asıl yatağına kavuşarak, Zonguldak’tan Artvin’e uzanıp güldür güldür akan bir nehre dönüşüyor.

Sedat Göçmen’in 1977 sonbaharında Devrimci Yol örgütlenmesini kurmak için Zonguldak’tan başlayan Karadeniz macerası, bölgenin il, ilçe ve neredeyse tüm köylerini de kapsayan gerçek bir iğneyle kuyu kazma hikâyesi aslında. Solun belli bir altyapısının bulunduğu ama bölünmüşlük ve kafa karışıklığının negatif etkilerinin belirleyici olduğu bir konjonktürde, gittikçe artan faşist saldırılara karşı aktif bir direniş hattı örgütleyen Devrimci Yol hareketinin Karadeniz bölgesinde sıfırdan yaratılışının hikâyesi. Günümüzün iletişim olanaklarını, cep telefonunu ve interneti düşünecek olursak, insanların yoldaşlarının ölümünü ertesi gün gazetelerde öğrenebildiği bir dönemde, neredeyse tüm bir coğrafyada yaygınlık sağlayabilmenin nasıl bir motivasyon ve mücadele gerektirdiği daha net anlaşılabilir.

Kitap neredeyse yüzlerce devrimciyi anarak, onların mücadele içindeki yer ve sorumluluklarını atlamadan, oldukça renkli ve başarılı bir Karadeniz yolculuğuna çıkarıyor bizi. Bu yolculukta Terzi Fikri ve Fatsa kuşkusuz önemli bir yer tutsa da, Devrimci Yol’un bölgedeki etkinliği tüm artı ve eksileriyle, belli bir güce ulaşılamayan yerler de dürüstlükle belirtilerek bahsediliyor.

Sedat Göçmen’in keskin hafızası hayranlık verici ama asıl etkileyici olan Karadeniz bölgesi hakkındaki bilgi dağarcığının genişliği. Hangi ürünün nerede ve nasıl yetiştiğinden tutun da, demografik bilgilere kadar geniş bir dağarcık bu. Bu hiç kuşkusuz o dönemde yöreyi tanımak adına verilen emeğin de doğrudan bir sonucu.

Halk İçin, Halkla Beraber

Politik faaliyete kaynaklık eden teorik içerikli sosyoekonomik ön çalışmanın hayattan kopuk yapılmadığında, nasıl etkili bir silaha dönüştüğünü kitapta çok detaylı bir anlatımla görebiliyoruz. İl il, ilçe ilçe halkın temel sorunları ve geçim kaynakları hakkında kafa patlatılarak hazırlanan yerel politik programların, solun en büyük meselelerinden biri olan gündelik hayattan uzak ve içi boş slogancılığı nasıl aştığını ve devrimci-sosyalist hareketi nasıl bir gerçek alternatif haline getirdiğini okuyoruz.

Sosyalistlerin halktan ve halkın değerlerinden kopuk, elitist yabancılar olduğu yönündeki genel sağ propagandaya verilen bir cevap olarak da okunabilecek bir kitap bu. Halkın camilerini onaran, kan davalarını sona erdiren, arazi anlaşmazlıklarını çözen, mevsimlik işçilerin sorunlarıyla ilgilenen, karaborsacı ve tefecilere karşı mücadele veren devrimcilerin hikâyesi.

Siyasal anı kitaplarında, üstünden uzun bir zaman geçmiş bir dönemi ve aktörlerini objektiflikten uzak bir biçimde değerlendirme ve güzelleme ya da karalama yapma riski vardır. Bu nedenle duygusal ve öznel bir yaklaşımdan olabildiğince kaçınarak nasıl bir sonuç çıkarılabileceği üzerinde düşünmek gerekir. “Fırtınalı Denizin Yolcuları” bu açıdan “güzelleme dozu” kararında bir kitap diyebiliriz. Sedat Göçmen’in diğer sosyalist gruplar hakkında kullandığı özenli ve saygılı dil de takdire şayan.

Kitabın devamının yayınlanmasını merakla beklediğimi belirterek, sosyalist hareketimiz ve Devrimci Yol’un tarihi hakkında daha nice çalışmayı da teşvik edecek “Fırtınalı Denizin Yolcuları”nı okumanızı öneriyorum. Çünkü devrimciler öldükleri zaman değil, verdikleri kavga unutulduğu zaman kaybederler.

Fırtınalı Denizin Yolcuları: Sedat Göçmen Kitabı, Söyleşi: İlbay KAHRAMAN, Ayrıntı Yayınları

Rojda, Ariélle, Silvia ya da Aşk (Ayşegül TÖZEREN)

Özcan Karabulut, 70’lerin sonlarında devrimci hareketin içinde edebiyatla tanışan ve bu tanışmanın izlerini yazarlık serüveni boyunca taşıyan bir isim. Karabulut, Belki de Kaybeden Zaman, Baştan Sona Yalnızlık, Hüzünle Bazı Günler başlıklı öykü kitaplarının ardından, son öykü kitabı Aşkın Halleri’ni 2000’lerin başlarında yayımlamıştı. Pek çok farklı dile çevrilen Aşkın Halleri, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan yeni baskısıyla önümüzdeki günlerde bir kez daha okurla buluşuyor.

Aşkın Halleri hakkında yazılabilecek ilk ifade, öykülerin aşkı anlattığı… Bu, kitabı henüz eline almayan bir okur için dahi şaşırtıcı olmamalı. Bu ifadenin bir adım ötesine geçilirse, şu söylenebilir: Aşkın Halleri, aşk gibi aşkın bir duyguyu bile zorlayabilecek insan ilişkilerini öyküleştiriyor. Başka bir deyişle, Aşkın Halleri aşkı, sınırlarından başlayarak anlatıyor.

Aşkın Halleri, bir işaretler kitabı. Aşk yok, aşkın işaretleri var. Muhatabına açıklanmamış ve açıklanmayacak olan aşkın duygular, evlilik kurumu içine sıkışıp kalmış bireyler, “beni öldürmeni istiyorum,” diye başlayan ilişkiler, bağlanma sorunları, dişil olana doğaüstü güçlerin aktarımı...

Özcan Karabulut, toplumda, dolayısıyla da edebiyatımızda yerleşik olanın sınırlarını ihlal etmekten çekinmeyen bir yazar. Kitaptaki ilk öykü, Rojda, yolun yarısını çoktan geçmiş bir erkekle, üniversiteli genç bir kadın karakterin ve onun annesinin sarmal hikâyesini konu ediyor. Öykü, bizi edebiyatımızda alışık olduğumuz babalar ve oğulların dünyasından, alışık olmadığımız bir izleğe sürüklüyor: Baba-kız ilişkisine. Erkek karakteri anlatıcı olarak seçen yazar, karakteri kurarken erkeklik mitlerinden beslenmek yerine erkeklik krizlerine dokunuyor. Böylelikle, erkek adına eksik kalan yaşantının retrospektif kapatılması gibi sıradışı bir konuyu işleyen yazar, metnin iç tutarlılığını koruyor, erkek ve kadının kaygılarına, tereddütlerine konu kadar sıradışı ifadelerle yer veriyor.

Yazar, sıradışı temalarla aşkın ve öykünün sınırlarını zorlarken, toplumsal cinsiyet tuzağına da düşmüyor. Erkek ve kadın karakterlerin inşasında, toplumsal cinsiyete ilişkin rollere yer yok. Güçlü ve muzaffer erkek ‘kahramanlar’ yok, kurtarılmayı bekleyen, kurbanlaştırılmış kadın karakterler yok. Hatta erkek karakterler sanki erkek egemen bir dünyaya erkek olarak gelerek ilk günahı işlemişler gibi hiçbir hikâyede masum olamayacaklarının farkındalar. Öykülere sahicilik katan unsurlardan biri de bu.

Ütopyaya Sahip Çıkmak
Bazı görüşlere göre, aşk, üretimden uzak bir olgu olarak kabul edilebilir. Bundan dolayı, yaşamın akışını sadece ‘üretici güçler’ doğrultusunda düşünürsek, aşk, kimilerine, oyalayıcı ve gereksiz de gelebilir. Yazarın, devrimci hareketten ve örgütlü emek platformlarından geldiği düşünülürse, aşkı öyküleştirmesi bir çelişki olarak da görülebilir. Oysa Özcan Karabulut, Aşkın Halleri’nde ütopyasını yaşatmaya devam ediyor. Karakterleri toplumsal cinsiyet rollerine sığmazken, özellikle kadın karakterlerde yaşamsal olanı değiştirebilme gücü ve kararlılığı ön plana çıkıyor. Karabulut’un kadın karakterleri, birer gündelik yaşam devrimcisi. Bundan, Aşkın Halleri’ndeki kadın karakterlerde yazarın ütopyası can buluyor. Kitapta aşksa, özgürlüğün ta kendisi. Yazar, ‘Ayna Yazıları’ isimli öyküsünde ise aşkın özgürlüğün ta kendisi olamadığında aşkın da olamayışını evli bir insanın kaleminden anlatıyor. ‘Ayna Yazıları’ sen diliyle yazılmış bir uzun mektup. Yazanın kadın mı, erkek mi olduğunun ayrımına öykü boyunca varılamıyor. Toplumsal bir eleştiri niteliğine de sahip olan metin, ismiyle, adeta ‘Anlattığım senin hikâyen,’ diyor. ‘Ayna Yazıları’, bir anlamda, aynaya yazılan yazılar, yazıyı yazana da yazıyı okuyana da kendisiyle yüzleşebilme olanağı tanıyor.

