Dosya: Çizgi Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dosya: Çizgi Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yıldız Tutulması (Levent GÖNENÇ)

Türkiye’de tanındığı ve anlaşıldığı biçimiyle klasik ana-akım çizgi roman apolitiktir. Hatta Tommiks, Teksas, Mister No okumak apolitikliğin göstergesi olarak kabul edilir. Aslında klasik ana-akım çizgi romanların dahi siyasete kapılarını tamamen kapadığı söylenemez. Örneğin erken dönemde, II. Dünya Savaşı sırasında Amerika’da çizgi roman siyasi propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Kaptan Amerika’nın Hitler’e okkalı bir yumruk patlattığı 1941 tarihli ilk sayısının kapağını hatırlayalım. 1960’lı yıllarda, kurucuları arasında Robert Crumb, Justin Green, Art Spiegelman gibi çizerlerin bulunduğu “yeraltı çizgi roman hareketi”nin (underground comics) ortaya çıkışıyla birlikte siyaset-çizgi roman ilişkisi yeniden tanımlanmıştır. Her şeyin ötesinde bu çizerlerin yaşam tarzları ve hayata bakış açıları zaten siyasidir ve bu siyasi tavır doğal olarak çizdiklerine de yansır. Günümüzde gittikçe daha fazla ilgi görmeye başlayan grafik roman türü ise bu anlamda çizerlere çok daha geniş olanaklar sunmaktadır. Grafik roman belli noktalarda klasik ana-akım çizgi romandan ayrılır. Grafik roman yetişkinler içindir. Grafik romanda “ciddi” hikayeler anlatılır. Çizgiler çoğunlukla özgün ve deneyseldir. “İnsanlık durumu”na dair her şey grafik romanın konusu olabilir. Tabii, siyaset ve toplumsal olaylar da. Bazıları Türkçeye de çevrilen şu grafik romanları hatırlayalım: II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin yaşadığı acıların okuyucuyla paylaşıldığı Art Spiegelman’ın Maus’u, İran’daki siyasi ve sosyal dönüşümün anlatıldığı Marjane Satrapi’nin Persepolis’i, muhabir-çizgi romancı ekolünün temsilcilerinden Joe Sacco’nun savaş görmüş coğrafyaları konu alan Filistin, Gorazde ve Gazze’nin Dipnotları.

Türkiye’de yerli çizgi romanın başından beri siyasetle çok daha utangaç bir ilişki içinde olduğu söylenebilir. Öncelikle güldürmeyi ve eğlendirmeyi çizgi romanlar (örneğin Gırgır ekolüne dahil ve bu ekolü izleyen çizerlerin kaleminden çıkanlar) siyasete uzak dururken, tarihi çizgi romanlar ideolojik mesajlarını üstü kapalı vermeyi tercih ederler. Bu konuda erken dönem için Turhan Selçuk’un çizdiği Abdülcanbaz bir istisna olarak anılabilir. Yakın dönemde ise grafik roman türüne çok yakın işlere imza atan Necdet Şen’in dönemin siyasi ve toplumsal olaylarına sık sık gönderme yapan Hızlı Gazeteci’si bu listeye dahil edilebilir.

Ender Özkahraman’ın Yıldız Tutulması bu çerçevede siyasi grafik roman olarak nitelendirilebilecek öncü çalışmalardan biri. Özkahraman, Yıldız Tutulması'nda Türkiye’nin son otuz yılını işgal eden toplumsal bir travmayı, sosyal bir meseleyi, Kürt sorununu grafik roman diliyle anlatıyor. Aslında Özkahraman’ın çizgi roman kariyerinin büyük bir bölümünde bu temanın peşine düştüğünü biliyoruz. Özkahraman Limon ve Leman dergilerinde çizdiği (önemlice bir kısmı İletişim Yayınları tarafından basılan) tek veya iki sayfalık Orası Hikayeleri’nde, Güneydoğu insanını, bu coğrafyada bir türlü normalleşmeyen yaşamı, orası insanlarının çile ve sıkıntılarını aktarıyordu. Bu çalışmasıyla fırçasının kalibresini arttırmış ve bir kitap boyutunda-grafik roman formatında okuyucunun karşısına çıkmış. Yıldız Tutulması’nda çocukluktan beri arkadaş olan Ruken ve Pervin’in dağdan şehre uzanan hikayesine tanık oluyoruz. İşkencede ölen Ruken’in cenazesine katıldıktan sonra örgütten (muhtemelen kıdemli) bir abiyle onun hakkında konuşan Pervin anlatıyor hikayeyi. Aslında Yıldız Tutulması bir sıkışmışlık ve belki de nihayetinde çaresizlik hikayesi. Özellikle Ruken’in örgütün emir ve menfaatleriyle vicdanı arasına sıkışması, çoğu zaman vicdanının sesine kulak vermesi, örgütten dışlanması, sonrasında karakolda işkence sırasında ölmesi. Birgün gazetesinde tefrika olarak da yayımlanan çalışma bir yandan (hangi taraftan gelirse gelsin) şiddeti sorgularken diğer yandan daha güzel bir dünyada yaşama isteğinin coğrafya, etnik kimlik ve sosyal-siyasi fay hatlarının ötesinde insana dair bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Öte yandan hikayenin bütününe bakıldığında şunu söylemek gerekiyot: Hikaye kurmaca olduğunu her fırsatta okuyucuya hatırlatacak kadar “tesadüf”lerle örülmüş: Bir asker kaçırma eyleminde durdurulan otobüsü arama görevi Ruken’e verilir. Ruken otobüste annesinin kucağında bir an önce doktora götürülmesi gereken ateşler içinde bir çocukla karşılaşır. Çocuğa aklı takılan Ruken kendisine verilen görevi hatırlayıp otobüste askeri aramaya devam eder. Bu sırada asker: “Yeter artık zaman kaybettiğin... Hadi, gidelim de bitsin bu iş!” diyerek teslim olur (s. 49). Ruken ise askeri teslim almadan otobüsten iner. İlerleyen sayfalarda, bir başka baskında, sığındıkları mağarada; Pervin, Ruken ve Çektar’ı bir asker bulur. Bu asker Ruken’in otobüste teslim almadığı askerdir. Asker de onları teslim almadan mağaradan ayrılır (s. 62). Nihayet, Pervin’in kaçarken evine sığındığı, yatıp kalktığı parktaki temizlik işçisi Enes’in karısı ve çocuğu, otobüsteki kadın ve o ateşler içinde yanan çocuktur (s. 88). Özkahraman belki anlatmak istediği meseleyi doğrudan anlatmak için böyle bir kurgu oluşturmuş olabilir ancak insan “bu kadar da tesadüf de fazla...” demekten kendini alamıyor.