‘Kont’un Köpekleri’ isimli öyküde konu sadece insanlar ve köpekler değil. Metinde bir detay olarak görünüp kaybolan ‘bağ evi’ belki de öykünün ana karakteri. Hem yitirilmiş olan, hem ulaşılmak istenen, hem de yollarından sürü halinde köpekler geçen bir uzak ada. Karabulut’un metinlerindeki berrak anlatım bazen çift anlamlılığı saklayacak kadar sahici bir kurguyu inşa etse de… Yazarın satır araları hep geçmişle, 70’li yıllarla, devrim uğruna girilmiş kavgalarla, kavgalarda yitirilenlerle dolu.

“Olanaklı Eylemler”

İktidar yapıları olanaklı eylemler üzerine kuruludur. Yazar, ‘Ariélle Adında Biri’ öyküsünde, olağanüstü güçleri olan bir kadın karakterin ‘Beni öldürmeni istiyorum,’ diye başlattığı olağanüstü bir kadın erkek ilişkisini konu ediyor. Kadına atfedilen olağanüstü ve gizli güçler, kendisini her daim egemen hisseden eril iktidarla ironik bir hesaplaşma olarak okunabilir. Ancak yazar kadın karakterini o kadar güçlendiriyor ki, anlatıcı da, yazarın kendisi de karakterden kurtulamıyor. Ölümün üzerine kurulan öykü, ölemeyişin hikâyesine dönüşüyor. Yazar, bazı karakterlerin yazan için de zorlayıcı olduğunu ve kendini dayattığını göstermek istercesine öyküyü bitiremiyor… Öykü içindeki ölümsüz Ariélle, bir sonraki öykünün başlamasıyla ölüyor: ‘Silvia’yı Sevmek’ Böylelikle yazar, öyküleri arasında bir deneylem alanı yaratmış oluyor. Aynı kitaptaki iki öykü arasında metinlerarasılık kurarak, bir öyküyü bitirerek, diğerini başlatıyor. Ayrıca Karabulut, metinlerarasılığı Dünya Edebiyatı’ndaki ünlü öykü karakterlerini kendi metinlerine taşıyarak da kuruyor. Mesela Silvia’nın Cortazar’la bir köprü kurduğu açık.

Özcan Karabulut, Aşkın Halleri’nde de, yayımlanan son metni Amida, Eğer Sana Gelemezsem isimli romanda da, henüz kitaplaşmamış öykülerinde de kadınların hikâyelerini konu ediyor. Karabulut’un metinlerinde kadınlar evlerinden sokağa çıkıyorlar, toplumsal yaşama katılıyorlar, sokakla tanışıyorlar, sokaktakilerle de… Her biri ‘bir sokağa çıkış’ öyküsü olarak okunabilecek metinler, yazarın aynı öyküde ısrar ettiğini gösteriyor.

Karabulut, öyküde ısrar ediyor, aynı öyküde ısrar ediyor. Öykülerinde metin olan aslında hep kadın. Kadın öykülerinde de ısrar edecek gibi görünüyor. Çünkü yazar, ütopyasını yaşatmaya kararlı. Edebiyatın ve yaşamın sınırlarının silikleştiği son aylarda, yazarın bu ısrarı her zamankinden daha anlamlı.

AŞKIN HALLERİ, Özcan Karabulut, Kırmızı Kedi Yayınları, 2013.

Brecht’i Benjamin ve Jameson Üzerinden Okumak (OnurKOÇYİĞİT)


Walter Benjamin, Nisan 1934’te Frankfurt Okulu’nda yaptığı, “Üretici Olarak Yazar” başlıklı konuşmasını bitirirken, şöyle söylemişti:

“[…] devrimci mücadele, kapitalizmle akıl arasında değil, kapitalizmle ploretarya arasındadır.”

Bu cümleyi hatırlatmak istedim zira bahsi geçen konuşmanın büyük bir bölümü Berthold Brecht’e ve onun sanatının nasıl bir mücadeleden beslendiği hakkındaydı. Benjamin ile Brecht, Moskova’da tanıştıklarında [1930] her ikisi de sonraki yüzyılı ve sonrasını etkileyeceklerinin farkında değillerdi. Her şeye rağmen bu iki kuramcı, büyük bir dostluk kurdular ve uzun bir süre bu dostluğa sahip çıktılar.

Brecht’i Anlamak, Benjamin’in Brecht ve onun tiyatrosuyla ilgili düşüncelerini/eleştirilerini konu edinen makalelerden oluşuyor.

Epik tiyatro ve Brechtyen yaklaşım üzerine yorumları çok önemli Benjamin’in. Brecht neredeyse bütün yaşamı boyunca epik tiyatrolar yazdı/yönetti. Bunu çok anlamlı buluyor Benjamin. Brecht gibi Marksist bir kuramcı ve yazarın da tiyatroyu yeniden biçimlendirmesi gerektiğini söylüyor. Oyuncular ve izleyicilerin, ölüler ve diriler olarak kesin bir ayrıma uğratılmasının, tiyatro tarihinden beri yapılan en büyük yanlış olduğunu da özellikle vurguluyor. Açıkçası, bugünden bakıldığında ve tiyatroların “interaktif oyun sahaları”na dönmüş olduğunu göz önünde bulundurursak, Benjamin’in haklı olmadığını söylemek imkânsız. Ancak burada Brecht’in sanata bakış açısı da son derece önemli. Brecht’in başarılı bir epik tiyatro sanatçısı olduğunu söyleyen Benjamin, epik tiyatroya şöyle bir bakış getiriyor:

“Epik rejinin [tiyatronun] en önemli görevi sahnelenen olayla sahneye koyma olayının içerdiği her şey arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Marksizmin genel eğitim programı öğretme ve öğrenme tavırları arasında işleyen bir diyalektik tarafından belirlenir. Epik tiyatroda da, benzer biçimde, sahneden gösterilen olayla, olayın gösterilme tarzı arasında sürekli bir diyalektik işlerliktedir.”

Peki nedir bu “sürekli bir diyalektik işlerlik?” Bunun kesin ve açık bir cevabından bahsetmek pek olası değil… Bunun sadece “bir” yöntem ile mümkün olamayacağını söylüyor Benjamin; birden çok ve belirsiz yöntemlerin, bir tür deneysellikle kavranabileceğinin, yani bir şekilde keşfetmek gerektiğini de ekliyor. Ancak bu belirsizliğin de kendi içinde sınırlı ve belirli ölçüde yönetime ihtiyaç duyduğu da aşikâr. Bir bakıma, Marksizmin diyalektik tarifinden ve ölçütlerinden beslenilmesi gerektiğini üstü kapalı anlatıyor. Sonuçta, Brecht de Benjamin de Marksist teoriyi kendi kuramlarından ya da sanat anlayışlarından [estetikten] uzak tutmuş yazarlar değiller.

Benjamin’in “Brecht Üzerine” makalesine girişi de onun Brecht hakkındaki düşüncelerinin kısa bir özeti gibi görünüyor. Şöyle söylüyor:

“Bertolt Brecht, anlaşılması güç bir fenomendir. Büyük edebi yeteneklerini ‘özgürce’ kullanmayı reddeder. Edebi tavrına yöneltilmiş hiçbir itham yoktur ki -arakçı, kışkırtıcı veya sabotajcı-, eğitimci, düşünür, örgütleyici, politikacı ve tiyatro yönetmeni olarak, edebi olmayan, anonim, fakat dikkat çekici çabası için bir övgü olarak kabul etmesin. Ne denirse densin bugün Brecht, yeteneklerini ne yönde kullanacağını kendine soran, ve ancak gerekliliğine inandığında kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan tek Alman yazarıdır.”

Brecht’ten bahsederken şiirlerinden ve onun şairliğinden bahsetmemek imkânsız. Her ne kadar makaleye yaptığı bu sıkı girişte Brecht’in şairliğine değinmese de yazının devamında bu konuyla yakından ilgileniyor. Marx’ın ünlü sözüne, “Die Philosophen haben die Welt nur verschieden interpretiert; es kommt aber darauf an, sie zu verändern.” [Filozoflar dünyayı farklı yorumladılar, fakat aslında esas olan onu değiştirmektir] atfen yorumluyor Brecht’in şairliğini ve diyalektiğin kaçınılmaz sonucu olarak, artık “tek şansının dünyayı değiştirmek denen zorlu süreçte yan ürün olabilme çabası” ile ilişkilendiriyor. Gerçekten de Brecht’in şiirlerindeki toplum fikri ve buna bağlı olarak gerçeklik arayışı, onun şiirlerine farklı bir açıdan bakılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Benjamin’e göre Brecht’in şiirlerini “dikkatlice” inceleyenler [komünizmi tek yanlılıkla suçlayanlar], büyük bir şaşkınlığa düşeceklerdir.

“Ev Vaazları’ndaki toplumdışı tavır, Svendborg Şiirleri’nde toplumsal bir tavra dönüşmüştür; ama bu tam bir dönme, eskiden tapınılanın şimdi ateşe atılması değildir. İki derleme arasındaki ortak noktaya dikkat çekmek gerekir. Pek çok tavırla karşılaşabileceğimiz şiirlerinde, hiç karşılaşamayacağımız bir tanesi vardır: Politik olmayan, toplum karşıtı bir tavır. Bu yorumun amacı yalnızca lirik özelliklerinden ötürü seçilmiş olan şiirlerin politik içeriklerini ortaya koymaktır.”

Jameson: Brecht ve Yöntem

Brecht hakkında düşünmekte ve üretmekte Benjamin yalnız değildir. Amerikalı Marksist kuramcı ve eleştirmen Fredric Jameson da kendisiyle pek fazla meşgul olmuştur. Brecht ve Yöntem bu çalışmaların arasında en bilinenidir. Burada bir noktayı vurgulamak gerekiyor; Jameson, bu kitabı yayınladığında tarih 1998 idi. Benjamin’in yazıları ise 1900’lü yılların ortalarına ancak varıyor. Jameson bu alanda çalışmaya devam ediyor ve aralarında -Brecht'i değerlendirmek açısından- koskoca bir II. Dünya Savaşı ve yaklaşık 50 yıl gibi faktörler var. Bu yüzden Jameson okuması, daha derinlikli ve Marksizmin Avrupa ve Amerika’daki farklılıklarını göz önünde bulundurarak yapılmalı. Her ne kadar Marksist teori, Zizek gibiler tarafından revizyonist bir çabayla yorumlanmaya kalkışma cüretiyle karşılaşsa da Jameson böyle bir eğilime sahip değil, bilakis o biçim değiştirmeye ihtiyaç duyan bir Marksizme inanmıyor.

Brecht ve Yöntem, Jameson’ın bu öngörülerle kaleme aldığı ve Brechtyen teorinin [modernitenin] uzun soluklu bir okuması niteliği taşıyan kitap, yukarıda da bahsettiğim gibi onun Marksizm anlayışından ve bunun yazarlığının ve oyunlarının sahnelenişi ile bağlantılarının kurulmasından bahsediyor.

Bu iki kitap, Brecht’i anlamaya ve derin bir okuma yapmaya başlamak isteyenler için çok iyi yol göstericiler olarak görülmeli. Ayrıca Brecht okumalarını Benjamin ve Jameson üzerinden yapmak, hem entelektüel anlamda hem de “doğru” bir bakış açısına kavuşmak/başvurmak anlamında da çok önemli. Okuyunuz, lütfen.

BRECHT’İ ANLAMAK, Walter Benjamin, çev: Haluk Barışcan, Güven Işısağ, Metis Yayınları.

BRECHT VE YÖNTEM, Fredric Jameson, çev: Gül Çağalı Güven, Habitus Kitap.

Cemal Süreya, Yayın Hayatı ve Papirüs (Burak ABATAY)

- Kaç dergi çıkardınız bugüne kadar?

- 17 Dergi batırdım. İşte Papirüs, üç kez batırdım. Türkiye Yazıları Dergisi’nin kurucusu ve yazı kurulu başkanıydım. İkinci sayıdan sonra ayrıldım. Sonra Maliye Yazıları Dergisi’ni kurduk. İkinci sayıda onlar beni tasfiye ettiler. Türk Dili Kurumu Dergisi’nin yazı kurulundaydım. Şaka bir yana ben yalnızca kendi çıkardığım dergilerin batmasından sorumluyum herhalde. (Güvercin Curnatası)

İkinci Yeni’nin ağır toplarından Cemal Süreya’nın kendi edebiyat âleminde en çok ehemmiyet gösterdiği konulardan birisi de muhakkak ki çıkarmış olduğu ya da yayımlanmasında görev aldığı dergilerdir. Ve bu dergilerin içerisinde de en önemli olanı da hiç şüphe yok ki, çıkarabilmek adına evinin eşyalarını sattığı iddia edilen Papirüs’tür. Papirüs’e geçmeden evvel Cemal Süreya’nın edebiyat hayatına ele almak gerektiğine inanıyorum.

Uzun yıllar okuma eylemiyle sürüklendiği ve şiirini bizlere geç tanıttığı fikrinde olan şair ilk olarak ilkokul yıllarında dini kitaplar ile Hz. Ali cenkleri ile haşır neşirdir. Aynı yıllarda Bilecik İlkokulu’nda iken ilk dergi çalışmaları için kolları sıvayacaktır. Dostoyevski hayranlığının oluşumu da bu yıllara denk gelir. Bu okumaların sonunda bir netice olarak da Ahmet Muhip Dıranas’ı ve onun “Kar” şiirini keşfedecektir. Kar şiiriyle birlikte de şiire doğru açtığı yelken, bu şiiri binlerce kez okuma ve hatta eşin dostun defterine okumaları için yazmasına sebep olacaktır. Şiirden etkilenişi ortaokul arkadaşı olan ve yıllar sonra evleneceği Seniha Nemli’ye yazdığı şiirlerle farklı bir boyut kazanacaktır. (Perinçek- Duruel 1995: 55)

Cemal Süreya’nın yayımladığı ilk şiiri “Şarkısı Beyaz”dır. 8 Ocak 1953’te Mülkiye dergisinin 11. sayısında çıkar. Bu şiirin yayımlanış öyküsünü şöyle anlatır:

“Herkes bende çok şiir olduğu sanısındaydı. Oysa ben umudumu, bitireceğim tek ve ilk şiire bağlamıştım. Bir tane kotarsam, ardı gelir, diyordum. Sonunda dayanamadım, üstelemeler karşısında, eksik bir çalışmamı bu kez hızlı bir elden geçirme işleminden sonra Mülkiye’ye verdim: Şarkısı-Beyaz” (Duruel 2003: 28).

ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçti
şehirler taş yürekliydi şarkısı-beyaz
insanların büyük rüyaları vardı
insanlar bir ölümle öldüler ki
sevgiler arasında şaşırıp
bir unuttular ki deme gitsin.

ben olanca kuvvetimle
halatlara asılıyorum nafile
ben ayrı düşmüşüm bir kere
ayrı düşmüşüm insanlardan.
bu yıldız tutmaz mavilikte
ne deniz ne köpük kar eder bana.

arada bir ağlamak için
onu kocaman ellerimle sevdim.
ölüm daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyaz
saçlarını kestim, şarapla ıslattım
saçlarını koynumda saklıyorum
arada bir ağlamak için.

ve suların altında mavileyin
küstah bir çalparaydı ayağını uzatmış
mes'ut hatırasına balıkların.
ve kocaman küfürleriyle sarhoş
yatardı yavaşlamış tüyleriyle
gemicilerin öldürdüğü kuş.

siraküzaya uğrayamadık
torbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyaz
benimkilerin üstünde üç tane hilal
üç tane uzun hilal vardı, upuzun
siraküza açıklarında bahanesiz bir yaz
çalkandık durduk.

Yaşantısı boyunca dergilerle süren muhabbeti zaman zaman çeşitli sebeplerden dolayı aksaklık gösterse de, hiç kesilmemiştir şairin. Üniversite yıllarında Fakülte dergisi Kazgan’ın yayın kurulu başkanı olur. Dergide “Cemasef” takma adıyla yazılar, şiirler yayımlar. (Duruel 2003: 13).