Özkahraman’ın yıllar içinde oluşturduğu kendine özgü, oturmuş hoş bir deseni var. Bununla birlikte Yıldız Tutulması’nın sayfalarını çevirirken insan bazı paneller için “daha iyi olabilirmiş” hissine kapılıyor. Özellikle bazı paneller gücünü çizgi-metin uyumundan, daha doğru bir ifadeyle (grafik roman türünde olması gerektiği gibi) çizgi-roman birlikteliğinden almıyor; bunlar metin parçalarına iliştirilmiş vinyetler gibiler. Örnekse; 9. sayfadaki “Şuraya bak, etraf nasıl da küçük kağıt parçalarıyla dolu... / Şekerler bizim gibi değil Ruken, gömmeden evvel kefen bezlerinden kurtarıyoruz onları...” metnine eklenen çay bardağı ve şeker çizimleri. Ayrıca bazı panellerde anatomi ve perspektif pürüzleri göze çarpıyor. Nihayetinde yüz sayfaya yaklaşan bir hikaye çizmek kolay değil; bu tür kusurlar grafik romanın değerini düşürmüyor.

Özkahraman çizerlerin ve yayıncıların hak ettiği ilgiyi göstermediklerini düşündüğüm grafik roman türünde bir iş üretmiş, eline sağlık. Umarım Özkahraman bu türün peşini bırakmaz ve çizgi dünyasında yeni pencereler açıp farklı işler üretir.

Yıldız Tutulması, Ender ÖZKAHRAMAN, İletişim Yayınları


Utanmadan İddia Eden bir Mizahçı: Memo Tembelçizer (Can T. YALÇINKAYA)


Türkiye’de yakın dönem mizah dergileri incelendiğinde, Memo Tembelçizer’in kendine has, değişim geçirmekten çekinmeyen çizim tarzıyla ve grotesk görsel ve sözel poetikasıyla, son 25 senenin en kayda değer sanatçılarından biri olduğu, utanmaya mahal olmadan iddia edilebilir.

Çizerliğe amatör olarak 1989 yılında Limon dergisinde başlayan, sonra sırasıyla Pişmiş Kelle, Gırgır ve H.B.R. Maymun dergilerinde çalışan Memo, 1996 yılında, Leman dergisi bünyesinde yayınlanmaya başlayan aylık çizgi roman dergisi L-Manyak ile büyük çıkışını yaptı. L-Manyak’ın bölünmesinin ardından, uzun süredir birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla sırasıyla Lombak, Penguen, Fermuar ve halen bir parçası olduğu Uykusuz dergilerinin bünyesinde ya da kurucu kadrosunda yer aldı.

Memo’nun karikatüristliğe başladığı ilk dönemlerden bu yana işlerine bakılacak olursa, belirli öğelerin ve temaların bir süreklilik arz ettiğini görülecektir. 1990’ların başındaki ilk çalışmalarından yakın bir zamana kadar, uçlarda bir cinselliğin, bedensel atıkların ve fonksiyonların, abazanlığın ve “yiğrenmenin” mizahını yaptı, Memo. Edepsiz şiirler ve metinler yazdı. Köklü bir geçmişe sahip grotesk gerçekçi edebiyatın çağdaş Türk edebiyatı içindeki az sayıda temsilcisinden biri olduğunu söylemek abartılı olmaz. Kimi öykülerinde tüm kozmos bokla son buldu ve bokla baştan yaratıldı. Bazen Apuleius’un Altın Eşek’inde olduğu gibi, nasıl bir eşeğe dönüştüğünü tasvir etti, bazen de Kafkaesk bir şekilde, bir sabah uyandığında kendini dev bir penise dönüşmüş olarak buldu. L-Manyak’ın televizyon kanallarında tiksintiyle gösterildiği, yozlaşmış ve apolitik bulunduğu dönemlerde, yaptığı işlerin ne derece politik olduğunun bilincindeydi de aynı zamanda.