Süreya, 1958’de ilk şiir kitabı Üvercinka’yı yayımlamıştır. Kitap büyük beğeni kazanır. Edebiyatımıza yeni bir soluk getirir. En muhalif eleştirmenler bile Süreya’nın şiirsel yeteneğinden etkilenirler.Üvercinka, Süreya için “kumaşın ilk metresi”dir. Ortak görüş, bunun iyi bir kumaş olduğudur.1959’da Üvercinka, Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanır. Pazar Postası kapatıldıktan sonra kendi dergisini çıkarmaya karar verir. 1960 Ağustos ayında Papirüs’ü yayımlamaya başlar. Fakat yalnızca dört sayı çıkacaktır. 1961 Kasım ayında ise Paris’e görevli gönderilir. 1965 Nisan ayında Göçebe’yi yayımlar. Göçebe, 1966 Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanır. Altı yıllık aradan sonra Papirüs’ü tekrar çıkarmaya başlar. İkinci Papirüs serüveni Mayıs 1970’e kadar sürer. Kırk yedi sayı çıkarılan Papirüs, beş kez de özel sayı olarak yayımlanır. Bunlar: Orhan Veli, Nâzım Hikmet, Çekoslovakya’da Entelektüel Hayat, İkinci Yeni Antolojisi ve Otobiyografiler. Papirüs, sosyalist fikirlerin de savunulduğu bir dergidir. Maddî sebepler Papirüs’ün kapanmasına yol açmıştır. Süreya, memuriyete dönmek zorunda kalır. Maliye dergisinde yazılar yayımlar. Çeviriler üzerine yoğunlaşır. 1980’e değin yine farklı işlerde meşguliyetini sürdüren şair, 1980’de yeniden Papirüs’ü çıkartmaya başlar. Fakat gel gelelim ki yalnızca iki sayı çıkarabilir. Devamı gelmez. Gerekçe ise tahmin ettiğimiz gibi ekonomik sıkıntılar ve ’80 darbesidir.

1984 yılında Sevda Sözleri’ni yayımlar. Akabinde de günlüklerini Milliyet Sanat dergisinde yayımlamaya başlar. Günlüklerini 651.günden itibaren de Hürriyet Gösteri dergisinde yayımlamayı sürdürür. Çocukça dergisinde “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi” köşesinde çocuklar için yazılar yazar. 1986 yılında Saçak dergisinin Sanat ve Kültür Yöneticiliğini yapar. 1987’den itibaren 2000’e Doğru dergisinde “İzdüşümler” adı altında portreler yayımlar. Sanat ve politika çevresinden pek çok ismi değerlendirir.

Cemal Süreya’nın dergi ve gazetelerde kullandığı diğer takma isimler şunlardır: Pazar Postası ve Vatan gazetesindeki yazılarında Osman Mazlum, Ali Fakir, Dr. Suat Hüseyin; Papirüs dergisindeki şiir çevirilerinde Hasan Basri; Mülkiye dergisindeki karikatür ve desenlerinde Charles Suares; Çağrı gazetesinde Suna Gün; Su dergisinde Ali Hakir, Hüseyin Karayazı, Adil Fırat (Duruel 2003: 12-13)

Kocaman adımlar attığı ve attığı her adımda edebiyat dünyamızda yeni bir soluk getiren Süreya’nın Papirüs Dergisi için çalışmaları ve azmi, dergiyi bu denli sahiplenişi, onu irdelemek ve araştırmak için belli başlı güzel sebepleri önümüze sermekte.

Papirüs’ün çıkış süreci de cidden şaircedir. Sevgili Cemal Süreya görevde bulunduğu Paris’ten İstanbul’a dönecektir. Dönerken, Paris’te biriktirdiği para ve oradan almış olduğu Chevrolet marka arabayı da beraberinde getirir. Bu biriktirdiği para ile bir ev alma düşüncesi de varken, öte yandan dergi çıkarma fikri de Süreya’yı apayrı duygulara sürüklemiş ve bunun üzerine de dergi fikrini olgunlaştırıp var olan tüm parasıyla Papirüs için kolları sıvamıştır. Haziran 1966’da ilk sayısı çıkan dergi için Cağaloğlu'nda, Nuruosmaniye Caddesi'nin sol köşesindeki Atasaray Hanı'nın en üst katını kiralar. Edebi içeriği ile beraber dönemin sol fikirlerinin de incelendiği siyasi içeriği olan bir dergi hâline gelecektir. Öyle ki, dergi için kiraladığı ofis, bugün ismi edebiyat dünyamızın önde gelenleri olan şahsiyetlerin uğrak yeri olacağı ve sıkı sohbetlere de ev sahipliği yapacağı bir yer olmuştur. Yeni kitapların isimleri orada öğrenilir, ziyaretler orada yapılır ve tartışmalar da orada başlardı. Oldukça zor dönemlerde ve 3 kez batıp, iflas edip, yok olarak yeniden var olmuştur.



Dergiyle ilgili ekonomik süreçlerin ilki de şudur: “Cemal Süreya yanına Ülkü Tamer'i alarak dergiyi İstanbul'da da çıkarmaya karar verir. Ülkü Tamer derginin, tasarımından, kapağından sorumludur. Dergiyi hazırlamak için Cağaloğlu’ndaki hanların birinde küçük bir oda bile tutarlar ancak derginin yayımlanabilmesi için 1500 lira gerekmektedir. Ülkü Tamer ile Cemal Süreya'nın cebindeki toplam para ise 50 lira civarındadır.

Günlerden bir gün Cemal Süreya'nın yakın arkadaşı Edip (Cansever) gelir. Edip Cansever şair olmasının yanında aynı zamanda Kapalı Çarşı’da antika eşya alıp satan bir dükkan işletmektedir. Gözü yerdeki küçük halıya takılır ve ekler; "siz bu halıya basıyor musunuz? fena bir şeye benzemiyor, ortağımı gönderiyim bir baksın". Biraz sonra Edip Cansever’in ortağı Jack çıkagelir. Halıyı alır gider ve akşamüstü elemanlarından birisiyle 2000 lira yollar ve halının parasını verir, dergi basılır...”(Ülkü Tamer / Soner Yalçın Oradaydım İkinci Yeni belgeseli)

Derginin bütçeyle alakalı sıkıntıları darboğazda olmasına karşın dergiyi yeniden çıkarmak isteyen Süreya bir gün Yusuf Atılgan’a konu ile ilgili bir mektup yazar. Abonelik sistemi ve gazete ilanlarından bahsettikten sonra mektubun sonunda şu cümlelere yer verir:

“Şimdi, sevgili Yusuf Atılgan, haziran sonuna dek aşağıda ki adrese yıllık abone bedeli olan 300 lirayı yollayabilir misiniz? Ayrıca çevrenizden birkaç abone sağlayabilir misiniz? Yazı yollayabilir misiniz? O da olmadı, oturup bana her şeyden söz açan ve dergi üstüne düşüncelerinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz? Bütün bunların hep bir arada olması daha da makbulumuzdür elbet.”



Cemal Süreya, Yukarıda Fransa’dan aldığını bahsettiğim arabayı da derginin iflası sonrası yeniden düzlüğe çıkmak ve derginin yeniden yayımlanması için satmıştır.

Bin bir güçlükle yayınına devam etmiş başta Cemal Süreya’nın ve Ülkü Tamer’in inanılamayacak bir özverisiyle, ruhumuza işlemiş bir edebiyat dergisidir Papirüs. Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk, Ahmet Oktay, Muzaffer Buyrukçu, Gülten Akın, Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu ve niceleri birçok ismi rüzgarıyla bizlere sürüklemiş bir dergidir Papirüs. Tüm bu sebeplerden dolayı onları anmak, şiirleriyle bir yaşam kurmak boyun borcu olacaktır diye tahmin ediyorum.

Şairi de şiiriyle anmak gerekir. Papirüs’ü Süreya’nın kendisinden daha iyi özetleyecek biri daha yoktur ki aşağıdaki dizeleri kaleme almıştır:

“bir dergidir benim yaşamım/ bu yüzden ben ölmem/ batarım.”

Kafka’nın Anlatı Cehennemine İtilmek (Cem Kalender ile Söyleşi: Haldun ALKANAT)

İlk romanı Klan ve ikinci romanı Zamanın Unutkan Koyu’yla edebiyat dünyamızda yer edinen genç yazar Cem Kalender’in son romanı Kayıp Gergedanlar geçtiğimiz günlerde Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Üç koldan ilerleyen, farklı farklı karakterleri ile bu kolları dallara ayıran çok katmanlı bir anlatı Kalender’in romanı. Veteriner Sümer Bey ile ailesinin bir kasabaya taşınması, Sümer Bey’in eşi Suna Hanım’ın taşındıkları evin duvarlarını yükselttirmesi ve evin bahçesine bir kuyu kazdırması ile olaylar gelişmeye başlar. Sümer Bey görevli olduğu Binyayla’da bakmakla sorumlu olduğu gergedanları arar, Suna Hanım yeni evlerinde yaşamı düzenlerken, Maraş da adım adım katliama doğru yaklaşmaktadır. Kolayca özetlenmeyecek Kayıp Gergedanlar’ı bir de yazarına soralım dedik ve Cem Kalender ile görüştük. 

Öncelikle romanın girişiyle başlamak istiyorum. Veteriner Sümer Bey’in Binyayla’ya ulaşma serüveni ve köprünün girişindeki turnikeyle karşılaşması, ardından gelen bekçi ile diyalog Kafkavari bir evrene adım atıyormuşuz hissi veriyor. Sümer Bey’in Maraş Katliamı’nın gölgesinde süren yaşamının böyle bir gerçekdışılığa savrulması kaçınılmaz mıydı?

Maraş katliamı gerçeğini ancak Kafka’nın anlatı cehennemine çekersek belki biraz anlaşılır kılabiliriz diye düşündüm. Tarihte eşine pek rastlanmayan bir katliam örneği bu. Düşünün üç gün önce aynı sofrada yemek yemiş aynı kahvehanede çay içmiş aynı eşikte oturmuş, birbirlerine selam vermiş insanlar bir an geliyor ve birbirlerini boğazlıyor. Birbirini de demeyelim tek taraflı bir boğazlama ve 4-5 gün sürüyor. Nasıl gerçek olabilir şimdi bu? Belki Kafka’nın anlatı cehennemine itebilirsek…

Sümer Bey her sabah kalkıp Binyala’ya gidiyor gergedanları aramaya. Eşinin cehenneminden Binyayla’nın cehennemine sığınıyor. En azından orası biraz daha bulanık, biraz daha kafkaesk. Eşinin yaşadığı katliam trajedisindense varoluş trajedisini yaşamayı tercih ediyor.

Gurgum’un Maraş, Yafilerle Reşiler ise Alevi ve Sunniler romanda. Sizi gerçek yer ve kimlik adlarından uzaklaştıran şey neydi?

Bunu çok düşündüm. Romanın bir Alevi Sünni çatışmasını anlatan belgesel bir kitap olmasını istemedim. Mesele neydi? Kabaca, Sünnilerin Alevileri boğazlaması. “Sünniler Alevileri boğazladı” trajedisinden gitseydim vakayı ajite etmeden anlatabileceğimden emin değildim. Bunun için böyle bir anlatıma cesaret edemedim.

Orada yaşananlar çok derin çok başka. Sünniler Alevileri boğazladı öyle mi? Bu çok kalıpsal duruyor. Oradaki öldürme motivasyonu çok daha derin. Komşunun kundaktaki çocuğunu süngülemenin psikolojisi çok daha derinlerde?

Maraş Katliamı bence yakın tarihimizin en karmaşık, en kompleks olayıdır. Bu kadar kompleks bir olay kurgusal dille nasıl anlatılır? Bu ancak Kafka’nın anlatı cehennemine girdiğinde mümkün olabilirdi. Zaten kitap tek başına bir “Maraş Katliamı” kitabı da değil. Katliam kitapta üç ana damardan biri. Ki Suna Hanım’la çocukları etrafında dönen dünya katliam kadar trajik bana göre.

Felaketin gerçekliği ile kurgunun gerçekdışılığı arasındaki gerilimden beslendiğinizi söyleyebilir miyiz?


Gerçek ve gerçekdışılık. Bu terimler birbirinden ne kadar bağımsız? Sekiz aylık hamile komşusunun karnını baltayla yarıp çocuğu çıkarmak ne kadar gerçek? Ya da seksen yaşındaki bir kadının gözüne çivi saplayıp foseptik çukuruna kafa üstü atmak gerçeğin neresinde duruyor? Bunların hepsi yaşandı, sahiden yaşandı ama bize gerçekmiş gibi gelmiyor. Hani Marx diyor ya “ne gülüyorsun allattığım senin hikayen” Bu bizim hikayemiz ama yaşanmamış, gerçek değilmiş gibi davranıyoruz çünkü anlayamıyoruz.

Gerçekle gerçek dışılık arasından gidip gelen bir diğer olay da hatırlarsınız 2011’de anneleri öldükten sonra dört yetişkin kardeş bir bağ evinde intihar etmesi. Hayır ilaç filan da almıyorlar. Nasıl bir ölme motivasyonudur bu. Hepsi eğitimli tahsilli. Biri de bu ne saçmalık ben vazgeçtim demiyor. Bu da en az Maraş katliamı kadar zor anlaşılabilir bir vaka.

Ölme ve öldürme motivasyonunun beslendiği kaynak aynı değil ama birbirlerini kapsıyor. Suna Hanım ve çocuklarının hikâyesini yazarken o anne ve çocuklarının gölgesi hep evimin duvarlarındaydı.

Evet dediğiniz gibi korkunç bir gerilim var ve bu anlatıcı olarak beni besledi ama gerilimin kaynağı gerçekle gerçek dışılık arsında değil. Lacan’ın dediği gibi gerilim ilk doğduğumuz anda doğanın düzeninde kültürün düzenine geçtiğimizde en yüksek dozda veriliyordu zaten.

Suna Hanım’ın hikâyesi geçmişin trajedisiyle birleşiyor. Suna Hanım’ın anlattığı masallar da çocuklarını kendi içinde oluşan hapishaneyi evi kocaman duvarlarla çevirerek genişlettiğini söylememiz mümkün mü?

Suna Hanım “dışarıda olan her şey düşman” felsefesiyle bakıyor hayata. Kasabaya geldiğinde yaptığı ilk iş bahçe duvarını yükseltmek, çocukların dışarıyla bağını tamamen koparmak. Bu, yaşadıklarıyla ilintili. Çocukluktan gençliğe geçtiği evrede korkunç bir trajedi yaşıyor ve tamamen içine kapanıyor. Bütün dünyasını nefretle dolduruyor ve bu hep devam ediyor. Her şeyden, herkesten nefret ediyor, çocuklarının da aynı nefreti duyması için çalışıyor. Bunun için masallar icat ediyor. Şehrazat gibi Adem İle Havva gibi anlatıları tahrif edip işine geldiği gibi anlatıyor.

Dışarıdaki her şey düşmandır anlayışı Suna Hanım’a gökten inmiyor. Yaşadıkları belirliyor bunu.

Romanda Lacancı terminolojinin sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Mesela romanın başında kazılan ve sanki bir karakter gibi romanda yer edinen kuyu sanki anne ile yeniden bütünleşme , yeniden onun parçası olma arzusuna gönderme gibi. Lacan’ı romana davet etmenizin sebebi nedir?

Bu romanı bana yazdıran Lacan oldu. Romana yeni başlamıştım. Dört kardeşin intihar haberini duydum TVlerde, gazetelerde. Uzmanlar çıkıp bire şeyler söylüyordu ama hiç biri intiharların asıl nedenine inemiyordu. Anne sevgisi vs gibi yüzeysel yorumlar yapılıyordu. Oysa Lacan çok net açıklamıştı Oidipus karmaşası ya da Baba'nın Adı diye. 

Lacan’a göre Oidipus karmaşası, insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir. İnsan Oidipus karmaşasını yaşamadan kültürün dünyasına geçemez. Çocuk biyolojik insan yavrusundan kültürel bir özneye geçmesi için Oidipus karmaşasını yaşaması gerekir. Çocuğu anneden ve annenin doğal ensestinden ancak Baba’nın Adı kurtarır. Baba tamamen simgeseldir, gerçek bir babanın olması şart değildir. Baba’nın adı devreye girmeyince Oidipus Karmaşası yaşamayan çocuklar hep biyolojik insan yavrusu olarak kalır. Kültürün düzenine geçip birey olamaz. Zaten intihar eden o gençler birey değildi Lacan’a göre. Annelerinin dünyasının içinde dört edilgen dünya idiler. Anneleri ölünce annelerinden aldıkları elektrik kesilmiş oldu. 
 
Suna Hanım kasabaya geldiğinde gözüne ilk takılan kavak ağaçları oluyor. Hemen kestirtiyor onları ve salkım söğüt diktiriyor. Bunlar da simgesel olsa gerek. 

Kuyunun açılması da var tabi. Suna Hanım için dışarıdaki her şeyin düşman olmasında bir fallus gerçeği var. Erkek egemenliğini ya da erkek iktidarına büyük bir kin besliyor Suna Hanım. Fallusu çağrıştıran her şeyden kurtulmak istiyor. Kavak ağaçlarından kurtulmak istemesi de tamamen bununla ilgili. Kuyu da öyle. Suna Hanım’ın kendini kötü hissettiği zaman kuyuya sığınması bir nevi iktidardan, fallustan kaçış. Belki de anne rahmine geri dönüş. 
 
Kayıp Gergedanlar sonrasında planlarınız neler?

Yeni bir çalışmam var aslında. Çoktandır düşünüyorum bunu. Oğuz Atay metinlerine Lacancı yaklaşım. Bu beni çok heyecanlandırıyor doğrusu. Oğuz Atay'ın metinlerinde hep dilin yetersizliğinden dem vurur. Söyledikleri Lacan'a çok yaklaşıyor. Kültürün, dilin düzenine giren insanın çaresizliği hem Oğuz Atay'ın hem de Lacan'ın temel meselesidir.