Memo’nun 1990’ların başından beri vazgeçmediği bir takıntısı da kendi kendini tipleştirmek oldu. Pişmiş Kelle ve Gırgır dergilerinde, Anılar başlıklı köşesinde kendi çocukluğundan bazı hikâyeleri çizgi roman formatından anlatıyordu. Memo Tembelçizer imzasıysa 1990’da Pişmiş Kelle’de çizmeye başladığı, başrolünde kendisinin yer aldığı bir başka çizgi bant serisinin başlığından yadigâr kaldı. 1996’da katıldığı L-Manyak’ta, senaryolarını önceleri Bülent Üstün’ün, sonra kendisinin yazdığı L-Manyak Şehitleri’ni (2001’de Lombak dergisine geçtiğinde Lombak Şehitleri olarak değişti) çizdi. Şehitler’in ilk hikâyelerinde olay örgüsü Memo ve diğer L-Manyak çizerlerinin dergide çalışırken yaptıkları muhabbetler etrafında dönüyordu ve öykünün sonunda tüm çizerler bir şekilde ölüyordu. Mizah dergileri, dergi sabahlamalarında dönen geyikleri ve çizerlerin marjinal hayatlarını efsaneleştirmeyi severler. Memo ise bu eğilimi biraz daha ikinci plana atarak, daha fantastik evrenlerde, vahşi batı’da, uzayda, taş devrinde vs geçen Şehitler öyküleri çizdi.

L-Manyak ve Lombak’ta belirgin olan grotesk, underground ve punk estetiği etkileri, Memo’nun yoğunlukla kendisini tipleştirmeye devam ettiği, Aşık Memo, Ben Bir Eşşeğim, Dünyanın En İğrenç İnsanı Memo, Rrospu Çocuğu Memo, Zort gibi köşelerinde üst seviyeye ulaşıyordu. 80’lerin ikinci yarısında Limon dergisinde öne çıkan, 90’larda Pişmiş Kelle’de ve sonrasında L-Manyak’ta devam eden bu sert üslup 2000’lerde yerini yavaş yavaş daha naif ve nostaljiden beslenen bir mizah anlayışına bıraktı. Penguen ve Uykusuz dergilerinde halen süregiden bu tavır Memo’nun son dönem işlerine de etki etti. Her ne kadar aralıklarla L-manyak ve Lombak döneminden karakterlerini bu yeni dergilerde de çizdiğini görsek de, 2007 yılından itibaren öne çıkan iki işinin, Utanmadan İddia Ediyorum ve Memo’nun aile hayatını anlattığı Makul Koca Memoşko olduğu söylenebilir.

2007’de Penguen dergisinde başlayan ve daha sonra Uykusuz’da devam eden Utanmadan İddia Ediyorum, Memo’nun daha “uslu” sayılabilecek işleri arasında yer alıyor. Her ne kadar Memo’nun grotesk ve underground tavrı bir nebze devam etse de, dizinin temel mizah unsuru bilimsel söylemin ve komplo teorilerinin hicvedilmesine dayanıyor. Her hikayede, Memo birtakım hipotezler ortaya atıyor ve okuyanlara uçuk gelecek birtakım önermelerle bunları kanıtlamaya girişiyor. Dizide, komedi büyük ölçüde Memo’nun iddialarını öne sürerken takındığı agresif ve ciddi ifadeden doğuyor. Dizi, gündelik hayatta kanıksadığımız kimi davranışların kökenini ilkel dönemlerdeki atalarımızın davranışlarında arıyor. Televizyon izlemenin, “kıpraşımlı ışığa” yani ateşe hipnotize olmuş gibi bakan ilk insanlardan kalıtsal olarak modern insana geçen bir alışkanlık olduğunu, hayatın anlamının armut olduğunu, hepimizin sinek, balık ve bilimum başka hayvanlar olduğumuzu, toplumların bitki olduğunu ve benzeri şeyleri iddia ediyor ve bu iddialarını genellikle kanıtlıyor da!

Haftalık dergi temposunun gerekliliklerinden ötürü, Utanmadan İddia Ediyorum ve Makul Koca Memoşko’da, Memo’nun Şehitler ve Zort gibi köşelerde gösterdiği detaycı çini maharetlerinin izlerini görmek çok mümkün değil. Fakat şunu da söylemek gerekli: daha basit çizgiler kullanarak anlattığı bu hikayeler yine de Memo’nun kendine has görsel üslubunu yansıtıyor. Utanmadan İddia Ediyorum çizgi romanları yakın dönemde çıkmış iki albümde toplu halde bulunabilir.


Galip Tekin'e Bu Öyküler Nereden Geliyor? (Serdar KÖKÇEOĞLU)

Galip Tekin’in sanatı, sancılı büyüme serüvenimin bir parçası olduğu için mi acaba bugün eski öykülerini yeniden okuduğumda onları iddialı olduğu şekilde acayip veya tuhaf bulmuyorum? Olabilir. Belki de en acayip olanı Tekin'in efsaneleşmiş serüvenlerini özenle hazırlanmış büyük boyutlu kitaplarda okuma şansına sahip olmak. Tozlanmış kutuların ve eprimiş torbalardaki dergilerin yerini alan albümler bizim gençlik hayalimizdi ve artık iyice umudumuzu kestiğimiz bir dönemde karşımıza çıktılar.

Galip Tekin kendisini öykülerin parçası haline getirerek, hayatın ve sokakların acı gerçeklerini gerçek olmayanlarla kimyaya sokarak vahşi ve loş bir grafik edebiyat yarattı bize. Bilim kurgusal her şeye ama özellikle de uzaylılara son derece meraklı, uzaylılar tarafından kaçırılma fantezisini ailesine ifşa etmiş olan babam sayesinde paranormal mevzular ansiklopedisi Bilinmeyen daima evimizin başköşesindeydi. Biz evden eve taşındıkça ne kitaplar kayboldu ama nedense bu lacivert renkli ciltler hep bizimle geldi.