“Fennî Edebiyat” Üzerine Nitelikli Bir Çalışma (Naim ATABAĞSOY)

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu varlığını sağlıklı bir biçimde sürdürmek adına birçok çareyi denemiş bulunuyordu. Nitekim İmparatorluğun tamamen çökmesine kadar geçen süreçte, gerek devleti bir arada tutacak asli kimlik tanımının yapılması için çeşitli çabalara girişildiği gerek Avrupa’dan yayılarak Osmanlı’ya ulaşan fikirlerin ülkenin aydınları tarafından hararetli bir biçimde tartışıldığı görülür.

Batı’yla, daha özelde Avrupa’yla ilişkisinde ikircikli olan Osmanlı, hem topraklarının batısındaki teknolojik gelişmelerden yararlanmak istemiş hem de Avrupa’yı varlığına yönelik kayda değer bir tehdit olarak görmüştür. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren edebiyat; siyasi, ekonomik, teknolojik vs. sahalardaki gelişim ve dönüşümleri hassas bir kayıt cihazı gibi kaydetmiş ve devletin yıkılış sürecinde geçirdiği evreleri kendi bünyesinden yorumlayarak biriktirdiklerini geleceğe aktarmıştır.

Özellikle askeri alandaki başarısızlıklarla dikkati çeken bilimsel ve teknolojik geri kalmışlık, Batı’dan bu çerçevede yararlanmayı gündeme getirmiş ve elbette mesele askeri güçle ilgili tartışmaların çok ötesine geçmiştir. Seda Uyanık’ın Nisan ayında İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat, edebiyatın yukarıda sözünü ettiğimiz konumunu değerlendirmeye alarak Osmanlı aydınlarının bilime ve teknolojiye yönelik getirdikleri çeşitli yaklaşımları “fennî edebiyat” kapsamında okurla buluşturuyor.

Burada ilgimizi tabii ki ilk olarak “fennî edebiyat” kavramı çekiyor. Edebiyat metinleri bağlamında şimdiye kadar gündeme getirilmemiş bir kavram olan “fennî edebiyat” Uyanık’ın, edebiyatın bu alanına dair yaptığı yeni ve önemli bir vurgu niteliği taşıyor aslında. Yazar, kitabında ele aldığı eserler ekseninde yapılan çalışmalarda “fantazya, ütopya, bilim kurgu gibi Avrupa merkezli kavramlarla 19. yüzyıl sonu ve erken 20. yüzyıl metinlerine yaklaşıldığı[nın] görül[düğünü], o dönemin önemli edebî türlerinden biri olan fennî edebiyatın dışlandığı[nın] saptan[dığını]” (13) dile getiriyor ve söz konusu metinleri belirgin türler içinde konumlandırma çabalarında düşülen hatalara dikkat çekiyor.

Amacını, belirtilen dönemde “fen ve teknoloji ile bir toplum düzeni kurgulayan ve Osmanlı-Türk edebiyatı araştırmalarında veya edebiyat tarihlerinde adları anılmayan anlatıları metin merkezli olarak incelemek[…]” (13) biçiminde ifade eden Uyanık, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri din ve kimlik gibi belirleyici unsurlar açısından sağlayacakları yarar ekseninde eserlerine izlek olarak alan Osmanlı-Türk yazarlarını çalışmasının merkezinde konumlandırıyor.

Kitapta Molla Davudzade Mustafa Nazım’dan Celal Nuri’ye, Abdülhak Hâmid’den Yahya Kemal ve Hasan Rûşenî Barkın’a kadar adları edebiyat tarihlerinde öne çıkan ve çıkmayan birçok yazarın fennî edebiyat çerçevesinde verdikleri eserlerin değerlendirmeleri yer alıyor. Edebiyatın, toplumun geçirdiği süreçleri kaydetme özelliğinden dolayı, Osmanlı’daki modernleşme sancılarının bu kitapta yer alan eserlere de yansıdığını tahmin etmek güç değil. Hatta kitabın birinci bölümü “Modernleşmenin Alegorisi Olarak Fennî Anlatılar” başlığını taşıyor.

Örneğin bu bölümde ele alınan Ahmet Mithat’ın Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları adlı eseri, Osmanlı’nın bilimsel yoksunluğuna vurgu yapmakla birlikte Osmanlı’nın İslam kaynaklı ahlakını ön planda tutmakta ve Batılılaşma sürecine ilişkin okura bir reçete sunuyor. “Rûşenî’nin Rüyası”nda da İslam medeniyetinin esas alındığı bir gelecek tasavvuru, uçan trenler ve Haliç’in üzerindeki işlek köprüler arasında kendini göstermekte.

Yazar, “Gelenek ve Bilim Arasında kurulan Denge: Zaman ve Çevre” başlıklı ikinci bölümde, ele alınan eserlerdeki ortak özelliğin, “ana karakterlerin gelecek zamana, teknolojik bir çağa seyahat etmesi […]” (187) olduğunu ifade ediyor. Geçmiş ve gelecek arasında kurulan bağlantının, gelenek ve modernlik ilişkisini sorgulamaya olanak tanıdığını belirttikten sonra görüşlerini eserlerden örneklerle desteklemeye girişiyor. Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyye-i Rü’yet adlı eserindeki cenneti çağrıştıran çevre tasvirlerini, İslam ve teknoloji arasında bir denge yakalama arayışının ürünü olarak yorumlayan Uyanık, aynı eserde bütün bu gelecek tasavvuru içinde kutsal mekân tasvirlerine teknolojinin dâhil edilmemesine işaret ediyor. Celal Nuri’nin, aktardığı olaylar 152. yüzyılda geçen Latife-i Edebiyye’si ise, geçmişten ve tarih bilincinden kopuk, olumsuz bir gelecek tasvirini önümüze koyuyor.

Bütün bu olumlu ve olumsuz gelecek tasvirleri, İslam medeniyeti ve teknolojik gelişmenin bir aradalığı konusunda dile getirilen çeşitli görüşler, yazarların emperyalizmle ve genel olarak Avrupa’yla ilişkilerde takındıkları tavırlar arasında eserlerin yazıldıkları dönemde devletin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi buhranların etkisini göz ardı etmek elbette mümkün değil. Uyanık da dönemin şartlarını ve özellikle edebiyatın siyasetle ilişkisini göz önüne alarak titizlikle kaleme aldığı bu çalışmasında tarihsel arka planı görmezden gelmiyor.

Modernleşme sancılarının en yoğun biçimde yaşandığı bir süreci Osmanlı aydınının fen ve teknoloji eksenindeki gelecek tasarıları bağlamında ele alan Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat, okurunu göz alıcı yüksek köprüler, yürüyen yollar ve uçan trenlerle heyecanlı bir zaman yolculuğuna çıkarmayı vaat ediyor. Bunu yaparken bilimsel bir araştırmanın gerektirdiği niteliklerden de asla ödün vermiyor.

Poulantzas’ı Yeniden Okumak (Ebubekir AYKUT)

Nicos Poulantzas, kapitalist devlet ve siyaset teorisi denince akla gelen birkaç Marksist düşünürden birisidir. Onun yazıları hukuk, hegemonya, bürokrasi, toplumsal sınıflar, emperyalizm, faşizm, demokrasi, sosyalizme geçiş ve Marksist teori gibi alanları kapsar. Poulantzas’ın teorik serüveni Sartrecı bir varoluşçuluk ile başlar, Althusserci yapısalcılığın etkisi ile devam eder. Son dönemde ise Foucault ile iki tarafın da açıkça dillendirmediği tartışması nedeniyle Foucault’nun etkisi belirgin hale gelir. Kitaplarından yer almayan, çeşitli dergilere ve derleme kitaplara yazdığı makalelerinden oluşan Poulantzas Kitabı; Türkiye’de özellikle kapitalist devlet ve siyaset teorisi, faşizm ve diktatörlükler üzerine çevrilmiş kitaplarıyla bilinen; sınıf tartışmalarında Türkçeye çevrilmemiş Çağdaş Kapitalizmde Sınıflar kitabında önerdiği sınıf kavrayışı ve orta sınıf tanımı nedeniyle eleştirilen Poulantzas’ın zengin araştırma gündemine ilişkin makaleleri içermektedir.