Galip Tekin'in öyküleri, hayalgücü Bilinmeyen ciltleriyle şekillenmiş, video dükkânlarındaki fantastik videokasetlerin müşteri listesine adını defalarca yazdırmış bir kuşağa kılavuzluk eden bir ‘ışık’ gibiydi aynı zamanda. Karanlık öyküler anlatan bir adamın sanatı için aydınlık metaforunu kullanmamı yadırgamış olabilirsiniz, haklısınız.

Galip Tekin öyküleri, orta sınıf mahallelerini ve onların yalnız ve yaralı kahramanlarını Hollywood serüvenlerinde yaşayan hayalperest kuşaklara yakınlaştırmıştı. Artık o sıradan sokaklar daha tekinsizdi, evler kâbus doluydu. Yine aynı okuyucular ders kitaplarında unutmak istediği tarihe, mitolojiye ve bilime özel bir ilgi duydular. Tekin'in bu yönü üzerinde pek durulmaz.

Yoksa siz onun yıllarca kaçış edebiyatı mı yaptığını düşündünüz? Geçelim. Ya da geçmeyelim şunu da ekleyelim; kaçış edebiyatının gizli ilerici gücünü merak edenler, aradıklarını Galip Tekin öykülerinde de bulacaklardır. Tekin okuyucularının, orta sınıfların karanlık dehlizlerine, kişisel ve ideolojik çıkmazlarına dair söyleyecek ilgi çekici sözleri vardır.

Okuyuculardan bahsetmişken; genç kuşakların Galip Tekin'in öyküleri hakkında samimi olarak ne düşündüğünü merak etmemek mümkün değil. Bu soruyu gençliğime dönüp kendime sorduğumda farklar iyiden iyiye belirginleşiyor: Onun fantastik bulduklarını ben son derece gerçekçi buluyorum mesela. Vakt-i zamanında kendi kuşağımca alay konusu edilirken, imdadıma Galip Tekin yetişmişti.

Tekin, geçtiğimiz günlerde ‘Akdeniz’den Gerçek Hikâyeler’ projesine alınan tek sayfalık Yaşama! öyküsünde bu konuya değiniyor. Onun zihninde hayatın gerçekleri ve fantastik hayaller şeklinde klasik bir ayrım yok. Hayatın fantastik gerçekleri ve gerçekçi hayaller şeklinde bir ayrım daha doğru olabilir. Yaşama! öyküsünde sanatının hangi olaylardan beslendiğini anlatıyor bize:

İstanbul'da mizah dergilerinde giderek mizah dozu azalan öyküler anlatmadan önce Konya'da bir sinemada makinistlik yapardı Tekin. İçinde üç kişinin öldürüldüğü tekinsiz bir sinemadır bu. Bir gün odasının kapısı çalar ve yakın bir arkadaşı elinde bir kurukafa ile giriverir. Kafası farklı çalışan bu arkadaş Tekin’in babasının kurukafasını bulduğunu iddia etmektedir.

Tekin sapasağlam kellenin intihar eden babasına ait olmadığını hemencecik anlar ve isteksizce kabul eder. Odanın bir köşesine konan hediye zamanla Tekin'i rahatsız etmeye, ona kabuslar sunmaya başlar. Önce yakmayı dener, başaramaz ve en sonunda amcasını öldürmeyi düşünen arkadaşıyla beraber bir mezarlığa atar.

Elbette bir öykücüye ‘anlattığınız olayın ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca?’ gibi bir soru sormak fena halde abestir. Ayrıca tipik bir Tekin öyküsüdür bu. Ya da Tekin öykülerinin iskeletini oluşturan muazzam bir olaydır. Hikâye(ler) anlatacak olana gelir derler. Belki de o kişiye gelenler çoktan gelmiştir hayatta.

Tekin gerçek hayatın bazen akıl almaz şekillerde fantastik bir hal alabileceğini gördüğü ve bildiği için fantastik öyküler anlatmış ve bu öykülerle bizzat hayatı konu edinmiştir. Savaş, işkence, yalnızlık, fakirlik, cinsel çatışmalar, ailevi sorunlar ve bunların yarattığı dehşetengiz durumlar alelacayip hikayeleriyle gözler önüne serilmiştir...

Aslında bir konu daha var, hiç girmeyeyim diyordum ama sanırım olmayacak; tahmin ettiğimiz çıktı: Tekin öyküleri televizyon evrenine uymadı. Uyamazdı da zaten, ama sorun sadece rating kaygısı nedeniyle öyküleri hafifletme veya fantastik görsel tasarım eksikliği değil. Tekin, global çizgi roman dünyasının tanrılarından eksiği olmayan gerçek bir evren kurucusudur ve evren kurucularını uyarlamak dünyanın en zor işidir. Bir evreni bir yerden alıp başka bir yere taşımak hiç kolay değildir.

Osmanlı’da Saklı Kanat Sesleri: Deli Gücük (Yiğit KOCAGÖZ)

Türkiye’de çizgiroman hep sevildi. Asla anaakım olamadı, asla geniş kitlelerin saygısını kazanamadı ama her dönem takipçisi oldu, muhtaç olduğu sevgiyi gördü. Tamam, sevildi sevilmesine ama mevzu Türkiye’de çizgiroman üretimi olunca hep bir boyunlar büküldü, sesler titrer oldu. Güçlü bireysel çalışmalar elbette ki çıktı, çıkıyor. Ama “Türkiye Çizgiromancılığı” hala yıllarını vermiş ustaların bile kolaylıkla tanımlayabilecekleri bir alan değil.

Ülkemizde çizgiroman üretimi sadece maddi zorluklarla uğraşmıyor. Üretilen eserlerin temalarından tutun anlatım tekniklerine kadar her noktada bir “olmamışlık” söz konusu. Bu durumun sorumluluğunu yazar/çizerlerin üzerine yıkmak ise büyük adaletsizlik olur. Bugün bile büyük çabalarla ve hevesle yayınlanan onlarca fanzini, harcanan yüzlerce litre mürekkebi bir anda silmek olur mu? Asıl sorun, Türkiye’de çizgi hikayeciliğin büyük oranda ihtiyaç duyduğu fantezi ve bilimkurgu algısının (yazar çizer yayıncı ve okur olarak) hepimizde eksik oluşu. Tür hikayeciliği (ister sinemada, ister edebiyatta olsun) gelişememiş bir toplumun çocuklarıyız. Tarihsel gelişimi tür hikayeciliği üzerinden vuku bulmuş bir sanattır çizgiroman, Türkiye’deki ayağı ise bundan yoksun yetişiyor. Bu sebeple üretimimiz çoğunlukla taklide dayalı kalıyor. Ya denenen hikayeler Avrupa/Amerikan örneklerin vasat kopyaları oluyor ya da çizimler özgünlüğü fersah fersah ıskalıyor. Başarısız denemeler en fazla oryantalist sonuçlara ulaşabiliyorlar. Yerli bir üretim olmasa da Türkiye’yi konu alan “The Janissary” bu açıdan ders çıkarılması gereken bir olay idi. DC’nin 2004 yılında bastığı tek sayılık JLA Annual Janissary özel sayısı, bilinçsiz oryantalizmin nasıl büyük facialara kapı açtığının en net kanıtı olarak tarih sayfalarında yerini çoktan aldı.

Türkiye’de fantezi de bilimkurgu da otantik olmaya çabalarken oryantal olma tehlikesi içinde. Bu iplerin çok şeffaf olduğu oyunun zorluğu malum, ama işin üstesinden gelebilen eserler de yok değil. Levent Cantek (Aziz Tuna C.) ve ekibinin sekiz senedir hayat verdikleri Deli Gücük, bu çok nadide örneklerden. 19. Yüzyılda Osmanlı topraklarında geçen karanlık hikayeleri bize anlatan Deli Gücük sadece Türkiye çizgiromanı için değil yerli fantastik edebiyat için de önemli adımlar atıyor.

Deli Gücük, 2005 yılında Tam Macera dergisinde ilk macerasına atılan bir Osmanlı seyyahı. 19 yüzyılın başında doğduğu tahmin edilen seyyahın kökenini bilen yok. Kargalar şahının kendisini kutsadığını da diyen var, yedi karganın taşıdığı kara saçlı bir bebek olarak Anadolu köylüleri tarafından bulunduğu da. Deli Gücük, doğa üstü güçleri ile kah Hicaz’da demiryollarında haydutlarla savaşıyor, kah Selanik ormanlarında mezarlarından kaçmış ölüleri kovalıyor. Adaletsizliği cezalandırmak temel varoluş amacı, öyle ki kendi vicdanı bile gün geliyor ete kemiğe bürünüp Deli Gücük ile hesaplaşmaya kalkıyor. Seyyah’ın gezdiği Osmanlı toprağı ise alabildiğine karanlık bir çağda. Cinler, periler, Doğu mitosunun binbir yaratığı bir yana; gaddar köy ağaları, hançeri kanlı eşkiyalar, irili ufaklı pek çok ordu ve dökülen oluk oluk kan Deli Gücük’ün diyarında rutinin parçası olmuş vaziyette. Çizgiromanı okurken bir imparatorluğun çöküşünün en karanlık zamanlarını Deli Gücük’ün sırtından hiç inmeyen bir karga misali sessizce izliyoruz her sayfada.

Doğu coğrafyasında geçen karanlık hikaye yazmak kolay iş değil. Köklü bir sözlü hikayecilik geleneğine sahip olmamız, konu tür hikayeciliğine geldiğinde ne yazık ki çok bir önem taşımıyor. Materyale sahip olmak ile onu işleyip doğru formata sokmak ayrı olaylar sonuçta. Bu sebeple Deli Gücük ve Osmanlı taşrası hikayelerine ilk bakışta bir önyargı duymamak elde değil. Ne var ki Cantek ve diğer yazarlar, şu ana kadar hazırladıkları antolojilerde dönemin dokusunu taşımak için büyük bir emek sarfetmişler. Okurun Deli Gücük’ün evrenine girerken bir miktar zorluk çekmesi göze alınmış ve hikayeler olabildiğince dönemin Türkçesi ile yazılmaya çalışılmış. Okur gözüyle, deneyimlenen ilk birkaç Deli Gücük hikayesinin ardından bu eski Türkçe üslup cazibesini hissettirmeyi başarıyor.Ancak Deli Gücük’ü oryantal bir güzelleme olmaktan koruyan asıl önemli hamlesi (antoloji albümler olması sayesinde) Geç Osmanlı Dönemi taşrasında irili ufaklı pek çok hikaye ve mekanı bize sunması. Hikayelerin önemli bir kısmında Deli Gücük odak karakter bile değil. Civardaki halkın yaşam mücadelesi, yaşadıkları ilişkiler, Arabistanlı Lawrence gibi gerçek tarihi figürlere ya da dönemin önemli tarihi olaylara yer verilmesi ve abartılardan itinayla uzak durulması çok nadide bir harmoni yaratmayı başarmış. Bir yanda feodalitenin hayatta kalma çırpınışları, öte yandan emperyal güçlerin etkisinin her geçen gün daha da hissedildiği bir dönemden bahsediyoruz. Osmanlı’da yerel güç ağlarının darmadağın olduğu, herkesin kendi kanununu koyduğu bu yıllar, bugün bile sağlıklı bir şekilde analiz edilememiş geç karanlık çağlarımız. Deli Gücük, gerçeği ne kadar yansıtır bilinmez ama bize o dönem için fazlasıyla inandırıcı bir taşra tablosu çizdiğini söyleyebiliriz.