Genel olarak, Poulantzas “devleti, mücadelelerin maddi bir ‘yoğunlaşması’ olarak kavramsallaştırması, çağdaş kapitalizmdeki devlet iktidarının değişen biçimlerine odaklanması ya da geç kapitalist siyasetteki otoriter eğilime gösterdiği ilgi” ile çağdaşımız olmaya devam etmektedir. Ama özellikle “Kapitalist İlişkilerin Uluslararasılaşması ve Ulus-Devlet” ve “Marksizm Krizde mi?” başlıklı makaleleri küreselleşme/emperyalizm, ulus-devletin akıbeti; sosyal bilimlerde neoliberal, postmodern, postyapısalcı düşüncenin hâkimiyeti, Marksizmin yenilenmesi tartışmaları ile günümüzde güncelliğini koruyan meselelere ilişkin de söz söylemektedir.

Emperyalizm, Uluslararasılaşma ve Ulus-Devlet

Günümüzde sermayenin uluslararasılaşması ve ulus-üstü kuruluşların artan etkisi, 1990larda küreselleşme olarak ifade edilen süreç sıklıkla ulus-devletin sermaye lehine aşınan iktidarı çerçevesinde tartışılır. Bir taraf kendi egemenlik sınırları içerisindeki toplumsal, siyasal ve ekonomik kararlarda ulus-devletin etkisinin zayıfladığını, uluslararası ve ulus-üstü mekanizmaların etkin hale geldiğini savunur. Diğer taraf ise ulus-devletin belli başlı alanlarda geleneksel gücünü muhafaza ettiğini, ortaya çıkan uluslararası ve ulus-üstü mekanizmaların ya hegemon ulus-devletin hâkimiyeti altındaki ya da ulus-devletler arasındaki mücadele ve uzlaşma alanları olduğunu belirtir. Benzer bir ayrım, ilgili sürece emperyalizm ya da ekonomi politik perspektifi içerisinden bakanlar için de geçerlidir. Bir yanda sermayenin uluslararasılaşarak devletlerin kontrolünden kaçabildiği, devletlerin giderek çok uluslu şirketlere bağımlı hale geldiği ve emperyalistler arası çelişkilerin kaybolmaya yüz tuttuğu yeni bir “ultra emperyalizm” tablosu çizenler vardır. Diğer yanda ise Birleşik Devletler hegemonyası altındaki Amerikan şirketlerinin ya da belli ölçüde Amerikan şirketleri ile rekabet eden (Avrupa’nın ulus-devletleri tarafından kollanan) Avrupa sermayesinin Üçüncü Dünya’ya yayılımına “klasik emperyalizm” benzeri bir çerçeveden işaret edenler bulunur.

Yukarıda bahsi geçen iki ayrımı eleştiren Poulantzas, emperyalizmin yeni aşamasını incelediği “Kapitalist İlişkilerin Uluslararasılaşması ve Ulus-Devlet” makalesinde küreselleşme sürecinin analizine ışık tutabilecek bazı kavramsal araçlar önerir. İlk olarak Poulantzas sermayenin uluslararasılaşmasını Amerikan sermayesinin egemenliğinde gerçekleşen bir süreç olarak ele alır ve Amerikan sermayesinin yayılımının sadece ekonomik olmadığını, bunun aynı zamanda Amerikan tarzı kapitalizmin (politik ve ideolojik kurumlarının) yayılımı anlamına geldiğini belirtir. “Diğer metropoller (merkez ülkeler) içerisinde, Amerikan tekelci kapitalizminin teşvik edilen yeniden üretimi ve bunun söz konusu metropollerin üretim tarzları ve biçimleri (…) üzerindeki etkileri, bugünkü evreyi karakterize eder ve eşit ölçüde Amerikan emperyalizminin metropoller içerisinde politik ve ideolojik koşullarının genişletilmiş yeniden üretimi anlamına gelir.” Poulantzas ayrıca bu yeni aşamayı analizinde toplumsal sınıfların rolünü tartışırken “komprador” ve “milli burjuvaziden” farklı bir yapıya sahip olarak tanımladığı “iç burjuvazi” kavramına başvurur: “(…) çeşitli bağımlılık bağlarıyla, uluslararası işbölümü ve Amerikan sermayesinin hâkimiyetinde uluslararası sermayenin yoğunlaşması süreçleriyle” örtüşen iç burjuvazi “oluşumunun hem içinde hem de dışında, ekonomik temele ve kendi sermaye birikim tabanına sahiptir”.

Bir yandan Amerikan hegemonyasına tabi (milli olmayan), diğer yandan kendi ekonomik temeline ve sermaye birikimine sahip (komprador olmayan) iç burjuvazinin çelişkili konumu, Poulantzas’ın ulusal devletler sorununun yeniden tartışılması gerektiğine işaret etmesine yol açar. Sermayenin uluslararasılaşması, ne basitçe ulusal devletleri ortadan kaldırmakta ne de basitçe bazı işlevleri yerine getiren araçlara indirgemektedir. “Egemen emperyalist sermayenin çıkarları için bilfiil ‘ulusal’ formasyon içerisinde, uluslarasılaşmanın gelişiminin sorumluluğunu (yani hükmettiği iç burjuvazi içerisinde karmaşık içselleştirilmesini) bizzat devletler üstlenir”. Diğer bir deyişle, tekil ulusal devletler geleneksel sınıflara ek olarak aynı zamanda uluslararası sermayenin çıkarlarının da temsil edildiği bir mücadele alanı haline gelmiştir. Bu bağlamda Poulantzas’a göre devletin biçimi ve işlevlerinde uluslararasılaşma sürecine uygun değişiklikler olmuştur.

Neoliberalizm, Postmodernizm ve Marksizm

Emperyalizmin yeni aşamasına paralel olarak çağdaş egemen ideolojide de dönüşümler yaşanır. İşçi sınıfının yenilgisi, Sovyetlerin çöküşü ve küreselleşme süreci ile birlikte sosyal bilimlerde Aydınlanma düşüncesi reddedilmiş, refah devleti politikalarından vazgeçilmiş ve devletin ideolojik aygıtlarında demokratik kurumlar düşüşe geçmiştir. Poulantzas, söz konusu dönüşüm süreçlerine paralel, “Marksizm Krizde mi?” makalesinde çağdaş egemen ideolojinin “hayli şematik olarak üç belirleyici öğesine” işaret eder. İlki Aydınlanma felsefesinin reddini içeren irrasyonalizmdir. Günümüzde postmodern düşünce olarak tanımlanan bu irrasyonalizm tekil bireylerde “gerçeklikten kaçma eğilimi” yaratmakta ve (sistematik düşünce anlamında) “teorinin önemi”ni yadsımaktadır. İkincisi, işçi sınıfının kazanımı olan refah devleti politikalarının ortadan kaldırılmasını hedefleyen neoliberalizmdir. Bu ideoloji kendini “insan hakları mücadelesinin istismarı” ve “ekonominin devletin müdahalesinden kurtarılması” düşüncesi üzerinden var eder. Üçüncüsü, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasını engelleyen ve sosyo-politik ilişkilerin teknokratik mantığının yoğunlaşmasına eşlik eden otoriterizmdir. Yeni dönemde, devletin ideolojik aygıtlarında disiplini vurgulayan otoriter akıl ve bireyin içselleştirmesi ile işleyen sembolik şiddet hâkim hale gelir.

Poulantzas, egemen ideoloji karşısında Marksizmin yenilenmesi gerekliliğine vurgu yapar ve öncelikle egemen ideoloji tarafından Marksizme yönelen karşı saldırıyı inceler. Poulantzas’a göre anti-Marksist karşı saldırı iki özelliğe sahiptir: Birincisi, sistematik teorik çalışmanın ve politik bakış açısı ve entelektüel çalışma arasındaki bağlantının reddi; ikincisi, birbirleri ile kim daha anti-Marksist yarışması yapan ve Marx’ı “aşma” iddiaları ile ortaya çıkan entelijansiya üzerine çökmüş olan “oportünizm dalgası”. Poulantzas, anti-Marksist karşı saldırıya cevap verebilmek için “Marksizm karşıtlarının ilan ettiği krizle uzaktan yakından alakası olmayan (…) Marksizmde yaratıcı ve umut verici bir krizden” bahseder. Marksizm krizden kurtulabilmek ve kendisini yenileyebilmek için diğer disiplinlere açılmalıdır. “Hem diğer sosyal bilimlere açık olmalı hem de kendisini bir disiplin olarak tanımlayan sınırların farkında olmalıdır”. Ama aynı zamanda diğer disiplinlerle kurulan ilişkide birbirini tamamlayıcı olarak değerlendiren öğeleri temele alan eklektik bir tutumdan da kaçınmalıdır. Böyle bir tutumdan kaçınma, Marksizmin özgül teorik nesnesi “sınıf mücadelesinin, tarihte ve toplumsal gerçeklik içinde merkezi öğe olduğu” inancı ile mümkündür. Bu kapsamda Poulantzas, Marksizmin yetersiz olduğu bazı alanlar saptar; “ideoloji çalışması ve ideolojik kavramlar”, “hukuki sistemler ve genel olarak hukuk incelemesi”, “adalet teorisi” ve “insan hakları ve özgürlüklerine ilişkin, neoliberalizmden açıkça ayrı, pozitif bir kavram” ve “ulus”.