Deli Gücük serilerinin çizgiromancılığımıza katkıları sadece hikaye bazlı da değil. Albümlerin farklı yazar ve çizerlerin eserlerinden oluşan antolojiler olarak çıkması, Türkiye çizgiromancılığında çok da karşılaştığımız bir durum sayılmaz. Deli Gücük antolojilerinin hikaye ve görsellik açısından uyumlu bir bütün oluşturduğunu söylenebilir. Bu tarz antoloji çalışmaları özellikle korku çizgiromancılığı için hayati öneme sahipler ve Deli Gücük serisi bu işi dünya standartlarına uygun kotarmış, hakkını vermemiz lazım.

Her ne kadar Levent Cantek sekiz senede istedikleri kadar yol alamamaktan yakınsa da bugün Deli Gücük üç çizgi antolojiden ve Murat Başekim’in yazdığı bir hikaye kitabından oluşan, kendi külliyatına sahip bir kahraman. Üçüncü albümü (Zifirname) 2013 Mart’ının başlarında yayınlanan Deli Gücük’ü grafik romanlarda ya da belki farklı mecralarda (sinema, televizyon vb) görüp görmeyeceğimizi ise zaman belirleyecek. Hak ettiği ilgiyi toplayabilirse bu gizemli Osmanlı seyyahı Türkiye popüler kültüründe uzun zamandır hissedilen önemli bir boşluğu doldurabilir nitelikte. Vaktinizi ayırmak için sakın şüpheye düşmeyin, Deli Gücük’e ihtiyaç duyduğu şansı tanıyın. Size kazandıracağı pek çok şey olacaktır.

Deli Gücük: Zifirname, Kolektif, Flaneur Yayınevi

 

"Yeter ki İyi Hikayesi Olsun" (Levent Cantek'le Röportaj: Serap UYSAL)


Türkiye'de çizgi roman denildiğinde akla gelen isimlerden Levent Cantek ile çizgi romanın dünü ve bugününü konuştuk. Cantek, kendi deyişiyle 1985 yılından beri çizgi roman alanının içinde, hikâyeleri yayınlanmış, fanzinler çıkarmış, inceleme kitapları yazmış, dergiler çıkarmış. Bir kaç yıldır düzenli olarak çizgi roman eleştirileri yazıyor kitap dergilerinde. Kısa bir süre önce Dumankara isimli, İletişim Yayınlarından çıkan senaryoları ona ait bir grafik romanı da yayınlandı.

Türkiye'de çizgi roman üretimini dönemselleştirmek mümkün mü? Bir "altın dönem" var mıydı sizce?

Yirmi yıl kadar önce çizgi roman tarihimiz hakkında yazmaya başladığımda siyasi tarih metinlerini temel almıştım ister istemez. Onar yıllık dönemler halinde bakmıştım bunu yaparken de. Bugün böyle bir şey yapsam, popüler kültürün bizdeki evrimine bakarak anlatmak daha doğru olur derim. Çizgi roman ticari getirisi olan bir ürün olduğu için satmak zorunda. Sattığı oranda yerli üretim artıyor. Hangi gazeteyi açsanız yerli çizgi ve hikayelerin olduğu, dergilerinin çıktığı talep gördüğü dönem 1955-75 aralığı. Öncesi ve sonrası var ama en yüksek telifler o tarihlerde ödeniyor. O tarihten sonra gazetelerde seyreliyor, mizah dergilerinde çoğalıyorlar.

En önemli çizgi romanlarımıza baktığımızda bariz bir milliyetçilik görüyoruz. Bu da o ticari dengenin bir parçası mı?

Mutlaka. Satmak zorunda olduğunuz için piyasa beklentilerine göre hareket ediyorsunuz. Popüler bir örneği taklit ediyor, kabul görmüş klişeleri tekrar ediyorsunuz. Milliyetçilik ve erotizm ister istemez sık başvurulan unsurlar. Erotizm hakkında bir çalışma yapmak isteyen birisi kaçınılmaz olarak çizgi romanlara bakmak zorunda örneğin. Gazetelerde fotoğraf kullanımı matbaa tekniklerinin yetersizliği nedeniyle sınırlı olunca çizerler ikame edilmişler, onlar da erotizmi bolca resmetmişlerdir. Milliyetçilik de anlaşılır bir şey. Satabilmek için geniş bir kitleye hitap etmeniz, mevcut yaygın değerleri yinelemeniz gerekiyor.

Editöryal bir tercih mi demeliyiz buna?

Geniş anlamıyla evet. Yerli çizgi roman, Gırgır'a kadar önce gazetelerde üretildi sonra kimileri o serüvenleri toplayarak dergi yaptılar. Bri iki istisna dışında çocuk dergilerinde çizgi roman üretilmedi dememiz gerekiyor, yüksek satışlı çocuk dergimiz yok. Gazeteler iyi telifler ödeyebiliyor ve bir devamlılık sağlıyorlar. Ama bunu yaparken gazete yöneticilerinin havayı koklayıp şöyle bir hikâye olsa dediğini sanmayın, yok öyle bir şey. Bir aşk hikâyesi olsun, bir tarihi çizgi roman deyip kestirip atıyorlar. Üreticiler bu bakımdan tek başınalar. Zaman ilerledikçe insan kalitesi de düşüyor. Bırakın entelektüel bir itirazı, yeterli resim eğitimini bile almaz oluyorlar. Anti-entelektüelistler, akademide benim çizdiğimi çizemezler havasında yaşayıp gidiyorlar. Teliflerin düşüklüğü günbegün çizer ve hikâye kalitesini düşürüyor.

Telif temelli bir üretimden söz ediyorsunuz. Telif düşünce, telif alamayınca çizmiyorlar veya daha ucuza çizecek birilerine bırakıyorlar. Bu noktada sanattan söz edemeyiz...Yanılıyor muyum?

Evet, edemeyiz. Bu tabloyu hayal kırıklığıyla değerlendirmek de doğru olmaz. Bizim büyük çizgi romanlarımız Abdülcanbaz, Tarkan, Karaoğlan gazeteler için üretildiler, yaratıcıları gazeteler dışında üretim yapmadılar. Sanat arzusu nasıl olur? Üretimi yapan içinde bulunduğu rutinden, yayın mecrasından, anlattığı hikâyeden sıkılır. Başka bir şey yapmak ister. Bu başka hikâyeyi anlatabileceği bir yer arar, bu öyle bir güçlü arzudur ki bunu yapmasa mutsuz olacaktır. Çizgi roman tarihine baktığımızda her ülkede benzer gelişen bir seyir var. Piyasa nasıl şekillendiyse onun dışına çıkmak isteyen birileri hep oluyor. Bizde böyle bir farklılık mizah dergileri içinde oldu. Kahramanını değil kendi imzasını öne çıkartan, farklı hikâyeler anlatmak isteyen birileri mizahi çizgi romanlardan çıktı. Çizgi roman yapmaya ellili yıllarda başlamış bir kuşaktan bunu beklemek sanki yanlış. Sanatçı itibarı görüyorlar ama çoğunlukla zanaatkâr gibi çalışmışlar çünkü. Çizgi roman adına da tek kalem oynatmıyorlar, kurumsallaşma filan hak getire. Böyle bir dertleri de yok aslına bakarsanız. Hepsi pragmatikler, müşteriye göre kumaşı biçmiş, günü kurtarmışlar.

Bu konuyu biraz daha açalım istiyorum. Çizgi romanlarımız gündelik hayatı ne kadar yakalayabildiler. Popüler olmaları gerektiği için bunu soruyorum.

Bugün mizah dergilerimiz 50-60 bin satışlarla gidiyorlar ve biz onlardan popüler yayınlar olarak söz ediyoruz. Nüfusa bakarsan komik değil mi bu rakamlar? Hayat çok değişti klişesine başvurmasam olmayacak. Anaakım çizgi roman bir dönemin en önemli eğlencelerinden biriydi. Mevcut okurların büyük çoğunluğunu o günlerin nostaljisini yaşayanlar oluşturuyor. Nostaljisi yapılan bir şeyin popüler olma ihtimali yok. 1955-85 aralığında üretilen bir çizgi romanın bugün popüler olma ihtimali de yok. İhtimallerden devam edelim, bir zamanlar popüler olmuş herhangi bir çizgi romanın yeniden popüler olma ihtimali de yok. O yüzden Amerika'da yeniden ve yeniden üretiliyor, revize ediliyorlar. Sorunuza dönersem çizgi romanlarımız popüler oldukları dönemde okuru, sokağı ve zamanı yakalamışlardı. Okura yeni, akıcı veya başka geliyorlardı. Ticari oldukları için söylüyorum bunu. Dünya kadar çalıntı hikayesi, yüzlerce kopya karesi olan, hızla çizilen, üreticisi tarafından bile hatırlanmayan hikayelere yine de sanat diyebiliriz ama epey çekince sıralayarak yaparız bunu.

Okurların nostaljisinden bahsettiniz. Pek çok insan çizgi roman piyasasını koleksiyoncuların ve onlara hitap eden sahafların ayakta tuttuğunu iddia ediyor. 