Yeniden Marksizm

Her ne kadar analizleri belli bir dönemi (1964-1979) ve belli toplumsal formasyonları (Batı toplumlarını) kapsıyorsa da Poulantzas’ın ortaya attığı kavramlar ve yürüttüğü tartışmalar günümüzü ve çevresel toplumsal formasyonları da kavramak için yardımcı olabilecek niteliktedir. Metropol ülkelerin açıklanmasında kullanılan “iç burjuvazi”, sermayenin uluslararasılaşmasında Amerikan sermayesinin hegemonyası ve bu süreçte devletin aldığı yeni biçim ve işlevler günümüz koşullarında yeniden tartışılmayı beklemektedir. Dahası çağdaş egemen ideolojide irrasyonalizm (postmodernizm), neoliberalizm ve otoriterizm, özellikle Türkiye’de, hâlâ hesaplaşılamamış düşünceler olmaya devam etmektedir. Poulantzas’ın yazıları bu hesaplaşma için esaslı başlangıç noktalarından biridir. James Martin tarafından derlenen Poulantzas Kitabı, “yaratıcı ve umut verici bir krizde” tanımladığı Marksizmi kendi yaşadığı dönemdeki güncel meselelerin analizinde “yaratıcı ve umut verici” bir şekilde kullanan Poulantzas’ın makalelerini bir araya getiriyor.

James Martin (Haz.), Poulantzas Kitabı: Seçme Yazılar, Çev. Akın Sarı-Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.

Diyalektik ve Ontoloji ile Politika (Bora ERDAĞI)

Çağımızın gündelik siyasetinin iki kadim günah keçisi var. Biri diyalektik, diğeri ontoloji. Diyalektik ve ontolojinin günah keçisi ilan edilmesinin birkaç önemli gerekçesini burada sayabiliriz. İlkin 19. yüzyılın sonundan itibaren felsefi düşüncenin önce bilim sonra da teknoloji ve piyasa karşısında tutunamaması nedeniyle felsefi düşüncenin büyük öğretiler şeklinde tezahürü bütün çabalara rağmen akamete uğramıştır. Yine Sovyet Marksizminin 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren belirgin bir şekilde teorik ve pratik olarak yenilgi yolunda ilerlemesi, doğrudan ortodoks Marksizmin ve onun felsefi ard alanındaki kavram setlerinin gözden düşmesine yol açmıştır. Elbette hem felsefi düşüncenin hem de Sovyet Marksizminin yenilgisi yanısıra başka türden tarihsel gelişmeler de diyalektik ve ontolojinin neden günah keçisi ilan edildiğinin anlaşılması için sayılıp dökülebilir. Ancak amacımız bu olguya işaret etmek, hatırlatmak, yoksa enine boyuna tartışmak değil.

Felsefe doktora tezinden hareketle Ersin Vedat Elgür bu iki günah keçisine sahip çıkan bir kitap yayımladı. Felsefenin Arzusu: Politika başlıklı çalışmasında Elgür, felsefi düşüncenin önemli uğrakları; Platon, Aristoteles, Kant, Fichte, Schelling, Hegel ve Marx’ın düşüncesinde diyalektiğin nasıl bir yer işgal ettiğini belirliyor. Bir başka deyişle varolanların varlık olmak bakımından bilgisinin ortaya konuluşunda diyalektiğin nasıl bir imkan sunduğunu araştırıyor. Bu yüzden olsa gerek, Elgür kitabın alt başlığını “Diyalektiğin Diyalektik Gelişimi ve Onto-Politika” olarak belirlemiş. Elgür kendi çabasını şu şekilde özetliyor: “[D]üşünme ile Varlık arasındaki ilişkiye dair üretilmiş en yetkin form olan diyalektiğin tarihsel belirlenimlerine ve diyalektiğin kendisinin de diyalektik gelişimine odaklanmak suretiyle, ontolojinin tarih içindeki yeniden üretilmiş biçimlerine dikkatleri çekmek ve bunlara karşılık gelen politikanın kuramsal belirlenimlerini sunmak arzusundadır” (23).

Elgür diyalektiğin diyalektik gelişimi açısından üç tür politik alan tespit ediyor. Bunlardan ilki Platon, Aristoteles ve Kant tarafından ete kemiğe büründürülen ideal-politik alan. Bu alandaki filozofların karakteristiği soyut belirlenim olarak diyalektiği kullanmış olmaları. Elgür’e göre Platon diyalektik aracılığıyla bilginin keşfinden bilincin inşasına geçiyor. Aristoteles düşüncenin inşasında ve Kant ise aklın mantığının kurulmasında diyalektiğe yöneliyor. İdeal-politik alanı önemli kılan, bu alanda yer alan filozofların tüm çabalarında ileri sürüldüğü gibi, felsefi bir hakikatin ne olduğuna ve/ya olması gerektiğine dair zımni bir inancın halen korunuyor olmasıdır. Dolayısıyla diyalektik her halükarda hakikatin bilgisini verecek ideal birliğin ne olduğunu ortaya koymanın bir aracı olarak görülüyor.

Diyalektiğin diyalektik gelişiminde ikinci alan Elgür’e göre, reel-politik alandır. Alman İdealizmi’nin üç önemli ustası Fichte, Schelling ve Hegel tarafından temsil edilen reel-politik alan, aslında olumsuz-ussal bir belirlenim olarak diyalektiği kullanıyor ama temel olarak Kant’ın epistemolojisinin ve kritiğinin eleştirisi üzerinden kendi felsefi konumlarını belirliyorlar. Fichte “[d]iyalektiği, aklın kendi içindeki zorunlu bir ediminden tarihsel olarak tüm türü kuşatan bir gelişimin uzamına” (204) taşıyorken, “Schelling’le birlikte diyalektik, ontolojik genişlemesinin sınırlarına dayanmış ve buna ek olarak da temel ilke tartışmasının ‘neyin neyi belirlediği’ yönlü bir tartışmaya dönüşmesinin yolunu” (242) açıyor. Hegel’de ise diyalektik, ne sanıldığı gibi özne nesne özdeşliği ne de düşünme ile varlık arasındaki özdeşliği sağlıyor. Onun diyalektiğinde aslolan “düşünmenin tarihsel belirlenimleri ile kendi tarihsel belirlenimlerini kendine nesne yapan daha üst düzeyden bir düşünme ediminin özdeşliği”ni (276) sağlamak oluyor.

Ergül için diyalektik gelişimin üçüncü alanı onto-politik alandır. Bu alanın tek temsilcisi vardır, o da Marx’tır. Marx diyalektiği olumlu-ussal bir belirlenim olarak kullanıyor. Yani, “bir yanıyla ideali reel olanla uzlaştırma (Hegel), diğeri de reel olana ideallik vermeyi (ekonomi-politik) temsil eden bu iki kuramsal zeminin (soyutlama aracılığıyla) indirgenmesi aslında varlıksal olanın ne olduğuyla bizi karşılaştırmakla, diyalektiğin ontolojik hareketini ilk defa gözler önüne sermektedir” (358). Dolayısıyla Marx’ın onto-politikası, hasmı liberalizmle birlikte, kapitalist dünyanın neden sürekli olarak her şeyi metalaştırdığını ve bunun bir varlık örgütlenmesi olarak nasıl kendi içsel hazinesinde üretilebildiğini ortaya koyabiliyor. Tam da bu nedenle, varlığın meta olarak örgütlenmesinden sonsuz kazanç sağlayan liberalizme karşı devrimci bir yıkım olarak Marx’ın politik çabası onto-politik olanın yeni uzamsal bir arayışını ifade ediyor.

Felsefenin Arzusu: Politika, özgün bir sav geliştiriyor olması ve bu savı temellendirmek için koca bir felsefe tarihini yürümeyi göze alması nedeniyle takdire şayan bir çaba olarak okunabilir. Ayrıca Elgür oldukça oylumlu bir çalışmaya imza atmakla kalmıyor, ele aldığı kavramsal ve tarihsel düzlemleri hakkıyla çözümlüyor. En azından şimdinin teorik çevrelerinde gözden düşürülmüş diyalektik ve ontoloji gibi iki günah keçisine dokunuyor, dokunmakla kalmıyor diyalektiğin diyalektik gelişimini felsefe tarihinin önemli filozoflarının metinlerinden hareketle genel bir düşünme çerçevesine yeniden oturtuyor. Bu kitabı lisans ve lisanüstü yapan ya da yapmış siyaset, sosyoloji ve felsefe okurlarına tavsiye edebilirim.

Ersin Vedat Elgür, Felsefenin Arzusu: Politika, Ankara: Notabene, 2013, 452 sayfa.