Rakamlar aksini söylüyor. Sahaflar geçimlerini bu işten sağlıyorlar, koleksiyoncular oralarda benzerleriyle karşılaşıyorlar, mutlular. Bu kötü bir şey değil. Dünyanın her yerinde çizgi roman okuru yaşlandı. O yaşlı okurlar manga okumuyorlar örneğin. Geçen yıl Türkiye'de en çok satan çizgi romanlar mangalar oldu. Demek ki onlar yeniler ve zamanı yakalıyorlar. İtalyan çizgi romanları bizde çok sevilir, Hollywood hayranlık ölçüsünde taklit ederler, western kültürünü yaşattıkları dahi iddia edilebilir. Bakın onlar da işin giderek daraldığının farkındalar. Hollywood western filmlerini pek bulaşmıyor çünkü. Onlar da yeni şeyler deniyorlar

Biz milliyetçi temanın ağır bastığı çizgi romanlar üretiyoruz, İtalyanlar, kahramanı ve kültürü Amerikalı olan çizgi romanlar üretiyorlar. Garip değil mi?

Garip tabii. Piyasa öyle şekillenmiş. Sinema romanı havasında başlamışlar, sattıkça yüksek teliflerle iyi hikayeler ve iyi çizerler bulmuşlar. Bir alan açmışlar, siyasetin ve gündelik hayatın sorunlarının dışında bir kaçış eğlencesi olmuş, tutunabilmiş. Biz çocuklar için çizgi roman üretmemişiz, dünya çizgi romanından en önemli farklılığımız. Mazallah, çocukça bir şey sanılırız diye ürkmüşler resmen. Gazetelerde yayınladıkları için kendilerini gazeteci ve köşe yazarı gibi hissetmişler. Bu kadar erotizm, bu kadar şiddetle yurt dışında yayınlanamaz bizim çizgi romanımız.

Yayınlanan örnekler var ama benim bildiğim kadarıyla. Tarkan, Karaoğlan, Ustura Kemal yayınlanıyorlar değil mi?

Simaviler, gazetelerinin yurt dışı baskılarını da yapıyorlardı: Çizgi romanlarımızın bir kısmı orada da yayınlandılar, onları saymak bana doğru olur gibi gelmiyor. Yalaz'ın Karaoğlan'ı çocuksulaştırarak, mevcut metni yeniden revize ederek Arap Ülkelerine yönelik Fransızca yayınlatması var. Çok sayıda çizer Avrupa ve Amerika'da çalışmalar yaptılar. Daha ucuz çalıştıkları veya erotik işler yapmayı kabul ettikleri için tercih edildikleri de oldu. Eskiden kim neler yapıyor bilmek pek mümkün değildi, artık hepsi aşikarlaştı. Bunları azımsamak için söylemiyorum. Sahiden yayınlanmış bir şey yok. Dışarıda çok büyük bir rekabet var, bizim üreticilerimiz ancak başkalarının hikâyelerini çizerek dış piyasada var olabilirler. Yıldıray Çınar ve Mahmud Asrar bunu yapıyorlar ve iyi de gidiyorlar.

Çizgi romanlarımıza baktığınızda, bu soruyu tarih bağlamında soruyorum. En etkileyici isimler kimlerdi sizce?

Bu soruya bir kaç kez cevap verdim, ezberden söyleyeyim: Bence Karaoğlan ve Abdülcanbaz gerek farklı mecralarda kendilerini varedebilmeleri, gerek devamlılıkları ve zamanı yakalama maharetleri nedeniyle klasik çizgi romanlarımız olarak gösterilebilirler. Sezgin Burak’ın Tarkan’ı özgünlüğü ve sahne kurmadaki ustalığı nedeniyle ilgi çekicidir. Ratip Tahir Burak, hikâyeleri olmasa bile benzersiz deseniyle kendini izlettiren büyük bir ressamdır. Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam’ı başarılı hareket senaryoları ve sağlam kurgusuyla Gırgır kuşağına modellik etmiştir. Engin Ergönültaş, yoksulluğu resmederken kullandığı hınzır anlatımı ve edebi görselliğiyle kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. Günümüz çizgi romancılarının pek çoğunun onun “paltosundan” çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Yakın dönem üretimlerini takip ettiğinizi biliyorum. Nasıl buluyorsunuz albümleri, dergilerdeki işleri...

Bir çırpıda sayılabilecek kadar az üretim var aslına bakarsanız. İpek&Burak çok başarılı bir çalışma, hakeza Fırat ilginç bir iş. Ersin ve Memo'nun ne yaptığını merak ederim. Başka meseleleri var, bunu anlıyorsun. İştah meselesi önemli, iştahını kaybederse ne yapsa tekrar oluyor yapılan iş.

Siz de artık çizgi roman senaryoları yazıyorsunuz, bu isimler olabilir başkaları olabilir siz kimlerden etkilendiniz?

Her çizgiyi takip ediyor ve burada üretilmiş her çizgi romanı mutlaka okuyorum. Her gün mutlaka film izliyorum. İşim gereği çok fazla sayıda dosya okuyorum. Etkilenme meselesi karışık o bakımdan söylüyorum bunları. İnsan 15 yaşında sevdiği bir şeye on yıl sonra farklı bir gözle bakar. Sevmediği şeyi tekrar okuduğunda sevebilir. Ben grafik roman yazmak istiyorum, edebiyata yakın duran işler. Saydığım isimlerden en çok Engin Ergönültaş'a yakınlık duyuyorum diyebilirim.

Nereye gidiyor çizgi roman?

Son soruya geldik galiba. Çizgi roman ölüyor mu soranlar da oldu. Bence mesele iyi hikâyeye dayanıyor. İyi hikâyen varsa okunursun. Türkiye'de çizgi romanın konuşulur olması gerekiyor. Kastettiğim şey sadece popülerlik değil itibar da getirecek bir şeyler olmalı. Artık itibarlı, edebiyata ve insana dokunan işlerimiz olmalı.